Bu yazıda özellikle vurgulamak istiyorum: Fatih Altaylı’ya verilen cezaya üzülmedim. Ortalığı velveleye verecek bir ceza da almadı zaten. Geçmişteki örgütlü ve bilinçli kötülüğün cezasızlığına saysın.
Onun için bir hak arayışı kaleme almaya niyetim yok. İçimden de gelmiyor zaten. Yazsam yalan olur yani. Bunun sebebi, hukuk devletinin üstünlüğüne ve ifade özgürlüğünün hepimiz için vazgeçilmez olduğuna inanmamam değil; sadece bu inancımı Altaylı için kullanmak istemiyorum. Kaldı ki kendi yazıları ve tutumu ülkede hakkını arayan insanlara, özgürlük ve çoğulculuğa saygı duyan bir temelde değil.
İlginçtir ki, bu durum, yani mağduriyeti bile bile bunu yazmak beni rahatsız da etmedi. Duygusuz muyum? Aslında hayır; bunun sebebi hafızam hâlâ çok iyi çalışıyor olması. Ve Altaylı’nın kendisine yüklediği örgütlük kötülük misyonundan dolayı özür dilememesi olsa gerek.
Evet, bazıları bu yazıyı “illiberal” bulabilir, “Nasıl olur da bir liberal böyle yazabilir?” diye düşünebilir. Buna benzer şeyler sosyal medyada yazdığımda eleştirenler de oldu. Ama kimse kusura bakmasın, insan haklarına saygı duymayan yazılarını hatırladığım Altaylı için kullanabileceğim kredim yok.
Türkiye’nin yakın dönemini bilenler için Altaylı yalnızca bir gazeteci değil; belli dönemlerin siyasal ve toplumsal atmosferine yön veren kalemlerden biri olduğunu hatırlıyordur. Ben ise onu sadece bir gazeteci olarak değil, adeta bir nizam bekçisi olarak görüyorum. 28 Şubat sürecindeki tutumu, Ahmet Kaya’ya yönelik ağır ve dışlayıcı ifadeleri, toplumdaki kutuplaşmayı körükleyen söylemleri, ötekileştirici yazıları ve saire hâlâ hafızalarda duruyor. O günlerde kurduğu cümleleri ve kendisine yüklediği adeta mahalle muhbiri kuryeliği rolünü bugün yok sayıp, sırf başına bir hukuki süreç geldi diye “mağduriyet” anlatısına ortak olmak bana tutarsız geliyor. Altaylı’nın bir satır yazıyla bile, hak arayışına desteği hak ettiğini düşünmüyorum.
Zamanında “kılık kıyafet kanununa aykırı gördüklerini polise bildirme”, “evlerini işaret etme” gibi toplumun bir kesimini hedef gösteren ve bunları red etmeyen, özür dilemeyen birinin bugün geniş bir toplumsal empati talep etmesi bana gerçekçi gelmiyor. Birlikte yaşam kültürünü zedeleyen, insanları kategorize eden bir dil kullanıldıysa bunun bir bedeli olur; en azından sosyal hafızada bir karşılığı olmalı.
Bugün, Altaylı’nın aldığı cezayla ilgili hukuki yönlerden elbette tartışma yapılabilir. Haksız, ölçüsüz veya siyasi bulunabilir. Ancak bu başka bir tartışmadır. Bir kişinin mağduriyetini yazmak, onun geçmişte kullandığı dili, yol açtığı kırılmaları, hedef gösterdiği insanları tamamen unutmayı gerektiriyorsa, kusura bakılmasın: ben bu kolay unutma kültürüne ve kervanına dahil olmak istemiyorum.
İnsanda hafıza diye olay var. Bir insanın geçmişte toplumsal barışa zarar veren söylemleri, yıllar sonra yaşanılan bir mağduriyetle birdenbire yok olmuyor. Onunla ilgili hafızamdaki kayıtlar da bugün benim için bir mesafe oluşturuyor.
Kısacası, Altaylı’nın bugün yaşadıklarına üzülmememin sebebi bugünün olayı değil; dünün bıraktığı izlerdir. Bir kişinin mağduriyetini içtenlikle yazabilmek için önce geçmişte açtığı yaralarla ilgili bir yüzleşme gerekir. O yüzleşme olmadığı sürece, “mağduriyet” çağrısı bende karşılık bulmadığı gibi samimi de gelmiyor.
Yazıyı bitirirken şunu umuyorum: Altaylı’nın cezaevi ve yaşadığı hukuk sürecindeki deneyimler, geçmişte hedef gösterdiği insanlarla empati kurmasına yol açar. Mahkeme salonunda kâğıtları havaya fırlatan adaletsizlik duygusunun, onda biraz öğretici bir empatiye dönüşmesini dilerim. Çok da canını sıkmasın: Yargılama süreci bitmiş değil, Yargıtay kararı bozabilir ve tahliye gerçekleşebilir. Önemli olan, geçmişle yüzleşerek cezaevinden çıkmasıdır.

