<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bengül Güngörmez, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/bengulgungormez/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Mar 2021 08:54:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</title>
		<link>https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 08:54:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/</guid>

					<description><![CDATA[<p>28 Şubat için post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi. 28 Şubat [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/">Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="row">
<div class="col-10">
<div class="detail-page">
<header class="text-center">
<div class="font-size-14 margin-top-md">28 Şubat için post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi.</div>
</header>
</div>
</div>
</div>
<div class="row margin-top-lg">
<div class="col-10">
<div class="detail-area font-size-18"><img decoding="async" class="" src="https://imgs.stargazete.com/imgsdisk/2021/02/27/28-subati-dogru-anlamak-p-170_2.jpg" width="295" height="150" /><br />
28 Şubat siyasi tarihimizin en karanlık günlerinden birisidir. Kimileri, saçma sapan bir isim kullanmak suretiyle post-modern darbe diyerek hadiseyi hafifletmeye çalıştı. Sonuçta darbe darbedir ve bu post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi.<b>&#8216;Balans ayarı yaptık&#8217;</b></p>
<p>28 Şubatı, 28 Şubat 1997 MGK toplantısıyla, Başbakan Necmettin Erbakan&#8217;ın toplantı kararlarının uygulanması için imza atmayı reddedişiyle, Batı Harekat Planıyla, Sincan&#8217;da tankların yürütüldüğü gün Çevik Bir&#8217;in ABD&#8217;den &#8220;Sincan&#8217;da demokrasiye balans ayarı yaptık&#8221; deyişiyle, irticayı iç tehdit ilan eden brifingle, gerektiğinde silah da kullanarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni içte ve dışa karşı koruma ve kollama görevini yerine getirmenin ilan edildiği bildirilerle, &#8220;andıç&#8221; meselesiyle, sekiz yıllık kesintisiz eğitimle, &#8220;etkisi bin yıl sürecek&#8221; sözüyle, irtica nedeniyle ordudan atılanlarla ve atıldıklarıyla kalmayıp başka bir yerde çalışması engellenenlerle, parti kapatma davasıyla, seçilmiş başbakanın baskı altında istifasıyla ve Refahyol hükümetinin düşmesiyle, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin baskınıyla, sahte şeyh Ali Kalkancı&#8217;yla, üniversitede kurulan ikna odalarıyla, baş örtüsü yasaklarıyla, üniversiteden atılan hocalarla hatırlıyoruz. Bunları internet üzerinden biraz araştırma yaparak herkes ayrıntılarıyla öğrenebilir. O yüzden uzun uzun yazmayı, daha doğrusu herkesin yazabileceği şeyleri yazmayı istemiyorum. Onun yerine kendi 28 Şubat tecrübemden, 28 Şubat&#8217;ın hayatımda bıraktığı bazı izlerden söz etmek istiyorum. Neticede tecrübe en iyi öğretmendir. Ve büyük şair İsmet Özel&#8217;in dediği gibi &#8220;Yaşamak Geçti Başımdan&#8221;.</p>
<p><b>Utandıran görüntüler</b></p>
<p>28 Şubat benim üniversitede öğrencilikten asistanlığa geçtiğim yıllara denk geldi. Lisans eğitimimin son yıllarındaydık. Sınıfımız dindar kız ve erkek öğrencilerin, başörtülü öğrencilerin olduğu bir sınıftı. Hepimiz arkadaştık ve birbirimizle iyi anlaşıyorduk. Birden başörtüsünün yasaklanması kararı alındı. Üniversitemiz bu karar gereğince derse giren hocalarımıza başörtülü kız öğrencileri sınıftan çıkarma talimatı verdi. Hocamızın istemeye istemeye başörtülü kızlardan dışarı çıkmalarını rica ettiğini hatırlıyorum. Sonrasında o arkadaşlar okulu bıraktılar ve bu dersten çıkartılma olaylarının hemen ardından kötü bir hadise yaşandı. Başörtülü öğrencilerden birisinin velisi, kızını sınıftan çıkardığı için hocalardan birine ders çıkışı kapıda bekleyip yumruk atmıştı. Okul bitip asistan olduğumda yasak devam ediyordu. Bazı başörtülü kız öğrenciler çareyi peruk takmakta buldular. Okulun kapısında jandarmanın önünde duvara asılı bir ayna vardı. Aynada başörtülerini çıkarıp peruklarını takıyorlardı. İnsanlık adına, kadınlık adına utandıran görüntülerdi.</p>
<p><b>Başarılar cezalandırıldı</b></p>
<p>Mezun olurken okul birincisi olan kız öğrenci başörtülü olduğu için rektörlük her sene yaptıkları mezuniyet törenini yasakladı çünkü başörtüye birinciliği ve birincinin hediyesini veremezlerdi. Ben de sınıf birincisiydim ve ailem mezuniyetime geldiğinde mezuniyet töreninin iptal edildiğini duyduklarında çok üzüldüler. Doğal olarak gururlanacakları bir anı kaçırmış oldular. Ben de hayatımın en önemli anlarından birisini başarılı olduğum halde yaşayamadım. Başarım siyaseten cezalandırılmıştı. Hepimizin başarısı cezalandırılmıştı. Okul birincisi sadece cezalandırılmamış bir de aşağılanmıştı. İşin tuhaf yanı ise şuydu: Kep ve cübbe giyme töreni ülkemiz üniversitelerine Batı&#8217;nın Hıristiyan ruhban okullarından geçen dinsel bir seremoniydi. Yani mezuniyet törenindeki kep ve cübbe giyme ritüeli dinsel bir ritüeldi. Sayın rektörümüz Batı&#8217;nın Hıristiyan dinsel ritüellerine ve sembollerine izin verirken kendi ülkesinin geleneksel, dinsel kıyafetini yasaklıyordu. O dönemin yöneticileri kendi durumlarının tuhaflığının farkında bile olamayacak kadar sekteryan, yani kesin inançlılardı. Zır Kemalist ve pozitivistlerdi. Atatürk&#8217;ün kendisinin olmadığı adeta dine dönüşen bir Atatürkçülüktü savundukları.</p>
<p>Asistan olduğum yıl başörtülü sınıf arkadaşlarımdan birisi okulu bitirmeye çalıştı. Sık sık okula gelerek peruğunu takıp sınavlara girmeye çalışıyordu. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Okulu bitirip bitiremediğini hatırlayamıyorum ama sonunda yurt dışına gitmişti. Hatırladığım kadarıyla çok sayıda kız öğrenci öğrenimlerini tamamlamak için yurt dışına gitmek zorunda kaldı.</p>
<p><b>Aileleri bile alınmadı</b></p>
<p>Yasaklar sürerken üniversite yeni mezunlar verdi. Bu sefer birinci başörtülü değildi ve yönetim mezuniyet töreni yapmaya karar verdi. Ancak başka bir garabete daha imza attılar. Öğrencilerin ailelerinden başörtülü olanları üniversiteye ve tören alanına sokmadılar. Kapıda nineler, başörtülü anneler ağlaya ağlaya çocuklarını, torunlarını görmeye çalışıyordu. Yıllarca tırnaklarıyla kazıyarak çalışıp okuttukları çocuklarının mezuniyetlerini görmek, gururlanmak, kıvanç duymak tek arzularıydı fakat yollarını jandarma kesti. Bu yasak esnasında en çok o gün utandığımı ve üzüldüğümü söyleyebilirim. Başörtülü değildim ve okula rahatça girip çıkabiliyordum halbuki aynı sırada oturduğum arkadaşlarım bunu yapamıyordu. O günlerde çok kızgın olduğumu hatırlıyorum. Üniversitedeki bu kötü günlerin arkasından 2001 ekonomik krizi geldi. Asistanlığın ilk yılında maaşım rahat rahat yeterken kriz sonrası masraflara yetişemez oldum ve ev değiştirdim. Daha ucuz bir eve taşındım. Memleket çok kötü durumdaydı, bankalar batmıştı insanlar bankaların önünde kendilerini yerden yere atıyordu. Şirketler iflas ediyor batan insanlar intihar ediyorlardı. Kötü günlerdi. Kaybeden, dışlanan, baskı altına alınan, yasaklanan insanlar için gerçekten çok kötü günlerdi. Akademik kariyerime devam etmeye çalışıyordum. Yüksek Lisans tezim başarılı bulunup jüriden geçtikten sonra akademik kariyerimin devamı için doktoraya başlamam gerekti. Tam doktora için başvuracakken siyasi bir karar daha aldılar. Merkez üniversitelerdekiler hariç taşra üniversitelerinde eğitim alan ve doktoraya başlayacak herkes doktorasını merkezdeki üniversitelerden birisini seçerek yapacaktı. Hali hazırda doktora yapanlar da doktora yaptıkları merkez üniversitelere doktoraları bitene kadar madde otuz beş vasıtasıyla atanacaklardı. Eskiden doktora olmayan taşra üniversitelerinde merkezdeki üniversitelere gidip gelerek, yani oraya taşınmadan doktora yapmak mümkündü. Bir sene ders aşaması oluyordu ve dersler bitikten sonra arada danışmanı ziyaret ederek öğrenci doktorasını tamamlayabiliyordu. Fakat bu karardan sonra herkesi, yani doktora yapan bütün asistanları merkez üniversitelere çektiler. Evli olan, çocukları olan arkadaşlarımız vardı. Ailelerini bırakıp doktora yaptıkları üniversitenin bulunduğu şehirlere taşındılar. Doktora uzun bir süreçtir. Bazen 6-7 yıl sürebilir. Özellikle sosyal bilimler alanında tez yazmak uzun yıllar ister. Uzun yıllar ailelerinden ayrı kalan bazı asistan arkadaşlarım bu süreçte boşandılar. Aileleri dağıldı. Ben bekardım, saçım açıktı dolayısıyla yasaklar bana çok fazla vurmamıştı ancak başka şehirde doktora yapmanın şartlarını yerine getirmek kolay olmadı. Çünkü başka şehirde doktora yapmaya gönderdiğinde üniversite dönmemi ve orada çalışmamı garanti altına almak istiyordu. Dolayısıyla doktoraya gitmek için başvurduğumda önüme bir senet çıkardılar. Senet bana doktora yaptığım süre boyunca ödenen bütün maaşları ve masrafları faiziyle ödetmek üzere hazırlanmıştı. İki tane de kefil isteniyordu. Arkadaşlarla bir hesap yaptık faiziyle birlikte senette istenen para o günün parasıyla neredeyse yüz bin liraydı. Ben o güne kadar daha on bin lirayı bir arada görmemiştim. Babamın öğretmen maaşından arttırdığı para ile zorluklarla okumuş, okuduğum üniversitede de asistan olmuştum. Bu senedi imzalasam bile kimse böyle bir rakama kefil olmazdı. Oraya koş buraya koş kimse kefil olmuyor en sonunda ablama gittim, ortağıyla kefil oldular. Şirketlerinde gerekli belgeleri hazırlayıp bana verdiler. İlk kefil tamamdı da ikinciyi nereden bulacaktım. Benim gibi bir asistan arkadaş daha vardı o da ikinciyi bulamamış artık doktoradan umudu kesmiş kara kara düşünüyoruz. Bir de gidelim Hüsamettin Hoca&#8217;ya (Arslan) soralım dedik. Ret cevabı alacağımızı düşünerek ona sorduk. Hiç unutmam, rahmetli Hüsamettin Hoca &#8220;Tamam, ben olurum&#8221; dedi. &#8220;İyi hocam ama bu senet neredeyse yüz bin liraya çıkıyor yine de kabul ediyor musun?&#8221; dedik. &#8220;Ediyorum&#8221; dedi. Sevinçten havalara uçuyoruz. Hemen koşup haber verdik senetler imzalanacak diye. Bize rektörlüğün odasında imzanın atılacağını söylediler. Hüsamettin Hoca ile rektör yardımcısının odasına gittiğimizde Hüsamettin Hoca rektör yardımcısına &#8220;Bu çocuklar kefil bulamamışlar ben kefil oluyorum&#8221; dedi. Rektör yardımcısı, &#8220;Hocam bunlar geri gelmezse maaşınıza el koyarız yine de kabul ediyor musunuz?&#8221; diye sordu. Ben orada iş bozulacak diye titriyorum sesimi de çıkaramıyorum. Hocam &#8220;Olsun imzalarım&#8221; deyince içimden bir oh çekmiştim.</p>
<p><b>Şeriatı engellemek için&#8230;</b></p>
<p>Bütün bunlar şeriatı engellemek üzere yapıldı. Asistanlar merkezdeki üniversitelerden doktoralarını alırlarsa şeriat engellenecekti. Şeriata eğilimi olanların siyasi görüşlerini merkez üniversitesindeki hocalar sözde değiştirecekti. Şunu itiraf etmeliyim: Ben 28 Şubat kararlarından gerçekten etkilenenlerden biri değilim. Bir sürü insanın hayatı mahvoldu. Ailelerini kaybettiler, baskıyla işlerinden oldular, intihar edenler oldu. İnançları yüzünden hapiste çürüyenleri gördük. Ben gerçekten etkilenmedim yalnızca hayatım şehir değiştirmek zorunda kaldığım için ordan oraya biraz daha dağıldı, bazı saçmalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, doktorada imzaladığım senedin ağırlığını üzerimde yıllarca taşıdım ve iki paralık olan asistan maaşımla ekonomik olarak zarar gördüm. Bunlar diğer insanların yaşadıkları yanında kocaman bir hiçtir. Sonuçta öğrenimime devam ettim ve bugün profesörlük kadrosunu bekleyen bir akademisyen oldum. Eğer başım kapalı olsaydı bugünkü yerimde olmam mümkün olmazdı.</p>
<p><b>Bir nesil heba oldu</b></p>
<p>Neticede bir nesil heba olup gitti, hayalleri çalındı. Gelişmekte olan ülkemiz belki bir elli &#8211; yüz yıl geriye gitti. Diyebilirim ki, toplumun bir kesimini gericilikle suçlayanların asıl kendileri gericiydi. Toplum hayatı ritüellerle doludur. Bu, sosyolojik bir realitedir. Bu ritüeller ister geleneksel ister seküler olsun sonuçta dinseldir. Cumhuriyet törenleri, askeri seremoniler, hukukçuların seremonileri, stadyumdaki ritüeller, hepsi ritüeldir ve dinseldir. Dinsel ritüellerle seküler ritüellerin tek farkı, ikincisinde aşkın bir Tanrı&#8217;ya inanışın bulunmamasıdır. &#8220;Hukukçuların seremonilerinde gördüğümüz ritüel&#8221; diyordu Hüsamettin Arslan, &#8220;seküler bir ritüeldir ve dini ritüelden işlem olarak tek farkı var. Bu seküler hukukun bir meta dünyası yok, bir aşkın dünyası yok. Aşkın bir Tanrı&#8217;ya inanmıyor, meleklere inanmıyor, öte dünyaya inanmıyor. Onun için her şey bu dünyada ama o da bir ritüel. İşin ilginç tarafı hukukçuların Türkiye tarihinde kendi ritüellerini görmezlikten gelerek dini ritüelleri üfürükçülükle niteleyerek Anadolu&#8217;da cadı avına çıkmış olmalarıdır. Güzel de onlarınki ritüelse, seninki de ritüel. Tek farkı seninkinin seküler yani dünyevi ritüel olması. Öbürünün de dini, manevi ne dersen de bir ritüel olması.&#8221; (Hüsamettin Arslan, Meselelerimizi Konuşmak, Seçil Ofset, 2020, s.119) Arslan, &#8220;modernler, insanlık tarihindeki en mutlu, en ileri ve en doğru düşünen kişilerin kendileri olduğunu düşünürler. Bu da modernlerin kibridir&#8221; derken 28 Şubat&#8217;ı bu kibrin zirveye vardığı anlardan birisi olarak değerlendirebiliriz. Her şeyi elitler biliyordu. Halk cahil ve geri kalmıştı. Neticede 28 Şubat post-modern darbe değil, milletin iradesine indirilmiş gerçek bir darbeydi.</p>
<p>Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi</p>
<p><b><i>bengulg2000@gmail.com</i></b></p>
<p>27.o2.2021, Star, Açık Görüş<br />
https://www.star.com.tr/acik-gorus/28-subati-dogru-anlamak-haber-1612889/</p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/">Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haydi Sınıfsal Analiz Yapın!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/haydi-sinifsal-analiz-yapin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Oct 2019 06:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/haydi-sinifsal-analiz-yapin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kürt, yoksul ve kanser hastası bir anne çocuğunu dağa göndermeyen HDP’li yöneticiye “Senin oğlun hangi özel okulda okuyor sen bunu desene, fakir fukaranın çocuğu dağa bunlar koltuklarda” diyor ve sol cenahtan çıkıp da tek bir sınıfsal analiz yapan yok! Analığın, anneliğin yüceltildiği topraklarda yaşıyoruz. Vatanımız anamız, evdeki çorba pişiren anamız, ekinlerini biçtiğimiz anamız toprağımız… Şimdilerde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/haydi-sinifsal-analiz-yapin/">Haydi Sınıfsal Analiz Yapın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="font-size-20  margin-bottom-sm">Kürt, yoksul ve kanser hastası bir anne çocuğunu dağa göndermeyen HDP’li yöneticiye “Senin oğlun hangi özel okulda okuyor sen bunu desene, fakir fukaranın çocuğu dağa bunlar koltuklarda” diyor ve sol cenahtan çıkıp da tek bir sınıfsal analiz yapan yok!</p>
<div class="content font-size-19 margin-bottom-sm">
<p>Analığın, anneliğin yüceltildiği topraklarda yaşıyoruz. Vatanımız anamız, evdeki çorba pişiren anamız, ekinlerini biçtiğimiz anamız toprağımız… Şimdilerde anneliği kutsallaştırmayın diyen kariyeristler de var. Anneliğe vurgunun aslında aileye vurgu olduğunu çok iyi biliyorlar. Neyse ki onlar küçük bir azınlık. Anneler başımızın tacı, yalnızca anneler geçekten gözü yaşlı bir şekilde çocuklarını beklerler. Ana sütü gibi ak olan helâl… İstemek ama anne olamamak, anne olmak ama çocuğun kaybetmek büyük acı…÷</p>
<p>Bir çığlık işitildi HDP binasının önünde. Ve duyuldu o acı sözler; binanın önünde bekleyenlerin ve binaya girip çıkanların kayıtsız kalamayacağı, vatanın evlatlarının, annelerinin ve babalarının duymazlıktan gelemeyeceği, omuz silkip geçemeyeceği… O ses, anne “Yanan yüreği biliyor musun sen? Evladını Allah senin gönlünden koparsın. Sen gel içimdeki yangını gör. Bizim yüreklerimizi yakmak için bir parti kurmuşlar başka hiç bir şey değil” diyor ve millet olarak bizim de içimizi kanatıyordu.</p>
<p><strong>Stalin Rusyası gibi </strong></p>
<p>“Oğlum HDP binasına girdi ve bir daha çıkmadı.” Sanki Stalin’in Rusyası’yla ilgili bir kitap okuyoruz. Bir binaya giren çocuk bir daha çıkmıyor, adeta sır oluyor. Böyle şeyler ancak Stalin’in Rusyası’nda ya da benzeri rejimlerde olabilir. Ancak şaşırmamak gerek. Karşımızdaki örgüt kendisini Marksist Leninist ideolojiye göre şekillendirmiş bir örgüt. Ne bekleyebiliriz? Henüz reşit bile olmayan çocuklar Diyarbakır’daki o binaya giriyor ve ardından kayboluyor. Binanın içinde, arkasında ne var? Kimse soramıyor. Diğer oğlu da PKK tarafından öldürülmüş olan 70 yaşındaki Hacire ana gözyaşlarıyla karşısındaki devasa örgüte direniyor. Adeta bir miti yıkıyor, büyüyü bozuyor: Kürtlerin kurtuluşu! Eleştirilemez Beyaz Kürtçü etnis“izm”… “-izm”, faşizm, Nazizm, Stalinizm, İslamizm, Kemalizm, yani her türden “–izm” gibi bir “izm”.</p>
<p>Türkiye’de solcular sınıfsal analize bayılırlar. Ne de olsa Marx, tarihsel gelişmeyi sınıf çatışmalarına bağlamış ve bütün bir tarihi sınıf çatışmalarının tarihi olarak okumuştu. Efendi/köle, soylu/serf, burjuvazi ve proleterya arasındaki çatışma tarihin istikametini belirliyordu. Sınıf gerçeği, tarihin biricik gerçekliğiydi. Tıpkı “ırk” kavramının Nasyonal Sosyalistler için biricik olması gibi. Sınıf kavramına yapılan bu vurgu Türk solcusunu da cezbetmişti. Türkiye’de sınıflar var mı yok mu, varsa bu sınıflar Marx’ın söylediği anlamda kendinde sınıf mıdır yoksa kendisi için sınıf mıdır? Türkiye’de gerçek bir sınıf çatışmasından söz edilebilir mi? İşçi sınıfının özellikleri nedir? İşçi sınıfı bilinçli bir sınıf mıdır? Yoksa onları bilinçlendirmek mi gerekir? vb. Bu türden meseleler Türkiye’de sol edebiyata hakim olmuş ve çokça tartışılmıştır. Hem telif, hem tercüme çok fazla eser yayınlanmıştır. Sol cenahtan gelenler bir toplumsal meseleyle karşılaştıklarında hemen sınıfsal analizlere girişirler. Sınıfsal analiz, aynı zamanda sınıf mücadelesinin temelidir. Her meselede bu yönteme başvuran solculardan HDP binasının önünde bekleyen anneler ortaya çıktığında, bu sefer pek ses çıkmadı.</p>
<p><strong>Kürt ana için ‘mesele’</strong></p>
<p>Hasta ve öfkeli anne, HDP’li yetkililere şöyle bağırıyordu: “Diyarbakır’da genç bırakmadınız genç. Ya cezaevinde ya toprağın altında. Başlarım sizin Kürdistan davanıza. Sizin çocuğunuz dağa gitsin kıyameti koparırsınız. Senin oğlun hangi özel okulda okuyor sen bunu desene. Fakir fukaranın çocuğu dağa bunlar koltuklarda. Alıştınız insanları dağa göndermeye. Vermiyoruz size verecek çocuğumuz yok!” Haydi sınıfsal analiz yapalım. Kürt, yoksul ve kanser hastası bir anne çocuğunu dağa göndermeyen HDP’li yöneticiye “Senin oğlun hangi özel okulda okuyor sen bunu desene, fakir fukaranın çocuğu dağa bunlar koltuklarda” diyor ve sol cenahtan çıkıp da tek bir sınıfsal analiz yapan yok! Eğer solda durmak her türden adaletsizliğe karşı çıkmaksa solcuların niye sesleri çıkmıyor. Niye hepsi sus pus. Seslerini çıkaran birkaç kişi ise annelerin ızdırap içinde bekleyişlerinin AKP’nin oyunu olduğunu söyleyecek kadar alçaldı. Cumartesi anneleri için yeri göğü inleten sözde insan hakları ve sivil toplum örgütlerinin çıtı çıkmıyor.</p>
<p>Sol cenah olan biten karşısında sessiz çünkü her sınıflandırma bir iktidar formudur ve toplumu sınıflara ayırmak ve o şekilde analiz etmek de bir iktidar formudur. İktidara karşı çıkan bir iktidar formu. Sınıflandırmak iktidar uygulamaktır. İktidar mümkün mertebe dışlayıcıdır. Kendine taraf olmayanı dışlar. Sol cenah bu konuda sınıfsal analiz yapamaz, yapmaz çünkü ideolojisine, sol elitlerin iktidarına bu durum aykırıdır. Kürt milliyetçi solu, etnik kaygısına göre sınıflandırır, çocuğunu kaybetmiş gözü yaşlı, yoksul, Kürt ana ise Hak’ka göre, ilahi adalete göre. Sol için etnisite, etnik vurguya ters olan ne varsa dışlanmalıdır. Solcu için mesele Kürtlükken, gözü yaşlı Kürt ana için mesele “insan” meselesidir, hatta “Müslüman” ve “insan” meselesi (Benzer şeyleri “seküler Türkçülük” için de söyleyebiliriz. Kuran’ı, ezanı Türkçe okuyalım! Allah’ın kitabını tamamen Türkçeleştirelim! Olmayan Katolik Kilisemizin karikatür Lutherleri. Bu etnik vurgular olsa olsa şirktir. Türk etnisistlerinin Türkçeye yaptıkları lingüistik Nazizmi de isterseniz Hüsamettin Arslan’ın kaleminden okuyun: Jön Türkler, Jön Kürtler, Muhafazakarlar: Meçhul Okurla Söyleşiler). Otantik Kürt halklarını, feodal ve geri kalmış görür sol. Çünkü otantik Müslüman Kürt halkları etnisiteyle değildir. Secdeye varırken etnisite düşünmez. Allah’ı düşünür. Allah’a dönmek etnisiteye arkanı dönmek anlamına gelir. Müslümanlığa vurgu ırkın ve ırkçılığın kesin olarak reddidir. Gözü yaşlı, hasta ve yoksul Kürt anne etnisist beyaz Kürtçü elitlerin çıkarları uğruna masum bir çocuğu kullandıklarının çok iyi bilincindeydi. Hiçbir şeyden haberi olmayan çocuğuna nasıl bir ideolojik ve etnisist bilinç aşılandığının farkındaydı. Ve aynı anda kendisiyle onlar arasındaki ‘sınıfsal’ uçurumun terör sürdükçe kapanmayacağını da anlamıştı. İşte bu yüzden analar isyan ederken Türk solcusu, etnisist beyaz Kürtçü elitler duruma sessiz ve durumu geçiştirmeye çalışıyorlar.</p>
<p><strong>‘Çocuk savaşçılar’ ve sol</strong></p>
<p>Hayat daima insanı paradokslarıyla baş başa bırakır. Entelektüellerin paradoksları sıradan insanlarınkinden fazladır. Türkiye solcuları bir ikilem, paradoks yaşıyorlar: Türkiye’deki çocuk istismarına karşılar ama PKK/HDP’nin dağ ve şehirlerdeki çocuk istismarını görmezden gelip masum çocukların küçük gerillalar adı altında, tam anlamıyla yaşamdan ve ailelerinden koparılarak, eğitim, sağlık imkânları ve gelecekleri ellerinden alınarak istismar edilmesini kutsuyorlar. Kız çocuklarının okumasını ve erken yaşta evlendirilmemesini savunurken, kadına şiddete yüksek sesle karşı çıkarken, aynı kız çocuklarının dağa çıkarılmasını ya da kaçırılmasını, dağda tecavüze uğramasını, şiddet görmesini hiçbir şekilde eleştirmiyorlar. Çocukları kaybolmuş Cumartesi annelerini yüceltirken çocukları HDP binasına girip kaybolmuş anneler söz konusu olduğunda sessiz kalıyorlar. Devlet örgütüne, devasa bürokratik aygıta karşı muhaliflerken başka bir örgüte, binlerce insanın katili olmuş ve bütün Kürtler istesin istemesin şiddet yoluyla devlet olmak isteyen bir örgüte karşı hiçbir eleştiri yok. Sözde Amerikan emperyalizmine karşılar fakat Kürt bölgelerindeki Amerikan varlığına karşı hiçbir protestoları yok. Tek adam yönetimine karşı sabah akşam muhalefet ederler ama tek adamlığı kimseye bırakmayan örgüt liderine söyleyecek sözleri yok. Örgüte karşı her muhalefet edenin hain ilan edildiği, boğazlandığı, kendi mezarının kazdırıldığı, kadınlara örgüt liderleri tarafından tecavüz edildiği (Aytekin Yılmaz’ın kitaplarını okuyun, sahi Sığınamayanlar romanında anlatılan örgüt içi kadın tecavüzlerine kaç feministin sesi çıktı?) gerçek tanıklıklarla belgelenmişken Türk Kürt solcu elitler sessiz. Bu ne paradoks yarabbi! Sabrımız taştı. Bu kadarını şeytan bile kıskanmıştır!  Geçtiğimiz günlerde, daha önceden yazdığı kitaplarla (Yoldaşını Öldürmek, Sığınamayanlar, Ernesto’nun Dağları, İçimizdeki Hapishane, Labirentin Sonu, Dağbozumu) solun ve sol örgütlerin iç yüzünü ortaya çıkaran Aytekin Yılmaz yeni bir kitap daha yayınladı. Kitabın ismi Onlar Daha Çocuktu (İletişim Yayınları). Gerçek çocukların, gerçek hikâyeleri. Sokakta top koşturmak, oyun oynamak dururken, çocuk yaşta savaşmak zorunda bırakılmış çocukların gerçek hikâyeleri. İnfaz kararlarına kurban giden çocuklar, şiddete ve istismara uğrayan çocuklar, gelecekleri ellerinden alınmış çocuklar, dağda bir mezarı bile olmayan çocuklar. “Çocuktan savaşçı yapan sol karanlığı konuşmalıyız” diyor Aytekin Yılmaz. Esasında çocuk savaşçıları cepheye sürmek insanlığa karşı işlenmiş suçlar kategorisine ve temel insan hakları ihlaline giriyor. Örgütün bunu yaptığı bilindiği halde soldan kimse konuşmuyor, kimse onu kınamıyor. Bunun yerine örgütün ne kadar ekolojik bir örgüt olduğu, kadınları ne kadar eğittiği, ne kadar demokratik olduğu yayın organlarında sürekli söylenerek eli kanlı bir örgüt göklere çıkarılıyor.</p>
<p><strong>Güzel günler ve gelecek </strong></p>
<p>Sol jargonun en önemli özelliklerinden birisi, güzel günleri hep geleceğe bırakmasıdır. “Devlet bir günde ortadan kalkmaz. Devrim sonrası toplumun ilk aşamalarında özel mülkiyet, ancak millileştirme yoluyla “evrenselleştirilir”. (Jeffrey Abramson, Minerva’nın Baykuşu Batı Siyasi Düşünce Tarihi, Dipnot Yay. s. 387) Marx, bunu kaba komünizm diye adlandırsa da asıl devrim sürekli ertelenir. Yaşanan acılar, gerçekleşen yıkım, masum insanların katledildiği cinayetler hep gelecek güzel günler içindir. Böylece zalimlikler meşrulaştırılır. Geçmiş ya da şimdi için değil, bilinmeyen bir gelecek için yaşanır. Gelecekteki cennet uğruna bugünün kötülükleri meşrulaştırılır. Muhalifler ve hainler acımasızca cezalandırılır. Çocuklar ailelerinden kopartılıp katillere ya da kurbanlara dönüştürülür. (İsterseniz Orlando Figes’in Karanlıkta Fısıldaşanlar’ını,  Vasili Grossman’ın Yaşam ve Yazgı ve Her şey Geçip Gider adlı kitaplarını, Svetlana Aleksiyeviç’in kitaplarını okuyun). Hepimiz barışı isteriz ama bu gözyaşlarını kim dindirecek? Kürtlerin cenneti olarak hayal edilen, sözde bir altın çağı başlatacak olan devletin bedeli Türk-Kürt-Suriyeli milyonlarca insanın gözyaşı oldu. Sivil örgütler gerçekten sivil olmadığında, uluslararası kirli işlerin maşası haline geldiğinde devreye devletin kurumları girer. Barışın güçleri değil, savaşın, mücadelenin güçleri işler. Alman Politolog Carl Schmitt’in “dost/düşman” ayrımı tam olarak geçerlilik kazanır. Neticede Türk-Kürt-Suriyeli anaların gözyaşlarını dindirmek ulusal ve uluslararası sahtekâr barış elçilerine değil, bir milletin ordusuna düştü. Allah annelerinin kuzuları Mehmetçiklerimizi korusun, ordumuzu muzaffer kılsın.</p>
<p>Star, Açık Görüş, 19.10.2019</p>
<p>Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi</p>
<p><strong>bengulg2000@gmail.com</strong></p>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/haydi-sinifsal-analiz-yapin/">Haydi Sınıfsal Analiz Yapın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern İnsanın Paradoksu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/modern-insanin-paradoksu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Mar 2019 09:22:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/modern-insanin-paradoksu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern çağın en önemli sorunu mana kaybıdır. Mana kaybı aynı zamanda bir varoluş krizidir. Modern insan son derece gelişmiş haritaları ve pusulaları ile gerçekte nereye gideceğini bilmez. Hep yönlendirmeye ihtiyaç duyar. Doğaya akın edişi, medya, tv, oyun, internet bağımlılığı, estetik takıntısı mana kaybının tezahürleridir. Modern olmak, “Kant’ın Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısında geçen şu ünlü deyişinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modern-insanin-paradoksu/">Modern İnsanın Paradoksu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Modern çağın en önemli sorunu mana kaybıdır. Mana kaybı aynı zamanda bir varoluş krizidir. Modern insan son derece gelişmiş haritaları ve pusulaları ile gerçekte nereye gideceğini bilmez. Hep yönlendirmeye ihtiyaç duyar. Doğaya akın edişi, medya, tv, oyun, internet bağımlılığı, estetik takıntısı mana kaybının tezahürleridir.</p>
<div class="content font-size-19 margin-bottom-sm">
<p>Modern olmak, “Kant’ın Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısında geçen şu ünlü deyişinde ifadesini bulur: “Sapere aude!” Yani “bilme cesareti göster.” Modern insan gelenekten gelen kısıtlayıcı kuralları, adetleri bir yana bırakarak kendi aklını kullanan, geçmişin tecrübesine değil, bilimsel hakikatlere inanan  ‘eleştirel’ ve ‘şüpheci’ bir varlıktır. Ancak bu eleştiri ve şüphe aklın bizzat kendisine yöneltilmez. Aklın hayatımızdaki rolü hiçbir şekilde sorgulanmaz. Hayatımızı bilimsel verilere göre düzenleriz. Kent hayatı, gündelik hayatımız hatta özel hayatımız bilimin bize gösterdiği şekilde plan-lanır.</p>
<p>Söz gelimi modern bilimsel reçetelere göre zayıflamak için diyet yaparız, yahut vücumuzun detoksu için kimi uygulamalar. Bize göre oruç mo-dern değil, geleneksel ve dinseldir ama diyet moderndir. Bununla birlikte diyet denilen şeyin son derece dindar olan keşişlerin çileci yaşamından geldi-ğinin kimse farkına varmaz. Diyete girmek bir tür modern çileciliktir. Richard Sennet, “Beden kültürü Protestan etiğin modern biçimidir” derken dinsel kısıtlamanın seküler halinden bahsediyordu. “Güneşin altında yeni bir şey yok.”</p>
<p><strong>Aşırı iletişim</strong></p>
<p>Modern insan hareketi bırakır, bütün gün bürosunda oturur ve her yere arabasıyla gider. Yürümeyi yürüyen merdivenlerle, yürüyen bantlar ve asansörlerle neredeyse hayatından çıkarmıştır. Merdivenle bir yere çıkmayı ya da yürüyerek bir yere gitmeyi çoğu insan vakit kaybı görür. Halbuki aynı insan yüksek meblağlar ödediği spor salonlarında koşu bandında hareket edebilmek için bir sürü vaktini ve parasını harcar. Coğrafyanın sonun-dan söz eden Paul Virilio insanın bu trajikomik durumunu çok güzel ifade eder: “Şehirleşmiş insanlık oturan insanlığa dönüşmüştür.” Biz Virilio’nun tarifine gün boyu oturduktan sonra para ödeyerek koşan, yüzen, hareket eden insanlığı ekleyelim. Bu hareket ne kadar olsa da sınırlandırılmış bir harekettir. Başka bir Fransız düşünür David Le Breton, fiziksel ve duyusal etkinliklerinin kısıtlanmasının bireyin varoluşunu da etkilediğini, onun dünya görüşünü çürüttüğünü, gerçeklik algısını zayıflattığını ve bir süre sonra onu rahatsız ettiğini söyler. Bu aynı zamanda bedenin aşağılanması ve göz ardı edilmesidir.</p>
<p><strong>Yabanın icadı</strong></p>
<p>Hız modern insanın tutkularından birisidir. Hızla bir yerden bir yere gidebilmek için otobanlar inşa eder, hız yapan yüksek motor gücüne sahip arabalar satın alırız. Ancak şehir trafiğinde bu hızlı arabaların içinde saatlerimizi harcarız. Modern insan kolayca ve hızla iletişim kurabilmek için her yeri kitle iletişim araçları ve ağlarıyla donatır, en üst seviyede dijital teknoloji kullanır fakat asansörde komşusuyla karşılaştığında onunla göz göze gelmekten kaçınır. Bugün pek çok araştırma dijital teknolojinin bizi yakınlarımızdaki insanlardan gittikçe daha fazla uzaklaştırdığına dair bulgular ortaya koyuyor. Aşırı iletişimden birbirimizle iletişime geçemiyoruz. Söylediklerim artık genç olmayan ve gittikçe yaşlanan birinin huysuzlukları gibi görünebilir ama ben bir sosyologun gözüyle yazıyorum. Başka bir önemli sosyologun, Alman sosyolog Max Weber’in sosyoloji yazılarında modern insanla yerli insanı karşılaştırdığı o ünlü pasajı da hatırlatmak isterim. Bir yerli elindeki ok ve yayın ne işe yaradığını, işlevini, hammaddesini, varoluş amacını bilir ancak modern insanın trene binerken veya bir makineyi kullanırken ne mevcut fizik kurallarını bilmeye ihtiyacı vardır ne de onların varoluş amacını. Biz hızlı trenlere binip gidiyoruz. Böylece mesafeleri kısaltıp zamandan tasarruf ediyoruz ancak aynı oranda fiziksel dünyanın çeşitliliğini deneyimleme olanağından yoksun kalıp bu yetimizi gittikçe köreltiyoruz. Arkadaşlarımızla saatlerce hızla mesajlaşıyoruz ama gerçek bir dostluğun, gerçek bir sohbetin hayatımızda pek bir izi yok. Kaçımız sıkıcı kış gecelerinde bir evde toplanıp çay bardaklarının şıkırtısıyla hakiki bir sohbete dahil olabiliyoruz?</p>
<p>Bir de doğa yürüyüşçüleri var. Doğayı modern hayatın kaosundan kaçarak bir tapınak haline getirenler. Hafta sonları AVM’lerde aradığını bu-lamayan, aşırı derecede sıkılan insanlar akın akın dağlara, tepelere, ormanlara, derelere koşuyor. Toprağa dönmek isteyen insanlar için sürekli yeni yürüyüş grupları oluşturuluyor ve doğayı ziyaret eden çeşitli organizasyonlar planlanıyor. Doğada hayatta kalma üzerine dersler, belgeseller, kitapçık-lar. Çeşit çeşit trekking, tırmanma malzemeleri. Ne de olsa insanlar modern teknolojik dünyada yaşadıkları için nasıl yiyecek yetiştireceklerini ya da bulacaklarını, yayan nasıl dolaşacaklarını, yollarını doğada nasıl bulacaklarını, nasıl inşa edeceklerini çoktan unuttular. Yeniden keşfetmeleri gerek. Medenileşmiş insanlar doğayı barbarlar gibi istila eder hafta sonları. Doğa yabanı yüceltenlerin yeni tapınağı. Aslında “yaban” kavramı da modern-dir. Tarihçi Rodercik Nash “yabanı medeniyet icat etti” diye yazar. Neden diye sorulacak olursa Nash yabana ait kelimelerin avcı toplayıcı halkların dilinde mevcut olmadığını söyler. Modern ve yaban ayrımı modern bir ayrımdır. Modern insanın icadıdır. Patikalar üzerine harikulade bir kitap yaz-mış olan Robert Moor bakın ne diyor: “Tarımın yükselişinden yüzyıllar sonra, işlenmiş topraklarımızı karanlıkta, pusuda yatan her neyse ondan korumak için çitler çektik. Ne var ki toprağın işlendiği alan doymak bilmez bir şekilde yayılmaya devam etti, ta ki en sonunda (tam tersi olması gerektiği halde) yabanı tehdit eder hale gelinceye kadar. Sonra yabanı bizden korumak için onu çitle çevirmeye başladık. Bariz nedenlerden ötürü bu değişim, ormanlarını bin yıl önce tecrit etmeye başlamış olan Britanya adasında, görünüşte ucu bucağı olmayan Amerika kıtasına oranla çok daha erken gerçekleşti.” Moor’a göre sanayileşmenin pis atıklarının ortasında zehirlenen insanlık yabanın temizliği ve sağlığı temsil ettiğini düşünmeye başladı. Yaban vahşi, acımasız ve kötü bir şeyken iyi ve kutsal bir şey haline gelmeye başladı. Dolayısıyla doğa beyaz adam için yabandır (Luther). Aslında şurada doğal dünya burada beşeri dünya var demenin kendisi dilsel bir inşa, dilsel bir kurgudur. Tabula rasa da dilsel bir kurgu.</p>
<p><strong>Donatılmış insan ve doğa</strong></p>
<p>Doğada olmak bugün ne kadar doğaldır? Doğayı yürüyerek kat eden, doğayı tapınağı sayan ve onu kutsallaştıran insan modern teknolojiyi de beraberinde götürmektedir. Doğada modern teknolojiyle donatılmış şekilde gezmektedir: cep telefonu, sinyal vericiler, mp3 (yeni adı nedir bilmiyo-rum), ünlü markaların ürettiği spor ayakkabılar, çantalar, UV korumalı gözlükler, su geçirmez pantolonlar, şapka, kulaklık ve tozluklar, el ve yüz için güneşten koruyucu çok faktörlü UVB filter kremler, dört mevsim kamp çadırları, soğuk ya da sıcağı muhafaza eden son teknoloji termos ya da mata-ralar, enerji içecekleri, zamandan, yerden ve ağırlıktan tasarruf etmek için fabrika üretimi hazır konserveler, kraker, cips ve kahvaltılık gevrekler, açık havada kızartılacak sucuk, salam, sosis vs. vs. (Modern çağda yaşayan bir birey ve bu satırların yazarı olarak yukarıda yazılan teknolojik aletlerin bir kısmına sahip olduğumu ve çağdaşlarımın dünyevi oyalanmalarına katıldığımı –kitap okumak için sürekli masada oturduğum için bir spor salo-nuna üyeyim ve arada dağda yürüyüş gruplarına katılıyorum- itiraf etmeliyim)</p>
<p><strong>Beden bir yanılsama</strong></p>
<p>Modern insan paradokslar içinde yaşar. Bedenini ve ortamını değiştirerek hayatını değiştirmek ister. Hayatın sıradan, gündelik rutinine katlana-maz. Bu durum şaşırtıcı değildir. Çünkü insanın bütünlüğünün bozulması modern toplumun getirdiği temel sorunlardan birisidir. Filozof Max Scheler insana ilişkin derinlikli bir görüş geliştirememizden İnsanın Kozmostaki Yeri adlı ünlü eserinde bahseder. Scheler’in dediği gibi, modern çağda insanın fiziği, biyolojisi, psikolojisi vb. hakkında bir sürü uzmanlık dalına sahibizdir ve bu dalların her biri insan hakkında bir şey söyler. Fakat insan kimdir? Varoluştaki amacı nedir? gibi sorulara bütünlüklü hiçbir cevap veremeyiz. Bu bilim dalları gelişirken kendisiyle birlikte maddi hayatı geliştirir fakat mana hayatına dair bize hiçbir şey söylemez, söyleyemez. Modern çağın en önemli sorunu mana kaybıdır. Mana kaybı aynı zamanda bir varoluş krizidir. Modern insan son derece gelişmiş haritaları ve pusulaları ile gerçekte nereye gideceğini bilmez. Hep yönlendirmeye ihtiyaç duyar. Doğaya akın edişi, medya, tv, oyun, internet bağımlılığı, estetik takıntısı mana kaybının tezahürleridir. Toplumsal anlam sistemlerinin gözden düşmesi diyor David Le Breton, benliğe daha çok yoğunlaşmaya yol açar: İnsan bedenine, görünümüne ve duygularına kapanır. Bireyin inandığı ve bağlandığı tek şey bedenidir. Ancak beden de bir yanılsama. Bedenin ne tür bir kimliğe bürüneceği ayrı bir sorundur.</p>
<p>Hülasa modern insan paradokslarıyla yaşar. Teknoloji onu kontrol eder, sınırlar, doğasına yabancılaştırır ama o teknolojisiz de yapamaz. Kimse makine dururken bulaşıkları elinde yıkamak istemez. Ancak mana arayışına teknolojik gelişme cevap veremediğinden insan yine de belirsizliğe mah-kumdur. O sürekli arayan ve sendeleyendir. Bu onun trajik kaderidir. Belki de Alman şair Goethe’nin söylediği doğrudur: “Aramak ve sendelemek iyidir, çünkü ancak arayarak ve sendeleyerek öğreniriz.”</p>
<p><em>Doç. Dr. Bengül Güngörmez/ Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü</em></p>
<p>02.03.2019, Star &#8211; Açık Görüş</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modern-insanin-paradoksu/">Modern İnsanın Paradoksu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özerkliği ya da ayrılmayı isteyen Kürt halkı değil pkk ve Türk elitleridir!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ozerkligi-ya-da-ayrilmayi-isteyen-kurt-halki-degil-pkk-ve-turk-elitleridir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2015 11:42:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ozerkligi-ya-da-ayrilmayi-isteyen-kurt-halki-degil-pkk-ve-turk-elitleridir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlginç zamanlarda yaşıyoruz. Herşey değişti ve bir anda değişmeye devam ediyor. Ak Parti&#8217;den önce ve sonra hiçbirşey aynı değil. Ancak Ak Parti&#8217;nin ülkeyi hızlı bir dönüşümle değiştirdiği bu on üç yıllık süre içinde değişmeyen tek şey Türk aydını ya da Türk elitleri ile şiddet yöntemini istediğini elde etmede kullanmaktan asla vazgeçmeyen bir örgüt yani, PKK. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ozerkligi-ya-da-ayrilmayi-isteyen-kurt-halki-degil-pkk-ve-turk-elitleridir/">Özerkliği ya da ayrılmayı isteyen Kürt halkı değil pkk ve Türk elitleridir!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlginç zamanlarda yaşıyoruz. Herşey değişti ve bir anda değişmeye devam ediyor. Ak Parti&#8217;den önce ve sonra hiçbirşey aynı değil. Ancak Ak Parti&#8217;nin ülkeyi hızlı bir dönüşümle değiştirdiği bu on üç yıllık süre içinde değişmeyen tek şey Türk aydını ya da Türk elitleri ile şiddet yöntemini istediğini elde etmede kullanmaktan asla vazgeçmeyen bir örgüt yani, PKK. Üstelik çözüm sürecine rağmen.. Eğer öyle olmasaydı bugün kanla boğulmuş bir güneydoğu ile ülkenin heryerineki evlerden yükselen acı çığlıkları görmez, duymazdık.</p>
<p>Seçim sonrası muhalif kesimde büyük heyecanlar uyandıran koalisyon umutları Ak Parti ve CHP arasındaki görüşmelerin menfi bir neticeye bağlanışıyla tükendi. Türk elitleri var güçleriyle bu koalisyona medya yoluyla taraftar toplamaya çalışırken diğer yandan barış bildirileri yazma işine giriştiler. Bildiriler kamuoyuna yön vermek ve olası koalisyon için destek sağlamak amacıyla kaleme alındı. Bildirilerin ortak yaklaşımını yansıtan metin, Ak Parti&#8217;nin seçime giderken savaş çığlıkları atarak oy toplamasından tutun Erdoğan&#8217;ın başkanlık sistemi gelmediği için Barışa son verip ( çözüm sürecini Erdoğan&#8217;ın başlattığına dair en küçük bir imada bulunmadan ) ülkeyi ateşe sokmasına kadar bilumum Ak Parti ve Erdoğan takıntılı cümlelerle doldurulurken PKK nın kan ve şiddet siyasetine herhangi bir eleştiri, örgüte silahları bırakıp çekilmeye davet yer almadı.</p>
<p>Türkiye&#8217;de Halklar ve Halkların arasındaki ilişki ile Aydın&#8217;lar ve halklar arasındaki ilişki birbiriyle kesişmez. Türk elitleri yüksek dille seslendirmese de Ak Parti&#8217;nin gitmesi ve Erdoğan&#8217;dan kurtulmak sağlanacaksa özerkliği ya da ayrılmayı savunabilir, bunun için sonuna kadar mücadele edebilir. Çünkü bu elitler Halkların kendi aralarında kurmuş olduğu yüzlerce yıllık dinsel, kültürel ve insani bağları ne anlar, ne anlamaya çalışır ne de bu bağlara kendinde sahiptir. Zaten o bağlar aydınlar için son derece feodal, gericilik kokan bağlardır. Onun kendi zihnindeki model vulgar bir sekülerizme dayanan sözde demokratikleştirme adı altında Batılılaştırma ve ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganından öte geçmeyen planlamacı Jakoben yani, tepeden inmeci bir ulusçuluktur.</p>
<p>Türk elitlerimiz şöyle düşünmektedir: Eğer PKK, Ak Parti&#8217;ye karşıysa onun istekleri, talepleri neden savunulmasın? Kürt elitleri Ak Parti ve Erdoğan&#8217;a karşıysa onların neden talepleri dikkate alınmasın ve savunulmasın? Ak Parti iktidar olmasın diye MHP ile bile koalisyonu düşünecek ve isteyecek kadar Aydınken ve solcuyken Ak Parti&#8217;ye karşı olan bir örgütle yani, PKK ile niye bir koalisyona oturulmasın?</p>
<p>Bahçeli kabul etseydi işlerine geldiklerinde faşist dedikleri MHP ile koalisyona oturulmayacak ve muhalif sözümona solcu Türk elitleri bunu şevkle desteklemeyecekler miydi?</p>
<p>Türk elitleri memleketlerinin tezlerini değil, Batılıların tezlerini kabul eder ve savunurlar. Üst akıl, Batı, bu koalisyonu destekliyorsa onlar da onu destekler.</p>
<p>Seçkinlerimizin en büyük korkusu koalisyonda anlaşılamadığı için şimdi seçİmin tekrarlanması ve seçimleri tekrar Ak Parti&#8217;nin kazanması. Bu yüzden medyada hemen diktatörlük kokan saçma sapan sloganlarını, &#8220;seni yine başkan yaptırmayacağız&#8221; triplerini yaymaya başladılar. İyi de siz kimsiniz? Hani halkçıydınız? Hani uluslar kendi kaderlerini kendileri tayin ediyordu? Halkın oyuna niçin tahammül edemiyorsunuz? Hani ileri görüşlü her fikre açık demokratlardınız? Bir ülkenin geleceği söz konusuyken, sistem kilitlenmişken başkanlık sistemini niye tartıştırmıyorsunuz? Gelse de gelmese de, savunsanız da muhalif de olsanız niye TARTIŞTIRTMIYORSUNUZ? Siz yoksa otoriter elitler misiniz tartışılması gereken meseleleri tartıştırtmayan, hakkında konuşturmayan? Fikirleri tartıştırtmayanlar büyük diktatörlerdir!</p>
<p>PKK nın çözüm süreci boyunca süreç bozulunca kullanmak üzere silah biriktirdiği, kentlerde özerklik ve kantonlarını ilan etmek için depolama yaptığı açığa çıktı. Sürecin bittiğini ilan edip son hızla insan avına girişmelerinden ne anlamalıyız?<br />
Kutuplaşıyoruz diye kutuplaştıranlar.. Ak partiyi kimlik siyaseti yapıyor diye suçlarken kimlik siyaseti yapanlar bilhassa da Kürt kimliğinin siyasetini yapanlar.. Sözde Türkiyelileşme.. PKK ile koalisyondaki solcu aydınlarımız.. Cinayetleri PKK yapmamıştır. Cici Selahattin ile Türkiyeyi Türkiyelileştiriyorlar!</p>
<p>Oniki yerde ÖZERKLİK kararı ALINAN Türkiye&#8217;yi Türkiyelileştiriyorlar! Ibretle izliyoruz. Halklarımız ibretle izliyor ve acı içinde inliyorlar! Tarih bunları yazdı, tarih sizi ve bu süreçte yaptıklarınızı yazdı ve emin olun tarihten daha güçlü yargıç yoktur!</p>
<p>22.08.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ozerkligi-ya-da-ayrilmayi-isteyen-kurt-halki-degil-pkk-ve-turk-elitleridir/">Özerkliği ya da ayrılmayı isteyen Kürt halkı değil pkk ve Türk elitleridir!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Asıl Sorunu &#8220;Aydın&#8221; Sorunudur!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-asil-sorunu-aydin-sorunudur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2015 11:39:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turkiyenin-asil-sorunu-aydin-sorunudur/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Bengül Güngörmez “Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış… Bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-asil-sorunu-aydin-sorunudur/">Türkiye&#8217;nin Asıl Sorunu &#8220;Aydın&#8221; Sorunudur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Bengül Güngörmez</p>
<p>“Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış… Bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza, gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz”.</p>
<p>Yukarıdaki satırlar erken yaşta bize veda eden fakat yazdıklarıyla ilelebet yaşayacak olan yazar ve düşünce adamı Oğuz Atay&#8217;a ait. Oyunlarla Yaşayanlar adlı eserinde halka böyle sesleniyordu Oğuz Atay.</p>
<p>Atay&#8217;ın yaşadığı dönemden bu yana Türkiye&#8217;nin asıl meselesi, &#8211; yani ne Kürt meselesi, ne az gelişmiş bir ekonomiye sahip olma meselesi ne de jeopolitik meseleler vs değil, &#8211; olan Aydın/halk ikilemi meselesi varlığını tüm şiddetiyle hala sürdürüyor. Eğer Aydın/halk meselesi Türkiye&#8217;de çözülmüş bir mesele olsaydı yukarıdaki sorunların da hepsi az ya da çok çözülmüş olurdu.</p>
<p>Türkiye&#8217;de Aydın, parmakla sayabileceğimiz birkaç kişi hariç entellektüel değil, ideologtur. Batı sekülerizminin, Batı etnisiteciliğinin, (ayıp olmasın diye Irkçılık demedim, bu arkadaşlar Aydın oldukları için etnisite kelimesini pek severler) Batı jeopolitik stratejilerinin, Batılı ayrılıkçı ve bağımsızlık hareketlerinin, Batı feminizminin, Batı islamifobiasının, Batı mezhepçiliğinin, Batı etnosentirizminin, Batı İsrailciliğinin ve masonculuğunun ideologudur. Bu ideolojisi gözünü kör ettiği için kendi halkının geleneğini, dinini, adetlerini, oy verdiği partiyi ve liderini beğenmez. Kimi zaman bu halk bidon kafa ve göbeğini kaşıyor diye tiksindiği vâkidir.</p>
<p>Oğuz Atay&#8217;ın dediği gibi halkı az gelişmiştir ve medeni ülkelerin seviyesine hâlâ ulaşamamıştır. Aydın ise bu seviyeye çok önceden ulaştığından kendi halkına doğruyu öğretmek ve belletmek misyonunu kendisine edinmiştir. Halka akıl öğretir, ona hakikati gösterir, Medyada durmadan halkından şikâyet edip o’na siyasi tercihlerinin yanlış olduğunu söyler ve &#8220;doğru&#8221; yolu gösterir(!) Sonra da Atay&#8217;ın dediği gibi meyhanelerde az gelişmiş halkı niye onu anlamıyor diye kafayı çeker.</p>
<p>Aydın&#8217;a göre halkı az gelişmiş olduğu için demokratik ülkelerdeki gibi kendi kendisini yönetme kabiliyetine sahip değildir. Bu yüzden sevgili aydınımız halkına medyada sürekli erken seçim değil, kendi desteklediği koalisyonu önermektedir. Ancak korkulu Rüyası mevcut iktidarın MHP ile bir koalisyonudur ki, bu koalisyonda da bidon kafalılar ve göbeğini kaşıyanlarla baş örtülülere bir de sarkık bıyıklılar eklenecektir. Bu yüzden de ısrarla son derece &#8220;Aydınlanmış&#8221; ve memleketi de uzun yıllar zorla aydınlatmış olan kesimle, yani CHP ile bir koalisyonda ısrar etmektedir. Aslında HDP’yle bir koalisyon ister lakin terör meselesi yakasını bir türlü bırakmamaktadır. Olmayacak duaya âmin dememek için CHP der.</p>
<p>Ülkemizde Aydın, Kürt Milliyetçiliği hareketinin organik ilişkisinin bulunduğu örgütlerin işlediği suç fiillerine &#8220;suç&#8221; diyemez, &#8220;şiddet&#8221; diyemez de onları &#8220;sisteme karşı&#8221; protesto eylemleri olarak &#8220;mazur&#8221; görür. Sisteme karşı mı desek AKP ye karşı mı desek daha uygun olurdu? Gezi Hadisesi davasından sorumlu savcının hepimizin, dolayısıyla da Savcının çocuklarının gözü önünde vahşice katledilmesini sahi kaçı lanetledi?</p>
<p>Kürt vatandaşlar barış özlemiyle yanıp tutuşur ve tekrar başlayan terör eylemlerinden rahatsız olurken bizim aydınlarımız, bir başka deyişle de beyaz karşı kültürel radikallerimiz terörü lanetlemekten aciz Kürt hareketinin siyasi liderlerini savunurlar, ona saz çaldırırlar, yere göğe sığdıramazlar. Hakiki bir devrim elbette saz çala çala gelecektir&#8230;</p>
<p>Türkiye de Aydın Kürt meselesini olduğu haliyle analiz etmekten çok, kendi siyasi tercihlerine uygun düşecek şekilde analiz eder ve onu yeniden yorumlar. Yeter ki kendi siyasi tercihleri, arzuları gerçekleşsin, bunun için binlerce insan ölüme yollansa da önemli değil&#8230; Aydın bunun sorumluluğunu hissetmez, 68 Kuşağı kırılırken hissetmedi, hapishanelerdeki işkencelerde hissetmedi, gezide alevi çocukları ölürken hissetmedi, daha fazlasını sokağa sürmek, daha fazla kan emmek için yaygarasını kopardı&#8230; Yeter ki ideolojisi haklı çıksın, yeter ki siyasi emelleri gerçekleşsin, yeter ki iktidar düşsün ve isteklerini kabul etmek mecburiyetinde kalsın&#8230; Yeter ki halkın isteğine göre değil, kendine göre bir hükümet kurulsun..</p>
<p>Gezide halkın oyuyla iktidar olmuş hükümete karşı taleplerini sıralarken halk adına konuşmuyorlar mıydı? Biz mi yanlış anladık?</p>
<p>KÜRT ELİTLERİ NE DURUMDA?</p>
<p>Kürt elitleri farklı mı? Kürt gençlerinin koşarak ölüme gidişlerinde hiç mi sorumlulukları yok? Kürt gençleri boğazlanırken kalem tutan elleri ne yazıyor? Ne yazabilir?</p>
<p>Merhum Cemil Meriç, Aydın olmak için önce insan olmak lazım&#8221; der. İnsan olmak içinse. Vicdan lazım. Gençler ölürken buradaki sorumluluğum nedir diye vicdanına sormak lazım. sahiden soran oldu mu yoksa hala herşeyden yalnızca ve yalnızca hükümet mi suçlu.</p>
<p>Türkiye&#8217;de aydın, tarihinden utanır, cedlerinden utanır, anne babasının geleneğinden, dininden, ibadetinden, kültüründen kılığından kıyafetinden utanır&#8230; Ortadoğulu olmaktan utanır. Şimdi Suriyeli mültecilerden utanıyor&#8230; Çünkü o köküne kadar Batılıdır. Meriç&#8217;in dediği gibi bizde Aydın, Batılılardan miras kalan ve çoktan onların bile terk ettikleri putlara sarılır. &#8220;Düşmanın putlarını takdis eder.&#8221; Bari kendi putlarını icat et de ona sarıl&#8230;</p>
<p>Türkiye&#8217;de Aydın, putlarıyla birlikte Başlı başına bir &#8220;problem&#8221;dir! Kendi memleketini Batıya sürekli şikâyet eden, peşkeş çeken bir &#8220;problem&#8221;. Bu mesele Kürt sorunundan bile daha ağır bir sorundur çünkü bütün diğer sorunlarımızın temelinde durur. Geleceğimizin önünde durur, insanca yaşama imkanımızın önünde durur..</p>
<p>Madem öyle son söz yine Türk aydınının ciğerini bizden çok daha iyi bilen ve onlardan çok çekmiş Cemil Meriç&#8217;ten gelsin:</p>
<p>&#8220;Türk aydını yangından kaçar gibi uzaklaşıyor memleketten.Hayır kirlettiği bir odadan kaçar gibi.&#8221;</p>
<p>Ne diyelim? Artık bu kadar kirlettiğiniz yeter!</p>
<p>14.08.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-asil-sorunu-aydin-sorunudur/">Türkiye&#8217;nin Asıl Sorunu &#8220;Aydın&#8221; Sorunudur!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçek bir demokrasiyi inşa etmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gercek-bir-demokrasiyi-insa-etmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2015 11:36:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gercek-bir-demokrasiyi-insa-etmek/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye zorlu bir süreçten geçiyor. Yıllardır Gündemden düşmeyen, müzakereden çok kan ve şiddeti hemen akla getiren Kürt meselesi bütün ciddiyetiyle varlığımızı sarsmayı sürdürüyor. Koalisyon arayışları sürerken çözüm sürecinin sonlanışı ve askeri yöntemlere dönülmesiyle birlikte Türkiye yeni bir şiddet sarmalının içine daha girdi. Operasyonlar yurt içinde ve yurt dışında sürdürülürken HDP nin PKK ile organik bağı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gercek-bir-demokrasiyi-insa-etmek/">Gerçek bir demokrasiyi inşa etmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye zorlu bir süreçten geçiyor. Yıllardır Gündemden düşmeyen, müzakereden çok kan ve şiddeti hemen akla getiren Kürt meselesi bütün ciddiyetiyle varlığımızı sarsmayı sürdürüyor. Koalisyon arayışları sürerken çözüm sürecinin sonlanışı ve askeri yöntemlere dönülmesiyle birlikte Türkiye yeni bir şiddet sarmalının içine daha girdi. Operasyonlar yurt içinde ve yurt dışında sürdürülürken HDP nin PKK ile organik bağı gündeme getirilerek parti kapatma meselesi kamuoyunda sık sık tartışılıyor. Bu bağlamda uzun zamandır gündemde bile olmayan parti kapatma meselesi de yeniden gündeme geldi. Kimi partiler bu organik bağ nedeniyle parti kapatma taraflısıyken bazıları da kapatmanın karşısında olduklarını beyan ettiler. Yine cumhurbaşkanı Erdoğan parti kapatmaya karşı olduğunu fakat bireylerin yasal çerçevenin dışına çıkmalarının tek tek bedelini ödemeleri gerektiklerini belirtti.</p>
<p>Bütün bu tartışmalar karşımıza demokrasi meselesini yeniden çıkarmaktadır. Meselemiz genel resime bakarsak aslında gerçek bir demokrasinin inşa edilmesi meselesidir. Demokrasi süreci kolayca gerçekleştirilebilir bir süreç değil. Kimse annesinin karnından demokratik olarak doğmaz. Demokrasi öğrenilen bir süreçtir. Demokratik olmayı öğreniriz yahut birileri bize öğretir. Batı iç savaşla, din savaşlarıyla öğrenmiştir. Demokrasi &#8220;söz&#8221;le müzakere, &#8220;söz&#8221;le çarpışma ve anlaşma anlamına gelir.</p>
<p>Fakat aydınlarımız, entellektüellerimiz ülkemizde &#8220;demokrasiyi&#8221; savunurken ne kadar &#8220;demokrat&#8221;?<br />
Acaba sivil değil, silahlı bir örgütün uzantısı ve savunucusu görünümündeki bir partiyi savunurken ne kadar demokratlar?<br />
Açıkçası parti kapatılması ancak anti-demokratik ülkelerde görülen bir uygulama. Parti kapatmaya karşı durmak ve partilerin kapatılmasını önleyecek yasal önlemler almak sivil siyasetin gelişimi açısından çok önemli. Burada itiraz edilmesi gereken nokta aydınların HDP&#8217;nin kapatılmasına karşı çıkarken iktidarı suçlayıcı dillerinin arkasında HDP&#8217;nin gerilla savunusuyla alenen desteklediği şiddeti hiçbir şekilde eleştirmeyerek gizlemeleridir. Entellektüel şiddeti savunabilir mi? Soldan gelen ünlü düşünür Hannah Arendt bu konuda şunu söyler: &#8220;Şiddetin olduğu yerde söz olamaz&#8221;. Söz yoksa politika da mümkün değildir çünkü politika şiddetsiz sözlü müzakere anlamına gelir. Fakat bizim solcularımız ilginçtir Arendt okusalar da (!) şiddeti eleştirmezler eleştirdikleri tek şiddet polis şiddetidir. Devletin meşru güç kullanımıdır. (Meşruluğu burada verilen yetki bağlamında kullanıyorum yoksa meşru olmayan, mevcut yasaların dışına çıkan aşırı güç kullanımını elbette eleştirmeliyiz). Bu kesimin yaptığı ateşkes ve savaşı bitirme çağrılarında Abdullah Öcalan ve Erdoğan&#8217;ın baştaki çözüm süreci Planı&#8217;nda olduğu gibi neden acaba PKK nın silah bırakıp çekilmesi talebi yok?</p>
<p>Halbuki şiddete karşı ortak bir tavır alış PKK ve Kandil üzerinde ciddi bir kamuoyu baskısı yaratabilir ve bombalamak yerine kamusal baskı ile taraflar barışa zorlanabilirdi.</p>
<p>HDP&#8217;nin de şiddetsiz bir ortamı destekleyerek etkin bir politik aktör haline gelişiyle çözüm süreci ilerlerken kamuoyunu arkasına alması mümkün olabilirdi. Bu durumda MHP nin desteklediği küçük bir azınlık dışında Türkiye&#8217;de yüksek oranda bir konsensusla barışın şartları oluşur ve çözüm süreci nihayetine erebilirdi. Şu anda yaşanan acılar artık yaşanmayabilirdi.<br />
Lakin böyle olmadı. Her gün cenaze ve her gün acı.. &#8220;Savaşa hayır&#8221; diyerek medyada savaş çığlıkları atanlar var. &#8220;Savaşa hayır&#8221; diyerek yayınlanan bildirilerde PKK&#8217;nın gerçekleştirdiği terör eylemleri geçiştirilirken devlete ısrarla ve güçlü bir vurguyla operasyonları sonlandırması söyleniyor. Buradan barış çıkar mı?</p>
<p>Ama gerçekten barışı isteyenler de var bu ülkede. Üstelik bu koroya katılmayan ve katılmadıkları için de sürekli olarak hakarete uğrayan, dışlanan entellektüeller var.</p>
<p>Barış Akademisinin çözüm sürecinin sonlanışının ertesi yaşanan şiddet ve terör olaylarına karşı &#8216;Barışa Çağrı&#8217; başlığıyla bir bildiri yayınladı. &#8220;Şiddete; hangi amaçla, kim için, kime karşı uygulanırsa uygulansın, karşı çıkmak&#8221; gerektiğine özellikle dikkat çeken bildiriye,Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan, Hilal Kaplan ve Oral Çalışlar gibi gazeteci ve entellektüellerin de aralarında bulunduğu öğretim üyeleri ve sanatçılar destek verdi. Bu bildirideki asıl dikkate değer nokta PKK&#8217;nın silah bırakması yönündeki talepti. Bildiride şunlar ifade edildi: &#8220;PKK Türkiye&#8217;de silâh bıraktıklarını ilân etmeli ve sınır dışına çekilmeler süratle devam etmeli ve bunun altyapısı devlet tarafından sağlanmalı, Abdullah Öcalan ile görüşmelere başlanmalı&#8221;dır.</p>
<p>Demekki tek bir barış talebi, tek tarzda bir çözüm sürecinin devamının istenmesi söz konusu değil. Malum medya tarafından bastırılsa, kimi zaman da Hilal Kaplan örneğinde olduğu gibi talepte bulunanları linçe kalkışılsa da barışı hakiki bir demokrasinin gerektirdiği şekilde talep edenler var. Türkiye&#8217;de bu seslerin kendisini daha fazla duyurması, şiddet talebini bastıracak kadar güçlenmesi şart. Bu durumda iktidara ve barışı isteyenlere sözümüz ancak şu olabilir: bugüne kadar barış talebinde bastırılmış, engellenmiş olan kesimlerin seslerini duyurabilmeleri için daha fazla platform daha fazla imkan sağlanmak zorundadır. Devlet Kürt sorununun çözümünü istiyorsa PKK ve HDP&#8217;nin bastırdığı yahut görmezden geldiği grupların, kesimlerin yahut şahsiyetlerin barış taleplerini dillendirebilecekleri bir ortamı güvenlik içinde sağlamalı ve onları bu yönde maddi manevi desteklemelidir. Bunun için yurt genelinde çözüm süreci ve barış kürsüleri oluşturulmalı, hatta insanların çözüm süreci ve barış talepleriyle bu konu hakkındaki fikirlerini ifade edecekleri bir gazete çıkarılmalı ve yurt çapında ücretsiz dağıtılmalıdır. Buraya süreçle ilgili derdi olan herkes yazabilmelidir.</p>
<p>Çağımız demokrasileri, çağdaş demokrasiler yalnızca partilerin birbiriyle rekabetini ve müzakeresini değil, sivil toplumun kendi içinde ve siyasilerle müzakeresini talep etmektedir. Demokrasinin yalnızca partiler ve parlemento olarak görüldüğü demokrasiye anca &#8220;otoriter demokrasi&#8221; adı verilir. Halbuki daha demokrat demokrasi türleri mevcuttur. Şiddetin sözün yerine geçtiği, sözle şiddetin savunulduğu bir toplumda hakiki bir demokrasiden söz edilemez. Entelektüel bilhassa şiddeti kınamalıdır çünkü entellektüel her eylemini &#8220;söz&#8221;le kuran kişidir. Entellektüel güvenlik görevlisi değildir, devlet görevlisi değildir, terör örgütü üyesi değildir. Entellektüelin molotof kokteyli &#8220;sözü&#8221;dür. Entellektüel sözle yeni perspektifler kuran dolayısıyla da yeni dünyaları vaat eden kişidir. Yoksa Arendt&#8217;in dediği gibi &#8220;şiddetle değişen bir dünya ancak daha fazla şiddetin var olduğu bir dünya olur.&#8221;</p>
<p>08.08.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gercek-bir-demokrasiyi-insa-etmek/">Gerçek bir demokrasiyi inşa etmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm’ü kim istemiyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cozumu-kim-istemiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2015 11:35:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/cozumu-kim-istemiyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde yaşanan önemli gelişmeler çözüm sürecinin sonlandığına işaret ediyor. Hatta hükümet yetkilileri tarafından çözümün silahlar bırakılıp örgüt üyeleri ülkeyi terk edene kadar askıya alındığı kamuoyuna ifade edildi. Gerçekten çözüm süreci bitti mi ve bu sürecin içinde bulunduğumuz aşamasına nasıl oldu da geldik? Geçtiğimiz seçimler Ak Parti&#8217;nin tek başına iktidarını mümkün kılmayacak şekilde neticelendi ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumu-kim-istemiyor/">Çözüm’ü kim istemiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde yaşanan önemli gelişmeler çözüm sürecinin sonlandığına işaret ediyor. Hatta hükümet yetkilileri tarafından çözümün silahlar bırakılıp örgüt üyeleri ülkeyi terk edene kadar askıya alındığı kamuoyuna ifade edildi. Gerçekten çözüm süreci bitti mi ve bu sürecin içinde bulunduğumuz aşamasına nasıl oldu da geldik?</p>
<p>Geçtiğimiz seçimler Ak Parti&#8217;nin tek başına iktidarını mümkün kılmayacak şekilde neticelendi ve henüz yeni bir hükümet kurulmuş değil. Bu seçimlerde HDP oylarını önemli ölçüde arttırarak barajı aştı. Oylarını önemli ölçüde arttırmışken Tayyip Erdoğan liderliğinde Ak Parti tarafından başlatılmış olan çözüm sürecinin en önemli aktörlerinden birisi olması beklenen HDP ilginç bir şekilde MHP-CHP koalisyonunu destekleyeceğini ilan etti. Çözüm sürecinin mimarı ve ateşkes sürecinde barışı sağlayan Ak Parti ile masaya oturmak için çözüm sürecinin sonlanmasını istediğini ilan etmiş olan MHP ile bile masaya oturmaya istekli olan HDP zaten seçimlere Aydın Doğan Medyası+cemaat+sol çevrelerle, yani Ak Parti karşıtlığını her alanda sürdüren çevrelerle ittifak içinde girmişti. Bu ittifak içerisinde PKK ile organik bağını hiçbir şekilde saklama ihtiyacı bile duymayan HDP, bir yandan siyasi arenada ve mecliste varlığını sürdürürken diğer yandan Kandil&#8217;in direktifleriyle silahlı eylemlerin sürdürülmesini üstü örtülü bazen de açıktan açığa destekledi. Yani çifte bir işlev yüklendi. Hem silah hem siyaset! Bu çerçevede Türkiye&#8217;de kamuoyu PKK&#8217;ya silah taşıyan HDP&#8217;li vekili, iki polisin uykusunda katledilişini, Gazi mahallesinde kalaşnikoflu eylemleri, zorla adam kaçırmaları ve Doğu bölgelerine zenginlik getirecek baraj inşaatlarına suikastları gördü. Paralel yapıyla ilginç ittifakların yanısıra İşidci diye dindar vatandaşların vahşice katledildiğini izledi. Ve çözüm süreci sürdürülürken çok sayıda hukuk ve insanlık dışı eylemle kamuoyu sarsıldı.</p>
<p>Kürt siyasal hareketini sözde temsil eden HDP, Ak Parti iktidarını sürekli İşid&#8217;e destek vermekle suçlarken ne zaman Türkiye İşid hedeflerini vurmaya başladı bu sefer İşid&#8217;i vurmakla Kürtlere baskı oluşturuluyor ve Kürtlerin Rojavadaki kazanımları kaybettirilmek isteniyor demeye başladılar. Sorsak kendilerine İşid&#8217;i TSK vursun mu vurmasın mı diye herhalde ne cevap vereceklerini bilemeyecekler.</p>
<p>Eğri oturalım doğru konuşalım. HDP ve PKK&#8217;nın yönteminden barış falan çıkmaz. Demirtaş, &#8220;Dolmabahçe mutabakatında atılması gereken bir adım kalmıştı&#8221; diyor. Peki o adım neydi? O adımın ne olduğunu Demirtaş niçin söylemiyor? Biz söyleyelim o zaman. Dolmabahçe görüşmesinin söylediği şey açıktır: özerklik adı altında bağımsızlık ve PKK&#8217;nın hem Türk kamuoyunda etkin bir siyasi aktör haline gelmesi hem de Kürt halkı üzerinde kendi egemenliğini güvenlikten eğitime çok boyutlu kurması. Yüksek sesle dillendiremedikleri ama eylemleriyle işaret ettikleri talep budur. Kandil&#8217;in istediği Abdullah Öcalan&#8217;ın başta çizdiği rota ile aynı değildir. Bu yüzden Öcalan&#8217;la başta anlaşan ve o plana uymak isteyen cumhurbaşkanı Erdoğan Dolmabahçe mutabakatına itirazını yüksek sesle dillendirmiştir.</p>
<p>Türkiye şimdi şiddet yöntemini tekrar denemek zorunda. Uluslararası konjüktür de bunu gerektiriyor. Çözüm sürecini sonlandıran diğer etmen de Suriye&#8217;deki gelişmelerdir. Seçim sonrası oluşan otorite boşluğu PKK&#8217;nın bölgede gücünü ve etkinliğini arttırdı. Şaibeli bombalama olaylarıyla birlikte huzursuzluğun ve şiddetin tırmanmasına cevap olarak TSK&#8217;nın operasyona geçmesinin açıkçası Türk kamuoyunu rahatlattığı bile söylenebilir. Şunu da ifade etmek gerekir ki aslında PKK ya vurulan bu darbe aynı zamanda HDP+Aydın Doğan Medyası +Paralel Yapı+dış güçler (İsrail, Almanya..?) ittifakına da vurulmuş bir darbedir. Peki kamuoyu niçin rahat olsun? Kamuoyu derken elbette sol ve Kürtçü eğilimleri taşıyanları bir tarafa bırakarak AK Parti artı MHP ve CHP seçmeni büyük ölçüde kastedilmektedir.</p>
<p>Sosyolojik olarak devlet hakkında basit bir denklem vardır. Bu denklemi ünlü sosyolog Max Weber yıllar önce kurdu. Devlet &#8220;meşru&#8221; şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran aygıttır. Buradaki &#8220;meşruluk&#8221; lâfzı &#8220;otorite&#8221; lafzıyla doğrudan ilişkilidir. Otorite eşittir güç artı rıza demektir. Devlet kendisine şiddet kullanması için rıza gösterilen otoritedir. Weber&#8217;den esinlenen Norbert Elias&#8217;ın da söylediği gibi &#8220;Devlet olmayanlar ya da devlet tarafından vekaletlendirilmemiş olmayanlar şiddet uygulayamaz, yumruk atamaz&#8221; bunu yaparlarsa yine devlet tarafından cezalandırılırlar. &#8221; Fiziki şiddet ancak özel olarak görevlendirilmiş, üniformasıyla toplum içinde net bir şekilde tanınan, uzmanlaşmış bir grup, yani sembolik, merkezi ve disiplinli bir grup tarafından tatbik edilebilir.&#8221; Bu türden insanlar tesadüfi şiddet uygulayamazlar. Yine sosyolojik bir realite daha vardır ki, insanların büyük çoğunluğu gelişigüzel, tesadüfi şiddeti uygulayan yapıları değil, meşru şiddet tekelini tercih eder ve bu otoriteye rıza gösterir. Türk milleti bu yüzden Kandil&#8217;i ve Daeş kamplarına yapılan bombalamaları meşru şiddet kullanımı olarak görecektir. Kamuoyu bu yüzden rahattır.</p>
<p>Liberal eğilimli bir kişi olarak John Stuart Mill gibi düşünürüm ve buna göre hiç bir fikir yasaklanamaz herşey tartışılabilir. Yasaklanan bir fikir ortadan kaybolmuş değildir. Daha güçlü bir şekilde sonradan muhakkak karşımıza çıkar. Özerklik de tartışılabilir ayrılmak da. Bunlar tabu değil. Ama bu tartışma yalnızca Kürt halkının kendisiyle demokratik platformlarda gerçekleştirilir yoksa bir terör örgütüyle değil. Halklara ait karar halkların kendisine ait olmalıdır yoksa kendi halkının evlatlarını barış sürecinde bile hunharca harcayan, infaz eden bir örgüte değil. Terör örgütüyle müzakere edilerek verilen bir özerklik o örgütün bölgedeki otoriter hükümranlığı anlamına gelir ve bu örgüt Leninist Stalinist Marksist sekülarist bir örgüt olduğunu ilan etmişse vay dindar kürtlerin haline! Örgütün hakim kıldığı sözde özerklik dindar kürtlerin cehennemidir.</p>
<p>Demirtaş hala bizim kaybedecek birşeyimiz, sarayımız, plakalarımız yok diyor. Peki ya Kürt halkının yetiştirdiği canları, evlatları? Onlar da mı kayıp değil? Çocuk yetiştirenler bir evladın ne zorluklarla ne emekle yetiştirildiğini çok iyi bilir. Onların kıyamadıkları kuzularına siz kıyıyorsunuz. Geldiğimiz bu noktada HDP&#8217;nin dur demediği bu kıyıma Türkiye Halkları sivil insiyatifleriyle biran önce dur demelidir ve çözüm süreci devlet tarafından muhakkak devam ettirilmelidir. Demokratikleşme sürecini yeni bir anayasayla, Kürtlere ve diğer etnik gruplara eşit haklar vererek sürdürmek gelecek her iktidarın boynunun borcudur. Aksi takdirde karanlık günler bizi beklemektedir.</p>
<p>31.07.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumu-kim-istemiyor/">Çözüm’ü kim istemiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireysel özgürlüğün katilleri; Kollektivizm, Örgütçülük ve Örgütsel Cemaatçilik</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bireysel-ozgurlugun-katilleri-kollektivizm-orgutculuk-ve-orgutsel-cemaatcilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2015 11:33:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bireysel-ozgurlugun-katilleri-kollektivizm-orgutculuk-ve-orgutsel-cemaatcilik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Suruç&#8217;ta gerçekleşen canlı bomba eylemiyle sarsıldık. Ocaklara ateş düştü. Gencecik fidanlar hayatlarını vahşice kaybetti. Bu eylemi kanlı illegal örgütlerden birisi gerçekleştirdi. Hangisi olduğu fark etmez. Örgüt demek &#8220;kolektivizm&#8221; demektir. Kolektivizm ise baskı, şantaj, tecavüz, infaz ve cinayet demektir. Yıllar önce ünlü liberal düşünür Friedrich A. von Hayek, Kölelik Yolu adlı, kendi döneminde adeta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireysel-ozgurlugun-katilleri-kollektivizm-orgutculuk-ve-orgutsel-cemaatcilik/">Bireysel özgürlüğün katilleri; Kollektivizm, Örgütçülük ve Örgütsel Cemaatçilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Suruç&#8217;ta gerçekleşen canlı bomba eylemiyle sarsıldık. Ocaklara ateş düştü. Gencecik fidanlar hayatlarını vahşice kaybetti. Bu eylemi kanlı illegal örgütlerden birisi gerçekleştirdi. Hangisi olduğu fark etmez. Örgüt demek &#8220;kolektivizm&#8221; demektir. Kolektivizm ise baskı, şantaj, tecavüz, infaz ve cinayet demektir.</p>
<p>Yıllar önce ünlü liberal düşünür Friedrich A. von Hayek, Kölelik Yolu adlı, kendi döneminde adeta bir entelektüel bomba işlevini gören kitabını yazıp yayınlamıştı. Kitap bireyin iradesini ve özgürlüğünü baskı altına alan kollektivizmin sert bir eleştirisini içeriyordu. Kolektivizm bireyin özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde, kollektif, yani ortak iradeye bireyin iradesinin tamamen teslimi ve bireyin bütün becerilerinin sözde müşterek olanın hizmetine sunulması anlamına gelir. Bu sözde müşterek çıkarı da her ne hikmetse kerameti kendinden menkul egemen otoriteryen iktidar, totaliter devlet, komünist yahut faşist bir parti, siyasi bir örgüt lideri veyahut bir cemaatin lideri belirler. Kollektivizm aynı zamanda merkezi bir iktisadi planlamaya dayanarak, şahsi teşebbüsün gelişmediği yahut baskı altına alındığı şartlarda da ortaya çıkar.</p>
<p>Kollektivizmin ne kadar tehlikeli bir yapı olduğunu, yaşanmış hikayelerde de görebilir ve test edebiliriz. İngiliz tarihçi Orlando Figes&#8217;in kaleme aldığı “Karanlıkta Fısıldaşanlar” adlı kitabın her bir hikayesinde kollektivizmin acı sonuçlarını öğrenir, Rusya&#8217;da komünizmin aileleri nasıl parçaladığını ve yok ettiğini, insanlar önceden yakın dost ve arkadaş iken onları nasıl devlet için çalışan ajanlara dönüştürdüğünü, kadınların hiçbir tacize ve tecavüze ses çıkaramadıklarını, erkeklerin ise ülkenin sözde geleceği adına köle gibi çalıştırıldıklarını, gerektiğinde de kurşuna dizildiklerini öğreniriz.</p>
<p>Benzer şekilde “Yoldaşını Öldürmek” adlı kitabın yazarı Aytekin Yılmaz&#8217;ın hapishanede geçen hikayelerinden kollektivizmin devletin sözde kontrolünde olan bir hapishanede dahi nasıl facialara yol açabileceğini öğreniriz. Yılmaz, PKK Örgütü&#8217;nün hapishaneler içinde yarattığı hapishanelerden bahsederken canımızı acıtan sözler söylüyor. &#8220;Köleler ve mahpuslar maskeli yaşarmış&#8221; diyen Yılmaz, kitabında özgürlük mücadelesi veren bir örgütün liderinin sultası altında köleler yarattığını, parti adına bir çok masum insanın, yahut işkenceye dayanamayan itirafçıların örgüt elemanları tarafından idama mahkum edildiğini, pek çok insanın da parti içi işkencelere maruz kaldığını anlatır. Partiye ve devrime en fazla inananlar masumları öldüren silahın tetiğini çekmiştir. &#8220;Seni halk adına ölüme mahkûm ediyorum&#8221; en çok kullanılan slogandır. Sahi bu bir kitabın da adı değil midir? Örgüt üyelerinin partiye inançlarını güçlendirmek için kullanılan bir propaganda kitabının adı.</p>
<p>Kollektivizm iyilik kötülük tanımaz çoğu zaman. Bundandır Yılmaz&#8217;ın &#8220;on iki Eylül&#8217;de Diyarbakır hapishanesinde mağdur olanlar doksanlı yıllarda Bayrampaşa hapishanesinde zalim oldular&#8221; ya da &#8220;tanıdığım bütün romantik devrimciler, bir zalimden kurtulayım derken, başka bir zalim iktidarın kurbanı oldular&#8221; deyişi. &#8220;Yoksa devrimciler zamanla karşıt oldukları devlete mi benzemişlerdi?&#8221; diye haklı olarak soruyor Yılmaz. Mazlumken zalim olmak bireysel vicdanı ve ahlaki değerleri bir an için bir tarafa bırakırsak kollektivist yapıların yarattığı korku imparatorluğundan kaynaklanır ki her şey örgütün, yahut örgütün liderinin bekası için yapılır. Bireyi hiçleştirip, merkezi otoriteye tabi kılan bu yapı, yakınlarda gördüğümüz gibi kimi zaman bir kaç hâkim ve savcının bütün hayatlarını adadıkları kariyerlerini silmelerine ve suç işlemelerine dahi neden olabilir.</p>
<p>Hapishanedeki televizyon kanalını değiştirmenin bile bir örgüt sorumlusuna bağlı olduğu bir ortamda örgütün tepkisini çekmemek için kanalı değiştirmeye kimsenin cesaret bile edemediğinden söz eden Yılmaz, kollektivizmin tehlikelerine dikkat çekiyor ve bireysel özgürlüğünü yalnızca hapishanede çokça kitap okuyarak hissetmeye çalıştığını ifade ediyor. Kadınların genelde her ne kadar daha barışçıl olduğu söylense de on yedi yaşındaki liseli bir genç kıza kadın örgüt üyelerinin yaptıkları işkenceler ve infaz insanın kanını donduracak ölçüde ve Yılmaz&#8217;ın kitabı okurken ağlamamak için kendinizi zor tutabilirsiniz.</p>
<p>Bugün bir takım cemaatler de bu türden bir kollektivist yapıya dönüşme tehlikesi içinde olabilir. Nitekim elimizden kayıp giden bir dünya var ve bu akışkanlıkta kimi cemaat yapılarının tabanını tutmak adına hızla kolektivist bir yapıya evrilebilmesi muhtemel. Açıkçası cemaatsiz bir toplum düşünülemez. Cemaatsiz bir toplum mümkün de değildir. Dini cemaatler olmasa seküler cemaatler olacaktır. Ulus kavramının kendisi de bir cemaati sembolize eder. Cemaatler çoğulluğu merkezi bir iktidarın mutlaklaşmasının panzehiridir. Insanların cemaate ait olma ihtiyaçları yok sayılamaz, engellenemez. Bununla birlikte bir yapının cemaat mi yoksa kollektivist bir örgüt mü olduğu kimi zaman bir muamma teşkil edebilir. Bu yalnızca o cemaatin üyelerinin anlayabilecekleri birşey de olabilir. Bu yöndeki bir tespit için yalnızca birkaç şey söyleyebiliriz. Bir cemaate giriş ve çıkışlar, yani cemaat üyelerinin cemaate giriş ve çıkışları hür iradelerine dayanıyor ve bu irade kendileri tarafından istendiği anda kullanılabiliyorsa, kişiler cemaatlerinde ilgili şikâyetlerini ilgili yerlere özgürce bildirebiliyor ve bu süreçte herhangi bir tehdit ya da şantaja uğramıyorlarsa, bu konuda baskı altına alınamıyorlarsa bu yapının kollektivist bir yapı olmayabileceği hükmüne varabiliriz. Bununla birlikte hür irade yeteri kadar açıklayıcı olmamaktadır ki, kimi cemaat yahut örgüt yapılarında bireyler gönüllü olarak inandıkları şey uğruna hayatlarından dahi vazgeçebilmektedirler. Bu süreçte sahte Mesihçilik hareketinden, ideolojik angajmanlara ve beyin yıkama tekniklerine kadar pek çok varsayımdan söz edilebilir. Bugün DAEŞ gibi örgütler bu tekniklerle binlerce insanı bünyesine katarak iğrenç eylemlerde kullanmaktadır. Bununla birlikte örgüt meselesi modern toplumun yarattığı ruhani boşluktan bağımsız ele alınamaz. O da başka bir yazının konusu olabilir ancak&#8230;</p>
<p>24.07.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireysel-ozgurlugun-katilleri-kollektivizm-orgutculuk-ve-orgutsel-cemaatcilik/">Bireysel özgürlüğün katilleri; Kollektivizm, Örgütçülük ve Örgütsel Cemaatçilik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düzceli Eşref Amca’yı Yunanlı yaptılar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/duzceli-esref-amcayi-yunanli-yaptilar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2015 11:27:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/duzceli-esref-amcayi-yunanli-yaptilar/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün sosyolojik ve politik en ciddi tehlikelerinden birisi medyanın gerçekleştirdiği &#8220;algı yönetimi&#8221;dir. Algı yönetimi elbette sadece çağımıza özgü bir fenomen değil. Platon&#8217;un Mağara meselinden bu yana tarihsel, sosyolojik bir gerçek. Platon&#8217;un mağarasında insanlar zincirlenmiş bir şekilde gölgeleri gerçek sanarak otururlarken mağaradakilerden birisi zincirlerinden kopup dışarı çıkarak ışığı görür, gözleri kamaşır ve içerideki gölgelerin gerçek olmadığını [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/duzceli-esref-amcayi-yunanli-yaptilar/">Düzceli Eşref Amca’yı Yunanlı yaptılar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzün sosyolojik ve politik en ciddi tehlikelerinden birisi medyanın gerçekleştirdiği &#8220;algı yönetimi&#8221;dir. Algı yönetimi elbette sadece çağımıza özgü bir fenomen değil. Platon&#8217;un Mağara meselinden bu yana tarihsel, sosyolojik bir gerçek. Platon&#8217;un mağarasında insanlar zincirlenmiş bir şekilde gölgeleri gerçek sanarak otururlarken mağaradakilerden birisi zincirlerinden kopup dışarı çıkarak ışığı görür, gözleri kamaşır ve içerideki gölgelerin gerçek olmadığını anlar. Geri dönüp mağaradakilere gördüğü şeyden bahsederek onları uyandırmak istediğinde mağaradakiler onu boğmaya çalışırlar. Çünkü algıladıklarının hakikat olduğundan emindirler. Çünkü onlar gölgelerin hakikat olduğuna alışmışlardır. Ama gerçekten algıladığımız görüntü tek hakikat midir? Günümüzde özellikle medyada yer alan her haber ve görüntü acaba ne kadar gerçektir?</p>
<p>Geçenlerde Yunan gazeteleri ülkede ekonomik krizi manşetlerine taşıdı ve krizi mümkün olduğunca trajik hale getirmek için ilginç bir resim kullandılar. Yunan Star gazetesi Yunanistan&#8217;daki ekonomik krizle ilgili haberinde ATM kuyruğunda bekleyen Yunanlar&#8217;ın önünde elinde ekmekle gözyaşlarını silen yaşlı bir adamın fotoğrafını koydu. Gerçekte iki fotoğrafın, yani ATM kuyruğunun gösterildiği fotoyla yaşlı adamın fotosunun photoshopla montajlandığı bu resimde boy gösteren elindeki ekmeğiyle yaşlı amca aslında 1999&#8217;daki Düzce depreminde yıkılan evinin önünde ağlayan Eşref Amca&#8217;ydı. Fotoğraf, Türkiye&#8217;den bir gazetecinin, yani Anadolu Ajansı&#8217;ndan Abdurrahman Antakyalı&#8217;nın çektiği bir fotoğraftı. Bu fotoğraf depremle ilgili yardım kampanyalarında da afiş olarak kullanılmıştı. Yaşlı adamın ismi Eşref Cengiz&#8217;di ve Cengiz 2004 yılında hayatını kaybetmişti. Bugün Yunanistan&#8217;da şöhret olacağını herhalde Eşref amca hayal dahi edemezdi.</p>
<p>Algı yönetimi, hayal dahi edemeyeceğimiz şeyleri gerçekmiş sanmamıza yol açan en ciddi manipülasyon tekniklerinden birisidir ve Nasyonal Sosyalistler altı milyon Yahudi&#8217;yi gaz odalarında küle dönüştürürken bu yöntemden sonuna kadar yararlanmıştır. Sovyet Rusya&#8217;sında ülkede diktatörlük olmadığını dünyaya göstermek için sözü edilen teknikten sürekli yardım alınmıştır. Bugün hala otoriter yönetimler kendi halkları üzerinde söz konusu teknikten yararlanmaktadır. Yine Amerikan kültür emperyalizmi simülasyonla gerçeği birbirinden ayırt etmenin imkansız hale geldiği kimi teknikleri en etkin şekilde kullanmaktadır. Hipergerçeklik inşasıyla modellerin gerçeğin yerine geçtiği durumla karşı karşıya kalırız. Dergilerdeki ideal ev, ideal kadın, ideal tatil, ideal seks sürekli algılarımızı işgal ederek gerçekliğe dair kanılarımızı etkiler. Gittikçe Disneyland&#8217;a benzeyen ABD, Disneyland&#8217;daki Amerikan modellerini bütün dünyaya yayar ve yeni kuşaklara benimsetir.</p>
<p>İnternetin, sosyal medyanın gelişimiyle bu teknik daha incelikli hale getirilerek yaygınlaştırıldı. Her gün internete düşen ve çok geçmeden de yalanlanan bomba bir haberle sarsılıyoruz. Bilinçlerimiz, zihinlerimiz sürekli yalan dolan haberlerle iğdiş ediliyor. Deleuze ve Guattari&#8217;ye selam olsun. Öznenin şizofrenik çöküşü. Ve zavallı Marx. Alt yapıya olan güveni hepten boşa çıktı. Alt yapının önemi o kadar da yokmuş. Hatta &#8220;Toplumsal&#8221; olan eridi. Baudrillard&#8217;ın da dediği üzere herşeyin simülasyona dönüşümüyle kitleler &#8220;sessiz yığınlar&#8221;a dönüştü. Bugün Suriye&#8217;deki savaşı, Suriye&#8217;den kaçarak ülkemize geçen insanları ayaklarımızı uzatıp TV&#8217;den izliyoruz. Kan Gölü&#8217;ne dönen Akdeniz&#8217;deki kaçakların toplanan cesetleri her akşam yemeğimize eşlik ediyor. Çekilen acıları görselliğin aktardığı kadarıyla hissedebiliyoruz. Acaba hissedebiliyor muyuz? Hisseden yerlerimize ne oldu? Alışıldık, kanıksanan, her zamanki acılar.</p>
<p>Algı yönetimini 28 Şubat&#8217;ta medyada her boyutuyla yaşadık. Bugün paralel yapının yayın organları içte ve yurt dışında Türkiye&#8217;ye, iktidara ve Cumhurbaşkanı&#8217;na karşı 28 Şubat’takine benzer formda bir algı yönetme savaşını sürdürüyor. Ama tarihte hep böyle olmuştur. Platon yukarıda sözünü ettiğim ünlü Mağara meselini boşuna yazmamıştır. Her zaman insanlığı kandırmaca, gerçeklik algısını yönlendirme girişimleri olmuştur. Fakat bütün bu girişimlere karşı hakikati dile getirenler de olmuştur. Bu hep böyledir. İnsanların hakikati algılama kapasiteleri birbirinden farklıdır ve kimileri başka bazılarından algılanan şeye karşı daha septik, daha kuşkucu olabilir. Herkes aynı şeye inanmışken birileri çıkıp hayır bu görünen şey hakikat değil diye bağırabilir. Aklıma On iki Kızgın Adam adlı meşhur film geliyor. Herkese karşı tek kişi. Ya da kral çıplak diyen çocuk.</p>
<p>Mc Luhan, şu ünlü pespaye düşünür, ısrarla &#8220;medya mesajdır&#8221; diyor. Bugün gerçekten de söz görselliğe yenik düşmüştür. Evimin her yerinde bir ekran. TV, bilgisayar, akıllı telefon, iPad, vs vs. Sokağa çıktığımda bir sürü ekran ve ışıklı tabelayla karşılaşırım. Algımı bir an için dinlendirmem mümkün değil. Sahneler ardı sıra… Telefonum mesaj üstüne mesaj sesiyle inlemekte. Zihnimin durup düşünmeye vakti yok bu görsel bombardımanda. Jacques Ellul&#8217;un dediği gibi, söz düşmüş aşağılanmıştır. İnsanlığı kurtarmak isteyen önce sözü kurtarmalıdır. Ama sözü kurtarabilir miyiz? Söz bu kadar aşağılanmışken yeni kuşaklar sözü kurtarmak için gerçekten birşeyler yapabilirler mi? Ya da yapmak isterler mi? Yoksa matrixlerinden memnun mu yaşayacaklar?</p>
<p>Bu bir ayartılma sürecidir. Eskiden panopticon vardı. Panapticon tarzı bir toplumda disiplin sağlanır, yurttaşların davranışları tek bir kalıba sokulurdu. Farklılık, çeşitlilik istenir bir şey değildi. Bugün ise panopticon değil, synopticon söz konusu. Bunun yaratılmasına kitlesel medya, hepsinden çok da televizyonun medyanın durmaksızın yükselişi neden olmuştur. Panopticon insanları zorla seyredilebilecekleri bir konuma getirirken synopticon un baskıya ihtiyacı yoktur. Bu toplum biçiminde insanlar seyretsinler diye ayartılırlar. Synopticon doğası gereği evrenseldir ve insanların seyretme eylemiyle yerellikle bağlarının kopmasına neden olur. Bedensel olarak buradayım ama ruhsal olarak siberuzayda. Yerel olarak küreselleri izlerim. İzlerim fakat ben buradayken ruhum oradaysa nasıl kendim kalabilirim? Ben kimim?</p>
<p>Medyanın, internetin olağanüstü ayartıcılığı geçen yüzyılın filozoflarının &#8220;Düşünme yoksunluğu&#8221; dediği şeyin zirveye oturmasını sağladı. Düşünmek, bilhassa da temaşa bugün kitlesel olarak rafa kalktı. Zaten vaktimiz yok! Gezi hadisesinde internet aracılığıyla yapılan algı yönetimi, günümüz gençlerinin bu yoksunluktan ne kadar muzdarip olduğunu bize gösterdi. Düşünme yoksunluğunun önüne geçen şey bugün yalnızca çokça okumak, özellikle de felsefe okumak ve farklı kanallardan zihinsel olarak beslenmek olabilir.</p>
<p>Ancak gezici gençlik acaba ne kadar okuyordur? Ya da popüler kitapların ötesine geçebiliyorlar mı? Kendilerine sunulanın ötesinde taleplere sahipler mi? Ümitsizim çünkü bu taleplerde bulunabilmek de bolca okumayı gerektirir. Medyanın bu ayartıcı ortamında da dedesinin mezarı yerine John Snow&#8217;un kırkına giden gençlerden okuyan Azizler olmalarını beklemek herhalde abartı olur.</p>
<p>17.07.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/duzceli-esref-amcayi-yunanli-yaptilar/">Düzceli Eşref Amca’yı Yunanlı yaptılar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dik duran Liberal!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dik-duran-liberal/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2015 11:25:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dik-duran-liberal/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıyı kaleme alıp almamayı elbette çok düşündüm. Bu kadar düşünmemin pek tabi çeşitli sebepleri vardı. İlk sebep, bu yazıyı kaleme almama hakkında yazdığım şahsiyetin zerre kadar ihtiyacı olmamasıydı. Övülmeye ihtiyacı yoktu. Hele benim övmeme hiç ihtiyacı yoktu. Çünkü yaptığı hiçbir şeyi övülmek, beğenilmek, takdir toplamak için, millete gösteriş olsun diye yapmamıştı. İkincisi bu yazıyı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dik-duran-liberal/">Dik duran Liberal!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıyı kaleme alıp almamayı elbette çok düşündüm. Bu kadar düşünmemin pek tabi çeşitli sebepleri vardı. İlk sebep, bu yazıyı kaleme almama hakkında yazdığım şahsiyetin zerre kadar ihtiyacı olmamasıydı. Övülmeye ihtiyacı yoktu. Hele benim övmeme hiç ihtiyacı yoktu. Çünkü yaptığı hiçbir şeyi övülmek, beğenilmek, takdir toplamak için, millete gösteriş olsun diye yapmamıştı. İkincisi bu yazıyı kaleme alarak vicdanımı rahatlatıyor olabilirdim çünkü onun kadar çalışkan ve politik olarak aktif olamadığım için kendimden hep utanıyordum. O, bunalımlar yaşamadan çalışıyordu (ya da bize yaşıyorsa da hiçbir şekilde yansıtmıyordu) bense sıkı çalışsam da arada ortaya aniden çıkan entelektüel bunalımlarım nedeniyle geride kalıyordum.. İflahım kesiliyordu</p>
<p>Yine de bu yazıyı en azından bir gazete yazısı olarak kaleme almaya karar verdim çünkü Türkiye&#8217;de yetişmiş böylesine bir istisnayı bir sürü mevzu hakkında yazı yazan ben yazmadan geçemezdim. Ivır zıvır şeylerle uğraşırken hakiki bir elmastan söz etmemiş olurdum. Bu aynı zamanda büyük ama çok büyük bir haksızlık, vicdansızlık olurdu.</p>
<p>Yıllardır akademideyim. Akademideki bazı gözlemlerimi sizinle paylaşmak isterim. Akademideki mevcut ortalama akademisyen tipi &#8220;homomemurus&#8221;tur. Homomemurus akademisyen yazmak için yazmaz, adaletin tecellisi için ya da vicdanlı olduğu için veya birilerini hakiki bilgiyle tanıştırmak için yazmaz. Homomemurus akademisyen puan toplamak için yazar. Zaten mevcut akademik sistem de bunu talep eder. Kes kopyala yapıştır metinlerle &#8211; ingilizce olursa daha makbuldür &#8211; metin birşey söylemese de, bir tezi olmasa da sözde indeks dergilerde yayın yaparak puan toplar. Ne kadar çok puan toplarsa akademinin kariyer basamaklarını o kadar hızlı çıkacaktır. Yardımcı doçent, doçent ya da profesör olacaktır. Homomemurus akademisyenin puan toplamak ve öğrenciye not ezberletmek dışında Türkiye&#8217;deki politik ahvalle pek ilgisi yoktur varsa da ideolojik düzlemdedir bu ilgi. Derdi yoktur, derdi olmanın ne olduğunu bilmez. Yeni yayınları, Batı&#8217;daki fikirleri takip etmez. Maaşını alır, daha fazla maaş için otuz saat derse girer, puan makalesini yazar, oturur. Okumaya, çeviri yapmaya ya da çalışmaya derslerden zaten vakti bile yoktur. Bazılarının siyasi bir kimliği, Türkiye&#8217;yle ilgili bir derdi, varoluşsal ve entelektüel bunalımı dahi yoktur.</p>
<p>2002 yılında bir gün yolda yürürken telefonum çaldı ve telefonun ucundaki ses şöyle dedi: &#8220;Merhaba ben Atilla Yayla, Doğu Batı Dergisi’nde yayınlamış olduğunuz makaleyi okudum ve çok beğendim. İzmir&#8217;e geliyorum ve sizinle tanışmak istiyorum.&#8221; Sesin konuştukça Atilla Yayla olduğuna kani oldum ama makalemin nasıl olup da birisi tarafından okunduğuna açıkçası şaşırıp kalmıştım. Benim ulusal hakemli bir dergide yayınladığım ilk makalemdi ve üstelik daha çömezken yazdığım ilk makalem nasıl olmuşsa Atilla Yayla&#8217;yı tavlamıştı. Havalara uçarak teklifini hemen kabul ettim.</p>
<p>Bir yemek düzenlemişti ve yemekte onunla tanıştıktan hemen sonra anladım ki Atilla Yayla&#8217;nın bir akademisyen olarak yukarıda bahsettiğim homomemurus akademisyen ile zerre kadar alakası yoktu. Puan toplamıyordu. Sürekli okuyup, yazıyor, çeviri yapıyordu. Bunları puan toplamak için yapmıyordu. Üstelik gençleri toplayıp, kurucusu olduğu Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun bünyesinde sürekli entelektüel faaliyetler düzenliyordu. Sorulan her soruya lafı hiç dolandırmadan net ve tatmin edici cevaplar veriyordu. O zamanlar ben içime kapanık bir tiptim. Bu yüzden beni çok etkileyen tarafı teorik bilgisine eşlik eden aksiyonerliği oldu. O, her meselede dik duran bir liberaldi!</p>
<p>Atilla Yayla, 28 Şubat&#8217;la, Kemalizm’le mücadelesinde an gelmiş o dönemde iktidarda bulunanlardan çok daha dik durmuş, bu yüzden mahkeme tarafından cezaya çarptırılmış, ölüm tehditleri almış yine de yılmamış, mücadeleye devam etmiştir.<br />
Gezi parkı hadisesinde kitle bir heyulaya kapılmış gidiyordu. Entelektüel sandığımız insanlar, akademisyenler çevremizdeki en azılı fanatiklere dönüştüler. Herkesin içinden bir canavar çıktı. Gezi hadisesindeki şiddeti eleştiriyoruz diye Tayyip Erdoğan nefretiyle birlikte saldırı üstüne saldırıya uğradık, hakaret üstüne hakaret işittik. Ne faşistliğimiz kaldı ne hayvanlığımız.. Küfürün bini bir para.</p>
<p>Gezi’yi eleştiremezdiniz, eleştirirseniz hain ve yandaş ilan ediliyordunuz. Sosyalist ya da solcu entelektüeller TV’lerden düşmediler, &#8220;ay ne güzel, ne akıllı çocuklar!&#8221;, &#8220;yeni bir kuşak geliyor&#8221; diye sabah akşam gençleri öve öve bitiremediler ki polisle biraz daha çatışılsın, biraz daha kan aksın.. Yeter ki hükümet çekilsin, Ölümler önemsiz..</p>
<p>Atilla Yayla o dönemde TV’ye çıktı ve Gezi’yi, şiddeti eleştirdi. Bütün hakaretlere ve tepkilere karşı dik durdu. Geziyle ilgili en hakikatli eleştirileri hem hükümet hem de protestocular açısından yapanlardan biriydi. Bu çok Özgürlükçü arkadaşlar ise yaptığı eleştirilerdeki hakkaniyeti görmeyip Gezi hakkındaki düşünceleri nedeniyle hocaya karşı hemen lince başladılar.<br />
Çok geçmeden bu sefer paralel yapı hadisesi patlak verdi. Paralel çetenin iktidara karşı darbe operasyonuna karşı dik duran yine oydu. Kendisine karşı medyada linç kampanyası başlatanlara aldırmadı yine doğru bildiğini söyledi, lince katılanlar arasında bazı eski dostları, öğrencileri olsa bile. Kimileri hakiki liberaliz diyerek aynı çetenin tuzağına düştüler. Hoca onlara karşı da dik durdu.</p>
<p>Geçen kahvede bir öğrencimle otururken Atilla hoca aradı. Halimi hatırımı sorduktan sonra ben de &#8220;siz ne yapıyorsunuz&#8221; hocam diye sordum. &#8220;Kimse okumuyor ona üzülüyorum&#8221; dedi. Telefonu kapattıktan sonra öğrencim İhsan, &#8220;Atilla hoca ne yapıyormuş?&#8221; diye sorduğunda, ona &#8220;Kimse okumuyormuş ona üzülüyormuş&#8221; diye cevap verdim. Çocuk biraz düşündükten sonra &#8220;Benim bir bölüm başkanım var kedisi hasta olmuş diye üzülüyor, hayatta tek üzüldüğü şey bu&#8221; &#8220;Atilla hoca ise neye üzülüyor, derdi olmak herhalde böyle bir şey, şaştım&#8221; dedi.</p>
<p>Türkiye&#8217;de akademisyenin işi rektörün önünde, dekanın önünde, bölüm başkanının önünde olmadı jürilerin önünde eğilip bükülmektir. Hatta kimileri işi yalakalığa vardırır. Dik durmak zordur. Dik durmak cesaret ve güç ister. Dik durmak adalet duygusu olan vicdana sahip güçlü insanların işidir. Bu ülkede akademide puan toplamacı değil, entellektüel olanın ya hakları verilmez ya da engellenir. Türkiye&#8217;nin dik duran akademisyenlere, entelektüellere ihtiyacı var. Türkiye&#8217;nin entelektüellere ihtiyacı var, Türkiye&#8217;de silahların değil, düşüncelerin çokça çarpışmasına ihtiyaç var. Küfürler değil, &#8220;Düşünceler&#8221; çarpışsın ki bir alev çıksın. Yenilik anca böyle mümkün. Biz öğrenciliğimizde üniversite yıllarında Atilla Yayla, Hüsamettin Arslan gibi hocalarla karşılaştık. Onlardan memur akademisyenliği değil, entelektüel nasıl olmalı onu öğrendik. Belki gelecek kuşaklar bizim kadar şanslı olmayacaklar. Çünkü onlar gibi hocaları tanıma şansından mahrumlar. Akademiyi gittikçe saran düşünmenin, fikirlerin değil, görselliğin ve düşünmeden ezberin egemenliğidir. Onlar mevcut akademisyenlerden &#8220;Düşünme&#8221; üzerine değil, bol power pointli dersler dinleyip puan nasıl toplanır onu öğrenecekler. İçi boş ingilizce paperlar yazacaklar. Bu hocaları tanıdığım için kendi adıma çok şanslı olduğumu söylemek zorundayım. Bir kuşak bu dünyadan yavaş yavaş göçüp gidiyor. Geçenlerde vefat eden Ahmet Cevizci Hocamı rahmetle anıyorum. El emeği göz nuru Felsefe Sözlüğünü bize miras bıraktı. Çok sayıda kitabını ve çevirisini de. Ondan önce Türkçe&#8217;de doğru düzgün sözlük yoktu. Onun gibi hocalar çok çalışırlar. Bu hocaların mirasını, düşünce geleneklerini, tarzlarını bir ölçüde de olsa kendi adıma sürdürmeye çalışıyorum. Yapabildiğim kadar. Bu hocalar hiçbir zaman çok okudukları ve çok çalıştıkları için kibire sahip değildir. Atilla hocama, Hüsamettin hocama öğrencisi olarak beğendiğiniz bir kitabı tavsiye edebilirsiniz ve gidip hemen o kitabı bulup ilgilenirler. Halbuki bazı hocalar egolarından ve kibirlerinden öğrencisinin tavsiyede bulunmasını kendilerine hakaret bile sayarlar. Kendilerinden ileri bir adımı çekemezler halbuki çok okuyanın Sokrates gibi zaten kibiri olamaz. Çok okuyan bilmediklerinin de farkına varan kişidir. Bu insanı mütevazı kılar.</p>
<p>Ünlü edebiyatçı Elias Canetti, Körleşme adlı harikulade romanın yazarı günlüklerinde şöyle der: &#8220;düşünmenin iki türü vardır: yaraların içine yerleşenler ve evlerin içine yerleşenler.&#8221; Gerçekten de ev sıcaktır, güvenlidir, konforludur. Evde olmak rahat olmaktır. Yara ise sürekli kanar, yaraya yerleşmek rahatsız edicidir, can acıtır. Dik durmak aynı zamanda yaralanmaktır. Atilla hoca bize dik duruşuyla her zaman yaralanmaya rağmen dik durmayı öğretti. Kendini yaralayanlar hakkında bize üzüntüsünü ifade etmek dışında hiçbir kötü söz söylemedi. Ne bedduasını ne hakaretini duyduk.</p>
<p>Atilla hoca hep zorlu süreçlerden geçti. Belki de dik duruşu nedeniyle hep geçecek. Bugün onu &#8220;Yandaş&#8221; olmakla itham edip duranlar. İsmen itham etmek istemem. Onlar kendilerini biliyorlardır. Bazıları emek verdiği eski öğrencileri. Benim üzerimde hocanın derslerime girmediği, tez hocam olmadığı için o kadar emeği belki yoktur ama olanlara karşı vicdanımı susturamam. Susturmamalıyım. Evet hoca &#8220;Yandaş&#8221;. &#8220;Memleketinin yandaşı&#8221;. Bir kişinin politik görüşlerine katılmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz eyvallah derim, fakat sürekli Yandaş diyerek, düşünmeyen, fikri olmayan bir adam muamelesi yaparak hakaretengiz bir dille çalışmalarına da mı hiç saygı duymayacaksınız? Üstelik sizden daha fazla çalışıyor, okuyor, yazıyor ve çeviriyorsa? Sizden daha fazla entelektüel derinliği tecrübesi olduğunun ispatı olan çalışmaları heryerde okunuyorsa. Peki siz düşüncenin, fikir adamlığının değil de neyin yandaşısınız? Ortaya çıkardığınız eserleri tek tek görelim. Boynuzun kulağı geçmesi gerekir. O yoksa, bari biraz erdeme sahip olun. Yiğidi öldürün ama hakkını yemeyin. Fikirlerine katılmasan da bir düşünce adamının çalışmalarına saygı en nitelikli erdemdir. Adil olun. Vicdanınıza kulak verin. Bari her hadisede Atilla Yayla&#8217;ya karşı saldırganlaşan ve dilleri çirkin bazı yeni yetmelere biraz da olsa bu erdemden bahsedin. Hakikaten bahsedebilir misiniz?</p>
<p>03.07.2015, Yeni Söz</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dik-duran-liberal/">Dik duran Liberal!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
