Donald Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu “askerlerine kaçırtıp” ardından gözaltına aldırması ve eş zamanlı olarak Venezuela’nın petrolü ile yer altı kaynaklarını açıkça hedef göstermesi, sadece Latin Amerika için değil, bütün dünya için alarm verici bir eşiğin aşıldığını göstermektedir. Bu hadise, büyük devletlerin artık uluslararası hukuku, devlet egemenliğini ve halkların iradesini umursamadan, açık bir kaynak gaspı siyasetine yöneldiğinin en çıplak örneklerinden biridir. Ortada ne demokrasi hassasiyeti vardır ne de insan hakları kaygısı.
Venezuela örneğinde görülen şey; petrolü, doğal gazı ve yer altı zenginlikleri olan bir ülkenin, “özgürlük” ambalajına sarılmış yeni nesil bir sömürgeci anlayışla diz çöktürülmesidir. 19. yüzyılda top ve tüfekle yapılan sömürü, bugün finansal yaptırımlar, askerî tehditler ve lider kaçırma operasyonlarıyla sürdürülmektedir. Yöntem değişmiş, zihniyet değişmemiştir. Trump’ın bu süreçte kullandığı dil son derece öğreticidir. “Venezuela’nın petrolü Amerikan şirketleri için değerlendirilmelidir” mealindeki açıklamalar, meselenin ideolojik değil çıplak ekonomik çıkar meselesi olduğunu itiraf etmektedir. Bu yaklaşım, uluslararası ilişkileri bir hukuk alanı olmaktan çıkarıp, güçlü olanın zayıfı gasp ettiği bir küresel haydutluk düzenine dönüştürmektedir. Daha tehlikeli olan ise bunun bir istisna değil, yeni bir norm haline gelme riskidir. Eğer bir ülkenin yer altı kaynakları varsa, ama askerî gücü yoksa; eğer ekonomik bağımsızlığı zayıfsa, ama coğrafi olarak stratejikse; o ülke artık “potansiyel hedef” olarak görülmektedir. Venezuela bugün, yarın başka bir ülke… Bu zincirin nerede duracağı belirsizdir. Bu noktada “ekonomik özgürlük” söylemi de ağır bir şekilde kirlenmiştir. Gerçek ekonomik özgürlük, bir ülkenin kendi kaynaklarını kendi halkı adına kullanabilme hakkıdır. Tankla, yaptırımla, lider kaçırarak sağlanan hiçbir düzen özgürlük değildir; bu olsa olsa modern sömürgeciliktir. Büyük devletlerin özgürlük dersi verdiği her coğrafyada yoksulluk, iç savaş, göç ve kaos artıyorsa, burada özgürlük değil yağma vardır. Uluslararası sistemin temel taşı olan devlet egemenliği ilkesi bu şekilde aşındırıldıkça, dünya daha güvensiz bir yer haline gelmektedir. Bugün bir süper gücün başka bir ülkenin liderini fiilen etkisiz hale getirmesi normalleşirse, yarın hiçbir devlet kendini güvende hissedemez. Güçlü olanın her şeyi yapabildiği bir dünya, hukukun değil orman kanunlarının dünyasıdır. Büyük devletler artık şunu anlamak zorundadır: Haydut gibi davranan devlet, ne kadar güçlü olursa olsun meşruiyetini kaybeder. Kaynak gaspı üzerine kurulan küresel düzen sürdürülebilir değildir. Bu anlayış, sadece hedef ülkeleri değil, bizzat sistemi kuranları da eninde sonunda yıkıma sürükler.
Venezuela meselesi bir ülke meselesi değildir. Bu, küresel vicdanın, hukukun ve adaletin test edildiği bir kırılma anıdır. Eğer dünya bu tür müdahalelere sessiz kalırsa, yarın “özgürlük” adına hangi ülkenin yağmalanacağını tartışıyor olacağız. Ve asıl soru şudur: Kaynakları olan ama silahı olmayan ülkeler ne zamana kadar bu küresel haydutluğun hedefi olacak? Dünya, büyük devletlerin haydutluktan vazgeçmediği bir yerde asla adil, asla güvenli ve asla özgür olmayacaktır.

