2071 vizyonunda savaş var mıydı?

Geldiğimiz nokta hiç de övünülesi değil. Suriye sınırımızda çatışmalar başladı. Meclis hükümete savaş yetkisi verdi. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Yalnız biz değil; kimse bilmiyor.

Bu saatten sonra memleketin geleceği bir savaş uçağının, bir tankın, bir topun ateşleme düğmesini elinde tutanlara bağlı. Bunları Ankara’dan kontrol edebileceğini sananlar fena yanılıyorlar. Artık ‘irade’ onlardan çıktı.

Çok uzun süredir yazıp, uyarıyorum; Türkiye yükselişte. Yükseliş anları tehlikelidir. Özgüven patlaması yaşarsınız. İhtiraslarınız ile imkânlarınız arasındaki makasın açıldığını göremezsiniz. Dahası, yükselen güç olmanız etrafınızda hoşnutsuzluk yaratır. Gizli açık rakipler, hatta düşmanlar edinirsiniz. Yükselmenizden endişe duyanların bir kısmı da sizi dolduruşa getirir, başınızı belaya sokup yükseliş trendinizi durdurmak isterler.

Suriye’de başımıza gelen bu. Cumhurbaşkanı’nın Meclis açılış konuşmasında altını çizdiği ‘yumuşak gücü’müzü unutup askerî güç gösterisiyle etrafa nizamat vermeye kalkıştık. ‘Öykünülen’ ülke olmaktan vazgeçip ‘korkulan’ ülke olmaya heveslendik. Yanlış yaptık, hem de çok yanlış. Bugün ‘eski Türkiye’nin dilinden düşürmediği bir ütopya gerçek oldu; ‘dört yanımız düşmanlarla çevrili’. Bu kadarını onlar bile başaramamışlardı…

Akademik hayatım ‘düşmanlarla çevrelenmişlik’ duygusunun iç politikayı nasıl otoriterleştirdiğini, tek tipleştirdiğini anlatmakla geçti. İşte yine aynı yerdeyiz. Memleketi yönetenler yine ‘tek ses’ olmaktan, ‘hain’lerden, ‘işbirlikçi’lerden söz ediyor. Yine ‘birlik ve beraberlik içinde’ olmamız, ‘iç düşman odakları’nın oyunlarına gelmememiz isteniyor. Savaş kötüdür, kötücüldür. Öldürür ve ölürsünüz. Yıkar ve yıkılırsınız. Ölümden ve yıkımdan iktidarlar da üretilir elbette; öldüren ve yıkanların iktidarı…

Kimse unutmasın, savaş veya daha düşük düzeyli bir çatışma durumu ilk önce ve en çok demokrasiyi vurur, ifade özgürlüğünü ortadan kaldırır, sivilleşmeyi durdurur. Savaş ve çatışma anlarında toplumu hizaya sokarlar. Hükümete topuk selamı çakanlar, arkalarını dönüp tüm toplumdan topuk selamı isterler ve de alırlar… Vatan tehdit ve tehlike altındayken ne demokrasi isteyebilirsiniz, ne hukuk devleti. Özgürlük ve çoğulculuk talepleri bile ‘milli güvenlik’ ve ‘kamu düzeni’ni bozucu sapkın eğilimler olarak görülür. Topların atıldığı, savaş kararlarının alındığı bir ülkede artık önceliğin demokrasi, özgürlükler ve çoğulculuk olmadığı açıktır.

‘Aman, dış politikada risklere girmeyelim, maceralı yollara sapmayalım’ uyarıları yaparken derdimiz bu oldu hep; Türkiye’nin on beş yıldır içinde olduğu ‘iç restorasyon’ dönemini kesintiye uğratacak dış politika maceralarından kaçınmasını istedik. Hedef, iç restorasyonla son yıllarda atılan sivilleşme ve demokratikleşme adımlarını kurumsallaştırmak, geri çevrilemez bir sistem değişikliği noktasına taşımaktı. Bunları dedikçe, demokratikleşmeyi kendi iktidarlarının kesesinden çıkan nakit sananlar, dünün sinikleri, 28 Şubat’larda sesi soluğu çıkmayanlar ‘korkacak ne var canım’cı oldular. Arkalarında artık ordu, devlet, devletin bürokrasisi var ya, sadece bize değil tüm dünyaya da meydan okuyabileceklerini sandılar.

Bu ülkenin demokratları on yıllardır devlet karşısında siyasetin ve toplumun hareket alanı genişlesin, gücü artsın diye mücadele veriliyor. Artık korkarım ki ‘geri dönüş’ noktasındayız. Suriye krizi rejimi otoriterleştirecek, ‘hain ve işbirlikçi’ suçlamaları alıp başını gidecek. Susturulmak istenenler böyle yaftalanacaklar. Bundan sonra yine ‘en çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz günler’ edebiyatı başlayacak. Yüz yıldır müşterisi olan bu edebiyatla devlet ‘sivil toplum’un nefes borusunu tıkayacak. Son dönem iktidarın ‘otoriterleşme’ eğilimlerinden rahatsız olanlar, daha hiçbir şeyi görmedi. Savaşa mobilize olan bir devlet ve toplum farklılıklara tahammül göstermez. Bu topraklarda savaş durumu nefesleri keser, ‘ya sus ya terk et’ milli duruş haline gelir.

Yazık, dünün öngörülebilir Türkiye’si geride kaldı. Özgürlük, demokrasi ve refah eksenli siyasetten içte ve dışta ‘büyük güç’ odaklı bir siyaset arayışına geçişin bedeli bu, hepimizin ödeyeceği bir bedel. Kimisi ölerek ödeyecek bu bedeli, kimisi susarak…

 

Zaman, 05.10.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et