<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Melik Nazır Esirci, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/meliknaziresirci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Nov 2024 07:58:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Daha Fazla Yaşasaydı…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/daha-fazla-yasasaydi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Nov 2024 12:53:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207906</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, 1881 yılında doğmuş, 1938 yılında, 57 yaşında ölmüş. Kurduğu devletin başında da, Meclisin açılışını baz alırsak 18, Cumhuriyetin ilanını baz alırsak 15 sene kalabilmiş. Silah arkadaşlarının ömürlerine baktığımızda İsmet İnönü’nün 89, Celal Bayar’ın 103 sene yaşadığını görüyoruz. Sadece İsmet İnönü’ye göre, daha 30 sene civarı bir ömrü olabilirmiş. Cumhurbaşkanı Tayyip [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/daha-fazla-yasasaydi/">Daha Fazla Yaşasaydı…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: 400;">Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, 1881 yılında doğmuş, 1938 yılında, 57 yaşında ölmüş. Kurduğu devletin başında da, Meclisin açılışını baz alırsak 18, Cumhuriyetin ilanını baz alırsak 15 sene kalabilmiş. Silah arkadaşlarının ömürlerine baktığımızda İsmet İnönü’nün 89, Celal Bayar’ın 103 sene yaşadığını görüyoruz. Sadece İsmet İnönü’ye göre, daha 30 sene civarı bir ömrü olabilirmiş.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 10 Kasım anma töreninde; “Şayet, Gazi&#8217;nin ömrü ve sağlığı en azından bir 10 yıl daha ülkeyi yönetmeye el verseydi, hiç şüphesiz 2. Cihan Harbi sonrası bambaşka bir Türkiye görecektik&#8221; diye bir cümle kurdu. 10 yıl daha yaşasaydı yıl 1948 olacak ve Mustafa Kemal, 67 yaşında olacaktı.</p>
<p>Tarihî olaylar için bugünden geriye baktığımızda, “keşke öyle değil de böyle olsaydı” demek, boş bir hayaldir. Çünkü “olaylar öyle olması gerektiği için öyle olmuştur” demekten başka çaremiz yok. Ama, bir kelebeğin bir yerde kanadını bir çırpışının başka bir yerde fırtınaya sebep olması gibi, sürecin bir yerinde küçük farklı bir etkenin devreye girmesiyle, bütün tarih bambaşka olabilirdi. Yani sadece o olayın öyle değil de böyle olması ama diğerlerinin aynı şekilde yaşanması mümkün ol(a)mazdı. Bütün tarih değişirdi.</p>
<p>Örneğin, Mustafa Kemal 10 yıl daha yaşasaydı, kendi genel Başkanlığındaki bir CHP’de, Celal Bayar ve 3 arkadaşı 4’lü takrir verip, CHP’den ayrılıp DP’yi kurarlar mıydı, kurabilirler miydi? Kursalardı başlarına bir iş gelir miydi? Yani Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka’nın akıbetine DP de uğrar mıydı? 4’lünün başlarına bireysel olarak bir şey gelir miydi? Kurmasalardı, yani takrir vermeyi düşünmeselerdi, hayali hep çok partili bir düzen olduğu söylenen Mustafa Kemal’in hayali ne zaman gerçekleşirdi? Başka partilerin kurulmasına ne zaman müsaade ederdi? DP’nin kurulmasına yine de müsaade edilseydi, 1946 seçimleri yine “açık oy-gizli tasnif” usulüyle mi yapılırdı?</p>
<p>Tarihî olarak bütün bu olaylar geçmişte yaşandığı gibi olsaydı da, Mustafa Kemal o 10 senenin üzerine bir 10 sene daha yaşasaydı, 1950 seçimlerinde, bu sefer yine “açık oy gizli tasnif” mi yapılır ya da “gizli oy açık tasnif”e mi geçilirdi? Şayet 1950 seçimleri yine aynı şekilde yapılıp, 27 yıllık CHP iktidarı, Mustafa Kemal’in sağlığında ve başkanlığındayken devrilseydi, olaylar nasıl gelişirdi? Cumhurbaşkanlığına Celal Bayar seçilebilir miydi? Yoksa Mustafa Kemal “ebedi şef” olarak, iktidardaki DP ile uyumlu çalışıp yine Çankaya’da oturup, “tarafsız bir Cumhurbaşkanı” olabilir miydi? DP hükümetinin, NATO’ya girebilmek için Kore’ye asker göndermesine ne der, NATO’ya üye olmamıza nasıl bakardı? Örneğin, ezanın Arapça okunması kararını veto eder miydi? DP, Mustafa Kemal’le iyi geçinmek için yine 5816 sayılı kanunu çıkarır mıydı? Buna Mustafa Kemal ne derdi?</p>
<p>Bir 10 sene daha yaşayıp, 10 yıllık DP iktidarını silah zoruyla indiren 27 Mayıs darbesi, Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanlığında yine yapılır mıydı? Aynı askerler, “nasıl bu gerici DP hükümetine müsaade ettin” diye Mustafa Kemal’i de tutuklar mıydı? Yassıada’ya sürgüne gönderirler miydi? Yoksa, sadece onu ayırıp, sadece hükümetin üyelerini mi yargılarlardı? İdamlar karşısında ne yapar, nasıl davranırdı?</p>
<p>Darbe yapıl(a)mayıp, DP iktidarının ömrünün seçim yoluyla sona ermesine izin verilir miydi? Böyle bir sürenin sonunda 1961 seçimlerine partinin başında mı girerdi? Yoksa aktif siyasetten vazgeçip CHP Genel Başkanlığını İnönü’ye mi bırakırdı? İnönü, 1961 seçimlerini kıl payı da olsa kazandığında, Mustafa Kemal’le parti içi güç yarışına girer miydi? Partisi iktidardayken, Kıbrıs’a müdahale edilmemesi konusunda hükümete yazılan Johnson Mektubu’na karşı nasıl bir tavır takınırdı?</p>
<p>1965 yılında partisi yine yenildiğinde, kurucu parti(si)nin artık halkın gözünden, belki bir daha tekrar giremeyecek şekilde düştüğünü gördüğünde nasıl davranırdı? Muhalif partilerle münakaşalara, polemiklere girip, doğal olarak kendisine bugün atfedilen, adeta “ilahî bir varlık olma” kimliğine halel getirir miydi?</p>
<p>Bütün bunlar olmayıp, 1968 yılına kadar (1938’in üzerine 30 yıl daha yaşasaydı demiştik) Türkiye, kendisinin Cumhurbaşkanlığı ve İnönü’nün Başbakanlığında “Tek Parti” iktidarıyla mı gelirdi? Böyle bir durumda Türkiye, dünyada daha mı muteber olur, yoksa klasik bir Ortadoğu ülkesi muamelesi mi görürdü?</p>
<p>İlave bir 5 yıl daha yaşasa ve 1971 muhtırasını görseydi ve CHP yine ara dönem hükümetine bakan verseydi, o zaman Bülent Ecevit’in, Mustafa Kemal’in başkanlığına karşı tavrı ne olurdu? Kendi sağlığında bir genel başkan değişimi yaşanır mıydı? Yani, iktidardan düşen CHP’den sonra Genel Başkanlıktan düşen bir Mustafa Kemal’i de görür müydük?</p>
<p>Şayet Mustafa Kemal, bir 30-35 yıl daha yaşasaydı, kendisinin bugün gördüğü hürmet ve ihtimam yine aynı dozajda olur muydu? Daha mı fazla (hem nitelik hem de nicelik olarak) hürmet görür yoksa diğer siyasiler gibi unutulur muydu?</p>
<p>Bütün bu soruların cevabı, yeni yeni onlarca soruyu doğuracaktır. Burada hepsini yazabilmek mümkün değil. O yüzden, sevenleri, “ahh ah, daha fazla yaşasaydı” derken, daha farklı bir tarih olabileceğini hiç düşünmüyorlar.</p>
<p>Tarih, öyle olması gerektiği için öyle yaşanmıştır. Mustafa Kemal de, saygınlığının zarara uğramaması için tam zamanında ölmüştür.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/daha-fazla-yasasaydi/">Daha Fazla Yaşasaydı…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toprak Sahibi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/toprak-sahibi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2024 09:11:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207781</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hızlı şehirleşme toplu konut yapımını zorunlu kılınca, nerede imara açılmış bir toprak parçası varsa, müteahhitler tarafından, toprak sahibine belli bir daire karşılığı verilerek siteler yapılıyor. Şehirler genişleyince, konut yapılacak arsa da kıt olunca, düne kadar sahibinin bile tarafına bakmadığı topraklar değere biniyor. Zamanında büyük dede tarafından bir şekilde sahiplenilmiş topraklar, dede, mülkiyeti ömrünün sonuna kadar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/toprak-sahibi/">Toprak Sahibi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hızlı şehirleşme toplu konut yapımını zorunlu kılınca, nerede imara açılmış bir toprak parçası varsa, müteahhitler tarafından, toprak sahibine belli bir daire karşılığı verilerek siteler yapılıyor.</p>
<p>Şehirler genişleyince, konut yapılacak arsa da kıt olunca, düne kadar sahibinin bile tarafına bakmadığı topraklar değere biniyor. Zamanında büyük dede tarafından bir şekilde sahiplenilmiş topraklar, dede, mülkiyeti ömrünün sonuna kadar paylaşmaya yanaşmayınca, çocukları ister istemez ölümünü beklemek zorunda kalıyorlar. Belki zamanında çocuklar bu araziyi çeşitli şekillerde değerlendirmeyi düşünmüşlerse ve bunu dedelerine, babalarına açmışlarsa bile red cevabı aldıkları için, o topraklar ancak emri hak vaki olunca kullanılabiliyor.</p>
<p>Dededen kalan bu toprak üzerinde miras yoluyla birden çok malik olunca da, müteahhit büyük uğraşlarla bütün varisleri ikna edip, arsa karşılığı hepsine daire verip inşaatı yapıyor ve siteyi faaliyete geçiriyor. Daha düne kadar sahip oldukları ve kimseyi yanaştırmadıkları topraklarının üzerinde, eski sahipleri artık, hiç tanımadığı kişilerle ortak olmuş oluyor. Kendi arazilerine başkalarının ortak olması onları biraz kıskandırıyor. Artık ortak mülkiyete geçmiş olduklarını ve herkes gibi kendilerinin de bütün arazi içinde küçük bir pay sahibi olduklarını kabul edemiyorlar. İstiyorlar ki, bir zamanlar kendilerinin olan bu toprak üzerinde ayrıcalıklı bir konumda bulunsunlar. Aidat ödemek istemiyorlar mesela, zor geliyor. Her konu kendilerine danışılsın, onayları alınmadan bir şey yapılmasın istiyorlar. Daire sayıları azınlıkta olduğu halde ‘doğal yönetici’ olarak görülmek istiyorlar. Her cümleye de “biz buranın toprak sahibiyiz” diye başlıyorlar. Site kurulalı 20-30 yıl olmuş olsa bile sürekli olarak bunu hatırlatma ihtiyacı hissediyorlar.</p>
<p>Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da yanındaki silah arkadaşlarıyla birlikte Samsun’a çıktı ve Milli Mücadeleyi başlattı. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’ni CHP’nin ilk kongresi kabul ettiler. Bu tarihten 7 ay sonra da Büyük Millet Meclisini açtı. Devletin kuruluş tarihi olarak meclisin açıldığı gün mü kabul edilmeli, bunu siyaset bilimciler tartışsın. Meclisin açılmasından 3,5 yıl sonra, 9 Eylül 1923’te Parti tüzüğünün kabul edildiği gün, partinin kuruluş tarihi olarak kabul edildi. Bundan 1,5 ay sonra da Cumhuriyet ilan edildi.</p>
<p>Mustafa Kemal yola birçok arkadaşıyla beraber çıktığı halde, Cumhuriyeti kurduğunda çekirdek kadroda bunların çok azı vardı. Yani bir mülkün neredeyse tek hâkimi olarak kalmıştı. Yola beraber çıktığı, milli mücadeleyi beraber yaptığı ama daha sonra yolunu ayırdığı arkadaşlarının da devletin kurulduğu zamanlarda bir parti kurarak iktidara ortak olma haklarını cebirle engelledi. Kendisine dikensiz bir gül bahçesi hazırladı. Cumhuriyetin ilanından yaklaşık 1 yıl sonra, “Bu mülkte bizim de payımız var” demeye kalkan eski arkadaşlarının kurduğu Terakkiperver Parti’yi 7 aylıkken öldürmüştü. Yani tapulu toprağında kendinden başkasının tasarrufta bulunmasına tahammül edemiyordu. Neden sonra, en güvendiği arkadaşının, tapulu arazisinin bir köşesine bir kulübe yapmasına müsaade etti. Ama ona bile 3 ay dayanabildi. Yani kurucu baba, sağlığında, tapusunu kendi üzerine yaptığı mülkte kimsenin hak sahibi gibi görünmesine müsaade edemiyordu.</p>
<p>Aynı konut projesinde olduğu gibi, kurucu baba rahmetli olduktan sonra, yanı başında yetiştirdiği büyük oğlu da kısa bir süre mülk üzerinde tek başına tasarrufta bulunmaya devam etti. Fakat ikinci ve üçüncü kuşak diğer varislerin baskısına daha fazla dayanamadı ve arazisinde yeni konutlar (partiler) yapılmasına 1946 yılında müsaade etmek zorunda kalındı. Ülke çok partili demokratik hayata geçti. Zaman ilerledikçe de yeni yeni partiler kuruldu. Şu anda 100’ün üzerinde parti var.</p>
<p>100’ün üzerinde parti var ama, devleti kurduğu söylenen parti, eskiden tek başına tasarrufta bulundukları ve üzerinde kuş uçurtmadıkları &#8220;kendi mülklerine&#8221; &#8220;yeni ortaklar&#8221; çıkmış olmasını bir türlü hazmedemiyor. Her fırsatta onlara “hooop, biz bu devletin kurucu partisiyiz” diye hatırlatmayı bir görev biliyorlar. Devletin kuruluşunun üzerinden 100, çok partili hayata geçmemizin üzerinden 80 sene geçtiği halde, hâlâ, her fırsatta cümleye “biz cumhuriyeti kuran partiyiz” hatırlatmasını yaparak başlıyorlar.</p>
<p>Bu hatırlatmayı, aynı sitenin yapıldığı toprağın eski sahibi olup, sitede birkaç daire sahibi olan 20-30 sene önceki malikler gibi, halk onlara hiç iktidar görevi vermese bile her şeyin kendilerinden sorulmasını, her adımda onaylarının alınmasını, hatta ‘doğal yönetici’ (hükümet) olarak görülmeyi istiyorlar. Bu yüzden, bazı CHP’liler açıktan, ama eminim ki çoğunluğu içten, 1930’lar Türkiyesi’ne, yani tek parti dönemine dönmeyi, yani toprağın yine tek sahibi olarak bilinmeyi, kabullenilmeyi istiyorlar.</p>
<p>Ama artık, bu ülkedeki diğer 100 partiden sadece biri olduklarını ve yüzde kaç paya sahip olacaklarını sadece ve ancak halkın belirlediğini bir türlü kabul edemiyorlar.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/toprak-sahibi/">Toprak Sahibi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vergi Verenle Vermeyen</title>
		<link>https://hurfikirler.com/vergi-verenle-vermeyen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Sep 2024 13:53:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207744</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir zamanlar bir manken kızımız, “dağdaki çobanla benim oyum neden aynı?” demiş ve yer yerinden oynamıştı. Manken kız, bağlamı, “ben vergi veriyorum mesela, dağdaki çobanla aynı sayıda oy hakkına sahibim, bu adaletsizlik değil mi?” diye kurmuştu. Bu ülkede, ben bildim bileli ekonomik türbülanslar olur. Her seferinde de toparlanmak için, “vergiyi nasıl daha fazla alırız, nasıl [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/vergi-verenle-vermeyen/">Vergi Verenle Vermeyen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir zamanlar bir manken kızımız, “dağdaki çobanla benim oyum neden aynı?” demiş ve yer yerinden oynamıştı. Manken kız, bağlamı, “ben vergi veriyorum mesela, dağdaki çobanla aynı sayıda oy hakkına sahibim, bu adaletsizlik değil mi?” diye kurmuştu.</p>
<p>Bu ülkede, ben bildim bileli ekonomik türbülanslar olur. Her seferinde de toparlanmak için, “vergiyi nasıl daha fazla alırız, nasıl daha çok vergi toplarız” sorusunun formülü aranır. En çok kullanılan replik, “vergide adaletin sağlanması”, hep akla gelen de, (sağ-sol iktidar farketmez) “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almak” formülüdür. Bu da çözüm olmazsa, 1994 yılında Tansu Çiller hükümetinin yaptığı gibi ve bugün de Tayyip Erdoğan hükümetinin düşündüğü gibi “vergi yüzsüzleri”ni ifşa etme fikri akla gelir.</p>
<p>“Çok kazanandan çok, az kazanandan az” formülü yalın düşünüldüğünde zararsızmış gibi görünüyor. Tabiidir ki, “çok vergiyi az kazancı olan değil, çok kazancı olan ödemelidir” denebilir. Ama işin aslı başka. Bu ülkede, bizim insanımız nezdinde, hükümeti bugüne kadar idare edenlerce “çok kazanan” tamlamasından, halkı çok sömüren, onların cebindeki parayı kendi cebine geçiren, vatandaşı soyup kendi cüzdanını şişiren kişi anlaşıldığından, o kişinin hesabındaki paradan daha çoğunu, daha çok kazandıkça daha da çoğunu, kamu yararı için almak adaletli gibi görünüyor.</p>
<p>Öncelikle buradaki “kazanma” tabirini değiştirmek lazım. “Kazanma”, iki kişi, iki takım, kurum, şirket arasındaki rekabetçi mücadelede, diğerinin kazanabileceği bir şeyi kendi hesabına eklemeyi başaran anlamına geliyor. Örneğin, maçı kazanmak, savaşı kazanmak, yarışı kazanmak, ihale kazanmak, kumarda kazanmak gibi. “Para kazanmak” deyimi de sadece kumar faaliyeti sonucu parayı kendi cebine aktarma fiilinde kullanılabilir. Bahse konu faaliyette ise, “para kazanma” yerine “para üretme”, “katma değer üretme” tamlamaları kullanılması gerekir.</p>
<p>Eğer tabiri böyle kullanırsak, hükümetlerin uygulamak için can attıkları formül şu hale geliyor: “Az para üretenden az, çok para üretenden çok vergi alınacak”. Formül böyle kurgulanınca da ortaya başka bir sorun çıkıyor. Bir insan çok para ürettiği için cezalandırılabilir mi? Bunun tersi, “çok vergi vermek istemiyorsan çok değil az para (katma değer) üret” demektir. Bu da şu sonucu doğurur; Türkiye’nin GSMH’si günden güne küçülür. Çünkü bu ülkede çok para (katma değer) üretmek cezalandırılmaktadır.</p>
<p>Demokrasinin asıl esprisi, yasal yaşa gelmiş her bireyin eşit ve tek oy hakkına sahip olmasıdır. Çok vergi verenle hiç vergi vermeyen oylama faaliyetinde eşittir. Bu durum da manken kızımız gibi birçok insanın kafasına bir haksızlık olduğu fikrini yerleştirmektedir. Bu açıdan bakılırsa haksız da değiller. Hatta haklılar.</p>
<p>Anayasa “<strong>Madde 73 – </strong>Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, mali gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.” diyor. İlk virgüle kadar olan kısmını dikkate alırsak, verginin, kamu giderlerini karşılamak için verilmesini öngörüyor. Kamu giderlerinden, bu ülkede yaşayan her bir birey eşit şekilde faydalandığına göre, vergi neden (maddenin virgülden sonraki kısmına göre) mali gücüne göre verilmek zorunda oluyor. Yani, askerin, polisin, öğretmenin, yargının vb. verdiği hizmetten, (bu sene için) Selçuk Bayraktar dağdaki çobandan daha fazla faydalanmıyor ki. Aksine, devletin sosyalliğinden hareketle, dağdaki çoban, vergi rekortmeninden, kamu giderinden daha fazla pay alıyor. Yani eşit hizmetin maliyetine eşit katılım değil, adaletsiz (zalimane) katılım zorlanıyor.</p>
<p>Daha çok vergi veren için demokrasinin yıllar içinde yerleşmiş, kemikleşmiş “eşit oy” kuralını değiştiremeyeceğimize göre, kamu hizmetlerinin giderlerine eşit katlanma formülünü geliştirebiliriz. Yani, kamu giderleri ne kadarsa, bütçede ne kadar öngörüldüyse, ülkenin nüfusuna veya belirli yaş aralığındaki nüfusa, ya da çalışabilecek (çocuklar, engelliler, yaşlılar hariç tutularak) her bir bireyin üzerine, aylık “şu kadar lira”, “kamu hizmetinden faydalanma faturasını ödeme zorunluluğu” getirilebilir. O vergiyi ödemedikçe de hiçbir işi görülmez. Örneğin alım satım yapamaz, bankadan para gönderemez gibi. Böylece, ülkenin tüm bireyleri, ülkenin tüm masraflarına eşit miktarda katıldığı gibi, aynı apartman-site aidatlarında olduğu gibi, hükümetlerin israfından doğacak vergi artışları hemen fark edilip, savurganlığa çok çabuk itiraz edilebilecektir. En azından hükümetin aşırı israf yaptığının cezası bir dahaki seçimde verilecektir. Yoksa bugünkü gibi, maliyetlerin, nüfusun küçük bir kesimi tarafından karşılanması devam ettiği müddetçe, oy sayısının çoğunu ihtiva eden seçmen ne olduğunun farkına varmayacak, belki de vergiyi kendinden değil de diğerinden alan hükümet ödüllendirilecektir.</p>
<p>Eşit verginin dışında, bireylerin ürettiği paradan devletin daha çok pay alması, tüketim vergisiyle karşılanmalıdır. Çok para üreten kişi o paranın turşusunu kurmayacağına, yani harcayacağına göre zaten ondan da daha çok (tükettiği için) vergi alınacaktır. Hem de kimsenin kalbi kırılmadan, hoşnutsuzluk yaratmadan. Tüketmek yerine yatırım yapıyorsa yine vergi vermeyecektir. Devletin günlük zaruri giderleri her bir bireyden eşit toplanan vergiden karşılanmalı, büyük yatırım giderlerinin finansmanı da tüketim vergisinden toplanan paradan sağlanmalıdır.</p>
<p>Şayet bugünkü gibi, çok para üretenden çok, az para üretenden az vergi alınacaksa adaleti oy vermede sağlamak adaletli olanıdır. Bu olmayacaksa, her birey eşit oy verecekse, kamu giderlerine katılmada adalet (eşitlik) sağlanmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/vergi-verenle-vermeyen/">Vergi Verenle Vermeyen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Yemin Ettik ki&#8230;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bir-yemin-ettik-ki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Sep 2024 13:45:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kara Harp Okulu 2024 mezuniyet töreninde yaşanan korsan, paralel, alternatif yemin hadisesi, 8 gün sessizliğini koruyan Cumhurbaşkanı’nın hatırlatmasıyla yeniden alevlendi. Üstelik Cumhurbaşkanı’nın konuyu ÖNDER isimli İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği toplantısında açıklaması ve olayı sadece kılıç çekme fiiline indirgemesi, tartışmanın hem yönünü değiştirdi hem de seviyesini düşürdü. Düşürdü, çünkü vahim olan kısım sadece kılıç çekilmesi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-yemin-ettik-ki/">Bir Yemin Ettik ki&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kara Harp Okulu 2024 mezuniyet töreninde yaşanan korsan, paralel, alternatif yemin hadisesi, 8 gün sessizliğini koruyan Cumhurbaşkanı’nın hatırlatmasıyla yeniden alevlendi. Üstelik Cumhurbaşkanı’nın konuyu ÖNDER isimli İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği toplantısında açıklaması ve olayı sadece kılıç çekme fiiline indirgemesi, tartışmanın hem yönünü değiştirdi hem de seviyesini düşürdü.</p>
<p>Düşürdü, çünkü vahim olan kısım sadece kılıç çekilmesi değildi. Kılıç çekilmeseydi konu kapanacak mıydı? Kapatılmalı mıydı? Olayı sadece “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganına çekenler nasıl saptırıyorlarsa, kılıç çekme hareketine indirgemek de bir saptırmadır.</p>
<p>980 Kara Harp Okulu Mezunu teğmenin 350’sinin, tören bittikten (törende yemin edildikten, belki de hep birlikte kılıç çektikten) sonra bir köşeye ayrılıp, demokrasilerdeki yürütme erkinin 2016 yılında kaldırdığı, artık askeri törenlerde ettirilmesini yasakladığı bir yemini etmesi, öyle nüanslara bölünecek bir nümayiş değildir.</p>
<p>Yeminin tarihçesini, Yıldıray Oğur’un <em>Serbestiyet</em>’te yazdığı ve Müyesser Yıldız’dan alıntıladığı bilgiden öğreniyoruz. Olay çıkaran yeminin Harp Okulu mezuniyet müfredatına girişi 1995-96 yılı mezuniyet töreni. O törende, birinci olan teğmen, alay komutanına, konuşmasının sonunda okumak istediği metni gösteriyor. Alay komutanı da Kara Harp Okulu komutanına (Yaşar Büyükanıt) gösteriyor. Okul komutanı, çok hoşuna gittiği için okunmasına onay veriyor. Törende bu metni dinleyen Genelkurmay heyeti de, bundan böyle bütün harp okulu mezuniyet törenlerinde bu metnin okunması talimatını veriyor ve 5000 yıllık TSK tarihine bir bid’at sokulmuş oluyor.</p>
<p>Olayın başladığı tarihe dikkat edersek, Türkiye’de Silahlı Kuvvetlerin hemen hemen tek söz sahibi olduğu yıllara rastlıyor. Demokrasilerde, emrinde olunması gereken yürütme erkinin onayına dahi sunmadan, kendi kendilerine, istedikleri metni, yürütme erkinin kulaklarının içine okudukları yıllardan, Başbakanları’na omuz attıkları ve bununla övündükleri, hatta hakaret ve küfür ettikleri yıllardan bahsediyoruz.</p>
<p>Demokrasilerde 3 ayrı kuvvet vardır ve ülke sadece bu 3 kuvvetin aldığı kararlarla yönetilir. Bunlardan birincisi “yasama” erkidir ve tüm ülkenin (önce kendinin, sonra yürütmenin, sonra yargının ve tüm halkın) uyacağı kanunları yapar. İkinci erk olan yürütme, keyfiyete başvur(a)madan, yasamanın çizdiği sınırlar içinde icra faaliyetini yerine getirir. Üçüncü erk olan yargı da, hem yasamanın hem de yürütmenin ve tabii kendisinin de hukuk dışına çıkıp çıkmadığını denetler. Dikkat edersek, demokrasilerdeki bu kuvvetler arasında Silahlı Kuvvetlerin ismi yok. Bu demektir ki, demokrasilerde Silahlı Kuvvetler, yasamanın çizdiği sınırlar içinde, yürütmenin emrinde faaliyet gösterir. Bu kuralların dışına çıktıkları anda, çıkanlar hukuki olarak cezasını çeker.</p>
<p>Tabii, bizim ülkemiz son paragrafta yazılanlara halâ yabancı. Çünkü, yemin metninin müfredata girdiği yıllarda ülkedeki tek kuvvet, erk, güç, iktidar Silahlı Kuvvetler olduğu için, bu yeminin, 2016 yılında, emrinde olduğu (olması gereken) erk tarafından kaldırıldığı bilinmiyor veya bilinse de kabul edil(e)miyor.</p>
<p>TSK İç Hizmet Kanunu’nun eski 35. Maddesinde yer alan &#8220;Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni kollamak ve korumaktır&#8221; hükmünün askere, canının sıkıldığı her halde, seçilmiş sivil hükümete darbe yapma, muhtıra verme yetkisi verdiği düşünülen bir dönemde, sivil otoriteden izin alınmadan mezuniyet törenine sokuşturulmuş bu metin, 2016 yılında, kendilerinin amiri konumunda olan yürütme erki tarafından okunması yasaklanmıştır. Bu emir, yasak kesindir ve her asker bu emre, yasağa uymak zorundadır. O tarihten, bu yıl yapılan mezuniyet törenine kadar da kimsenin aklına, amirine, bu yemini ederek başkaldırma gelmemiş ve metnin okunması düşünülmemiştir.</p>
<p>Bu olay, “ne var canım bunda büyütülecek”, “çocuklar sevinçten kılıç çekmişler de ne olmuş”, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” demek suç mu?” diye basitçe geçiştirilecek bir konu değildir. En azından, bağlı oldukları yürütme erkinin aldığı bir yasak kararına isyandır. Yürütmenin başındaki kişi, bu isyana karşı hiddetlenmeli ama soğukkanlılıkla kararını almalıdır.</p>
<p>Bu yemin 5 bin yıllık geçmişi olan ordunun bidayetinde olmadığına göre, sonradan (hem de yetki gasp edilerek) sokulduğuna göre, asıl yetkinin sahibi tarafından kaldırılabilir de. Zaten baştan tören programına sokuşturulması demokratik olarak yanlış olan bir şeyin varlığı yanlıştır, kaldırılması doğru olmuştur.</p>
<p>Yemini beğendiğini ve okunmasını söyleyen Yaşar Büyükanıt da, bundan sonra bütün mezuniyet törenlerinde okunması emrini veren Genelkurmay karargahındaki subaylar da, mezun olduklarında bu yemini etmeden subaylığa adım attılar. Şayet bu yemin olmazsa olmaz gibi görülüyorsa, 1996’dan önceki tüm subayların subaylıkları yeminsiz başlamış demektir.</p>
<p>Ayrıca, sadece mezuniyet coşkusu açısından bakılacak olursa, coşkuya katılmayan 700 civarı teğmenin, subay olmanın yeminini etmeden TSK’ya gönülsüz katıldığını mı düşüneceğiz?</p>
<p>Metnin içeriği ise ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Cumhuriyetin “laik, demokratik” olması ve ona yönelecek saldırıya karşı “karşılarına geçmek” ve bunun için “kılıçları sürekli keskin tutmak” askerin görevleri arasında değildir. Çünkü bir devletin “laik, demokratik” olması, subayın ilgi sahası dışındadır ve ülkenin yargısını ilgilendirir. Ülkenin “laik ve demokratik” özelliği kurucu irade tarafından yasalara konmuş, sonradan da değiştirilmemiş. Yürütme, bu özelliğin muhafazasından, buna kastedenler için ise, yurt içi kolluğunun (polisin) takibiyle yakalanıp, yargı kuvvetine teslim edilmesinden görevli kılınmıştır. Yargı da, yasalar çerçevesinde bu kasıt içindekilere gereken yaptırımları uygulatacaktır. Bu süreçte Silahlı Kuvvetlerin hiçbir rolü yoktur. Silahlı Kuvvetlerin görevi, dikkati ve silahı sadece sınırlarımızın dışına dönük, Misak-ı Milli sınırları içine sızmaya çalışacak müstevlilerin karşısında durup, Türkiye Cumhuriyeti topraklarını ve halkını korumaktır. Bu yeminin, amirlerinin yasak kararına rağmen tekrar okunması, sivil iradeye, yürütme erkine karşı bir isyandır. Olaya sadece bu gözle bakmak, demokrat olmanın bir gereğidir ve gereğinin yapılması demokrasinin gereğidir. Konu ne sadece “kılıç çekme” ne de “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atmadır. Olay, 1960’lar, 1971’ler, 1980’ler, 1997’ler, 2007’ler, 2016’lara dönme niyetidir.</p>
<p>Belki genç teğmenler, ilerisini düşünmeden (hiç ihtimal vermiyorum) bunu yapmış olabilirler. Ama bundan sonra bu tür disiplinsizliklerin önünün açılmaması için, alternatif, paralel, korsan yemin eden bütün teğmenlerin orduyla ilişiği kesilmelidir. İktidar bu konuda hem geç kalmış hem de gevşek davranmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-yemin-ettik-ki/">Bir Yemin Ettik ki&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şans Hep Yanımda Olur mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sans-hep-yanimda-olur-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Oct 2023 12:14:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206983</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın en korktuğu olgu sanıyorum ölümdür. Ölümden sonra ne gelir diye düşündüm. O da herhalde istemeden, rıza dışında evinden, yerinden, yurdundan edilmektir. Bu yazıyı yazabildiğime göre henüz ölmemişim demektir. Telefonumdaki rehbere ve sosyal medyadaki arkadaş listeme baktığımda, benimle yaşıt, hatta benden küçük oldukça çok sayıdaki arkadaşımın dünyasını değiştirdiğini görüyorum. Tam olarak yaşıtım olan en az [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sans-hep-yanimda-olur-mu/">Şans Hep Yanımda Olur mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın en korktuğu olgu sanıyorum ölümdür. Ölümden sonra ne gelir diye düşündüm. O da herhalde istemeden, rıza dışında evinden, yerinden, yurdundan edilmektir.<br />
Bu yazıyı yazabildiğime göre henüz ölmemişim demektir. Telefonumdaki rehbere ve sosyal medyadaki arkadaş listeme baktığımda, benimle yaşıt, hatta benden küçük oldukça çok sayıdaki arkadaşımın dünyasını değiştirdiğini görüyorum. Tam olarak yaşıtım olan en az 10 arkadaşım vefat etmiş. Normal şartlarda onların benden önce ölmeleri için benden fazla bir sebepleri yoktu bildiğim kadarıyla. Ama çeşitli sebeplerle maalesef öldüler. Ama ben hâlâ hayattayım. Bazen kendi kendime sorarım; “neden ben değil de o arkadaşım öldü?” diye. Gerçekten de, ölen arkadaşlarımın geride kalanlarına bakınca, onun yerine ben ölseydim, o benim geride kalan aile efradıma bakıp, hakkımda benim düşündüğümü düşünecekti. “Neden ben değil de o?” Bir tanesini örnek vereyim; her gün 150-200 insanın öldüğü pandemi günlerinde, en yakın, en sevdiğim, yıllık yatılı okul döneminde yataklarımızın hep yanyana geldiği arkadaşımı Covid’den kaybettim. Ben ise Covid’e yakalanmadan o süreci atlattım. Hâlâ hayattayım ve şayet daha uzun yaşamak bir şanssa, evet ben şanslı biriyim. Bu benim bireysel şansım.<br />
Bir de coğrafi şansım var, herhalde. Ülkemiz, coğrafi olarak bir boğaz üzerindeki köprü gibi. Bizim ülkemizin doğusundaki her ülke insanının evini, yurdunu, yerini terketmeye zorlayan sebepleri var. Bangladeş, Pakistan, Afganistan, Irak, İran, Filistin, Türki Devletler hatta Mısır, Somali vb ülke insanları, savaş, yoksulluk, baskıcı yönetim, iklim gibi şartlardan dolayı yurtlarını terketmek zorunda kalıyorlar. Gidip hayata tutunmak istedikleri hedefe ulaşmak için, sırtlarında koca çuvallar, ellerinde bavullar, bebek arabaları, sırt çantalarıyla, çoğu zaman yaya kilometrelerce yol, dere-tepe, çukur, orman, çöl aşıp, (şimdilik) zengin, huzurlu, yağışlı ülkelere gitmeye çalışıyorlar. Geçtikleri her sınırda, devlet toprağında potansiyel suçlu olarak; hasta olma, çalışma, mağduriyetini şikayet etme gibi hiçbir imkandan yararlanmamak üzere, her an polis korkusuyla, kâh bir bodrumda, kâh bir tır kasasında, kâh bir depoda, ahırda, diğer sınırı geçecekleri anı bekliyorlar. Bir kısmı, tır veya kamyon kasasında havasızlıktan, bir kısmı da şişme botta veya kapasitesinin beş kat üzerinde dolu teknede denizin ortasında boğularak ölmek üzere yola çıkıyorlar. Son hedef olarak gördükleri ülkelerin kolluk kuvvetleri teknelerini batırmak için şişliyor, tüfekle ateş ediyor ki denizin ortasında kalsınlar ve çoluk çocuk ölsünler. Medeni Avrupa, İskeçe’den Gdansk’a kadar duvar örmek için sınır ülkelerine para veriyor. Bu arada Türkiye de İran sınırına 40 km. 5 m. yüksekliğinde duvar örüyor. Bu dünyada huzur, güven içinde yaşamak için benden hiçbir eksikleri olmayan bu “insan”ları ben ve benim gibi bu ülkede yaşayanlar, onların bu sefaletini, şanssızlığını, evinde ayaklarını uzatmış, bir elinde kumanda, diğer elinde çay, film seyreder gibi seyrediyoruz. Kendimizi avutmak için de “akıllı olsalardı bu duruma düşmeselerdi, defolup gitsinler, buraya gelip bizim keyfimizi bozmasınlar” diye söyleniyoruz. Ama biliyoruz ki bu ülke de çok sayıda, yine aynı sebeplerle, Kafkasya’dan Çerkez, Abaza, Gürcü, Balkanlar’dan Bosna, Selanik, Kosova, Bulgaristan, Kırım’dan Tatar, Yahudi vb göçmenlerden oluşuyor.<br />
Ben yine kendime soruyorum; “neden bu insan sığınmacı, kaçak göçmen olmak zorunda kalıyor da benim keyfimin bozulacağı trajediyi ben yaşamıyorum”. Demek ben yine şanslıyım.<br />
Bireysel olarak şansım elbet bir gün sona erecek ve arkadaşlarımın gittiği yere er ya da geç ben de gideceğim. Peki coğrafi şansım ne kadar sürebilir? Bir gün ben de, daha huzurlu, verimli bir yere gidip hayatımı idame ettirmek amacıyla bir tır kasasında yola çıkmak zorunda kalabilir miyim?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sans-hep-yanimda-olur-mu/">Şans Hep Yanımda Olur mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beka Sorunu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/beka-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Sep 2023 10:25:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206955</guid>

					<description><![CDATA[<p>İklim değişikliği, kuraklık, kentleşme, insanların topraktan kaçıp şehirlerde yaşamak istemesi, maliyetlerin artması hem dünyanın hem de ülkemizin tarımını çok kötü etkiliyor. İnsanlık, var olduğu, sindirim sistemi de evrilip başka bir şekle dönüşmediği sürece bir şeyler yemek zorunda ki hayatta kalabilsin. Bir şeyler yiyebilmek için de en gerekli meta toprak ve su. Ama mevcut durumda suyun [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/beka-sorunu/">Beka Sorunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İklim değişikliği, kuraklık, kentleşme, insanların topraktan kaçıp şehirlerde yaşamak istemesi, maliyetlerin artması hem dünyanın hem de ülkemizin tarımını çok kötü etkiliyor. İnsanlık, var olduğu, sindirim sistemi de evrilip başka bir şekle dönüşmediği sürece bir şeyler yemek zorunda ki hayatta kalabilsin. Bir şeyler yiyebilmek için de en gerekli meta toprak ve su. Ama mevcut durumda suyun kıtlığı ve toprakların hem kaybolması hem işlenmemesi, ülkemizin de insanlığın da bekasını tehdit eder noktaya geldi.<br />
Bizim ülkemizdeki bir başka sorun da, tarım arazilerinin gerek miras yoluyla bölünmesi gerekse de deprem korkusuyla yüksek katlı bina yapmaktan kaçınma dolayısıyla şehirlerin tarım arazilerine doğru yayılması, tarım arazilerinin imara açılmasıdır. Verimli topraklarımız hem azalıyor hem de ekilmiyor.<br />
Şehirlerden dışarıya çıktıkça, yolun sağında ve solunda, birkaç futbol sahası büyüklüğe bölünmüş tarlalar görüyoruz. Böylesine küçük topraklarda yapılacak bir ekimden elde edilecek mahsul, belki eken evin ihtiyacını bile karşılayamayacak kadar az olacaktır. Bir de bu kadarcık toprağı ekmek için kullanılacak emek ve makine maliyeti de elde edilebilecek kazancı götürecektir. Tabii bu etkenler de toprağın sahibini, ekip zarar etmektense veya para kazanamamaktansa toprağı hiç ellememeye itiyor.<br />
2015 yılında meclis, “tarım arazilerinin miras yoluyla bölünememesi hakkında kanun” çıkararak bir nebze bu soruna çözüm getirmeye çalıştı. Özel mülkiyetin kutsallığına itibar eden hukuk sistemimizde, ileride karnımızın doyabilmesi için biraz zorlayıcı bir tedbirdi bu. Bu kanuna göre babadan kalan 100 dönüm arazi 5 kardeş arasında 20’şer dönüme bölünüp verimlilikten düşmesindense, yine aile içinde anlaşılarak, bir kardeş tarafından 100 dönüm arazinin ekilmesine imkan verilmek istenmişti. Kanun isabetli, iyi niyetli ama sonuç çıkaracak işlevsellikten uzaktı. Çünkü 5 kardeşin 5’i de hem anlaşamıyor hem de zaten pek tarım yapmak istemiyorlar. Yeni neslin ise tarımda istihdam edilmeye hiç niyeti yok.<br />
Özel mülkiyetin kutsallığına ucundan azıcık dokunan bu kanun pek işe yaramamış olmalı ki, şimdi yine Tarım ve Orman Bakanlığı’nın önerisiyle, “Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” çıkartılarak, hisselilik, mülkiyet ihtilafı, parçalılık, tarımsal faaliyete son verilmesi, göç veya başka bir sebeple üst üste iki yıl süreyle işlenmeyen tarım arazilerini tespit ederek, ekonomiye kazandırılması ve kamu yararına kullanılması için bu arazileri, kira geliri arazi maliklerine ait olmak üzere ve arazinin vasfının değiştirilmemesi şartıyla, sezonluk olarak rayiç bedelden aşağı olmamak üzere kiraya verebilecek. Kiralamada arazinin bulunduğu yerleşim yerinde ikamet edenler ve STK&#8217;lar öncelikli olarak yararlanacak. Kira gelirleri arazi sahiplerine verilecek.<br />
Dikkat edilirse bu kanunda da özel mülkiyetin kutsallığına saygı gösterilerek, azıcık zorlamayla toprakların ekilip değerlendirilmesi amaçlanıyor.<br />
Şu anda ülkemizde 1,5 milyon hektar tarım arazisinin ekilmeden atıl şekilde beklediği belirtiliyor. Yeni çıkacak kanunun bu derde derman olup olamayacağını önümüzdeki 5 yıl içinde görebiliriz ancak.<br />
Benim bu konuda başka bir görüşüm var. Bu görüşüm, bu yazının yayınlandığı platformun genel dünya görüşüne, tabii bu arada benim de fikirlerime epey bir tezat teşkil ediyor. Biraz fazlaca otoriter ve metazori içeriyor. Ama işin içinde yine özel mülkiyet ve özel teşebbüs var. Önerime göre mülkiyet hakkına dokunulmayacak ama tarım arazilerinin kullanım hakkı maliklerinin elinden (gerekirse) rızası hilafına alınıp, özel sektörün işletmesi için devlet kontrolünde ihaleyle uzun dönemli kiraya verilecek.<br />
Öncelikle tespit edilmiş 1,5 milyon hektar tarım arazisinin, bundan böyle üzerine kesinlikle tek bir taş dahi konamayacak şekilde imar çerçevesinden, ihtimalinden çıkarılması, ilk yapılacak iş olmalı. Belki de bu hüküm anayasaya konacak kadar muhkem olmalı. Bunun peşinden de bu araziler, devletin zoruyla, itirazı gayrikabil olarak, yerine göre 10 bin, yerine göre 50 bin, 100 bin dönümlük bütünler halinde yerli ve yabancı tarım şirketlerine, sadece tarım yapmak ve elde edilecek kazançtan mülk sahiplerine arazisi büyüklüğünce pay verilecek şekilde ihaleyle verilmesini öneriyorum. Bu yolla, büyük parçalar halinde, tek bir ticari kurum tarafından işlenecek topraktan hem daha çok verim alınacak, daha az su harcanacak, makineler ve gübre verimli kullanılacak, işçilerin işleri de mevsimlik değil sürekli olacak. Tek başına kazanç getirmeyen futbol sahası büyüklüğündeki toprakların sahipleri de günün sonunda para kazanacak. Toprağı işleyen şirket, harman sonrası ürünün yıl boyunca saklanması, işlenmesi, satılması gibi tesisler kuracak, yıl boyunca ürünün piyasada bulunmasını sağlayabilecektir. Böylelikle her zaman söylenen “planlama” da kendiliğinden oluşacak, şirket kendi kârını yüksek tutmak için hem o toprakta en verimli tohumu ekecek hem tasarrufa dikkat edecek. Böylelikle ekilmeyen toprağımız kalmamış olacak.<br />
Devletin de bundan sonra ürünlere taban fiyat vermesi, TMO tarafından alıp stoklaması, ziyan edilmesi, stok maliyeti gibi mevcut yükümlülükleri de ortadan kalkacaktır. Partilerin seçim zamanı çiftçiye rüşvet vermesi ihtiyacı da kalmayacaktır. Tarım kesimine aktardığı mazot desteği, gübre desteği gibi teşviklere gerek kalmayacaktır.<br />
Bu ihalelerin süresi, sınırları, teşvikleri, hisse paylarının takibi gibi konular bakanlığın içindeki bir birim tarafından yapılıp hem mülk sahiplerinin hem de devletimizin ve milletimizin kâr etmesi korunacaktır.<br />
Her konuda ultra liberal biri olan ben bunu biraz kendimle çelişerek ve zorlanarak yazıyorum. Devletin bu konuda kimseyi dinlemeden zor kullanması gerektiğini düşünüyorum. Ama ya topraklar boş kalıp karnımızı doyurmak için sağda solda buğday arayacağız ya da belki dünyaya biz buğday satacağız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/beka-sorunu/">Beka Sorunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireyin Ahlâkı, Siyasinin Tutarlılığı, Ülkenin Menfaati</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bireyin-ahlaki-siyasinin-tutarliligi-ulkenin-menfaati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Aug 2023 12:45:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206920</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her insan karşısındaki insanın, ister komşuluk, ister ticaret, ister yolculuk, isterse de evlilik yapmak istesin, öncelikli olarak ahlâklı olmasını ister ve bekler. Şayet en küçük bir davranış bozukluğu görürse de hemen ilişkisinin seviyesini aşağıya indirmek veya sonlandırmak yönünde bir tavır geliştirir. Başkalarından bunu bekleyen aynı insanın kendisinin de diğerlerine karşı ahlâklı ve tutarlı olması beklenir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireyin-ahlaki-siyasinin-tutarliligi-ulkenin-menfaati/">Bireyin Ahlâkı, Siyasinin Tutarlılığı, Ülkenin Menfaati</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her insan karşısındaki insanın, ister komşuluk, ister ticaret, ister yolculuk, isterse de evlilik yapmak istesin, öncelikli olarak ahlâklı olmasını ister ve bekler. Şayet en küçük bir davranış bozukluğu görürse de hemen ilişkisinin seviyesini aşağıya indirmek veya sonlandırmak yönünde bir tavır geliştirir. Başkalarından bunu bekleyen aynı insanın kendisinin de diğerlerine karşı ahlâklı ve tutarlı olması beklenir.</p>
<p>Aynı insan siyasî sahaya girdiğinde, öncesinde çevresine verdiği ahlâkî fotoğrafla bir teveccüh kazanır veya göz ardı edilir. Şayet siyasî sahada ilerlemeye başlamışsa, destekleyenleri ve muhalifleri tarafından her hareketi ve sözü kayıt altına alınır. En küçük bir çelişkisi de yüzüne çarpılır. Bireysel hayatında ahlâklı olan birinin siyasî hayatında da ahlâklılık halinin devam etmesi istenir. Siyasî sahadaki ahlâkî gösterge ise tutarlılığıdır. Ama “dün dündür, bugün bugündür” söylemi de dilimize pelesenk olmak zorunda kalmıştır. Propaganda sürecinde akla hayale gelmeyecek vaatler veren veya muhalifine ağza alınmayacak sözler söyleyen bir siyasinin, seçimlerden sonra önceki söylediklerini yutup, vaatlerinden hiç söz etmemesi veya hükümet kurabilmek için muhaliflerine ilan-ı aşk etmesi de sık rastladığımız durumlardandır. Tabiî hemen, geçmişte söyledikleri yüzüne vurulur. İnsanın karşılaşabileceği en zor durumlardandır herhalde.</p>
<p>Siyasinin iktidar olup devlet sorumluluğu aldığı andan itibaren başka bazı ahlâkî zorluklar karşısına çıkar. Dün yüksek sesle bağıra çağıra ideolojisini haykıran siyasinin, başına taç geçirdiği andan itibaren o ideallerinden taviz vermesi gerekmektedir. Çünkü yönettiği kurum kendi şirketi, girdiği ilişki kendi şirketinin ticarî faaliyeti değil, ülkesinin bütün insanlarının ortak ve âli menfaatidir. Yani artık devlet yöneticisinin ahlâkı veya tutarlılığı değil, kısa zamanda ülkesine kazandıracağı menfaat sağlayıcılığı önem arz etmektedir.</p>
<p>Daha önce de yazmıştım, Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’na aday olduğu süreçte, sahip olduğu ideoloji doğrultusunda İstanbul’daki genelevlerini kapatacağını vaat etmişti. Belki kazanamayacak biri için bu vaat kendine şan da kazandırabilirdi. Ama kazanınca hemen ilk soru, “genelevleri ne zaman kapatacaksınız?” olmuştu. O da durumun kendi vaat ettiği gibi olmadığını görmüş, genelevleri kapatmanın belediyenin değil valiliğin sorumluluğunda olduğunu öğrenmiş, belki de biraz rahatlamıştı. Vaadini tutamamış ama gerçekler karşısında boyun eğmişti.</p>
<p>Siyasi parti liderlerinin taraftarlarına seçim kazanma sevincini yaşatmak için, daha önce hayal bile edilemeyecek işbirliklerine girdiklerini, son seçim öncesi, hem Cumhur İttifakı hem de Millet İttifakı adaylarının girdiği işbirliklerinde gördük. Bu işbirlikleri bize, kendi ahlâkı ve siyasi tutarlılığının göz ardı edilip, siyasî sahada taraftarlarına başarı sevinci yaşatmanın daha öncelikli olduğunu göstermiştir. Demek oluyor ki, siyasî sahada böyle bir tavır ahlâksızlık veya tutarsızlık olarak görülmemeli, anlayışla karşılanmalıdır.</p>
<p>Siyasî aktörlerden birinin devleti yönetme sorumluluğunu aldıktan sonra bireysel ahlâkının, ideolojisinin ve siyasî tutarlılığının artık hepten bir kenara bırakılıp, sadece ülkesinin ve milletinin menfaatine yarayacak adımlar atması gerektiğini de görüyoruz. Ülkemizi 21 yıldır yöneten Erdoğan’ın, askerî darbelere karşı olması hasebiyle, Mısır’da demokratik yollarla iktidara gelen hükümete darbe yapan Sisi’ye en baştan bireysel ahlâkı ve siyasî tutarlılığı gereği uzun süre tavır koymasının ülkeye verdiği zararlar artık taşınamaz boyuta gelince, ülkesinin menfaati gereği çark etmesi ahlâksızlık veya tutarsızlık olarak değil, asıl sorumluluğunun farkına varmak olarak görülmelidir. Bu örnekler çoğaltılabilir ve her siyasinin önüne bu tür resimler konulabilir.</p>
<p>Bu tutarsızlıklar bireysel olarak bize itici gelebilir. Örneğin, artık birbirine hayatta selam vermezler dediğimiz siyasilerin daha sonra siyasî ortaklık kurmalarını ilk baştan yadırgasak bile, sonradan ülkenin menfaatine olduğunu görmüşüzdür. Tersini düşündüğümüzde karşılaşacağımız tablonun, yani siyasilerin birbirlerine olan o ayıplanacak söz ve davranışlarının ömürleri boyunca sürdüğünü düşündüğümüzde, ülkenin ve partisinin uğrayacağı zararı göz önünde bulundurduğumuzda, bu konuda tutarsızlık gibi görünen tavır göstermeleri herkesin menfaatine olmaktadır. Yani ülke yönetimsiz kalmamakta, koalisyon veya ittifaklar kurulabilmektedir. Yine yöneticilerin, taraftarlarının göğsünü kabartacak gibi yüksek perdeden, diğer ülkeler hakkında konuşmaları ve menfi tavır göstermelerinin ülkenin zararına olduğunu görerek, Suudi Arabistan’la, BAE’yle, Mısır’la, İsrail’le, AB’yle, ABD’yle, Rusya’yla sıcak ilişkiler kurmasını da önceki yanlıştan dönmesi olarak görüp iki yüzlülük olarak ayıplamamamız gerekir. Yine aksi durumu düşündüğümüzde, hiçbir ülkeyle dostluğu kalmamış bir ülke olmanın hiç kimsenin menfaatine olmayacağını bilmemiz gerekir.</p>
<p>O zaman insandan beklenen, kendi hayatında üstün ahlâklı olması, siyasî hayatında yarın kendini tutarsızlığa düşürecek yüksek vaatlerde, söylemlerde bulunmaması, elini sıkmak zorunda kalacağı rakipleri hakkında ileri geri konuşmaması, devlet yöneticisinin de, halkının ve memleketinin aleyhine olabilecek konuşma ve davranışlardan uzak durmasıdır. Her siyasî adayın bu yaşananlardan ders alması beklenir ama bizde piyes hep baştan başlar, aynı oyun defalarca tekrar sahnelenir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireyin-ahlaki-siyasinin-tutarliligi-ulkenin-menfaati/">Bireyin Ahlâkı, Siyasinin Tutarlılığı, Ülkenin Menfaati</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başka Bir Önerisi Olan?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baska-bir-onerisi-olan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jul 2023 14:07:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206856</guid>

					<description><![CDATA[<p>60 yaşımdayım. 1970’li yılların ortalarında, 8-10 yaşlarımdayken, babamla beraber kasabada bir kahvehaneye giderdik. Babam arkadaşlarının yanına otururdu. Ben de ayakta konuşmalarını dinlerdim. Bir gün, memur maaşlarından konu açıldı. Biri “hükümet maaşlara zam yapacakmış” dedi. Bir başkası da “yapsa ne olur, hükümet önce kaşıkla veriyor, sonra kepçeyle alıyor” dedi. Aradan 50 yıl geçti ve ben bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baska-bir-onerisi-olan/">Başka Bir Önerisi Olan?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>60 yaşımdayım. 1970’li yılların ortalarında, 8-10 yaşlarımdayken, babamla beraber kasabada bir kahvehaneye giderdik. Babam arkadaşlarının yanına otururdu. Ben de ayakta konuşmalarını dinlerdim. Bir gün, memur maaşlarından konu açıldı. Biri “hükümet maaşlara zam yapacakmış” dedi. Bir başkası da “yapsa ne olur, hükümet önce kaşıkla veriyor, sonra kepçeyle alıyor” dedi.</p>
<p>Aradan 50 yıl geçti ve ben bu muhabbeti dinlemediğim, bu kısır döngüyü yaşamadığım hiçbir dönem hatırlamıyorum.</p>
<p>Bu süreçte her seçimde muhalefet, seçilebilmek için seçmene, akla hayale gelmeyecek şeyler vaat etti. Sadece 1983 yılı seçimleri ve 2002, 2007 ve 2011 seçimleri hariç, mevcut iktidarlar da yetkiyi kaptırmamak için muhalefetin vaatlerini seçimden önce gerçekleştirdi. Seçimden sonra da doğal olarak kat be kat geri aldı.</p>
<p>14 Mayıs’ta bir seçim yaşadık. Seçimden önce, 11 yenilginin acısını 12. seçimde çıkartmak isteyen muhalefet, yine klasik seçim rüşvetlerine sarıldı. İktidarının sallantıda olduğunu fark eden hükümet de muhalefetin “vereceğim” dediklerini peşinen verdi. Seçim ikinci tura kalınca adayları bir başka telaş ve heyecan sardı. Önceki verdikleri vaatlerle seçimi ilk turda kazanamayınca ikinci tura daha fazlasını vereceklerini söyleyerek gittiler. Yani aslında 5 yıl sonra yaşamamız gereken bir seçini 2 hafta sonra tekrar yaşadık. Küçük bir farkla adaylardan mevcut iktidarda olanı seçimi kazandı. İlk turla ikinci tur arasında gerçekleştirmeye zaman bulamadığı vaatlerini seçimden sonra yerine getirmeye başladı. “Biz söz verdik mi sözümüzü tutarız” dedi. Çünkü 9 ay sonra yine seçim var. Peşinden de, yerine getirdiği ekonomik vaatleri karşılamak için hemen ertesi gün vergileri artırdı, ilave vergiler koydu. Yani 50 yıl önceki gibi, kaşıkla verdiğini kepçeyle almanın yolunu açtı. Olacak olan buydu, başka bir seçenek de yoktu zaten. Ama niye kızılıyor, neden şikâyet ediliyor anlamak zor. Devlet karşılıksız verdiği parayı nereden bulacaktı ki? Başka bir yolu var mıydı bunun?</p>
<p>Üstelik, bir önceki kesimlere (işçi, memur, emekli) verilenler bir sonraki kesim için baz oluşturdu. Şayet kesimlerden birine biraz fazla verilmişse diğeri isyan edip daha fazlasını istedi. Diğer kesim de en azından aynısını istediğini belirtti. İlk verilen kesimin aldığı diğerlerine göre az kalınca tekrar isyan bayrağını kaldırdı. Verilenler zam ve vergilerle fazlasıyla geri alınınca, yeni vergi ve zamların telafisi için yeniden ilave istendi. Her seferinde bir diğer kesim ağladı. Siyaset de zararların telafi edileceğini söyledi. Daha önümüzde bir de 2024 yılı başında yine asgari ücret ve memur zamları tarihleri var.</p>
<p>Bizim ülkemizde partilerin ‘vatandaşa en çok ekonomik rüşvet vereni’ makbuldür. İktidarın, ‘karşılıksız para vereni’ ayakta kalabilir. Bunu gözetmeyen partilerin seçim kazanma, yanlışlıkla kazansa bile iktidarda kalma ihtimalleri yoktur.</p>
<p>Peki, bu bir 50 yıl, bir 50 yıl daha böyle sürüp gidecek mi? Aynı sahneleri benim torunum da yaşayacak mı?</p>
<p>Bu noktadan sonra yazacaklarımı isterseniz bir “kara mizah” örneği olarak okuyabilirsiniz. Haklısınız da. Yayınlanmadan önce hiç kimseye, okuyup görüş bildirsin diye göndermiyorum. Hatta eşime bile, göremediğim hatalarımı söylesin diye okutmuyorum. Yazdıklarımın bir realitesi, rasyonalitesi, demokratikliği yok. Bunu ben de biliyorum elbet. Ama aklıma başka da bir çözüm gelmiyor.</p>
<p><strong>Çözüm ne olabilir?</strong></p>
<p><em>Türkiye, 25 yıllık seçimsiz bir dönem yaşamalı. Genel, yerel seçim ve referandum olmadan bir 25 yıl geçirmeliyiz. Bu konuda bütün partiler anlaşıp, mevcut her partinin sayısı oranında bakanla temsil edileceği kabine ve (son gerçekleşen seçim baz alınarak) başında da birinci, üçüncü ve beşinci 5 yıl Cumhur ittifakından, ikinci ve dördüncü 5 yıl Millet İttifakından (çünkü son seçimde birbirine yakın oy almış 2 adayın da bunda hakkı var) bir kişinin Cumhurbaşkanlığında ülke yönetilmeli. İlk başta yapılacak protokolde, devlete 25 yıl boyunca memur alınmayacağı, emekli olanlarla sayının azaltılacağı, maaşlara sadece enflasyon oranında yapılacak zamlardan başka hiçbir ekonomik iyileştirme yapılmayacağı, asgari ücretin ne kadar olacağına hükümetin karışmayacağı,</em> <em>devlet sadece engelli ve kimsesizlere yaptığı yardımdan başka hiçbir sosyal yardım yapmayacağı, devletin de deprem gibi acil ihtiyaçlar dışında hiçbir masraf yapmayacağı gibi şartlar konulmalı. 25 yıl sonraki seçimin tarihi bugünden belirlenerek, o tarihten erken hiçbir seçim yapılamayacağına dair kat’i bir madde konularak farklı bir dönem yaşamalıyız. </em></p>
<p><em>Yerel yönetimlerde de buna benzer bir formül uygulanabilir. </em></p>
<p>Bu 25 yıl bize, böyle karşılıksız vaatler verilmeyince devletin bütçesinin denkleştiğini, ekonominin düzeldiğini, seçmenden korkulduğu için yapılamayan birçok icraatın yapılabildiğini gösterecektir. Devletten ulüfe gör(e)meyen vatandaş da kendi geçimini temin için daha çok çalışması, yani yaşına bakmadan üretmesi gerektiğini öğrenecektir.</p>
<p>Okuyanların bıyık altından güldüklerini görüyorum. Ama benim aklıma gelen acı reçete bu. Yukarıda da belirttiğim gibi, yazdıklarımın bir karşılığı olmadığını biliyorum. Şayet okuduysanız bana, kendi çözüm önerilerinizi sunarsanız memnun olurum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baska-bir-onerisi-olan/">Başka Bir Önerisi Olan?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bayram, Hafta Sonu, Bayram</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bayram-hafta-sonu-bayram/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 09:36:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206704</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan yaradılışı itibariyle tembel bir varlıktır. Çalışmaktan çok tatil yapmayı, yani atıl vaziyette durmayı tercih eder. Bunun sebebinin ne olduğuyla ilgili bana en cazip gelen açıklama, “insanın cennet için yaratıldığı (çünkü cennette çalışmak, yorulmak, hasta olmak, yaşlanmak olmadığı, buna karşılık her hayalinin sadece istemekle hemen gerçekleşeceği tasvir edilir) ama Adem ile Havva o yasağı deldikleri [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bayram-hafta-sonu-bayram/">Bayram, Hafta Sonu, Bayram</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan yaradılışı itibariyle tembel bir varlıktır. Çalışmaktan çok tatil yapmayı, yani atıl vaziyette durmayı tercih eder. Bunun sebebinin ne olduğuyla ilgili bana en cazip gelen açıklama, “insanın cennet için yaratıldığı (çünkü cennette çalışmak, yorulmak, hasta olmak, yaşlanmak olmadığı, buna karşılık her hayalinin sadece istemekle hemen gerçekleşeceği tasvir edilir) ama Adem ile Havva o yasağı deldikleri için ceza olarak dünyaya gönderildikleri, cennette yaşamak için yoğurulmuş hamuruyla dünyaya gelmek zorunda kaldığı, tembel yaşamak için yaratılmış olmakla beraber, çalışmadan aç kalacağı bir ortama geldiği” izahıdır.</p>
<p>O yüzden, insan, üç günden fazla boş kaldığı zaman dördüncü gün iş yapası gelmez. İşe başladığı zaman da kaslarının ağrısı bir haftada geçmez. Dolayısıyla insanlar daha çok tatil yapmak, daha az çalışmak isterler. Teknoloji geliştikçe ve toplumlar zenginleştikçe de günlük ve haftalık tatil sürelerini artırma yoluna gitmeye başlamıştır.</p>
<p>Bizim ülkemizde, 2 günden, 52 hafta sonu 104 gün, 7 gün dini bayram, 5 gün resmi bayram, 2 gün uluslararası (yılbaşı ve 1 Mayıs) tatil olmak üzere, her yılın en azından 1/3’ünü tatil yaparak geçiriyoruz. Bazen de bu bayramlar hafta ortasına geldiği zamanlarda, öncesindeki ve sonrasındaki günler de eklenerek (çünkü artık beklenti o yönde) 9’ar günlük tatiller de oluyor.</p>
<p>Ama bu sene, uzun tatil bekleyenler için kötü bir tesadüf oldu ve hem (dinî) Ramazan Bayramı hem hafta sonu hem de (millî) 23 Nisan Bayramı üst üste bindi, 3 güne sıkıştı. Uzun tatile alışmış insanlar için, her biri ayrı ayrı zamanlarda tatil olması beklenen üç ayrı tatil günü, sadece üç günde kullanılıp bitmiş oldu. Bir manada tatilden zarar edilmiş oldu.</p>
<p>Bütün bunların yanında, çalışıp üretmek ve gelirini artırmak zorunda olanlar için bu mecburi tatiller, rayında giden bir tren için sanki bir raydan çıkma gibi, insicamı bozan bir etki oluşturuyor. Fırınlar ısınmış, makineler çalıştırılmış, işler hızlanmışken, aradan çok uzun bir zaman da geçmeden bir tatil daha geliyor ve bütün düzen sekteye uğruyor. Sanayi veya ticaret faaliyeti gören bir işletme için işin 1 günlük inkıtaaya uğraması en az 1 haftada telafi edilebilen bir hasar bırakıyor. Dolayısıyla sanayici ve tüccar, yani iş insanları tatilleri pek sevmez. Tatiller ücretli çalışanlar ve öğrenciler için bayramdır ya da bayramlar tatildir.</p>
<p>Burada sıkıntı, bayram bahanesiyle tatilin mecburi olmasıdır. Yani resmi bayramlarda devletin zoruyla, dinî bayramlarda da toplumsal baskı (oysa dinde, bayramlarda tatil yapmak diye bir şart yok) nedeniyle işyerlerinin kapatılmak zorunda kalınmasıdır.</p>
<p>Ben, bayram bahanesiyle yapılan zorunlu tatilleri sevmiyorum. Hem zorunlu tatil hem de katılımcısı olmak mecburi olunca insanlarda bir tepki de oluşuyor. En azından bende… Örneğin, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda, zavallı ilkokul ve ortaokul çocukları her yıl tekrarlanan aynı resmiyet, aynı hamaset bir yana, (hemen hemen her yıl bayram günü yağmur yağar) okul veya kent meydanlarında, ıslanarak ve üşüyerek, şehrin en yetkilisini, peşi sıra yapılan ritüelleri ayakta bekler. Çocuklara katılma konusunda bir tercih sunulmaz. Mecburen katılınacak, ıslanılacak ve üşünecektir. Yani pek “neşe dolunan” bir bayram değildir. (Ben buna çözüm için, resmi törenlerin aynı günde yapılması ama çocukların yapacağı şenliğin, havaların biraz daha ısındığı Mayıs ayının ortalarına ertelenmesini öneriyorum.)</p>
<p>Yine aynı şekilde, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı (12 Eylül’de bayramın isminin başına ‘Atatürk’ü Anma’ ibaresi de eklenmişti) bu sefer Lise seviyesi talebeler için mecburî bayramdır. Örneğin ben lisede okurken, her öğretim yılının ikinci yarısının akşamlarını, 3 ay boyunca şehrin stadyumunda yapılacak olan gösterilere hazırlanmakla geçirirdik. Katılmak mecburiydi ve sınıfı geçip kalmak bu gösterilerdeki uyuma bağlıydı. Beden eğitimi dersi olarak başkaca bir aktivite yapmazdık. Yapamayanlar azarlanır, bayram günü de, bu sefer güneş altında saatlerce sıramızı beklerdik.</p>
<p>29 Ekim Cumhuriyet Bayramı da kuru soğuk günlere rastlar. Ona da katılmak mecburi tutulduğu için yüzümüzün zorla da, yapmacık da olsa gülmesi istenirdi. Yani zorla neşelendirilirdik.</p>
<p>30 Ağustos Bayramı ise okul dönemine rastlamadığı ve daha çok askeri ilgilendirdiği için katılımımız olmazdı. Memur kesimi için tatildir. Okul dönemi dışındaki bir günlük en genç tatilimiz olan 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’ne katılmak mecburi tutulmadığı için, resmi bayramlar arasında en sivil olanıdır.</p>
<p>Bu arada bizim nesil olarak bir bayram daha kutlamak zorunda kalmıştık. Asıl manasını ve nereden çıktığını bilmediğimiz bu bayram, “27 Mayıs Hürriyet ve Demokrasi Bayramı”ydı. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan 9 gün sonra 1 günlük de olsa bayram tatili olması hoşumuza giderdi. O bayramın ne manaya geldiğini, daha 17 yaşındayken yaşadığımız 12 Eylül darbecilerinin bayramı kaldırmasıyla öğrendik. Yeni darbe gelmiş, eski darbenin hükmü kalkmıştı ve bir bayramımız eksilmişti. Allah’tan 12 Eylülcüler kendi darbe günlerini bayram ilan etmediler.</p>
<p>Dinî bayram günleri de, saatleri ve günleri belirli olduğu için, o günlerde ve saatlerde, yıllık rutin ritüeller (bayram namazı, mezarlık ziyareti, toplu bayramlaşma) yapılır. Onlara katılmak da başka bir şekilde zorunludur. Çünkü katılımı olmazsa toplum tarafından ayıplanmak ve dışlanmak söz konusudur.  Mesela dinî bayramlarda, eşler arasında önce kimin ailesine ziyarete gidileceği sorun olur. Her iki taraftan birine de eşlerden birinin suratı asık gider. Çocuklar genelde bu ritüele katılmak istemez ama büyüklerin zoruyla gönülsüzce dahil olur. Gidilen yerlerde onların da genelde suratları asıktır. Çünkü kapı kapı büyüklerle gezmek yerine arkadaşlarıyla buluşup daha serbest vakit geçirmeyi tercih ederler. Yani her ne kadar sivil görünümlü olsa da dinî bayramlar da gizli bir resmiyet içinde kutlanır.</p>
<p>Bir de bunlardan hariç, toplumun kendi oluşturduğu, katılımın tamamen serbest, gönüllü olduğu, katılınmazsa kimsenin hiç dikkatini çekmediği, kimsenin hesap sormadığı geleneksel ve modern bayramlar/festivaller var. Örneğin Newruz bayramı, Hıdrellez şenliği, panayırlar, hayır pilavları, daha yerel ve yöresel şenlikler, festivaller var. O günler hem tatil değildir hem de insanlar gönüllü katıldığı, resmiyet kokmadığı için insanların yüzleri güler, mutlu olunur, gelecek yıl iple çekilir.</p>
<p>Modern bayramlar da var. Örneğin “süslü pedallar”, “teknofest”, “rockfest”, “portakal çiçeği festivali”, “gastrofest” “film ve müzik festivalleri”, “evcil hayvan festivali” gibi. Resmî bir tatilin olmadığı, bazıları 1 gün bazıları 3 gün süren bu modern bayramlar insanlarca daha bir şevkle, aşkla, hasretle beklenir ve sonunda da mutlu olunur.</p>
<p>Kısaca insanlar aslında (resmî veya dinî) bayramları değil, bayram sayesinde yapılan tatili seviyor. Tatili olmayan bayramları daha çok seviyor.</p>
<p>Ama herhalde en az da böyle üst üste gelen, tatili az bayramları seviyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bayram-hafta-sonu-bayram/">Bayram, Hafta Sonu, Bayram</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Para Kazanmak mı, Para Üretmek mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/para-kazanmak-mi-para-uretmek-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Melik Nazır Esirci]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2023 11:23:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıyı yazmaya beni teşvik eden, sosyal medyada karşıma çıkan aşağıdaki iki caps. Capslerde resmi olan kişiler bu sözleri söylemişler midir bilemiyorum. Birinin önce militan devrimci, sonra koyu İslamcı bir şair olması, diğerinin Türkiye İşçi Partisi’nden yeni milletvekili adayı olması, direkt olarak böyle bir sözü söylememiş olsalar bile, bu görüşte olduklarına dair bir kanaat oluşturuyor. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/para-kazanmak-mi-para-uretmek-mi/">Para Kazanmak mı, Para Üretmek mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı yazmaya beni teşvik eden, sosyal medyada karşıma çıkan aşağıdaki iki caps. Capslerde resmi olan kişiler bu sözleri söylemişler midir bilemiyorum. Birinin önce militan devrimci, sonra koyu İslamcı bir şair olması, diğerinin Türkiye İşçi Partisi’nden yeni milletvekili adayı olması, direkt olarak böyle bir sözü söylememiş olsalar bile, bu görüşte olduklarına dair bir kanaat oluşturuyor. Gerçekte de toplumumuzun kahir ekseriyetinin bu sözlerde ifade edilmeye çalışılan görüşte olduğunu görüyoruz.</p>
<p style="text-align: center;"><img decoding="async" class="wp-image-206671 size-thumbnail alignnone" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/IOzel-para-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />    <img decoding="async" class="size-thumbnail wp-image-206676 alignnone" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Para-21-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Para-21-150x150.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Para-21-300x300.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/04/Para-21.jpg 695w" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" /></p>
<p>Sadece yukarıdaki görsellerdeki sözler değil, kültürümüzde de paranın ne kadar şeytani bir şey olduğuna dair belki yüzlerce söz söylenmiş. Hâlâ da yenileri üretilmeye devam ediliyor. Mesela “Para ile insan ilişkisi aynen şöyledir: İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın”, “Paranın öldürdüğü ruhlar, demirin öldürdüğü bedenden daha çoktur” vb.</p>
<p>Eminim bu yazıyı okuyanların hafızasında bu sözlerden onlarcası da hazır halde kayıtlıdır. Her lazım olduğunda da biri çıkarılır ve kullanılır. Tabiî bilgi ve algı en baştan yanlış olunca, o temelin üzerine bina edilen fikirler de sonuna kadar yanlış oluyor.</p>
<p>Bu tür sözlerden anladığımız, kültürümüzde, insanların, hayatlarında ulaşmaya çalıştıkları hedefin salt “para” olduğu zannı veya kabulü var. Söylenmek istenen de, parayı elde etmek için yapılan uğraşın çok matah bir uğraş olmadığı, hatta utanılacak bir fiil olduğu zannı, sanrısı. Bu tür sözlerle aslında insanlara tavsiye edilen şudur: “Para elde etmek için ne kadar çalışmazsanız, o kadar erdemli, ulvi, kaliteli insan olursunuz”. Sanki burada, insanların ihtiyaçları olan yeme, içme, barınma vb gibi şeyleri elde etmenin yanında bir de tabiatta kıt miktarda var olan “para” diye başka bir şeyin elde edilmesine olan fiilden bahsediliyor gibi. İnsanların uzanması zor olan bir yerde, üzeri boyalı kâğıtlar var. O kâğıtlar hem her kapıyı açıyor hem de insanın kalitesini bozuyor. Ama insan da hep o kağıtları eline geçirmek için uğraşıyor. Böylece de toplum gitgide bozuluyor.</p>
<p>İnsanlar parayı (meşru olandan bahisle) ne yaparak ele geçiriyorlar? Bu sorunun cevabı çok basit ve herkes de biliyor. Bir başka insanın bir ihtiyacını karşılayarak, o insandan, o insanın da daha önce bir başka insanın bir ihtiyacını karşılayarak elde ettiği paradan kendi hak ettiklerini alıyorlar. Bu fiil de mutlaka gönüllü bir mübadeleyle oluyor. Örneğin; bir kişi, un, şeker ve yağı ateşin üzerinde karıştırarak bir helva yapıyor ve o helvayı ikram etmek için o günkü bir cenaze sahibi, bir düğün sahibi, bir hayırsever veya müşterilerine satmak için bir lokanta sahibi alıyor. Bu alışverişte para, 1 kg. yağın, 2 kg. unun, 3 kg. şekerin toplamına ödenmiyor. Onların parasını, helvayı yapan o malzemeleri üretene önceden ödemişti. Helvacı parayı, bu üçünü uygun ısıda, uygun sürede, uygun ölçüde karıştırmanın karşılığının bedeli olarak tahsil ediyor. Yani, başkasının ürettiği malzemenin üzerine eklediği ‘katma değer’in karşılığını, o an için para olarak tahsil ediyor. Malzemenin toplam bedeli 100 lirayken, helvanın toplam bedeli 250 liraysa şayet, işte o helvacı 150 lira paraya tekabül eden (para kazandı değil) bir artı değer (para) üretmiştir.</p>
<p>Hayat, dünyanın her yerinde ve her zaman işte böyle dönüyor. İnsanlar, kendileri bu dünyada yaşamak için, başkalarının ihtiyaçlarını görecek bir şeyler üretmek zorundadır. Bu üretimin karşılığı illa para olmak zorunda da değildir. Nitekim tarihin ilk safhalarında, para yerine tuz, deri, deniz kabuğu gibi malzemeler kullanılmıştır. O günkü insan için “deniz kabuğu insanın ahlâkını, kalitesini, bozar” demek ne kadar saçmaysa, bugün de para hakkındaki bu tür sözler o kadar saçmadır.</p>
<p>Yine bizim kültürümüzde, “o kadar çok niye çalışıyorsun, parayı öbür dünyaya mı götüreceksin” diye ve benzeri birçok söz var. Aslında bu sözde zımnen, bir başkasının ihtiyacını karşılayacak bir şeyler üretmenin kötü, beyhude, yanlış olduğuna dair bir anlayış var. Bir an için, bu sözlerde verilmek istenen mesaja tüm insanlığın uygun davrandığını düşünelim. Yani fırıncı ekmek yapmıyor, berber saç kesmiyor, terzi elbise dikmiyor. Çünkü karşılığında alacakları para kötü. Böyle bir durumda insanlık daha huzurlu ve müreffeh mi olurdu? Herkesin zenginliği daha mı optimal olurdu? İnsan denen yaratık daha mı ahlâklı, kaliteli olurdu?</p>
<p>Bir ihtimal de şu denilmek isteniyor olabilir: “Kendi tüketebileceğinden veya kendi ihtiyacını karşılayabileceğinden fazla üretme, dolayısıyla da tabiatı tüketme” Bu beklenti ilk anda insanlara hoş gibi gelebilir. Ama yine hayal kuralım. Fırıncının, kapısına gelip ekmek almak isteyenlere “ben bugün kendi ihtiyacım kadarını karşılayacak ekmek ürettim ve sattım, üretimi yarına kadar durdurdum”, Berberin, “3 traş yaptım, bana yeter, bugünlük kapatıyorum”, Terzinin, “zengin birine diktiğim elbiseden elime geçen para bana 10 gün yeter, 11. gün gelirseniz size elbise dikebilirim” dediğini varsayalım. Böyle bir ortamın neler getireceğini düşünebiliyor muyuz?</p>
<p>Çabayı açıklamak için kullandığımız mefhum baştan yanlış olunca, gerisi de ister istemez yanlış oluyor. O mefhum “kazanma” tabiridir. Kazanma, bir başkasının elindeki var ve hazır olan bir şeyi elde etmek için, kendi inhisarına geçirmek için yapılan (belki meşru/gayrimeşru her türlü) faaliyeti ifade eder. Örneğin kumarda, bir başkasının cebindeki parayı eline geçirme faaliyetinin sonucuna “para kazanma” denir. Bir başkasını kendi tarafına çekme faaliyetine, “adam kazanma” denir. Piyangodan para çıkmasına “ikramiye kazanma” denir. Ama insanların, bu sözlerde bahsedilen “para peşinde koşma” faaliyeti için asıl kullanılması gereken tabir “para (katma değer) üretme”dir. Şimdi, yazının konusu olan bütün sözlerdeki “para kazanma” tabirini “değer/para üretme” tabiriyle yer değiştirelim. Artık bu tür sözler, diğer insanların nezdinde kabul edilebilir, söylenebilir olur mu?</p>
<p><strong>Not:</strong> Yazı fazla uzamasın diye, “para”nın aslında ne olduğu, “para” diye bir şeyin gerçekte var olup olmadığı konusuna girmedim.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/para-kazanmak-mi-para-uretmek-mi/">Para Kazanmak mı, Para Üretmek mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
