CHP Örneği Üzerinden Eleştirel Bir Analiz ve Çıkış Yolları
Çok partili siyasal sisteme geçiş sonrası Türkiye siyaseti incelendiğinde çarpıcı bir asimetri dikkat çeker: Sağ siyaset, kitleleri sürükleyen, dönüştürücü ve kalıcı liderler üretirken; merkez sol, özellikle CHP ekseninde, benzer ölçekte liderler çıkarma konusunda ciddi bir süreklilik sorunu yaşamıştır. Bu durum yalnızca bireysel yetersizliklerle açıklanamaz; aksine yapısal, kültürel ve siyasal dinamiklerin birleşimiyle ortaya çıkan kronik bir sorundur.
Bu noktada önemli bir ayrımı en başta yapmak gerekir. Cumhuriyet’in kurucu liderleri olan Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, klasik parti liderliği kategorisinin dışında değerlendirilmelidir. Bu iki isim yalnızca bir partinin genel başkanı değil, aynı zamanda bir devletin kurucu ve kurumsallaştırıcı liderleridir. Bu nedenle onların liderliği, bugünkü anlamda parti içi rekabetle ortaya çıkan liderlikten farklıdır; daha üst bir düzlemde, “kurucu liderlik” ve “devlet kuran kadronun öncülüğü” olarak ele alınmalıdır. Bu çerçevede kurucu liderler, doğaları gereği partiler üstü bir konumda değerlendirilmelidir.
Mustafa Suphi, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Doğu Perinçek gibi liderleri merkez solun değil sosyalist solun liderleri arasında değerlendirmek gerektiğinden onları da bu değerlendirmenin dışında tutmak gerektiği kanısındayım.
Merkez sol açısından istisnai bir diğer güçlü lider ise Bülent Ecevit’tir. Ecevit, CHP geleneği içinden çıkıp gerçek anlamda kitlesel karşılık bulabilmiş nadir liderlerden biridir. “Karaoğlan” kimliğiyle halkla doğrudan bağ kurabilmiş, ideolojik söylemi duygusal ve sade bir dile dönüştürebilmiş, aynı zamanda siyasal risk alabilmiş bir figürdür. Bu yönüyle Ecevit, merkez solun aslında lider çıkarabildiğini; ancak bunu sürdürülebilir kılamadığını gösteren en önemli örnektir.
Sağ siyasetin lider üretme kapasitesi ise tarihsel olarak daha süreklidir. Adnan Menderes’ten Süleyman Demirel’e, Alparslan Türkeş’ten Devlet Bahçeli’ye, Turgut Özal’dan Necmettin Erbakan’a ve Recep Tayyip Erdoğan’a uzanan çizgi; farklı ideolojik tonlara rağmen ortak bir liderlik formu üretmiştir: Halkla doğrudan temas kurabilen, krizleri fırsata çevirebilen, kendi siyasî hikâyesini kurabilen ve geniş kitleleri mobilize edebilen liderler. Bu liderler sadece partilerini değil, seçmen davranışını ve siyasal dili de dönüştürmüşlerdir.
Buna karşılık merkez sol, özellikle CHP geleneği, güçlü kadrolar üretmiş ama bu kadroları karizmatik, kurucu liderliğe dönüştürememiştir. Erdal İnönü’nün entelektüel nezaketi, Deniz Baykal’ın örgütsel hâkimiyeti, Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzlaşmacı dili, Hikmet Çetin’in abi modeli gibi, ya da geri planda kalan Aydın Güven Gürkan, Ercan Karakaş, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Mehmet Moğultay, Ertuğrul Günay gibi isimlerin birikimi; tek başına bir liderlik sıçraması yaratmaya yetmemiştir. Bu durum tesadüf değil, sistematik bir sorunun sonucudur.
CHP’nin yeni Genel Başkanı Sayın Özgür Özel değişimcilerin adayı olarak seçilmiştir. Fakat bu söylemi ortaya atan ve mücadeleyi başlatan kendisi değil, Sayın Ekrem İmamoğlu’dur. Mevcut Genel Başkan Özgür Özel başta olmak üzere, Selin Sayek Böke, Gökhan Günaydın, Oğuz Kaan Salıcı gibi parti genel başkanlığı için adı geçen siyasetçiler vardır. Ama bu isimlerin parti içinde yaşanan olumsuzluklara veya ülke siyasetine yönelik herhangi bir söylemleri, itirazları ve çözüm önerileri yoktur. Adları kulislerde dolaşmakta fakat kendileri köşelerinde bekleyerek, birilerinin altın tepsi içerisinde makamlarını kendilerine sunmalarını beklemektedir. Bu davranış bir siyasi lider özelliği değil, “memur siyasetçi” özelliğidir.
Merkez solun lider çıkaramamasının ilk nedeni, kronik hizipçilik ve iç rekabetin yıkıcı karakteridir. CHP ve öncüllerinde ideolojik ayrımlar çoğu zaman üretken tartışma yerine bloklaşmaya dönüşmüş, bu da potansiyel liderlerin erken aşamada yıpranmasına yol açmıştır. Sağ partilerde lider etrafında kenetlenme eğilimi varken, solda lider etrafında parçalanma eğilimi baskın olmuştur.
İkinci olarak, merkez solun “kolektif akıl” vurgusu zamanla liderlik boşluğuna evrilmiştir. Teorik olarak çoğulculuğu beslemesi gereken bu yaklaşım, pratikte karar alma zafiyeti ve belirsizlik üretmiştir. Seçmen ise belirsizliği değil, yön duygusu veren liderliği tercih etmiştir.
Üçüncü önemli faktör, merkez solun toplumla kurduğu ilişkinin niteliğidir. CHP geleneği çoğu zaman eğitimli, kentli ve seküler seçmenle sınırlı bir dil üretmiş; Anadolu’nun geniş kesimleriyle duygusal bağ kurmakta zorlanmıştır. Sağ liderler ise ekonomik, kültürel ve dini kodları okuyarak daha kapsayıcı (ya da en azından daha temaslı) bir siyaset geliştirmiştir.
Dördüncü olarak, merkez solun “devletçi refleksi” liderliğin önüne geçmiştir. Devleti yönetmeye talip olan ama toplumu dönüştürme iddiasını sınırlı tutan bir siyaset, karizmatik liderlik üretmekte zorlanır. Oysa sağ liderler çoğu zaman sistemle çatışmayı göze alarak kendi siyasî alanlarını genişletmişlerdir.
Beşinci unsur ise iletişimdir. Modern siyaset, yalnızca doğru politikaları değil, bu politikaların nasıl anlatıldığını da belirleyici kılar. Sağ liderler hikâye anlatımı, sembol üretimi ve kriz anlarını yönetme konusunda daha başarılı olmuş; sol ise çoğu zaman teknik doğruların seçmen davranışına otomatik olarak dönüşeceği varsayımına dayanmıştır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle merkez sol, liderlik kavramına ideolojik bir mesafe koymayı bırakmalıdır. Güçlü liderlik ile otoriterlik aynı şey değildir. Aksine, demokratik bir liderlik; yön gösteren, risk alan ve sorumluluk üstlenen bir karakter gerektirir.
İkinci olarak, parti içi demokrasi gerçek anlamda işletilmeli ama bu süreç “lider öğüten” bir mekanizma olmaktan çıkarılmalıdır. Rekabet, tasfiye edici değil geliştirici olmalıdır.
Üçüncü olarak, merkez sol yeni bir siyasal dil üretmelidir. Bu dil sadece seküler-modern kesimlere değil; muhafazakâr, taşralı ve ekonomik olarak kırılgan gruplara da hitap edebilmelidir. Kimlik siyaseti ile ekonomik adalet arasında denge kurulmadan geniş tabanlı liderlik mümkün değildir.
Dördüncü olarak, yerel yönetimlerde ortaya çıkan başarılı figürler sistematik biçimde ulusal liderliğe hazırlanmalıdır. Hakkındaki yolsuzluk soruşturma ve iddialarına rağmen Ekrem İmamoğlu hâlâ güçlü bir lider adayıdır.
Son olarak, merkez sol, risk almaktan kaçınan refleksini terk etmelidir. Büyük liderler çoğu zaman belirsizlik anlarında ortaya çıkar. Kontrollü, temkinli ve bürokratik siyaset; istikrar sağlayabilir ama sıçrama yaratamaz.
Sonuç olarak, CHP ve genel olarak merkez solun sorunu lider eksikliğinden çok, liderlik üretme kapasitesinin zayıflığıdır. Bu kapasite yeniden inşa edilmeden, tek tek isimler üzerinden çözüm aramak sonuçsuz kalacaktır.

