<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yeni Anayasa arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/yeni-anayasa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/yeni-anayasa/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Jun 2025 11:25:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 09:49:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208239</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasalar, bireylerin devlet teşkilatı altında bir arada yaşama iradelerinin somutlaşmış hali ve devlet teşkilatının şekillendirildiği temel yasalardır. Bu temel uzlaşı metinleri arka planında tarihsel dinamikler taşır. Rasyonel ve rasyonel olmayan unsurları bir arada bulundurur. Türkiye gibi derin bir tarihsel birikime ve devlet geleneğine sahip ve demokrasi serüveni 100 yılı aşkın bir ülke için anayasa yapımı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasalar, bireylerin devlet teşkilatı altında bir arada yaşama iradelerinin somutlaşmış hali ve devlet teşkilatının şekillendirildiği temel yasalardır.</p>
<p>Bu temel uzlaşı metinleri arka planında tarihsel dinamikler taşır. Rasyonel ve rasyonel olmayan unsurları bir arada bulundurur.</p>
<p>Türkiye gibi derin bir tarihsel birikime ve devlet geleneğine sahip ve demokrasi serüveni 100 yılı aşkın bir ülke için anayasa yapımı nispeten kolay nispeten ise zordur. Kolaydır çünkü çerçeveler, neyin nasıl olması gerektiği az çok bellidir. Zordur çünkü Türkiye, modernleşme sürecinden bu yana toplumsal konsensusu pek çok konuda sağlayabilmiş bir ülke değildir. Bu tez tartışılabilir ama yadsınamaz olan Türkiye’nin yeni anayasaya olan ihtiyacıdır.</p>
<p>Türkiye’nin anayasa ihtiyacının elzem olmasının altında yatan birkaç ehem sebep vardır. Her şeyden evvel, Türkiye yapılan pek çok değişikliğe rağmen halen darbe döneminin anayasası ile yönetilmektedir. Bunun anlamı darbe ruhunun ve getirdiklerinin bir şekilde etkisinin sürdüğü veya dirilmek için kenarda beklediğidir. Bir diğer sebep ise mer’i anayasanın farklı açılardan demokratik olmayan, çözüm üretmeyen, toplumun benimseyemediği, kurumsal kültürümüzle de uyuşmayan maddeleri ihtiva etmesidir.  Şöyle ki:</p>
<p><strong>İlk olarak</strong> bu anayasa darbe döneminde hazırlanmış ve tartışmalı bir halk oylaması ile kabul edilmiştir. 1982 Anayasasının halk oylaması sırasında mavi-beyaz pusulalar ve şeffaf zarflar kullanılmıştır. Ayrıca dönemin atmosferi düşünüldüğünde eleştiri yapmanın ve özgür tartışma ortamının pek mümkün olmayacağı izahtan varestedir. Dolayısıyla bir oydaşmadan ve halkın yapım sürecine temasından söz edilemez.</p>
<p><strong>İkinci olarak</strong> 1982 Anayasası güvenlikçi ve devletçi bir refleksle kaleme alınmış ve vesayet kurumları ihdas edilmiştir. YÖK, RTÜK, Anayasa Mahkemesi, YAŞ, MGK bunun somut örneğidir. Sürekli kriz üreten 1982 Anayasası pek çok açıdan demokratik, hukuken sürdürülebilir, modern, hızlı, etkin bir devlet teşkilatı kurabilmiş bir anayasa değildir. Ayrıca ilerleyen yıllarda anayasaya eklenerek “spor tahkim kurulunun” dahi düzenlenmiş olması anlaşılabilir değildir. Diğer yandan seçim kanunu gibi bir dizi kanunun da anayasa ile benzer baskıcı, vesayetçi ruhu taşıdığını ifade etmek gerekir.</p>
<p><strong>Üçüncü olarak</strong> 1982 Anayasasının ruhsal, metinsel, dilsel bütünlüğü bozulmuştur. Metnin başındaki dil ile yeni eklenen ifadeler arasında fark basitçe anlaşılabilir ve uyumsuzdur. Değişen sistemde yer almayan makamların hâlâ anılıyor olmasından tutun da anlaşılması zor cümlelere kadar verilebilecek pek çok örnek bizlere göstermektedir ki anayasanın dilsel yönü zayıftır. Öte yandan anayasanın ruhu da zayıftır. Asırlarca merhametin, iyiliğin, adaletin öncüsü olan medeniyetimize atıf yapan, tarihsel bağlarımızı kuran ve bunu koruyan, insan onuruna değinilen bir anayasa şarttır.</p>
<p><strong>Dördüncü olarak</strong> ise 2017 değişikliğinden sonra geçiş yapılan yeni sistemin eksiklikleri aradan geçen 9 yılda belirginleşmiş, bazı kriz tehditleri ortaya çıkmıştır. Yine özetle birkaç somut örnek vermek gerekirse AYM-Yargıtay krizi, yargının bağımsızlığı endişeleri, Bakanlıkların ve Başkanlıkların yetkileri, CB kararnamelerinin kapsamı/yetkisi gibi örnekler verilebilir.</p>
<p>Burada listeyi uzatmak ve uzun uzadıya anayasanın sorunlarından bahsetmek mümkündür. Ancak sıklıkla karşılaşacağınız metinlerde bu hususlar uzun uzadıya açıklanmış, anlatılmıştır.</p>
<p>Anayasa üzerine okumalarım ve çalışmalarım neticesinde en önemli gördüğüm birkaç öneriye değinerek yazıma son vermek istiyorum:</p>
<ol>
<li><strong>Yeni Anayasa çalışmaları için oluşturulan komisyonun altında onlarca çalışma grubu kurgulanmalıdır.</strong> Örneğin öğrenci kulüpleri, barolar, stajyer avukatlar, online çalışma grupları, İletişim Başkanlığı aracılığıyla kurulacak bir platformdan alınan öneriler ve gerektiği takdirde mahallelerde dahi kurulacak çadırlarda anayasanın öneminin anlatıldığı ekipler, kamu spotları… Toplumun her kesimi bu sürece dahil olmalıdır. Hemşehri dernekleri, cami dernekleri, insan hakları dernekleri, mahalle dernekleri, sendikalar, üniversite kulüpleri ve hatta liseler… Halk, yeni anayasayı anlamalı, içinde bulunduğunu, katıldığını hissetmelidir. Elbette anayasa teknik bir iştir ama anayasayı ve bu çalışmaları anlatmak önemlidir. Anayasa yazım süreci de şeffaf bir biçimde yapılmalıdır. Hülasa, anayasa çalışmalarına katılımın %60’ın üzerine geçmesi şarttır.</li>
<li>Yeni Anayasada insan hak ver hürriyetlerinin yanı sıra muhakkak “<strong>insan onuruna</strong>” atıf yapılmalıdır. Böylece onlarca AİHM kararının birikimi doğrudan mahkemelerimizi bağlar hale gelir. Özgürlüklerin, yasakların kapsamları dahi tek bir madde ve ifade ile çizilmiş ve korunmuş olur. (Bu konuda Levent Gönenç Hoca’nın çalışması oldukça muteberdir: Prof. Dr. Levent Gönenç, <em>Çağdaş Bir Anayasanın Temelleri-I İnsan Onuru, </em>TEPAV, 2023)</li>
</ol>
<p>Diğer yandan, anayasa metni yazıldıktan sonra muhakkak alanında uzman dil bilimcilere inceletilmelidir. <strong>Sarih, edebi, ahenkli ve incelikli bir dil benimsenmeli</strong> ve <strong>mutlaka eskimiş dahi olsa hukuki terimler kullanılmaktan vazgeçilmemeli</strong>, hukuki birikimlerden kopuş yaşanmamalıdır.</p>
<p><strong>3. Türkiye zıt kutupları bir arada barındıran, etnik köken olarak pek çok farklı ırktan mensubun olduğu bir merkez ve Türk Devletidir</strong>. Tarih boyunca hiçbir imparatorluğumuz, hiçbir devletimiz bunu tartışmaya açmamıştır. Eğer ki anayasal vatandaşlık tanımı tartışılacaksa taviz vermeden zenginleştirmenin yolları aranabilir: “<em>Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan tüm etnik gruplar anayasanın gereği olarak ve ayrımcılık gözetilmeksizin, eşit bir biçimde Türk Devleti’nin vatandaşıdır.</em>” <em>vb</em>.</p>
<p>4. Demokratik bir anayasa istiyorsak öncelikle bir dizi kanunda değişiklik yapmamız şarttır. Bu değişikliklere seçim kanunundan başlanabilir. Örneğin seçim barajı %5 veya %3’e düşürülmelidir. Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalı, sivil toplum aktörleri İçişleri Bakanlığı’na değil ihdas edilecek ayrı bir kuruma bağlı olmalıdır. Ayrıca anayasada bazı vesayet kurumlarının kaldırılması elzemdir veya anayasada anılması gereksizdir. Ancak bazı denetim kurumlarının -AYM gibi- yapısı demokratikleştirilerek ve bağımsızlaştırılarak, vesayet kurumu olmaktan çıkarılacak değişikliklerle korunması gerektiği kanaatindeyim.</p>
<p>5. Anayasa yapım çalışmalarında uzlaşmacı bir dil benimsemek, farklı görüşleri -marjinal olsalar dahi- dinleyip çalışmalara dahil etmek belki de bu sürecin en önemli hususudur. Ne de olsa “<em>barika-i hakikat müsademe-i efkâ</em><em>rdan</em> <em>doğar</em>.”</p>
<p>Bu birkaç öneri daha da artırılabilir ancak bu çalışma için bu özet mahiyetteki önerilerin yeterli olacağını düşünmekteyim.</p>
<p>Dünyanın vicdanı olan ve iyilik medeniyetinin, insanlık ittifakının kurucusu olmaya en önemli aday olan güzel vatanımızın vatandaşlarına müreffeh, temiz, sağlıklı, huzurlu bir yaşam sunabileceği bir düzenin kurulması adına iyi bir anayasaya kavuşabilmesi dileğiyle. Öyleyse tekrardan belirtelim:</p>
<p><em>“Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Müreffeh Mille</em>t!”</p>
<p><strong>Av. Haldun Barış, Haziran 2025 </strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Abdulkadir Pekel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2024 10:13:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207555</guid>

					<description><![CDATA[<p>31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerden CHP birinci parti olarak çıktı. Seçimlerden önce Millet İttifakı’nın dağılması, muhalefetin elinin zayıf olduğunu düşündürüyordu çünkü AK Parti ve MHP seçime Cumhur İttifakı çatısı altında girecekti. Cumhur İttifakı’nın karşısında CHP’nin tek başına gireceği seçimlerde başarılı olma şansı kâğıt üzerinde düşük görünüyordu. Öte yandan seçimler yaklaştıkça yapılan anketler durumun böyle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/">31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerden CHP birinci parti olarak çıktı. Seçimlerden önce Millet İttifakı’nın dağılması, muhalefetin elinin zayıf olduğunu düşündürüyordu çünkü AK Parti ve MHP seçime Cumhur İttifakı çatısı altında girecekti. Cumhur İttifakı’nın karşısında CHP’nin tek başına gireceği seçimlerde başarılı olma şansı kâğıt üzerinde düşük görünüyordu.</p>
<p>Öte yandan seçimler yaklaştıkça yapılan anketler durumun böyle olmadığını göstermeye başladı. İstanbul’da yarışın başa baş olduğu, Ankara’da ise Mansur Yavaş’ın önde olduğu haberleri geldi. Son hafta ise Mansur Yavaş’ın ve Ekrem İmamoğlu’nun arayı açtığı haberleri geldi.</p>
<p>14 Mayıs seçimlerindeki performanslarından dolayı anketlere temkinle yaklaşılsa da 31 Mart gecesi ortaya çıkan tablo bu haberleri doğrulamaktaydı. Mansur Yavaş Ankara’da rakibini neredeyse ikiye katladı, İstanbul’da ise fark yaklaşık 12 puandı. Bunlara ek olarak Ak Parti tarihinde ilk defa bir seçimden birinci parti olarak çıkamadı ve CHP 47 yıl sonra ilk defa seçim kazandı.</p>
<p>Bu durum Millet İttifakı seçmeninin büyük bir çoğunlukla CHP’ye oy verdiğini gösteriyor. Muhalif seçmen karşıdaki ittifakı görünce oyunun boşa gitmesinden endişe ederek en büyük parti olan CHP’ye oy verdi. Çeşitli sebeplerle sandığa gitmeyen ve YRP’ye oy veren Ak Parti seçmenlerinin de etkisiyle CHP seçimlerde birinciliği göğüsledi.</p>
<p>***</p>
<p>Başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan ittifaklar bir nevi iki partili siyasi sistemle sonuçlandı. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı çeşitli fraksiyonları içinde barındıran birer büyük partiye benzetilebilir. Belki de ilerleyen süreçte küçük partiler gerçekten elimine olarak iki ya da üç parti altında toplanacak.</p>
<p>31 Mart seçimleri sonucunda görünen o ki seçmen bu iki büyük merkezden oluşan siyasal sisteme alıştı ve buna göre oy veriyor. Geçen seçimlerde Millet İttifakı’nı oluşturan partiler arasındaki iş birliği her ne kadar minimize olmuşsa da Millet İttifakı seçmeni CHP logosu altında buluştu. Bunda muhtemelen yeni CHP yönetiminin Türkiye İttifakı söylemi ve partiyi merkeze doğru açmaya çalışan politikaları da etkili oldu.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’ndan sonra gelen yeni yönetim eski katı Kemalist/laikçi politikalara dönme sinyalleri vermişse de büyük ölçüde Kılıçdaroğlu’nun merkeze açılma politikalarını devam ettirdi. Seçilen belediye başkan adayları (elbette ki istisnalar bir kenara bırakılırsa) bunu gösteriyordu. Buna ek olarak özellikle Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu’nun geniş toplum kesimlerine hitap eden siyasi tavrı diğer illerde de etkili olmuş olabilir çünkü bu iki figür CHP’nin kamusal imajını oluşturmakta da oldukça etkili.</p>
<p>Tüm bunlar başkanlık sisteminin etkisiyle ortaya çıkan iki parti benzeri siyasal sistemin CHP’nin merkeze açılma stratejisini teşvik ettiğini gösteriyor. CHP’li bir cumhurbaşkanı adayı ilk defa 14 Mayıs’ta bu stratejiyle kazanmaya bu kadar yaklaşabildi. Yine bu politikalar 31 Mart’ta seçimi kazanmalarını sağladı.</p>
<p>İki büyük siyasal merkezin oluşturduğu siyasal sistem, büyük partilerin radikal tutumlarını törpülemelerini sağlıyor, partiler arasındaki seçmen geçişlerini arttırıyor, “ben şu partiye asla oy vermem” tutumunu giderek azaltıyor. Böyle bir sistemde seçimler bir nevi referanduma dönüşüyor; iktidardan memnun olanlar iktidar partisine/ittifakına, memnun olmayanlar ise karşıdaki partiye/ittifaka oy veriyor. Böylece ideolojik sabit fikirler giderek önemini yitiriyor. Bunun toplumdaki farklı gruplardan insanlar arasındaki iletişimleri güçlendireceğini ve toplumsal barışa katkı sağlayacağını düşünüyorum.</p>
<p>Bu sebeple muhalefet parlamenter sisteme dönüş takıntısını, Erdoğan Yönetimi de bu yeni siyasal sistemin temeli olan %50+1 (cumhurbaşkanının geçerli oyların salt çoğunluğuyla seçilmesi) prensibinden vazgeçmeyi artık bir kenara bırakmalıdır. Siyasal sistemimizin evrimsel süreci zorlama geri dönüşleri değil, ortaya çıkan yeni sistemin ihtiyaçlara göre yapılacak reformlarla geliştirilmesini gerektirmektedir.</p>
<p>Bu doğrultuda seçim sistemimizin dar bölge-çoğunluk sistemi olacak şekilde değiştirilmesi önemli bir gelişme olacaktır. Türkiye, TBMM’deki vekil sayısı kadar (600) seçim bölgesine bölünmeli ve her bölgede (gerekirse ikinci turda) % 50’den fazla oyu alan aday milletvekili seçilmelidir. Bu seçim sistemi iki partili sistemi önemli ölçüde teşvik edecek ve milletvekillerini seçmenlere yaklaştırarak güçlendirecektir. Başkanlık sisteminde bakanların atama yoluyla gelmesinden dolayı ortaya çıktığı ifade edilen yerel sorunların meclise aktarılma güçlükleri de böylece aşılabilir. Küçük seçim bölgelerinde seçmeniyle doğrudan ilişkili milletvekilleri yerel sorunları daha büyük bir sorumlulukla dile getirecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secimleri-iki-parti-sistemi-oturuyor/">31 Mart Seçimleri: İki Parti Sistemi Oturuyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Hukuk Problemi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-hukuk-problemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Mar 2024 15:01:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ünlü bir forum sitesinde yabancı yatırımcıların hukukî güvenliği önemsemedikleri yönünde bir başlık açılmış ve başlığa bu durumu destekleyen pek çok gönderi girilmişti. Bu başlıktaki düşüncede iki temel problemin bulunduğunu ifade etmek gerekiyor. İlki hukuki güvenliğin yatırım ile ilişkilendirilmesi ikincisi ise yatırım için hukukî güvenliğin gerekmediği. Öncelikle hukuk, hava, su, yemek gibi en [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-hukuk-problemi/">Türkiye’nin Hukuk Problemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ünlü bir forum sitesinde yabancı yatırımcıların hukukî güvenliği önemsemedikleri yönünde bir başlık açılmış ve başlığa bu durumu destekleyen pek çok gönderi girilmişti.</p>
<p>Bu başlıktaki düşüncede iki temel problemin bulunduğunu ifade etmek gerekiyor. İlki hukuki güvenliğin yatırım ile ilişkilendirilmesi ikincisi ise yatırım için hukukî güvenliğin gerekmediği.</p>
<p>Öncelikle hukuk, hava, su, yemek gibi en temel ihtiyaçtır, bunu kabul etmek gerekir. Bir devletten adaleti alırsanız geriye zulüm kalır. Bir toplumdan hukuk düzenini alırsanız geriye kaos ve vahşi bir tabiat kalır. İnsanoğlunun en büyük icadı hukukî düzen tesis edebilmesidir ve hatta dünyanın 8. harikası Roma Antlaşmalar Hukukudur. Dolayısıyla hukukî güvenlik her şeyden evvel bir toplumun fertleri için gereklidir.</p>
<p>Hukuksuz bir ülkeye gelen yatırımlarsa çok azdır. Bu tür ülkelere gelen yatırımlar genellikle “dolaylı yatırımdır.” Hukukî düzenin tesis edilmediği ve evrensel standartlara sahip olmayan ülkelerin kendi vatandaşları dahi paralarını ülkelerinde tutmaz. Örneğin Rusya’da ülke dışına döviz çıkarmak oldukça sıkı kurallara bağlı olmasına rağmen iş insanları çeşitli yollarla paralarını ülke dışına çıkarmak için uğraşmaktadırlar.</p>
<p>Hukukî düzenin tesis edilmediği veya az edildiği ülkelerde yabancı yatırımcılar sözleşmelere genellikle uluslararası tahkim şartı koyarlar ve Dünya Bankası gibi çeşitli kuruluşların “ticaret dışı risk” (yerel parayı dövize çevirememe, döviz çıkaramama, mülkiyet hakları ihlali vb.) (örneğin MIGA) sigortalarından yararlanırlar. Ancak küçük-orta ölçekli yatırımcılar için bu yöntemler çözüm değildir. Örneğin geçtiğimiz günlerde Türkiye’de kiraladığı residence sahibiyle “kira” sorunları yaşayan, arazi alırken emlakçı tarafından dolandırılan, soğan ticareti için anlaşmışken soğanların Dubai’ye gideceğini öğrenince fiyatı 2 katına çıkaran satıcıyla sözleşmesini fesheden, Türkiye’deki ortağıyla pek çok hukukî sorun yaşayan yabancı bir müvekkilim “artık Türkiye’de yatırım yapmak istemiyorum” diye bir serzenişte bulundu. Bu durum ülkemiz adına oldukça üzücüdür.</p>
<p>Ne yazık ki Türkiye büyük bir toplumsal çürüme ile karşı karşıyadır ve hukuk düzeni her geçen gün aşınmaktadır. Bir hukukçu olarak bu tespiti siyasî çerçeveden bağımsız olarak yapıyorum. Söylemek istediğim şey hukukun, kendi içerisinde yetersiz kalıp hukuk düzenini tesis etmekten gittikçe daha da uzaklaşması sorunudur. Burada belirtmek gerekir; Türkiye’de siyasî davalar demokratik ülkelere göre daha fazladır ancak 3. dünya ülkeleri seviyesinde de değildir ve asıl sorunlar ses çıkaran, sosyal medyada gündem olan vakaların ötesindeki sorunlardır. Mevzuatın dağınıklığı, kendi içerisinde bir ahenkten, sistematik düşünceden, ortak dil yapısından uzak oluşu, toplumsal yapıdan kopukluğu hukukî problemlerin temelindeki sorun olsa da bu sorun hızlıca çözülebilecek bir sorun değildir. Diğer yandan bazı sorunlar vardır ki nispeten daha hızlıca çözülebilir ve yargıya olan güveni artırabilir.</p>
<p>Bu sorunların en önemlisi bana göre yargılama süreleridir. Bir kira davası ortalama 2-3 yıl sürmekte bir alacak davası ortalama 1.5-2 yıl sürmektedir. Bir ceza yargılamasında da farklı sürelerden bahsetmek mümkün değildir. Oysa yargılamaların dijitalleşmesi, celse sayılarının azaltılması (örneğin bilirkişi raporu ve itiraz dönemleri tamamıyla yazılı yapılarak hakimlerin iş yükü azaltılabilir) gibi basit birkaç yenilik ile bu sorunlarda ilerleme kaydedilebilir. Belli sınırın altındaki hukuk yargılamaları da celsesiz veya tek celse usulü benimsenerek sonuçlandırılabilir.</p>
<p>Diğer yandan Türkiye’de büyük bir faiz problemi vardır. Hükmedilen faizler böylesi bir enflasyonist dönemde insanları borçlarını ödememeye itmektedir. Bu küçümsenecek bir sorun asla değildir; basit ama en aktif ticarî ilişkilerin çökmesi ve hatta bazı kriminal olayların başlaması sonuçlarını doğurabilir.</p>
<p>Bir başka temel sorun ise infaz yasasıdır. Onarıcı adaletin adalet duygusunu aşındırması kabul edilemez. Türkiye’de cezaların değil ancak infazının caydırıcılığı kalmamıştır. İnsanları uzun süre cezaevine koyup “kayıp insan” haline getirmeyi savunmuyorum, ekonomik yükünün de farkındayım ancak teorideki parlak “rehabilitasyon yöntemlerinin” pratikte büyük problemlere yol açtığı açıkça ortadadır. Ülkemizde insanlar artık güvenlik problemi yaşamaktadır. Çözümü ise infaz sürecinin caydırıcılığından geçmektedir. Örneğin, görülmektedir ki “açık cezaevi” dediğimiz müessese Türkiye’ye uygun bir müessese değildir. Bu nedenle infaz yasasının caydırıcılığı, Türkiye’nin konjonktürü ve toplumsal yapısı göz önünde bulundurularak yeniden ele alınmalı, mahkûmların rehabilite süreçleri ise yeni ve farklı metotlar kullanılarak formüle edilmelidir.</p>
<p>Bir diğer sorun ise Türkiye’nin bir göç politikası olmadığı gibi “göç ve göçmen mevzuatının” da problemli olmasıdır. En nahif ifadeyle Türkiye’de göç ve göçmen mevzuatını kim nasıl istiyorsa öyle yorumlamakta, idarenin tutumları neredeyse keyfiyete evrilmektedir. Elbette, bu alanda idareye geniş bir takdir yetkisi verilmesi gerekir ancak bu takdir yetkisinin sınırları belirlenmeli ve “objektif” ölçekler konulmalıdır. Göç mevzuatı ve MÖHUK acilen reform gereken alanlardandır. (Diğer yandan yeri gelmişken, vatandaşlık alımlarında veya oturma izinlerinde, tıpkı Portekiz’de ve diğer pek çok ülkede olduğu gibi, “A2” seviyesinde Türkçe bilme şartı memurun inisiyatifine bırakılmamalı “sınav” yapılmalı önerisine de burada yer vermiş olmak isterim.)</p>
<p>Bir başka önemli sorun ise kira sorunu ve davalarıdır. Uzun uzadıya pek çok yerde yazıldığı için burada malûmu ilam etmeyeceğim, kirada %25 sınırı kaldırılmalı, menfaat dengesi sağlanmalıdır.</p>
<p>Değerli okur, bir yazıda Türkiye’nin hukukî problemlerini ele almak elbette ki mümkün değildir ancak bu ülkenin insanlarının tarım-gıda sektöründeki yasalar sayesinde “zehir” yiyebildiklerini, KVKK adlı yasa sayesinde verilerimize dair gösterişli bir güvenlik dışında gerçek neredeyse hiçbir tedbir alınmadığını, vergilerin neredeyse %60&#8217;ları bulduğunu da vurgulamak gerekir.</p>
<p>Yabancı dil bilen veya yabancı bir ülkede eğitim alan hukukçu sayısının çok az olduğunu, kaymakamların ve pek çok bürokratın yabancı ülkede eğitim alması sağlanırken hakim-savcılara bu tarz bir eğitim verilmediğini, avukatların staj dönemlerinde ise ne bir ücret ne de gerçek bir eğitim alabildiklerini de ifade etmem gerekir. Öte yandan adalet teşkilatının yalnızca hakim-savcı-avukatlardan oluşmadığını da belirtmek gerekir. İşin mutfağında bulunan kalem memurlarının da eğitimi ve liyakati önemsenmeli ve emeklerinin karşılığını almalarının adaletin aksamaması ve farklı problemler çıkmaması adına oldukça önemli olduğunu belirtmem gerekir.</p>
<p>Az evvel ifade ettiğim gibi bu yazıyı sonlandırabilmek pek de mümkün değildir, yazdıkça yazabilir ve uzun uzadıya maddeler sıralayabilirim. Henüz 2.5 yılını dolduran genç bir avukat olarak insanların yargıya bu denli güvensiz olmalarını ne yazık ki anlayabiliyorum ve bu durum beni üzüyor. Bütün bunları yazarak söylemek istediğim husus ise şudur: Türkiye’nin kapsamlı bir hukuk-yargı reformuna ihtiyaç vardır.</p>
<p>Son olarak, en önemli sorunlarımızdan bir diğerine değinip yazımı siz değerli okurları daha fazla yormadan sonlandırmak istiyorum: Türkiye’nin asıl ve en büyük sorunlarından bir diğeri ise “anayasa” sorunudur. Bakınız bunu da siyasî bir çerçeveden söylemiyorum. Halihazırda var olan sistem tartışmalarını bir kenara bırakacak olursak, mevzuatın bir türlü uyum sağlayamadığı, pratikte büyük problemlere yol açan bir anayasa metni mevcuttur. Bürokratik yapı, kurumsal hafıza, idarenin yetkileri ne yazık ki karmakarışık bir hale bürünmüş ve sürekli sorunlar çıkarabilecek hale gelmiştir. Bunun en yakın örneği 8 Kasım 2023 tarihli ve E.2023/97, K.2023/192 sayılı AYM kararıdır. Anayasa metninde kamu tüzel kişiliği “kanunla veya cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur” denmiş ve eski anayasadaki “kanun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak” ifadesi çıkarılmıştır. Böylece idare kamu tüzel kişiliği kuramaz hale getirilmiştir. Kemal Gözler hocanın ilgili karar hakkında kendi web sitesinde yayınladığı makale okunursa talihsizliğin boyutları daha net anlaşılabilir. Bu karar dahi -diğer pek çok sorunun da gösterdiği gibi- yürürlükteki anayasanın ne yazık ki ciddi ve acil bir reforma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-hukuk-problemi/">Türkiye’nin Hukuk Problemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Anayasa Tartışmaları 2:  TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-2-tbmm-yeni-bir-anayasa-yapabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Korucu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Nov 2023 10:14:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207063</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa TBMM’nin 1982 Anayasasını yürürlükten kaldırarak, yerine yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı meselesi, Türkiye’deki yeni anayasa tartışmalarının en temel konu başlıklarından birini oluşturmaktadır. Geçmişte TBMM öncülüğünde hazırlanması düşünülen yeni anayasa çalışmaları, TBMM’nin hukuken böyle bir yetkiye sahip olmadığı gerekçesiyle ciddi itirazlarla karşılaşmıştır. Pek muhtemeldir ki, bundan sonraki süreçte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-2-tbmm-yeni-bir-anayasa-yapabilir-mi/">Yeni Anayasa Tartışmaları 2:  TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-1-neden-yeni-bir-anayasa/">Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa</a></p>
<p>TBMM’nin 1982 Anayasasını yürürlükten kaldırarak, yerine yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı meselesi, Türkiye’deki yeni anayasa tartışmalarının en temel konu başlıklarından birini oluşturmaktadır. Geçmişte TBMM öncülüğünde hazırlanması düşünülen yeni anayasa çalışmaları, TBMM’nin hukuken böyle bir yetkiye sahip olmadığı gerekçesiyle ciddi itirazlarla karşılaşmıştır. Pek muhtemeldir ki, bundan sonraki süreçte de aynı yönde itirazlar yükselecektir.</p>
<p>Önümüzdeki günlerde yeniden gündeme gelmesi beklenen yeni anayasa çalışmalarının hangi usul ve esaslar çerçevesinde yürütüleceği konusunda henüz resmî bir yol haritası ilan edilmiş değildir. Ancak şu aşamada, öncelikle <em>TBMM yeni bir anayasa yapabilir mi</em> sorusunun yanıtlanması gerekir. Zira TBMM’nin böyle bir yetkiye sahip olup olmadığını açıklığa kavuşturmadan, yeni anayasa çalışmalarının hangi usul ve esaslar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini tartışabilmek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>TBMM tarafından yeni bir anayasa hazırlanmasına yönelik itirazlar, temelde, kurucu iktidar – kurulu iktidar ayrımına dayanmaktadır. Bu yaklaşıma göre; TBMM’nin yetkileri, aslî kurucu iktidarın hazırladığı 1982 Anayasası ile belirlenmiştir. Yani TBMM, aslî kurucu iktidarın çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmesi gereken bir kurulu iktidardır. TBMM’nin 1982 Anayasasını yürürlükten kaldırarak yeni bir anayasa hazırlaması ise 1982 Anayasası ile kendisine çizilen yetki sınırlarının ötesine geçmek, bir başka ifadeyle yetkilerini aşmak anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre; TBMM’nin hukuk düzeni içinde kalarak yeni bir anayasa hazırlamasının imkânı yoktur; böyle bir çabaya girişmek, TBMM’nin hukuk dışına çıkması anlamına gelecektir.</p>
<p>Bu yazıda, yukarıda kısaca özetlediğimiz bu yaklaşım incelenecek, aslî kurucu iktidarın hukuki niteliği ile ilgili tartışmalara yer verilecek ve TBMM’nin pozitif hukuka göre yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip olup olmadığı tartışılacaktır.</p>
<p><strong>Anayasal Değişim İhtiyacı ve Kurucu İktidar Kavramı</strong></p>
<p>Birer hukuk metni olan anayasalar, ortaya çıkış sürecindeki dinamikler ve içerdiği düzenlemeler bakımından doğal olarak siyasi bir işleve sahip olagelmiştir. 1787 Amerikan Anayasasından itibaren uzunca bir süre anayasalar, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, siyasi iktidarın bu amaçla sınırlandırıldığı metinler olarak anlaşılmıştır. Hazırlanan ilk anayasalarda öncelikli amaç, temel hak ve özgürlüklerin siyasi iktidara karşı korunmasıdır. Anayasaların normatif etki bakımından kanunlardan üstün nitelikte olması da temel hak ve özgürlüklerin daha etkin bir güvenceye kavuşturulması amacına yöneliktir.</p>
<p>Özellikle II. Dünya Savaşından sonra hazırlanan bazı anayasalarda ise temel hak ve özgürlükleri önceleyen anayasacılık anlayışından uzaklaşıldığı ve anayasa hazırlamanın adeta bir moda halini aldığı görülmektedir. Bugün gelinen noktada; yazılı bir anayasası bulunmayan İngiltere örneği hariç, tüm devletlerin yazılı birer anayasası bulunmaktadır ve bu anayasaların önemli bir kısmında hak ve özgürlüklerin siyasi iktidara karşı korunması gibi bir çabaya rastlanmamaktadır.</p>
<p>Ülkeden ülkeye ortaya çıkan bu farklılık, anayasaların sıradan bir hukuk metni olduğu veya siyasi işlevinin artık kalmadığı anlamına gelmez. Anayasalar hazırlanma yöntemi ve içerdiği düzenlemeler bakımından belirli siyasi tercihlerin sonucudur. Fakat anayasalar, aynı zamanda, bu tercihlerin devlet-toplum ilişkilerine çeşitli yansıma biçimlerinden de etkilenir.</p>
<p>Toplumsal gelişmelere ayak uyduramayan, demokratik meşruiyetini kaybeden veya devlet-toplum ilişkilerini düzenlemek bakımından yetersiz görülen anayasalar, yine birtakım siyasi tercihler doğrultusunda, kısmen veya tamamen değiştirilebilir. Anayasal değişim ihtiyacının ortaya çıktığı ülkelerde mevcut anayasanın kısmen mi, yoksa tamamen mi değiştirileceği meselesi, o ülkenin iç siyasi dinamiklerine bağlı olarak şekillenir. Kimi ülkelerde anayasanın kısmî değişiklikler yoluyla toplumsal gelişmelere uyarlanması eğilimi daha yaygındır; kimi ülkelerde ise mevcut anayasayı yürürlükten kaldırıp yerine yeni bir anayasa hazırlama fikri ağırlık kazanabilir.</p>
<p>Anayasal değişim ihtiyacının karşılanması bakımından ülkeden ülkeye görülen tüm bu farklı uygulamalar, anayasa hukuku doktrininde <em>kurucu iktidar</em> kavramıyla karşılanmakta ve inceleme konusu yapılmaktadır. Literatürde kurucu iktidar kavramı, en yalın haliyle, anayasa yapma ve anayasayı değiştirme iktidarı olarak tanımlanmaktadır.</p>
<p>Anayasa yapmak ve anayasayı değiştirmek işlevlerini birbirinden ayırarak inceleme konusu yaptığımızda ise <em>aslî kurucu iktidar</em> ve <em>talî (türev) kurucu iktidar</em> kavramları karşımıza çıkar. Buna göre aslî kurucu iktidar, ilk defa anayasa hazırlamak veya mevcut anayasayı yürürlükten kaldırmak suretiyle yeni bir anayasa hazırlanması işlevini ifade eder. Talî (türev) kurucu iktidar ise mevcut anayasanın, o anayasada öngörülen değişiklik usullerine bağlı kalınarak değiştirilmesi durumunu ifade etmek için kullanılır.</p>
<p>Talî kurucu iktidar, yürürlükteki bir anayasayı, ancak o anayasada öngörülen birtakım kurallara bağlı kalarak değiştirebilir. Yani talî kurucu iktidarın sınırları, aslî kurucu iktidar tarafından belirlenmekte ve belli bir çerçeve içine alınmaktadır. Bu durum, talî kurucu iktidarın gerçekten bir kurucu iktidar olarak sayılıp sayılamayacağı konusunu tartışmalı hale getirse de bu tartışma, ele almaya çalıştığımız konunun kapsamı dışında kalmaktadır.</p>
<p><strong>Aslî Kurucu İktidarın Hukuki Niteliği ve Sınırları </strong></p>
<p>Bir çeşit toplum sözleşmesine benzetebileceğimiz anayasalar, birey hak ve özgürlüklerine yer veren, devletin temel organlarına dair esaslı düzenlemeler içeren birer hukuk metnidir. Bu yönüyle anayasalar, hem siyasi bir içeriğe ve işleve sahiptir hem de uygulandığı ülkedeki hukuk düzeninin temel yapıtaşını oluşturur. Anayasaların bu özelliği, yeni bir anayasa hazırlama gücünü elinde bulunduran aslî kurucu iktidarın hukuki niteliğine dair farklı görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Pozitivist hukuk teorisine göre aslî kurucu iktidar, hukuk-dışı bir iktidardır. Aslî kurucu iktidar, bir ülkede ya ilk defa anayasa yapar; ya da mevcut anayasayı yürürlükten kaldırarak yerine yeni bir anayasa hazırlar. Her iki durumda da aslî kurucu iktidarı bağlayan herhangi bir hukuk normu yoktur. Zira aslî kurucu iktidar, ancak bir hukuk boşluğu ortamında ortaya çıkabilir.</p>
<p>Hukuk boşluğu, yeni bir devletin kurulması durumunda baştan itibaren söz konusu olabileceği gibi; sonradan yaratılmış da olabilir. Pozitivist teoriye göre, hukuk boşluğunun sonradan yaratılması, ancak devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda söz konusu olabilir. Aslî kurucu iktidar, yeni bir anayasa yapmadan önce, varsa mevcut anayasayı ilga ederek hukuk boşluğu ortamı yaratır; bunun ardından, hiçbir hukuk kuralıyla bağlı olmaksızın yeni bir anayasa yapar. Böyle bir ortamda, aslî kurucu iktidarı sınırlandıran hiçbir hukuki kural veya güç yoktur (Gözler 2012: 46).</p>
<p>Aslî kurucu iktidarın ancak bir hukuk boşluğu ortamında ortaya çıkabileceğini savunan pozitivist yaklaşım, hukukun sürekliliğini savunan birtakım yazarlar tarafından eleştirilmektedir. Bu yaklaşımı savunan yazarlara göre, devrim veya darbe, hukukun bir değişim ya da dönüşümünden başka bir şey değildir. Bu gibi dönemlerde hukuk boşluğu olmaz, hukuk ortadan kalkmaz; hukuk farklı bir biçimde varlığını devam ettirmektedir (Anayurt 2022: 161). Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi; “aslî kurucu iktidarı bağlayan bir anayasanın bulunmayışı zorunlu olarak hukuk düzeninin de yokluğu anlamına gelmemektedir. Kurucu iktidar çoğu durumda yürürlükteki hukuka kendi ihtiyacı ölçüsünde müdahale ederse de onu tümüyle geçersiz kılmaz. Esasen, hukukun tümüyle ortadan kalktığı, tamamen hukuksuz bir toplumsal varoluş devrim ve darbe dönemlerinde bile mümkün değildir” (Erdoğan 2015: 51).</p>
<p>Aslî kurucu iktidarın hukuki niteliğiyle ilgili tartışmalar, aslında büyük ölçüde hukukun ne olduğu meselesiyle ilgilidir. Hukuku yalnızca yürürlükteki pozitif hukuk kurallarından ibaret sayan pozitivist yaklaşım, aslî kurucu iktidarın hukuk-dışı bir iktidar olduğunu ve adeta “hukukun sıfır noktası” olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Hukukun çeşitli toplumsal ve siyasal dinamiklerin ürünü olduğunu savunan yaklaşım ise aslî kurucu iktidarın bütünüyle hukuk-dışı sayılamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Hukukun ne olduğuyla ilgili bu akademik tartışmanın konumuz bakımından önemi şudur: Eğer aslî kurucu iktidarın bütünüyle hukuk-dışı olduğu ve yalnızca hukuk boşluğu yaratılarak ortaya çıkabileceği kabul edilirse, mevcut anayasal düzen içinde kalarak yeni bir anayasa hazırlamanın mümkün olmadığını kabul etmek gerekecektir. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre, TBMM’nin yeni bir anayasa hazırlaması da hukuken mümkün değildir.</p>
<p>Aslî kuruculuğun yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda ortaya çıkabileceğini varsayan bu yaklaşım, hem uygulamadaki bütün anayasa yapım örneklerini izah etmek bakımından gerçekçi değildir; hem de demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır (Erdoğan: 53). Nitekim dünyadaki pek çok örnekte görüldüğü gibi, olağan yasama meclisleri, devrim, darbe, savaş gibi olağanüstü şartlar oluşmadan da yeni bir anayasa hazırlayabilmektedir. Kaldı ki; yeni bir anayasa hazırlama faaliyetinin yalnızca devrim, darbe ve savaş gibi hukuk dışı durumlara özgü olduğunu savunmak, anayasal değişim talebinin demokratik yollarla karşılanması ihtimalini de ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle; aslî kurucu iktidarın yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi hukuk boşluğu ortamında söz konusu olabileceğini varsayan pozitif hukuk yaklaşımını benimsemek yerine; yeni anayasanın, hukuk boşluğu ortamına gerek kalmadan, demokratik ilkelere bağlı kalınarak da hazırlanabileceğini kabul etmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p><strong>Pozitif Hukukun Sınırları İçinde Kalarak TBMM Yeni Anayasa Yapabilir mi? </strong></p>
<p>Pozitivist hukuk anlayışının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Kemal Gözler, TBMM’nin, pozitif hukukun sınırları içinde kalarak yeni bir anayasa yapamayacağı görüşündedir. Gözler, konuya ilişkin görüşlerini kaleme aldığı 2012 tarihli yazısında “<em>TBMM’nin yeni bir anayasa yapmaya teşebbüs etmesi durumunda ne olur?</em>” sorusunu sormakta ve iki ihtimali dikkate alarak şöyle bir çıkarımda bulunmaktadır:</p>
<ol>
<li>TBMM’nin yeni anayasayı yaparken mevcut Anayasanın 175’inci maddesinde hükme bağlanan anayasa değişikliği usulünü izlemesi durumunda ortaya yeni bir anayasa değil, anayasa değişikliği çıkar. Böyle bir durumda TBMM’nin yapacağı kanun, yeni bir anayasa değil, bir anayasa değişikliği kanunudur.</li>
<li>TBMM yeni anayasayı yaparken 1982 Anayasasının 175’inci maddesinde belirtilen anayasayı değiştirme usulünü izlemez ise ortaya çıkan metin yoklukla malûl olur: “Varsayalım ki… [TBMM] 175’inci madde dışında öngörülen usulle Anayasa ismini taşıyan bir metin kabul etti. Hatta yine varsayalım ki, bu metin halkoylamasına sunuldu ve halkın %90’ı tarafından kabul edildi. Böyle bir metnin hukuki geçerliliği yoktur. Zira burada ne TBMM’nin, ne de halkın böyle bir metnin kabulü konusunda irade açıklama yetkisi vardır. […] Resmi Gazetede yayınlanmış olsa bile, böyle bir metnin bağlayıcılığı olamaz. Çünkü söz konusu metin sadece Anayasaya aykırı değil, hukuken ‘yokluk’ ile malûldür. Zira böyle bir metin yetkili bir makamın iradesinin ürünü değildir” (Gözler 2012: 57-58).</li>
</ol>
<p>Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu yaklaşım, halkoyu ile kabul edilmiş olsa bile, TBMM’nin 1982 Anayasasını ilga edemeyeceğini, dolayısıyla yeni bir anayasa yapamayacağını varsaymaktadır. Oysaki TBMM’nin pozitif hukukun sınırları içinde kalarak da 1982 Anayasasını ilga etmesi ve yeni bir anayasa hazırlaması mümkündür.</p>
<p>1958 tarihli Fransız Anayasasının hazırlanma sürecinden yola çıkarak, bu üçüncü ihtimali şöyle özetleyebiliriz: 1982 Anayasasının 175’inci maddesinde anayasa değişikliği usulü düzenlenmiştir. Buna göre TBMM, 175’inci maddeye bağlı kalarak, Anayasanın ilk üç maddesi dışındaki bütün maddeleri değiştirebilir. Dolayısıyla TBMM, 175’inci maddeye bağlı kalarak 1982 Anayasasının hangi koşullarla ilga edilebileceğini, yeni anayasanın hangi usul ve esaslar çerçevesinde hazırlanacağını belirleyebilir. Böyle bir durumda TBMM, önce talî kurucu iktidar sıfatıyla 1982 Anayasasını değiştirerek Anayasanın ilga edilebilme koşullarını belirlemiş olacak; bunun ardından da hazırlanan yeni anayasa metnini referanduma sunabilecektir. Bir başka ifadeyle; TBMM bir anayasa değişikliği yaparak önce yeni anayasa hazırlama konusunda resmî yollarla kendini yetkilendirecek, daha sonra da hazırladığı anayasa metnini referanduma sunabilecektir.</p>
<p>Yeni anayasanın TBMM tarafından mı hazırlanacağı, bu işle görevli bir kurucu meclis mi oluşturulacağı, yoksa karma bir yöntem mi izleneceği henüz belli değildir. Ancak hangi yöntem benimsenirse benimsensin, TBMM’nin yeni anayasa hazırlama sürecinde aktif bir rol oynayacağı anlaşılmaktadır. TBMM’nin yeni bir anayasa yapamayacağını ileri süren pozitif hukuk temelli itirazların karşılanabilmesi bakımından en uygun görünen yol, TBMM’nin bir anayasa değişikliği yaparak, yeni anayasa hazırlanması konusunda öncelikle kendini yetkilendirmesinden geçmektedir.</p>
<p>Peki böyle bir yetkilendirmeye gerçekten gerek var mıdır?</p>
<p>Şu hususu bir kez daha belirtmek gerekir ki; anayasal bir düzende aslî kurucu iktidar yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda ortaya çıkmaz. 1946 ve 1958 tarihli Fransız Anayasaları, 2020 tarihli halkoylaması ile Şili’de başlatılan yeni anayasa hazırlama süreci bize bunun örneklerini vermektedir. Esasen “anayasayı hangi organın, hangi usulle yapacağı sorusunun cevabı egemenliğin kimde olduğu sorusunun cevabına göre değişir. Zira, egemenlik kimde ise, anayasayı yapacak olan da odur” (Gözler 1998: 74). Demokratik bir anayasal düzende egemenlik yetkileri halka ait olduğuna göre; yasama organı tarafından hazırlanan anayasa taslağının demokratik ilkeler çerçevesinde yapılacak bir referandum yoluyla halk tarafından kabulü de mümkündür. Yani TBMM’nin önce bir anayasa değişikliği yaparak yeni anayasa hazırlama konusunda kendini yetkilendirmesi bir zorunluluk olarak görülmemelidir.</p>
<p>Siyasi aktörlerin uzlaşması ve halkın da onayıyla, TBMM’nin anayasa değişikliği yoluyla kendini yetkilendirmesine gerek kalmadan yeni bir anayasa hazırlanabilir. Nitekim 2011 genel seçimlerinin ardından oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” tecrübesi bu bakımdan oldukça değerlidir. Her siyasi partinin eşit olarak üçer üye ile temsil edildiği ve kararların ancak oybirliği ile alınabildiği Anayasa Uzlaşma Komisyonu, kendi görevini “<em>anayasa yapım sürecini yönetmek ve anayasa taslak metnini hazırlamak</em>” biçiminde tanımlamıştır (TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Çalışma Usulleri, m.2). Yani Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyesi olan milletvekilleri, yeni anayasa hazırlama konusunda TBMM’yi yetkilendiren bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duymadan anayasa taslak metni hazırlama girişiminde bulunmuşlardır.</p>
<p>2011 yılında başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları ne yazık ki başarıya ulaşamamış ve görüşülen maddelerin ancak 59’u üzerinde mutabakat sağlanabilmiştir. Buna rağmen, Uzlaşma Komisyonu tecrübesinin yeni anayasa çalışmalarında önemli bir kazanım olarak not edilmesi gerekir. Zira Komisyon, hem kuruluş süreciyle siyasi partiler arasındaki uzlaşıyı yansıtmaktadır; hem de çalışma sürecinde mümkün olan en geniş demokratik katılımın sağlanmasına özen gösterilmiştir.</p>
<p>Aynı uzlaşının bir kez daha sağlanması durumunda, önümüzdeki günlerde başlayacak yeni anayasa çalışmalarının TBMM öncülüğünde yürütülmesinde hiçbir engel yoktur. Pozitivist hukuk anlayışını esas alan itirazların önüne geçmek için TBMM kısmî bir anayasa değişikliği yaparak yeni anayasa hazırlanması konusunda kendini yetkilendirebilir; ancak buna gerek kalmadan, siyasi partiler arasındaki uzlaşıyı ve mümkün olan en geniş demokratik katılımı sağlayarak yeni bir anayasa taslağı hazırlayıp halkoyuna da sunabilir.</p>
<p>Hangi yöntem benimsenirse benimsensin, yeni anayasanın hazırlık çalışmalarına mümkün olan en geniş demokratik katılımın sağlanması ve ortaya çıkan taslak metnin demokratik halkoylaması yoluyla kabulü oldukça önemlidir. Zira egemenlik yetkilerinin kaynağı olan halk iradesi, pozitivist hukuk temelli itirazların karşılanabilmesi bakımından nihai belirleyiciliğe sahiptir.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Anayurt, Ömer (2022) <em>Anayasa Hukuku Genel Kısım</em>, Ankara: Seçkin.</p>
<p>Erdoğan, Mustafa (2015) <em>Anayasal Demokrasi</em>, Ankara: Siyasal Kitabevi.</p>
<p>Gözler, Kemal (1998) <em>Kurucu İktidar</em>, Bursa: Ekin.</p>
<p>Gözler, Kemal (2012) “Aslî Kurucu İktidar – Talî Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, <em>Demokratik Anayasa Görüşler ve Öneriler</em> içinde, Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (haz.), İstanbul: Metis.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-2-tbmm-yeni-bir-anayasa-yapabilir-mi/">Yeni Anayasa Tartışmaları 2:  TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-1-neden-yeni-bir-anayasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Serdar Korucu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2023 06:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206991</guid>

					<description><![CDATA[<p>1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana pek çok kez değişiklik geçirmiş; buna rağmen, mevcut anayasanın yerine yeni bir anayasa hazırlanması talebi Türk siyasi hayatının neredeyse her dönem gündeminde olmuştur. Askeri darbe ürünü olan 1982 Anayasası, demokratik karar alma süreçlerinin çeşitli mekanizmalar aracılığı ile vesayet altına alındığı, demokratik katılım haklarının sınırlandırıldığı otoriter bir anlayışın ürünüdür. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-1-neden-yeni-bir-anayasa/">Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana pek çok kez değişiklik geçirmiş; buna rağmen, mevcut anayasanın yerine yeni bir anayasa hazırlanması talebi Türk siyasi hayatının neredeyse her dönem gündeminde olmuştur. Askeri darbe ürünü olan 1982 Anayasası, demokratik karar alma süreçlerinin çeşitli mekanizmalar aracılığı ile vesayet altına alındığı, demokratik katılım haklarının sınırlandırıldığı otoriter bir anlayışın ürünüdür. Bu otoriter anlayışın izleri, çeşitli tarihlerde yapılan anayasa değişiklikleri ile kısmen giderilmiş; temel hak ve özgürlükler konusunda önemli adımlar atılmış, sivil siyaset alanını sınırlayan vesayet mekanizmaları büyük ölçüde geriletilmiştir. Yapılan tüm bu değişikliklere rağmen, yeni bir anayasa hazırlanması talebinin siyaset gündeminde yerini korumaya devam etmesi bu bakımdan dikkat çekicidir.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 1 Ekim’de TBMM’de yaptığı konuşmada yeni anayasa konusuna ayrı ve özel bir yer vermesi, anayasa tartışmalarının önümüzdeki günlerde siyasetin en önemli konu başlıklarından biri olacağını işaret etmektedir. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı açıklamalar da yeni ve sivil bir anayasa hazırlanması konusunun siyasi bir temenni olmanın ötesine geçeceğini, bu konuda bazı siyasi gelişmelerin arifesinde olduğumuzu göstermektedir.</p>
<p>Öyle görünüyor ki; yeni anayasanın felsefesi, içeriği ve hangi yöntemle hazırlanacağı gibi hususlar önümüzdeki günlerde sıklıkla tartışılacaktır. Ancak bu konu başlıklarını ele almaya başlamadan önce, çok daha temel bir sorunun yanıtlanması gerekmektedir: Neden yeni bir anayasa?</p>
<p>Birer hukuk metni olan anayasalar, nasıl ve hangi yöntemle anayasa değişikliği yapılabileceğine dair hükümler içerirler; ancak yürürlükteki bir anayasanın nasıl yürürlükten kaldırılabileceğine dair hükümler içermezler. Yani mevcut bir anayasayı yürürlükten kaldırıp yerine yeni bir anayasa hazırlamanın hukuken belirlenmiş bir formülü yoktur. Bu belirsizlik nedeniyle; kısmi anayasa değişiklikleri yoluyla birtakım reformlar yapmak, yeni bir anayasa hazırlanması seçeneğine göre cazip görünebilir. Oysaki bugün geldiğimiz noktada, mevcut anayasanın yürürlükten kaldırılarak tamamen yeni bir anayasa hazırlanması artık neredeyse bir zorunluluk halini almıştır.</p>
<p>Bu zorunluluğu doğuran hukuki ve siyasi gerekçelerin irdeleneceği bu yazıda, hukuki gerekçeler anayasanın iç tutarlılığı ve hüküm bütünlüğü boyutuyla ele alınacak, siyasi gerekçeler ise Türkiye’de devlet-toplum ilişkilerinin geçirdiği dönüşüm bağlamında değerlendirilecektir.</p>
<p>1982 Anayasası’nın iç tutarlılığı ve hüküm bütünlüğü konusunda öncelikle şu hususu belirtmek gerekir: 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği tarihten bu yana tam 19 kez değiştirilmiştir. Bu durum, Anayasanın yaklaşık iki yılda bir değiştirildiği anlamına gelmektedir. Yapılan değişikliklerin bir kısmı TBMM’de üçte iki oy çokluğu ile referanduma gerek kalmadan kabul edilmiş; bir kısmı da TBMM’nin beşte üç oy çokluğu ve zorunlu referandum süreci ile gerçekleşmiştir. Orijinal haliyle 177 maddeden oluşan 1982 Anayasasının 96 maddesi bu değişikliklerden etkilenmiş; bazı maddeler yeniden yazılmış, 23 madde bütünüyle yürürlükten kaldırılmış ve pek çok madde birden fazla kez değişikliğe uğramıştır. Farklı yasama dönemlerinde, farklı siyasi kadrolar öncülüğünde gerçekleştirilen tüm bu değişiklikler sonucunda 1982 Anayasası’nın dil uyumu ve kavramsal bütünlüğü bozulmuş, iç tutarlılığı ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Bu noktada şu hususu özellikle belirtmek gerekir: Tüm bu değişiklikler yapılmış olmasaydı, yani 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği tarihteki orijinal metniyle bugün uygulanıyor olsaydı; dil uyumu, kavramsal bütünlük ve iç tutarlılıktan söz etmek yine de mümkün olmayacaktı. 1982 Anayasası orijinal haliyle, çok kötü bir dille kaleme alınmış; özne-yüklem uyumsuzlukları, tutarsız kavramsallaştırmalar ve gereksiz tekrarlardan oluşan bir metindir.</p>
<p>1982 Anayasasının orijinal metni incelendiğinde, devletin isminde dahi bir iç tutarlılık sağlanamadığı göze çarpmaktadır. Anayasada Devlet; kimi zaman Türkiye Cumhuriyeti (m.2), kimi zaman Türk Devleti (m.66), kimi zaman Türkiye (m.126), kimi zaman da Türkiye Devleti (m.1,3) biçiminde ifade edilmiştir. Anayasanın ikinci kısmının başlığı “Temel Haklar ve Ödevler” biçiminde iken m.12 ve devamında yer alan madde başlıkları ise “Temel Hak ve Hürriyetler” biçimindedir. Memurların sorumluluğuna ilişkin 40’ıncı ve 129’uncu maddeler ise hem aynı konunun iki ayrı hükümle düzenlenmiş olması bakımından gereksizdir; hem de aynı konuyu düzenleyen bu iki madde birbiriyle tam olarak örtüşmemektedir. Ayrıca, özünde bir negatif statü hakkı olduğu için “Kişi Hak ve Özgürlükleri” başlıklı ikinci bölümde yer alması gereken çalışma ve sözleşme hürriyeti, 1982 Anayasasında “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” başlıklı üçüncü bölümde düzenlenmiştir.</p>
<p>1982 Anayasası orijinal haliyle bile kendi içinde çelişkili hüküm ve ifadeler barındıran, hukuk sistematiği bakımından hatalı, özne-yüklem uyumsuzlukları ve anlaşılması zor ifadelerle kaleme alınmış sorunlu bir metindir. Çeşitli tarihlerde yapılan 19 anayasa değişikliği ile birlikte Anayasada yer alan çelişkili hüküm ve ifadeler artmış, bazı ifadelerse yasal ve anayasal düzenlemeler nedeniyle kadük hale gelmiştir. Örneğin; 2017 anayasa değişikliği ile askeri yargı yolu kaldırılmış olmasına rağmen, Anayasanın 140’ıncı maddesinin 4’üncü fıkrasında “askeri hakimler” ifadesi yer almaktadır. 1997 tarihli 4306 sayılı Kanunla “ilkokul” ve ortaokul” ibareleri “ilköğretim” şeklinde değiştirilmesine rağmen Anayasanın 76’ncı maddesinde halen “ilkokul” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunuyla “ağır hapis cezası” kaldırılmasına rağmen, Anayasanın 76’ncı maddesinde “ağır hapis cezası” ifadesi yer almaya devam etmektedir.</p>
<p>Hukuk devleti ilkesi, baskıcı ve keyfi olmayan, kurallara dayalı bir yönetimi gerektirir. Bunun için de hukuk kurallarının öncelikle öngörülebilir, sade ve anlaşılabilir nitelikte olması gerekir. 1982 Anayasası gerek orijinal metniyle gerekse mevcut biçimiyle kolayca anlaşılabilen ve uygulanabilir nitelikte bir metin değildir. Yeni bir anayasa hazırlanması, diğer tüm faydalarının yanında, daha gelişmiş bir hukuk devleti olma idealine de hizmet edecektir.</p>
<p>Hukuki gerekçeleri bir kenara koyacak olursak; 1982 Anayasasının temsil ettiği devletçi zihniyetin bugün toplum ve siyasi aktörler nezdinde artık herhangi bir karşılığının kalmadığını da ayrıca belirtmek gerekir. 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği haliyle, otoriter ve arkaik bir devletçiliğin yansıması niteliğindedir. Temel hak ve özgürlüklere yaklaşım biçimi bakımından son derece yasakçı, sivil siyaset alanını daraltan ve siyaset dışı unsurların demokratik süreçlere müdahalesine olanak sağlayan bir metindir. Çeşitli tarihlerde yapılan anayasa değişiklikleri sayesinde temel hak ve özgürlükler büyük ölçüde güvenceye kavuşturulmuş, demokratik karar alma süreçlerini erozyona uğratan vesayet mekanizmaları büyük ölçüde giderilmiştir. Özellikle 2017 anayasa değişikliği ile benimsenen Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi modeli bu bakımdan büyük bir kazanımdır. Ancak 1982 Anayasası, yapılan tüm bu köklü reformlara rağmen, hala anayasacılığın gerekleriyle bağdaşmayan, otoriteryen bir devletçiliğin izlerini taşımaya devam etmektedir.</p>
<p>1982 Anayasasının 12’nci maddesi şöyledir: “Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder”. Yani Anayasayı hazırlayan bu zihniyete göre, anayasada yer alan hak ve özgürlükler aslında kişilere bahşedilen birer lütuftur ve bu lütuf karşılığında kişilerin de birtakım ödevleri bulunmaktadır. Anayasanın 14’üncü maddesi de yine aynı anlayışın sonucudur: “Anayasa hükümlerinin hiçbiri, Devlete veya kişilere Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerinin yok edilmesine veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz”. Bu hükümde yer alan “Devlete veya kişilere Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetler” ifadesi hukuk devletinin en temel ilkelerine dahi aykırıdır. Zira demokratik bir hukuk devletinde, hak ve özgürlükler devlete değil kişilere tanınır.</p>
<p>1982 Anayasası resmi ideolojiye dayanan ve toplumu bu ideoloji doğrultusunda biçimlendirmeyi amaçlayan devletçi bir anlayışla hazırlanmıştır. Temel hak ve özgürlükler adeta kişilere bahşedilen bir lütuf gibi sunulmuş, bunun karşılığında topluma adeta bir deli gömleği giydirilmek istenmiştir. Oysaki Türkiye’de devlet toplum ilişkilerinin bugün geldiği nokta, 1982 Anayasası ile çizilmek istenen dar kalıpların çok daha ötesine geçmeyi gerektirmektedir.</p>
<p>Türk halkı, yalnızca seçimlerde oy kullanarak değil, 15 Temmuz darbe kalkışmasında olduğu gibi, gerekirse canını hiçe sayarak kendi iradesine sahip çıkabilecek kadar demokratik bir olgunluğa eriştiğini göstermiştir. Kanlı 12 Eylül darbesinin ürünü olan 1982 Anayasasında vesayetçi mekanizmalar büyük ölçüde tasfiye edilmiştir; ancak Anayasanın ruhuna sinen otoriter devletçi anlayışın izleri hâlâ varlığını korumaya devam etmektedir. Artık farklı bir anlayışla, tamamen temiz ve boş bir sayfa açarak, yeni bir toplum sözleşmesi hazırlamanın vakti gelmiştir. Bunu ifade etmek, sadece “olsa ne iyi olur” diyebileceğimiz türden bir temenni değil; Cumhuriyetin yüzüncü yılında tarihin bizlere yüklediği sorumluluğun bir gereğidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-tartismalari-1-neden-yeni-bir-anayasa/">Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Oct 2022 14:52:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206377</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasinin temel bileşenlerinden biri de hiç şüphesiz ki sivil toplum aktörleridir. Sivil toplum kuruluşları, sivil inisiyatif, platform ve aktivistlerin her birinden oluşan genel kapsamlı ifade edilişiyle sivil toplum aktörleri; demokrasilerde, toplumdaki her bir ferdin gönüllü olarak toplumsal, çevresel, siyasal, ekonomik vb. meselelere ilgili olmasını ve bu alanlarda ortaya çıkabilecek olası sorunların çözümünde aktif rol almak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/">Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Demokrasinin temel bileşenlerinden biri de hiç şüphesiz ki sivil toplum aktörleridir. Sivil toplum kuruluşları, sivil inisiyatif, platform ve aktivistlerin her birinden oluşan genel kapsamlı ifade edilişiyle sivil toplum aktörleri; demokrasilerde, toplumdaki her bir ferdin gönüllü olarak toplumsal, çevresel, siyasal, ekonomik vb. meselelere ilgili olmasını ve bu alanlarda ortaya çıkabilecek olası sorunların çözümünde aktif rol almak suretiyle çözüm ortağı olmalarına imkân sağlar. Sivil toplum aktörleri, ülkemizde de olduğu gibi, güçlü demokrasinin mütemmim cüzüdür.</p>
<p>Ülkemizde 1921, 1924, 1961 ve son olarak da 1982 Anayasalarında sivil toplum aktörleri ve faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler getirilmiştir. Mevzubahis anayasaların ve özellikle 1982 Anayasasının yasa koyucunun da iradesi doğrultusunda özgürlükçülükten çok sınırlayıcı ve kısıtlayıcı bir tavır benimsediği açıkça ortadadır.  Ancak belirtmek gerekir ki 61 Anayasasının 10 yıl kadar değişikliğe uğramayan dernek kurma hakkını düzenleyen 29. maddesi halen yürürlükteki anayasadan dahi daha açık ve demokratik bir bakış açısına sahiptir. İlgili maddenin 1971 yılında değişikliğe uğramamış hali şu şekildedir:</p>
<p><em>“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, ancak kamu düzenini veya genel ahlâkı korumak için kanunla sınırlanabilir.”</em> (61 Anayasası 29. madde, özgün hali)</p>
<p>61 Anayasasının 29. maddesi 1971 yılında değişikliğe uğrayarak yürürlükteki anayasanın ilgili maddesine benzer bir değişime uğramıştır. Ancak burada 61 Anayasasının 19. maddesinin 29. maddedeki demokratik bakış açısına zarar verdiğini, suistimale açık bir madde olduğunu da ifade etmek gerekir. İlgili maddenin son bölümü şu şekildedir:</p>
<p><em>“Kimse, Devletin sosyal, iktisadî, siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya şahsî çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkasını bu yolda kışkırtanlar kanuna göre cezalandırılır; demekler, yetkili mahkemece ve siyasî partiler, Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır”</em></p>
<p>Görüldüğü üzere, ilgili madde oldukça yoruma açık, keyfiliğe elverişli şekilde ve kısıtlayıcı bir biçimde kaleme alınmıştır.</p>
<p>Ülkemizin demokratikleşme sürecinde (son yıllardaki gerilemelere rağmen) ciddi ilerlemeler kaydettiği son 20 yılda ise sivil toplum aktörleri ve faaliyetlerine yönelik daha demokratik hamleler gerçekleştirilmişse de bu hamleler yeterli değildir ve mevzuat boyutunun oldukça sorunlu yönleri bulunmaktadır.  Mevzuata ilişkin ilerleyen süreçlerde incelemelerimiz olacaktır. Ancak bu yazıda yürürlükteki anayasanın sivil toplumu düzenleyen maddelerinde değiştirilmesi gereken temel hususlarına değinmek istiyorum:</p>
<p>Sivil topluma ilişkin düzenleme Anayasanın 33. maddesinde yer almaktadır. Anayasa 33. madde şu şekildedir:</p>
<p><em>“Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.</em></p>
<p><em>Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.</em></p>
<p><em>Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarını</em><em>n hu</em><em>̈rriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.</em></p>
<p><em>Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.</em></p>
<p><em>Dernekler, kanunun ö</em><em>ngo</em><em>̈rdüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.</em></p>
<p><em> </em><em>Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ö</em><em>lc</em><em>̧üde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.</em></p>
<p><em>Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.”</em></p>
<p>Bu madde, AİHS 11. madde ile uyum gösterse de tam anlamıyla demokratik standartları karşılayamamaktadır.  AİHS 11. madde şu şekildedir:</p>
<p>AİHS 11. Madde</p>
<p><em>“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.</em></p>
<ol start="2">
<li><em> Bu hakların kullanılması, yasayla ö</em><em>ngo</em><em>̈rülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılması</em><em>na mes</em><em>̧ru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.&#8221;</em></li>
</ol>
<p>AİHS 11. madde özellikle içtihatlarla şekillenmekte ve pek çok husus tartışılmakta, yaklaşımların demokratik, özgürlükçü, yasallık-meşruluk-ölçülülük gibi ilkelerle uyum göstermesi gerektiği belirtilmektedir.</p>
<p>Ülkemizde de sivil toplum aktörleri ve faaliyetleriyle ilgili konularda demokratikleşme hamlelerinin cesurca sürdürülmesi ve özgürlükçü bir anlayış ile meseleye yaklaşılması beklentisi tüm kesimlerce ifade edilmektedir. Bu nedenle yeni ve sivil bir anayasa yapılmalı, bu Yeni Anayasada sivil toplum aktörleri ile ilgili kapsam genişletilmeli, ilgili madde mevzuattaki karmaşık prosedürün önüne geçecek şekilde ele alınmalı özellikle sivil toplum örgütlerinin fonlanması hususunda daha şeffaf, yapıcı ve kolaycı bir anlayışın önü açılmalıdır. Sadece ulusal çapta değil uluslararası arenada da güçlü sivil toplum aktörlerimizin varlığı için; sivil toplum aktörlerinin kuruluş aşamalarını daha kolay tamamlayabilmelerine yönelik adımlar atılmalı ve sivil toplum aktörlerinin ilgili mevzuatlarla, dernek-vakıf-sendika gibi bilindik sınırlara hapsedilmeyip daha kapsamlı bir şekilde ele alınması sağlanmalıdır.</p>
<p>Bu kapsamda;</p>
<p>-Öncelikle ülkemizde yeni Anayasa daha ilerici bir biçimde ele alınarak, sivil toplum; dernek, vakıf ve sendikadan ibaret düşünülmemeli daha geniş bir biçimde ifade edilmelidir. Örneğin Polonya Anayasasında sivil toplum hususu şu şekilde ele alınmıştır:</p>
<p><em>“Madde 12- Polonya Cumhuriyeti sendikalar, ç</em><em>iftc</em><em>̧i meslek kuruluşları, dernekler, yurttaş hareketleri, diğ</em><em>er go</em><em>̈nü</em><em>llu</em><em>̈ kuruluşlar ve vakıfların kuruluşu ve işleyişi için gerekli özgürlüğü </em><em>sag</em><em>̆lar.”</em></p>
<p>Benzer şekilde Yeni Anayasada sivil toplum için ‘sivil toplum aktörleri’ ifadesi kullanılabilir.</p>
<p>-Anayasa’nın 33. maddesi daha kısa ve öz bir hale büründürülüp daha demokratik bir kalemle ele alınmalı, idareye mahkeme kararı olmaksızın sivil toplum faaliyetlerini engelleme yetkisi, verilmemelidir.  Bu noktada örneğin Alman Anayasasının ilgili maddesi şu şekildedir:</p>
<p><em>“Madde 9 [Birleşme </em><em>ö</em><em>zgürlüğü; toplu iş s</em><em>ö</em><em>zleşmesi]</em></p>
<p><em> </em><em>Bütün Almanlar dernek kurma hakkına sahiptir. Amaç ve etkinlikleri ceza yasalarına aykırı olan, Anayasa düzenine veya halkların anlaşması düşüncesine karşı y</em><em>ö</em><em>nelen dernekler yasaktır.</em></p>
<p><em>Çalışma koşullarını ve ekonomik koşulları korumak ve geliştirmek i</em><em>ç</em><em>in sendika kurma hakkı herkes ve bütün meslekler i</em><em>ç</em><em>in g</em><em>ü</em><em>vence alt</em><em>ı</em><em>ndad</em><em>ır. Bu hakkı sınırlamayı veya ona engel olmayı amaç edinen anlaşmalar batıldır ve bunlara y</em><em>ö</em><em>nelik </em><em>ö</em><em>nlem ve işlemler hukuka aykırıdır. 12a, 35f. 2 ve 3, 87 a f. 4 ve 91. maddelere g</em><em>ö</em><em>re al</em><em>ınan </em><em>ö</em><em>nlemler, </em><em>ç</em><em>alışma koşullarını ve ekonomik koşulları korumak ve geliştirmek i</em><em>ç</em><em>in 1. cümle anlamındaki sendikalar tarafından sürdürü</em><em>len is</em><em>̧ mücadelelerine y</em><em>ö</em><em>nelik olamaz.”</em></p>
<p>Görüldüğü üzere oldukça kısa ve öz olarak dernek kurma hakkı tanımlanmıştır.</p>
<p>-Anayasada yer alan ve derneklerin faaliyetten men edilmesini düzenleyen kısım daha dar bir biçimde ele alınarak yalnızca Türk Ceza Kanununa aykırılık halleri için düzenlenmelidir.</p>
<p>-Anayasamızdaki asker ve memurlar için yer verilen dernek üyeliği kısıtlaması kaldırılmalıdır. (Her ne kadar AİHM, Cheltenham/İngiltere davasında askerler için getirilen sendika üyeliği yasağının, İngiliz yasalarında düzenlediği ve yasallık ilkesini karşıladığı gerekçesi ile AİHS’ye aykırı bulmamışsa da Grande Oriente d’Italia di Palazzo Giustiniani/İtalya davasında ise, başvurucunun Mason Locasından ayrılması yönünde baskı uygulanamayacağını belirtmiştir. Kanaatimizce böyle bir yasağa imkan veren anayasal düzenleme ya tamamen kaldırılmalı ya da daha dar yorumlanacak şekilde düzenlenmelidir.)</p>
<p>-Anayasamızda sivil toplum aktörlerine üye olmama özgürlüğü de garanti altına alınmalıdır. Böylece, AİHM kriterlerine göre de bağımsız sayılamayacak sivil toplum aktörlerine, örneğin meslek kuruluşlarına üye olma zorunluluğunun önüne geçilebilir.</p>
<p>Av. Haldun BARIŞ</p>
<p>NOT: <em>Konuya ilişkin ‘Sivil Toplum ve Anayasa’ temalı ayrıntılı bir rapor Dr. Mehmet ÇATLI ve tarafımca Sivil Toplum Merkez Üssü bünyesinde kaleme alınmış olup yayına hazırlıkları devam etmektedir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Benzer yazılar</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasalarin-ruhu-baslangic-metinleri/">Anayasaların Ruhu: Başlangıç Metinleri</a>, Haldun Barış</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-sivil-toplum-ve-bazi-degisiklik-onerileri/">Anayasa, Sivil Toplum ve Bazı Değişiklik Önerileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekmek İçin Hürriyet İçin Ortak Çaba ve İşbirliği  Şart!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ekmek-icin-hurriyet-icin-ortak-caba-ve-isbirligi-sart/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Jan 2022 12:35:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ekmek-icin-hurriyet-icin-ortak-caba-ve-isbirligi-sart/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebilmek için bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da önemlidir. Dolayısıyla düşman yoksa onu inşa etmek gerekir.” Umberto Eco&#8217;nun Düşman Yaratmak adlı eserinde geçen bu tespiti okuduğumda, ülkemizde belki de iliklerimize kadar yaşadığımız bir gerçeğin kâğıda aktarıldığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekmek-icin-hurriyet-icin-ortak-caba-ve-isbirligi-sart/">Ekmek İçin Hürriyet İçin Ortak Çaba ve İşbirliği  Şart!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Düşman sahibi olmak sadece kimliğimizi tanımlama açısından değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi </em><em>ö</em><em>l</em><em>ç</em><em>ebilmek i</em><em>ç</em><em>in bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi değerimizi sergilemek açısından da </em><em>ö</em><em>nemlidir. Dolayısıyla düşman yoksa onu inşa etmek gerekir.”</em></p>
<p>Umberto Eco&#8217;nun <em>Düşman Yaratmak</em> adlı eserinde geçen bu tespiti okuduğumda, ülkemizde belki de iliklerimize kadar yaşadığımız bir gerçeğin kâğıda aktarıldığı hissine kapıldım. Kendimi bildim bileli irili ufaklı pek çok düşmanın varlığı ile mücadele halinde olduğumuzu anımsadım. Aslında bu durumun bize özgü bir durum olmadığının farkındayım ancak sanki bizler bu duruma biraz daha yatkınız hissine kapılmaktan da kendimi alamıyorum; niyeyse her zaman bir düşman arayışı içerisindeyiz ve konumumuzu buna göre belirlemek zorunda hissediyoruz. Bu durumun en bariz yaşandığı yer ise hiç şüphesiz ki siyasi arenamız.  Toplum olarak siyasetten uzak kalma lüksümüzün olmadığını da kabul edersek bu durumun yorgunluğumuzun temel sebeplerinden birisi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.</p>
<p>Demek istediğim şeyi biraz daha somutlaştırabilmek için bugünün siyasetine bakmak dahi yeterlidir diye düşünüyorum: Temel olarak siyasetimiz iki kutup üzerinde konumlanmış durumda ve bir kutup Erdoğan liderliğini arzuluyorken diğer kutup Erdoğan&#8217;ın gitmesini istiyor. Erdoğan ve taraftarları için karşı cenah düşman; muhalefet içinse Erdoğan ve taraftarları. Ülkenin siyasi gündemi bir noktada sıkışmış durumda ve bu sıkışıklık (haklı ya da haksız olmasından bağımsız) bir kişi üzerinde toplanıyor. Tartışacak, konuşacak pek çok mesele varken ve bizler sorunlarımızın nasıl çözüleceğini bilmek istiyorken muhalefet &#8220;<em>Erdoğan giderse sorunlar çözülür</em>&#8221; şeklinde kampanya yürütüyor. Erdoğan ise çok daha sert bir tutumla ama aynı minvalde bir kampanya yürütüyor. Bunun bizlere yansıması ise koca bir hayal kırıklığı ve yorgunluktan başka bir şey olmuyor ne yazık ki…</p>
<p>Diğer yandan  bütün bir muhalafetin birleşerek ülkeyi kim yönetecek sorusuna cevap araması ve bu soru üzerine uzlaşmış olması beni şaşırtıyor. Muhalafetin bu soruya cevabı ise daha da şaşırtıcı. Muhalefet bu soruya adeta &#8220;<em>Erdoğ</em><em>an d</em><em>ışındaki herhangi birisi</em>&#8221; şeklinde cevap veriyor.</p>
<p>Bu durum başkanlık sistemi dolayısıyla bir ittifak şeklinde seçime girme stratejisinin bir sonucu olsa da  berbat bir şekilde yönetiliyor. Bana göre muhalefetin öne çıkarması gereken soru (ve aslında herkesin sorması gereken soru) &#8220;kim yönetecek&#8221; sorusu değil &#8220;nasıl bir yönetim&#8221; sorusu olmalıyken;  ya bu sorunun cevabında uzlaşamamaktan korktukları için kendilerine soramıyorlar ya da bunu düşünemiyorlar.  Muhalefet Karl R. Popper&#8217;ın ifade ettiği yüz yıllardır hatalarımızdan birisi olan &#8220;<em>nasıl bir y</em><em>ö</em><em>netim</em>&#8221; sorusu yerine &#8220;<em>kim y</em><em>ö</em><em>netecek</em>&#8221; diye sormayı bugün ülkemizde de sürdürüyor. Dolayısıyla da tartışılması gereken asıl konular hep arka planda kalıyor.</p>
<p>Yapılan anketleri takip ettiğimde ülkenin yönetimini belirleyecek ciddi bir &#8220;kararsız&#8221; kitle olduğunu görüyorum. Bu kararsız kitle üzerine daha detaylı istatistiksel çalışmalar yapılıyor mu bilmiyorum ama bu kitle <em>&#8220;3. bir yol</em>&#8221; umudu/beklentisi taşıyan bir kitle olabilir. Ve bana göre sadece <em>&#8220;hukukun üstünlüğü</em>&#8221; &#8220;<em>şeffaf y</em><em>ö</em><em>netim anlayışı</em>&#8221; &#8220;<em>tasarruf</em>&#8221; vurguları ile &#8220;<em>kendisini bir düşman ile konumlandırmak yerine asıl meselelerimize odaklanabilmiş</em>&#8221; &#8220;<em>genç ve dinamik</em>&#8221;  herhangi bir ekip için bile ülkemizde ciddi bir oy potansiyeli mevcut. Böyle bir ekip ise -benim gözlemlediğim kadarıyla- henüz mevcut değil.  Ayrıca iktidar veya muhalafetin kararsız kitleyi yanlarına çekmek için benimsemesi gereken vurguların da bu vurgular olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Yazılarıma denk gelip okuyanlar bilir ki ülkemizin günlük siyaseti üzerine yazmayı ve konuşmayı pek sevmiyorum. Ancak bu ülkenin genç bir ferdi olarak benim ve yaşıtlarımın pek çoğunun ciddi bir yorgunluk içerisinde olduğu şu günlerde, bu konular üzerine konuşmamayı da doğru bulmadım. Ve belirtmeliyim ki, yorgunluğumuz sadece sürekli &#8220;düşmanlık&#8221; üzerine kurulu siyasetten de kaynaklanmıyor.  Torpil, adam kayırma, rüşvet maalesef ülkemizde yaygınlaşmış durumda. İnsanlar birbirlerine karşı tahammülsüzleşmiş, nezaketsizleşmiş. Herkes kendi mahallesinde aynı şeyleri bağırarak, daha yüksek sesle bağırarak tekrarlıyor. Şiddete eğilim inanılmaz şekilde artmış. Pek çoğumuz yurtdışına gidebilmek için çabalıyoruz. Geleceğimize dair ciddi endişeler taşıyoruz ve yoruluyoruz.</p>
<p>Bir yandan da her geçen gün Anadolu&#8217;nun farklı köşesinden mide bulandıran bir haberle yoruluyoruz. &#8220;Anadolu irfanı&#8221; diye bize öğretilen güzelliklerin nerede saklandığını düşünüyoruz ve bir kez daha yoruluyoruz.</p>
<p>Yoruluyoruz, ancak biz gençler, ne ümitsiziz ne de umutsuz. Yarınların ne getireceğini bilemesek de bugün ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Kendimizden, yaptıklarımızdan, kendi çevremizden sorumlu olduğumuzun farkındayız. Yaşayacak olanın iyilik olduğunu, insanlığa emredilenin iyiliğin yanında durmak, kötülükten nefret etmek ve adaletli olmak olduğunu biliyoruz. İnsanların bizden &#8220;emin&#8221; olması gerektiğini; insanların kanlarının, mallarının, namuslarının, şeref ve haysiyetlerinin, hürriyetlerinin kutsal olduğunu biliyoruz. İyiliğin ve iyinin renginin, dilinin, dininin, ırkının, mahallesinin olmadığının farkındayız. <strong>Ve bizler, bu toprakların dertlerinin ancak ortak bir </strong><strong>ç</strong><strong>aba ve işbirliği ile çözülebileceğini biliyoruz. Farklıklarımıza rağ</strong><strong>men,</strong><strong>  ekmek i</strong><strong>ç</strong><strong>in i</strong><strong>şbirliği yapıp ortak </strong><strong>ç</strong><strong>aba g</strong><strong>ö</strong><strong>stermemiz gerektiğinin farkı</strong><strong>nday</strong><strong>ız;  hürriyetimiz i</strong><strong>ç</strong><strong>in i</strong><strong>şbirliği yapıp ortak </strong><strong>ç</strong><strong>aba g</strong><strong>ö</strong><strong>stermemiz gerektiğinin farkı</strong><strong>nday</strong><strong>ız; yeni, sivil, </strong><strong>ö</strong><strong>zgürlükçü, kapsayıcı, </strong><strong>ç</strong><strong>oğulcu bir anayasa i</strong><strong>ç</strong><strong>in i</strong><strong>şbirliği yapıp ortak </strong><strong>ç</strong><strong>aba g</strong><strong>ö</strong><strong>stermemiz gerektiğinin farkı</strong><strong>nday</strong><strong>ız…</strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekmek-icin-hurriyet-icin-ortak-caba-ve-isbirligi-sart/">Ekmek İçin Hürriyet İçin Ortak Çaba ve İşbirliği  Şart!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurallar ve Demokratik Sistem*</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurallar-ve-demokratik-sistem-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 07:34:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurallar-ve-demokratik-sistem-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasa değişikliği süreci ilerliyor. Değişikliğe muhalif olanlar, değişiklik paketini var güçleriyle eleştiriyor.  Sadece buna sonuna kadar hakları olan siyasî partiler değil, yüksek yargının kimi mensupları da adeta kılıçlarını çekip meydana inmiş durumda. Hepsinin endişesi topluma gidilmesi. Toplumun bu değişiklikleri onaylamasından korktukları için, değişiklik teşebbüsünü en hızlı şekilde boğmaya çalışıyorlar. Onların bu çabasının demokrasiyi korumaya yönelik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurallar-ve-demokratik-sistem-2/">Kurallar ve Demokratik Sistem*</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasa değişikliği süreci ilerliyor. Değişikliğe muhalif olanlar, değişiklik paketini var güçleriyle eleştiriyor.  Sadece buna sonuna kadar hakları olan siyasî partiler değil, yüksek yargının kimi mensupları da adeta kılıçlarını çekip meydana inmiş durumda. Hepsinin endişesi topluma gidilmesi. Toplumun bu değişiklikleri onaylamasından korktukları için, değişiklik teşebbüsünü en hızlı şekilde boğmaya çalışıyorlar. Onların bu çabasının demokrasiyi korumaya yönelik olmaktan çok cari sistemin otoriter yönlerini muhafaza etmeye yönelik olduğunu itirazları üzerinde yapılan analizler kolayca gösteriyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;de 1950&#8217;de bir devlet felsefesi değişikliği gerçekleştirildi. Yarı otoriteryen-yarı totaliteryen bir tek parti cumhuriyeti felsefesinden demokratik devlet felsefesine geçildi. Daha doğrusu buna teşebbüs edildi, ama, geçiş, zihniyet ve yapılanma bakımından, şimdiye kadar tamamlanamadı. Bu geçiş topluma tepeden hükmeden bir iktidar zümresinin kendine biçtiği misyonun ve verdiği yetkilerin sınırlandırılmasını gerektirmekteydi. DP&#8217;nin &#8220;Yeter! Söz Miletindir!&#8221; sloganı bu talebin ifadesiydi. 1950&#8217;ye kadar sadece bürokratik iktidar odakları konuşmuştu. Artık halk ve temsilcileri konuşacaktı. Nitekim, 1950&#8217;de 14 Mayıs&#8217;ta oylarıyla konuşan halk kendini toplumun velinimeti sanan bu tabakayı iktidardan indirdi.</p>
<p>İktidardan halk tarafından uzaklaştırılan zümre bunu bir türlü hazmedemedi. Hem iktidara gelenlerden ve hem de onları iktidara getirenlerden nefret etti. 1950-1960 arasındaki seçimler demokratik yollarla iktidara gelme umudunu iyice eritince, halktan güç ve onay almadan iktidarı sahiplenme yollarını aramaya başladı. Darbeler ve 1961 ve 1982 Anayasaları bu arayış sonucunda doğdu. Bu anayasalar seçilmiş iktidarı liberal demokrasiye uygun olarak birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlama yoluna gitmedi. Demokratik iktidarı bürokratik siyasî odakların iktidarı lehine sınırladı. Böylece demokratik toplumsal denetim alanı dışında bir bürokratik mekanizma yaratıldı. Hâlen işlemekte olan bu mekanizmanın en önemli ayakları askerî, yargısal ve akademik bürokrasidir. Bu bürokrasi kendi kendini yeniden üretmekte, toplumla bir bağ kurma ihtiyacı hissetmemekte, toplumun ve temsilcilerinin demokratik denetiminin dışında kalmayı başarmaktadır. Sık sık siyasîlere çatmasına ve siyasetin kendisine ‘bulaşmamasını’ istemesine rağmen bürokratik güç odakları aslında siyasî olmaktan asla çıkmamaktadır. Onların siyaset alerjisi genel bir alerji değildir, demokratik siyasete duyulan alerjidir ve tavırları altı ok siyasetine duyulan sempatiyi ve teslimiyeti yansıtmaktadır. Ancak, toplum bunu taşıyamamakta ve siyasî aktörleri bu anormal durumu değiştirmeye teşvik etmekte, hatta zorlamaktadır. Her değişim teşebbüsü bürokratik iktidar odaklarını rahatsız etmekte ve direnişe itmektedir. Bu yüzden sistemde değişiklik yapmaya yönelen her parti yaylım ateşine tutulmaktadır. Demirel&#8217;in devletçiliğe teslim bayrağını çekmesinden önceki AP&#8217;nin de, Özal&#8217;ın ANAP&#8217;ının da başına gelen budur. Şimdi AKP aynı şeyle karşılaşmaktadır.</p>
<p>Mevcut sıkıntıları AKP&#8217;nin anayasayı değiştirme teşebbüsüne bağlayanlar yanılmaktadır. Sıkıntı sistemin doğasından kaynaklanmaktadır. Türkiye yarı demokrasi olarak yürüyememektedir; ya tam demokrasi olmak ya da otoriterizme teslim bayrağını çekmek zorundadır. AKP gitse, halkın teveccühünü kazanan bir başka parti iktidara gelse, aynı sorunlar yine yaşanacaktır. Bu sıkıntı bürokratik odakların demokrasi çizgisine gelmesiyle veya getirilmesiyle aşılabilir. Bu yüzden, demokrasi konusunda hassasiyeti bulunanlar AKP üzerinde odaklanmayıp meseleye evrensel demokratik standartlar açısından yaklaşmalıdır.</p>
<p>Bürokratik iktidar özellikle yüksek yargıda ve askerî bürokraside tecessüm etmektedir. Demokratik bir ülkede asker memurların Türkiye&#8217;deki ölçüsünde dokunulmaz ve -en azından çok yakın zamanlara kadar- yargılanamaz olması normal midir? Ordu ülkedeki ana siyasetlerin belirlenmesinde bu derecede ağırlık sahibi olabilir mi? Bütün bunlar demokrasiden bir sapma değil midir? Aynı şey yüksek yargıya egemen zihniyet için de geçerlidir. Ertuğrul Özkök geçenlerde, aklınca, liberalleri bir teste tabi tutmak için, &#8220;Bütün üyeleri CHP ve MHP tarafından atanmış bir HSYK ister misiniz?&#8221; diye sormaktaydı. Cevabı ben vereyim: Elbette istemeyiz, ama bu yaklaşımda iki çarpıtma vardır. İlk çarpıtma teklif edilen değişiklikle AKP&#8217;nin HSYK&#8217;nın bütün üyelerini belirleme gücüne sahip olacağıdır. Her iktidar gibi AKP iktidarının geçici olması bir tarafa, yeni düzenleme iktidar partisine tek belirleyici olma gücünü vermemektedir. Tam da tersine, HSYK içindeki tekelci siyasî iktidarı dağıtmayı hedeflemektedir. HSYK üyelerinin geliş kaynaklarını çoğaltmakta ve farklılaştırmaktadır. Yargının daha geniş kademelerine seçme hakkı tanıyarak yargı içi demokratikleşmeyi sağlamaktadır. Yargıtay ve Danıştay&#8217;da yapılan seçimlerde fiilen uygulanan ve %60&#8217;lara varan barajı kaldırarak kliklerin HSYK&#8217;ya egemen olmasının önüne geçmektedir. Özkök&#8217;ün yaptığı ikinci çarpıtma ise mevcut yapısıyla HSYK&#8217;nın siyasî etkiden azade olduğu varsayımına dayanarak muhakeme yürütmesidir. Liberal demokratlar HSYK&#8217;da tek boyutlu siyaset egemen olduğu için rahatsızdır ve bunun önlenmesini istemektedir. HSYK&#8217;nın seçilmiş üyelerinin hepsinin aynı siyasî zihniyete sahip görünmesi tesadüf müdür? HSYK&#8217;ya bir siyasî çizginin egemen olmasından mı yoksa Özkök&#8217;ün rahatsız olduğu siyasî çizginin egemen olmasından mı korkmalıyız? Mevcut durum kanıtlamaktadır ki, siyasîlerin hiç müdahalesi olmasa bile HSYK&#8217;nın siyasîleşmesi tehlikesi vardır. HSYK&#8217;ya siyasetin bulaşması kaçınılmaz ise bırakalım demokratik siyaset bulaşsın ve değişik görüşlerdeki yüksek yargı bürokratları mevzuat kadar akıl ve vicdanlarını da kullanarak, birbirleriyle muhtevalı ve seviyeli müzakereler gerçekleştirerek, en isabetli kararları almaya çalışsın.</p>
<p>Bürokratik iktidar odaklarının ve sivil müttefiklerinin öğrenmesi gereken şey, demokratik sistemin şu veya bu grubun zihniyetine ve çıkarına uygun olacak şekilde değil, genel ve eşitlikçi kurallara dayanarak kurulmasının şart olduğudur. Bunun yapılmasına izin verilmezse, bugün birilerinin ellerinde bulunan kurumlar yarın onların muhaliflerinin eline düşebilir ve sevmedikleri icraatların yolu açılabilir. Bakın, Cumhurbaşkanlığını, her zaman sizden birinin o makamı işgal edeceği inancıyla, bir parlamenter sistemde olmaması gerektiği kadar çok yetkiyle donattınız. Şimdi orada size ters biri oturuyor. Aynı şeyi YÖK&#8217;te yaptınız, artık YÖK&#8217;ten şikâyetçi oluyorsunuz. HSYK ve Anayasa Mahkemesi gibi önemli organları demokratikleştirmez ve çoğulculuğa açmazsanız yirmi sene sonra, bunlar, demokraside bir sapma olan yapılanmalarıyla muhaliflerinizin kontrolüne girebilir.</p>
<p>İyi bir demokratik sistem şu veya bu gruba imtiyazlar tanıyarak ve kilit noktalara güvenilir adamlar yerleştirerek kurulamaz. İyi demokrasi iyi kurallarla inşa edilir. Kayırıcı ve ayrımcı düzenlemeler bugün rakiplerinize zarar veren ama yarın sizi vurabilecek bumeranglardır. Bürokratik iktidar sahipleri ve müttefikleri bu gerçeği anlarsa ve ona göre davranırsa hem onların hem de ülkenin üzerinden ağır bir yük kalkabilir.</p>
<p>*17 Nisan 2010’da yayınlanan yazım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurallar-ve-demokratik-sistem-2/">Kurallar ve Demokratik Sistem*</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Değişikliğinin Felsefesi ve İstikameti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-degisikliginin-felsefesi-ve-istikameti-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 04:26:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-degisikliginin-felsefesi-ve-istikameti-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Türkiye&#8217;de anayasa değişikliği yapılması gerekli midir?’ sorusuna çok az sayıda kişinin ‘hayır’ cevabı vereceği kanaatindeyim. Bunu, siyasî parti liderlerinin ve partilerin önde gelenlerinin sözlerine, sivil toplum kuruluşlarının beyanlarına, gazetelere yansıyan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına dayanarak söylüyorum. Yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu veya mevcut anayasanın ciddi biçimde tadil edilmesinin lazım geldiği üzerinde yaygın bir toplumsal mutabakat var; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisikliginin-felsefesi-ve-istikameti-2/">Anayasa Değişikliğinin Felsefesi ve İstikameti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Türkiye&#8217;de anayasa değişikliği yapılması gerekli midir?’ sorusuna çok az sayıda kişinin ‘hayır’ cevabı vereceği kanaatindeyim. Bunu, siyasî parti liderlerinin ve partilerin önde gelenlerinin sözlerine, sivil toplum kuruluşlarının beyanlarına, gazetelere yansıyan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına dayanarak söylüyorum. Yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğu veya mevcut anayasanın ciddi biçimde tadil edilmesinin lazım geldiği üzerinde yaygın bir toplumsal mutabakat var; ama, iş değişikliğin hangi istikamette olması gerektiğine gelince fikirler farklılaşıyor.</p>
<p>Her türlü şüpheden uzak olan gerçek, Türkiye&#8217;nin anayasal yönetim geleneğinin genel ilke ve standartlarına uygun bir siyasî–hukukî yapılanmaya ve dolayısıyla demokratik bir anayasaya kavuşturulmasının şart olduğu. Bu, bilinçli bir çabayı gerektiriyor, zira, bir anayasaya sahip olmak, bunu otomatikman sağlamaya yetmiyor. Yetseydi, anayasası olan her ülkenin anayasal yönetim geleneğine bağlı olması gerekirdi. Oysa, biliyoruz ki, dünya siyasî coğrafyasında, anayasal yönetim çizgisindeki ülkelerin sayısı anayasası olan ülkelerin sayısından az.</p>
<p>Anayasal yönetim geleneğinin özü, devlet (siyasetçilerin ve bürokratların) iktidarının sınırlanması ve kurallara bağlanmasıdır. Devlet iktidarı niçin sınırlı olmalıdır? Sınırsız olsa ve erdemli ve yüksek vasıflı iktidar sahipleri tüm toplumun iyiliğini ve refahını sağlamak için ne gerekiyorsa yapsa daha iyi olmaz mı? İktidar sahipleri genellikle böyle düşünürler ve yetkilerinin azlığından şikâyetçi olurlar. Toplumda birçok kişi ve kesim de doğru kişilerin elinde toplanmış sınırsız iktidarın toplum için iyi olduğunu zanneder. Ancak insanî tecrübe sınırsız iktidarın toplumlara iyilik değil kötülük getirdiğini gösteren örneklerle doludur. Aklî muhakeme de iktidarın sınırlı olması gerektiğini kolayca kanıtlamaktadır. Anayasal yönetim geleneği bu aklî ve tecrübî birikimin bir neticesidir.</p>
<p>İktidarı kim veya ne sınırlayacaktır? Evrensel hakikati keşfettiğine inanan bir ideoloji mi; sonraki nesillerin akıl ve mantık kullanmasına ihtiyaç bırakmayacak ilke ve öğretiler geliştirdiğine inanılan bir filozof veya siyasetçi mi; bilimsel veya çağdaş olduğuna inanılan bir yaşama biçimi mi? Hiçbiri. Bunların hiçbiri iktidarı sınırlandırmaz, sınırlandıramaz; tersini yapar, onu mutlaklaştırır, azdırır ve azgınlaştırır. İktidarı sınırlayacak olan, birey hak ve özgürlükleridir. Başka bir deyişle, anayasal yönetim geleneğinin özü, devlet iktidarının birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılmasıdır. Anayasa kendi başına bir amaç değil, bu amacın bir aracıdır. İnsanların siyasal itaat yükümlülüğünün altına girmeyi kabullenmesi, yani devletin kendisi üzerindeki iktidarına rıza göstermesi, buna bağlıdır. Bu yüzden, anayasal yönetimin iki ana unsuru hak ve özgürlüklerin korunması ve temsilî yönetimdir.</p>
<p>1982 Anayasası, anayasal yönetim geleneğinin temel ilke ve değerleri açısından tatminkâr bir metin olmaktan uzaktır. Daha da kesin söylemek gerekirse, bu anayasayı kelimenin gerçek anlamında anayasa olarak nitelendirmek bile zordur; çünkü, yapılış biçiminden muhtevasına, onu meşruiyet zemininden uzaklaştıran hastalıklarla maluldür. Zorba bir yönetimin hileli yöntemleriyle varlık alanına girmiştir. Yansıttığı ideolojik duruşun demokrasiyle bağdaştırılması imkânsızdır. İnsan hak ve özgürlüklerinin devleti sınırlandırmasını değil, hak ve özgürlüklerin devlet iktidarı lehine sınırlanmasını veya kullanılamaz hâle getirilmesini esas almaktadır. On beş defa değiştirilmesine rağmen ıslah edilememiş, demokrasinin içine sığdırılabileceği bir anayasa hâline getirilememiştir. Bu yüzden, bu anayasanın insan hak ve özgürlüklerini merkeze alan, anayasal yönetim geleneğine lafzen ve ruhen uygun bir metinle değiştirilmesi acil ihtiyaçtır.</p>
<p>1982 Anayasası&#8217;nın daha seyrek dile getirilen ancak çok önemli bir başka menfî özelliği daha vardır. O da demokratik iktidar alanını bürokratik iktidar alan lehine hem daraltması hem parçalamasıdır. Siyasetçi–bürokrat gerilimi ve çekişmesi, her ülkede karşımıza çıkan bir olgudur; ama, Türkiye&#8217;deki durum eşsizdir, benzersizdir. Türkiye&#8217;de iki iktidar alanı vardır. Birincisi demokratik siyasetin yaşadığı ve iktidar sahiplerini belirlediği alandır. İkincisi kendi kendine meşruluk atfeden ve demokrasiden bağımsız olarak kendini yeniden üreten bürokratik iktidar alanıdır. Bizde bürokratik iktidar alanı, demokratik iktidar alanını kuşatmıştır. Demokratik iktidara ait olması gereken kimi yetkileri eline geçirmiş ve kendisi için ayrıcalıklı bir anayasal–yasal konum inşa etmiştir. Bu gerçek özellikle silahlı bürokrasiyle yargı bürokrasisinin yapılanmasında, söyleminde kendisini dışa vurmaktadır. Ülkede pek çok insan durumun farkında değildir. Ancak olağanüstü dönemlerde ve seçilmişlerin üstünlüğüne inanan ve iktidarını kullanmak isteyen politikacılar ve gerçekleri halktan gizleme çemberini yaran yayın organları var olduğu zaman fark edilmektedir. Son anayasa tartışmalarını bu çerçevede görmek gerekir. Bürokrasinin gayri meşru iktidar alanını savunmak zor olduğu için, konunun hiç gündeme gelmemesi ve bürokratik tahakkümün sessizce sürdürülmesi tercih edilmektedir. Ancak bugünlerde olduğu gibi, bazen olguları gizlemek imkânsızlaşmakta ve gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Yargı bağımsızlığı kavramı üzerinden yürütülmek istenen mevzi koruma savaşı bu hakikati gizleyemez. Türkiye&#8217;de yargının, yürütmenin ve yasamanın kuşatması altına girmesi potansiyel tehlikesinden ziyade yargının yürütme ve yasamayı hukuk ve demokrasi dışı şekilde sınırlaması fiilî problemi söz konusudur. Yüksek yargının hem yargının diğer parçalarından hem de demokratik siyaset ve siyasetçilerden gayri memnun olmasının nedeni budur. Yüksek yargıda ideolojik bir kast sistemi kurulmuştur. Sözcülerinin zihniyetleri ve söylemleri hep aynıdır ve halkın iradesinin ve taleplerinin kendi irade ve talepleri adına reddedilmesini istemektedir. Yüksek yargıda büyük bir toplumsal ve demokratik meşruiyet eksikliği göze çarpmaktadır. ‘Türk milleti’ adına karar veren yargıyı Türk milleti nasıl denetleyecektir? Hata yaptığında nasıl hesap soracaktır? Yüksek yargının bu sorulara makul, inandırıcı, dürüst cevaplar vermesi gerekir.</p>
<p>Hükümetin anayasayı değiştirme teşebbüsünün liberal demokrasi teorisi açısından hem meşru hem de gerekli olduğu açıktır. İdeal olan, anayasanın toptan yenilenmesidir. Bu mümkün olamıyorsa, bürokratik tahakküm yapılanmasına neşter atarak bürokratik iktidar alanını demokrasi lehine daraltma ve böylece müstakbel yeni reformların önünü açma yoluna gidilmelidir. Yani, anayasa değişikliğinin dayanması gereken felsefe ve gidilecek istikamet bellidir: Birey hak ve özgürlüklerini daha kuvvetli korumak ve demokratik siyasetin sahasını bürokratik iktidar aleyhine genişletmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*İlk olarak 2 Nisan 2010’da yayınlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisikliginin-felsefesi-ve-istikameti-2/">Anayasa Değişikliğinin Felsefesi ve İstikameti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasik Liberalizmin Somut Örneği: Amerikan Anayasası, Başkanlık Sistemi ve Türkiye İçin Yeni Anayasa</title>
		<link>https://hurfikirler.com/klasik-liberalizmin-somut-ornegi-amerikan-anayasasi-baskanlik-sistemi-ve-turkiye-icin-yeni-anayasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Kazım Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 04:05:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kâzım Berzeg Arşivi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/klasik-liberalizmin-somut-ornegi-amerikan-anayasasi-baskanlik-sistemi-ve-turkiye-icin-yeni-anayasa/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvela, şu gerçekleri hatırlayalım; a) Amerika Birleşik Devletleri anayasası, yazılı anayasacılık geleneğinin ilk örneği ve bu geleneği başlatan anayasadır. b) Bu anayasa, 1787 tarihinden bu yana, 210 yıldır, küçük değişikliklerle yürürlükte bulunan tek anayasadır. Dünyanın “siyasi istikrar&#8221; abidesidir. c) Bu anayasa ile kurulan “siyasi sistem” Amerika&#8217;yı 1870&#8217;li yıllardan itibaren dünyanın her alandaki “süper gücü&#8221; yapmıştır. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/klasik-liberalizmin-somut-ornegi-amerikan-anayasasi-baskanlik-sistemi-ve-turkiye-icin-yeni-anayasa/">Klasik Liberalizmin Somut Örneği: Amerikan Anayasası, Başkanlık Sistemi ve Türkiye İçin Yeni Anayasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Evvela, şu gerçekleri hatırlayalım;</p>
<p>a) Amerika Birleşik Devletleri anayasası, yazılı anayasacılık geleneğinin ilk örneği ve bu geleneği başlatan anayasadır.</p>
<p>b) Bu anayasa, 1787 tarihinden bu yana, 210 yıldır, küçük değişikliklerle yürürlükte bulunan tek anayasadır. Dünyanın “siyasi istikrar&#8221; abidesidir.</p>
<p>c) Bu anayasa ile kurulan “siyasi sistem” Amerika&#8217;yı 1870&#8217;li yıllardan itibaren dünyanın her alandaki “süper gücü&#8221; yapmıştır. Emsalsiz başarısı, 210 yıldır kanıtlanmıştır.</p>
<p>d) Bu anayasa, &#8220;demokratik hukuk devleti&#8221; düşüncesinin dünyaya örnek olmuş temelidir.</p>
<p>Amerikan anayasası, dünyaya &#8220;yeni bir devlet ve siyasi teşkilatlanma modeli” getirmiştir. Bu model, Amerika&#8217;da eşsiz bir başarı kazanmıştır. Ancak, yalnız şekil ve teşkilatlanma yönüyle Amerikan anayasasını taklit edenler, başarılı olamamışlardır.</p>
<p>Anayasanın yalnızca Amerika’da ve eşsiz biçimde başarı sağlamasının nedeni, bu anayasanın temelindeki “siyasi felsefe” veya “siyasi düşünce sistemi” ile birlikte bir bütün oluşturmasıdır. Başarısız denemelerin nedeni, anayasanın temelindeki “siyasi felsefe”yi tanıyıp benimsemeden, yalnızca “şekli”nin taklit edilmiş olmasıdır.</p>
<p>Evvela, Amerikan anayasasındaki “siyasi felsefe”nin “ne olmadığına” göz atalım:</p>
<p>a) Amerikan anayasasında, “devleti güçlendirme&#8221; düşüncesi yoktur. Aksine, devlet gücünü federal düzeyde üç temel fonksiyon arasında benzersiz biçimde bölen, her organın diğerini etkin biçimde denetleyip dengelemesiyle &#8220;federal güç&#8221;ü etkin biçimde sınırlandıran, ayrıca siyasi gücü “federe yönetimler&#8221; arasında taksim eden, bu yönleriyle dünyada benzersiz şekilde &#8220;devlet gücünü dağıtıp sınırlandıran&#8221;, öte taraftan, devlet gücüne karşı “bireyi” koruyan, “devlete karşı, bireyden yana” olan açık bir düşünce sistemine sahiptir. Amerika’nın devleti, gücü dağıtıldığı ve sınırlandırdığı için kendiliğinden güçlenmiştir.</p>
<p>b) Amerikan anayasasında “devletin resmi dili” yoktur. Fakat, Amerika güçlü olduğu için İngilizce fiilen bütün dünyanın ortak dili olmuştur.</p>
<p>c) Amerikan anayasasında millet (nation), milli (national), milliyetçilik (nationalism) kelimeleri ve bu kavramlar yoktur. Bunlar gibi “milli irade” ve “milli hakimiyet” kelime ve kavramları da yoktur. Birkaç yerde, soyut ve &#8220;bireylerin toplamından farklı bir varlık-kişilik” anlamına gelmeyecek ve bireylerin toplamını ifade edecek biçimde halk (people) kelimesi kullanılmıştır. Ancak, Amerikan halkı, dünyada “gönüllü birliktelik”in en belirgin temsilciliğini yapmaktadır.</p>
<p>d) Amerikan anayasasında militarizm yoktur. Anayasada, ayrı ayrı, kara ve deniz kuvvetlerinin başkanın emrinde olduğu yazılmış olup, bunlar tek bir ordu oluşturmazlar. Daha da ötesi, anayasanın &#8220;insan hakları eki&#8221;nin 2. Maddesinde &#8221; halkın silah bulundurma taşıma hakkı&#8221; güvenceye alınmıştır. Bize çok kere ters gelse de, Robert A. Dahl, Amerika’da ve İsviçre’de halkın tamamının silahlı olmasının demokrasiyi geliştirdiğini, zira federal hükümetlerin, tamamı silahlı olan halkların çoğunluğunun istemediği politikaları uygulamaya fiilen güçlerinin yetmeyeceğini yazmaktadır. Bu düşünce biçimi ile, Amerika, dünyanın &#8220;en çok antimilitarist&#8221; zihniyetli rejimine sahiptir. Bu sebeple resmen &#8220;asker kaçağı&#8221; Clinton, Cumhurbaşkanı olabilmektedir. Amerika&#8217;nın &#8220;dünyanın en çok antimilitarist siyasi düşünce sistemine&#8221; sahip olması, son yüz yıl boyunca dünyanın en güçlü ordusuna sahip olmasını engellememiştir.</p>
<p>e) Amerikan anayasasında, devleti yücelten, babalaştıran, kutsallaştıran bir kelime veya kavram yoktur. Bu haliyle dünyanın en çok &#8220;anti faşist&#8221; anayasasıdır. Ne var ki, tamamı silahlı olan Amerikan halkı, kutsallığı, yüceliği, babalığı olmayan bu devlete karşı gelmemekte, isyan etmemektedirler.</p>
<p>f) Amerikan anayasasında ve siyasi lisanında, cumhurbaşkanını veya başka herhangi bir kamu görevlisini veya herhangi bir makamı yücelten, kutsallaştıran bir ifade yoktur. Herkese “bay” diye hitap edilir. Başkana da yalnızca “Bay Başkan&#8221; denilir.</p>
<p>g) Amerikan ekonomisinde devlet, yatırımcı, girişimci, işletmeci değildir. Buna karşılık, dünyanın bütün devletlerine ekonomik-mali yardım yapabilmektedir.</p>
<p>h) Amerika’da, ordu mensupları devletlerin siyasetine karışmaz. Tek bir siyasi cümle kaçıran en ünlü, itibarlı, yüksek komutan, derhal görevinden alınır.</p>
<p>i) Amerika’da devlet, dine, inanca, cemaate, tarikata, kiliseye, camiye, papaza, imama, kilisenin, cemaatin okuluna, eğitimine karışmaz. Bu sebeple, yeni “dinler”, yeni “tarikatlar” yeni cemaatler çoğunlukla Amerika’da kurulur. Ancak, Amerika’da, din kavgası yoktur.</p>
<p><strong>Amerikan Anayasasına ve Siyasi Modeline Vücut Veren “Siyasi Düşünce Sistemi” Nedir?</strong></p>
<p>Amerikan anayasası, dünyanın en &#8220;doktrinel ve ideolojik&#8221; karakterli anayasasıdır. &#8220;Kurucu babalar&#8221; belirli ve tutarlı bir siyasi düşünce sistemini, büyük bir sadakat, hatta bağnazlıkla anayasa ve siyasi model haline getirmişlerdir. Bu sebeple Giovanni Sartori, “Amerikan anayasası klasik ve sözcüğün tam anlamıyla liberal anayasacılığın temel örneğini oluşturmaktadır&#8221; cümlesini yazmıştır.</p>
<p>“Kurucu babalar” İngiliz siyasi düşünce geleneğini esas almışlar, John Locke&#8217;un &#8220;devlet anlayışı”nı aynen benimsemişler, onu Montesquieu ve Thomas Paine ile tamamlamışlardır. Bu düşünce çizgisine sonradan verilen ad &#8220;klasik liberalizm&#8221;dir.</p>
<p>Amerikan anayasası, fikri-ideolojik çerçevesi yönünden 1776 tarihli “Bağımsızlık Beyannamesi” ve 1791 tarihli “Haklar Bildirgesi&#8221; ekiyle bütünlük oluşturmaktadır.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin dayandığı “siyasi düşünce sistemi” ve “devlet anlayışı” kısaca şudur:</p>
<p>“Devlet, Allah&#8217;ın eşit yarattığı insanlar tarafından, tabii hukuktan kaynaklanan insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıyla, insanların rızasına dayanan toplum sözleşmesiyle kurulur. Meşruiyetinin temeli, yönetilenlerin rızası ve insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacıdır. Yönetilenlerin rızasını yitiren veya insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak amacından sapan devlet meşruiyetini yitirir. Meşruiyetini yitiren devlete karşı insanların direnme ve o devleti yıkıp yenisini kurma hakları doğar.”</p>
<p>Bu “devlet anlayışı”nın arkasında da Thomas Hobbes’un, devleti, ekonomik ve cebir gücünün mutlak sahibi “Leviathan-ejderha” olarak tanımlaması vardır.</p>
<p>Amerikan siyasi düşüncesine göre, “insan hak ve özgürlüklerini güvenceye almak” amacıyla kurulan devlet, aynı zamanda insan hak ve özgürlüklerine karşı en büyük “potansiyel tehdit&#8221;tir. Bu sebeple, gücünün dağıtılması, sınırlandırılması, denetim altına alınması gerekir.</p>
<p>İngiliz siyasi düşünce geleneğinde, William Pitt&#8217;in &#8220;sinırsız güç yozlaşmaya mahkumdur” vecizesiyle, Edmund Burke&#8217;ün &#8220;güç ne kadar fazla ise o kadar tehlikelidir” cümlesiyle ifade etmiş olduğu bir önemli ilke de Amerikan anayasası ve siyasi sisteminde etkili olmuştur. Anglo-Amerikan liberal düşünce geleneğinde, devlet, toplumla bütünleştirilmez, siyasi güce, daima kötüye kullanılabileceği kuşkusuyla bakılır.</p>
<p>“Kurucu babaların&#8221; yukarıda özetlediğimiz, anayasaya ve siyasi modele esas olan “siyasi felsefeleri&#8221;, Amerikan tarihinin her döneminde, güçlü &#8220;muhafazakar ve mutaassıp&#8221; siyasi kadrolarca canlı tutulmuştur.</p>
<p><strong>Anayasanın “Başlangıç”ında ABD&#8217;nin Kuruluş Amacı</strong></p>
<p>Anayasanın kısa &#8220;başlangıç&#8221;ında, Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nin kuruluş amacı, şu ifadelerle açıklanır:</p>
<p>&#8220;Bizler, Amerika Birleşik Devletleri halkı, aramızda daha iyi bir birlik kurmak, adaleti sağlamak, ülkemizde huzuru, toplum güvenliğini gerçekleştirmek, genel refahı gelişirmek, bizim ve gelecek nesillerimizin özgürlük nimetinden yararlanmamızı güvenceye almak amacıyla kabul ettiğimiz bu anayasayı Amerika Birleşik Devletleri için yaptık.”</p>
<p>Amerika Birleşik Devletlerini kuran 1787 Anayasası’nın başlangıcında yer alan ve “bağımsızlık beyannamesi”nin devamı niteliğindeki bu ifadeler, devletin kuruluş amacının yalnızca insanlara ve topluma hizmet olduğunu ve ABD’nin başlangıçta bir “hizmet teşkilatlanması” olarak kurulduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>Amerikan anayasası &#8220;federal devlet&#8221; anayasasıdır. Model olarak, “kuvvetler ayrılığı&#8221; sisteminin en mükemmel örneği olmasının yanında, federe devletlere (state) geniş özerklik alanı<br />
bırakan federatif yapısıyla da büyük önemi vardır. Ancak, Amerikan anayasasının çok daha önemli<br />
özelliği, ortaya koyduğu &#8220;devlet anlayışı&#8221;dır. Anayasa bütünüyle siyasi anlamda devrimcidir. En büyük devrimi de “devlet anlayışı” ile gerçekleştirmiştir.</p>
<p>ABD &#8220;dış ve iç düşmanlara karşı kazanılan çetin bir &#8220;bağımsızlık savaşı”ndan sonra<br />
kurulmuştur. Ancak anayasasında, savaşı, zaferi, kahramanlığı, düşmanları hatırlatan tek bir kelime yoktur.</p>
<p>Dünya&#8217;da Cumhuriyet ile Demokrasi&#8217;yi İstikrarla Birleştirmiş Tek Örnek ABD&#8217;dir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de, Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştiren mesnetsiz, ciddiyetsiz şamatanın<br />
aksine, Avrupa&#8217;da, son yüzyıl boyunca, demokrasiyi kesintisiz sürdürmüş olan rejimler, yalnızca monarşilerdir. Fransa&#8217;da da, ikinci dünya harbinde, işgal dışındaki bölgelerde Mareşal Petain&#8217;in faşist rejimi hâkim olmuştur.</p>
<p><strong>Dünyada, cumhuriyeti ve demokrasiyi kesintisiz birleştirebilmiş tek rejim, ABD rejimidir.</strong></p>
<p>Amerikan siyasi rejiminin ilkelerini bu açıdan da gözden geçirmek faydalı olacaktır.</p>
<p>Evvela, federatif yapısı sebebiyle, Amerika’da bütün ülkeye yaygın, hiyerarşik olarak Washington’daki başkana bağlı, anladığımız manada bir bürokrasi yoktur. Buna ek olarak, Amerika’da bütün kamu görevlerinin yetkilileri, belirli süreler için, seçimle görevlendirilmektedir. State yöneticileri (gouvernor), emniyet görevlileri, hâkim ve savcılar, eğitim görevlileri ve diğer hizmetlerin yetkilileri, yalnızca kendilerini seçen halka karşı sorumludurlar. Böyle bir sistemde, başkanın veya bir başka liderin diktatör veya despot olması mümkün değildir, zira emir verebileceği hiyerarşik olarak kendisine bağlı, tayinini, terfiini sağladığı, sicilini tuttuğu yaygın bir bürokrasi kadrosu yoktur.</p>
<p>Nitekim, dünya siyasi edebiyat tarihinin önde gelen klasiklerinden olan Amerika’da Demokrasi adlı eserini 1832&#8217;de yazmış olan Alexis De Tocqueville, Amerika’daki BaşkanIık Sisteminin despotizme çok müsait Olduğunu, fakat Amerika’da, merkezi hükümet olduğu halde, merkezi idarenin (bürokrasinin) olmadığını, merkezi idare olmadığı için de Amerikan siyasi sisteminin demokratik olma vasfını koruduğunu yazmıştır.</p>
<p>Dünyada, merkezi idare (bürokrasi) sistemiyle birlikte başkanlık sistemini deneyen bütün ülkelerde De Tocqueville&#8217;in 1830&#8217;lardaki kehaneti gerçekleşmiş, başkanlık sistemi, otoriteryen, despotik yönetim mahiyetini kazanmıştır.</p>
<p>Amerikan sisteminin başka yerlerde başarılı olamamasının nedeni, Amerika&#8217;nın bu federatif ve &#8220;anti bürokratik&#8221; yapısının, başka yerlerde aynen uygulanmamış olmasıdır. Amerika, bu yönüyle de, bütün kamu hizmetlerinin, Van&#8217;daki cemi hizmetlisinin, Edirne&#8217;deki tapu hademesinin kadrosunu Ankara&#8217;dan verip, tayinini Ankara&#8217;dan yapan ve dünyada &#8220;bürokratik merkeziyetçilik&#8221;in en katı ve benzersiz bir örneğini sürdürmekte olan Türkiye&#8217;den çok farklıdır.</p>
<p>Tarihi gerçek olarak Amerika&#8217;dan dünyaya yayılmış olan ve Abraham Lincoln&#8217;ün ünlü 1865 Pitsburg nutkunda, &#8220;halkın, halk için, halk tarafından yönetimi&#8221; olarak formüle edilen &#8220;cumhuriyetçi-demokratik teori&#8221;ye göre, devlet, kendisine ait ve önceden var olan herhangi bir temel fonksiyona sahip değildir. Demokratik teoriye göre:</p>
<p>a) Parlamento, devletin parlamentosu değildir. Yasama yetkisi halka aittir ve halk bu yetkisini, seçtiği ve parlamentoyu oluşturan temsilcileri vasıtasıyla kullanır.</p>
<p>b) Yargı, mahkeme devletin değildir. Yargı yetkisi de halkındır ve halk bu yetkisini de, Anglo-Amerikan anlayışına göre halkla organik bağı olan (juri, hakimlerin halk tarafından seçimi gibi) bağımsız ve halk adına karar veren mahkemeler vasıtasıyla kullanır.</p>
<p>c) Yürütme ve idare devletin değildir. Yürütme ve idare yetkisi de halka aittir ve halk bu yetkisini de, seçtiği başkanın veya parlamentodan oluşan, onaylanan hükümet vasıtasıyla ve seçilmişlerin emri altındaki idarenin yardımıyla kullanır.</p>
<p>Bu üç temel fonksiyon ve onları halk adına gerçekleştirecek üç temel organın birleşmesiyle ve sonradan devlet oluşur,</p>
<p>Demokratik teori, samimi olarak benimsenecekse, Türkiye&#8217;de, herkesin, öncelikle, yürütme, asker-sivil bürokrasi, idare ilişkisini, yeniden irdelemesine, öğrenmesine, anlamasına zorunluluk bulunmaktadır. Örneğin, Sayın Cumhurbaşkanımız, bir gazeteciyle konuşmasında, &#8220;Bakanlar Kurulu siyasi bir organdır, ama Milli Güvenlik Kurulu devlettir&#8221; cümlesini kullanmakta, bu cümle herkes tarafından tasvip edilmekte, asker-sivil bürokrasi ile devlet özdeşleştirilmektedir. Bu demokratik teori ve anlayışa çok ters bir anlayıştır. Bu anlayışın tasvip gördüğü yerde, demokrasiden bahsetmek,<br />
abesle iştigaldir.</p>
<p>Demokratik teoriye göre, asker-sivil bürokrasinin, idarenin, kullandığı yetkilerin, işlem ve eylemlerinin kendi mahiyetinden doğan bir meşruiyeti yoktur. Demokratik anlayışa göre, bürokrasi ve idare, kullandığı yetkilerin meşruiyetini, münhasıran halk tarafından seçilmiş başkanın veya hükümetin emri altında olmalarından alır. Genelkurmay Başkanı, Müsteşar veya Genel Müdür, halk tarafından seçilmiş başkan veya bakanın emrinde olduğu için ve onun emirlerine uymak suretiyle yetki kullanabilir, görev ifa edebilirler. Yaptıklarının sorumluluğu da bakana aittir. Herhangi bir anayasa veya kanun, herhangi bir bürokrata veya merkezi idare içindeki herhangi bir birime, seçilmiş başkan veya bakanın emrini, yetkisini, sorumluluğunu ortadan kaldıran bir özel yetki vermişse, o anayasa veya kanun antidemokratiktir.</p>
<p>Demokratik anlayışa veya teoriye göre, &#8220;bürokrasi devlet değildir&#8221;. Demokrasiden bahseden herkesin evvela bu yönde düşüncesini yenilemesi gerekir.</p>
<p>Amerikan anayasası ve tüm siyasi modeli ve bunun uygulaması, demokratik ilkelere en çok değer veren, bu yönüyle de örnek bir modeldir. Hemen tüm kamu görevleri yöneticilerinin, hakim ve savcıların halk oyuyla seçilmesi geleneği, bunun örneklerindedir.</p>
<p>Rejimin temelindeki inançlar, ilkeler ve kurallar genel kabul gördüğü ve tartışılmadığı için 20. yüzyılda, Amerikan siyasi rejiminde pragmatizmin hakim olduğunu söyleyenler olmuştur. Bu kanının aksine Amerikan siyasi rejimi, dünyada en çok sadakatle sürdürülen ve temelde yer alan &#8220;inançlar, ilkeler ve kurallar rejimi&#8221;dir. Amerika, doktrinel ve ideolojik olarak &#8220;liberal demokratik&#8221; sistemi, mümkün olan azami sadakatle yaşatmış olan istisnai dünya bölgesidir. Başarısı, &#8220;inanç, ilke ve kurallara sadakatinin sonucudur. Türkiye&#8217;nin de, &#8220;inancı, ilkeyi, kuralı esas alan&#8221; yeni bir döneme ihtiyacı vardır.</p>
<p><strong>ABD Siyasi Modelinin Temel İlkeleri</strong></p>
<p>Buraya kadar, &#8220;demokratik cumhuriyet modelinin öncüsü ve başlıca istikrarlı, samimi uygulayıcısı olan ABD&#8217;nin siyasi rejiminin anayasasıyla da ifade edilmiş olan temel siyasi<br />
düşüncesini, felsefesini açıklamaya çalıştık. Bu felsefenin üç temel unsuru:</p>
<p>a)Devlet anlayışı, devletin insanlar tarafından gerçekleştirilen ve insan hak ve özgürlüklerini, adaleti, güveni, insanların daha mutlu yaşamasını sağlamak için kurulmuş bir &#8220;hizmet teşkilatlanması&#8221; olduğu, ayrıca, manevi, ilahi, metafizik bir sebebi ve varlığı olmadığı, meşruiyetinin hizmetiyle sınırlı olduğu,</p>
<p>b) Demokratik devletin, tamamı halka ait ve halkı temsilen ifa edilen fonksiyon ve organların birleşmesiyle oluştuğu, halkın dışında bir “devlet yetkisi” kaynağının olmadığıdır.</p>
<p>c) Tabiatıyla, bütün dünya için &#8220;çağdaş devlet&#8221; olabilmenin ön şartı, R. A. Dahl&#8217;ın vurguladığı üzere, ordunun ve polisin özgür yurttaş denetiminde olması ve halkın seçilmiş temsilcilerinin emri altında bulunmasıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de bu esaslan güvenceye alması kaydıyla, yeni bir anayasanın, başkanlık sistemini getirmesi veya parlamenter sisteme bağlı olması, ikinci derecedeki tercihler sayılmalıdır.</p>
<p>Başkanlık sistemi benimsendiği takdirde, Amerikan modeli, tekrar, bütünüyle ele alınmalıdır.</p>
<p>Başkanlık sisteminin, öncelikle, yasama ve yargıda anayasal düzenlemelerin ötesinde<br />
yeni ve temelli bir &#8220;zihniyet reformu&#8217;nu gerekli kıldığı açıktır. Ayrıca, başkanlık sisteminin diktatörlüğe dönüşmemesinin ön şartı, Türkiye&#8217;de, dünyada benzeri kalmış olan, aşırı merkeziyetçi-hiyerarşik bürokratik yapının kökten değiştirilmesi ve Türkiye çapında, bütün kamu hizmetleri yönetici kadrolarının, valilerin, emniyet müdürlerinin, bütün idari birimler yöneticilerinin halk tarafından belirli süreler için seçilebilmesidir. Böyle köklü bir zihniyet ve yapılanma reformu olmaksızın geçilecek başkanlık sisteminin, Güney Amerika&#8217;da olduğu gibi kötü sonuçlar vermesi olasılığı büyüktür.</p>
<p>Parlamenter sistem tercih edildiğinde de, gerçekte &#8220;maddi manada anayasa&#8221; sayılmaması gereken 1982 metinin yok farz edilerek, tümüyle yeniden, yeni bir zihniyetle anayasa yapılması zorunludur.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin her halde, siyasi tarihimizde benzeri gerçekleştirilmemiş &#8220;temelli, köklü bir siyasi reforma, devlet reformuna&#8221; ihtiyacı vardır. Siyasi zihniyet, devlet anlayışı değişmedikçe, yapılacak arızi, mevzii düzenlemeler, herhangi bir olumlu sonuç vermeyecektir.</p>
<p><strong>Yeni Türk Anayasasının “Ruhu”</strong></p>
<p>Benimsenen sistem hangisi olursa olsun, yeni bir anayasanın ruhunu&#8221; ifade edecek &#8220;başlangıcı şu mealde olmalıdır.</p>
<p>&#8220;Bizler,<br />
Yeryüzünde en yüce değerin insan olduğuna,</p>
<p>Devletlerin insanlar tarafından, bütün dünyada özgürlük, eşitlik, adalet, dostluk ve barışı sağlamak amacıyla kurulduğuna, hak, yetki ve egemenliklerinin bu amaçla sınırlı olduğuna,</p>
<p>İnsanların doğal hukuktan kaynaklanan hak ve özgürlüklerini çiğneyen, demokratik ilkelerden sapan devletlerin meşruiyetlerini yitireceğine ve meşruiyetlerini yitiren devletlere karşı insanların direnme ve kurmuş oldukları o devleti feshedip yeni devlet kurma haklarının doğacağına,</p>
<p>İnanan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşları,</p>
<p>Otoriter, totaliter, militarist ve ayırımcı devlet politikalarına karşı olduğumuzu belirterek, demokratik hukuk devleti ilkelerine bağlılığımızı yineleyerek,</p>
<p>Irki, rengi, dili, dini, cinsiyeti, etnik ve kültürel bağı, ekonomik, sosyal veya resmi konumu ne olursa olsun bütün insanların eşit onur ve saygınlığa sahip olduklarını, insanların bağlı oldukları toplumsal değerlerinde saygınlığa layık olduğunu vurgulayarak,</p>
<p>Devleti oluşturan bütün işlevlerin, idarenin bütün işler ve eylemlerinin mutlak açıklığını ve en etkin biçimde denetlenebilmelerini sağlamak,</p>
<p>Hukukun üstünlüğünü, adaleti gerçekleştirecek, insan hak ve özgürlüklerinin mutlak dokunulmazlığını ve güvenliğini sağlayacak yeni bir siyasi düzeni kurmak,</p>
<p>Devleti, vatandaşlarının ve gelecek nesillerin mutluluğuna hizmet etmek, tüm insanlığın ortak hedefleriyle uyumlu politikalara yöneltmek, bütün insanlara saygıyı esas almak üzere yeniden yapılandırmakta olan bu anayasayı, insanlığın hizmetine sunmaktayız.&#8221;</p>
<p><strong>&#8220;Siyasi Denetim Modeli&#8221; Olarak, “Devlet Gücü Düşmanı&#8221; Amerikan Parlamentosu</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de parlamento, yalnızca &#8220;kanun yapma makinası&#8221; olarak görülmektedir. Oysa, demokratik parlamentonun daha önemli ve öncelikli görevi, denetimdir.</p>
<p>Amerika örnek alındığında, parlamento denetimi de öncelikle bir &#8220;zihniyet&#8221; meselesidir. Artık &#8220;tabu&#8221;ları yıkmak için, bu &#8220;zihniyet&#8221;e de kısaca bakmak gerekir.</p>
<p>Amerikan &#8220;Muhafazakar-Cumhuriyetçi-Liberal&#8221; düşünce geleneğinin &#8220;devlete bakışı&#8221;, daha mülayim bir kelime için araştırmama rağmen, tek bir kelimeyle &#8220;hostile-düşman&#8221; kelimesiyle özetlenmektedir.</p>
<p>Bu anlayışı, daha ileri düzeyde temsil eden, Cumhuriyetçi Parti, 1854&#8217;te &#8220;kurucu babalara bağlılık&#8221; ilkesiyle kurulmuş, 1860&#8217;tan 1928&#8217;e kadar, yaklaşık 70 yıl, sürekli parlamento çoğunluğuna sahip olmuş, A. Lincoln&#8217;den itibaren 1933&#8217;e kadar, başkanların 3/4&#8217;ü Cumhuriyetçi Partiden seçilmişlerdir. Bu süre içinde &#8220;devlet gücü düşmanlığı ideologları&#8221;, görüntülerine ters biçimde, Amerika&#8217;yı dünyanın en güçlü devleti yapmışlardır. Roosevelt&#8217;in 1933&#8217;te başkanlığından, Truman&#8217;ın sonuna (1952) kadar, Demokratik Parti hakim olmuş, son dönemde hakimiyet süreleri eşitlenmiştir.</p>
<p>Halen parlamentoda Cumhuriyetçi Parti çoğunluktadır. Çoğunluk lideri, kendisi de bir siyaset teorisyeni olan Newt Gingrich, bir yazısına &#8220;Muhafazakar olduğum için herkes beni devlet düşmanı sanıyor&#8221; cümlesiyle başlamıştır.</p>
<p>İki yüz on yıllık tecrübenin sonucundan bakıldığında, Amerika&#8217;daki &#8220;devlet gücü düşmanlığı ideolojisi&#8221;nin, devlete zarar vermediği aksine, devleti sağlığa kavuşturmak suretiyle güçlendirdiği görülmektedir.</p>
<p>Bu ideoloji, parlamentonun &#8220;etkin denetim geleneği&#8221;nin temelidir.</p>
<p>Örneğin, pratikte ve teoride, çağımız Amerikan siyasetinin önde gelenlerinden olan, 1964&#8217;te Cumhuriyetçi Parti&#8217;nin Cumhurbaşkanı adayı olan, Barry Goldwater, 1962&#8217;de, Zenci çatışmaları sırasında, yöneticisi (gouvernor) olduğu Alabama State&#8217;ine, Başkan Kennedy&#8217;nin &#8220;federal ordu birlikleri gönderme&#8221; kararına karşı çıkmış, Alabama&#8217;ya gönderilecek federal ordu ile harp edeceğini açıklamıştır. Bu yüzden de kimse kendisine &#8220;vatan haini, bölücü, isyancı&#8221; dememiştir.</p>
<p>Amerika&#8217;da parlamentonun etkin denetimini sağlayan ikinci neden de, Amerika&#8217;nın federatif yapısı paralelinde, merkezi bir &#8220;parti disiplini&#8221;nin olmaması, patilerin de her state&#8217;de aynı teşkilatı bulunan &#8220;federal yapıda&#8221; olmalarıdır.</p>
<p>&#8220;Devlet gücüne düşmanlık&#8221; veya daha hafif deyimle &#8220;devlet gücüne karşı daima kuşkulu olmak&#8221; geleneği ile birlikte, parti disiplininin olmaması, Amerika&#8217;da, parlamentonun etkin denetimini sağlamaktadır.</p>
<p><strong>Bürokrasi Üstünde Parlamento Denetimi, Impeachment</strong></p>
<p>Anglo-Amerikan modelinde ve özellikle Amerika&#8217;da, parlamento denetiminin en etkin yollarının başında Impeachment sistemi yer almaktadır.</p>
<p>Bu sistem, başkanı, federal hakimleri ve başkanın atadığı bakanları (sekreter) ve üst düzey yönetici-bürokratları hedef alır. Görevini, ihmal, suiistimal edenler, başka kusurları olanlar impeachment soruşturmasına maruz kalır ve görevlerine son verilebilir.</p>
<p>Her ne kadar Amerika&#8217;da bu sistemin çok az uygulandığı söylenmekteyse de, bu azlığın nedeni, aleyhine soruşturma başlatılanların büyük çoğunluğunun, soruşturmanın ilk adımında görevlerinden istifa ederek soruşturmayı durdurmalarıdır.</p>
<p>Amerikan tarihinde iki başkan (1865’te Anrew Johnson ve 1974&#8217;te Nixon) bu soruşturmaya muhatap olmuş, Nixon cumhurbaşkanlığından ayrılmıştır. Çok sayıda bakan, üst düzey bürokrat ve federal hakim aleyhine soruşturma başlatılmış, bunların büyük çoğunluğu, soruşturma başladığında istifa etmişlerdir. Amerikan tarihinde, aleyhine soruşturma açılan ve başlangıçta istifa etmeyen federal hakim sayısı 10&#8217;dur. Bunların birisi Yüksek Mahkeme hakimidir ve bu hakimlerin 5 adedinin görevlerine son verilmiştir. Impeachment uygulaması sonunda mahkum olmanın manevi ağırlığı<br />
çok fazladır. Mahkum olanlar, adlarıyla ansiklopedilerde yer alacak şekilde emsal teşkil etmektedirler.</p>
<p>Amerikan Parlamentosu diğer denetim yöntemleri yanında impeachment yönetimini de ciddi biçimde uygulamaktadır. Bu sistemin ayrıcalığı ve özelliği, Parlamentoya, bütün federal kamu görevlilerini, doğrudan denetleme olanağı vermesidir. Örneğin, başkana soruşturma açılmaksızın, doğrudan herhangi bir kamu yöneticisi, genel müdür pozisyonunda birisi veya bir general veya hakim aleyhine bu soruşturma açılabilmektedir.</p>
<p>&#8220;Devlet gücüne düşmanlık&#8221; geleneği, bu denetimde de, aleyhine soruşturma açılanın himaye görmesini engellemektedir. Bu yöntem, Parlamentoya, merkezi bürokrasiyi doğrudan denetleme gibi çok büyük bir olanak, üstünlük, güç ve saygınlık vermektedir.</p>
<p>Halen, Clinton da impeachment denetiminin muhatabıdır.</p>
<p><strong>Yargı Üstünde Parlamento Denetimi</strong></p>
<p>Amerika&#8217;da yargı bağımsızlığı vardır, ancak bu federal hakimlerin Parlamento tarafından impeachment yoluyla denetlenmesine engel değildir.</p>
<p>Bu sebeple, Amerika, kuvvetler ayrılığının en ileri örneğidir, fakat nihai ve en üstün güç Parlamento&#8217;dadır. Parlamento, doğrudan, bütün kamu görevlilerinin işine son verebilir.</p>
<p>Bu sistem demokratik düşünce teoriye en uygun sistemdir.</p>
<p>Türkiye için yapılacak yeni anayasada, Amerikan parlamentosuyla ilgili bu örnek dikkate alınmalı, seçilecek sistem ne olursa olsun, “zihniyet değişikliği”  ile paralel şekilde, parlamentoya üst düzey bürokrasiyi doğrudan denetleme olanağı verilmeli, yargının durumu bu çerçevede de düşünülmeli ve anayasaya katı parti disiplinini önleyecek hükümler konulmalıdır&#8230; Herkes, öncelikle ve en üst düzeyde Parlamentoya saygılı olmalı, parlamentodan çekinmeli ve nihai sözün parlamentoda olduğunu bilmelidir.</p>
<p>Ayrıca, Amerika&#8217;da, bakanları, federal hakimleri, üst düzey bürokratları ve ordunun komutanlarını, görünüşte başkan atamakta, fakat, başkanın ataması, Parlamentonun onayına bağlı bulunmaktadır. Başkanın gösterdiği bir adayın, Senato komisyonlarında, bütün geçmişi ve kariyeri ile çok ciddi biçimde incelenmesi geleneği vardır. Bu usul dikkate alındığında, atamayı asıl yapanın Parlamento olduğu görülmektedir. Bu atama yöntemi de parlamentoya fiili bir denetim olanağı vermektedir. Yeni anayasada bu yöntem de dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Dünyanın her yerinde olduğu gibi Amerika&#8217;da da bütçe ve vergi kanunlarını parlamento yapmakta fakat Amerikan parlamentosu &#8220;devlet gücüne düşmanlık&#8221; geleneği dolayısıyla, bütçeyi de ciddi bir denetim vasıtası olarak kullanmaktadır.</p>
<p>Bu sistemde, Amerikan devletini bürokrasi ile özdeşleştirmek mümkün değildir. Asal güç parlamentodadır. Parlamento ise devletin değil, halkın parlamentosudur.</p>
<p><strong>Amerikan Başkanı, Dünyada Çok Güçlü &#8211; Amerikan İç Yönetiminde Güçsüzdür</strong></p>
<p>Mevkii, bakanları, bürokratları ile &#8220;devlet gücü düşmanı&#8221; olan parlamentonun ciddi gözetim ve denetimi altında bulunan başkanı asıl sınırlandıran, Amerika&#8217;nın federatif yapısıdır. Amerika&#8217;da, federal devletin sınırlı bir kanun yapma alanı vardır.</p>
<p>Sayıları halen 51 olan state&#8217;lerin, kendi seçilmiş parlamentoları, anayasaları, kanun yapma yetkileri, farklı kanunları, polis örgütleri, bakanları, vergileri vs. vardır. State&#8217;lerin altında da &#8220;local government-mahalli yönetimler&#8221; ve &#8220;eğitim bölgeleri&#8221; bulunmaktadır. Başta state&#8217;lerin yöneticileri dahil, kamu hizmetlerinin hemen tamamı, halkın belirli süreler için seçtiği kadroların yönetimindedir.</p>
<p>Amerika&#8217;da anladığımız anlamda, &#8220;merkezi kumandalı&#8221; devlet bürokrasisi yoktur. Merkezi idareler, FBI gibi birkaç birimden ibarettir.</p>
<p>Bu sebeple, Amerikan başkanının herhangi bir state&#8217;de, kendisi tarafından tayin edilmiş müdürü, memuru, valisi vs. yoktur. Emir verebileceği alan çok sınırlıdır.</p>
<p>Amerika başkanı, fiilen Amerikayı değil, fakat, Amerika dışındaki dünyayı yönetmektedir. Amerika&#8217;da başkanlık sisteminin demokratik sistemi bozmamasının çok önemli bir sebebi, başkanın ve ona bağlı merkezi bürokrasinin, alan olarak yetkisizliğidir.</p>
<p><strong>Amerika&#8217;da Yargının Esası State Yargısıdır. State&#8217;lerde Hakimleri Halk Seçer</strong></p>
<p>Amerikan yargı sistemi, esasında statelere aittir. Davaların %95&#8217;ten fazlası, state yargısı içinde kesin hükme bağlanır. Her State&#8217;in yargı sistemi farklılıklar gösterir. Bununla birlikte her state&#8217;de, bidayet, istinaf ve temyiz mahkemeleri vardır.</p>
<p>Amerikan state mahkemelerinin hakimlerinin yaklaşık %90&#8217;ı, milletvekilleri gibi belirli süreler için geleneksel olarak avukatlık tecrübesi olanlar arasından, halk tarafından seçilir. Savcıların durumu da aynıdır.</p>
<p>Anglo-Amerikan sisteminde jüri esastır. Ayrıca, son yıllarda bazı state&#8217;lerde, &#8220;hakim izleme komisyonları&#8221; da kurulmuş, bu komisyonlar halk adına hakimleri izlemektedirler. State hakimleri için de Impeachment usulü vardır.</p>
<p>Bu yollarla, Amerikan yargısının halkla organik ilişkisi bulunmaktadır. Yargı bağımsızlığı esastır, ancak, yargı asıl gücünü ve bağımsızlığını, organik olarak bağlı olduğu halktan almaktadır.</p>
<p><strong>Federal Yargı Hakimleri Parlamento Tarafından Onaylanır</strong></p>
<p>Amerika&#8217;da ayrıca bir de &#8220;federal yargı sistemi&#8221; vardır. Federal mahkemelerin baktığı dava sayısı çok az, federal kanunlar, state&#8217;ler arası ihtilaflarla sınırlıdır. Kural olarak federal mahkemeler, state mahkemelerinin üst mercii değildir.</p>
<p>Federal Yüksek Mahkeme ise, bütün yargı sisteminin en üst merciidir. Çok az sayıda istisnai davalar ve daha çok anayasayla ve anayasaya aykırılıkla ilgili davalar, Yüksek Mahkeme&#8217;ye gider.</p>
<p>Yüksek Mahkeme dahil, bütün federal mahkemeler hakimleri, çok ciddi parlamento denetiminden sonra başkan tarafından atanır. Hepsi impeachment yöntemiyle, parlamento denetimine tabiidir.</p>
<p>Dünyada benzeri olmayan ve mutlak sorumsuzlukla özdeşleştirilen &#8220;yargı bağımsızlığı&#8221; tartışmasının yapıldığı Türkiye&#8217;de Amerikan yargısını da dikkate almak gerekir.</p>
<p>Eleştirilere rağmen, dünyada en güçlü, etkili ve tatminkâr yargı Amerika&#8217;dadır.</p>
<p><strong>Hukuk Devleti</strong></p>
<p>&#8220;Hukuk Devleti flkesi&#8221;, hukuk tatbikatında, ilk defa, Amerikan Yüksek Mahkeme&#8217;sinin 1803 tarihli &#8220;Marbury ve Madison&#8221; emsal kararı ile ortaya konulmuştur. Bu davada, Marbury adlı Amerikan vatandaşı, Başkan Madison&#8217;a karşı, &#8220;devletin anayasa ile güvenceye alınan hak ve özgürlüklerini çiğnediği&#8221; iddiasıyla dava açmış Yüksek Mahkeme, &#8220;devletin, herhangi bir kanuna uygun olarak da olsa, vatandaşların anayasada güvenceye alınmış hak ve özgürlüklerini ihlal edemeyeceğine, insan hak ve özgürlüklerine aykırı hükümler ihtiva eden kanunların vatandaşlara karşı uygulanamayacağına karar verilmiştir.</p>
<p>Avrupa&#8217;da, Napolyon düzenlemelerinden itibaren, ilkel biçimde ve yalnızca &#8220;idari eylem ve işlemlerin kanunlara uygunlugu&#8221;,&#8221;yargı benzeri&#8221; idari organlarca denetlenmeye başlanmış, bu &#8220;Şurayı Devlet&#8221;le Osmanlı&#8217;ya da intikal etmiştir.</p>
<p>Amerikan anlayışı, Avrupa&#8217;da ikinci dünya harbinden sonra, anayasa mahkemelerinin kurulması, idari denetleme organlarının bağımsız mahkemeler haline getirilmesi ve denetim dışı hükümet tasarrufları&#8221;nın kaldırılması ile, &#8220;üçlü yargı sistemi&#8221; içinde yaygınlaşmıştır.</p>
<p>Günümüzde, hukuk devleti, ister Amerika&#8217;daki tek yargi sistemi&#8221; ister Avrupa&#8217;da yaygın &#8220;üçlü yargı sistemi-adli, idari, anayasa yargısı&#8221; içinde olsun:</p>
<p>“Devlete karşı, insan hak ve özgürlüklerinin korunmasının yargı denetimi ve güvencesi altına alınması”dır.</p>
<p>Modern Avrupa sistemi (B. Almanya-İtalya) 1961 Anayasasıyla Türkiye&#8217;ye de aktarılmıştır. Ancak, Türkiye denemesi, bu alanda da, &#8220;zihniyet&#8217;in, teşkilattan daha önemli olduğunu kanıtlamıştır.</p>
<p>Demokratik teoriye göre, yargı &#8220;millet- halk&#8221; adına ve halkın adalet duygusunu da dikkate alarak karar verir. Yargı da, devletin değil, halkın organıdır. Hâkim &#8220;devlet memuru&#8221; değildir. Buna karşılık, Türkiye&#8217;de yargı bir devlet kuruluşu&#8221; ve bürokrasinin unsuru gibi algılanır, hakimlerimiz, samimiyetle &#8220;devlet memuru&#8221; olduklarını söylerler.</p>
<p>Demokratik teoride, yargı bağımsızlığı &#8220;halkın adalet duygusuna&#8221; karşı değil, devleti oluşturan diğer iki organa, yürütme ve yasamaya karşıdır. Yargı da gücünü halktan alır ve halktan güç almayan yargı bağımsız olamaz. Oysa Türkiye&#8217;deki düşünce geleneğinde, yargının halka dayanması, halktan güç alması yoktur. Türkiye&#8217;de evvela, yargı, bu zihniyet yüzünden bağımsız ve güçlü olamamaktadır. Evvela, bağımsız ve güçlü olmayan yargı ile &#8220;hukuk devleti&#8221; ve &#8220;hukukun üstünlüğü&#8221; olmaz.</p>
<p>Ayrıca, 1961&#8217;de, Anayasa Mahkemesi, Yassıada hakimlerinden ve onlarla aynı siyasi görüşte olanlardan oluşturulmuş, Danıştay&#8217;ın yeniden yapılandırılmasında da siyasi eğilimler hakim olmuştur. Bu yüzden de Türkiye&#8217;de, teşkilat kurulmasına rağmen, bunlar &#8220;ölü doğmuş&#8221;, bu kadrolaşma günümüze kadar sürmüştür.</p>
<p>Bu iki sebep dolayısıyla, Türkiye&#8217;de hukuk devleti de, hukukun üstünlüğü de yoktur.</p>
<p>Yeni anayasada, öncelikle yargıyı, bağımsızlığını ve gücünü halktan alan, halka dayanan, yargıyı da halkın organı sayan, hakimleri &#8220;devlet memuru&#8221; olarak görmeyen, kararlarında, &#8220;hukukun ilkeleri&#8221; yanında &#8220;halkın adalet duygusunu&#8221; da dikkate alan bir zihniyeti hakim kılacak şekilde, tercihe göre &#8220;tek yargı&#8221; veya &#8220;üçlü yargı sistemi&#8221; içinde, kökten ve yeniden yapılandırmak gerekmektedir. &#8220;Bağımsız ve güçlü yargı&#8221;nın ön şartı budur. Hukuk devleti ilkesinin de öncelikli gereği budur.</p>
<p>Bu amaçla:</p>
<p>a) Mahkemelerde &#8220;halk jürisi&#8221;nin kurulması,</p>
<p>b) Amerika&#8217;daki çoğunluk uygulaması gibi, hakim ve savcıların da, belirli süre için halk tarafından seçilmesi veya,</p>
<p>c) Halkı temsil eden Amerikan parlamentosundaki hakimleri de içine alan &#8220;impeachment&#8221; denetimine benzer bir denetim sisteminin parlamentoda kurulması veya,</p>
<p>d) Her kademedeki hakimleri, halk adına denetleyecek, üyeleri belirli vasıftaki vatandaşlar arasından hak tarafından seçilen, yargı sistemi dışındaki bir denetim sisteminin kurulması seçenekleri tartışmalı ve birisi benimsenmelidir.</p>
<p>Din Özgürlüğü ve Laiklik</p>
<p>Din özgürlüğü ve laiklik alanında, birbirinden farklı iki sistem vardır.</p>
<p>a) Amerikan anlayışında ve ABD anayasasının 1791 &#8220;ek&#8221;lerinin 1. maddesinde, devletin din alanına, herhangi bir mülahaza ile karışması yasaklanmıştır. Bu sistem, &#8220;devletin dinden, dinin devletten ayrı olması&#8221; sistemidir.</p>
<p>b) 1789 Beyannamesinin 10. maddesinde ilk defa yazılmış olan Fransız anlayışında, din özgürlüğünün &#8220;kanunla kurulu kamu düzenini bozabileceği&#8221; varsayılmış, &#8220;kanunla sınırlı din özgürlüğü&#8221; ilkesi benimsenmiştir. Bu sistemde, din de devletin gözetimi ve denetimi altındadır. Halen Türkiye&#8217;de Fransız anlayışı hâkimdir.</p>
<p>Yeni anayasayla getirilecek sistem, Amerikan anlayışı yönünde olmalıdır.</p>
<p><strong>Parlamento</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de parlamento, &#8220;kanun yapma makinesi&#8221; gibi görülmektedir. Evvela, bu zihniyet değişmelidir. Zira demokraside, parlamento öncelikle denetim görevini yapar. Bu durum, parlamentonun etkinliğini de zayıflatmaktadır.</p>
<p>Bu çerçevede:</p>
<p>a) Milletvekillerinin, genel başkan, parti yönetimi ve parti grubuna karşı özgürleşmesini sağlayacak yasal tedbirler alınmalıdır,</p>
<p>b) Denetim, uzmanlığı, teknik bilgiyi gerektirir. Halen, milletvekilleri yalnızca gazete haberleriyle denetim yapmaya çalışmaktadırlar. Bu sebeple, idaredeki, bütün teftiş murakabe, denetim birimleri, parlamentoya bağlanmalı ve bu kadro, milletvekillerinin direktif ve talepleriyle, denetime esas olacak uzmanlık çalışmalarını yapmalıdır.</p>
<p>c) Devlete, idareye ait bütün bilgiler, milletvekillerine açık olmalı, milletvekillerine karşı &#8220;devlet sırrı&#8221; olmamalı, bürokraside bütün yetkili ve görevliler, milletvekillerinin denetim amacıyla vaki taleplerini yerine getirmek zorunda olmalıdırlar.</p>
<p>d) Asker-sivil üst kademe bürokratların hükümetçe tayininde, önceden Parlamentonun inceleme ve onay vermesi şartı, Amerika&#8217;da olduğu gibi getirilmelidir.</p>
<p>e) Amerika&#8217;da &#8220;impeachment&#8221; yönetiminde olduğu gibi Parlamento, üst kademe bürokrasiye karşı da soruşturma açabilmeli, müsteşarlar, genel müdürler, komutanlar vs. soruşturma sonucuna göre parlamento kararı ile de görevden alınabilmelidirler.</p>
<p>Anayasada yalnızca makul-yeterli sayıda vatandaşın siyasi parti kurabileceği ve partilerin uygun gördükleri biçimde teşkilatlanabilecekleri hükmü yer almalı, başkaca bir kısıtlama, yasak getirilmemelidir.</p>
<p>Seçim kanununda, milletvekillerinin özgürce ve siyasi görüş ve içtihatlarına göre görevlerini yapabilmeleri için, seçimlerdeki adaylıklarında, parti merkezinin etkinliğini ortadan kaldıracak yönde düzenleme yapılmalıdır. Milletvekilini parti genel başkanı veya yönetimi tayin etmemeli, halk seçmelidir. Milletvekili gerçekten halkın temsilcisi olabilmelidir. Temsili demokrasinin öncelikli şartı budur. &#8220;Kapı kulu meclisi&#8221; ile demokrasi olmaz.</p>
<p>Yürütme reformu konusunda, evvela &#8220;başkanlık sistemi&#8221;ne karşı tavır belirlenmeli, bu sistem tercih edildiğinde, dünyada başarılı tek uygulaması olan, Amerikan zihniyet ve devlet teşkilatlanması eksiksiz ve aynen alınmalıdır. Ancak, özellikle &#8220;federatif sistem&#8221;in Türkiye&#8217;de kabulüne henüz düşünce ortamı müsait değildir.</p>
<p>Parlamenter sistem tercih edildiğinde, Türkiye&#8217;nin şu özelliği dikkate alınmalıdır:</p>
<p>Türkiye, dünyada benzeri olmadık biçimde, kata &#8220;merkezi hiyerarşik bürokratik sistem&#8221; ile yönetilen, istisnai bir örnektir. Bu yönetim anlayışı, demokrasiyle de bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Yerel yönetimler ve bürokrasi, önceden belirlenecek, tutarlı bir strateji içinde, bu istisnai &#8220;merkezi-hiyerarşik bürokrasi&#8221; modelini köklü biçimde değiştirmeyi hedef almalıdır.</p>
<p><strong>Adaletle İlgili Sorunlar</strong></p>
<p>Yargı bağımsızlığı konusundaki ilk sorun, daha önce açıklandığı gibi, zihniyet ve örgütlenme olarak, yargının bürokrasinin bir unsuru olmaktan çıkarılması, halka dayanır ve halktan güç alır hale getirilmesidir.</p>
<p>Bağımsızlık, Türkiye&#8217;de, belirli bir kesimin yönlendirmesiyle ve o kesimin görüşlerinin Türkiye yönetiminde hâkim kılınması için yargının da vasıta yapılması amacıyla tartışılmaktadır.</p>
<p>Amerika&#8217;yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Dünyada, yargının en etkin, bağımsız ve en tatminkar olduğu yer Amerika&#8217;dır. Amerika&#8217;da yargı da şiddetle eleştirilebilmektedir. Sistemin diğer unsurları gibi, eleştirilebildiği için güçlü ve etkilidir. Amerikan yargı sistemi hakkında açıklama yapılmıştır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de pek çok kişi, yargı birliğini, yalnızca askeri yargıyı düşünerek ifade etmektedirler. Teknik olarak yargı birligi veya &#8220;tek yargı sistemi”  Amerikan sistemidir. Bu sistemde, adli, idari, anayasa yargısı olmak üzere üçlü ayırım yoktur. Tek yargı, adli, idari ve anayasayla ilgili ihtilafların tamamına bakmaktadır.</p>
<p>Yalnızca asker kişilerin, meslek ve görevleriyle ilgili suçlarına bakan askeri mahkemeler başka ülkelerde de vardır. Bu istisnai bir ayırımdır. Temel sistem tartışması ile karıştırılmaması gerekir.</p>
<p>Adalet konusunda, pek çok konudan  söz etmek mümkün. Örneğin;</p>
<p>a) Türkiye&#8217;de yargı, içtihat oluşturmamak, ilişkilerde muayyeniyet sağlamamak suretiyle, kendi iş yükünü, ihtilafları artırmaktadır. Hemen, her konuda, birbirine aykırı Yüksek Mahkemeler kararları bulmak mümkündür. Bu durum, bireyleri &#8220;hukukun ne olduğu” hususunda tereddüte düşürmekte, dava açmaya teşvik etmektedir.</p>
<p>b) Kanunların gereği olmadığı halde, yargı kararları, kötü niyetlileri borçlarının ifasından kaçınmaya yöneltmekte, bu durum da davaları artırmaktadır. Mesela, Borçlar Kanunun 105. maddesi, faizle karşılanmayan munzam zararın tazminine dair hüküm taşımaktadır. Yüksek enflasyon yüzünden, kanuni faiz gecikme zararını karşılamamakta, borcunu ödemeyen kâr etmektedir. Her nedense, Türk yargısı, yürürlükteki BK 105. m.&#8217;yi uygulamamakta, borca direnenleri teşvik ederek, davaların çoğalmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Araştırıldığında, bunun temelinde &#8220;devleti himaye ideolojisi”nin yattığı görülebilir. Ancak yargı “devleti korumaya&#8221; soyunarak de ğil, adaleti gerçekleştirerek, gerçekte devleti korumuş olur.</p>
<p>c) Aslında Avrupa&#8217;dan alınan Usul Kanunları uygulanmamaktadır. Mesela, Hukuk Usulü Kanunun 213. maddesinden başlayan &#8220;tahkikat” bölümü, davaya taraf olmuş herkesin bilebileceği gibi, Türkiye&#8217;de, kanunla yazılı olduğu biçimde hiç uygulanmamıştır.</p>
<p>Davaları, ihtilafları artıran bu hususlar Türkiye&#8217;de, ciddi bir “yargının denetimi” sorununun olduğunu göstermektedir.</p>
<p>d) Bütün bunların yanında, Türkiye&#8217;de, hâkim ve savcı sayısı çok azdır. Yargıya çok az tahsisat verilmektedir.</p>
<p>Yargı çok önemlidir. Derhal, Türkiye&#8217;de hâkim ve savcı sayısı, Almanya&#8217;da olduğu gibi 25.000&#8217;e çıkarılmalıdır. Hâkim ve savcıların Avrupa&#8217;da da mesleki bilgi ve görgü edinmeleri, ciddi bir programa bağlanmalı, Batı mahkemelerini en az bir yıl süreyle takip etmemiş kimseler hakimliğe başlatılmamalıdır.</p>
<p><em>Yeni Türkiye Dergisi</em>, Ocak- Şubat 1999, Sayı 25: Liberalizm, ss. 500 &#8211; 511.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/klasik-liberalizmin-somut-ornegi-amerikan-anayasasi-baskanlik-sistemi-ve-turkiye-icin-yeni-anayasa/">Klasik Liberalizmin Somut Örneği: Amerikan Anayasası, Başkanlık Sistemi ve Türkiye İçin Yeni Anayasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
