Ana Sayfa Blog Sayfa 633

Baykal ne yapmak istiyor?

Sayın Başbakan’ın mektupla ilettiği görüşme teklifine CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal’ın olumlu cevap vermesi atmosferi yumuşatır gibi oldu. “Nihayet” iki lider yüzyüze görüşecek ve “Demokratik Açılım”ı müzakere edecekler!
Bu ilk bakışta iyi bir gelişme olarak görünebilir ama meselenin kafa karışıklığı yaratan yönleri de var.

Şimdi mesele, gerçekleşeceği artık kesinleşmiş olan bu görüşmenin nasıl geçeceği ve gerçekten bir işe yarayıp yaramayacağı. Bana sorarsanız, bu görüşmeden olumlu bir sonuç çıkması çok zayıf bir ihtimal. Bunu, sayın Baykal’ın hem bu Kürt Açılımı konusunda şimdiye kadar söylediklerinden, hem de cevabi mektubunun muhtevasından çıkarıyorum. Herkesin gördüğü gibi, CHP liderinin bu meselede bugüne kadar verdiği mesaj, Türkiye’nin Kürt sorununda bir açılıma değil, tabir caizse “kapanım”a ihtiyacı olduğu yönündedir.

Aslına bakılırsa, sayın Baykal mektupta da özünde aynı şeyi söylüyor. Evet, Baykal mektubunda “bu konuları daha kapsamlı ve daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutmak amacıyla” Başbakanla görüşmekten mutluluk duyacağını belirtiyor, ama hükümetin bu meselede yapmaya çalıştığı şeyin bir kısmının “PKK’nın siyasi hedefleriyle örtüştüğü”nü eklemekten de geri durmuyor. Çünkü, ona göre bu girişim “Türk Milleti” kavramını ve “eğitim dilinin Türkçe olması”nı hedef almaktadır.

Şimdi, meseleyi böyle ortaya koyan bir kişinin muhatabıyla sahici bir diyalog peşinde olduğu söylenebilir mi?… Öyle olmadığı şuradan da belli ki, CHP lideri Başbakanla yapacağı görüşmenin bir televizyon tarafından kayda alınmasını istiyor. Bu meselede CHP liderliğinin baştan beri izlediği tutumdan da açıkça anlaşıldığı gibi, Baykal bu görüşmeyi iktidar partisinin “milli dava”dan ve devletin “kırmızı çizgileri”nden nasıl da saptığının kamuoyu tarafından görülmesinin bir vesilesi olarak tasarlıyor.

Kısacası, Baykal aslında bu görüşmenin fikir teatisine dayalı medeni bir müzakere olmasını istemiyor, aksine bunu Başbakanı “köşeye sıkıştırıp” puan toplayabileceği bir atışma olarak görüyor. Bu beklentinin sadece “ulusalcı” kesim açısından gerçekçi olduğu, bunun genel kamuoyu nezdinde karşılık bulmayacağı da, ne yazık ki, kolayca söylenemez. Çünkü, karşı karşıya olduğumuz mesele, milliyetçi popülizmin ve demagojinin pekalâ işe yarayabileceği bir meseledir.

Tabii, burada kafa karıştıran şöyle bir nokta olduğu da akla gelebilir: Baykal bir yandan cevabi mektubunda “kırmızı çizgiler”i vurgular ve hükümetin girişimi ile PKK’nın hedefleri arasında özdeşlik kurarken, öbür yandan partisinin bu meselede daha reformcu bir tutumu yansıtan bazı eski raporlarını bu mektuba eklemesinde bir “tutarsızlık” var gibidir. Ama doğrusu bana bu meselede Baykal’a tutarsızlık atfetmek isabetliymiş gibi gelmiyor.

Çünkü, sözü edilen raporlar hakkında gazetelere yansıyan bilgiler doğruysa, onlarda bugünkü durumdan daha ileri talepler olduğu pek söylenemez. (Aslına bakılırsa, bu konuda hükümetin de CHP’den daha ileri konumda olduğu en azından şimdilik kesin değildir.) Eğer bu raporların bütün önerdiği -konuşma, yazma ve kültürel etkinlik gibi yollarla- Kürtçe ifadenin ve -özel kurumlarda- Kürtçe öğretiminin serbest olması ise, 2001 ve sonrasındaki Anayasa değişiklikleri karşısında mevcut hukuki durum buna zaten müsaittir. Bu konuda uygulamada elbette halâ ciddi sorunlar vardır, ama bunlar anayasal-hukuki olmaktan çok, bürokrasinin ve yargının direnç göstermesinden kaynaklanmaktadır.

Star, 15.10.2009
 

Önce vatan mı önce adalet mi?

Geçen haftanın tuhaf işlerinden biri “İstanbul’un Kurtuluş Günü etkinlikleri çerçevesinde” bazı camilere asılan tuhaf mahyalardı. Minareler arasında birden bire “ne mutlu Türküm diyene”, “milli birlik esastır”, “ordumuza şükran borçluyuz”, ve “önce vatan” gibi laflar beliriverdi. Akabinde, bunun Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değil de, İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün marifeti olduğunu da öğrendik.

Bu mahyaları çoğu yorumcu gibi benim de yanlış bulmamın sebebi, klasik deyimle tam bir “dini siyasete alet etme” örneği olmaları. Zaten ne garip memlekettir şu bizimkisi ki, din özgürlüğünü savunanları “dini siyasete alet ediyorsunuz” diye suçlayan ve susturan devletlûlar, kendi resmi ideolojilerini din üzerinden topluma empoze etmekte hiçbir sakınca görmez. Bir mahyalara el atmadıkları kalmıştı, sonunda onu da akletmişler.

Aslında pek çok insanın “canım ne varmış bunda, milli değerlerimizi camilerde ifadenin ne zararı var” diyeceğine eminim. Buna karşı iki şey söyleyeyim. Birincisi, bir siyasi sloganın gerçekten “milli” olanı (yani tüm milletçe benimseneni) dahi camiye yakışmaz. Çünkü camiler sadece bir millete değil, tüm insanlığa hitap eden evrensel bir ilahi mesajın ifade bulduğu kutsal mekanlardır.

İkincisi, söz konusu sloganlar “milli” dahi değil, düpedüz ideolojik. Atatürk’ün, zamanında tüm toplumu birleştirme niyetiyle söylediği “ne mutlu Türküm diyene” sözü bile, bugün ne yazık ki Kürt kimliğini tanımamayı veya bastırmayı savunan çevrelerin sloganı haline gelmiş durumda. İstedikleri kadar, “bunun etnik anlamı yoktur, sadece vatandaşlık bağını ifade eder” deyip dursunlar. Ortada “Bulgaristan Türkleri,” “Yunanistan Türkleri,” daha nice “soydaşımız” ve hatta “Adriyatik’ten Çin’e Türk dünyası” var iken, ve 80 yıllık asimilasyon politikasının yaraları ortadayken, Kürtleri ikna etmeleri pek mümkün değil.

Benim söz konusu sloganlar içinde en yanlış ve bir camiye en yakışmaz bulduğum ise şu “önce vatan” lafı.

Bir düşünelim, buna inanan bir insan nasıl davranır. Diyelim ki o her şeyin üzerinde tuttuğu vatanın orduları, başka bir ülkeyi işgal etti ve halkına zulmediyor. Veya diyelim ki bu vatan üzerinde oranın “yüksek menfaatleri” için bir takım insanların malları gasp ediliyor. Yahut masumlar hapse atılıyor, mahkumlara işkence yapılıyor, dini kurumlara (camiye, kiliseye, sinagoğa, vesaireye) baskı uygulanıyor.

Eğer “önce vatan” diyorsanız ve bu zulümlerin “vatan için” lazım geldiğine inanıyorsanız, bunlara ses çıkarmaz, hatta belki alkış tutarsınız. Çünkü “vatan”dan daha yüksek bir değeriniz yoktur.

Ama bakın, Kur’an-ı Kerim Müslümanlara en yüksek değer olarak adaleti gösterir, aidiyet bağlarını bunun üstüne çıkarmamaları için de onları uyarır:

“Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.” (Nisa Suresi, 135)

İnsan elbette ailesini çok sevdiği gibi, yakınlarını, hemşehrilerini, milletini, vatanını ve devletini sevebilir. Bunda problem yoktur. Problem, bunların “en yüksek değer” haline gelip adaletin önüne geçmesidir. (Hatta şunu da ekleyeyim: “Ümmet”i adaletin üzerine çıkarmak, dolayısıyla her yerde ve her şartta haklı-haksız olduklarına bakmaksızın “Müslüman din kardeşlerimizi” peşinen desteklemek de yanlıştır.)

İşin en ironik (ve belki de “hikmetli”) yanı ise şudur: Bir vatana en büyük fayda, “önce vatan” diyenlerden değil, “önce adalet” diyenlerden gelir. Çünkü ancak onların eliyle o vatanda adalet kurulur, hak ve özgürlükler korunur. Marifet, bu değerleri vatana feda etmek değil, o vatanı bunlarla yüceltmektir.

Star, 14.10.2009

Liberalizm: Ali Bulaç’a Cevap

Geçtiğimiz hafta içinde Ali Bulaç, Zaman gazetesindeki köşesinde üç yazısını liberalizm eleştirisine ayırdı. İlk yazı, “Liberalizm”, ikincisi “İslam, Liberalizm ve Özgürlük”, üçüncüsü ise “Liberal Fetva Arkadan Gelir” başlıklarını taşıyordu. Bu yazıların her biri eleştiriye ve tartışmaya açık birçok iddiayı içinde barındırmaktadır. Aslında her yazı okunduğunda ilk akla gelen, “Ali Bulaç, neden liberalizm üzerine yazma ihtiyacı duydu?” sorusudur. Bir hafta içinde liberalizm üzerine üç makale yazmaya Ali Bulaç’ı sevk eden amil nedir? Bu sorular, ister istemez zihni kurcalıyor.

Ancak, zihin okumanın doğru bir tavır olmadığı ilkesinin zorlamasıyla bundan vazgeçmem gerektiğine kendimi ikna ettim. Aslında yazılarda yer alan liberalizmin hedefi ve tarihî seyri ile ilgili birçok hata üzerine yazmak gerçekten de daha anlamlı olacaktı. Bu yazıda Bulaç’ın iddialarının neden eleştiriye ve tartışmaya çok fazla açık olduğunu göstereceğim. Yine de, yazar belki cevap verir diye, bazı ek soruları sormaya devam ederek başlamak istiyorum. İnsanların Bulaç’ın yazılarından ne anlamaları gerekir? Bulaç, okuyucularından neyin farkına varmalarını istiyor? Ali Bulaç, Türkiye’deki liberallerden mi yoksa genel olarak liberalizmden mi şikâyetçi? Bulaç, liberallerin 28 Şubat ve sonrasındaki tutumlarıyla ilgili ne düşünüyor? Hükümetin demokratikleşme konusunda elini güçlendiren liberal söylemlerden vazgeçerek sol veya sosyalist söylemleri kullanılması mı isteniyor? Bu yazıların Kürt açılımı ve Alevî açılımıyla bir ilgisi var mı? Yazarın bu yazıları yazmasında hükümetin bazı liberal politikalarının etkisi oldu mu? Son zamanlarda Türkiye’de, önceleri sosyalist jargonlarla beslenen İslamî gençliğin liberal söylemlere sahip çıkmasının bir etkisi var mı? Ali Bulaç, acaba Müslümanların bazı liberal fikirleri savunmaları durumunda dinden uzaklaşacaklarına mı inanıyor? Müslümanların liberal eğilimleri Ali Bulaç’ı rahatsız ediyor mu? Müslüman gençlerin gözünde kendisini yenileyemeyen bazı dindar aydınların itibar kaybetmesi kaygısı mı var? Ya da gerçek soru nedir?

Bu soruları çok rahat sorduğumu düşünmeyin, onları hafif bir utanma hissiyle ifşa ettim. Umarım Ali Bulaç da beni mazur görür. Çünkü amacın sadece ifade özgürlüğü sınırları içinde bir zamanlar İslam topraklarında özellikle Abbasiler döneminde çok yaygın olduğu gibi tartışma geleneğine katkı sağlamaktır. Şimdi iddiaların neden bir liberalizm eleştirisi için yeterli olmadığını göstermeye çalışacağım.

İddia 1: “Liberalizmin hareket noktasında Newton’un varlık görüşü yatar. Bu özelliği dolayısıyla kendi içinde felsefi bir paradoks taşır. Yöneldiği hedefi rölativizm, felsefi zemini Newton’culuk ve pozitivizmdir.”

Buna yanlış temele dayandırma hatası diyebiliriz. Liberalizmin hareket noktası Newton’un varlık görüşü değildir ve onun yöneldiği hedef de rölativizm değildir. Klasiklerden günümüze kadar hiçbir liberal, Newton’un varlık anlayışına veya mekaniğine atıfla liberal bir gerekçelendirmeye başvurmuş değildir. Aksine Friedrich A. von Hayek’in Kartezyen mekaniğe atıfla bir toplum kurma çabalarına karşı ciddi eleştirileri vardır. Daha genel söylersek liberalizme ontolojik ve bilimsel bir temel arayışı yoktur.

İkinci olarak liberalizmin yöneldiği hedef, dinî inançları da dâhil olmak üzere bireylerin iyi anlayışlarına uygun hayat sürmeleridir. Bunun için bir yeryüzü cenneti de vaat edilmez. Rölativizm onun arzu ettiği ve yöneldiği bir hedef değildir. Liberalizm, bireysel farklılıkları kabul ediyor olması açısından rölativizm görüntüsü verebilir. Ancak bu onun hedefi değildir. İsaiah Berlin “İdeal Arayışı Üzerine” makalesinde bunu, rölativizmden ziyade farklı amaçlara sahip bireylerin oluşturduğu çoğulcu bir toplum olarak tasvir eder. Berlin, bunun bir rölativizm olmadığını çünkü insanların mutlak iyilerine alternatif bir anlayış getirmediğini söyler.

Liberalizmin hem rölativizmi hem de Newton determinizmini benimsemesi açısından paradoksal bir düşünce olduğu ileri sürülmektedir. Liberalizm, tüm sorulara cevabı olan, eleştiri kabul etmez bir düşünce değildir. Ancak rölativizm, Newton’culuk ve pozitivizm üzerinden liberalizm eleştirisi yapmak mantıkça geçerli bir yol değildir.

Şunu da ilave etmekte yarar vardır: Modern Batı’nın temellerini oluşturan iki önemli hareket, önce rönesans, ardından aydınlanmadır. Rönesans ve aydınlanma din, politika, sanat ve bilimde tek bir düşünce biçimi ortaya çıkarmış değildir; aksine bu alanlarda birbirine rakip birçok düşünceye kaynaklık etmişlerdir. Din alanında reformasyona, seküler hayat biçimi olarak hümanizme, bilim alanında empirizm ve rasyonalizme, politik alanda sosyalizm, muhafazakârlık ve liberalizme kaynaklık etmesi açısından rönesans ve aydınlanma, birçok farklı yaklaşımı ortaya çıkarmıştır. (Pozitivizme demiyorum çünkü iddia edildiğinin aksine pozitivizm, Newton mekaniği, Fransız materyalizmi, Comtecu pozitivizm, Kuhn’un paradigmal yaklaşımı, mantıkçı pozitivizm, Popper’in yanlışlamacılığı, Einstein’ın görelilik kuramı gibi birçok bilimsel yaklaşımı içine alan şemsiye bir kavramdır.) Sadece Fransız aydınlanması ile İskoç aydınlanmasına bakanlar bile bu iki düşüncenin neredeyse (belki sadece bireyin kendisine güvenmesi dışında) hiçbir ortak yanlarının bulunmadığını ve birbirini tamamen nakzettiğini kolaylıkla göreceklerdir.

İddia 2: Liberalizmin “tabiî düzen” ve “gizli el” düşüncelerinin arkasında aydınlanmanın evren görüşü, Newton’culuk (mekanizm),  pozitivizm ve bunlara bağlı determinizm vardır. Liberallerin evren algısında insanî müdahaleler, determinizmi bozar. Onlar, toplumu ve evreni Kartezyenizm’in etkisi ile kendi kendine işleyen bir makine olarak görürler.

Liberal düşünürlere göre toplum kendi kendine işleyen bir makine değildir. Öncelikle terimlerin doğru biçimleri, “kendiliğinden doğan düzen” (spontaneous order)  ve “görünmez el”dir (invisible hand). Adam Smith, görünmez elin, gizli el şeklinde anlaşılmasına özellikle karşı çıkar. Ona göre gizli el, bilerek ve isteyerek toplumu yönlendirmedir, manipülasyondur.

İkinci olarak görünmez el düşüncesi, büyük oranda materyalizme ve insan bilincini her türlü geleneksel ve dinî değer ve sembollerden arındırmaya dayanan Fransız aydınlanmasına değil insanî duyguların, geleneklerin ve dinî değerlerin hukuk ve ahlâk kurallarının oluşmasında büyük önemi olduğunu savunan ve insanî duyguları esas alan İskoç aydınlanmasına dayanır. Daha sonraları kendiliğinden doğan düzen denilecek olan bu görünmez el düşüncesinin fikrî mimarı, Adam Smith’in hocası olan ve İskoç aydınlanmasının kurucularından sayılan Presbiteryen rahibi Francis Hutcheson’dur. Bu düşünce bir mekanizm veya determinizm değildir. Onun esası şudur: Her birey kendi menfaati peşinde koşarken katkıda bulunmayı amaçladığından çok daha fazla başkalarına katkıda bulunur. Bireylerin ekonomik, dinî vb. amaçlarını gerçekleştirmek için yapmış oldukları karmaşık eylemler bütünü, herhangi bir politik, ekonomik vb. planlamaya gerek olmadan toplumun işleyiş kurallarını oluşturacaktır.  Friedrich A. von Hayek, toplum hayatının işleyişiyle ilgili iki yaklaşımdan söz eder: Kendiliğinden doğan düzen ve örgütlemeye dayalı düzen. Kendiliğinden doğan düzen, insanların planlı müdahalelerine kapalıdır. Bireyler, sadece kendi amaçlarını gerçekleştirmeye çalışırken farkında olmadan kendi amaç ve niyetlerini aşan bir bütüne de hizmet ederler. Bu düzen, bireylerin karmaşık ilişkiler bütününden doğar.

Kendiliğinden doğan (tabiî) düzeni bozan şey, Bulaç’ın iddia ettiği gibi insanî müdahale değildir, insana müdahaledir. Bireysel çabalar, kendiliğinden doğan düzeni indeterministik bir şekilde var eden şeylerdir. Kendiliğinden doğan düzen fikri, söylendiği gibi toplumda kendi kendine işleyen bir makine fikride dayanmaz. Burada insana müdahale etmemesi istenen otorite, öncelikle devlettir. Liberaller, mekanik olmayan bu işleyişin engellenmesinde en büyük tehlike olarak devleti görürler.

Üçüncü olarak Newton’un, daha önce  Descartes tarafından sistemleştirilmiş olan ve Kartezyenizm adı verilen evren görüşü, dualist bir yaklaşıma dayanır. Buna göre evren (ve insan), birbirine indirgenemeyen iki cevherden oluşur: madde ve ruh. Maddenin temel özelliği, uzam (yer kaplama), ruhunki ise düşünmektir. Newton, maddî alemde bir determinizm olduğunu ve onların ancak gözlem ve sayıların dili ile anlaşılacağını ileri sürer. Ancak düşüncede bir determinizm yoktur. Hatta maddî âlemle ilgili bilgilerimizin doğruluğundan emin olmamız, ruhun özgürlüğüne dayandırılır. Toplum hayatı ruhî faaliyetlerin alanıdır ve orada saat gibi işleyen bir düzen yoktur. Ruhu ve düşünmeyi maddenin bir şekli veya özelliği gibi gören Newton ve Descartes sonrası bazı katı pozitivistlere karşı en ciddi eleştiriler, liberal düşünürlerden gelmiştir. Hayek’in Hukuk Yasama ve Özgürlük: Kurallar ve Düzen adlı kitabının ilk kısımları Kartezyen rasyonalizme, bilimperest politikaya ve sosyal Darwinizme yönelik ciddi eleştirilerden oluşur. Bu nedenle yazarın hem Newton okuması hem de bu düşünceyi liberalizme atfetmesi hatalıdır.

İddia 3: İlk liberaller tevhitçidir, Newton teslisi reddeder ancak “bir liberal olarak” Newton’un inandığı Tanrısal düzenin toplumsal hayatta izdüşümleri yoktur.

Bulaç’ın ikinci yazısında liberal özgürlük anlayışıyla ilgili “Tanrı’ya ve dine karşı özgür olma” şeklindeki tasviri ile ilk yazıdaki bu iddiaların çelişkili (onun ifadesiyle paradoksal) olmasını bir tarafa bırakmak zorundayım. Çünkü her bir ifade, uzun açıklamaları gerektiren hatalar içermektedir. Şu iki iddia da Bulaç’a aittir: 1. İlk liberaller tevhitçi idi. 2. Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür… Tanrı’ya ve dine karşı özgür olma.

Liberalizmi anlamanın ve eleştirmenin yolu Newton değildir; John Locke, Francis Hutcheson, Adam Smith, David Hume, John Stuart Mill gibi klasiklerle, İsaiah Berlin, Karl Popper F., A. von Hayek, Ludwig von Mises, Murray Rothbard, Robert Nozick gibi yakın dönem düşünürlerdir. Liberal olmak, bireylerin tevhitçi ya da teslisçi, dindar ya da ateist olmalarına da bağlı değildir. Çünkü liberalizm dinî inançların alternatifi değildir; bir yaşama biçimi empoze etmeye çalışmaz. Söz konusu yazılarda liberalizmi dinselleştiren, İslam’ı da ideolojileştiren bir zihinsel tutum görülmektedir.

Bulaç’ın her iki yazısında da İslam ile liberalizm birbirinin alternatifi düşünceler gibi sunulmuştur. Din, inananların iyi hayat biçimlerini ifade eder. Liberalizmin buna söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Liberalizm, bireylerin seçtikleri iyi hayat biçimlerini en iyi şekilde yaşayacakları politik bir yapı oluşturma çabasıdır. Bulaç’ın İslam’la ilgili yorumlarda ihsas ettiği gibi İslam’ın ruh, madde, evren, Tanrı-alem ilişkisi, ilahî hikmetlerin tezahürü gibi konularda birkaç yorumu yoktur, birbirinden oldukça farklı birçok yorumu vardır. Çünkü bunlar İslam’ın kulluğa taalluk eden (taabbudî) konuları değildir. Liberalizmin de birçok yorumu vardır. Ancak hepsinin ortak noktası, insanların dinî ve seküler inançları ile dünya görüşlerine alternatif bir düşünce sunmadığıdır. Liberalizmin ve İslam’ın birbiriyle mukayese edilmesine liberaller de, dindarlar da, dindar liberaller de, ateist liberaller de karşı çıkar. Aksini düşünen bir liberal görmedim, ancak eğer böyle biri varsa bunun liberal düşüncede nasıl gerekçelendirileceğini göstermesi gerekir.

Liberalizm, bu özelliğinden dolayı, ilk temsilcilerinden bu yana (şu anda da Türkiye’de olduğu gibi) farklı dinî inançta insanların savunduğu bir fikir olmuştur. John Locke bir Hıristiyan’dı. Francis Hutcheson, teslise inanan bir Presbiteryen rahibiydi. Öğrencisi David Hume, bir agnostik ateistti. Diğer öğrencisi Adam Smith, dindarlıkla deizm arasında yaşayan bir melankolikti. Yakın zamanda Lord Acton, bir Katolik rahibiydi. Antony Flew, seksen bir yaşına kadar ateist bir liberaldi. Ölmeden önce Yanılmışım: Tanrı Varmış adıyla Türkçe’ye de çevrilen bir kitap yazdı. Liberalizmi savunmak için dindar ya da ateist olmaya gerek yoktur. Onun bilimsel veya metafizik ve dinî iddiaları da yoktur; onların yanında, karşısında ya da alternatifi değildir. Bu nedenle yazarın göremediğini iddia ettiği “Liberal Tanrısal düzenin toplumsal izdüşümlerini” aramanın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü liberallerin bu türden bir düzen iddiaları yoktur.

Dinî konularda dindarların genel kabul gören inançlarını reddeden ve bazı aşırı yorumlarda bulunan insanlara liberal demek, galat-ı meşhur olmuştur. Ancak, bu insanların politik ve ekonomik bir görüş olan liberalizmle hiçbir ilgileri olmadığını açıklamaya gerek yoktur. Çünkü Türkiye’deki örnekleri de dâhil olmak üzere bu yaklaşım sahipleri bireysellik, serbest ticaret, özel mülkiyet, negatif özgürlük, sınırlı devlet, kendiliğinden doğan düzen konularında liberal değerleri benimsemezler. Türkiye örneklerindeki tüm kamusal aktörler, devletçi ve ulusalcıdır. Sanırım isim vermeye gerek yoktur.

İddia 4: Liberallerin Tanrı inancına sahip olmalarına rağmen başaramadıkları şeylerin cevabı İslam’da vardır. Tabiatın varlığını ve düzenini mümkün kılan ilahî sünnetler, yani Emr-i ilahî vardır. Mutlak ve sonsuz olan Allah, sonlu ve rölatif (izafî) olan âlemde ilahî sünnetlerle tecelli ediyor. “Bu önerme bir hakikatin ifadesi ise liberalizmin içine düştüğü paradoksuyla baş başa kalır.” (Cümle düşüklüğü bana ait değil).

Liberalizmin dinî inanca alternatif olmadığı gerçeğini gözden kaçırarak liberal ilkeleri, ilahî sünnetlerle mukayese etmek yanlıştır. Kaldı ki âdetullah adı verilen bu ilahî sünnetler, kevnî olaylarla (doğa olayları ve fizik kuralları) ilgilidir. Liberalizmin kevnî iddiaları yoktur. Şayet olsa bile inanan birisi için bilim, sanat vs. alanlardaki insanî faaliyetler, ilahî hikmetleri arama şeklidir. Bu nedenle dindarlar, insanların bilimsel faaliyetlerinin ilahî sünnetle çatıştığını veya çeliştiğini düşünmezler. Diğer taraftan varlıktaki düzeni açıklamak için ileri sürülen İslamî görüşler konusunda zikredilenlerin dışında Müslüman âlimlerin birbirinden çok farklı görüşleri vardır. Örneğin Bulaç, “Ruh da Emr-i ilahîdir, ruhun menşeinin ne olduğunu bilmiyoruz” demektedir. Oysa İslam düşüncesinde ruhun menşei ve ne olduğu konusunda birçok yaklaşım vardır. Liberalizm açısından bu farklılığa verilecek cevap yoktur. Liberaller sadece bu çeşitliliğe saygı duymakla yetinirler. Eğer Müslümanlarsa, bu konudaki fikirlerini bir dindar olarak söylerler.

Sonlu-sonsuz; mutlak-rölatif; saat gibi işleyen düzen, eşitsizlik ve insanların dünyada aç kalmasına izin veren liberal adaletsiz Tanrı diyor yazar. Bunlar, liberalizmin paradoksları ve İslam’ın bir çırpıda cevap verdiği sorunlar olarak zikrediliyor. İslam, iman ve salih ameldir. Allah-ü Teala kullarından kendisine kulluk etmelerini ister. Bulaç’ın liberalizmin eksikliği olarak zikrettiği Tanrı-alem ilişkisi, husun-gubuh meselesi, insan fiillerinin yaratıcısının Allah mı yoksa insanın kendisi mi olduğu, külli irade-cüz’i irade, maduma şey denir mi denmez mi gibi sorunlar İslam peygamberinin ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra Tebeu’t-tâbîin döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. İslam, bu konularda Müslümanlardan kesin cevaplar istemez. İnsanlar ahrette de bu konudaki düşüncelerinden dolayı değil kulluklarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Ayrıca bunlar, iki paragrafta söylendiği kadar basit değildir. Bu konuda Bulaç’ın ve diğer Müslümanların veremediği farklı cevaplar, İslam’ın çelişkisi değildir. İnsanlık bu sorulara ortak cevaplar arar. İslam da bir dönem medeniyetin taşıyıcısı olarak bu soruların cevabına katkı sağlamıştır. Oysa bir liberalin (dinî ve entelektüel ilgilerinin dışında) bu sorunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bunları bireyler için anlamlı ve değerli bulur.  Ayrıca liberal, siyaseti mümkün dünyanın bir uğraşı olarak görür. Çünkü o, Fatma üniversiteye girerken onun dinî kıyafetini zorla çıkarttıran görünür bir el ya da çıkartması gerektiğini vazeden beşerî bir otorite var mı yok mu, buna bakar.

İddia 5: Liberalizmin iddia ettiği gibi bedenin hareketleri otomatiğe bağlanmış değildir. Şeriat da otomatiğe bağlanmış değildir. Fıkıh değişkendir. Bu çerçeveden baktığımızda liberal felsefenin fizik âlemde aradığı determinizm ve sosyo-politik hayatta dogmatizm seviyesinde savunduğu iktisadî ve siyasî zorunluluklar temelsiz kalır.

Liberal dogmatizm diye ifade edilen şey liberallerin özgürlük anlayışıdır. O bir öz değildir, bir biçimdir. Çünkü negatiftir. Nerede başlayıp nerede bittiği, bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerine göre değişir. Onun optimum sınırını bir davranışın başkaları üzerinde meydana getireceği zarar ve dezavantajlarla kişisel amaçlar ve tercihlerin çeşitliliği belirler. Negatif özgürlük başta olmak üzere liberal ilkelerin mutlaklığı savunulamaz. Onlar, kişisel inançların yerine ya da karşısına da koyulamaz. Popper bu paradokstan sakınmak için liberal ilkeler için “x daima yapılmak zorundadır” yerine “birçok durumlarda x, belki de yapılacak en iyi şeydir” demenin uygun olacağını ileri sürer. O, “hiçbir politik araç şaşmaz değildir”, der.

Yazar, liberallerin iddia etmediği şeylerden hareketle onların sürekli “paradoksta” olduklarını ve temelsiz şeyler savunduklarını ileri sürmektedir. Liberal, bir ateist midir? O bir materyalist midir? O bir gelenek düşmanı mıdır? O, insanların değerleriyle alay mı eder? Dinî inançları kendisine rakip mi görür? Hangi liberal ilke, İslam’ın bir unsurunu inkâr için kullanılır. Eğer sorunlar, liberalizmin dindar ve ateisti bir birey olarak hukukta, politikada ve kamu işlerinde eşit görüyor olması türünden sorunlarsa Müslümanların ve ateistlerin, liberalizmin onları eşit görmeyen ve yok etmeye çalışan düşünceler karşısında geliştiğini bilmeleri gerekir. Liberalizm bunlardan birine diğerinden daha yakın değildir. Eğer bunların birbirini etkileme çabalarının liberalizm tarafından meşru görülmediği anlayışı varsa bu da büyük yanılgıdır. Liberaller, dinî veya diğer tüm düşüncelerin birbiriyle rekabet halinde olduğuna inanırlar. Bu inanç ve düşüncelerin olduğu yerleri tıpkı bir pazar yerine benzetmek, liberallerin çokça başvurduğu bir teşbihtir. İnançların ve düşüncelerin birbiriyle olan rekabetlerinin sınırını da zarar, zorbalık veya başkaları üzerinden dezavantaj oluşturma sınırlarına kadar genişletirler ve bunu özgür toplumun doğası olarak nitelerler.

Ali Bulaç, ikinci yazısında da liberalizme karşı din üzerinden eleştirilerini devam ettirmektedir. Ancak, birinci yazısındaki birçok iddiasıyla çelişen tezler ileri sürmektedir.

İddia 6: “Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür, başka bir deyimle liberalizm özgürlüğü ideolojileştirerek kendine varlık alanı bulur. Bu, liberallerin özgürlüğü üç alanda temellük etmesi gibi garip bir duruma yol açıyor. 1) Dine ve Tanrı’ya karşı özgürlük.”

Liberalizmin bireylerin dünya görüşlerine rakip, ideal, kuşatıcı bir dünya görüşü ortaya koyma ve bireyleri buna göre dizayn etme yolunda bir iddiası yoktur. Bu nedenle birçok liberal, liberalizmin tam bir ideoloji olarak tanımlanamayacağını, ona ancak ucu açık ideoloji denebileceğini ileri sürerler. Liberalizmin en temel talebi, ekonomik ve politik özgürlüktür. Bu anlayış, doğa ya da Tanrı karşısında insanoğlunun imkân ve kabiliyetlerini sorgulayan metafizik özgürlüğün tamamen dışındadır. Liberaller, özgürlüğü bireylerin yapmak istedikleri şeylerden alıkonulmaması anlamında negatif özgürlük olarak tanımlarlar. Özgür bireyler, herhangi bir dünyevî otorite tarafından keyfî sınırlamalara tabi tutulamazlar. Onların bu tür davranışlarını sınırlamanın meşruiyeti, ancak başka bireyler üzerinde meydana getirdikleri somut zararlara dayandırılabilir. Başka bir ifade ile bireyler, başkalarını bir hak ihlalî yaparak engellemedikleri sürece kendi belirledikleri hayat tarzını herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan yaşamakta özgürdürler.

Bireysel özgürlük de denilen bu anlayış, bireylerin dinî inançlarını da aynı şekilde değerlendirir ve yasaklanmalarını uygun bulmaz. Dinî davranışlar, başkalarının durumlarında bir kötülüğe yol açmadıkça serbesttirler. Bireylerin politik ve ekonomik davranışlarının optimal sınırını, diğer bireyler üzerinde meydana getirdikleri engeller belirler. Bu nedenle liberaller, kamusal alan söylemlerini de anlamsız bulurlar. Davranışların optimalitesi, bir mekâna, kamunun ya da baskı gruplarının otoritesine bağlı değildir. Liberallerin başörtüsü, cemevleri, ruhban okulu, etnik haklar gibi konularda kendilerinden çok emin bir dile sahip olmalarının nedeni, bu konulardaki yasak ve engellerin, optimal sınırın çok altında olduğunu açıkça görmeleridir. Bu konulardaki yasak ve engellerin kaldırılması, başkalarının özgürlüklerinde hiçbir azalmaya neden olmamaktadır.

Liberallerin özgürlük söylemlerinde bu bakış açısını aşan hiçbir anlam yoktur; tam da tüm dinî inançların özgür bir şekilde yaşanmasının önünü açan bir anlam vardır. Dolayısıyla, Bulaç’ın ileri sürdüğü gibi liberalizm, negatif özgürlüğü temel alarak kendine varlık alanı bulma çabasında değildir. Aksine kendisi olarak gördüğü bireyler için engellemeye uğramadan inançlarını yaşayacakları bir varlık alanı oluşturmak ister. Dolayısıyla, liberallerin özgürlükle kastettikleri şey, Bulaç’ın iddia ettiği gibi dine veya Tanrı’ya karşı özgür olmak şeklindeki metafizik özgürlük değildir.

Bu çerçevede liberallerin savunduğu negatif özgürlük, Tanrı’ya, Hıristiyan dogmaya, İslamî nassa veya imana karşı bireysel aklın özgürleşmesi değildir; kaynağını seküler ya da dinî bir temele dayandıran dünyevî otoritelere ve toplum baskısına karşı bireyin özgürlüğüdür. Dünyevî otoritelerin bireyin rızası dışındaki keyfî ve ideolojik müdahalelerinden özgür olmaktır. Liberalizm, “dinî inançlara karşı bireysel aklın özgürleştirilmesi” sloganını ve kamusal alanın ve insan bilincinin dinden arındırılmasını savunan Fransız aydınlanmasına değil, bireylerin kendileri ile ilgili iyi hayat biçimlerini kendilerinin seçmesi ve iradesi dışında bir inanca zorlanmamasını isteyen İskoç aydınlanmasına dayanır. İskoç aydınlanması, herhangi bir zorlama olmaması kaydıyla geleneğin ve dinî inançların toplumun işleyişinin belirlenmesinde önemli rolü olduğunu savunur. O zaman şunu sormak gerekir: Ali Bulaç’ın yazısında yer alan “Ne Tanrı ne efendi” diyen ilk liberal kimdir?

İddia 7: Liberallerin özgürlüğü, sınıfsal bir özgürlüktür.
Değildir, bireysel özgürlüktür.

İddia 8: Liberallerin diğer bir özgürlük talebi, nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestliktir.

Liberaller, nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan engellere karşı “politik” serbestliği savunurlar. Bir kamu otoritesinin ve toplum baskısının bireylerin zevklerini, isteklerini ve tutkularını belirlemesine karşı çıkarlar. Aynı şekilde erdemli bir hayat arzu eden, nefsin isteklerini ve bedenin zevklerini sınırlamak isteyen kişiler için de politik serbestliği savunurlar. Bir liberal, bunları aynı ahlakî statüde düşünmek zorunda değildir. Liberaller, bunları savunurken bireysel inanç, değer ve duygularından arınmak zorunda da değildir. Onlar, insanların kalplerinin ve zihinlerinin politik araçlarla ve baskıyla belirlenmesini insan onuruna aykırı bulurlar. Diğer bireylerdeki beğenmedikleri tavırlarını, inançları yayma ve ifade özgürlüğü ile eleştirilmesi gerektiğini savunurlar. Bireylerin herhangi bir cemaate girmelerini ya da aidiyetler üzerinden inançlarını yaşamalarını da liberaller, din ve vicdan özgürlüğünün gereği sayarlar.

İddia 9: İslam’ın özgürlük telakkisi liberalizmden farklıdır. İnsanlar özgür doğar. İslam, dinî hayatın yaşanmasını, dinî tebliğin yapılması önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını öngörür. Bedende hapsolmuş ruhun Allah’a kavuşması için ruhun özgürlüğünü savunur.

Liberaller, insanların özgür ya da köle doğup doğmadığı konusunu negatif özgürlüğün konusu yapmazlar. Bu yaklaşıma da bir itirazları yoktur. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve diğer tüm inanç sahipleri için dinî hayatın yaşanması ve dinî tebliğin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını isterler. Aynı hakkı, “sınıfsal ve aidiyete dayalı bir özgürlüğü” savunmadıkları için seküler hayat yaşayan insanlar için de geçerli kabul ederler. Onlar, tüm dinî ve seküler inançlar için engelsiz bir ortamı tesis etmeye çalışırlar. Ancak, mutlak bir engelsiz ortamı tahayyül etmezler. Yeryüzünde bir dünya cenneti hayal etmek yerine farklılıkların bir arada yaşadığı ve çatışmaların en az yaşandığı, mümkün olduğunca barış içinde bir toplum hayal ederler. Liberalizmin insanların kul olması ya da olmaması şeklinde dinî ve metafizik iddiaları yoktur.

İddia 10: Liberaller özgürlüğü mülk edinir ve diğer özgürlük referanslarını kaale almaz.

Liberallerin yukarıda zikredildiği gibi “negatif özgürlük” adı verilen özgün bir politik özgürlük anlayışları vardır. Ancak, bireyin inançları üzerindeki keyfî ve baskıcı engelleri meşrulaştırmadıkça farklı anlayışları fikrî zenginlik olarak görürler. Liberalizmin özgürlük anlayışını derin tahlillerle anlamaya çalışmaya gerek yoktur. Dünyanın her yerinde dinî ve seküler inançlarını yaşamak isteyen insanlar vardır. Liberal olmak, her nereden gelirse gelsin bu insanları engellemek isteyenlere karşı olmaktır. Dünyaca tanınan liberallerden Tom Palmer, “Dünyanın her tarafında siyasî baskılar karşısında özgürlük isteyen insanlar vardır. Liberalizm, hiç değilse duygusal olarak onların yanında olmaktır” demektedir.

Geçtiğimiz on yıl içerisinde Türkiye’deki liberallerin baskılar karşısındaki tutum ve söylemleri, onların “temellük” ettikleri özgürlük düşüncesini ifşa eder. Türkiye’de “özgürlük isteyen” farklı dinî, etnik ve kültürel gruplardan insanlar, kendi siyasî sorunları karşısında liberal gelenekten beslenen özgün bir tarz oluşturmuşlardır. Bunlar, özellikle geçtiğimiz on yıl içinde demokratikleşme sürecine ciddi manada fikirsel destek sağlamışlardır. Bu liberal özgün geleneğin en önemli özelliği, dinî inançlar başta olmak üzere bireylerin iyi anlayışlarına alternatif bir dil kullanmamaları ve onların değerleri ile çatışmaya girmemeleridir. E-muhtıraların ve bürokratik baskıların yaşandığı, ümitlerin kırıldığı ve birçoğumuzun sözün bittiğini düşündüğü en zor günlerde üzmeden, kırmadan ve dökmeden baskılara özgürlük düşüncesiyle karşı durulmuş, ümitler tazelenmiştir. Liberaller, mutluluğu ve konformizmi “temellük” edenlere karşı hakları ihlâl edilenlerin acılarına ortak olmuşlardır. Bunlar, “farklı irfan ve felsefe havzalarından” gelen insanlardan oluşuyordu.

İddia 11: Liberalizmin aksine İslam, tam özgürlükçü bir karaktere sahiptir. Ebussud Efendi’ye, “Bir gayrimüslim kendi inancını açıklarken Müslümanların kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa, ona ne lazım gelir?” diye sorulur. Şeyhülislam’ın verdiği cevap şu olur: “Bir şey lazım gelmez. Amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi inancını (ve belki şakilesini) ortaya koymaktır.”

Liberalizmin burada bir eksikliği ortaya çıkmaktadır çünkü o, Ebussud Efendi kadar hoşgörülü değildir. Liberaller, inananların kutsal saydığı değerlere dil uzatılmasını ve onları küçültücü ifadeler kullanılmasını ifade özgürlüğü olarak görmezler. Bunu söylediğimizde İslam’la liberalizm çatışmış mı olur?

İddia 12: Liberalizmi salt bir teknik olarak ele almak gerekirse düşünce ve ifade özgürlüğü tam olmalıdır. İktisadi hayatta teşebbüs özgürlüğünün sağlanması gerektiği açıktır. Ama devlet bir yandan orta sınıfların iktisadi gelişmesi için teşebbüs özgürlüğünü korurken diğer yandan servetin belli ellerde toplanmaması ve zayıfların korunması için de gerekli tedbirler alabilir, almalıdır. Bu komünist rejimlerdeki gibi planlı ve müdahaleci ekonomi modelini benimsemek anlamına gelmez.

Bulaç burada liberalizmin bazı değerlerini anlamlı bulur ancak refahın yayılması konusunda liberallerin kendiliğinden doğan düzen ve gönüllük esasına dayalı dayanışma fikri yerine sosyalistlerin zora dayalı gelir paylaşımı ve müsadere yöntemini savunmakta ve bunun planlı ekonomi modeli olmadığını da ilave etmektedir. Bu, (bir dindar olarak İslam’ın da hiç uygun gördüğünü düşünmediğim) planlı ekonomi modelidir. Liberalizm tam da zayıfların korunmasının devlet eliyle değil dinî inançlarla ve diğer bireysel motivasyonlarla gönüllülük esasına dayanarak yapılması gerektiğini savunur. Devlet müdahalesinin gönüllülük bozduğu ve bir devlet kapitalizmi oluşturduğu açıktır. Devletin neden gerekli tedbirler alması gerekiyor? Devlet gasp ettiği vakıfları sahiplerine iade etsin, yüksek vergileri düşürsün, gölge etmesin yeter. Devlet müdahalesinin olduğu yerlerde yardımlaşma kültürü ölmüş ve politik kayırmacılık başlamıştır. Müslüman aydınların bazılarının her nedense çoğu zaman sosyalist düşünce biçimiyle zihinsel olarak uyuştuğu görülmektedir. Bu devlet müdahalesi fikri, Ali Bulaç’ın şahsî fikri midir? Yoksa İslam adına mı bunu söylemektedir?

İddia 13: Ahlakî alanda sınırsız özgürlük İslam’a yabancıdır. Toplumdaki farklı din ve inançlardaki insanların “ma’ruf ve münker”le ilgili ortak telakki ve kabulleri sosyo-politik hayatın temeli olmak durumundadır.

Bu iddianın birinci kısmı, Ali Bulaç’ın üçüncü yazısında ileri sürülen suçlamalarla da ilgilidir. Bazı insanlar, liberalizmin haksızlıkları, katliamları, ahlaksızlıkları meşrulaştırmanın bir yolu olduğunu düşünürler. Ali Bulaç, liberalizmi ahlaksızlık, sömürgecilik, köle ticareti, faiz, ulus devletin oluşumu gibi tüm kötülükleri sonradan meşrulaştırmanın ve onlara fetva vermenin bir yolu olarak nitelemiştir. Liberaller, faizi piyasa koşullarında kendiliğinden oluşan ekonomik bir araç olarak görürler. Dindarların kendi anlayışlarına uygun bankacılık sistemi oluşturmalarını hak olarak görürler. Ancak, bireyi ve bireyin değerlerini esas alan ve onları korumak isteyen bir düşünce biçimi, diğer suçlamaları hangi “liberal fetva” ile meşrulaştırabilir. Liberalizm, bir “fetva” verme yöntemi değildir.

Bu akıl yürütmeler daha da ileri götürülerek zaman zaman liberalizm savaşların, acıların, ölümlerin ve tüm kötülüklerin sebebi sayılmaktadır. Şimdi bundan ne çıkarmak lazım? Irak savaşının, Filistin sorununun, Srebrenice katliamının sebebi olarak da liberalizmi mi görmemiz gerekir. Ya İslam tarihinde yaşanan Sıffin savaşı, Kerbela olayları, mihne olayları ve daha birçok kötü olaya ne demeli? Bunlara insan ruhundaki, bu günlerin haksızlıklarının habercisi ilk kapitalist ilkel nüvelerin bir tezahürü mü diyeceğiz? Bu bakış açısı, muzdarip olduğumuz sorunların kaynağı olarak en sevmediğimiz şeyleri görme ve gösterme alışkanlığına dayanmaktadır.

Bazı insanların yaşadıklarını düşündükleri fikrî ve fiilî sömürünün müsebbibi olarak liberalizmi görmeleri de anlamlı değildir. Bu, fikrî ve fiilî sömürge olarak yaşandığı algısına dayalı olarak Müslüman psikolojisini bir zayıflık ve komplekse mahkûm etmek ve Müslüman kimliğini “diğerleri” üzerinden inşa etmektir. Tahakküm altında oldukları algısı üzerinden bir kimlik vurgusu, ancak bir rahatlama tarzıdır. Ali Bulaç, yapılmasını istemediği şeyin en kolayını yapmıştır. Vicdanı olan her insanın haklı olarak rahatsız olduğu sorunların kaynağı olarak sonradan bir suçlu bulmuştur. Bununla ruhumuzu huzura kavuşturmak istemiştir. Ve insanları bu oyuna gelmemeleri için uyarmıştır.

Aksi takdirde bu üç yazıdan sonuç olarak anlamamız gereken nedir? İslam’ın liberalizmden daha üstün bir düşünce olduğunu mu anlamalıyız? Eğer amaç, İslam’ın bir medeniyet algısı olarak diğer dünya görüşlerinden üstün olduğunu vurgulamaksa bunu, Müslümanlara “ne olmadıklarını hatırlatarak” yapmak yerine onların mevcut sorunlar karşısında kendi renklerini, inançlarını taşıyan tutarlı, kapsamlı ve ikna edici çözümler bulmasına ve tarihi miraslarını yeniden sırtlanmalarına katkı sağlayarak yapmalıdır. Bunu engelleyen liberalizm değildir. Dindar aydınların belki de bunun için öncelikle yapmaları gereken şey, kendileriyle ve toplumdaki farklı aidiyetlerle yüzleşmeleridir. En çok yüzleşmeleri gereken şey de kamu otoritesi tarafından kendilerine bahşedilmiş, İslam adı altında resmî ideolojinin rengine bürünmüş kurumların varlıkları, yapıları ve faaliyetleridir.

Ayrıca, bu yazıların kaleme alındığı günlerin de özel anlamları vardır. Türkiye, demokrasi mücadelesinde çok kritik günlerden geçmektedir. Türkiye’nin siyasî tarihi, karşılaşılan sorunları çözme konusunda istekli ve cesur adımlar atmayı göze almamıştır; aksine, bunları biriktirme ve muhtemel çözüm ihtimallerine karşı da onları isimleriyle anmak yerine sembolik bir dille ifade etme ve koruma yoluna giden bir kültür oluşturmuştur. Bu siyasî kültür, genellikle kamu otoritesine dayanarak kendisini meşrulaştıran “milli” bir dil ve bu dile bağlı bir ezber geliştirmiş ve bunun dışındaki söylemleri meşru görmemiştir. Onun sorunlar karşısındaki kavramsal çerçevesi ayrımcılık, bölücülük, irtica, gericilik, Atatürk düşmanlığı, cumhuriyet düşmanlığı gibi yaftalarla laiklik, milli birlik ve beraberlik, vatanseverlik, milletin bölünmez bütünlüğü, tam bağımsızlık vs. şeklindeki susturucu, dar ve tek tipleştirici anlamlarla bezenmiş ezberlerden oluşmaktadır.

Bu yaklaşımın Türkiye’ye dar geldiği ve farklılıkların bir arada barış içinde yaşamasını sağlayacak daha geniş bir kavramsal çerçeveye ihtiyaç olduğu görülmektedir. Türkiye, bu ihtiyacını gidermek için akademiyası, siyasetçisi, gazetecisi, farklı etnik, ideolojik ve dinsel aidiyetleriyle bu süreci başlatmış ve bir noktaya kadar getirmiştir.

Bu sürecin başlamasında Türkiye’deki üç sorunun büyük etkisi olmuştur. Birincisi, Kürt sorunu, ikincisi ise başörtüsü sorunudur. Bunlar kadar görünür olmayı başaramamış olsa da aynı şiddette üçüncü sorun da Alevi sorunudur. Türkiye, yıllarca bu üç sorun nedeniyle ağır psikolojik ve maddî bedeller ödemek zorunda kalmıştır ve onların derin izlerini hâlâ bünyesinden taşımaktadır. Şu ana kadar bu sorunların hiçbiri çözülememiş olmasına rağmen bir çözüm iradesinin belirdiği görülmektedir.

Eminim ki çok özet olarak verdiğim ve işlek zihinlerin arkasını ve önünü kolaylıkla tamamlayabileceği, demokratikleşme seyriyle ilgili bu tespitlere Ali Bulaç da katılacaktır. Nitekim onun Kürt Sorunu, Alevilik ve başörtüsü sorunuyla ilgili yazdığı birçok yazıda bu bakış açısını benimsediği açıktır. Tam böyle bir zamanda Türkiye, tüm politik söylemlere eşit mesafede durarak kendisi için en iyi çözümleri veya çözüm bulamasa bile uzlaşma noktalarını üretmek zorundadır. Liberal tezler dışarıda tutularak buna çalışmak, büyük bir malzemeden ve literatürden mahrum olmak demektir. Türkiye’deki liberaller, bu sürece ellerinden gelen desteği vermişlerdir. Eğer Türkiye’deki liberallerle ilgili şikâyetler de dile getirilirse bu, onların daha somut bir şekilde kendi nefis muhasebelerini yapmalarına katkı sağlar ve belki aynı yanlışlıkları yapmaktan uzak durmalarına neden olur.

Besim Tibuk, liberalizmi şöyle tanımlıyordu: “Liberalizm, insanların beyinlerini ve kalplerini yönetmeye talip olmamaktır.” Sadece bu tanım bile liberallerin sınırlı politik bir iddialarının olduğunu, bir tahakküm düşüncesine sahip olmadıklarını ve metafizik ve dinî düşüncelere alternatif düşünce ileri sürmediklerini göstermeye yeter.

Bu cevapların bir kısmının birkaç cümle ile geçiştirilmesinin mümkün olmadığının farkındayım. Ancak, tüm okuyucular, Ali Bulaç’ın ve benim iddialarımla ilgili daha geniş araştırma yapma imkânına sahipler. Kaynaklar sarihtir. İnsanlar, yazılanlarda ve söylenenlerde çelişkiler bulabilir. Ne dindarlar, ne ateistler, ne de agnostikler için yeryüzünde bir cennet vardır. Huzur, tüm sorunları çözmekle elde edilen bir şey değildir, onlarla yaşamayı bilmekle elde edilen bir erdemdir. Bazı insanlar bunu Mevlana Celaleddin Rumi’den bazıları da İsaiah Berlin’den öğrenebilir.

14.10.2009
 

Patinaj

PKK’lıların dağdan indirilmesi ve silahların susması için yürütülen temaslar gittikçe yoğunlaşıyor.  
Adına af densin ya da denmesin, lider kadro dışındakileri Türkiye’ye getirip topluma yeniden kazandırmak; lider kadro için ise kabul edilebilir bir çözüm bulmak için Dışişleri bir koldan, MİT bir koldan yoğun bir çalışma sürdürüyor.

Hükümet, açılımın diğer boyutlarını daha rahat hayata geçirebilmek için bu alanda ilerleme sağlanması gerektiğinin farkında ve en kısa sürede sonuç almak için eldeki bütün imkanlar kullanılıyor. Bu konuda somut planlar ortaya çıktıkça çetin tartışmalar da gündeme gelecek elbette. Böyle bir affı içine sindiremeyenlerin yumuşatılması, ikna edilmesi için yoğun çaba gerekecek. Ayrıca, başka suçtan hüküm giymişlerin daha şimdiden başlayan “Bizim suçumuz devlete silah çekememek mi?” tarzı itirazları daha da yükselecek; genel bir af dahil birçok talep gündeme gelecek.

Bütün bunlar zor süreçler… Ama doğrusu “demokratik açılım”ın zihniyet cephesindeki tıkanmalar kadar zor değil…

Demokratik açılımın iki kilit noktası artık iyice belli oldu: Anayasal vatandaşlık ve Kürtçe eğitim meselesi…

Evet, Başbakan’ın da defalarca söylediği gibi, Anayasa değişiklikleri kısa ya da orta vadede gerçekleşmeyebilir. Ama bu durum, bu iki temel meseledeki tartışmaların gidişatının kısa ve orta vadede yapılabilecek şeylerin kaderini de etkileyeceği gerçeğini değiştirmiyor. Bir başka deyişle, Anayasa değişikliği uzun vadeye ertelense bile, tartışmaları ertelemek mümkün değil; bu tartışmalar sürecek ve bu konuda alınacak pozisyonlar -özellikle de hükümetin pozisyonu- genel atmosferi etkileyerek; yarattığı karamsarlık ya da iyimserlikle yapılacak diğer reformların önünü tıkayabilir ya da açabilir.

CHP liderinin “değişmez 3 madde” şartı ve hükümetin bu şartlar karşısında benimsediği üslup bu açıdan önemli.

“Değişmez”lerden biri malum, Türklüğü milli kimlik olarak empoze eden madde…

Bu tartışmada açıkça bir patinaj durumu yaşanıyor. Kabaca iki cephe oluşmuş durumda ve herkes kendi tezini -neredeyse aynı laflarla- sürekli tekrarlayıp duruyor. Ve tabii tartışma ilerlemiyor. (Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’in logosunun altındaki ‘Türkiye Türklerindir” sloganını savunmak için yazdığı son yazı bu patinajın bir örneğiydi.)

Ben DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş’ın Star’dan Fadime Özkan’la yaptığı röportajdaki şu cümlelerini bu patinajı belli açılardan kırabilecek bir yaklaşım olarak görüyorum:

Demirtaş, Özkan’ın “Türk adının bir ırkın adı olmaktan çok milletin adı olduğu tezine, dolayısıyla ortak tarih, dil ve kültür nedeniyle ülkedeki farklı ırka mensup toplulukların bütününü kapsayan bir ad olmasına ne diyorsunuz” sorusuna cevaben şunları söylüyor:

“Bunu anlıyorum ama bu tanım 1924’te yapılmalıydı. Bu kadar acı ve ayrışma yaşadıktan sonra bu tanımı yapamayız, Türk milleti artık kapsayıcı bir tanım olmaktan çıktı. 1921 Anayasası’nda böyleydi, 1924’te değiştirildi. Türk milleti birden o tarihte başladı ise Türk tarihinin 1924 öncesine gitmemesi lazım. Ama açın bakın kitaplara, Türk tarihi Orta Asya’dan, Uygurlar’dan başlar. Dil, edebiyat da Orta Asya’dan başlar. Eğer Kürtler Türk milletinin bir parçası ise şuna cevap vermek lazım: Biz Kürtler Orta Asya’dan gelmedik. Araplar da Ermeniler ve Rumlar da gelmedi. Hepsinin ortak tarihi, edebiyatı, folkloru değil orası. Her birinin ayrı bir kültürü, dili var. 1924’te “Biz yeni bir milletiz ama hepimizin farklı dilleri var, bu korunacak, Türkçe ortak dil olacak, Türkçe bizi millet yapacak” denseydi sorun olmazdı. “Siz Türksünüz, herkes Türkçe konuşacak, başka dilde eğitim yasak, siz yoksunuz” dendi ve sorun yaşandı. Artık yeniden başa dönemeyiz.”

Fadime Özkan üsteliyor:

“1924’teki tanım, sonraki uygulamalar olmasaydı Kürtler’in ‘Türk milleti’ tanımına itirazı olmazdı yani?”

“Hiçbir itirazı olmazdı. Bugün de Türk’üm dediğimde, kendimi inkar etmeden, onurum kırılmadan, asimile olmuş bir Kürt’üm anlamına gelmeden, rahatlıkla Türk’üm diyebilirdim.”

Bu satırları, yıllardır döne döne Anayasa’da yer alan Türklük tanımının etnik bir tanım değil, kapsayıcı bir tanım olduğunu ileri sürenlerin empati duygularını sonuna kadar zorlayarak okumalarını isterdim.

Anayasalar sadece hukuki değil, aynı zamanda -ve ağırlıklı olarak- siyasi metinlerdir. Ve bu siyaset o ülkenin yaşadığı tarihi geçmiş içinde şekillenir; kavramlar o tarihi geçmiş içinde muhteva kazanır. Anayasa yazmaya kalktığınızda tarihi sıfırlayamazsınız.

İşte bu yüzden, siz kırk kere de “Bizim Anayasamızda Türklük birleştirici üst kimlik olarak kullanılıyor” deseniz, Kürtler onu kendi tarihi geçmişleri içinde yorumlar, öyle algılarlar.

Ve siz bu algıyı hiç umursamadan temcit pilavı gibi aynı şeyleri söyler durursanız, iletişim kopar. Tartışma adı altında, dillerindeki klişeleri boş şişeler gibi birbirinin kafasına fırlatan bir insan topluluğu kalır meydanda.

Bugün, 14.10.2009

 

Fuat Sekmen – Devlet gölge etmesin yeter!

0

Geçen haftadan bu yana İstanbul’da devam eden Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası Grubu yıllık toplantıları sona erdi. Son yaşanan küresel ekonomik krizin damgasını vurduğu bu toplantılar devam ederken sosyalist gruplar, IMF ve kapitalizm karşıtı gösteriler yaparak slogan attılar. İflas eden veya iflasın eşiğine gelen şirketlerin ve işsiz kalan insanların sayısının hızla arttığı ekonomik daralma dönemlerinde, daima neyin yanlış gittiği sorulur ve yaşanan ekonomik sorunlara çareler aranır. Bu dönemler bu açıdan kriz öncesindeki politikalara yön verenlerle, onlara muhalif olanlar arasındaki tartışmaların iyice alevlendiği dönemlerdir. Şunu artık iyice biliyoruz herhalde: Birbirleriyle rekabet eden fikirler özgürce ifade edildiği sürece bu tartışmalardan daima yararlanırız ve sorunlarımızı çözme yolunda ilerleriz.

Suçlu piyasa ekonomisi mi?

2008 yılında ABD’de Lehman Brothers’ın batışıyla patlak veren mortgage krizinin çıkış sebebini açıklayan iki ana yaklaşım -piyasa ekonomisinin üstünlüğü görüşü ve devlet müdahalesinin gerekliliği görüşü- Amerikan kamuoyunda okuyucu kitlesi tarafından rahatlıkla görünebilir halde bulunmaktadır. Türkiye’de ise durum farklıdır ve sadece ‘devlet müdahalesinin gerekliliği görüşü’ görünebilir haldedir. Türkiye’de yaşayanların piyasa ekonomisini, tabiri caizse, ‘sevmemesinin’ tarihi, siyasi ve ideolojik arka planları bulunmaktadır. Bunun yanında piyasa ekonomisinin zenginlik üretmede başarılı olduğunu kavrayanların seslerinin yeterince çıkmamasının da (veya çıkamamasının) payı vardır. Dolayısıyla, Türkiye’deki okuyucu kitlesi tarafından görünebilir halde olmayan piyasa ekonomisi versiyonlu kriz açıklamasının yapılması önemlidir.

Halen içinden geçtiğimiz küresel ekonomik kriz ABD’nin konut sektöründeki sorunlardan kaynaklandığından ona sub-prime mortgage krizi denmiştir. Dr. Thomas Sowell’in son çıkan ‘The Housing Boom and Bust’ isimli kitabı ABD’deki konut piyasasının çöküş sebeplerini öğrenmek isteyenler için iyi bir kaynaktır. İsterseniz oradan bazı detaylara göz atalım.

2000-2005 yılları arasında ABD’de tek bir ailenin yaşayabileceği müstakil bir evin medyan satış fiyatı üçte bir oranında artarak 143.600 dolardan, 219.600 dolara yükselmiştir. Bazı bölgelerde bu artış daha keskin olmuş; mesela New York’da ev fiyatları yüzde 79, Los Angeles’da yüzde 110, San Diego’da ise yüzde 127 artmıştır. Kriz öncesinde 2000-2005 yılları arasında görülen ev fiyatlarında bu hızlı artış krizin esas çıkış kaynağını ortaya koymaktadır. Konut piyasasındaki büyük oyunculara ve işlemlerine bakarak fiyatlardaki bu yükselişler hakkında ipuçları elde etmemiz mümkündür.

Konut piyasasındaki oyunculardan en önemlisi kısaca FED olarak bilinen Amerikan Merkez Bankası’dır. FED, faiz oranlarını belirleme ve para miktarını ayarlama gücüne sahip, aynı zamanda bankalar üzerinde genel bir otoritesi olan kuruluştur. Sözü edilen beş yıl içerisinde FED, düşük faiz politikası izleyerek konut sektöründe çok önemli olan faiz oranlarını düşürmüş ve mortgage talebinin artmasına katkıda bulunmuştur.

Herşey mortgage ile başladı

Konut sektöründe yer alan diğer iki oyuncu Federal Mortgage Kurumu (Fannie Mae) ve Federal Ev Kredisi Şirketi(Freddie Mac)’dir. Her iki kuruluş devlet tarafından kurulmuş, fakat daha sonra kar amacı güden özel şirketlere dönüştürülmüşlerdir. Fannie Mae ve Freddie Mac, konut sektöründe yer alan asgari konut alma şartlarını düşürerek (eskisine nazaran daha az peşinat alınması, kredi notları kötü olan kişilerinde kapsama alınması gibi) orta ve düşük gelirli olan ve borçlarını ödemeyen insanlarında mortgage almalarına olanak sağlamışlardır. Mortgage standartlarının düşürülerek daha fazla insanında mortgage alabilir hale gelmesi konut talebinin artmasına katkıda bulunan diğer faktördür.

Amerikan Merkez Bankası’nın düşük faiz politikası ve mortgage alım standartlarının düşürülmesi ev fiyatlarının şişirirken, asıl şişme etkisini yapan durum ise bankalarla iki kuruluş, Fannie Mae ve Freddie Mac, arasındaki mortgage alım satımlarıdır.

Ev sahibi olmak isteyenler bankalardan mortgage adı altında her ay ödemeli uzun dönemli (mesela 30 yıl) ev kredisi alarak ev sahibi oluyorlar. Bankalar daha sonra müşterilerine açtıkları bu mortgage’leri Fannie Mae ve Freddie Mac’a satıyorlar. Böylece bankalar 30 yıl beklemeden paralarını geri almış oluyorlar. Daha sonra iki kuruluştan aldıkları bu paraları tekrar mortgage adı altında ev almak isteyenlere kredi açıyorlar. Bankalar tekrar iki kuruluşa gidiyorlar. Ev almak isteyenler, Bankalar ve Freddie Mac-Fannie Mae arasındaki bu ilişki devam ettikçe konut talebi artarak ev fiyatlarını şişirmiştir.

Konut piyasasında yer alan diğer büyük oyuncular ise Wall Street şirketleridir. Onlarda benzer bir şekilde bankalardan mortgage satın alıyorlar ve onları mortgage değerleri üzerinden tekrar paketleyerek hisse senedi ve bono olarak piyasalarda satıyorlar.

Konut sektöründe yer alan mortgage’lerin üçte ikisinden daha fazlasının bu şekilde yeniden paketlenerek Fraddie Mac, Fannie Mae ve diğer kuruluşlara satıldığı gözlenmiştir. Düşük gelir sahipleri aylık ev taksitlerini ödeyemediklerinde ise konut sektöründe çöküş başlamış oluyor. Amerikan konut sektöründe de öyle olduğu gözlenmiştir.

Devlet bizi kollar beklentisi

ABD’de 1977 yılında çıkarılan Yeniden Yatırım Yasası (Community Reinvestment Act) Amerikan şehirlerindeki binaların yenilenmesini ve ev sahibi olmayanların ev sahibi olmasını hedeflemişti. ABD konut sektöründe yer alan iki oyuncu Freddie Mac ve Fannie Mae’de bu yasanın amacı doğrultusunda devlet tarafından kurulmuşlardı.

Bunlar daha sonra kar amacı güden özel şirketlere dönüştürülmüş olmalarına rağmen piyasadaki algılama bu kuruluşların Federal Devlet güvencesi altında olduğudur. Bu nedenle bunlara daima devlet destekli kuruluşlar gözüyle bakılmıştır. Ayrıca, devlet destekli bu iki kuruluşun ‘ABD Ev ve Şehir Geliştirme Departmanı (HUD)’ tarafından denetim ve gözetim altında tutulduğu da unutulmamalıdır. Konut piyasasında yer alan devlet destekli kuruluşların doğrudan payı üçte bir oranındadır ve batmalarına devletin izin vermeyeceği beklentisi bulunmaktadır.

Piyasada devlet güvencesinin varlığı riski toplumun üzerine bıraktığından konut piyasasındaki devlet destekli kuruluşlar olan Freddie Mac ve Fannie Mae, diğer mali kuruluşların riskli mortgage kredileri açmalarını özendirmiştir. Yani, işler kötü giderse maliyete toplum katlanacaktır. Risk bu şekilde sosyalleştikten sonra rasyonel bireyler kendilerinden beklenebilecek olanı yapmışlar ve en yüksek karları elde edebilmek umuduyla riskli mortgage işlemlerine girmişlerdir. Dolayısıyla, Amerikan konut sektöründeki krizin sorumluluğu Washington politikalarındaki devlet müdahaleciliğidir.

Görünen değil görünmez el

Serbest piyasa sisteminde müşterilerinin en acil taleplerini karşılayan şirketler kar ederler ve bu karlar onların başarılarının ödülüdür. Bunu yapamayan şirketler ise zarar ederler ve sonunda piyasadan silinip giderler. Zarar onların başarısızlığının karşılığıdır. Zararı etme riski, şirketin aşırı riskli projelere girmesini engeller. Eğer, aşırı risk alınıyorsa o zaman sorulması gereken ekonomik aktörlerin neden aşırı risk aldıkları değil, piyasanın onları cezalandırma yeteneğine sahip olup olmadığıdır. Krizi çıkaran spekülatif hareketleri engellemek veya bunları yapanları cezalandırmak istiyorsak o zaman başarısızlık durumunda piyasanın risk alanları tam anlamıyla cezalandırmasına olanak sağlamalıyız.

Devlet müdahaleciliğinin ‘vergi’ adı altında toplumun bir kesiminden alıp diğer kesimine ‘devlet desteği’ adıyla verdiğini unutmamalıyız. Ekonomide devletin temel görevi özel mülkiyeti korumak, sözleşmeleri yürütmek ve hukuk kurallarının uygulanmasını garanti etmektir. Devlet bu görevlerinden daha fazlasını yapmaya kalkar ve piyasalara müdahalelerde bulunmaya başlarsa o zaman kendi asli görevlerini aksatmaya ve ekonomideki üretim artışını frenlemeye başlar. Türkiye’nin tecrübe ettiği banka krizlerinde de bu duruma şahit olduk. Bankaların değer maksimizasyonundan ziyade kar amaçlı çalışmaları neticesinde ve nasıl olsa “devlet baba bir iyilik yapar” umuduyla hareket etmeleri beklentilerinin maliyetini yine toplum ödemiştir. Oysa bankaların riskli aktiflerine nazaran ne kadar sermayeye sahip olmalarının belirlenmesi, yani risk esaslı sermeye yerlilik oranlarının belirlenmesi ve bunun kırmızı bir çizgiyle çizilmesi durumunda ihlal edenlerin yarış dışı bırakılacağının açıklanması durumunda oyunun kurallara göre oynanması sağlanabilirdi.

Sonuç olarak, krizlerin temelinde devletin “görünür elinin” olduğu açıktır. Devletin görevi bankaları, holdingleri ve kendisine tehdit olarak gördüğü kişi ve kurumları kurtarmak değil, onların piyasa mekanizması içerisinde haklı rekabetlerini sağlamanın önünü açmaktır.

12.10.2009, Açık Görüş

Star Gazetesi

Nişanyan’ı kimler affetmez?

Ani ve geçici bir hidayete erme hadisesi olmalı. Veya adamına göre gösterilen, seçici bir “islami hassasiyet” vakası.

Ulusalcıların ve onların utangaç yoldaşlarının Sevan Nişanyan’a gösterdikleri tepkilerinden söz ediyorum.

Tepkilere bakan, “herhalde bunların başı secdeden kalkmıyor” zanneder.

Onların militan ateizmin bu ülkedeki başlıca temsilcisi olan karanlık çevrelerle bağlantısı olmadığını zanneder. İnsanları kökenleri ve soyları nedeniyle şeytanlaştıran alaturka nasyonel sosyalistlerin yoldaşı değildir veya dergilerinde Turan Dursun’a İslam dinini aşağılayıcı yazılar yazdıran çevrelerden uzaktır zanneder.

Ve “dindar Müslümanların Nişanyan’ı affetmeyecekleri” şeklindeki ifadelerin sadece bir kaygı ifadesi olmayabileceğini, aslında pekala bir hedef gösterme, bunun da ötesinde, derin bir senaryoda dekor oluşturmaya ilişkin bir ön çalışma olabileceğini aklına hayaline getirmez.

Ama bu ülkede Bizans’tan beri hiç aksamadan yürürlükte olan o uğursuz geleneği bilen herkes, böyle bir ihtimalin dışlanmaması gerektiğini iyi bilir. Ve bütün bunlar aklına geldi diye kendisinin bir paranoyak olduğunu düşünmez.

Nişanyan, bu ülkede Kemalist resmi ideolojinin teorik bakımdan en tutarlı eleştirisini yapan ve zengin tarih bilgisiyle resmi hurafeleri reddedilemeyecek açıklıkla çürüten az sayıdaki entelektüelden biri.

Olağanüstü ince mizah yeteneğiyle çelişkileri belirginleştiriyor ve kitabın ortasından konuşan üslubuyla, öteden beri bazı odakların derin bir nefretini çekiyor.

***

Nişanyan’ın yazısından bir Müslüman olarak ben de rahatsız oldum. “Allah diye biri” şeklinde başlayan bir ifadenin, hangi inanç grubu ile ilgili olursa olsun kötülüğü açık.

Ancak bir ifadeyi rahatsız edici veya kötü bulmakla, bunun hukuki bakımdan suç sayılması gereken bir hakaret veya aşağılama olduğunu iddia etmek aynı değil.

Öte yandan, inançlar söz konusu olduğunda eleştirinin sınırlarını çizmek de kolay değil. Hukuki bakımdan “aşağılama”nın ne olduğunu da her somut ifade için ayrıca ele almak gerek. Örneğin “bu kadar açık delile rağmen inanmayan insanın aklına şaşarım” demek hakaret midir, değil midir?

Tartışacaksak, bazen sert veya iğneleyici bir dile de katlanmamız gerekecek.

Elbette her konuyu hukukla, yasakla çözmek mümkün değil ve birbirimizi yaptırım veya ceza ile susturmaya çalışmak da yanlış.

Belki asıl ihtiyacımız, hukukun cevaz verdiği alanda bile daha özenli olmak.

***

Nişanyan ifade özgürlüğünü kullanırken pek çok insanı üzdü. Kendisini çok seven pek çok Müslümanı rahatsız etti.

Ama sonuçta bilmeden kırdığı o insanlara bir özür borcu olduğunu da yazdı.

İlginç olan şu ki, üzdüğü dindar insanların çoğu, bu olayı fırsat bilip dinle diyanetle pek de ilgili olmayan başka nedenlerle O’na saldıran çevrelerden farklı olarak, tepkilerini çok daha insani, çok daha medeni biçimlerde gösterdiler. Küfür değil sitem ederek gösterdiler. Hatta çoğu kez, kederli bir suskunlukla yetindiler.

İşte asıl değerli, önemli ve anlamlı olan da buydu.

“Dindar kesimde yazılarımı okuyan, seven, beğenen insanlar var” diyor Nişanyan ve ekliyor:

“Bir süredir karşılıklı bir tür utangaç aşk yaşıyoruz. Birçoklarıyla yazışıyorum, yüz yüze sohbet ediyorum. Onlar hayrette, ‘Kimdir bu Ermeni?’ diye. Ben hayretteyim, ne kadar aklı başında, kafası çalışan, edepli insanlar varmış o kesimde diye”.

Nişanyan bugün onları kırdığı için özür anlamında bir yazı kaleme alabildiyse, bunu ne zora, ne yasaya ne de tehdide bakarak açıklayabiliriz.

Nişanyan’a sitem eden veya sadece suskun kalan Müslümanların bu tavrı, her şeyin hukukla -yasayla çözülemeyeceğini, tepkinin çok daha vicdana çağıran bir şeklinin de mümkün olabileceğini bize bir kez daha öğretti.

Emin olun, bu “huysuz” ve “aksi ihtiyar”ı başka hiçbir güç, kırdığını yapıştırmaya, gönül almaya telafi etmeye ikna edemezdi. Üstelik de ifade özgürlüğünü kullandığına inanmaya devam ederken.

Galiba birilerinin hiç anlayamayacağı basit gerçek de bu.

Star, 13.10.2009
 

  .

Kim korkar açılımdan?

Türkiye, hem iç hem de dış politika sorunlarına cesaretle ve özgüvenle yaklaşmayı öğreniyor.
Ülkedeki her farklı sosyal, etnik, dini ve ideolojik kesimi ‘düşman’ bellemekten vazgeçtikçe devletin demokratik meşruiyeti güçleniyor; hayali sorunlarla uğraşmak yerine gerçek problemlerin üzerine gitme ve çözme yeteneği artıyor.

Yani ‘Ermenistan açılımı’ Kürt açılımından ayrı ve bağımsız bir politika değil; toplumsal meşruiyet ve performansa dayalı demokratik siyasetin iki tamamlayıcı yüzü.

Bu bakımdan Türkiye-Ermenistan protokollerinin hafta sonu Zürih’te imzalanmış olması anlamlı. Şimdi sıra bu protokollerin iki ülke parlamentosunda da imzalanıp yürürlüğe girmesinde. Bu vesileyle bir konunun altını çizelim. Devletlerarası ilişkilerde çatışma ve gerginlikler devleti yönetenlerin işine gelir. Çünkü bu çatışmalar üzerinden toplumsal desteklerini diri tutacak manipülasyonlar yapabilir, sorunlar çıktığında (kendi beceriksizlikleri ve ufuksuzluklarından da kaynaklansa bu sorunlar) bunları ‘dış düşmanların’ varlığı ve faaliyetleriyle açıklayabilirler. Özellikle demokratik hesap verme kurumlarının ve süreçlerinin gelişmediği toplumlarda dış politika sorunları devleti yönetenlerin velinimetleridir.

O yüzden bizim otoriter devletlularımız ve onların sivil uzantıları büyük sorunları ‘ulusal dava’ ilan edip asla çözmeye yanaşmazlar. Dışarıyla yaşanılan gerginlik içeride baskıcı rejimi muhafaza etmenin, meşrulaştırmanın bir yoludur çünkü. Ülkenin ‘varlığı’ tehlikedeyken ‘özgürlük ve refah’ taleplerinizi hep ertelemeniz istenir sizden ve siz de buna hak verirsiniz! Böylece hem militer rejimlerini kurarlar hem de toplum tarafından kabulünü sağlarlar.

Dolayısıyla kitlelerin çatışma ve gerginlik politikalarından bir kazançları yoktur. Barış ve işbirliği politikaları ise her şeyden önce militer bir rejimin haklılaştırılma zeminini ortadan kaldırır. Toplumlararası temas ve işbirliğinin önünü açar, insanların birbirini tanımasına, güven duymasına, ticaret yaparak ortak çıkarların bulunmasına hizmet eder. Sonuçta devletlerin böyle ‘açık toplum’ları birbirleriyle ‘korkutması’ da mümkün olmaz.

Türkiye ve Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ve ikili toplumsal, ekonomik temasların geliştirilmesi biçiminde tanımlanan ‘açılım’ bütün bu nedenlerle önemli. Otoriter devlet geleneğinin her türlü adaletsizliği, hürriyetsizliği ve yoksulluğu halka kabul ettirmek için kullandığı bir ‘korku’nun daha üstesinden geliyoruz. Bu süreçte ne kendi Ermenilerimizden ne de Ermenistan’dan korkmanın gerekmediğini anlayacağız. Sınırlar açıldıkça, tanıdıkça, keşfettikçe yeniden birbirimizi konuşamadığımız tabu kalmayacak. İttihatçıların bize ve onlara yaptıklarını serbestçe tartışacağız. Oturup birlikte ağlayacağız belki geçmişte olanlar için. Ama ne Ermenistan’da ne Türkiye’de ‘yeni İttihatçılara’ geçit vermeyecek demokrasiyi, açık toplumu ve barışı kuracağız. Zihinlerimizi, Hrant Dink’in ifadesiyle kanlarımızı zehirleyen Türk ve Ermeni düşmanlıklarından kurtulacağız böylece.

Kısaca bu bir devrim; bir imza olmanın ötesinde zihinsel bir kırılma, devletin ve toplumun ‘İttihatçı’ zincirlerinden kurtulması. Bundan sonrasının daha zor olacağına ilişkin söylemler ise bir efsane. Protokollere karşı çıkan Ermeni diasporası kaybetmeye, geri adım atmaya mahkûm. İlk defa bütün dünyayı karşılarına aldılar. Amerika ve Fransa gibi, diasporanın etkisinin çok görünür olduğu iki önemli ülkede bile yalnızlaştılar.

Bizde protokole karşı çıkanlar ise bildik ‘İttihatçı’ zevat. Hâlâ korkularla siyaset yapma basitliğinden kurtulamayanlar, bölge ve dünya siyasetini okuyamayanlar… Anlamadıkları bir başka şey de, artık Türkiye’de radikal ve saldırgan bir milliyetçilik anlayışının halk nezdinde siyaseten karşılığının olmadığı. Alevi, Kürt, Ermeni açılımları… Türkiye korkularından ve prangalarından kurtuluyor. Özgürleşiyor ve özgürleştikçe de güçleniyor.
 

Zaman, 13.10.2009

Hem akılcı, hem şahsiyetli…

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ermeni meslektaşı Nalbantyan ile iki gün önce Zürih’te imzaladığı protokoller, kuşkusuz tarihi bir adımdı. Evet, son anda hiç beklenmedik bir “kriz” çıktı, sinirler gerildi, imzalar gecikti, ama nihayetinde “adım” atıldı. Çok da iyi oldu.

Tabii protokollerin hayata geçmesi için her iki ülkenin meclisinde onaylanması gerekiyor. Her iki tarafın ulusalcılarının bunu engellemek için çaba harcayacaklarını da şimdiden kestirebiliriz. Zaten Türkiye’nin hem sol hem de sağ ulusalcıları (yani kabaca CHP ve MHP), aynen Ermeni milliyetçileri gibi, protokole ve onu oluşturan sürece ateş püskürüyor, bunun bir gaflet, dalalet ve hatta hıyanet olduğunu söyleyip duruyorlar.

Bu suçlamaların ardındaki zihniyeti iyi anlamak lazım. İşin özünde, “karşı taraf”tan bizim isteklerimize tamamen uygun bir senaryoyu kabul etmesini beklemek var. Mesela Türk ulusalcılarının ideal senaryosu muhtemelen şöyle bir şey: Ermeniler, “tamam, biz soykırım iddiasından hemen vazgeçiyor, bugüne kadar verdiğimiz rahatsızlık için yüce Türk milletinden özür diliyor, Karabağ’ı da yarın sabah boşaltmaya başlıyoruz” diyecekler. Bunun üzerine de Deniz Bölükbaşı, Onur Öymen, Şükrü Elekdağ gibi zevat lütfedip “tamam, aferin, affettik sizi” diyecek ve böylece “Ermeni sorunu” çözülmüş olacak. (Kürt sorunu da, aynı kafaya göre, Kürtlerin “tamam, vazgeçtik Kürtçe’den de Kürtlük’ten de, hepimiz Türküz, doğruyuz, çalışkanız” demesiyle hallolacak.)

Gelgelelim dünya böyle işlemiyor. Siz ninenizden “Ermeni çetelerinin tedhişi”ne dair hikayeler dinlemişseniz, sınırın öteki tarafındaki adam da kendi ninesinden “tehcir” sırasındaki vahşetleri dinleyerek büyümüş. Dünyaya sizden çok farklı bir yerden bakıyor. Nitekim bu yüzden öteki taraftaki pek çok adam sizin, “tamam, biz soykırımı itiraf ediyor, bugüne kadarki reddiyeciliğimiz için yüce Ermeni milletinden özür diliyor, bunu nasıl tazmin edebiliriz şimdi onu düşünüyoruz” demenizi bekliyor.

Eğer iş her iki taraftaki “maksimalist” (yani maksimum taleplerde ısrar eden) adamların elinde kalırsa, mesele bugüne kadar olduğu gibi kilitlenir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” şeklindeki doğru ilke, bugüne kadar olduğu gibi, lafta kalır. “Maksimum fayda” peşinde koşup hamaset yaparken, “minimum fayda”yı bile elde edemez, dahası “dört tarafı düşmanlarla çevrili” bir “garnizon-ülke” olarak yaşar durursunuz. (Zaten bazıları tam da bu sonucu istedikleri için “maksimalizm” yapmaktadırlar; o da işin bir başka yönü.)

Yapılması gereken, bir taraftan kendi “milli menfaatler”inizi ve “olmazsa olmaz”larınızı korurken, bir taraftan da karşı tarafla diyalog kurmak, uzlaşılabilecek noktaları bulup onlarda anlaşmak, diğer meselelerde “anlaşmamakta anlaşmak”, ve sonuçta kavga yerine barış, sorun yerine çözüm üretmektir.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sırf bu konuda gerçekleştirdiği “zihniyet devrimi” ile dahi, takdiri ve alkışı hak ediyor. Kendisi, son 7 yılda, dış politikayı sadece daha “akılcı” hale getirmedi, aynı zamanda onu “Batı’ya karşı aşağılık kompleksi/ Doğu’ya karşı kibir” cenderesinden kurtarak çok daha şahsiyetli kıldı. Bu sayede bugün Türkiye hem Doğu’da hem Batı’da büyük itibar gören, siyasi liderlerin “bizim için de arabulucuk yapar mısınız” diye kapısını çaldığı, yeri geldiğinde “güçlü”ye karşı “haklı”yı savunan, bunu da hamasetle değil “stratejik derinlik”le yapan bir ülke.

Şükür bize bugünleri gösterene…

Star, 12.10.2009

Ali Bulaç – İslam, Liberalizm ve Özgürlük

Liberalizm

Liberalizmin hareket noktasında Newton’un varlık görüşü yatar. Bu özelliği dolayısıyla kendi içinde felsefi bir paradoks taşır. Yöneldiği hedefi rölativizm, felsefi zemini Newton’culuk ve pozitivizmdir.

Aydınlanma’nın evren görüşüne ve bunu temel alan tabii hukuka göre varlıkta kendi kendine işleyen yasalar vardır. Yani varlıkta işleyen bir determinizm söz konusudur. Bu determinizmi bozan şey insani müdahaledir. Evrendeki düzenin izdüşümü olan toplumsal hayata da müdahale olmasa, kendi kendine işleyen tabii bir düzen kurulacaktır. Bu, bizi zaruri olarak evrendekine benzer toplumda da kendi kendine işleyen bir makine fikrine götürür. Bu toplumsal makineye müdahale edilmemesi gerekir. Varlıkta düzeni devam ettiren gizli bir ‘el’ vardır. Bu Tanrı’nın eli olabilir; gizli bir bilinç, ismini koyamadığımız bir zekâ, mahiyetini çözemediğimiz bir kader veya belki de güçlülerin daima önünü açan bir şans da olabilir. Bu elin bir benzeri toplumsal hayatta ve iktisadi ilişkilerde etkisini gösterir. Devletin ve siyasetin görevi, sadece tabii işleyişi aksatan gayri tabii engelleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Bundan hareketle liberaller, “karışmayın, müdahale etmeyin; bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” diyor.

Eğer kâinatta olduğu gibi, toplumsal hayatta da saat gibi işleyen bir düzen varsa, bu düzende inanılmaz bir eşitsizlik var. Bu gizli elin sahibi neden bu eşitsizliği öngörmektedir? Tanrı bu kadar adaletsiz olabilir mi? Bu tanrı (BM’nin 19 Haziran 2009’da açıkladığı rakamlara göre) nasıl oluyor da 1 milyar 200 milyon insanın aç kalmasına rıza gösteriyor?

Tabii düzen demek, tabiata ait ve tabiata ilişkin bir düzen demektir. İlk liberaller bu düzenin yasalarının ilahi olduğunu kabul ediyorlardı. Keza ilk liberaller tevhitçiydi. Newton Allah’ın birliğine inanıyor, teslisi reddediyordu. Kısaca onlara göre bu düzen “tanrısal düzen”dir; bunun izdüşümü toplumsal hayatta da aranmalıdır.

Varlıkta elbette bir düzen vardır. Biz buna ilahi sünnetler (âdetullah) diyoruz. Kâinatın varoluşunu devam ettiren ve mümkün kılan ilahi sünnetlerdir. İslam kelamı açısından bu düzenin menşei bir Emr-i ilahi olan “Kün (Ol)!” emridir. Emr-i ilahi üç ayrı alanda tezahür ediyor. 1) Kün emriyle varlık kâinat buldu, yani bu emirle varlık varoluşa çıktı. 2) Ruh da Emr-i ilahidir, ruhun menşeinin ne olduğunu bilmiyoruz. 3) Vahiy veya din de Emr-i ilahidir.

Bu şu demektir: Mutlak izafide, sonsuz sonluda/fanide, sınırsız sınırlıda, ebedi ve evrensel olan tarihsel ve toplumsal durumda tezahür ve tecelli ediyor, el’an etmeye de devam ediyor. Emr-i ilahi (İlahi emir) mutlaktır fakat biz bu mutlak olanın sonluda, sınırlıda, fanide ve izafide tecelli ettiğini görüyoruz. Yani izafide, sonluda, sınırlıda, tarihsel ve toplumsal durumda kaçınılmazlıklar, zorunluluklar yoktur; kevf ve fesat âlemidir, imkânlar dünyasıdır; her şey değişir, başkalaşır.

Bu önerme bir hakikatin ifadesi ise liberalizmin içine düştüğü paradoksuyla baş başa kalır. İkincisi, ruh bedende tezahür ediyor. Bedenin halleri ve nefsin çeşitli durumları o ilk emrin menşeidir; bedende ve bedenin davranışlarında ortaya çıkıyor. Şu var ki, bedenin hareketleri otomatiğe bağlanmış değildir, fiillerimizi yöneten bir kumanda merkezi olan beynimiz vardır, kumanda merkezini çalıştıran da serbest irademiz, özgür seçimlerimiz, şu veya bu kritere göre teşekkül eden düşüncelerimiz, arzularımız, öngörülerimizdir. Üçüncüsü, Emr-i ilahi olan din/Hükümler, içtihatlarda ve zanni bilgilerde tezahür ediyor, kendini onda devam ettiriyor. İçtihadı mümkün kılan referans kaynakları olan asıllar (Kur’an ve Sünnet), doğru vaz’edilmiş usul ve sağlıklı bir biçimde işleyen akıldır. Şu halde bir Emr-i ilahi olan Şeriat da otomatiğe bağlanmış değildir. Fıkıh değişkendir. Bu çerçeveden baktığımızda liberal felsefenin fizik âlemde aradığı determinizm ve sosyo-politik hayatta dogmatizm seviyesinde savunduğu iktisadi ve siyasî zorunluluklar temelsiz kalır.

Zaman, 05.10.2009

İslam, liberalizm ve özgürlük

Liberal felsefenin ideolojisi özgürlüktür, başka bir deyimle liberalizm özgürlüğü ideolojileştirerek kendine varlık alanı bulur. Bu, liberallerin özgürlüğü üç alanda temellük etmesi gibi garip bir duruma yol açıyor. 1) Dine ve Tanrı’ya karşı özgürlük.

Bu çerçevede Tanrı’ya ve imana (Hıristiyan dogmaya ve bazılarının dogma ile aynı şey saydığı İslami nassa) karşı bireysel aklın özgürleştirilmesini savunur. Nihayetinde ilk liberallerin meşhur sloganlarından biri “ne Tanrı ne efendi”ydi, her ikisinin de otoritesini reddediyorlardı. 2) Sosyo-politik muhtevasıyla liberallerin özgürlüğü, mutlakıyetçi idareye ve aristokrasiye karşı sınıfsal bir özgürlüktür. Bu, burjuvazinin özgürlük talebidir. 3) Nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestlik.

İslam’ın özgürlük telakkisi farklıdır.

1) İnsanlar özgür doğar. Hz. Ömer şöyle diyordu: “Annelerin hür doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Bu, toplumsal statüyle ilgili özgürlük tanımıdır.

2) Fakihlerin kabul ettiği özgürlük. Dinî hayatın yaşanması, dinî tebliğin yapılması önündeki engellerin ortadan kaldırılması. Cihadın tarifi budur: İnsan ile İslam arsındaki engellerin ortadan kaldırılması için kişinin var gücüyle harcadığı çabadır. Bu çabayı bedeni bir faaliyet olarak yapabiliriz (savaş, yani cihad), içtihat olarak yapabiliriz (fıkıh), nefsin mücahedesi olarak yapabiliriz (tasavvuf); entelektüel bir ceht ve çaba olarak yapabiliriz (kelam ve düşünce) faaliyeti olur.

3) Sufilerin kabul ettiği özgürlük. Bedende, dünyevi tabiatımızda hapsolmuş olan ruhun tekrar asıl yurduna, Allah’a kavuşması çabası demek olan ruhun özgürlüğü.

Bu tanımlardan bakıldığında İslam’da özgürlük Allah’a kulluk yapmak üzere engelsiz bir ortamın, sosyal, politik, ekonomik, maddi ve kültürel dünyanın tesis edilmesi çabasıdır. Liberal özgürlük ise insanın kul olmaktan çıkarılması çabası ve talebidir.

Özgürlüğün temellük edilmesi, özgürlük tanımının ve muhtevasının sadece ve sadece liberal felsefenin işaret ettiği kavramsal çerçeve içinde kalınarak yapılması, diğer referans çerçevelerine ait özgürlük tanımlarının kale alınmaması demektir. Oysa farklı irfan ve felsefe havzaları birden fazladır ve her birinin farklı insan tanımı ve algısı olduğu gibi, farklı özgürlük tanımı ve algısı vardır.

Bizim yukarıda özgürlüğü İslam bakış açısından üç ayrı düzeyde ele alışımız, politik, ekonomik, ahlaki ve sosyal hayatın tanziminde insanın ve farklı toplulukların özgürlüklerine ilişkin farklı algılara sahip olduğumuz anlamına gelir.

Mesela düşünce ve düşüncenin ifade edilmesi açısından bakıldığında İslam, tam özgürlükçü bir karaktere sahiptir. Ebussud Efendi’ye, “Bir gayrimüslim kendi inancını açıklarken Müslümanların kutsal saydığı değerlere dil uzatırsa, onları küçültücü ifadeler kullanırsa, ona ne lazım gelir?” diye sorulur. Şeyhülislam’ın verdiği cevap şu olur: “Bir şey lazım gelmez. Amacı İslam’ı küçültmek değil, kendi inancını (ve belki şakilesini) ortaya koymaktır.” (Not: Bu fetvayı son zamanlarda bizim kesimin severek okuduğu bir gazetede vahy ve vahy meleği hakkında çıkan yakışıksız yazılar için de bir kıstas olarak alabiliriz.)

Demek ki, liberalizmi salt bir teknik olarak ele almak gerekirse, düşünce ve ifade özgürlüğü tam olmalıdır. İktisadi hayatta teşebbüs özgürlüğünün sağlanması gerektiği açıktır. Ama devlet bir yandan orta sınıfların iktisadi gelişmesi için teşebbüs özgürlüğünü korurken, diğer yandan servetin belli ellerde toplanmaması ve zayıfların korunması için de gerekli tedbirler alabilir, almalıdır. Bu komünist rejimlerdeki gibi planlı ve müdahaleci ekonomi modelini benimsemek anlamına gelmez. Ahlaki alanda sınırsız özgürlük İslam’a yabancıdır. Toplumdaki farklı din ve inançlardaki insanların “ma’ruf ve münker”le ilgili ortak telakki ve kabulleri sosyo-politik hayatın temeli olmak durumundadır.

Zaman, 10.10.2009

Liberal fetva arkadan gelir!

İktisat tarihçileri, bizi bir fikre inandırmaya çalışırlar. Onlara göre, tarihte önce teoriler gelişir, arkasından maddi ve ekonomik yapılar teşekkül eder.
Bu, aynı zamanda Batı’nın ekonomik ve teknolojik gelişmesinde rol oynayan bilgi ve düşünce üretiminin Batı’ya ebedi üstünlük kazandırmasının da meşruiyet çerçevesini ima eder. İster liberalizm, ister sosyal devlet veya sosyalizm olsun, teori ve ideolojilerin piyasayı belirlediği tezi doğru değildir. Özellikle Batı tarihi söz konusu olduğunda, bu hiç doğru değildir. Nasıl doğru olabilir ki! İnsanı ve insan iradesini tarihsel şartların ve toplumsal durumların ürünü kabul eden bir dünyada, insan başlamış bulunan maddi bir gelişmenin arkasından yürür ancak. Fikirler etkileyicidir, ama belirleyici değildir. Önce sosyal veya ekonomik bir olay meydana gelir, arkasından bilim adamları, filozoflar bunu anlamaya, anlamlandırmaya, teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışırlar.

Şu soru önemlidir: Batı’daki maddi zenginliğin arkasında liberal felsefeler mi var, yoksa liberal fikirler maddi zenginliğin ortaya çıkmasından sonra mı teşekkül etti? Tarihsel gelişmeler, ikinci görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. Şöyle ki:

Batı’daki sermaye birikiminin veya tarihsel kapitalizmin arkasında üç temel unsur yatmaktadır. Bunlar da sömürgecilik, köle ticareti ve faizin sistemin bir parçası olarak iş görmeye başlamasıdır. Sömürgecilikle Batı, Batılı olmayan dünyanın tabii kaynaklarını, altınlarını, gümüşlerini ve değerli madenlerini yağmaladı, anavatana taşıdı. Bu, başlı başına bir zenginlik yoluydu, ilk sermaye birikimi bu şekilde gerçekleşti.

İkinci önemli faktör emektir. Batı, başlangıçta emeği kölecilikten elde etti. Bazı antropologlara göre 100 milyon civarında Afrikalıyı taşıdılar, yerlerinden ettiler. 12 ile 25 yaş arasındaki genç insanları topluyor, gemilere doldurup Londra veya Boston Limanı’na getiriyorlardı. Üstelik bu limanlara gelindiğinde geminin dörtte üçündeki siyahî köleler yolda ölmüş oluyordu. Köleleştirilmiş bu insanlar, karın tokluğuna ve çok zor şartlar altında çalıştırılarak söz konusu sermaye terakümü sağlanmış oldu. Faiz, daha çok Yahudi tüccarların, sarrafların geliştirip sisteme soktuğu bir işlemdir. Yahudiler devamlı yerinden göç etmek tehdidi ve korkusuyla karşı karşıya olduklarından, taşınabilir, yükte hafif pahada ağır banknota önem verdiler. Sonrasında da banka sistemi ve faiz gelişip sermaye birikiminin en etkili yolu oldu. Bugün de kapitalizm veya sermaye birikimi dediğimiz zaman akla faiz gelmektedir.

Tarihsel kapitalizmin teşekkülünde devletler de belirleyici roller oynadılar. Modern ulus devlet ortaya çıkmasaydı kapitalizm de olmazdı. Devletler bir coğrafi bölgeyi -kilisenin ve papanın hâkimiyetine karşı- Hıristiyan ümmetinin elinden aldı, böylelikle milli sınırlar çizilmiş oldu. Dahası devletler, milli sınırlar içinde burjuvaziyi hem polisi hem askerleriyle korudu. Bunun göz ardı edilmemesi gereken belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak lazım. Şöyle ki:

Kıta olarak Avrupa, yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip değil. Tarihte Avrupa kendi kendini besleyemedi, kendi iç kaynaklarıyla herhangi bir zenginlik üretemedi. Dünyanın zengin petrol, doğalgaz, altın-gümüş yatakları Avrupa’da bulunmuyor. Özellikle altın ve gümüş sermaye birikiminin teşekkülünde önemliydi. Bunu Avrupalılar, hep dışarıdan, Afrika, Asya ve Amerika kıtasından sömürgecilikle elde ettiler. Bu çabada devletlerin ne kadar belirleyici rol oynadığını sömürge savaşlarından biliyoruz. Toprağı laikleştirip “vatan” fikrini çıkaran, prensleri ve kralları zaman içinde ulus devletlerin mutlakiyetçi idarecilerine dönüştüren bu sömürge savaşları ve dışarıdan yapılan yağma ve talanlar olmasaydı ilk büyük sermaye birikimi olan kapitalist zenginlik nasıl teşekkül edebilirdi? Kapitalizmi hangi felsefeler veya serbest piyasalar ortaya çıkardı? Liberalizm dahil, önce olaylar yaşanmış, arkasından fetva tedarik edilmiştir..

Zaman, 12.10.2009
 
 

Protokoller uygulanabilir mi?

Türkiye ve Ermenistan arasında İsviçre’de imzalanan ve iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasını, karasal sınırların ticari ve turistik geçişlere açılmasını ve tarihsel olayların ortak bir komisyon kurularak araştırılmasını öngören protokoller hem iki ülke ilişkileri hem de uluslararası barış adına olağanüstü önemde tarihsel bir adımı simgelemektedir.

Neden normalleşme?

Uluslararası sistemde devletlerarası ilişkilerin zorunlu olarak anarşik olduğunu dış politikanın özünde de güç mücadelesinin yattığını savunan karamsar realistleri bir kenara bırakırsak, aynı coğrafyayı paylaşan herhangi iki ülke arasında “normal” olan şey ülkeler arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ve toplumlar arasında da ekonomik ve ticari bağların gelişmesidir. Napolyon’un dediği gibi “coğrafyanız kaderinizdir” ve bunu değiştiremezsiniz. Türkiye ve Ermenistan da tarihin tüm duygusal yüküne ve halklar arasındaki karşılıklı güvensizliğe rağmen jeopolitiğin dikte ettiği bu katı gerçeğe karşı koyamadılar. Türkiye açısından Ermenistan ile ilişkilerin gelişmesini engelleyen iki temel neden vardı: Birincisi, Ermeni devleti ve diasporası tarafından 1915 olayları dolayısıyla Türk milletinin haksız bir şekilde soykırımcı olarak suçlanması ve ABD ile AB ülkeleri dahil tüm dünyada Türkiye’ye karşı siyasi bir propaganda yapılmasıdır. Ermeni iddiaları reel politikte Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerinde giderek daha büyük sorunlar doğurmaya başlamıştır. İkinci neden ise Ermenistan’ın 1993’ten itibaren Azeri topraklarının yüzde 20’ye yakın bir kısmını işgal altında bulundurmasıdır. Türkiye 16 yıldır Ermenistan ile olan sınırlarını bu işgal nedeniyle kapalı tutmaktadır. Oysa Türkiye Soğuk Savaş sonrası dönemde Ortadoğu ve Kafkaslar’daki tüm ülkelerle ilişkilerini geliştirmiştir. Nitekim İsmail Cem döneminde başarılan Yunanistan’la yakınlaşma, 2002’de iktidara gelen AK Parti liderliğine komşularla barış ve işbirliği temelinde etkin bir yakın çevre politikası izlemesinin yolunu açmıştır. Davutoğlu’nun ifadesiyle bu, “komşularla sıfır sorun” yaklaşımıdır. Yunanistan, Bulgaristan, Gürcistan, İran, Suriye ve Irak’la başarılan karşılıklı çıkara dayalı siyasi diyalog ve ekonomik entegrasyon politikasında şimdiye kadar dışarıda kalan tek halka Ermenistan idi. Bölgesinde barışın koruyucusu olarak temayüz eden ve BM ve G-20 gibi toplantılarda azgelişmiş ülkeler adına sözcülük üstlenen Türkiye için başka hiçbir neden olmasa dahi izlediği dış politikasındaki tutarlılık adına Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmek istemesinden daha doğal bir şey olamazdı. İmzalanan protokoller ile Türkiye hem Ermeni diasporasının elindeki en büyük kozu almıştır hem de barış politikasındaki ilkesel tutarlılığı sağlamıştır. Bu süreç tamamlandığında ise Ermenistan da jeopolitik ve ekonomik izolasyondan kurtulmuş olacaktır. Ancak Karabağ sorununun çözümü konusunda ise uluslararası toplumun ağır baskısı altında kalacaktır. Muhtemeldir ki en çok bir iki yıl içinde Türkiye ve Ermenistan normal komşular haline gelecektir.

1991 sonrasında Kafkaslar’da iki temel eksen belirmiştir. Birincisi, ABD’nin desteklediği Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan eksenidir. Buna karşı ise Rusya, Ermenistan ve İran ekseni oluşmuştur. 2008 yazında yaşanan Gürcistan olayı ve Obama’nın ABD başkanı seçilmesi Kafkaslar’daki dengeyi altüst etmiştir. Bunun üzerine Türkiye, Kafkasya İstikrar Paktı’nı teklif etmiş ve büyük ölçüde bölge ülkelerinden siyasi destek de görmüştür. Aslında Gürcistan savaşı en çok Ermenistan’ı etkilemiş, Gürcistan üzerinden Karadeniz’e açılan ulaşım yolları kapandığı için dış dünyaya açılan tek yol Rusya kalmıştır. Denilebilir ki, futbol diplomasisiyle başlayan ve Nisan 2009’da deklare edilen yol haritasıyla devam eden ve son atılan imzalarla tamamlanmaya çalışılan normalleşme sürecinde, Ermenistan’ı ikna eden şey bu ülkenin derinleşen yalnızlığı, Batı’nın bu ülkeyi Rusya ekseninden Batı eksenine çekme politikaları ve bu arada Nabucco gibi dev enerji projelerinin imzalanması gibi bir dizi paralel gelişmenin örtüşmesidir. Normalleşme süreci başarıyla tamamlandığı takdirde, Ermenistan hızla Türkiye üzerinden Batılı pazarlara açılacak; enerji projelerine dahil edilecek ve izolasyondan kurtulacaktır. Orta vadede Ermenistan ve Azerbaycan ilişkilerinin normalleşmesi de oldukça muhtemeldir. Hatta şu öngörümü de belirtmek isterim ki, bugün atılan imzalara şiddetle karşı çıkan Ermeni diasporasının on yıl içinde ABD, AB ve Rusya’da Türkiye’nin çıkarlarını savunan bir lobiye dönüşmesi de beklenebilir. Zira Ermenistan’ın ekonomik gelişmesi ancak bu ülkenin Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına eklemlenmesiyle mümkündür. Anavatanlarını geliştirmek isteyen dünya Ermeni burjuvazisi ise yoğun olarak Türkiye üzerinden ticaret yapmaya başlayacaktır. Bu süreç paradoksal biçimde Ermeni diasporasını Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermesinin yolunu da açabilir. Amaç dış politikada sonuç almaktır ve Türkiye büyük düşünmeye devam edebilirse bu senaryo oldukça realisttir. Bu süreçten Azerbaycan dahil tüm taraflar kazançlı çıkacaklardır.

Azerbaycan’ın memnun olması önemli

Tüm bu iyimser tahminlerimizi, kısa vadede hem küresel hem bölgesel hem de her iki ülkenin mevcut iç dinamiklerinin korunacağı varsayımı temelinde yapmaktayız. Türkiye açısından atılan imzaların uygulanma şartı -yazılı olmasa da- Karabağ sorununda Azerbaycan’ı az çok tatmin edecek bir çözüme ulaşılmasıdır. Bu konuda ne yazık ki Türkiye etken değil, edilgen bir siyasi aktördür. Sorunun çözümünde mesafe alınması için AB ve ABD ile Rusya gibi güçlerin Azerbaycan ve Ermenistan üzerindeki baskıları belirleyici olacaktır. Türkiye ise mevcut antlaşmanın imzalanması ile ABD, AB ve uluslararası topluma karşı Ermeni sorunu konusunda elini güçlendirmiştir. İç siyasette seçim atmosferine girilmesi protokollerin uygulamasını bir iki yıl geciktirebilir. Ancak, yukarıda çizilen çerçevede düşünüldüğü zaman Türk ve Ermeni yakınlaşmasının doğal seyri ilişkilerin normalleşmesiyle sonuçlanacaktır. Tarih, coğrafya ve uluslararası güç dengeleri ile halkların çıkarlarından oluşan siyasi vektörlerin ağırlığı karşısında Ankara’nın da, Erivan’ın da karşı koyma şansları yoktur. Türkiye sorunlarını çözdükçe büyüyecektir. Acılarımızı içimize gömüp, tarihin yükünden kurtularak, ihtiyat ve ümitle geleceğe odaklanmalıyız.
 
Zaman, 12.10.2009