<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hasan Yücel Başdemir, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/hasanyucelbasdemir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Sep 2022 13:18:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>15 Temmuz ve Batı Medyası: Tarafsız Haberler Ne Kadar Tarafsız</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-bati-medyasi-tarafsiz-haberler-ne-kadar-tarafsiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jul 2019 05:13:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-bati-medyasi-tarafsiz-haberler-ne-kadar-tarafsiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli gün ve tarihleri hiçbir şey yazmadan geçirmek istemiyorum. İnsan daha sonra bununla ilgili pişmanlık duyuyor. Pişmanlık yaşamamak için yurt dışındayken yazdığım evvelki seneki notlarımı bir yazıya dönüştürerek (hiç değilse kendim için) bu yılın 15 Temmuz yıldönümüne bir not düşmek istedim. Umarım bu ilgilerim gelecekte bir siyaset ve medya epistemolojisi yazmam için yeterli alt yapı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-bati-medyasi-tarafsiz-haberler-ne-kadar-tarafsiz/">15 Temmuz ve Batı Medyası: Tarafsız Haberler Ne Kadar Tarafsız</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önemli gün ve tarihleri hiçbir şey yazmadan geçirmek istemiyorum. İnsan daha sonra bununla ilgili pişmanlık duyuyor. Pişmanlık yaşamamak için yurt dışındayken yazdığım evvelki seneki notlarımı bir yazıya dönüştürerek (hiç değilse kendim için) bu yılın 15 Temmuz yıldönümüne bir not düşmek istedim. Umarım bu ilgilerim gelecekte bir siyaset ve medya epistemolojisi yazmam için yeterli alt yapı sağlar.<br />
Batı’daki ana akım medya, 15 Temmuz’un yıl dönümlerinde, püskürtülen darbe girişimiyle ilgili uzunca haber ve röportajlara yer vermekte. Ben bunları takip etmeye çalışıyorum. Muhtemelen bu sene de 15 Temmuz, geçen iki yıla oranla daha az da olsa Batı medyasında işlenecektir.<br />
Geçen iki yıldaki haberleri dikkatlice takip ettim ve tarafsız mı değil mi, anlamaya çalıştım. Haberler, ilk bakışta tarafsız görünüyordu ve aslında meselenin farklı yönleri ele alınıyordu, yani ilk bakışta haberlerin tarafsız göründüğü söylenebilirdi. Fakat sonraları fikrim değişmeye başladı, çünkü geçen yılın Temmuz’unda Brezilyalı bir arkadaşım, Türkiye haberlerini dinlemiş, benim hakkımda endişelenmiş ve bana durumun vahametini koruyup korumadığını sormuştu. O zaman haberlerin taraflı veya tarafsız olmasının hiçbir önemi olmadığını fark ettim. Çünkü Batı’daki ana akım medya, geçen altı yılda kamuoyunda oluşturmuş olduğu Türkiye algısına hitap ediyordu.<br />
Avrupa ve dünya kamuoyu, uzunca bir zamandan beri Türkiye hakkında tek taraflı orantısız bir bilgi akışına maruz kalıyor. İnsanlar, ana akım medyanın, meselelerin farklı yönlerini görmezden gelmesi nedeniyle dezenformasyona yani yanlış bilgilendirmeye maruz kaldılar. Bu süreç, Batı kamuoyunda gerçekle uyuşmayan bir Türkiye algısı oluşturdu. Haberler tarafsızmış gibi görünüyordu, ama bu türden yanlış algılara sahip olan insanlara hitap ediyordu. Haberler, hatalı algıları ve bu dezenformasyonu düzeltecek içeriğe sahip değildi. Bunun doğal sonucu olarak insanlar da bu algıların devamı olarak yönlendirilmiş zihinlerle haberleri dinliyorlar. Bir ülkeye marka değerini düşürmekten daha kötü ne yapabilirsiniz?<br />
Bu yönlendirilmiş zihinler, Türkiye’yi nasıl görüyor? İnsanların çoğu, tüm muhalefetin hapiste olduğunu ve hiçbir muhalefete izin verilmediğini düşünüyor. Yine birçok insan, demokratik seçimlerin askıya alındığını ve tüm yetkilerin bir “diktatörde” olduğunu düşünüyor. Tüm muhalif gazetecilerin mesleklerini yaptıkları için tutuklandığını, basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğünün hiç olmadığını düşünüyorlar.<br />
Birçok Batılı “iyi insan”, bu zihin yapısından dolayı haklı olarak (!) 15 Temmuz 2016’daki darbe teşebbüsünü bir tür korunma refleksinin sonucu olarak görüyor ve başarısız olduğu için üzülüyor. Bu inanılmaz derecede yaygın bir algı. Darbeyi Türkiye’ye yakıştırıyorlar ve “başarısız” olduğu için üzülüyorlar.<br />
Bunlar sıradan insanların algısı. Daha entelektüel olanlar, Türkiye’de siyasi ve hukuki süreçlerin işlemediğini ve Türkiye’nin çok güvensiz bir yer olduğunu, sürekli bombaların patladığını ve insanların çaresizlik içinde olduğunu düşünüyorlar. Somut örneklere sürekli şahit olabilirsiniz. Tatile gitmek istediğini ama korktuğunu söyleyen birçok insanla karşılaşabiliyorsunuz. Bu yıl bu korku, biraz kırıldı, ama Yunanistan’daki ve Türkiye’deki otel fiyatlarını mukayese ederseniz, bu korkuların bize ekonomik maliyetinin büyük olduğunu fark edebilirsiniz.<br />
Bu durumda şunu sormak gerekiyor: Bu algının üzerine Batı ana akım medyasının tarafsız yayın yapması, tarafsızlık mıdır? Türkiye hakkındaki yargıların tamamı yanlıştır ve bunları ortadan kaldırmadan Batı kamuoyunu doğru bilgilendirmek mümkün değildir. Bu nedenle tarafsız yayınlar yoktur.<br />
Bu algıları kim, neden oluşturuyor? Nedenler hakkında yazabilmek için backgrounda sahip olduğumu sanmıyorum, ama kimlerin eseri olduğunu biraz tespit etmek mümkün. Batı’daki ana akım medya, geçen altı yılda sürekli olarak Türkiye’ye dair olumsuz haberler yaptı. Birkaç örnek verebiliriz. The Economist: Turkey’s slide into dictatorship (kapak), Türkiye diktatörlüğe doğru gidiyor. The Economist: Democrat or Sultan. Kapağa Sultan III. Selim kaftanı ile Cumhurbaşkanının resmi koydu ve seçimde HDP’ye oy verilmesi gerektiğini yazdı. Del Spiegel: Der Staat Erdogan (kapak: Erdogan’ın Devleti). Del Spiegel: Özgürlüğünü kaybeden ülke (kapak) Blick: Erdoğan diktatörlüğü için hayır oyu kullanın. Bunlar sadece birkaçı.<br />
Sıradan kamuoyunun bunlara direnmesi mümkün değildi, direnmedi, direnemedi. Bunun üzerine bir de kaçan darbeciler Türkiye’ye karşı yanlış bilgilendirme faaliyetlerine devam ettiler. FETÖ, Avrupa’da da bir networke sahip ve bunlar daha önceki darbelere destek sağlamış gazeteciler ve gruplar tarafından ön plana çıkarılıyor.<br />
Kişisel bir deneyim olarak FETÖ’nün Avrupa’da güçlü bir networke sahip olduğuna dair bilgim yok. Zaten bu aralar kılık değiştirdikleri ve ölü taklidi yaptıkları dönemdeler. Bu nedenle bunu basit gözlemle anlamak hiç kolay değil. Ancak bir şeyi anlayabiliyorsunuz: FETÖ, muhalifleri kendi amaçları doğrultusunda yönlendirebiliyor. Onların nefretlerini istismar edebiliyor. Nefret ilkel bir duygudur ve her zaman istismara açıktır. Bu nedenle FETÖ, yurt içinde ve dışında politik nefrete sahip olan herkesi yönlendirme peşinde. Bunu çoğu zaman başardığını görmek mümkün.<br />
Bununla ilgili 2017 Temmuz’unda bir olaya şahit oldum. Alman bir öğrenci “Türkiye çok kötü durumda değil mi?” diye sorunca ben de “meselenin farklı yönleri var” gibi yumuşak bir girişle anlatmaya çalıştım. Sözüm bitince bana “benim Türkiye’de ne olduğu ile ilgili çok bilgim yok, geçenlerde Türkiye’den biri ile tanıştım, Erdoğan’ın diktatör olduğunu ve özgürlükleri yok ettiğini söyledi” dedi. Onu söyleyen kişiyi tanıyorum, kendisini Kemalist olarak tanımlayan birisiydi. Türkiye hakkında bu şekilde bilgi aktarmasının, muhatabı tarafından nasıl algılandığını anlamayacak kadar politik nefret içinde. Söylediği yalanlar bir tarafa, kendisine ve ülkesinin imajına verdiği zararın farkında değil veya artık bunları düşünmeyecek kadar politik nefrete saplanmış.<br />
Bir Avrupalıya bunları söylemenin bir muhalefet mi veya eleştiri mi olduğunu da sorgulamak gerekir. İkisi de değil tabi ki, tam bir aptallık. Kendi markanı kötülemek. Ama yapacak bir şey yok, bizimkisi böyle bir muhalefet. Yanlış Türkiye algısında Türklerin tutumlarının ve anlattıklarının etkisi büyük. Şimdilerde FETÖ bu nefreti, yönlendirmek için çalışıyor. PKK ve DHKPC gibi diğer terör örgütleri de Türkiye karşıtı kampanyalarda FETÖ yandaşlarına lojistik destek verdikleri söyleniyor. Ben, FETÖ’nün bu grupları yönlendirme yeteneğinin daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Yanlış Türkiye algısının bir nedeni de hemen yanı başımızda, Suriye’de korkunç bir savaşın yaşanıyor olması ve Avrupa’dan bakınca Türkiye’nin savaşın ortasında görülmesidir.<br />
Bu algılar karşısında neler yapılabilir? Kendimizi doğru şekilde anlatmaktan başka yapacak bir şey yok. Bu anlatılarda üç nokta çok önemli. Birincisi, tüm anlatılar büyük tutarsızlıklar barındırıyor. Bunların gösterilmesi gerekir. Türkiye’ye gelen Avrupalı turistler, ülkelerine dönerken kendi medyaları tarafından aldatıldıkları hissini yaşadıklarını söylüyorlar. İkincisi, FETÖ’nün ne kadar sinsi ve tehlikeli büyük bir örgüt olduğunun anlatılması gerekiyor. Bunu bilmedikleri için işten atılanlar meselesi ve mesleklerini yaptıkları için tutuklanan gazeteciler yalanı, Batı kamuoyunda etkili oluyor. Üçüncüsü de 15 Temmuz’da yaşadığınız olayı anlatmamız gerekiyor. Bence geçen üç yılda yeterli akademik çalışma yapılmadı, şiiri, şarkısı, romanı yazılamadı.<br />
Son olarak yabancı basında geçen iki ifadeyi değerlendirme istiyorum. Birincisi, (çok mu şüpheci oldum bilemiyoruz) “failed coup” (başarısız darbe) ifadesi. Başarısız darbe, denilince kötü bir şey olmuş gibi anlaşılıyor. “Başarılı darbe” iyi bir çağrışıma sahipken “başarısız darbe” kötü bir şey olmuş imajı yaratıyor. Bence bunu İngilizcede “repelled coup” (püskürtülmüş darbe) veya “hindered coup” (engellenen darbe) şeklinde ifade etmek daha doğruydu.<br />
İkincisi, yabancı basın 15 Temmuz anmalarını anlatırken sürekli olarak Erdoğan taraftarlarının sokağa çıktığını ileri sürüyor. Bu bana hakaretamiz geliyor, doğru da değildir. İnsanlar, demokrasiye ve tercihlerine sahip çıkmak için sokağa çıkmışlardır. Püskürtülen darbe gecesinde, Erdoğan’a bağlılıklarından dolayı değil onun yönlendirmesi sayesinde organize olabileceklerini düşündükleri için sokağa çıkmışlardır. Bu ikisi çok farklıdır. Kimse o gece haksız bir dava için veya lideri uğruna ölmek için sokağa çıkmadı. Tıpkı Sokrates’in milattan önce 399’da yaptığı gibi uğrunda ölünebilecek kadar doğru bir dava için sokağa çıktılar. Çünkü 15 Temmuz 2016 gecesi yapılmak istenenler, hiçbir onurlu insanın gururuna yediremeyeceği şeylerdi, o gece haysiyetli insanlar için direnmekten başka çare yoktu: Eylemle veya zikirle; bedenle veya zihinle. Öyle de oldu zaten. Ateist olduğu halde tekbir getirerek tankların üzerine yürüyen onurlu kadınlar ve erkekler tanıyorum.<br />
Türkiye siyasetinde bazı solcu aydınların zannettiği gibi bir lider tabusu, kültü yoktur. Dinimiz buna izin vermediği gibi birçok kişinin iddia ettiğinin aksine kültürümüzde böyle bir liderlik anlayışı da yok. Bu, Türk aydınının uydurduğu yıllardır duyduğumuz yanlış bir yargıdır ve kasıtlıdır. Bu kasıtla 15 Temmuz direnişi, kendini uyanık zanneden sömürge aydınlarının diline pelesenk olan bu lider tabusu yalanıyla itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunlar, FETÖ başta olmak üzere demokratik temayüllere inanmayanların “kullanışlı aydınları” olmaktan kendilerini kurtaramıyorlar. Türkiye demokrasinin güçlenmesi, 15 Temmuz direnişine sahip çıkmaktan ve meşru muhalefet yolunu tutmaktan geçiyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-bati-medyasi-tarafsiz-haberler-ne-kadar-tarafsiz/">15 Temmuz ve Batı Medyası: Tarafsız Haberler Ne Kadar Tarafsız</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din, Vicdan ve İfade Özgürlüğü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/din-vicdan-ve-ifade-ozgurlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Mar 2019 06:33:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Videolar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/din-vicdan-ve-ifade-ozgurlugu/</guid>

					<description><![CDATA[<p><a href="https://hurfikirler.com/din-vicdan-ve-ifade-ozgurlugu/">Din, Vicdan ve İfade Özgürlüğü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="youtube-embed" data-video_id="1josYmJdDWU"><iframe title="Doç. Dr. Hasan Yücel Başdemir - Din, Vicdan ve İfade Özgürlüğü" width="696" height="392" src="https://www.youtube.com/embed/1josYmJdDWU?feature=oembed&#038;enablejsapi=1" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe></div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/din-vicdan-ve-ifade-ozgurlugu/">Din, Vicdan ve İfade Özgürlüğü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekim devriminin Müslüman dünyaya etkileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ekim-devriminin-musluman-dunyaya-etkileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Oct 2017 05:38:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ekim-devriminin-musluman-dunyaya-etkileri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ekim devriminin yüzüncü yılına erdik. Acaba Ekim devrimi neydi? Niçin ve kime karşı yapıldı? En çok kim etkilendi? Bu sorular çok soruldu, devrimin ideolojik yönünü tasvir eden ve değerlendiren lehte ve aleyhte birçok çalışma yapıldı, ama ben Ekim devriminin siyasî tarih açısından yeterince ele alınmadığını düşünüyorum. İdeolojik ve siyasal (ve tarihî) değerlendirme birbirinden farklı şeylerdir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekim-devriminin-musluman-dunyaya-etkileri/">Ekim devriminin Müslüman dünyaya etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ekim devriminin yüzüncü yılına erdik. Acaba Ekim devrimi neydi? Niçin ve kime karşı yapıldı? En çok kim etkilendi? Bu sorular çok soruldu, devrimin <strong>ideolojik yönünü</strong> tasvir eden ve değerlendiren lehte ve aleyhte birçok çalışma yapıldı, ama ben Ekim devriminin <strong>siyasî tarih açısından</strong> yeterince ele alınmadığını düşünüyorum. İ<strong>deolojik ve siyasal (ve tarihî) değerlendirme</strong> birbirinden farklı şeylerdir. Sosyalizmin başarısı veya başarısızlığı ile devrimin siyasî tarihe ve toplumlara etkisi başka şeylerdir. Bu yönüyle ele alınmadığı için demir perdenin, köleleştirdiği toplumlardaki etkilerini ve bugüne yansımalarını tam olarak göremiyoruz. Devrimden Müslüman toplumların nasıl ve ne derece etkilendiğine dair elimizdeki veriler ve çalışmalar, tanıklar hâlâ hayatta olmasına rağmen yetersiz görünüyor.</p>
<h2>Ekim devrimi kime karşı yapıldı?</h2>
<p>Çoğu yazar, bu soruya basit bir cevap veriyor: Çarlık Rusya’sına karşı. Cevabın bu kadar kolay olduğunu sanmıyorum. Devrim, en çok Müslüman toplumları etkiledi. Çin&#8217;i de dahil ettiğimizde <strong>Müslüman nüfusun yarısı </strong>sosyalist blokta siyasi ve ekonomik ambargo altında yaşadı ve hâlâ, farklı şekilde de olsa yaşamaya devam ediyor. Devrim Ruslara, Doğu Avrupa ve Latin Amerika milletlerine büyük zulümler yaşattı. Bu acıların daha büyüğünü Müslüman toplumlar yaşadı. Müslüman coğrafyasının bugünkü sorunlarında da devrimin azımsanmayacak etkileri olduğunu, özellikle Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Bosna’yı ve buralardan yayılan <strong>şiddet gruplarını</strong> düşünürsek sanırım kimse inkâr etmez.</p>
<p>Devrimin Müslüman toplumlar üzerindeki etkilerini siyasi ve ekonomik açıdan incelemek gerekiyor. Bu konudaki literatür eksikliğinin akademik çalışmalarla giderilmesi gerekiyor. Ben aslında kanlı devrimin 100. yılına iki yazıyı yetiştirmeyi çok istiyordum. Birincisi, <strong>Ekim Devriminin İslam Coğrafyasına Etkisi</strong>. İkincisi ise <strong>Sovyet Blokunda Din Özgürlüğü: 1917&#8217;den Günümüze</strong>. Ne yazık ki başka sorumluluklarım nedeniyle onları yazamamanın büyük üzüntüsünü yaşıyorum. Fırsat kaçmış değil elbette. İnşallah bu iki çalışmayı uzun vadede de olsa bitirmeyi başarabilirim.</p>
<p>Onları bitiremesem de küçük bir yazıyla 100. yıla kendi adıma bir not düşerek sorumluluğu üzerime almış olacağım. Esasında iddia ettiğim şey, bu küçük yazıyla ispatlanabilecek türden değil. Bu nedenle iddiamı, bir <strong>hipotez olarak</strong> görmenizi; yazdıklarımı da bu<strong> hipotezin uzantıları </strong>olarak yorumlamanızı istirham ederim. Şimdilik. Ayrıca tarih ve sosyoloji çalışmalarıyla verilerin toplanmasına da ihtiyaç var. Belki bu süre içinde varsayımımı doğrulamam için bana veri sağlayabilir veya vazgeçmem için karşı deliller sunabilirsiniz.</p>
<p>Bolşevik devrimi 1917&#8217;de yapıldığında I. Dünya Savaşı&#8217;nın etkileri hâlâ sürüyordu. Özellikle Müslüman coğrafya, <strong>sömürgeciliğe</strong> karşı direnmeye çalışıyordu. Müslümanların topraklarına ve varlıklarına iki koldan saldırı vardı: Birincisi, Avrupa devletlerinden gelirken ikincisi Ruslardan geliyordu. Her ikisinin altında da <strong>yayılmacılık ve kolonizasyon</strong> amaçları yatıyordu. Rekabet büyük, savaş çetrefilliydi.</p>
<p>İngilizler, Hindistan&#8217;daki <strong>Babür-İslam idaresini </strong>1857&#8217;de tamamen bitirmişler ve British East India Company ile bu devasa ve bereketli toprakları yönetiyorlardı, ama Hindistan Müslümanlarının <strong>entelektüel ve ticarî güçleri</strong> hâlâ yıkılmış değildi; ta ki Müslümanlara ülkeyi böldürtene kadar. Bölünmeden sonra Hindistan’da çoğunluk olan Müslüman nüfus, azınlık konumuna düştü; bugün 200 milyona yakın bir nüfus, azınlık olarak yaşıyor.</p>
<h2>Mukavemet için İttihad</h2>
<p>Sömürgeci taarruzlara karşı 1860&#8217;lardan sonra Müslüman toplumlar, <strong>İttihad-ı İslam </strong>(İslam Birliği) adı altında iş birliği ile mukavemet etme yolları aradılar. İttihad-ı İslam&#8217;ı anlamak için bugünkü <strong>Avrupa Birliği</strong>&#8216;ni düşünebilirsiniz. Bu birlik, sömürgeciliğe karşı birlikte mücadele etmenin yanında siyasi ve ekonomik iş birliği temeline dayanıyordu. Merkez İstanbul&#8217;du; istasyon şehirler Kahire, Agra ve Kazan’dı. <strong>1908 Devriminden</strong> sonra İttihatçılar da İttihada (Birliğe) sahip çıktılar, hatta II. Abdülhamit döneminde aydınlarla yönetim arasında yaşanan çatışmadan dolayı sekteye uğrayan çalışmalar, daha profesyonel bir şekilde yürütülmeye başlandı. Bosna’dan, Köstence, Akmedrese, Agra, Delhi, Burma, Singapur, Moro ve Mindeneo’ya; Senegal’den Fes, Kahire, Buhara, Kazan, Hive, Kaşgar ve Urumçi’ye kadar İttihat, her bölgede teşkilatlanmakta ve <strong>yüzlerce gazete ve dergi</strong> çıkartılmaktaydı (Bkz. Hasan Yücel Başdemir, “İslamcılık”, Siyasi İdeolojiler, Adres Yayınları, 2017).</p>
<p>Avrupalılar ve Ruslar, bu hareketten büyük endişe duydular. 1911’de <strong>Rus Büyükelçisinin Çar’a yazdığı raporda</strong> İttihatçıların, <strong>solcu aydınların yardımıyla</strong> hâlâ Orta Asya’daki ittihad-ı İslam faaliyetlerini sürdürdüklerini, isimleri ve yayınları sıralayarak endişe ile yazıyor ve İttihat için toplanan paraların dökümünü veriyordu (Çarıkov, Hofmeister (2016), “Rusya’nın İstanbul Büyükelçiliği’nin II. Abdulhamid Dönemindeki Pan-İslamizm Hareketleri İle İlgili Bir Raporu”, KTÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 2, ss. 195-211.)</p>
<p>Avrupalı siyasetçiler, bu harekete<strong> Pan-İslamism</strong> adını verdiler. Günümüzde de Avrupa merkezli siyasetin, İslamcılık terimine karşı aşırı tepkilerinin altında sanırım bu arka planın önemli bir etkisi var. O zamanlar, bu ideolojiye sahip çıkanların kahir ekseriyesi ya İslam’da reformu (islahat-ı diniyye) savunan ya da dinden uzak, pozitivist fikirlere sahip insanlar olmasına rağmen İttihad-ı İslam, çok güçlü bir <strong>taban desteğine</strong> sahipti. Esasında İttihad-ı İslam, siyasetin ruhuna uygun olarak farklı fraksiyonlar arasında bir çatı yapı olarak işlev görüyordu. İçinde pozitivistler de, solcular da, milliyetçiler de, muhafazakârlar da vardı. 1912’lere gelindiğinde İstanbul’da Musa Kazım Efendi’nin organizasyonları ile çok güçlü bir network oluşturulmuştu. Bu <strong>network üzerinden</strong> haberler çok hızlı şekilde yayılıyor; siyasi ve ekonomik dayanışma sayesinde Avrupa ve Rus istilalarının etkileri kırılmaya çalışılıyordu.</p>
<p>İttihad’a en büyük desteği, <strong>Kazan, Kırım, Dağıstan, Hive, Kaşgar, Buhara</strong> gibi Kuzey ve Doğu’daki onlarca hanedanlık veriyordu. Onlar kısmen şiddet bölgelerinden uzakta idiler. Bu nedenle maddi zenginliklerini bir taraftan devam ettirirken, entelektüel üstünlüklerini de hâlâ koruyorlardı (Oysa bizim bilgisayarlarımız hâlâ Agra, Hive ve Kaşgar’ı dilbilgisi denetiminde hatalı yazımlar olarak görüyor; Moskova, New York ve Brüksel’i ise doğru olarak görüyor. Bu, sanırım Bolşevik devriminin başarısı).</p>
<h2>İttihadın Çöküşü</h2>
<p><strong>Barışçıl güç birliğine</strong> dayanan direnişi kırmak, yayılmacılığın ve sömürgeciliğin önünü açmak için yapılacak en iyi şey, İttihadı yıkmaktı. Ekim devrimi, İttihad’ın en önemli kısmını yerle bir etti. Kuzey’deki ve Doğu’daki bütün İslam coğrafyasının üstü <strong>demir perde </strong>ile örtüldü ve buralarda yaşayan insanlar, devrimle birlikte 100 yıldır sürmekte olan büyük bir soykırıma, zulme ve hak ihlaline maruz kaldı. Diğer Müslüman coğrafya ile olan <strong>bütün ilişkileri kesildi</strong>. Artık <strong>Müslüman dünyanın neredeyse yarısı</strong>, demir perdenin altına, <strong>Sovyet hapishanesine</strong> hapsedilmişti. Bizim çocukluğumuzda Sarp sınır kapısı, dünyanın bittiği yerdi.</p>
<p>Bugün hâlâ buraların İslam coğrafyası olduğu konusunda bizim algılarımız çok zayıftır. Aynı şey, Orta ve Güney Afrika ile Hindistan için de geçerlidir. Buralardaki İslam etkisi ve Müslüman nüfusu <strong>bilinçli olarak</strong> az gösterilir. İslam denilince akla çoğu zaman, Arap ülkeleri gelir. Bu, hâlâ devam eden <strong>yalnızlaştırma ve kültürleri izole etme politikalarının</strong> sonuçlarıdır. İslam’ı sadece Araplarla anmak, onları siyasi olarak yalnız bırakmak ve İslam’ın bütün temsiliyetini Arapların üzerine yüklemek, geçen yüzyılın uluslararası ilişkilerinin önemli bir stratejisidir. Bu şekilde İslam’ın görünürlüğü de tek tipleştirilmiş oluyordu. Self-determinasyon ilkesi gereği kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip olan Araplar, iradeleri dışında çizilmiş (ama kimin ve neden çizdiği belli olmayan) onlarca farklı ülkede, meşruiyeti halkından değil, güçlü sömürgeci ülkelerden alan otokratik yönetimler altında yaşamak zorunda bırakılıyorlardı.</p>
<p>Hikâye, Bolşevik devrimi ile bitmedi elbette. Bugüne kadar süren uzun bir devamı var. Ekim devriminin <strong>Müslümanlara karşı</strong> yapıldığını; <strong>Avrupa ve Rus yayılmacılığına</strong> karşı direnci kırmak için yapılmış <strong>zımnî bir anlaşmanın sonucu</strong> olduğunu söylemek, her ne kadar ispatı mucip bir varsayım olsa da onun, en fazla (veya en az diğerleri kadar) zarar verdiği ve tahrip ettiği toplumların, bugün her yerinde göz yaşı ve kan akan Müslüman toplumlar olduğunu söylemek hiç zor olmayacaktır.</p>
<p>Devrim hikâyesinin bu kısımları, gözden kaçıyor. Ekim devrimi ve onu izleyen gelişmelerden sonra Müslüman toplumlar arasındaki siyasi ilişkiler ve ticarî anlaşmalar, <strong>üçüncü ülkeler</strong> üzerinden sağlanır oldu; diplomaside masanın başındaki eşitlerden biri olma özelliği de 1917’den sonra kayboldu. Keskin gümrüklerin ve sınır hatlarının ne anlama geldiğini bilen kimse yok. Bugünkü sorunların sebebi, sömürgeciliğin başladığı günden beri bölgedeki ilişkileri düzenleyen yabancı aktörlerin, <strong>diktatörlere ve otokratlara destek</strong> vermeye devam etmesi; demokrasi için yanan en küçük bir kıvılcımı bile, hayali bir canavar olarak yarattığı <strong>İslamizm korkusunu</strong> bahane ederek söndürmesidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekim-devriminin-musluman-dunyaya-etkileri/">Ekim devriminin Müslüman dünyaya etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz ve çözüm noktası</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-cozum-noktasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 10:14:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-cozum-noktasi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz’daki meşum olayın üstünden bir yıl geçti. Bu bir yılın sonunda nerede olduğumuz, neler yaşandığımız, FETÖ ve darbe girişimi sürecine destek olanların davaları ve sürecin geldiği nokta, bence çok sağlıklı bir şekilde tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor. Bu bir yıl içinde en sevineceğim şey nedir, diye düşündüm. Elbette daha çok üzücü şeyler geliyor insanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-cozum-noktasi/">15 Temmuz ve çözüm noktası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz’daki meşum olayın üstünden bir yıl geçti. Bu bir yılın sonunda nerede olduğumuz, neler yaşandığımız, FETÖ ve darbe girişimi sürecine destek olanların davaları ve sürecin geldiği nokta, bence çok sağlıklı bir şekilde tartışıldı ve tartışılmaya devam ediyor.</p>
<p>Bu bir yıl içinde en sevineceğim şey nedir, diye düşündüm. Elbette daha çok üzücü şeyler geliyor insanın aklına, ama bir şeyin bizim siyasî geleceğimizi değiştirebileceğini düşündüm. Türkiye bu zamana kadar asla yapamadığı bir şeyi başardı ve 15 Temmuz yargılamaları ile 1913’ten beri yerleşmiş olan darbeci gelenekle ilk kez güçlü bir mücadeleye girişti.</p>
<p>Bazı insanların bu tespiti çok abartılı bulacağını tahmin etmek zor değil. O zaman bunu gerekçelendirmem gerekiyor. Başarısız darbe girişiminin öncesi ve sonrası göz önüne alındığında birçok önemli noktanın olduğunu görüyoruz. Bunlar, dava sürecini zorlaştıran, hatta bazen engelleyen unsurlar olabilse de Türkiye geçen bir yılda bu karmaşada boğulmadan suçlularla mücadelede çözüm noktasını ilk kez bulmuştur. Önce zorlukları sıralayalım, sonra bu <strong>çözüm noktasını</strong> (Arşimet noktasını) açıklayalım.</p>
<ol>
<li>Karşımızda dinî cemaat görüntüsüne bürünmüş, kendini olduğundan çok farklı gösterebilmeyi başaran ezoterik ve aşırıcı bir örgüt var. Bu örgüt, Türkiye’de ve dünyanın her yerinde devasa bir network oluşturmuş.</li>
<li>Örgüt, devletin en kritik yerlerine yaklaşık elli yıldır kendi elemanlarını yerleştirmeyi başarmış. Bununla kalmamış, muazzam gizlenme ve manipülasyon stratejileri geliştirmiş. Olduğundan farklı görünebildiği gibi ölü taklidi de yapabiliyor.</li>
<li>Örgüt, amaçlarını, yani devleti ele geçirme amacını (ve ondan sonra bununla ne yapmayı planlıyorsa) <strong>tek başına</strong> başaramayacağını fark etmiş ve bunun için başka grupları, özellikle muhalifleri manipüle etme konusunda sinsi stratejiler geliştirmiş. Bu nedenle özellikle 2011’deki Oslo görüşmelerinin basına sızdırılmasından sonra bin bir sinsi planla FETÖ’ye mensup olmayanları, hatta kendinden nefret edenleri bile darbeye hazırlık sürecine dahil etmeyi başarmış. FETÖ’yle ilgisi olmayan tutuklamalar, doğru olsa bile insanların kafasını karıştırıyor ve süreci zorlaştırıyor.</li>
<li>Örgütün ve darbe teşebbüsünün arkasında uluslararası güçlerin olduğu ve bazı ülkelerin darbeye destek verdiği konusunda güçlü kanıtlar var. Ayrıca bu denli büyük bir tehlikeyi atlatmış olan Türkiye, kalkışmadan sonra dostlarından (!) destek görmedi veya çok yavaş ve cılız sesler geldi.</li>
<li>Batı başta olmak üzere dünya kamuoyunda geçen altı yıl içinde Türkiye aleyhinde inanılmaz bir karalama kampanyası yaşandı. Türkiye’de baskıcı bir rejimin kurulduğu, siyasî ve hukukî süreçlerin işlemediği şeklinde tek yanlı, dezenformasyona dayalı yayınlarla Türkiye yıpratıldı. 15 Temmuz sonrası dava süreçlerinde uluslararası kamuoyu, her olanı bu yanlış doldurulmuş zihinle yorumladı. Kanlı darbe teşebbüsünü, şehit olanları, yakınlarını, yaralananları, yaşanan büyük mağduriyetleri, demokrasinin ve insanî değerlerin aldığı büyük darbeyi göremedi; tek taraflı baktı, tutuklamaları ve işten çıkarmaları daha fazla gördü; yargıçları ve dava süreçlerini yavaşlatabilecek şekilde bunları daha fazla ön plana çıkardı. Türkiye, adabını bozmadan sürekli bununla da uğraşmak zorunda kaldı.</li>
<li>Bu dezenformasyonu fırsat bilen PKK ve uzantısı olan terör örgütleri, içeride birçok eyleme giriştiler. Geçen bir yıl için Türkiye bununla da mücadele etmek zorunda kaldı.</li>
<li>Suriyeli misafirlerimiz, sayılarının çokluğu nedeniyle ister istemez ülkenin şartlarını zorladı. Türkiye bunlara karşı aşırı tepkilerle de boğuşmak zorunda kaldı. Tabiî onların arasına sızıp gelen DEAŞ başta olmak üzere terör grupları da birçok eyleme girişti, suça karıştı.</li>
<li>Örgütle darbe girişiminden önce az veya çok bağlantısı olan yüzbinlerce insan var ve bunların ne kadarının suça bulaştığını tespit etmek çok zor. Bunu kolayca tespit etmek mümkün olmamakla birlikte örgütün bunları kullanarak tekrar meşru hükümeti devirmek için 2011’den beri girişmiş olduğu türden suçlara kalkışma ihtimalini ortadan kaldırmak için bu insanların bir şekilde sorgudan geçirilmeleri ve örgütle fiilî irtibatlarının kesilmesi gerekiyordu. Sayının çok olması, takibat ve dava süreçlerinde mağduriyetler ortaya çıkardı.</li>
<li>Örgüt yurt içinde ve yurt dışında gerçek kimliğini ve yüzünü gizleyerek ve meşru muhalefetin içine sızarak kovuşturma ve dava süreçlerini engellemeye ve yavaşlatmaya çalıştı.</li>
</ol>
<p>Bunlardan anlaşılacağı gibi 15 Temmuz davası sıradan, basit, failleri ve uzantıları sınırlı, çabucak görülebilecek bir dava değil. Davanın birçok yönü var ve sürecin yavaş işlemesine neden olacak birçok dışsal faktör var. Sistemin işlemesini engelleyecek hatalara rağmen geçen bir yıl içinde mahkemeler ve hükümet üzerine düşen görevi hassasiyetle yerine getirmeyi başardı.</p>
<p>Burada en umut verici durum, böylesine büyük bir travmadan sonra yönlendirici olmak yerine saldırgan olan aşırı muhalefete rağmen siyasî süreçlerin ve yargı süreçlerinin sağlıklı bir şekilde işlemeye devam ediyor olmasıdır.</p>
<p>Bu tür zor durumlarda adaleti ilerletmek, özgürlükleri genişletmek de zordur. Nitekim böyle de olmadı, ama önümüzdeki yılın bu konuda daha iyi olacağını, dava süreçlerinin sağlıklı şekilde yürüyüp suçluların daha belirgin hale gelmesinin, hükümetin ve yargının kendine olan güvenini daha da artıracağını ve Türkiye’de artık yargıya sağcıların, solcular, FETÖ’cülerin değil adaletin hâkim olduğu günlerin geleceğinden umutlu olabiliriz. Darbeyi püskürten sivil güçler, artık Türkiye’de adaletin tesis edilmesini ve devletin tarafsız olmasını istiyorlar.</p>
<p><strong>Çözüm noktası</strong> meselesine dönecek olursak Türkiye’de FETÖ ve benzeri gayri meşru yapılarla meşru olarak mücadele edecek kurumlar bellidir. Siviller üzerine düşeni yapacaktır ve 15 Temmuz gecesinden beri siviller üzerine düşeni yapmaktadır. Türkiye’de demokrasinin koruyucusu sivillerdir. Ancak siviller, suçluları cezalandıramaz. Bunu adil yargı yapacaktır ve geçen bir yıldan beri anlamsız bazı tutuklamalar nedeniyle aralarında “sızıntıların” olduğundan şüphelensek de (makul şüpheleri tutmak kaydıyla) çok başarılı bir şekilde, belki daha doğru ifadeyle beklentinin çok üzerinde yargı kurumu görevini yerine getirmiş ve bunu başarmıştır.</p>
<p>Yargı suçluları cezalandırır ama önlemler alamaz. Hükümet de yaptığı atamalar, çıkardığı kanunlar ve uygulamalarıyla geçen bir yılda tüm eleştiriye açık yanlışlarına rağmen üzerine düşeni yapmış, en önemlisi, kuvvetler ayrılığı ilkesinde yasama ve bürokrasi karşısında zayıf olan ve demokrasinin ana omurgası yasama ve meclisi orantılı bir güçle donatan Cumhurbaşkanlığı sistemini getirmeyi başarmıştır. Artık seçilmişler de yetkilerini atanmışlar gibi kullanabilecekler. Bazıları bu paragrafta yanlış anlama nedeniyle çok yanlış bulacaktır. Bunların hepsinin mükemmel olduğunu, adil ve liyakate dayandığını falan söylemiyorum, tasfiye sürecinin başarılı olarak yürütülebilmesinden ve gayri meşru yapılarla mücadeleyi mümkün kılan kurumların oluşturulmaya başlandığından bahsediyorum. Eleştiri hakkımız her zaman saklıdır.</p>
<p>Ayrıca atanmışların veya seçilmişlerin bu kadar güçlü olması gerektiğini savunduğum da sanılmasın, ama Türkiye’de demokratikleşmenin ve açık kurumlar oluşturmanın dinamosu daima siviller ve seçilmiş iktidarlar olmuştur. Meşru iktidarların başta orduda olmak üzere devlet içinde hâlâ var olan gayri meşru güçlerden daha yetkili ve güçlü olması, Türkiye’nin önünü açacaktır.</p>
<p>İktidarın güçlenmesinin özgürlükleri daraltacağı iddiası büyük bir yalan veya saflıktır. Türkiye’de zaten çok daha güçlü gizli ve gayri meşru yapılar özgürlükleri 90 yıldır daraltıyor ve genişletmek isteyenleri de sürekli darbeler, tehditler ve talimatlar yoluyla engelliyor. Kısacası geçen bir yıl, tüm zorluklara rağmen darbeciler karşısında hükümetin başarısıyla geçmiştir.</p>
<p>Bunlar bize Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar güçlü bir dönem yaşadığımızı gösteriyor. Çünkü ilk defa darbecilere karşı hukukî süreçler ve siyasî süreçler normal olarak işliyor; normal olmayan şeylerin de daha kötüye gittiğini söylemek mümkün değil. Tüm manipülasyonlara rağmen siviller de, yargı da, hükümet de üzerine düşen görevin ne kadar hassas olduğunun bilincinde.</p>
<p>Bunlar bize şunu gösteriyor: Türkiye, FETÖ’yle ve onlara destek olan diğer suçlularla mücadele için <strong>doğru noktayı</strong> yakalamıştır. Her şey mükemmel gitmeyebilir, zorluklar yaşanmıyor değil ama geçen bir yılda ilk kez <strong>çözüm noktası</strong> bulunmuştur. Türkiye buradan yola devam etmeyi başarırsa bu sinsi örgütü ve suç ortaklarını tasfiye etmeyi de başaracaktır.</p>
<p>15 Temmuz’un şehitlerini rahmetle; isimsiz kahramanlarını hayırla yad ediyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuz-ve-cozum-noktasi/">15 Temmuz ve çözüm noktası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitim finansmanı meselesi: Bedava bize pahalıya gelir!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/egitim-finansmani-meselesi-bedava-bize-pahaliya-gelir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Dec 2016 09:09:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/egitim-finansmani-meselesi-bedava-bize-pahaliya-gelir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı bir özeleştiri yaptı ve geçtiğimiz 13 yılda bazı alanlarda başarı sağlayamadıklarını; mesafe kat edemediklerini söyledi. Eğitimi bu alanların başında zikretti. AK Parti 2002’deki seçim vaatlerinde sağlık, ulaşım, kalkınma, dış ilişkiler vs. alanlarında çok iddialı vaatler sıralamıştı. Herkes istediği hastanede muayene olacaktı. Düşük gelirliler de özel hastanelere gidebilecekti. Hastalar uzun kuyruklarda beklemeyecekti. Yüksek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-finansmani-meselesi-bedava-bize-pahaliya-gelir/">Eğitim finansmanı meselesi: Bedava bize pahalıya gelir!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı bir özeleştiri yaptı ve geçtiğimiz 13 yılda <strong>bazı alanlarda başarı sağlayamadıklarını</strong>; mesafe kat edemediklerini söyledi. <strong>Eğitimi bu alanların başında</strong> zikretti. AK Parti 2002’deki seçim vaatlerinde sağlık, ulaşım, kalkınma, dış ilişkiler vs. alanlarında çok iddialı vaatler sıralamıştı. Herkes istediği hastanede muayene olacaktı. Düşük gelirliler de özel hastanelere gidebilecekti. Hastalar uzun kuyruklarda beklemeyecekti. Yüksek enflasyon bitecekti. Her şehre havalimanı yapılacaktı ve herkes uçağa binebilecekti. Memleketin her tarafına duble yollar yapılacaktı&#8230; O zaman için bu vaatler, birçok insana garip ve komik geliyordu, ama AK Parti bunları başardı.</p>
<p>Fakat bu vaatlerin içinde <strong>eğitimle ilgili köklü bir öneri</strong> yoktu. Anlaşılan AK Parti’nin kurucu kadroları eğitim sisteminde çok fazla sorun tespit edememişti. Oysa ilkokuldan üniversite eğitimine kadar eğitim sisteminin başarısızlıklarla dolu olduğunu görmek için <strong>PİSA sonuçlarına</strong> falan ihtiyaç yoktu. Türkiye’deki eğitim sisteminin temel ayakları eksiktir<strong>. Müfredatlar dışlayıcı, pedagojik değil ideolojik; bu nedenle ritüeller komik, sistem tektipleştirici, politikalar merkeziyetçi ve statükocudur</strong>.</p>
<p>Eğitim süreçleri, çocukları hayattan ve içinde yaşadıkları <strong>toplumdan koparacak</strong> şekilde dizayn edilmiştir. Cumhurbaşkanı, başarısız oldukları alanlardan birini <strong>de kültür politikaları</strong> olarak tespit etti. Türkiye’deki eğitim sistemi, gençleri ailelerinden, toplumdan ve iş hayatından izole ettiği için eğitim, kültür politikalarının başarısını da imkânsızlaştırmaktadır. Bu şartlar altında AK Parti, kültür politikaları belirleseydi bile <strong>“eğitim engeli”</strong> nedeniyle bunlar işe yaramayacaktı, boşuna para ve zaman kaybı olacaktı.</p>
<p>Öyle görünüyor ki o gün sorunların farkına varamayanlar bugün varmışlar veya varmaya başlamışlar.  Cumhurbaşkanının açıklaması bunu gösteriyor. Bu tespitler yapıldığına göre hükümet, muhtemel Nisan referandumundan sonra eğitim konusunda önemli kararlar alacaktır. Tabi bunun için öncelikle sorunların tespiti yoluna gidilecektir. Bu süreçte hükümete eğitim politikaları <strong>konusunda yapıcı ve yönlendirici tavsiyelerde bulunmak </strong>gerekir; bunlara kayıtsız kalamayacaklardır.</p>
<p>Türkiye’nin eğitim sorunlarını idari, finansal, programlar, müfredatlar, taksonomiler ve okulların durumu gibi birçok açıdan ele almak gerekecek. Ancak içeriğe dâhil olmayan bazı sorunlar vardır ve her sorun, bu dışsal soruna bağlı olur. Eğitimdeki temel dışsal sorunlardan biri<strong>, finansman meselesidir</strong>.</p>
<p>Türkiye’de 2012’den sonra eğitimde finansman çeşitliliği kısmen sağlanmaya başlandı. Özel okul oranları <strong>%2.9’dan %7’ler</strong> seviyesine ulaştı. Ama her şeyde olduğu gibi Türkiye’deki aydın, entelektüel ve okumuş camia içinde finansman çeşitliliğine karşı inanılmaz bir mukavemet var. Bu mukavemetin gerekçesi olarak da, her konuda istismar etmekten kaçınmadıkları <strong>fakirlik meselesi</strong> korkuluk olarak kullanılıyor. İddiaya göre, finansman çeşitliliği <strong>fakirleri daha fazla dezavantajlı</strong> duruma düşürecekmiş.</p>
<p><strong>Bu bir safsata.</strong> Aksine finansman çeşitliliği, <strong>kamu kaynaklarının doğru yerde kullanılmasına</strong> ve düşük gelirlilere aktarılmasına imkân verecek avantajlar sağlar; bedavacılığı da ortadan kaldırır. Bedavacılık yanlış anlaşılmasın. İhtiyacı olana vermek yardımdır, olmayana vermek, bedavacılıktır. Türkiye’de <strong>eğitim sistemi bedavacıdır</strong> ve hem minimal devlet anlayışına hem de sosyal devlet anlayışına aykırıdır.</p>
<p>Bedava sadece <strong>fare kapanındaki beyaz peynirdir</strong>. Bedava eğitim <strong>büyük bir yalandır</strong>. Bedavanın <strong>fakire maliyeti </strong>çok yüksektir. Örneğin 42 yıllık hayat tecrübemle söylüyorum: <strong>Bedava bana hep pahalıya gelmiştir.</strong> Fakire daha pahalıya gelmektedir. Nedenini birazdan söyleyeceğim.</p>
<p><strong>Kötü siyasetçiler</strong>, vergi toplayarak eğitimi bedava yapmaya çalışırlar. Yüksek vergiler, istihdamın azalmasına ve iş gücünün ucuzlamasına yol açar. Ucuz iş gücü fakirliği sürekli hale getirir. <strong>İyi siyasetçiler,</strong> eğitimi sağlam müteşebbislerin eline teslim ederler. Böylelikle eğitim sektöründeki dört önemli finansmanının önünü açarlar: özel teşebbüs yatırımları, bağışlar, eğitim kredileri ve kamu finansmanı.</p>
<p><strong>Finansman çeşitliliği,</strong> eğitim hizmetlerinin ucuzlamasına yol açar; vergilerin düşmesini sağlar ve kamu kaynaklarının israfını engeller. Düşük gelirli ve zeki öğrencilerin bağışlar yoluyla kaliteli eğitim alması mümkün hale gelir. Eğitimin ulaşmadığı yerlere de <strong>kamu finansmanı</strong> ile destek sağlanır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de şu anda eğitimdeki kamu finansmanı o kadar yüksek ki bu durum çok garip bir sonuca yol açıyor. Devlet, 500 bin TL&#8217;lik evde oturan, altında 200 bin TL&#8217;lik arabası olan ailenin çocuklarına da eğitim desteği veriyor. Bu destekler, vergilerden karşılanıyor ve o vergilerin içinde evi olmayan, kirada oturan insanlardan alınan vergiler de var. Durum böyle olunca &#8220;<strong>düşük gelirlilerin paralarıyla zenginlerin çocukları da okutulmuş oluyor</strong>&#8220;. Galiba bu, dünyadaki en saçma <strong>sosyal devlet</strong> anlayışı.</p>
<p>Özetle, eğitim alanında başarılı makro politikalar belirlenemediği ve PİSA sonuçlarından sonra eğitimin kalitesinin yükseltilmesi gerektiği kabul ediliyorsa ilk üzerinde duracağımız konu finansman meselesidir. Hükümet bu konuda bir politika değişikliğine gidecekse finansman çeşitliliğini esas almalıdır. Entelektüellerimiz de eğitim konusundaki tutuculuklarından vazgeçmeli; hükümeti engellemek yerine cesaretlendirmelidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-finansmani-meselesi-bedava-bize-pahaliya-gelir/">Eğitim finansmanı meselesi: Bedava bize pahalıya gelir!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mağrip&#8217;teki Yoksulluğun Nedeni</title>
		<link>https://hurfikirler.com/magripteki-yoksullugun-nedeni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Dec 2016 11:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/magripteki-yoksullugun-nedeni/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslüman dünyadaki geri kalmışlık, yoksulluk ve şiddet konusundaki fikirlerime birçok arkadaşım katılmıyor ve fikirlerimi indirgemeci buluyorlar. Bense nerede yanıldığımı daha net görmek için bunları ısrarla savunmaya devam ediyorum. Benim katılmadığım zaten birçok yaklaşım var. Birkaç görüşü şöyle sıralayabiliriz: 1. İslam terakkiye manidir. 2. Selefilik geri kalmışlığımızın nedenidir. 3. Kadercilik Müslümanları mahvetmektedir. 4. Müslüman dünya bilgi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/magripteki-yoksullugun-nedeni/">Mağrip&#8217;teki Yoksulluğun Nedeni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslüman dünyadaki geri kalmışlık, yoksulluk ve şiddet konusundaki fikirlerime birçok arkadaşım katılmıyor ve fikirlerimi indirgemeci buluyorlar. Bense nerede yanıldığımı daha net görmek için bunları ısrarla savunmaya devam ediyorum. Benim katılmadığım zaten birçok yaklaşım var. Birkaç görüşü şöyle sıralayabiliriz:<br />
1. İslam terakkiye manidir.<br />
2. Selefilik geri kalmışlığımızın nedenidir.<br />
3. Kadercilik Müslümanları mahvetmektedir.<br />
4. Müslüman dünya bilgi ve teknik üretmekte başarısız kalmıştır.<br />
5. Batı ve İsrail yerli işbirlikçileri eliyle gelişmemizi engellemektedir.<br />
6. Müslümanlar modern dünyaya ve yeni üretim tarzlarına ayak uyduramamaktadır.<br />
7. Müslüman dünya üretken değil, insanlar çalışmayı sevmiyor.<br />
8. Bilgisizlik ve eğitimsizlik yüzünden bu haldeyiz.<br />
Belki bunların her birinde bir nebze doğruluk payı vardır. Ama biz genellikle temel nedenleri bulmaya çalışıyoruz. Ben yoksulluğun temel nedeni olarak serbest ticaret ve ekonomik özgürlüğün olmayışını görüyorum. Nerede yanıldığımı görmek için bu tezimde ısrar ediyorum.<br />
Mağrip&#8217;te olduğum süre içinde de hep buradaki yoksulluğun nedenlerini düşündüm.<br />
Toplum dinamik, insanlar iyimser, selefilik ve kaderciliğin gelişmeye engel olduğu tespiti abartılı bir yaklaşım olur.<br />
Mağrip&#8217;te mal ve hizmetler çok ucuz. Mağazacılık yok. Gördüğüm birkaç mağaza BİM, McDonalds, LC Waikiki ve spor malzemeleri satan bir mağaza. Diğer tüm ticaret, sokaklardaki pazar yerlerinde ve bazı basit mağazalarda yapılıyor.<br />
Asıl söylemek istediğim şey şu: Mal ve hizmetlerin bu kadar ucuz olması, fakirliğin sonucu değil, aksine nedeni. Çünkü hemen kuzeyde büyük ve zengin bir pazar var: Avrupa pazarı. Buradaki mallar, örneğin balık, Avrupa&#8217;ya piyasa koşullarına uygun şekilde pazarlanmış olsaydı buradaki balık fiyatları artacaktı. Ama ülke zenginleyecek ve alım gücü de artacaktı. Bu şekilde üretim gerçek değerini bulmuş olacaktı. Malların aşırı pahalı olması da aşırı ucuz olması da fakirlik göstergesidir.<br />
Serbest ticaret olmadığı için ihracat değeri 10 euro olan bir kasa balık, piyasayı kontrol altında tutan sınırlı zengin (oligark, ya da “crony” kapitalist- ahbap/yandaş kapitalisti) nedeniyle 4-5 euroya satılmakta. Balıkla bu iş olmaz diyenlere Norveç&#8217;i hatırlatmak isterim. Ayrıca burada ürün çeşidi çok fazla. Afrika mallarının da geçiş güzergahı.<br />
Birçok ekonomist, zenginliğin üretime bağlı olduğunu düşünür. Bence ticaret, aracılık ve pazarlama üretimden ve tüketimden daha fazla refah ve zenginlik getirmekte. Hz. Peygamberin bir hadisinde dediği gibi &#8220;rızkın onda dokuzu ticarettedir.&#8221; Tabiî bu, üretmeyin anlamına gelmiyor, ama ticaret ve pazarlama daha önemli.<br />
Müslüman dünyada serbest ticaretin ve ekonomik özgürlüğün olmamasının nedeni sadece kapalı siyasal rejimler değil. Bu ülkelerden gelecek olan ucuz malları kendi piyasalarında kolayca pazarlayan ve vatandaşlarına ucuz mal ve hizmet sağlarken kendileri de kolay para kazanan devletler, bu sistemin değişmesini istemezler. Bu nedenle kendi ülkelerinde şiddetle savundukları ekonomik özgürlüğü, örneğin Mağrip için istemezler. Çünkü bu, refahın Mağrib&#8217;e de yayılmasına, rekabetin artmasına ve hayat koşullarının dengelenmesine sebep olacaktır. Meseleyi Mağrip&#8217;teki crony kapitalistlerle anlaşarak yapmak daha sağlam bir yol olarak görülüyor.<br />
Karmaşık ve uzun bir hikâye ama ana fikir basit: Ucuzluk sizi aldatmasın. Ucuzluk ya piyasa değerinin altındaki satışlardan kaynaklanır ya da devlet sübvansiyonundan.<br />
Her ikisinde de piyasa değeri ile ucuz fiyat arasındaki fark, vatandaşın cebinden çıkıyordur; vatandaşın refahı çalınıyor demektir.<br />
Ödenmeyen para nasıl çalınmış olabilir, diye sorabilirsiniz. Bunun cevabını, iktisadın karmaşık yapısını anlamadan konuşmak mümkün değil.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/magripteki-yoksullugun-nedeni/">Mağrip&#8217;teki Yoksulluğun Nedeni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Hakkında Konuşmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/din-hakkinda-konusmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2016 11:20:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/din-hakkinda-konusmak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din, insanî ilişkilerde en çok kırgınlığa ve gerginliğe sebep olan alanlardan biri. Televizyon programları ve sosyal medya üzerindeki tartışmalarda da aynı durum söz konusu. Tartışmalar da genellikle dinin talî kısımları ile ilgili oluyor. Bu talî kısımlar, çoğu zaman itikadî ve taabbudî konularmış gibi ele alınmakta. Önemsiz meseleler, çok önemliymiş gibi muamele görünce de din, dindarlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/din-hakkinda-konusmak/">Din Hakkında Konuşmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Din, insanî ilişkilerde en çok kırgınlığa ve gerginliğe sebep olan alanlardan biri. Televizyon programları ve sosyal medya üzerindeki tartışmalarda da aynı durum söz konusu. Tartışmalar da genellikle dinin talî kısımları ile ilgili oluyor. Bu talî kısımlar, çoğu zaman itikadî ve taabbudî konularmış gibi ele alınmakta. Önemsiz meseleler, çok önemliymiş gibi muamele görünce de din, <strong>dindarlar arasındaki</strong> bir tartışma ve çatışma alanına dönüşmekte.</p>
<p>Burada, daha ziyade aynı dinin mensupları arasında ortaya çıkan anlaşmazlık ve gerilimleri kastediyorum. Üzerine yoğunlaşılan konular belli: Cemaatlerin dinî ve toplumsal meşruiyeti, hadislere karşı tutum ve hadislerin dinî değeri, mehdi-mesihlik, Kuran’a çağdaş ve geleneksel yaklaşımlar, kişilerin mitleştirilmesi ve masumiyet, diyanetin pozisyonu, Hadislere ve Sünnete karşı tutum, Ramazan ayının başlangıcı ve bitişi, iftar ve sahur saatlerinin doğruluğu, örtünmenin dindeki yeri ve biçimi,  din-siyaset ilişkisi, selefilik, kadercilik, dindarların hayat tarzı ve iş hayatları.</p>
<p>Listede eksiklik olabilir ama genel tartışma konuları bunlar. Bu konularda farklı yaklaşımların rahatlıkla ifade edilebiliyor olması, Türkiye’de temel hürriyetlerin iyi bir noktada olduğunun göstergesi. Diğer taraftan bir toplumda, din alanında da olsa düşünce farklılıklarının olması, fikrî ve kültürel zenginlik göstergesi, çünkü mezheplerin varlığı, dinin tek bir yorumunun olmadığını, hatta olamayacağını bize göstermekte. Daha da önemlisi farklılıklar, düşüncelerin birbirini test etmesi açısından dinî düşüncenin gelişimine katkı sağlamakta.</p>
<p>Bu gerçeğe rağmen belirli bir tartışma usûlünün ve geleneğinin oluşması, farklı fikirlere açık olma gibi hususiyetler, bu tartışmaların niteliğini yükseltir. Çok uzun yıllardan beri din üzerine tartışmalar süregelmesine rağmen bu adabın oluştuğu söylenemez. <strong>Tartışmalar sert, üslûplar keskin ve tutumlar dışlayıcı.</strong> Durum böyle olunca olumlu sonuç ortaya çıkarmasını beklediğimiz serbest düşünce ortamı, ne dinî düşünce ne de yaşantı üzerinde arzu edilen etkiyi meydana getiriyor. İnsanlar birbirlerini dinlemiyor, hep kendi bildiklerini okuyorlar.</p>
<p>Yukarıda bahsi geçen konular, dinin itikadî alanı ile ilgili değil. Bu konularda yanılsanız da bu durum, inancına zarar vermez. Yani bunlar, isabet ederseniz 40 sevap, etmezseniz 1 sevap diye nitelendirilen konular. İmam-ı Azam’ın o meşhur sözünü unutmamak gerekir: <strong>“Allah’ın gönderdiği mesajı inkâr etmedikçe onu yorumlamak, kişiyi dinden çıkarmaz.”</strong> Mezhepler, meşrepler ve cemaatler tam da bu yorum farklarının ürünüdür ve mezhepler, dışlayıcılık esası üzerine oturmazlar. Hz. Peygamber, bu konularda <strong>ihtilafın rahmet</strong> olduğunu bize buyuruyor.</p>
<p>Buna rağmen bazı insanlar, dinî alanı bir çatışma, hesaplaşma ve kavga alanı gibi görüyor ve tüm fikrî ve dinî kaynakları arkasına alarak “muarızlarına” veryansın ediyorlar. Oysa ilahiyat dediğimiz ve asıl olarak İslam’ın fıkıh ve kelam disiplinlerinden oluşan alan, tarihî olarak inanan insanlar arasında bir uzlaşı ve inanç yakınlığı oluşturma amacı gütmüştür. Diğer bir amacı da İslam’ın diğer inançlardan üstünlüğünü ve zarafetini göstermek için kullanılan bir irşad alanı. Bu iki işlev de bugün kaybolmuş gibi.</p>
<p>Bu amaçlara bugün hizmet etmese bile İslamî ilimlerin ana gayeleri bunlardır. Bu maksadı gerçekleştiremiyorsak başarısızlık, fıkıh ve kelamın -veya daha genel ifadeyle İslamî ilimlerin- değil, bu araçları iyi kullanamayan insanlarındır.</p>
<p>Din, öz itibariyle karmaşık ve anlaşılamaz bir hakikatler yığını değildir. Onun mesajı sade ve basittir. Bu mesajın oluşturduğu farklı hayat tarzları ve düşünce biçimleri vardır. Bu, dinî hayatın zenginliğinin bir sonucudur. Şartların ve beklentilerin farklılığı, öz mesajın farklı tezahürlerini ortaya çıkarıyor ama o öz (iman ve ibadet esasları), inancın senkretikleşmesini, yani dışsal etkilerle bozulmasını engelliyor. İslam kültürü bunu, başka inanç sistemlerinde olmayacak şekilde başarmış. Bu zenginliği mezhep, meşrep ve cemaat taassubuna kurban etmemek gerekir. Hele mitleştirilmiş kişilikler üzerinden bu anlaşmazlıkları derinleştirmek, dinî düşüncenin gelişimine büyük zarar verir.</p>
<p>Bu çatışmaların tarafları ilahiyatçılar, cemaatçiler, gelenekçiler, selefçiler, radikaller, modernistler gibi sınıflara ayrılıyor. Bunlar hakkında çok şey söylenebilir ama dışlayıcı konuşmaların hiçbiri dinî hayata ve düşünceye hizmet etmez, sadece zarar verir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/din-hakkinda-konusmak/">Din Hakkında Konuşmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FETÖ&#8217;nün Ezoterik Kodları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/fetonun-ezoterik-kodlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2016 06:03:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/fetonun-ezoterik-kodlari/</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz darbe girişimine karşı millî mücadele kırkıncı gününü doldurdu. O gece yaşananların üzüntüsünü ve sarsıntısını yeni yeni üzerimizden atmaya başladık. Umarım bu rahatlama, yerini rehavete ve bazen en tehlikeli düşmanımız olan suça karşı merhamete dönüşmez. Suça merhamet, merhamet değildir; cehalettir, zulümdür, feraset eksikliğidir. Vicdanları ve adaleti yaralamadan 15 Temmuz’un hesabı sonuna kadar sorulacaktır. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fetonun-ezoterik-kodlari/">FETÖ&#8217;nün Ezoterik Kodları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz darbe girişimine karşı <strong>millî mücadele</strong> kırkıncı gününü doldurdu. O gece yaşananların üzüntüsünü ve sarsıntısını yeni yeni üzerimizden atmaya başladık. Umarım bu rahatlama, yerini rehavete ve bazen en tehlikeli düşmanımız olan <strong>suça karşı merhamete</strong> dönüşmez. Suça merhamet, merhamet değildir; cehalettir, zulümdür, feraset eksikliğidir. Vicdanları ve adaleti yaralamadan 15 Temmuz’un hesabı sonuna kadar sorulacaktır.</p>
<p>Bu mücadeleden, birkaç ay içinde sonuç alabilmek mümkün değil. Kısa zaman içinde alınacak önlem, örgüte mali ve lojistik destek sağlayan kişi ve kurumlarla birlikte bizzat darbeye karışmış kimliği açık ve gizli örgüt üyelerinin mümkün mertebe etkisizleştirilmesidir. Bu süreç zaten devam ediyor. Ancak Türkiye’de herkes şunu açıkça görüyor: FETÖ ile mücadelenin bu birinci dalgasında<strong> kritik noktalarda görev yapan kriptoların</strong> tamamını tespit etmek mümkün değil.</p>
<p>15 Temmuz gecesi darbeye karşı <strong>birinci round</strong> kazanıldı. O gece millet, üzerine düşen görevi yerine getirdi, ama bunun, ringleri içerde ve dışarıda olan en az on roundluk bir maç olduğunu unutmamak gerekir. Önümüzdeki birkaç yıl, temizlik operasyonunun devam etmesi gerekecek.</p>
<p>Karşımızda üyeleri dünyanın dört bir yanına yayılmış ve devletin en mahrem yerlerine kadar sızmış <strong>sinsi bir örgüt </strong>var. Sonuca ulaşmak için her türlü yolu da mubah görüyorlar, buna İslam’ın yasakladığı her şey de dâhil. Anne, baba, kardeş, dindaş, yoldaş hatırı tanımıyorlar. Talimatları sözde <strong>kâinat imamının, mollaların, abilerin ve ablaların rüyalarından</strong> alıyor. Bu rüyaları da Kur’an ve Sünnet’in üstünde görüyorlar; adına da din-i mübin, hizmet, gayretullah diyorlar.</p>
<p>Karşımızdaki örgüt, <strong>mistifikasyona bürünmüş batınî/ezoterik</strong> bir yapıdır. Bu kapalılık ve gizemin altında nasıl tehlikeli bir örgütle karşı karşıya olduğumuzun kodları ve ipuçları yatmaktadır.</p>
<p><strong>Örgüt üyeleri, ortak bir insan prototipine dayanır:</strong> Şakirt dedikleri üyeler, bireysel tasarruflarda bulunacak kabiliyetlere sahip değillerdir. Kişilik olarak hiyerarşik yapısı içinde bulundukları yerde bir anlam kazanırlar. Oradan çıktıklarında kendine güveni olmayan, karar alamayan beceriksiz bir kişiliğe dönüşürler. Örgüt, yıllarca sahip olduğu deneyimle bunu yapmayı başarmış ve çoğu zaman da zaten buna yatkın olan insanları seçmiştir. Örgütün “muhabbet fedaileri” adını verdiği bu insanlar, bütün varlıklarını, zamanlarını örgüte “hizmet” için feda ederler. Ailelerini ve dostlarını ihmal etmekle kalmazlar, asla gerçek dostluklar kuramazlar. Herkesin bir görevi vardır.</p>
<p><strong>Örgüt, gizli amaçlarını dinî ve seküler terimlerin arkasına saklar</strong>: Hizmet, himmet, altın nesil gibi terimler, dinî içeriklere sahip olsa da örgüt, bunları ön plana çıkarıp anlamlarını kendi gayesine göre oluşturur. Himmet, faziletli insanlardan alınan maddi ve manevi destek anlamına gelirken örgüt bunu, insanları kandırarak para alma merasimine dönüştürmüştür. Dindar insanların desteğini almak için bu türden dinî terimlere başvurulurken dindar olmayanlara barış, hoşgörü, diyalog, bilim, eğitim gibi seküler kavramlarla yaklaşılır. Örgüt çok katmanlıdır ve her katmanda kullanılan dil ve terimler değişir.</p>
<p><strong>Örgütte hiyerarşik bir yapı vardır</strong>: Bu hiyerarşik yapıdan çokça bahsedildi. Sokak, semt, mahalle sorumlularından abi ve ablalara; mütevelliye; il, bölge, ülke imamına; mollalara ve kâinat imamına uzanan büyük bir örgüt şeması vardır. Ancak bu yapı ile ilgili bilinmeyen çok fazla şey olduğunu da görüyoruz. Bu zamana kadar itirafçı üyelerden duymadığım, örgütün en önemli görevlisi il müfettişleridir. Bunlar Gülen’in naibidirler. Onun adına ülke imamının bile sahip olmadığı yetkilere sahiptirler. Gülen’den başka kimseye hesap vermezler, tüm örgüt üyelerini sorgulayabilir, üzerlerini arayabilir ve evlerine baskın yapabilirler. Aynı zamanda onlar, en önemli bilgilerin toplandığı kişilerdir. İl ve ilçelerdeki muhasebeciler de örgüt harcamalarını kontrol eder. Bunlar da özellikle askeriyedeki öğrencilerle ilgilenen abilerin hafta sonu finansmanlarını karşılaması açısından önemli kişi veya yapılardır.</p>
<p><strong>Örgütün en güçlü bilgi kaynağı rüyalardır</strong>: Örgüt üyelerine verilen genel talimatların tamamı rüyalara dayanır. Rüyada Allah ya da resulü görünür. Onlar bir şey talep ederler ve bu talep, aynı gün bütün örgüt evlerinde anlatılır. Böylelikle genel mesaj verilir. Bu rüyalar gazete aboneliği, Resulullaha kurban kesme, kurban derisi toplama gibi komik temalara sahiptir. Ancak bu komedinin vahim yanı, rüyalarda görülen şeyler, İslam’ın ana kaynaklarından daha sahih/doğru kabul edilir. Örgütün epistemolojisi, tamamen rüyalar üzerine kurulmuştur.</p>
<p><strong>Gülenizm, mehdî ve mesihî bir harekettir</strong>: Ehl-i Sünnet içinde mehdi ve mesih inancı belirli yönleriyle yer almakla birlikte bu inanç, inanan kişinin bu doğrultuda ibadet etmesi ve yaşaması düşüncesine dayanmaz. Bu yüzden ehl-i sünnet, mehdi ve mesihi kabul etse bile diğer mesihî inanç sistemlerinden tamamen farklılık gösterir. Mesihî inançlar, kutsal tarih anlayışı, kurtarıcıyı bekleme, belirli tarihler ve işaretler bulma, Tanrı’nın sözünden cayması gibi muhtevalara sahiptir. Ehl-i sünnet bunları çok uygun görmez ve itikata aykırı bulur. Bu tür bir mesih ve mehdi inancına, ölü inanç adı verilir: İnancın kendi var ama onu uygun davranış yok. Gülen örgütü bunun aksine canlı bir mehdilik ve mesihlik inancına sahiptir. Örgütün üst kademelerine çıktıkça Fethullah Gülen’in mehdi olduğuna inanılır, ama bu, alt tabakalarda dile getirilmez.</p>
<p>Gülenizmin oluşturduğu paralel dinin İslam’a ve İslam kültürüne aykırı birçok yönü var. Kendini olduğundan farklı gösterme, <strong>tedbir ve teenni</strong> adı altında takiyye yapma, kurban paraları toplayıp kesmeme gibi birçok din ve ahlâk dışı tutum da meşruiyetini bu ezoterizmle sağlamıştır. Bunlar, gizemli örgütlerin tamamının ortak özellikleridir. Bu nedenle bu yapılarla mücadele etmek oldukça zordur.</p>
<p>Türkiye’de örgüt, geçmişte devletin milletine karşı baskıcı ve zalimane tutumundan dolayı tabanda kendine yaygın şekilde yer buldu. Bu durum, örgütle kararlı, dikkatli ve uzun sürecek bir mücadele yürütülmesi gerektiğini bizlere açıkça göstermekte.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fetonun-ezoterik-kodlari/">FETÖ&#8217;nün Ezoterik Kodları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu &#8211; Benedikt Koehler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/islamin-erken-doneminde-kapitalizmin-dogusu-benedikt-koehler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jul 2016 08:56:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/islamin-erken-doneminde-kapitalizmin-dogusu-benedikt-koehler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Benedikt Koehler, İngiltere vatandaşı emekli bir bankacıdır. 2011 yılından beri İslam ekonomi tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yazar, bu kitapta Werner Sombart, Karl Marks, Max Weber, Henri See gibi meşhur yazarların görüşlerinden farklı şekilde iktisat tarihi üzerine orijinal bir tez ortaya atmaktadır: Kapitalizm, sanıldığı gibi önce Ortaçağ’ın sonlarında İtalya şehirlerinde değil 6. ve 7. Yüzyıllarda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/islamin-erken-doneminde-kapitalizmin-dogusu-benedikt-koehler/">İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu &#8211; Benedikt Koehler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Benedikt Koehler, İngiltere vatandaşı emekli bir bankacıdır. 2011 yılından beri İslam ekonomi tarihi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Yazar, bu kitapta Werner Sombart, Karl Marks, Max Weber, Henri See gibi meşhur yazarların görüşlerinden farklı şekilde iktisat tarihi üzerine orijinal bir tez ortaya atmaktadır: Kapitalizm, sanıldığı gibi önce Ortaçağ’ın sonlarında İtalya şehirlerinde değil 6. ve 7. Yüzyıllarda Arabistan şehirlerinde ortaya çıktı. Müslüman tüccarlar çok uzunca bir süre dünya ticaretinin önemli aktörleri oldular. Kitapta ilk Müslümanların, bugün çok fazla anlaşılmış olmasa da ekonomik düşüncenin tarihine çığır açıcı katkılarda bulundukları ileri sürülüyor.</p>
<p>Kapitalizm terimi, birçok okuyucu için olumsuz ideolojik çağrışımlara sahiptir. O, genel olarak Batı düşüncesinin ve medeniyetinin ekonomik yönü olarak tanımlanır, fakat kapitalizme karşı tepki, Batı’ya karşı tepkilerden çok daha serttir. Bu tepkilerin nedeni, kapitalizmin Avrupa milliyetçiliğini taşıyan bir düşünce; bu milliyetçiliğin iktisadi alanda tezahür eden şekli olarak algılanmasıdır. Daha da temelde o, bir iktisadi sömürgeleştirme ideolojisi olarak görülür. Bu yönüyle kapitalizm, 18. Yüzyıl’dan itibaren Avrupa/Batı merkezli tüm olumsuzlukların nedeni olarak görülen bir sömürge ideolojisi kabul edilmiştir.</p>
<p>Koehler, kapitalizm ile bu anlamı kastetmemektedir. Ona göre kapitalizm, ticari hayatla ilgili ince bir kavrayıştır. İnsan hayatının çok temel faaliyetlerinden biri olan ticaret, deneyimlerle kurumsallaşır ve zaman içinde adil pazarların oluşmasını sağlar. İnsanlar arası ekonomik ilişkinin oluşturduğu bu kültürü ifade eden kapitalizm dışında bir kavram yoktur. Kapitalizm kavramına yüklenen olumsuzluklar, insanlığın ticari kültürü ile ilgili bir birikimin de eleştirilere maruz kalmasına yol açmaktadır. Kavramın bu ikili anlamı, piyasa kültürüne karşı aşırı tepkilerin ortaya çıkmasına sebep olmakta ve serbest ticaretin ahlaksız bir faaliyet olduğu algısını güçlendirmektedir.</p>
<p>Koehler, bu kavramsal tartışmaya girmez. O on dokuzuncu yüzyılın başında şarkiyatçı Aloys Sprenger’ın “Araplar dünya ticaretinin mucididirler.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[1]</a> tespitinin peşine düşer ve bu teze güçlü dayanaklar sağlayan tarihi kaynakları okuyucunun dikkatine sunar. Aslında bu, sadece Sprenger ve Koehler’in tezi değildi. Eliyahu Ashtor, <em>A Social and Economic History of the Near East in the Middle Ages</em> adlı kitabında Abbasiler dönemi ticari hayatını kapitalizm öncesi düzen olarak tanımlamış ve kapitalizmin Müslüman dünyada neşet etmeye başladığını iddia etmişti.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[2]</a></p>
<p>Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’deki okuyucunun da büyük çoğunluğu,  kapitalizm terimini itici bulur ve ona temkinli yaklaşır. Bu nedenle kapitalizm teriminin iki anlamını birbirinden ayırmak gerekir.</p>
<h2>Kapitalizmin iki Anlamı</h2>
<p>Koehler’in ortaya koyduğu düşünceyi anlayabilmek için kapitalizmin iki anlamının birbirinden ayrılması gerekir.</p>
<ol>
<li>Mal ve hizmetin sevkiyatına dayalı kurallı ticaret kültürü olarak kapitalizm</li>
<li>Avrupa sömürgeciliğinin ekonomik yönü olarak kapitalizm</li>
</ol>
<p><strong>(1) Kapitalizmin</strong> daha geleneksel ticari kültürü ifade eden birinci anlamı, zaman ve mekân ile sınırlandırılamayan serbest mübadele sistemidir. Şahsi kazanç, sermaye hareketi, sermaye biriktirme, mal ve hizmetlerin mübadelesi ve kişisel tasarruf hakkı gibi düşünceler yeni görünse de her yerde ve her zaman diliminde kurulması muhtemel bir ticari ilişki biçimini tasvir eder. Bu ilişki, zaman içinde basitten karmaşık olana doğru gelişen (ama mübadele ve takas başta olmak üzere basit şeklini her zaman içinde taşıyan) ve karmaşıklaşan ilişkiler ağının kolay organizasyonu için yeni kurumlar oluşturan (ortaklık, sigorta, bankacılık, para, çek, senet, kredi gibi) bir insani faaliyet alanıdır. Bu, genel olarak ticari ilişki kültürünü ifade eden iktisat/ekonomi terimiyle ifade edilse de merkeziyetçilik, dağıtımcılık/paylaşımcılık, regülasyon veya planlamacılık gibi iktisadi anlayışı, olağan akışının ve kendi iç tutarlılığının dışına taşıyan kuram ve uygulamalar nedeniyle serbest ticari ilişkilerin kapitalizm, piyasa ekonomisi, serbest piyasa, liberalizm gibi terimlerle ifade edilmesi ihtiyacını doğurmuştur.</p>
<p><strong>(2) Kapitalizmin, </strong>özellikle Batı üniversitelerinde hâkim olan sol ve Marksist akademianın ithamlarının da etkisiyle kazandığı ikinci bir anlam daha vardır. Bu ise 18. Yüzyıl’da Avrupa’da ortaya çıkmış ve kıtanın öbür yanına yayılmış belirli bir zamana ve mekâna ait tarihsel olgunun adıdır. Burada kapitalizmin gelişimi, evrimsel süreçlerle açıklanır. Bu tarihsel olgu Karl Marks, Max Weber, Werner Sombart ve Henri See’nin çalışmaları başta olmak üzere linear (doğrusal ve ilerlemeci) bir tarihsel algıya dayandırılır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[3]</a> Bu hikâyede kapitalizm, geç dönem Roma İmparatorluğunun köy sisteminde ortaya çıkan, toprağa bağlı geçimlik ekonomi de denilen Ortaçağ ekonomi sisteminin bir dönüşümü olarak görülür. Manoryalizmden feodalizme,<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[4]</a> merkantilizme ve kolonyalizme dönüşen Avrupa ticari deneyimi, See’nin belirlemesine göre 16. Yüzyıl’da kapitalizme dönüşmeye başlamış ve 19. Yüzyıl’da olgunlaşmıştır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[5]</a></p>
<p>Birinci anlam, insanlığın ticari deneyimini tasvir ederken ikinci anlam, kapitalizmi bir Avrupa deneyimi olarak görür. Koehler, kapitalizme birinci anlamı ile yaklaşır.</p>
<h2>Avrupa Kapitalizminin Temelleri</h2>
<p>Serbest ticaret ve kapitalizm genellikle şehir hayatı, şehir nüfusunun artışı, sermayenin dolaşımı gibi özelliklerle tanımlanır. Piyasanın dışarıya açık olması, mesleki uzmanlaşma, zanaatkârlık, lüks malların taşınması, ticari ilişkilerin hacmi ve karmaşıklaşması piyasa sisteminin gelişmesine neden olmaktadır. Bu nedenle tarım toplumları ve genel olarak geçim ekonomileri serbest ticaretin anlamının dışında tutulur.</p>
<p>Çoğu iktisat tarihçisi, ortaçağ ekonomisini toprağa bağlı kapalı bir ekonomi olarak görmektedir; Henri See, kapitalizmin doğuşunu sanayi devrimi ile birlikte kırsaldan şehre yoğunlaşan nüfusla açıklamaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[6]</a> Cristopher Hill de kapitalizmin doğuşuna aynı perspektiften bakar.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[7]</a> Önceleri dar coğrafyada yapılan kapalı ve küçük ölçekli geçim ekonomisinin daha sonra feodalizmle birlikte zenginlik arayışına ve sermaye birikime dönüşmüş, ardından 16. Yüzyıl’dan itibaren zenginliğin anaparanın veya sermayenin miktarıyla ölçülebileceğini ileri süren merkantilizme dönüşmüştür. Çoğu sol yazar, merkantilizmi piyasa sistemi ile özdeşleştirmektedir. Merkantilizme göre, devlet ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Stoklanmış altın, gümüş veya değerli mal miktarı, zenginliğin ölçüsüdür. Bu açıdan merkantilizmin kapitalizm için aşama olduğu ileri sürülür. Bu ticari gelişimin, yedi yıl savaşlarıyla (1756-1763) kapitalizme dönüştüğü iddia edilir.</p>
<p>Bu evrimsel iktisadi tarihin gerçekliği yoktur. Ortaçağlar boyunca Avrupa’da bu türden bir ticari hayatın yanında dünyanın başka bölgelerinde daha yoğun olmak üzere serbest, kurallı ticaret sistemi de aynı anda var olmuştur. Geçim ekonomisi, mübadele ekonomisinin alternatifi değildir; aksine temel düzeyidir. Bu yönden Ortaçağ ekonomisi toprağa bağlı kapalı bir ekonomi olarak görülse de aslında ticari yönlerden uzak değildi. Hastalıkların tedavisinde kullanılan baharatlar, demir ürünleri, tuz, kumaş ve diğer bazı ürünlerin ticareti her zaman yapılmış ve açık ticaret tarım gelirleri ile finanse edilmiştir.</p>
<p>Bu yönüyle Avrupa kapitalizmini kendi içinde doğan bir sistem olarak görmek hatalıdır. Piyasa sistemi, Avrupa’da kendine özgü yönler kazanmış, yeni deneyimlerle birleşmiş ve ilerlemiştir. Ancak onun tarihi kökenleri, popüler iktisat tarihçilerinin ileri sürdüklerinden çok farklı görünmektedir. Koehler’in de iddia ettiği gibi piyasa ekonomisi ve onun birçok kurumu, Avrupa deneyiminin bir ürünü değildir. Farklı tarihlendirmeler yapmak mümkün olsa da karmaşık ticari ilişkileri organize eden piyasa kurumlarının, büyük oranda milattan sonra 6. ve 7. Yüzyıldan itibaren Hicaz bölgesinde ortaya çıktığı görülmektedir. Ancak bu ortaya çıkış sürecini, İpek Yolu ile oluşmuş olan ticari deneyimden bağımsız görmek de büyük hata olur.</p>
<p>İpek Yolu ticari kültürünün Hicaz’da gelişmiş şekli, birçok ticari kurumun ortaya çıkmasına yol açtı. Bunların başında ticari ortaklık, sigorta sistemi, yol güvenliği, pazarın şeffaf olması, fiyatlara müdahalenin yasaklanması, çek ve senet uygulamaları, malların güven içinde taşınmasının üretim ve tüketimden daha önemli görülmesi, malların serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılması gibi uygulamalar yer alıyordu.</p>
<h2>Hicaz’ın Ticari Deneyimi</h2>
<p>Hicaz’ın ticari deneyimlerin daha gerisinde, geç antik dönemden itibaren Çin’den dünyanın batısına yapılan İpek Yolu ticareti vardı. Önce Roma-Part savaşları, daha sonra Bizans-Sasani mücadeleleri (ve Kuzeydeki diğer toplulukların savaşları) M.S. 2-3. Yüzyıldan itibaren Hicaz bölgesini güvenli bir ticari yol haline getirdi. Hicazlı tüccarlar, savaşın dışında kalmayı başaran Yahudi tüccarlarla (özellikle Roma sürgünüyle Doğu’ya gitmiş olan Buhara Yahudileriyle) sürekli ticari ortaklıklar kurdular. Bu süreçte İpek Yolu’nun ticari deneyimi Araplara geçti. Ancak Arap tüccarlar, bu deneyimi çok daha ileriye götürmeyi başardılar.</p>
<p>Hicaz’da, Hz. Muhammed’in Medine’de ilk siyasi organizasyonu tesis etmesine kadar yüzlerce yıl güçlü bir devlet olmadı. Site (şehir) devletlerinin hâkim olduğu Hicaz bölgesi, uçsuz bucaksız kumlarla kaplıydı; bu, eşkıya ve hırsızlar için iyi bir doğal saklanma ortamıydı. Arapların büyük dedeleri Kilab ve Kusay, kumları güvenli bir yer haline getirebilmek için büyük çabalar sarf ettiler. Bu süreç, Hicaz’da önemli ticari kurumların doğmasına sebep oldu.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[8]</a></p>
<p>Haram uygulaması, güvenli ticari bölge oluşturma çabasıydı. Mekke’de Kâbe’nin bulunduğu bölge, “Haram” olarak adlandırılıyor ve burada ticaret veya ibadet amacıyla gelenlere mal ve can güvenliği sağlanıyordu. Haram uygulamasını ihlal edenler, en ağır cezalara maruz bırakılıyordu. Kilab ve Kusay, bu uygulamayı Hicaz’ın tamamına yayma konusunda büyük çaba harcadılar ve bunda büyük oranda başarılı oldular. Ancak haram uygulamasının başarılı olması için başka ticari kurumlarla desteklenmesi gerekirdi. Hz. Muhammed’in gençliğinde yöneticiliğini yapmış olduğu Hılfulfudul (erdemliler dayanışması) uygulaması, zarar gören ticari malları tazmin etme görevi görüyordu. Bugünkü sigorta sistemine karşılık gelen bu kurum, çok erken dönemlerde tesis edilmiş ve tüccarların güven duyarak Hicaz bölgesini seçmesine imkân sağlamıştı.</p>
<p>Arap tüccarlar, 6. Yüzyıla gelindiğinde dünyanın en iyi işadamları olmayı başardılar. Artık onların ticari dehası ve inşa ettikleri kurumlar, tüm dünyada takdir görmeye başlamıştı.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[9]</a> Araplar, ticareti bir ustalık, maharet, alışkanlık ve yatkınlık olarak tanımlamaya başladılar ve bu ustalığa “ilaf” adını verdiler. İlaf, Arapların gurur duydukları kurallı, güvenli ve dürüst ticareti yapabilme becerisiydi.</p>
<p>Funduk uygulaması haram, hılf ve ilaf uygulamalarını destekleyen başka bir ticari icattı. Funduklar, bugünkü otel ve alış-veriş merkezlerinin bir araya gelmiş şekliydi; uzun yolculuklara çıkan tüccarlar için dinlenme, barınma ve aynı anda ticaret yapma imkânı tanıyordu. Bu fundukların ebatlarını, 2500 develik kervanlara kapalı mekân sağlıyor olmalarından yola çıkarak tahmin etmek gayet kolaydır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[10]</a></p>
<p>Tüm bu kurumlar, Hicaz’da miladi 2. Yüzyıldan itibaren güçlü bir ticaret geleneği oluşmasına ve Hicaz tüccarlarının asırlar boyu, dünyanın en zengin işadamları olmasına yol açtı. Bu süreçte Arapların icat ettiği en önemli ticari kurumlardan biri de karmaşık şekilleri olan ortaklıklardı. Kadınların, eşkıyanın ve hatta zaman zaman kölelerin bile iştirak ettiği bu ortaklıklar, büyük bir ticari dehanın ürünüydü. Herkes elindeki maddi birikimlerini tüccarlara veriyor ve karşılığında yüksek miktarda kar payı alıyorlardı. Bu ortaklık kültürü, bir yandan yapılan ticaretin hacmini büyütüyor diğer yandan da kervanlara saldıran hırsızların, hırsızlık yerine ticaret yapmalarını teşvik ediyordu. Aslında ortaklık, bu haliyle haram uygulamasının bir devamı olarak doğmuş oluyordu. Yapılan ticareti, güvenli hale getirmesinin yanında hacmini büyüttüğü de anlaşılınca kirad denilen yeni bir kurumsal yapının ortaya çıktı. Esasında sermayeyi kullanma ve işletme olan bu kirad sistemi, Hicaz ticaretinin belkemiğiydi.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[11]</a></p>
<p>Hicaz ticaretinin kültür ve deneyimi, onlarca sistematik çalışmayı gerektiren bir boyuta sahiptir. Kozmopolitizmin ticareti nasıl desteklediğinin en iyi örneği de burada bulunur: Etnik, dini ve gelir dağılımındaki farklılıklar, Mekke başta olmak üzere Hicaz’ın site devletlerinde hoşgörüye ve işbölümüne dayalı kozmopolit ve uyumlu bir kültürel hayat meydana getirmişti. Koehler, bu ticari deneyimi, tarihsel ve kurumsal yönleriyle bir giriş perspektifinde ortaya koymaktadır. Bu yönüyle kitap, akademisyenler için birçok yeni araştırmaya ön ayak olacak niteliktedir.</p>
<h2>Ticari Deha ve İlahi Mesaj</h2>
<p>İslam, bir iş adamı tarafından tebliğ edilen tek dindir. Hz. Muhammed, ticaretle uğraşan şehirli ve elit bir aileden geliyordu. İslam mesajını getirmesinden önce ataları gibi başarılı bir iş adamıydı. Mesleğini risaletinden sonra da sürdürdü. Bu nedenle olmalı ki yeni din ticaret, tüketicinin korunması, iş ahlâkı ve mülkiyet hakkı konularında birçok şey söylüyordu.</p>
<p>İlahî mesajın etkileyiciliği ile ilk Müslümanların ticarî dehasının birleşmesi, İslam’ın hızlıca yayılmasını ve bu arada onların ekonomik deneyimlerinin Avrupa’ya geçişini sağladı.</p>
<p>Benedikt Koehler, bu kitapta İslamî kurumların ve ticarî uygulamaların Venedik ve Cenova’ya nasıl taşındığını ve buralarda nasıl yeniden şekillendiğini anlatmaktadır. Bu finansal yenilikler ortaklığın icadı, işletme yönetimi teknikleri, ticarî aritmetik ve parasal düzenlemeler gibi piyasa mekanizmalarını ihtiva ediyordu.</p>
<p>Avrupa’yı etkileyen başka İslam kurumları da vardı: İslam vakıfları, şirketlere ve yükseköğretim kurumlarına ilham verdi. Oxford ve Cambridge gibi ilk Avrupa üniversiteleri, Medrese eğitimini model olarak aldı.</p>
<p>Tüm bunlar, bize şunu söyleme hakkını açıkça verir: Piyasa ekonomisinin tüm temel kurumlarının İslamî kökenleri vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi, basdemir@hotmail.com</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> Benedikt Koehler, <em>İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu</em>, çev.: İsmail Kurun, Ankara: Liberte Yayınları, 2016, s. 11.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> Eliyahu Ashtor, <em>A Social and Economic History of the Near East in the Middle Ages</em>, Berkeley: University of California Press, 1976, s. 112.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[3]</a> Werner Sombart, <em>The Quintessence of Capitalism</em>, New York: Howard Fertig, 1967. Werner Sombart, <em>The Jews and Modern Capitalism</em>, New York: Burt Franklin, 1969.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[4]</a> Toprak sahibi kişilerin, topraklarını koruması için daha büyük toprak sahibi kişilere topraklarını devretmesi durumudur. Bu sistemde toprağını satan kişi toprağı işler ve ürününü kendisi alır. Ancak toprak artık kendisinin değildir. Sadece toprağı işletip, nimetlerinden faydalanıyordur. Bu sistemin feodalizmden farkı, feodalizm sisteminde kişilerin krala hizmet karşılığında toprak kazanmasıdır. Kralın toprağını işleyerek veya orduda hizmet ederek toprak kazanabilirsiniz ve bu toprak sizin olur, manoryalizmde olduğu gibi kralın üstünde gözükmez.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> Henri See, <em>Modern Kapitalism: Its Origins and Evoluation, Batoche Books</em>, Kitchener, 2004 (ilk baskı 1928), s. 12.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[6]</a> Luciano Pellicani, <em>The Genesis of Capitalism and the Origins of Modernity</em>, çev.: James G. Colbert, Telos Press, 1994, s. 29.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[7]</a> Cristopher Hill, “Protestanlık ve Kapitalizmin Ortaya Çıkışı”, <em>Kapitalizmin Doğuşu</em>, editör: David L. Sandes, çev.: Süleyman Erol Gündüz, İstanbul: İnsan Yayınları, 1995, s. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[8]</a> Koehler, <em>age</em>, s. 42.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[9]</a> Koehler, <em>age,</em> s. 11.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[10]</a> Koehler, age, s. 201.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[11]</a> Koehler, age, s. 191.</p>
<p><em>Kaynak: <a href="https://liberte.com.tr/liberal-dusunce-sayi-82" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Liberal Düşünce Dergisi, 82. Sayı</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/islamin-erken-doneminde-kapitalizmin-dogusu-benedikt-koehler/">İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu &#8211; Benedikt Koehler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Dünyada Sivil Toplum: Dün, Bugün, Yarın</title>
		<link>https://hurfikirler.com/musluman-dunyada-sivil-toplum-dun-bugun-yarin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yücel Başdemir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:03:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/musluman-dunyada-sivil-toplum-dun-bugun-yarin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sivil Toplum Bir Batı Tecrübesi mi? Kamu otoritesi dışında belirli bir amaç için bir araya gelmiş insanların oluşturduğu gönüllü organizasyonların tümüne sivil toplum adı verilir. Ticari  şirketler, dini cemaatler, kiliseler, hemşeri dernekleri, engelli dernekleri, işçi sendikaları, meslek örgütleri, kadın hareketleri, spor ve müzik kulüpleri, yardımlaşma ve eğitim dernekleri ve en önemlisi aileler gönüllü olarak kurulan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/musluman-dunyada-sivil-toplum-dun-bugun-yarin/">Müslüman Dünyada Sivil Toplum: Dün, Bugün, Yarın</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil Toplum Bir Batı Tecrübesi mi?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kamu otoritesi dışında belirli bir amaç için bir araya gelmiş insanların oluşturduğu gönüllü organizasyonların tümüne sivil toplum adı verilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ticari  şirketler, dini cemaatler, kiliseler, hemşeri dernekleri, engelli dernekleri, işçi sendikaları, meslek örgütleri, kadın hareketleri, spor ve müzik kulüpleri, yardımlaşma ve eğitim dernekleri ve en önemlisi aileler gönüllü olarak kurulan sivil yapılardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu açıdan sivil toplum, kamu otoritesi dışında örgütlenmiş her türlü faaliyetin adıdır. Onların amacı, işbirliği ile hayatı kolaylaştırmak, kamu otoritesinin tek başına veya tek bir merkezden çözmeye çalıştığı sorunları daha fazla imkâna ve bilgiye sahip olan ve sorunları daha iyi bilen kişilerin oluşturduğu birlikteliklerle çözmektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu tanımlama, birçok yazar tarafından benimsenmemekte ve sivil toplum kavramının Batı siyasi kültürüne ait bir düşünce olduğu sıklıkla söylenmektedir. Hatta Şerif Mardin sivil toplumu “Batı rüyası” olarak tanımlar.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mardin’e göre sivil toplum düşüncesi 13. yüzyıldan itibaren zayıf krallarla feodal asillerin otoriteleri arasında sıkışan şehirli insanların siyasi hak ve yetkilere sahip olma mücadelesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu şehirli orta sınıf, ticari başarısını hak ve özgürlüklerini artırmak için kullanmış ve bu haklar çerçevesinde oluşturdukları birliktelikler, zaman içinde hükmi (hukuki) şahsiyet ve kolektif bir kimlik kazanmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu minvalde sivil toplum düşüncesi, bireylerin özgür faaliyet alanlarının genel ismini ifade eder olmuştur. Konuya bu şekilde bakıldığında sivil toplumun bir Avrupa tecrübesi olduğu söylenebilir. Fakat Avrupa siyasi tecrübesi içinde sivil topluma yüklenen anlamların farklı olduğu gözden kaçmamalıdır.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Teknik kullanımıyla “sivil toplum” ifadesinin tarihi Thomas Hobbes ve John Locke’a kadar uzanır. Locke, sivil toplumu bireylerin kamusal alanda sahip oldukları hakları ifade etmek için kullanıyordu. Ona göre doğal durumdan çıkmış ve haklarının bir</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman dünyadaki totaliter devletler, sürekli sivil toplumla çatışma içinde oldu. Özellikle Arap dünyasında yöneticiler, sivil faaliyetleri iktidarları için bir tehdit olarak algılamaktalar. Sivil toplum örgütleri ise gönüllü birliktelikler yoluyla sorunları çözen ve hayatı kolaylaştıran çalışmalar yaparken aynı zamanda devlet otoritesine karşı alternatif bir politik güç meydana getirmektedirler.</span></em></strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></em></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">kısmını kamuya devretmiş olan insanların bulunduğu bir toplumda belirli amaç için bir araya gelmiş insanlar sivil toplumu oluşturur. Bir kamu otoritesinin kurulmasından sonra doğal durum sona erer fakat insanlar doğal durumda yaptıkları birçok işi devam ettirirler.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sözleşmeden sonra kamu dışında yürütülen faaliyetler, sivil toplumu oluşturur. Georg W. F. Hegel, aile ile devlet arasında bulunan bütün kültürel ve ekonomik ilişkilerin oluşturduğu yapıya sivil toplum adını verdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hegel, sivil toplumla devlet arasında bir nicelik farkı görür. Ona göre sivil toplum, devletin daha ilkel halidir. Karl Marks ise bunlar arasında bir karşıtlık kurar. Ona göre sivil toplum, sınıfsal bölünmelere göre biçimlenen bir sömürü biçimidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kavramın soy kütüğüne dair farklı bakış açılarını göz önüne alırsak sivil toplumun Batı siyaset kültürüne ait olduğu fikri tartışmaya açık hale gelir. Sivil toplum temelde kamu otoritesi ile bireysel özgürlükler arasındaki gerilimin tarihsel ürünüdür.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devlet otoritesinin olduğu her yerde bu otoritenin baskı ve belirlemelerinden bağımsız faaliyet alanı da oluşur. Bu faaliyet alanı ne kadar geniş olursa o toplumda siyasi ve ekonomik özgürlükler de o kadar geniş demektir. Bu nedenle sivil toplumun gelişmişliği, birey özgürlüğü ile yakından ilgilidir.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman Dünyada Sivil Toplum Neden Gelişemedi?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman dünyada siyasi ve ekonomik özgürlüklerin yeterince gelişmemiş olması, hükümet dışı gönüllü organizasyonların faaliyetlerini ya engellemekte ya da bu gönüllü işbirliği çabalarının sürekli siyasete veya yasal olmayan faaliyet alanlarına kaymasına neden olmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bunun nedeni, kanuni ve psikolojik baskının olduğu yerlerde, sadece direnci ve sivil motivasyonu yüksek olan işbirliği çabalarının varlığını devam ettirebilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bunlar ise ya terör ve mafya gibi şiddete dayalı yasadışı Paryapılanmalar ya da gizil amaçları ve hiyerarşik yapılanmaları olan dini ve ideolojik örgütlerdir. Oysa sivil toplumun faaliyet alanı, çevreden eğitime, ticaret, spor ve eğlenceye kadar birçok alanı içine alır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu açıdan bakılırsa Müslüman dünyadaki sivil toplum daha ziyade dini içerikli siyasi hareketler görünümündedir. Bu durumun nedenlerini Müslüman dünyanın siyasi geçmişinde bulabiliriz.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Osmanlı örneğini gözden geçirdiğimizde Osmanlı’da bütün mülkiyet devlete aitti. 12. Yüzyıldan itibaren vakıfların kurulması, devlet otoritesi dışında gelişen faaliyet alanlarına kapı aralıyordu. Vakıflar sayesinde hükümdarın tasarrufundan ayrı bir mülkiyet yapısı ortaya çıkmıştı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu vakıflar sayesinde eğitim, ticari hayat, yardımlaşma gibi sosyal sorumluluklar insanların sivil faaliyetler yapabilme becerilerini geliştirmelerine sebep olmuştu. Hatta akademik faaliyetlerin büyük kısmının finansmanını bu vakıfların sağlaması, ulemanın sivil halkı temsil etmesini sağlamıştı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">3 Mart 1924 tarihinde Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıyla sivil inisiyatifler yasadışı kabul edilmiştir. Kamu otoritesinin bu tavrı, sivil teşkilatlanmaların kurulmasını engellemiş veya bunları devlet-sivil toplum (ya da devlet-vatandaş) antagonizmi içinde bırakmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu sivil-devlet çatışması, sadece Türkiye tecrübesi değildi. Yirminci yüzyılın birinci yarısı, Müslüman dünyada sömürgecilikten diktatörlüklere geçiş dönemiydi. Siyasi meşruiyetten yoksun olan ve sömürgecilerin menfaatlerini kollamaları için geride bıraktıkları diktatör idareciler, gönüllü sivil faaliyetleri, otoriteleri için sürekli bir tehdit olarak gördüler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu faaliyetlere karşı giriştikleri engelleme çabası, sivil kurumları sürekli olarak siyasi içerikli faaliyetlere yöneltti. Bunun tipik örneklerinden biri, Mısır’daki İhvan-ı Müslimin hareketidir. İhvan hareketinin kurucusu Hasan el- Benna mahalle camileri, dini eğitim veren ve okuma-yazma öğreten eğitim kurumları inşa etmenin yanında halka açık küçük hastaneler ve dispanserlerin kurulmasına öncülük etti.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İhvan, farklı sektörlerde ama birbirini destekleyen küçük işletmelerle ticari faaliyetlere de girişti. Halkla doğrudan temasa geçmiş olması ve ihtiyaçlarına cevap vermesi nedeniyle Mısır’da büyük bir toplumsal tabana yayıldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">El- Benna, siyasi faaliyetlerden sakınma konusunda özel bir ihtimam göstermesine rağmen sürekli kanuni takibe uğradı. Bu takibatlar, İhvan’ı Seyyid Kutup’la birlikte devlet otoritesine karşı bir siyasi muhalefet hatta zaman zaman direniş hareketine dönüştürdü. Mısır, tarihi tecrübeler birbirinden kısmen farklı olsa da Müslüman dünyanın bir prototipidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ayrıca sömürgecilik, gündelik insani sorunlarla ilgili gönüllü işbirliği çabalarını siyasileştiren/fanatikleştiren diğer bir etken olmuştur. Cezayir’deki sivil toplum tarihi buna tipik örnektir. 1920’lerde Cezayir’de kurulan Nadi hareketi, orta sınıf dindar tüccarlar, öğretmenler, entelektüel ve din adamlarından oluşuyor ve bir sivil organizasyon olarak yürüyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu hareket, 1931’de Abdulhamit bin Badis’in Müslüman Bilginler Birliği’ni kurmasına temel teşkil etti. Birlik başta ilmi, dini ve ahlâki gerekçelere dayanırken sonraları bağımsızlık için mücadele eden bir yapıya büründü. 1964’te ise İslami Değerler Örgütü’ne dönüştü. Daha sonra bu hareket, İslami Selamet Cephesi’nin temellerini oluşturdu. Benzer bir durumu Bosna’da da görebiliriz.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1941 yılında Yugoslavya’da kurulan Mladi Muslimani cemiyetinin amacı, İslâmi düşüncenin ve kültürün ihyası, Müslümanların yeniden özüne dönmesi, tarihleri ve dini geleneklerine uygun olarak yeniden eğitilmesi ve Müslüman mültecilerin, yetimlerin ve savaş mağdurlarının ilgilenileceği sosyal ve hayır kurumlarının gelişimiydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İzzet Begoviç ve Ömer Behmen gibi öncüler, şiddet eylemlerine karışmamış olmalarına rağmen uzun yıllar hapis cezası aldılar. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra bu hareket, Demokratik Eylem Par tisi (SDA) adıyla siyasete girdi ve Bosna’nın bağımsızlık mücadelesini yürüttü.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil Toplumu Engelleyen Bir Unsur: Devlet-Toplum Çatışması</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mısır örneğinde olduğu gibi kamu otoritelerinin diktatörler aracılığıyla sivil faaliyetleri engelleme çabaları, Müslüman dünyada sivil toplumun gelişimini sürekli geciktirdi; piyasa süreçlerinde çalışmak isteyen birliktelikleri radikalleştirdi ve iktidara karşı alternatif bir yapılanmanın içine girmelerine sebep oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplumun devletle sürekli bir çatışma içinde bulunması, gönüllü birlikteliklerin ruhuna aykırıdır. Çünkü gönüllü işbirlikleri, toplumun ihtiyaçlarını karşılama, devletin sorumluluklarını azaltma ve bireylere toplumun gelişimi için fırsat tanıma amaçları taşır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Toplumlardaki ilerlemeler insan ilişkilerinin bir yan ürünüdür. Bu ilişkiler aracı kurumlar vasıtasıyla olur. Bu aracı kurumlar, sivil toplumu oluşturur. Devletle bireyler ve toplum arasındaki gerilim, bu gönüllü işbirliğinin kurulmasını ya da faaliyetlerini engeller.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman dünyadaki totaliter devletler, sürekli sivil toplumla çatışma içinde oldu. Özellikle Arap dünyasında yöneticiler, sivil faaliyetleri iktidarları için bir tehdit olarak algılamaktadırlar. Buna karşın sivil toplum örgütleri ise pozisyonlarını ve sorumluluklarını devletin kendilerine karşı tavrına göre şekillendirmekte, gönüllü birliktelikler yoluyla sorunları çözen ve hayatı kolaylaştıran çalışmalar yaparken aynı zamanda devlet otoritesine karşı alternatif bir politik güç meydana getirmektedirler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman dünyadaki kamu otoritesinin sınırlayıcı, dışlayıcı ve müdahaleci tavrına karşı sivil faaliyet yürütmeye çalışan örgüt ve kuruluşların bir kısmı ikinci bir güç merkezi ve mevcut otoriteye karşı bir alternatif olmaktan ısrarla kaçındılar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu hareketler, kamu otoritesini sürekli bir muhatap olarak gördüler. Orada bazı sorunların olduğunu ve bu sorunların zaman içinde düzeleceğini, bunun için çalışmak gerektiğini, kamu otoritesinin karşısında ikinci bir alternatif otorite yapılanmasına girmekten kaçınılması gerektiği düşündüler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hasan el-Benna’nın İhvan’ı, İzzet Begoviç’in Mladi Muslimani’si, Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş’ü, Raşid Gannuşi’nin Nahda’sı bu ikinci türe tipik örneklerdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu hareketler, sürekli sistemin içinde kalmaya ve otoritenin sebep olduğu antagonizmden sakınmaya çalışmışlardır. Sivil organizasyonlar, bu tavrı sürdürme konusunda her zaman başarılı olamadılar. Bazı örgütlenmeler, tamamen alternatif bir siyasi otorite gibi hareket ettiler ve hiyerarşik yapılanmalara yöneldiler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu tür İslami hareketlerin finansmandan, eğitimden, spordan, sanattan, gazete ve yayınlardan sorumlu elemanları ve onların da emir aldıkları üst yapılanmaları vardı. Bunlar, kamu otoritesinin sahip olduğu tüm toplumsal aygıtlara alternatif kurumlar ve istihdam alanları ihdas ettiler.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman Dünyada Sivil Toplumun Bugünkü Durumu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tüm dünya için olduğu gibi Müslüman dünya için de 1990’lı yılların başı birçok bakımdan bir dönüm noktası olmuştur. Doğu Bloku’nun çökmesiyle Soğuk Savaş sona ermiş ve dünyanın her yerinde olduğu gibi Müslüman dünyada da özgürlük ve demokrasi düşüncesi güçlenmeye başlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Fakat bir taraftan açık toplum ideali yayılırken diğer taraftan Filistin ve Afganistan’daki işgallerden sonra Bosna ve Çeçenistan savaşlarının başlaması, Müslüman dünyada şiddet ve fanatizm temayüllerini artırmıştır. Bu durum, Müslüman dünyanın genelinde hükümet dışı organizasyonlara endişe ile bakılmasına neden oldu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Aslında bu endişe, işbirliği ruhunu olumsuz etkilemekten olabilziyade gönüllü birlikteliklerin daha çok şiddet temayülü göstermesine veya kapalı örgütler olmasına yol açtı. Karizmatik ve ruhani liderleri, hiyerarşik yapılanması ve gizli gündemi olan bu kapalı örgütler, hiç şüphesiz sivil toplum gibi çalışır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Fakat sivil toplum kavramı daha özelde toplumsal sorumlulukları elbirliği ile yerine getiren şeffaf teşkilatlanmaları ifade eder. Bu dini cemaatler, bu sorumluluklara önemli katkılar sağlar fakat faaliyetlerinin arkasında siyasi amaçlar barındırmaları, uluslararası dayanışma ağlarına endişe ile yaklaşmaları, sivil toplumun barışcıl ruhuna aykırıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu açıdan doksanlı yıllarla başlayan sivil toplum rüzgârı, birçok olumlu örneğe rağmen Müslüman dünyada yeterli gelişme gösteremedi. Örneğin Yemen’de 1994’te Arap Demokrasi Enstitüsü (Arab Institute for Democracy), 1996’da Muntada el-Qadai adlı hukuk çalışanları derneği bu sürecin ürünleri idi. Ancak bu tür dernekler, radikal ve ideolojik yapıların gölgesinde kaldı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum düşüncesinin gelişimi merkezi bürokrasinin faaliyet alanının daralması, toplumsal inisiyatifin artması ve ekonomik ve kültürel hayat üzerindeki devlet kontrolünün azalmasına bağlıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bugün bu üç özelliğin Müslüman dünyada ne durumda olduğuna bakarsak devlet yönetiminde siyasi ilkelerden çok katı bürokrasi ve kapalı devlet yönetimleri ile karşılaşırız. Diğer taraftan bireylerin sivil faaliyetlerine endişe ile bakılmakta, kamu otoritesi, sivil toplum boşluğunu devlete bağlı sivil sendika, dernek ve odalar üzerinden yürütmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu örgütler, hükümetin merkeziyetçi kararlarına sivil meşruiyet sağlama işlevi görürler. Oysa bunların hükümetlere alternatif olmamaları gerektiği gibi dayanak olmaması gerekirdi.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil Toplum İç in Bir Gelecek Vizyonu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Siyasi ve ekonomik özgürlüklerin yeterince gelişmemiş olması, totaliter devletlerin aile hayatından ticari hayata kadar tüm toplumsal faaliyetleri yönlendirme isteği ve gelişmiş devletlerin Müslüman ülkeler üzerindeki zorlayıcı ve gizli politikaları Müslüman dünyada sivil toplumun gelişimini olumsuz etkiledi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Buna rağmen Müslüman dünyanın sivil toplum deneyiminin tamamen başarısız olduğunu söylemek doğru değildir. Bosna Savaşı nedeniyle 1995 yılında İstanbul’da kurulan İHH İnsani Yardım Vakfı,  Bosna’dan sonra Çeçenistan, Kosova, Pakistan Açe, Filistin ve Afrika Sahra-altı ülkelerde savaş, kıtlık ve afetler nedeniyle zarar görmüş olan insanlara yardım sağlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Müslüman dünyada faaliyet alanı en geniş sivil kuruluş İHH gibi görünmektedir. Sivil toplumun gelişmesinin siyasi ve ekonomik özgürlüklere bağlı olduğunu tekrar vurgulamakta yarar vardır. Başka bir kriter ise gönüllü faaliyet alanlarının çeşitlenmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ticari ve sınai faaliyetler, insan hakları, çevre, eğitim, sağlık ve sosyal sorumluluk alanlarında dengeli bir dağılıma ihtiyaç vardır. Ancak çeşitlenme sürecinde en önemli nokta, sivil toplum örgütlerinin finansman ve karar mekanizmaları açısından özerk bir yapıya sahip olabilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Spor kulüpleri, ticari kuruluşlar veya sendikalar kamu otoritesi ile ilişkilerini çatışma, dayanışma ve menfaat üzerine kurmaktan sakınmalı; açık, şeffaf ve şiddetten uzak faaliyet alanları açmaya ve ısrarla bu faaliyetleri sürdürmeye gayret etmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu ölçütlere uygun sivil toplum örgütleri, son zamanlarda aktif bir şekilde faaliyetlerde bulunmaktadır. Pakistan’da Alternate Solutions Institute, Azerbeycan’da Azadlıq Çırağı, Nijerya’da AfricanLiberty. Org ve Initiative for Public Policy Analysis, Fas’ta Minber el-Hurriye, İran’da Cheraghe Azadi, Türkiye’de Liberal Düşünce Topluluğu Müslüman dünyada özgür toplum değerlerini yaymak ve geliştirmek için çalışan gönüllü derneklerdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2011’de İstanbul’da Türkiye, Pakistan, İngiltere, Malezya, Kırgızistan ve Fas’tan akademisyen ve aktivistlerin öncülünde kurulan Istanbul Network for Liberty, Müslüman dünyadaki sivil toplum tecrübesine önemli katkılar sağlamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu yeni kuşak örgütlerin köklü geleneği, deneyimi ve açık toplum perspektifi güçlü olan dini örgütlerle faaliyetler yürütebilmesi, sivil toplumun Müslüman dünyadagelişmesi için fırsatlar sağlayacaktır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kaynakça:</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Şerif Mardin, “Civil Society and Islam”, Sivil Society: Theory, History and Comparison, editör: John A Hall, Cambridge 1995, s. 278.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Şerif Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, İletişim Yayınları, İstanbul 1990, ss. 10-11.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">John Locke, Uygar Yönetim Üzerine İkinci Deneme (Sivil Toplumda Devlet), Metropol Yayınları, çev.: Serdar Taşçı, Hale Akman, İstanbul 2002, ss. 75-79.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ömer Çaha, “Osmanlı’da Sivil Toplum”, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Vol. 49, No. 3-4, Jan. 1994, s. 81. Mardin, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, s. 23.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Andrea Liverani, Civil Society in Algeria: The Political Functions of</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Associational Life, Routledge Press, London 2008, s. 3, 5.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Cenap Çakmak, “Müslüman Kardeşler Bir Sivil Toplum Örgütü mü?”,</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Akademik Orta Doğu, sayı: 2/1, 2007, ss. 75, 91.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Salih el-Verdani, Mısır’da İslami Akımlar, Fecr Yayınevi, Ankara 2011, s. 79.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Liverani, Civil Society in Algeria: The Political Functions of Associational Life, ss. 14, 15.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ömer Behmen, Genç Müslümanlar 1939-2005, Çev.: Nevzat Akkuş-Amire Yarar, Ant Kreatif Yayınları, İstanbul 2008.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sheila Carapico, Civil Society in Yemen: The Political Economy of Activism</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">in Modern Arabia, Cambridge University Press, Cambridge 1998, s. 196.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çaha, “Osmanlı’da Sivil Toplum”, s. 79.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1043/musluman-dunyada-sivil-toplum-dun-bugun-yarin.html" target="_blank" rel="noopener"><em>Dernekler Dergisi, 13.05.2015</em></a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/musluman-dunyada-sivil-toplum-dun-bugun-yarin/">Müslüman Dünyada Sivil Toplum: Dün, Bugün, Yarın</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
