<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Slider arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/slider/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/slider/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 Dec 2025 10:31:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>
	<item>
		<title>CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Nov 2025 12:21:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208491</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hafıza, Sorumluluk ve Değişim Dinamikleri CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun süren sessizliğini bir video ile bozması, parti içinde ve kamuoyunda yeni bir tartışma dalgası yarattı. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması hem parti içindeki konumlanmaların hem de 2023 seçimlerine dair değerlendirmelerin yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Bu tartışmaların sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi için seçim öncesi ve sonrasındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/">CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hafıza, Sorumluluk ve Değişim Dinamikleri</strong></p>
<p>CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun süren sessizliğini bir video ile bozması, parti içinde ve kamuoyunda yeni bir tartışma dalgası yarattı. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması hem parti içindeki konumlanmaların hem de 2023 seçimlerine dair değerlendirmelerin yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Bu tartışmaların sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi için seçim öncesi ve sonrasındaki gelişmelerin bütüncül bir çerçevede ele alınması gerekmektedir.</p>
<p><strong>2023 Öncesinde Oluşan Destek Tablosu</strong></p>
<p>2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden süreçte, CHP içinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına yönelik belirgin bir destek oluştu.</p>
<p>23 Aralık 2022’de Konya’da biraraya gelen, aralarında Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın da bulunduğu 11 büyükşehir belediye başkanı yaptıkları ortak açıklamada Kılıçdaroğlu’nun adaylığına güven ve destek mesajı verdi.</p>
<p>Açıklamada Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masa sürecindeki rolü ve yürütülen işbirliğinin önemi vurgulandı. Bu dönemde parti yönetimi, belediye başkanları ve örgüt kadroları arasında adaylık konusunda görünür bir itiraz veya ayrışma ortaya çıkmadı. Bu durum, partinin seçim öncesi stratejisinin geniş bir iç mutabakata dayandığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Seçim Süreci ve Kolektif Sorumluluk</strong></p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, Altılı Masa’nın ortak kararı olarak şekillendi. Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası; CHP, Millet İttifakı bileşenleri, yerel yönetimler ve parti örgütlerinin ortak çalışmalarıyla yürütüldü.</p>
<p>Bu çerçevede seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, siyaset bilimi açısından bireysel değil kolektif bir sorumluluk anlayışı gerektirir. Seçim stratejisi; aday belirleme, kampanya yönetimi, iletişim dili ve saha çalışmasını içeren çok aktörlü bir süreçtir. Bu nedenle sonuçların tek bir kişi ya da aktör üzerinden okunması analitik açıdan sınırlayıcıdır.</p>
<p><strong>Seçim Sonrası Dönem ve Parti İçi Tartışmalar</strong></p>
<p>Seçim yenilgisinin ardından CHP’de liderlik tartışmaları hız kazanmış, parti içi eleştiriler belirginleşmiştir. Bu tartışmaların bir kısmı, seçim sürecinin yönetimine dair değerlendirmelerden, bir kısmı ise değişim talebinden beslenmiştir.</p>
<p>Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun seçim sonrası dönemde öne çıkan aktörler haline gelmesi, CHP içinde yeni bir güç dengesi oluşturmuştur. Ancak bu iki isim de Kılıçdaroğlu döneminde önemli görevler üstlenmiş, parti karar mekanizmalarında yer almış aktörlerdir. Bu durum, CHP’de yaşanan dönüşümün “tam bir yönetsel kopuş” değil, “mevcut kadrolar içinde konum değişimi” niteliği taşıdığı yönünde yorumlara neden olmaktadır.</p>
<p><strong>CHP’nin Tarihsel Liderlik Dinamikleri</strong></p>
<p>CHP’nin tarihine bakıldığında liderlik değişimlerinin çoğu, partinin kendi iç dinamikleri üzerinden şekillenmiştir. 1970’lerde Bülent Ecevit’in başlattığı parti içi muhalefet hareketi bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Ecevit’in Genel Sekreterlikten istifa ederek tabana yönelmesi ve örgütü mobilize etmesi, CHP’deki en belirgin liderlik mücadelelerinden biridir.</p>
<p>Bu tarihsel perspektif, bugün yaşanan tartışmaların daha çok “yönetsel devamlılık içinde değişim” niteliği taşıdığını göstermektedir. Liderlik iddiasının ortaya çıkması ise kurultay süreçlerinde belirginleşmektedir.</p>
<p><strong>Kurultay Öncesi CHP’nin Gündemi</strong></p>
<p>Kasım ayı sonunda yapılacak 39. Olağan Kurultay, CHP’nin siyasal yönelimini ve kurumsal yapısını belirleyecek kritik bir eşiktir. Bu kurultayda yalnızca genel başkan seçilmeyecek; aynı zamanda parti içi dengeler, örgüt yapısı, seçim stratejisi ve liderlik tartışmalarının geleceği şekillenecektir.</p>
<p>Kurultay sürecini sağlıklı bir zeminde değerlendirebilmek için:</p>
<ul>
<li>geçmiş süreçlerin kişisel değil kurumsal bir perspektifle ele alınması,</li>
<li>sorumluluk analizinin tekil aktörlere indirgenmeden yapılması,</li>
<li>CHP’nin siyasal hafızasının doğru şekilde korunması önem taşımaktadır.</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç: Rasyonel Değerlendirmeye İhtiyaç Var</strong></p>
<p>CHP’de yeniden başlayan tartışma, parti içi demokrasinin doğal bir yansımasıdır. Ancak bu tartışmanın yapıcı olabilmesi için duygusal, kişiselleştirilmiş ve suçlayıcı bir dilden uzak durulması gerekmektedir.</p>
<p>Seçim sonuçlarının nedenleri, aday belirleme süreçleri ve kampanya stratejileri; tüm aktörleri kapsayan geniş bir analiz çerçevesiyle ele alınmalıdır.</p>
<p>CHP’nin önündeki kurultay süreci, partinin kendisini yeniden değerlendirmesi ve geleceğe yönelik daha net bir yol haritası oluşturması için önemli bir fırsattır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/">CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resmî İdeoloji ve Demokrasi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/resmi-ideoloji-ve-demokrasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2022 13:49:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/resmi-ideoloji-ve-demokrasi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önce sosyal medyada Mahmut Özdemirkol tarafından yazılmış yorumu okuyalım: “Danıştay 8. Dairesi Türkiye&#8217;de demokrasi ve hukukun üstünlüğünü sadece Erdoğan üzerinden tartışanların maskesini bir kere daha indirdi. Danıştay üstelik diktatörlük tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde Türkiye&#8217;de anayasanın tarafsız değil, bir ideoloji çerçevesinde oluştuğunu ve mahkemenin görevinin bunu korumak olduğunu bir kere daha hatırlattı. Söz konusu resmî [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/resmi-ideoloji-ve-demokrasi/">Resmî İdeoloji ve Demokrasi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önce sosyal medyada Mahmut Özdemirkol tarafından yazılmış yorumu okuyalım:</p>
<p>“<em>Danıştay 8. Dairesi Türkiye&#8217;de demokrasi ve hukukun üstünlüğünü sadece Erdoğan üzerinden tartışanların maskesini bir kere daha indirdi. Danıştay üstelik diktatörlük tartışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde Türkiye&#8217;de anayasanın tarafsız değil, bir ideoloji çerçevesinde oluştuğunu ve mahkemenin görevinin bunu korumak olduğunu bir kere daha hatırlattı. Söz konusu resmî ideoloji olunca takdir yetkisinin rafa kaldırılabileceğini hatırlatmış oldu. Esasen öyle bir takdir yetkisinin olamayacağını&#8230; </em></p>
<p><em>Danıştay aynı davada nöbet, ek ders gibi birçok konuyu idarenin takdir yetkisinde görürken öğretmenlerin zümre toplantısında ‘Atatürkçülük gündem maddesi olmalıdır’, dedi. Yani, Danıştay muhtemelen haritada yerini bile gösteremeyeceği herhangi bir ilçenin bir okulunun müdür ihtiyaç duyarsa toplanacak bir öğretmen zümre toplantısının gündem maddeleri arasında ‘Atatürkçülük olmalıdır’ dedi. </em></p>
<p><em>Mahkeme bir hakikate işaret ediyor. Ülkenin en ücra köyünde bile vicdanı hür ruhu özgür nesiller yetiştirmekle görevli öğretmenlerin bir araya geldiklerinde ne konuşmaları gerektiğinin kararını verebilecek yetkide görüyor kendisini. Bakanlık savunmasında ‘zümre toplantısında ihtiyaç duyulursa Atatürkçülük de görüşülür’ demesine rağmen mahkeme mealen; ‘yok öyle olmaz, ne konuşurlarsa konuşsunlar ama Atatürkçülüğü konuşmak zorundalar’ diyor. </em></p>
<p><em>Öğretmen zümre toplantısının gündemini belirlemeye kendisini yetkili gören bir mahkeme kararı, demokratik bir hukuk devletinde kabul edilemez aslında. Ama söz konusu resmî ideoloji olunca kimseden ses çıkmıyor. Çünkü tarafsız bir anayasamız yok maalesef. </em></p>
<p><em>Peki, o zaman demokrasi ve hukukun üstünlüğünü Erdoğan üzerinden tartışan ya da sadece onun üzerinden tartışan insanların samimiyetine nasıl güveneceğiz? </em></p>
<p><em>Cumhuriyetin ikinci yüzyılında bir mahkemenin bakanlığın değil, bilmem hangi okulun o da müdür ihtiyaç duyarsa toplanacak bir kurulun gündem maddesini belirlemeye çalışması anayasaya, ilgili kanunlara uygundur. Peki Anayasa demokratik bir hukuk devletine uygun mudur? Bu soru Erdoğan&#8217;ın iktidarından daha az önemli değildir&#8230; </em></p>
<p><em>Bu arada burada tartışılan şey Atatürkçülük değildir. Atatürkçülüğün devlet zoruyla, toplanmak zorunda bile olmayan bir okulun öğretmenler toplantısında konuşulması gerektiğinin mahkeme kararıyla ilan edilmesi ve burada bir sorunun görülmemesidir. Ve burada bir sorun görmeyenlerin, devlet zoruyla dindar nesil yetiştirmek isteyen bir iktidarı bilimden uzak, diktatör, zorba, anti demokratik, insan haklarına aykırı görmesidir. Teknik olarak Atatürkçü bir nesil yetiştirilmesi hedefiyle, dindar bir nesil yetiştirilmesi hedefi arasında bir fark yoktur. İkisi de demokratik bir hukuk devletinde kabul edilecek talepler değildir</em>.” (https://www.facebook.com/mahmut.ozdemirkol)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Meselenin özü bu kadar basit. Atatürkçülük ülkemizde var olan ve çeşitli sebeplerle var olması gereken bir ideoloji (veya ideolojimsi). Ancak, onun ideolojiler arasındaki yarıştan muaf tutulması ve herkese dayatılması demokrasinin özüne de işleyişine de aykırı. Türkiye bir demokrasi ise insanlar Atatürkçülüğe değil Atatürkçülük demokrasinin genel esaslarına ve kurallarına uymak zorunda. Bu böyle olmadığı sürece hiç kimse gelişmiş bir demokrasi olmamızı bekleyemez. Ülkede demokrasi olmadığından şikayetçi olanların ve yerli yersiz, gerçek veya hayalî her problemi seçilmiş iktidara bağlayanların ise bu hususu ya görmemesi ya da görse bile kabullenmesi ve savunması söz konusu kimselerin demokratlık iddialarına ciddî gölge düşürmekte&#8230;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/resmi-ideoloji-ve-demokrasi/">Resmî İdeoloji ve Demokrasi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rusya’nın “Ukrayna Sorunu” ve Türkiye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/rusyanin-ukrayna-sorunu-ve-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sadi Yumuşak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2022 12:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/rusyanin-ukrayna-sorunu-ve-turkiye/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Demokrat olan hiç kimse Ukrayna’nın Rusya’dan özgürce ayrılma hakkını reddedemez. Ancak bu hak koşulsuz tanındığında, dil, toprak, karakter ve tarih bakımından birbirine bu kadar yakın olan iki halkın karşılıklı yabancılaşması için her şeyin yapıldığı lanetli çarlık geçmişinden fiilen tamamen ve geri dönülmez bir şekilde kopmak mümkün olur. Lanetli çarlık Büyük Rusları Ukrayna halkının cellatları yaptı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rusyanin-ukrayna-sorunu-ve-turkiye/">Rusya’nın “Ukrayna Sorunu” ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><i><span style="font-weight: 400;">“Demokrat olan hiç kimse Ukrayna’nın Rusya’dan özgürce ayrılma hakkını reddedemez. Ancak bu hak koşulsuz tanındığında, dil, toprak, karakter ve tarih bakımından birbirine bu kadar yakın olan iki halkın karşılıklı yabancılaşması için her şeyin yapıldığı lanetli çarlık geçmişinden fiilen tamamen ve geri dönülmez bir şekilde kopmak mümkün olur. Lanetli çarlık Büyük Rusları Ukrayna halkının cellatları yaptı ve Ukraynalı çocukların kendi anadillerinde konuşmalarını ve okumalarını bile yasaklayanlara karşı nefreti körükledi.”</span></i></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu sözler Çarlık Rusyasını “halklar hapishanesi” olarak nitelendiren ve bu halkların ayrılmak dahil özgürce kendi kaderlerini tayin etme hakkı olduğunu savunan Lenin’in 28 Haziran 1917 tarihinde partisinin “</span><i><span style="font-weight: 400;">Pravda</span></i><span style="font-weight: 400;">” (Gerçek) gazetesinde çıkan “Ukrayna” başlıklı yazısından. Bu yıl NATO’ya üye olmaya niyetlendiği gerekçesiyle Ukrayna’ya karşı savaşı başlatan Putin’den son zamanlarda açık ya da kapalı Lenin eleştirileri ve Stalin methiyeleri duyuluyor olması boşuna değil. 15 cumhuriyetten oluşan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) kurucusu Lenin bu kuruluş sürecinde Stalin’i “Büyük Rus şovenizmi” ile suçlamıştı. Şimdi Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hayıflanırken Lenin tarafından SSCB’nin federatif bir yapıda kurulmasının yanlış olduğunu Putin öyle görünüyor ki Stalin’in “Büyük Rus şovenizmi” politikalarını yeniden canlandırmaya çalışıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Elbette 1917’de, gerek Tüm Rusya İşçi ve Asker Şuraları (Sovyetleri) Kongresinin gerekse Kurucu Meclis seçimlerinin hemen öncesinde, “dün erkendi, yarın geç olacak” diyerek 6-7 Kasım gecesi Bolşeviklerin en güçlü oldukları başkent Petrograd’da darbe yaparak iktidarı ele geçirmelerine liderlik eden Lenin’in millet iradesine, ulusların özgürce kendi kaderini tayin hakkına ne kadar saygılı, ne kadar demokrat ve ne kadar samimi olduğu da görüldü. Sovyet veya parlamento seçimleri beklenirse “çok geç” olacağından hareketle, bir gece darbesiyle millet iradesine el koyan Bolşevikler bunu izleyen zorlu iç savaş koşullarında kırsal bölgelerden ve Ruslar dışındaki milletlerden kendilerine destek bulmak zorundaydılar. Bunun için “köylüye toprak” ve “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” sloganlarını kullandılar. Muhtemelen Lenin’in yerinde olsaydı o şartlar altında Putin de aynı şekilde hareket etmek zorunda kalırdı. Bugünün yakıcı sorusu ise, Putin’in pek hevesli göründüğü, Stalin’in demir yumruğu altındaki Sovyetler Birliği’nin “post-modern” bir versiyonu yeniden inşa edilebilir mi? Ne yazık ki gerçeklik duygusunu yitirip politik hırsların gözlere perde indirmedikçe bu mümkün görünmüyor. Bunu görmek için her bakımdan bu kadar pahalı bir maliyet ödenmesine hiç gerek yoktu fakat Ukrayna savaşı belki Putin’in 21. yüzyıl gerçeklerinin idrakine varmasına ya da yerini bunu yapabilecek bir yönetime bırakmasına yol açabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bazıları olayların tarihî arka planını tüm yönleriyle ve özellikle 20. yüzyılda yaşanan trajediler ile birlikte hesaba katmaksızın, neredeyse Ukrayna halkını Rus halkının ayrılmaz bir parçası olarak görmeye ve göstermeye meylediyorlar. Oysa gerek (Lenin’in yukarıda belirttiği şekilde) çarlık döneminde gerekse bunun ardından Stalin döneminde izlenen baskıcı politikalar sonucu, iki halk arasındaki “yabancılaşma” azalmak bir yana, giderek artıp “düşmanlaşma” boyutlarına kadar varmıştı. Stalin’in “yeni çarlık” döneminde önemli bir kırılma noktası “Holodomor” (1)</span><span style="font-weight: 400;"> idi. Rusya’nın “tahıl ambarı” olarak adlandırılan Ukrayna’da Stalin’in zorla kolektifleştirme / kooperatifleştirme politikası sonucu 1932-1933 yıllarında yaşanan büyük kıtlıktan 4 milyon kadar insanın doğrudan, 6 milyon kadarının ise bu koşullarda sağlıksız doğum nedeniyle dolaylı ölümü Ukraynalılar başta olmak üzere dünyada birçokları tarafından soykırım olarak kabul ediliyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bunun ardından, Stalin’in totaliter komünist rejimi altında böylesine acımasız bir kırım yaşayan insanların birçoğu 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler Almanyası Moskova önlerine kadar ilerlerken bunu bir kurtuluş fırsatı olarak gördüler. Fakat SSCB’nin Alman işgali altına giren batı ve güney kesimlerinde büyük bir bölümü bu şekilde hareket eden halklar ve azınlıklar bir süre sonra savaşın seyri tersine dönünce, bir kez daha cezalandırılıp toplu katliamlara ve tehcirlere maruz bırakıldılar. Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 1956’da yapılan 20. Kongresi kapanırken yapılan gizli oturumda Stalin döneminde yaşanan korkunç gerçekleri ifşa eden yeni lider Hruşçov bu konuda şunları söylüyordu: (2)</span></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">“Stalin’in Sovyet devletinin ulusal politikasının [&#8230;] temel ilkelerine aykırı olarak başlattığı uygulamalar daha da korkunçtur. Topyekun ulusların ana yurtlarından tehcir edilmelerini kastediyoruz. [&#8230;] Bu,  askeri gerekliliklerin zorunlu kıldığı bir tehcir değildi. Böylece, 1943 sonlarında cephelerde durum kesin bir şekilde lehe döndüğünde [&#8230;] Karaçayların tümünün yaşadıkları topraklardan tehcir edilmelerine karar verildi ve uygulandı. Aynı dönemde, Aralık 1943 sonunda Özerk Kalmukya Cumhuriyeti halkının tümü de aynı akıbete uğradı. Mart ayında tüm Çeçen ve İnguş halkları tehcir edildi ve Özerk Çeçen &#8211; İnguş Cumhuriyeti feshedildi.</span></i></p>
<p><i><span style="font-weight: 400;">Nisan 1944’te Özerk Kabardey &#8211; Balkarya Cumhuriyeti’nde yaşayan Balkarlar uzak bölgelere tehcir edildiler ve bu cumhuriyetin adı da Özerk Kabardiya Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Eğer Ukrayna halkı tehcir edilmediyse, bunun nedeni Ukraynalıların çok kalabalık olup bu halkı tehcir edecek yer bulunamamış olmasıdır. Yoksa Stalin’in onları da tehcir edeceği kesindi.”</span></i></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Hruşçov’un siyasi hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği ve uzun bir süre parti lideri olduğu için yakından tanıdığı, “fiziki olarak mümkün olmadığı için tehcir edilemeyen” Ukrayna halkının 1943-1953 döneminde yaşadığı mezalim öylesine şiddetli olmalı ki 1944’te yerli Tatar nüfus tamamen tehcir edilerek etnik temizlik yapılmasının ardından hızla Ruslaştırılmış olan Kırım bölgesi Stalin 1953’te öldükten hemen sonra, 1954’te Ukrayna’ya herhalde “geçmiş acıların üzerine sünger çekilmesi” beklentisi ile “hediye” edildi. Oysa aynı zamanda, eski ve yeni çarların soykırım ve terör dönemi artık geride kalmış olsa da, SSCB’de zorla asimilasyon politikaları uygulanmaya devam ediyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bu Ruslaştırma politikaları karşısında SSCB’nin Rus olmayan halkları arasında 1990’larda zincirlerinden boşanmış gibi ortaya çıkan yeniden ulusal uyanış bilinci baraj suları gibi birikmiş olsa gerek. Bu süreç içerisinde elbette milliyetçiliğin çeşitli aşırılıkçı biçim ve türleri de görülebilir. Fakat Stalin döneminin “Büyük Rus şovenizmi” politikalarını yeniden canlandırmaya çalışan Putin ve onun destekçilerinin Ukrayna’ya karşı saldırgan ve yayılmacı Rus politikalarını “neo-nazi, neo-faşist odakları temizleme” gibi bahanelerle aklamaya çalışmaları işe yaramaz. Gerek Varşova Paktına üye Doğu Avrupa ülkeleri gerekse eski SSCB içindeki Baltık devletleri ve diğer ülkeler gibi, Ukrayna bir daha asla “Rus egemenliği” altında yaşamak istemediği konusunda çok kararlı görünüyor. Ukrayna’nın bunun için NATO şemsiyesi altına sığınmak ihtiyacı hissetmesinin öncelikle Moskova’nın suçu olduğu açık. Washington’un gerek doğrudan gerekse NATO aracılığıyla bu konuda izlediği politikaların da, Rusya’nın güvenlik endişelerinin dikkate alınmaması dahil, bir dizi yanlışlık barındırıyor olması bu gerçeği değiştirmez.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Eğer Rusya NATO tarafından kuşatıldığını ve güvenliğinin tehdit edildiğini hissediyorsa, bunun çözüm yolu komşularını “NATO üyesi isen bana düşmansın demektir ve bu da benim için savaş sebebidir” diye tehdit etmek olmasa gerek. Hele tarih boyunca savaşlardan çok çekmiş Rus halkını yeni savaşlar içine sürüklemek en başta Rus halkının çıkarlarıyla bağdaşmıyor. Komşularının NATO şemsiyesi altına girme ihtiyacı duymalarına neden olan güvenlik kaygılarını gidermeye çalışarak barışçıl görüşmeler ve diplomasi yoluyla uzlaşmaya varmaya çalışmaktan başka gerçek çözüm yolu yok.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">1945’te 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Stalin’in SSCB &#8211; Türkiye ilişkilerinde gündeme Kars-Ardahan ve Boğazlar sorununu getirerek adeta Türkiye’yi NATO’ya ittiği gibi, ülkenin çok-partili demokrasiye geçiş sürecine olumsuz etkide bulunduğu bu günlerde Moskova’da unutulmuşa benziyor. Şimdi de Ukrayna’ya saldırının ardından Finlandiya ve İsveç’in de adeta can havliyle koşarak NATO’ya girmeye çalışmalarından artık gerekli dersi çıkarmak çok zor olmamalı.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">NATO üyesi komşu Türkiye’nin bu sorunun en kısa zamanda barışçıl çözüme kavuşturulması için gösterdiği gayret ve oynadığı rol gerek Rusya gerekse Ukrayna tarafından daha iyi değerlendirilmesi gereken eşsiz bir fırsat. Daha fazla zaman, can ve mal kaybına neden olmadan bu savaşa bir an evvel son verilmesi iki dünya savaşının korkunç yıkımlarını yaşamış bu coğrafyanın tüm halklarının acil ihtiyacı. Umarız siyasi liderler 20. yüzyılın acı tecrübelerinin ve bunlardan çıkan derslerin gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmekte daha fazla gecikmezler.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Notlar:</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> (1) Holodomor, Ukraynaca “aç bırakarak öldürmek” anlamına gelen “moriti holodom” kelimelerinden “Holokost” çağrışımı yaptıracak şekilde türetilen bir terimdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">(2) Hruşçov’un yaptığı bu tarihi gizli konuşmanın tam metni birkaç ay sonra Batılı ülkelerin “</span><i><span style="font-weight: 400;">Le Monde</span></i><span style="font-weight: 400;">”, “</span><i><span style="font-weight: 400;">The New York Times</span></i><span style="font-weight: 400;">” ve “</span><i><span style="font-weight: 400;">The Observer</span></i><span style="font-weight: 400;">” gibi yayın organlarında yayınlandıysa da SSCB’de o dönemde hiç yayınlanmayıp sadece parti toplantılarında okundu ve diğer komünist parti liderlerine de birer kopyası elden verildi. 1964’te Hruşçov’un bir “saray darbesi” ile devrilip yerine Brejnev’in geçmesinden sonra ise tamamen rafa kaldırıldı.</span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rusyanin-ukrayna-sorunu-ve-turkiye/">Rusya’nın “Ukrayna Sorunu” ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1970’leri özleyenlere…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2022 05:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müzisyen İlhan İrem’i geçtiğimiz günlerde kaybettik. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kendine has müziği ve yorumuyla hemen her şarkısında belli bir standardı tutturmayı başarmış iyi bir müzisyendi. Yaptığı müziği ‘senfonik rock’ olarak adlandırıyordu. Hakkında söylenenlerden ve vaktiyle Aydınlık gazetesinde kaleme aldığı köşe yazılarından takip edebildiğim kadarıyla sıkı bir solcu ve Atatürkçü idi. Veysel’in uzun ince [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/">1970’leri özleyenlere…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müzisyen İlhan İrem’i geçtiğimiz günlerde kaybettik. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kendine has müziği ve yorumuyla hemen her şarkısında belli bir standardı tutturmayı başarmış iyi bir müzisyendi. Yaptığı müziği ‘senfonik rock’ olarak adlandırıyordu. Hakkında söylenenlerden ve vaktiyle Aydınlık gazetesinde kaleme aldığı köşe yazılarından takip edebildiğim kadarıyla sıkı bir solcu ve Atatürkçü idi. Veysel’in <em>uzun ince bir yol</em> olarak tarif ettiği hayatı bir ‘koridor’ olarak gören, seküler-sufi bir dünya görüşüne sahipti.</p>
<p>Vefatının ardından bir dizi taziye mesajı yayınlandı. Onu tanıyanlar, müşterek hatıralarını anlattı veya yazdı. İrem’in müzik dünyasında boy göstermeye başladığı 70’li yıllara bolca atıf yapıldı ve o yıllar özlemle yad edildi. Kimilerine göre 70’ler sevgi dolu masumiyet yıllarıydı.</p>
<p>Gerçekten öyle miydi? 70’ler sevgi ve dostluğun hüküm sürdüğü bir dönem mi idi? Televizyonun, cep telefonunun ve internetin olmadığı bir dünyada aile efradımız, ahbaplarımız ve komşularımızla muhtemelen daha çok görüşüyor, sohbet ediyorduk. Buna mukabil bugün birkaç tuşa dokunarak görüntülü sohbet edebildiğimiz dünyanın öbür ucundaki tanıdıklarımızın yüzünü görmek için bazen senelerce bekliyorduk.<img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-203267 size-medium alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/08/inCollage_20220817_111908994-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></p>
<p>70’leri özlemle yad edenler gerçekten o yılları mı özlüyorlar, yoksa gençliklerini mi? Sözgelimi 1970’lerde değil de 50’lerde yahut 60’larda genç olsalardı, 70’leri tekrar yaşamayı mı tercih ederlerdi? Hiç sanmıyorum. Aynı saiklerle ben de 90‘lı yılları özlüyorum çünkü. Sezen Aksu’nun bugün her biri birer klasik haline gelen Unutuldum, Güllerim Soldu, Vazgeçtim, Herşeyi Yak, Seni Kimler Aldı gibi şarkılarının yer aldığı <em>Gülümse</em> kasetinin jelatinini aceleyle açarken kasetin kapağına zarar vermemek için gösterdiğim özeni hatırlıyor, onu bile özlüyorum. Keşke o yıllara tekrar dönsem.</p>
<p>İnsanların ilk gençliğini, o demdeki yaşama heyecanını, enerjisini ve umutlarını özlemesini ve geri dönmek istemesini anlayabiliyorum. Fakat gerçeklere gözümüzü kapamayalım: 90‘lı yıllar, tıpkı 70’ler gibi Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biriydi. Allah her iki dönemi de bu millete tekrar yaşatmasın.</p>
<p>70’li yıllar kavga, ideolojik kamplaşma, sokak çatışmaları, anarşi, soygun, cinayet ve suikastler yanında, parti kapatmalar, sıkıyönetim, muhtıra, darbe gibi pek çok şeametle doluydu.</p>
<p>Siyaset böyleydi de ekonomi daha mı iyiydi sanki? Temel ihtiyaç maddelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede yokluk, kuyruklar ve karaborsa hâkimdi. Enflasyon alıp başını gitmiş, işsizlik yüksekti. Demirel’in tâbiriyle memleket ‘70 sente muhtaç’ halde gurbetçilerden gelecek dövize bel bağlamıştı. Bugün çok tabiî karşıladığımız döviz bulundurmak, ithal sigara ve içki almak-satmak gibi fiiller, bir ucu hapse kadar uzanan suçlar arasındaydı. Hal böyleyken nesini özleyeceğiz 70’li yılların?</p>
<p>70’li yıllar güzellemesi yapanlara sormak lazım: O yıllarda yapıp da şu an yapamadığımız ne var? Yahut şu an yaptıklarınızdan kaçını 70’lerde yapabilirdiniz?</p>
<p>HDP benzeri bir Kürt partisi 1970’lerde kurulabilir miydi meselâ? Kurulsa da yaşayabilir miydi? Şiddete kesinlikle bulaşmamış İslamî partilere bile tahammül edilemeyen 70’lerde, terörle arasına mesafe koymayı hâlâ başaramamış bir Kürt partisine hayat hakkı tanınacağını düşünmek fazla safdillik olur. Kapısına kilit üstüne kilit vurulan Milli Selamet-Milli Nizam-Refah ve Fazilet geleneğinden gelen bir partinin gün gelip bu ülkeyi yirmi küsür yıl tek başına idare edeceğini o yıllarda hayal edebilir miydiniz?</p>
<p>Peki ya sosyalistler? Kendilerini 1970’lerde mi daha rahat ifade edebiliyorlardı, bugün mü? Elbette bugün.</p>
<p>SSCB’nin varlığı, sosyalizmin bir gün bütün dünyaya -bu arada Türkiye’ye de- hâkim olacağı umudunu o yıllarda diri tutuyor ve sosyalistleri ideolojik olarak birbirine daha fazla kenetliyordu. Lâkin bu durum, sosyalistlerin her fırsatta kovuşturmaya uğrayarak soluğu nezaret ve hapishanelerde aldığı hakikatini değiştirmiyordu.</p>
<p>Nezaret ve hapishaneler sadece sosyalistler için değildi. Devletin demir yumruğundan ülkücüler, İslamcılar ve diğer gruplar da nasibini alıyordu. 1970’lerde yolu hapishaneye düşen, darp ve işkence gören bu kesimlerin sayısı sosyalistlerden az değildi. Bunu gazetelere ve edebiyata döküp işlemekte sosyalistler kadar mahir değildiler sadece. Necip Fazıl’ın <em>Zindandan Mehmet’e Mektubu</em> gibi örnekler de olmasa, bu ülkede yalnızca sosyalistlerin hapse düştüğünü sanırsınız. Sol, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de entellektüel hayatta baskın durumda. Son dönemde bu durum değişmeye ve aradaki açık kapanmaya başladı.</p>
<p>Sol çevrelerin ‘Üç Fidan’ olarak sembolleştirdiği Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 1972’deki haksız idamı, 70’li yıllar ile günümüz Türkiyesini mukayese için kullanabileceğimiz bir turnusol kâğıdı adeta. Bu üç genç, ideolojik saiklerle de olsa şiddete ve suça bulaşmışlardı. İddia edildiği gibi masum değildiler. Fakat işledikleri suçun cezası katiyen idam değildi. Sıkıyönetim mahkemesinin verdiği idam cezası TBMM tarafından tasdik edilmese, birkaç yıl sonra çıkacak genel afla bu üç genç özgürlüğüne kavuşacaktı. Kim bilir, belki de hâlâ aramızdaydılar.</p>
<p>1972’den farklı olarak bugün ne idam cezası var, ne sıkıyönetim mahkemesi, ne de böylesi bir cezayı kabullenecek bir kamuoyu. Üç genç, aynı suçu bugün işleseler en fazla hapis yatarlar. Hal böyle iken 70’leri bugünden daha özgür, daha insanî bulmaya devam mı ediyorsunuz? Şaşarım aklınıza.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/">1970’leri özleyenlere…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edirne’yi Bulgarlar mı istilâ ediyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/edirneyi-bulgarlar-mi-istila-ediyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Aug 2022 06:39:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/edirneyi-bulgarlar-mi-istila-ediyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde alışveriş yapmak için Edirne’ye gelen Bulgarlar kimilerini rahatsız etse de, yapılan röportajlardan gördüğümüz kadarıyla esnaf halinden gayet memnun. Günübirliğine gelenlerden pasaport sorulmayacak olması, Edirne’deki hareketliliği önümüzdeki günlerde daha da artıracak. Yani birilerinin yüzü asılmaya, esnafınki gülmeye devam edecek. Esnafın yüzünün neden güldüğü belli; satışları artıyor, kâr ediyorlar. Peki Bulgarların alışverişlerini memleketimizden yapması kimi, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/edirneyi-bulgarlar-mi-istila-ediyor/">Edirne’yi Bulgarlar mı istilâ ediyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde alışveriş yapmak için Edirne’ye gelen Bulgarlar kimilerini rahatsız etse de, yapılan röportajlardan gördüğümüz kadarıyla esnaf halinden gayet memnun. Günübirliğine gelenlerden pasaport sorulmayacak olması, Edirne’deki hareketliliği önümüzdeki günlerde daha da artıracak. Yani birilerinin yüzü asılmaya, esnafınki gülmeye devam edecek.</p>
<p>Esnafın yüzünün neden güldüğü belli; satışları artıyor, kâr ediyorlar. Peki Bulgarların alışverişlerini memleketimizden yapması kimi, niye rahatsız ediyor? Bu konuda birkaç açıklama getirmek mümkün.</p>
<p>Bana göre bu rahatsızlığın sebeplerinden ilki, yabancı düşmanlığı… Bir zamanlar Kürtlere yönelen koyu hoşnutsuzluk son yıllarda yerini mültecilere bıraktı, fakat onlarla sınırlı kalmadı. Turist, yani misafir olarak muvakkat bir süre için ülkemize gelenlere karşı bile öfkeyle bakan azımsanmayacak bir kitle var. Aşağıdaki konuşmaya geçenlerde şahit oldum meselâ:</p>
<p>&#8211; “Geçenlerde Çemberlitaş tarafındaydım. Adres sormak için etrafa bakındım, bir tek Türk yok. Her tarafı yabancılar sarmış. Kendi yurdumda yabancı hissettim kendimi.”</p>
<p>Sadece gezmek için ülkemize gelen insanlardan zararlı ve istilâcı bir ot gibi bahseden lisanın kabalığı bilmem dikkatinizi çekti mi? Bu bakış açısıyla mı turizm ülkesi olacağız?</p>
<p>Salgından önceki dönemde, 2018’de Paris 70 milyon turist ağırlamış. Diğer şehirleri de ekleyince o yıl Fransa’ya giden turist sayısı toplamda 90 milyonu bulmuş. Düşünün ki sadece Louvre Müzesi’nin ziyaretçi sayısı bile yaklaşık 10 milyon. Aynı dönemde Türkiye’ye gelen turist sayısı 45 milyon. Yani Fransa’nın yarısı kadar.</p>
<p>Turizm gelirini artırmak için daha güzel tesisler, yollar, havalimanları yapmak yeterli değil. Yabancılara karşı tutumumuzu da değiştirmemiz gerekiyor. Paris’i ziyaret eden 70 milyon kişiden biri olsak ve Fransızların hakkımızda böyle konuştuğunu duysak ne hissederdik?</p>
<p>Öfke, ayrımcılık ve nefret öyle kötü bir bileşim ki dilimizden nezaketi, kalbimizden merhameti, zihnimizden empati duygusunu alıp götürür, ayrık otu gibi her yanı kaplar. Önce Suriyelilere yöneltirsiniz nefretinizi, sonra Arapları ve Ortadoğuluları sevmemeye başlarsınız. Sonra bir bakmışsınız hiçbir yabancıyı sevmiyor, ülkenizde istemiyorsunuz. Turist olarak geleni, kısa süreli kalanı, para harcayanı, istihdam yaratanı, döviz bırakanı dahil hiçbirini.</p>
<p>Alışveriş yapmak için günübirliğine Edirne’ye gelen Bulgarlara yönelen tepkide, Ümit Özdağ ve Tanju Özcan gibi tiplerin körüklediği yabancı düşmanlığının da payı var. En kolay ve savunmasız hedef olarak mültecileri seçen ve apaçık yabancı düşmanlığı yapan bu zihniyetle aramıza mesafe koymalı ve her zeminde mücadele etmeliyiz.</p>
<p>Edirne’ye alışveriş yapmak için gelen Bulgarlardan rahatsız olunmasının asıl sebebi belki de iktisadî haset…</p>
<p>Son bir yıl içinde döviz kurunda yaşanan yükseliş enflasyonu öyle azdırdı ki toplumun geniş kesimi büyük bir refah kaybına uğradı. Bilhassa sabit gelirliler, sürekli artan fiyatlara yetişemedi ve tüketimini önemli ölçüde kıstı.</p>
<p>Ekonomik açıdan büyük sıkıntılar yaşayan bu kesim, Bulgarların Edirne pazarlarında boy gösterip kendilerinin alamadığı yahut daha az alabildiği malları fileye doldurmasından fena halde rahatsız. O malları alabilecek bütçeye sahipler de, sanki Bulgarlar mani oluyor yahut rafları boşaltan Bulgarlar yüzünden Edirne halkı satın alacak mal bulamıyor.</p>
<p>Ülkemizde yaşanan enflasyonun ve ekonomik sıkıntıların sebebi Bulgarlar değil, gevşek para ve maliye politikası. Yani Bulgarlar alışverişini Edirne’de yapmasa da enflasyonun ve hayat pahalılığının bütün sonuçlarına katlanmaya devam edeceğiz. Onların gelişi, iç talepteki daralmayı telafi etmeye yarıyor ve şehir esnafına nefes aldırıyor sadece. Bu sayede bir sürü işyeri kapanmaktan, işçiler işini kaybetmekten kurtuldu.</p>
<p>Mamafih, Bulgarlar yüzünden Edirne’de kıtlık başgöstermedi. Kimse domatessiz, gömleksiz, ayakkabısız kalmadı. Şayet bir kıtlık ihtimali belirseydi, stoku azalan ürünler en yakın merkezden tedarik edilerek tüketicilere sunulmaya devam edecekti.</p>
<p>Alışveriş için Edirne’ye gelen Bulgarların yerli ürünleri yok pahasına aldığını düşünenler var bir de. Bu kesime göre esnafın zor durumundan istifade eden Bulgarlar, gerçek değerinin altında bir fiyatla aldıkları mallar ile Edirne esnafını sömürüyorlar.</p>
<p>Bu tez, iki bakımdan hatalı. Evvelâ bir malın gerçek değerinin ne olduğu dışarıdan (kâğıt üstünde) değil, piyasada üretici/satıcı ve tüketiciler tarafından belirlenir. Alıcı ile satıcının üzerinde anlaştığı her fiyat âdildir.</p>
<p>İkinci olarak, bir sömüren-sömürülen ilişkisinde sömürülenin halinden şikâyetçi olması beklenmez mi? Bulgarların gelişinden duydukları memnuniyeti her fırsatta dile getiren Edirne esnafının hâlinden şikâyetçi olduğuna dair emare göremiyorum.</p>
<p>Ticaret hem alıcının hem satıcının yararına bir süreç. Serbest piyasada oluşan fiyattan kimse mal almaya yahut malını satmaya zorlanmaz. Fiyatı makul bulanlar ticarete katılır, bulmayanlar değişmesini (düşmesini veya yükselmesini) bekler.</p>
<p>Velhâsıl Bulgarlar kendi şehirlerine göre daha cazip fiyatlarla mal alabildikleri için Edirne’ye geliyor. Edirne esnafı ise kâr ettiği ve daha yüksek fiyattan başkalarına satamadığı için Bulgarlara mal satıyor. Alanın da, satanın da razı ve hâlinden memnun olduğu bu ilişkiye karışmamak ve hayırlı olsun demek düşer bize.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/edirneyi-bulgarlar-mi-istila-ediyor/">Edirne’yi Bulgarlar mı istilâ ediyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Onbeşinci Yılında 22 Temmuz Seçimleri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/onbesinci-yilinda-22-temmuz-secimleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Jul 2022 05:53:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/onbesinci-yilinda-22-temmuz-secimleri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vuran iki seçimden biri olduğunu düşündüğüm 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinin üzerinden onbeş yıl geçti. İnsan ömrü için uzun, siyasal tarih için kısa bir süre. 22 Temmuz&#8217;a uzanan süreçte dönemin muhalefet partisi CHP ve emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu ile hukuk ve izan dışı 367 kararının altına imza atan Anayasa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/onbesinci-yilinda-22-temmuz-secimleri/">Onbeşinci Yılında 22 Temmuz Seçimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vuran iki seçimden biri olduğunu düşündüğüm 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinin üzerinden onbeş yıl geçti. İnsan ömrü için uzun, siyasal tarih için kısa bir süre.</p>
<p>22 Temmuz&#8217;a uzanan süreçte dönemin muhalefet partisi CHP ve emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu ile hukuk ve izan dışı 367 kararının altına imza atan Anayasa Mahkemesi üyeleri Ak Partili birini (hassaten Erdoğan’ı) cumhurbaşkanı seçtirmemek için ülkeyi adeta bir siyasî kaosun içine atmışlardı. Bu kaos sokakta da yankı buldu ve büyük şehirlerde ‘cumhuriyet mitingleri’ adı verilen geniş katılımlı nümayişler tertip edilmeye başlandı.</p>
<p>Bir tarafta görev süresi dolmakta olan bir cumhurbaşkanı, diğer tarafta yeni cumhurbaşkanını seçmeye yetecek milletvekili sayısına sahip bir parti, öbür tarafta Ak Partili bir cumhurbaşkanı istemeyen öfkeli bir kitle. Arkasına basını, yüksek yargıyı ve o dönem hemen her konuda fikir beyan edip sınır çizmeyi doğal bir hak, millî bir görev addeden askeriyeyi de alan bu öfkeli kitle, iktidar partisinin Meclis çoğunluğunu kullanma hakkını engellemek istiyordu.</p>
<p>Cumhuriyet gazetesi ülkenin karanlığa sürüklendiği manşetleri atıyor, CHP lideri Baykal ‘böyle giderse tanka çarpacaksınız’ ikazında bulunuyor, ordu gece yarısı bildirisi yayınlayarak seçim sürecine müdahale ediyor, Anayasa Mahkemesi devreye girerek seçim sürecini kilitleyen bir karar alıyor, bütün bunlarla eş anlı olarak yüzbinlerce kişi sokağa dökülerek hükümet aleyhine nümayişler yapıyordu.</p>
<p>Bugün yaşansa büyük ekonomik sarsıntılara yol açabilecek bu gelişmelerin hepsi birkaç ay içinde vuku bulmuş, siyasette ve sokakta gerilimin had safhada olduğu bu süre zarfında ne dövizde ne faizde en ufak bir kıpırdanma olmuştu. Ekonominiz yeterince sağlamsa, iç ve dış olumsuz gelişmelerden etkilenmeyebiliyor yahut hafif atlatabiliyorsunuz. Bugünlerde unutmuş görünse de, bunu en iyi Erdoğan’ın bilmesi gerekir.</p>
<p><strong>22 Temmuz’a giden yol</strong></p>
<p>1961 Anayasasına göre cumhurbaşkanı TBMM tarafından, yedi yıllığına ve bir defalığına seçiliyor, aynı isim ikinci kez seçilemiyordu. Bu kural 1982 Anayasası’nda da korundu. Fakat 1980’de olduğu gibi yüzlerce tur sürdüğü halde sonuç alınmayan oylamaların önüne geçmek için getirilen ilâve bir hükümle seçim süreci dört turla sınırlandırılmıştı. İlk iki turda Meclis’teki üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunu, sonraki iki turda ise salt çoğunluğunu almak cumhurbaşkanı seçilmek için yeterliydi. Bu kurala göre Ak Parti’nin göstereceği adayın üçüncü turda seçilmesine muhakkak nazarıyla bakılıyordu.</p>
<p>Bu süreçte muhalefet (CHP), Ak Parti’nin karşısına birkaç taleple çıktı. İlki, yeni cumhurbaşkanını yeni Meclis’in seçmesi, yani erken seçim talebiydi. Bu talebin kabul görmemesi üzerine, 2000 yılında Sezer’in seçilme şekline göndermede bulunularak siyaset dışından bir isim üzerinde uzlaşılması önerildi. Böylece, bütün parti ve kesimlere eşit mesafede duran, âdil ve tarafsız bir cumhurbaşkanı seçilmiş olacaktı.</p>
<p>Sezer’in seçildiği dönemde hiçbir parti kendi adayını seçecek Meclis çoğunluğuna sahip olmadığından uzlaşma bir tercih değil, zorunluluktu. 2007 Mayısında ise cumhurbaşkanı seçecek çoğunluğa sahip bir tek parti iktidarı vardı. Uzlaşma önerisi, siyasetin doğasına aykırıydı. Kaldı ki muhalefet partilerinin de desteğiyle seçilen Sezer’in intihabından sonraki icraatı, partisiz olmanın âdil ve tarafsız davranmayı garanti etmediğini başta Ecevit olmak üzere cümle âleme göstermişti. Sezer, son derece tarafgir bir cumhurbaşkanıydı.</p>
<p>Tarafsız cumhurbaşkanı formülü kabul görmeyen muhalefet, Ak Parti’nin içinden fakat kendilerinin de sıcak bakacağı bir isim üzerinde durdu. Açıkça dillendirilmese de bu ismin, dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül olduğu söyleniyordu. Bir ara hava öylesine ağırlaştı ki cesareti ve demokrat kişiliği ile temayüz eden rahmetli Hasan Celal Güzel bile Radikal gazetesindeki köşesinde ‘Anlaşıldı; bu defa da bu millete kendi cumhurbaşkanını seçtirmeyecekler’ diye dert yanıyor ve Vecdi Gönül ismine razı olunması tavsiyesinde bulunuyordu.</p>
<p>Muhalefetin Erdoğan’a son önerisi ‘kendisi dışında’ bir isim açıklamasıydı. Bu bile bir dayatmaydı. Kaldı ki Erdoğan adaylığı ile ilgili bir ima veya açıklamada bulunmamıştı. Lâkin hava öylesine ağırdı ki cumhurbaşkanlığı makamına Abdullah Gül ismini önermek zorunda kaldı. Lâkin Gül de kabul görmedi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın tarifiyle ‘sözde değil özde laik’ bir cumhurbaşkanı aranıyordu.</p>
<p>Bu esnada, eski Yargıtay Başsavcısı Kanadoğlu devreye girdi ve “cumhurbaşkanı seçimine başlayabilmek için Mecliste en az 367 milletvekilinin hazır bulunması gerekir” şeklinde özetlenebilecek bir tez ortaya attı. Ak Parti’nin 360 civarında milletvekili vardı. Diğer partiler Meclis’e girmezse, yeni cumhurbaşkanının seçilemeyeceği anlamına geliyordu bu. Gülüp geçilmesi gereken bu saçmalığa CHP dört elle sarıldı.</p>
<p>Dengeleri asıl değiştiren, Silahlı Kuvvetler’in 27 Nisan gecesi yayınladığı muhtıraydı. Böylece saflar netleşti. Ağar liderliğindeki DYP ile Mumcu liderliğindeki ANAP da CHP ve ordu ile aynı safta yer tutup Meclis’e girmeyince 367 haziruna ulaşılamadı. Bunun üzerine CHP, Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak cumhurbaşkanı seçimine ilişkin ilk oylamanın yapılmamış sayılması ve sonraki tura geçilmesinin durdurulması talebinde bulundu. Anayasa Mahkemesi’nin tarihindeki en ucube kararlardan birini vererek bu talebi kabul etmesiyle seçim kilitlendi.</p>
<p>Ak Parti, demokrasiye vurulan bu kilidi açmak için iki hamlede bulundu: Cumhurbaşkanını halkın seçmesine yönelik bir anayasa değişikliği ve erken seçim kararı.</p>
<p>Anayasa değişikliği Sezer tarafından önce veto edildi, ikinci kez önüne gidince imzalayıp halkoyuna sundu. Bu gecikme yüzünden anayasa değişikliğinin halkoyundan çıkması Ekim ayını buldu. Yeni cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 22 Temmuz 2007 seçimi sonrasında oluşan yeni Meclis tarafından, kendi adayını destekleyen MHP’nin de katıldığı oylamayla ve eski usule göre seçildi. Cumhurbaşkanının seçim süreciyle ilgili hiç başlamaması gereken bir tartışma MHP’nin meşruiyetten yana ve sorumlu tutumuyla bitmiş oldu böylece.</p>
<p>27 Mayıs darbesi ve 1961 Anayasası ile kurulan, müteakip darbe ve müdahalelerle pekiştirilen vesayet rejimi koyulaşarak devam mı edecekti, ülkenin sivil ve seçilmiş siyasetçiler eliyle yönetilmeye başlanacağı daha demokratik bir dönemin kapısı mı aralanacaktı? Ak Parti’nin oy oranını on puandan fazla artırdığı 22 Temmuz seçimleri, demokratik meşruiyeti güçlendiren bir cevap üretmesi bakımından önemliydi.</p>
<p>22 Temmuz sivil otoritenin ve siyasetin güçlendiği yeni bir dönemin kapısını aralamakla kalmadı, TBMM’de her seferinde büyük bir kriz ve gerilime sebep olan cumhurbaşkanı seçimini halka bıraktı. Böylece, 2018’den beri yürürlükte bulunan Başkanlık sisteminin yolunu açmış oldu.</p>
<p>Başkanlık sistemine taraftar veya karşı olabilirsiniz. Fakat bugün başkanlık sistemi ile yönetiliyorsak bunda en büyük pay sahibinin 2007’de cumhurbaşkanlığı seçimini kilitleyenler olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Siyasete yapılan her müdahale -tıpkı ekonomiye yapılanlar gibi- niyetlenilmemiş sonuçlar doğuruyor. Bu da onlardan birisi.</p>
<p><strong>Oylamaya mutlaka katılın!</strong></p>
<p>Arşivden &#8211; Aşağıdaki e-postayı 28 Nisan 2007 tarihinde DYP lideri Mehmet Ağar&#8217;a ve Anavatan Partisi&#8217;ne ayrı ayrı göndermişim. Kısaltarak alıyorum.</p>
<p>“… Asıl sorgulanmakta olan TBMM`nin cumhurbaşkanı seçme iradesi ve kabiliyetidir. Cumhurbaşkanının kim olacağı bu noktada ikinci derecede önem taşımaktadır. Yargıya başvurulmayı gerektirmeyen bir katılıma ulaşılmasında partinize ve milletvekillerine düşen sorumluluğun yerine getirilmesinde bir sıkıntı yaşanmayacağına inanıyorum.</p>
<p>… Siyasetin ve demokrasinin bu olgunluk sınavında lütfen TBMM&#8217;deki oylamalara katılınız. Oyun rengi hiç mühim değil, kabul ya da red oyu veriniz. Ama mutlaka katılınız.</p>
<p>Ülkemizin ve TBMM`nin bu &#8220;demokratik olgunluk&#8221; sınavını partinizin de katkısıyla atlatacağına inancım sonsuz. Unutmayın… seçmenin gözü üzerinizde!..”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/onbesinci-yilinda-22-temmuz-secimleri/">Onbeşinci Yılında 22 Temmuz Seçimleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2022 Yılında Milli Korunma Kanunu Halen Geçerli mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/2022-yilinda-milli-korunma-kanunu-halen-gecerli-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 12:04:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/2022-yilinda-milli-korunma-kanunu-halen-gecerli-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir iktisat tarihçisi olarak zamanımın büyük kısmını mevzuat okuyarak geçiriyorum. Başlıkta sorduğum sorunun cevabını da geçtiğimiz günlerde fark ettim. Bu sorunun cevabı oldukça şaşırtıcı. Çünkü cevap; evet. Ya da geçersiz değil demek belki daha doğrudur. Çünkü uygulamaya koyulan bir kanun ancak başka bir kanun ile uygulamadan kaldırılabilir. Yani 1940 yılında kabul edilen 3780 sayılı Milli [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2022-yilinda-milli-korunma-kanunu-halen-gecerli-mi/">2022 Yılında Milli Korunma Kanunu Halen Geçerli mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir iktisat tarihçisi olarak zamanımın büyük kısmını mevzuat okuyarak geçiriyorum. Başlıkta sorduğum sorunun cevabını da geçtiğimiz günlerde fark ettim. Bu sorunun cevabı oldukça şaşırtıcı. Çünkü cevap; evet. Ya da geçersiz değil demek belki daha doğrudur. Çünkü uygulamaya koyulan bir kanun ancak başka bir kanun ile uygulamadan kaldırılabilir. Yani 1940 yılında kabul edilen 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu, Resmî Gazete’deki araştırmalarıma göre uygulamadan kaldırılmamıştır.<br />
Araştırmalarıma göre; İkinci Dünya Savaşı koşullarında Tek Parti yönetiminde uygulamaya konulan Milli Korunma Kanunu ile ilişkili 251 adet kanun 1994 yılına kadar çıkarılmıştır. Bu kanunların bazıları 3780 sayılı kanunun bazı maddelerini yürürlükten kaldırmış, bazı maddelerini tadil etmiş veya yeni maddeler eklemiştir. Fakat Resmî Gazete taramasına göre 3780 sayılı bu kanunu uygulamadan kaldıran bir kanunun çıkarılmadığı anlaşılıyor. Bu konuda dikkat çeken iki özel torba yasa var. 1988 yılında 3488 nolu kanun ile ve 2007 yılında 5637 nolu kanun ile iki defa Uygulama imkânı kalmamış bazı kanunların yürürlükten kaldırılmasına dair kanun çıkarılmıştır. Bu her iki torba yasada da artık uygulama imkânı kalmamış kanunlar listelenmiş ve yürürlükten kaldırılmıştır. İlginç olan ise her iki torba yasada da 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu yoktur. 4156 sayılı Millî Korunma Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun, 4372 sayılı Millî Korunma Kanununun Verdiği Salâhiyete Binaen İcra Vekilleri Heyeti Kararıyla Tatbik Mevkiine Konulan İaşe Teşkilâtının Kabul ve Tasdikine Dair Kanun ve 5020 sayılı Millî Korunma Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Dair Kanun 1988 yılındaki torba yasada kaldırılmıştır. Yani Milli Korunma Kanunu’na ek olarak çıkarılmış 250 adet kanundan sadece 3’ü 1988 yılında kaldırılmıştır. 2007’deki torba yasada ise 688 sayılı Yerli kumaştan elbise giyilmesine dair kanun bile kaldırılmışken Milli Korunma Kanunu’nun adı bile geçmemektedir. Peki, bugün hiçbir kamu uygulaması dayanağını Milli Korunma Kanunu’ndan almıyor iken hukuki olarak kaldırılmamasının ne önemi var ki? Biraz bu konuyu tartışalım.</p>
<p><strong>Milli Korunma Zihniyetinin Sürekliliği</strong><br />
Her şeyden önce 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu, savaş ekonomisinin ve yüksek enflasyonun yaşandığı ayrıca kurumsal bir muhalefetin olmadığı koşullarda 1940 yılında uygulamaya konmuştu. 72 maddeden oluşan bu kanunun içeriğini özetlemek gerekirse hükümete; piyasada fiyatları belirleme (narh koyma), kâr haddi tespit edip uygulatma, fahiş fiyatı engelleme, özel yetkili Milli Korunma Mahkemesi kurup bu kurallara uymayanların mallarına ek koyma, para cezası ve sürgün cezası uygulama, konut kiraları üzerine fiyat denetimi koyma, bazı deniz ulaşım araçlarına el koyma, ihtiyaç hasıl olursa ticari müesseseler kurma vb. yetkileri vermektedir. Bu bahsettiğim yetkilere 2022 yılında baktığımız zaman bizlere ne kadar da tanıdık gelmektedir!<br />
Evet. Bugün hiçbir kamu uygulaması dayanağını Milli Korunma Kanunu’na dayandırmamaktadır. Fakat Milli Korunma Kanunu ile iktisadi hayatımıza giren bazı uygulamalar başka kanunların içinde yaşamaktadır. Bugün fahiş fiyat denetimlerinin yapılması, para cezalarının uygulanması, kira denetimlerinin yapılması, tanzim satışların yapılması ve kooperatif marketlerin kurulması gibi politikalar Milli Korunma Zihniyetinin siyasi ve bürokratik mekanizmalarımızda devam ettiğini göstermektedir. İlginçtir ki bu zihniyet hep yüksek enflasyon dönemlerinde hatırlanmaktadır. Piyasada fiyat istikrarının bozulmasının sorumlusu biz değiliz diyebilmek ve suçu görünmeyen düşmana (yani piyasaya) atabilmek için bir bahane olarak öne sürülmekte ve siyasilerin kendileri dışında piyasadaki bütün aktörlerin zarar görmesine pahasına ısrarla uygulanmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Yarım Kalan Geçiş Ekonomisi Özelliği</strong><br />
Aslında Milli Korunma Zihniyeti üzerindeki en temel kırılma 1980 yılında 24 Ocak Kararları ile başlamıştı. Bu kararların uygulamaya geçmesi ile piyasalar serbestleştirilmiş, sübvansiyonlar ve destekleme alımları sınırlandırılmış, özelleştirme dönemi başlamıştır. Bu kararların en önemli özelliği “kalkınma için piyasalaşmak gerekir” zihniyetinin Milli Korunma Zihniyetinin yerini almasıdır. Dolayısıyla Türkiye, 1980 itibariyle piyasa ekonomisine geçiş sürecini başlatmış, fakat üzerinden 42 yıl geçmesine rağmen bu geçiş ekonomisi sürecini tamamlayamamıştır. Devlet bankalarının finans piyasalarını manipüle etmesi, Merkez Bankası’nın bağımlılığı, fahiş fiyat ve kira denetimi uygulamaları, destekleme alımlarının politik rant için kullanılması ve daha birçok piyasalara müdahale eden uygulamalar piyasa ekonomisinden hâlâ çok uzakta olduğumuzu göstermektedir. Peki ne yapılmalıdır?</p>
<p><strong>Ne yapılmalı?</strong><br />
Bana göre ilk yapılması gereken şey 3780 sayılı Milli Korunma Kanunu’nun derhal bir kanun teklifi ile kaldırılmasıdır. Bunun kaldırılmasının pratikte bir anlamı yoktur fakat temsili anlamı büyüktür. Bunun temsili anlamı, artık Batı ile uyumlu bir kalkınma programına geçiş yapıyoruz diyebilmektir. Türkiye’nin yarım kalan serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecini tamamlamaya kararlıyız diyebilmektir. Ardından gelmesi gereken politikalar ise (1) dışa açılma, (2) serbest piyasa mekanizmasının işletilmesi, (3) KİT’lerin özelleştirilmesidir.<br />
Önümüzdeki seçimlere hazırlanan hiçbir siyasi partinin bu vizyona sahip olmadığını üzülerek takip ediyorum. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun iş başına gelen hükümet, bugün yaşamakta olduğumuz yüksek enflasyon durumuna karşı bir istikrar programı uygulamak zorunda kalacak. İşte o istikrar programın hazırlanış ilkeleri yukarıda saydığım üç politikadan oluşmalıdır. Milli Korunma Kanunu’ndan bu yana 82 yıl geçti. Artık aynı hataları yapmanın bir anlamı var mı?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2022-yilinda-milli-korunma-kanunu-halen-gecerli-mi/">2022 Yılında Milli Korunma Kanunu Halen Geçerli mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kira Kontrolü Çözüm Değil</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kira-kontrolu-cozum-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Jul 2022 07:28:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kira-kontrolu-cozum-degil/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Klasik kira kontrol kanunları, belli şehir veya semtteki kiralara bir üst sınır getirir. Kanunun o şehir veya semt için öngördüğünden (yahut izin verdiğinden) daha yüksek bir rakamla evinizi kiraya veremezsiniz. Geçen ay yürürlüğe giren ve konut kiralarındaki artışı yıllık %25 ile sınırlayan kanun, bu anlamda klasik bir kira kontrol kanunu değil. Kiraya değil, artış oranına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kira-kontrolu-cozum-degil/">Kira Kontrolü Çözüm Değil</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Klasik kira kontrol kanunları, belli şehir veya semtteki kiralara bir üst sınır getirir. Kanunun o şehir veya semt için öngördüğünden (yahut izin verdiğinden) daha yüksek bir rakamla evinizi kiraya veremezsiniz.</p>
<p style="text-align: left;">Geçen ay yürürlüğe giren ve konut kiralarındaki artışı yıllık %25 ile sınırlayan kanun, bu anlamda klasik bir kira kontrol kanunu değil. Kiraya değil, artış oranına sınır getiriyor.</p>
<p style="text-align: left;">Bir artıştan veya artış oranından söz edilebilmesi için, kiracı ile mal sahibi arasında evvelce akdolunmuş, süresi dolan ve yenilenmesi gereken bir sözleşme bulunmalı. Dolayısıyla, taraflar arasında ilk defa imzalanan sözleşmeler bu kanunun kapsamı dışında kalıyor. Kanunun ikinci iyi yanı da bu.</p>
<p style="text-align: left;">Kanun 1 Temmuz 2023 tarihine kadar yürürlükte kalacak ve sadece konutlar için uygulanacak. Kısa sayılabilecek bir süre için yürürlükte kalması ve işyerlerini kapsamaması kanunun diğer iyi yanları.</p>
<p style="text-align: left;">Bir kanun düşünün ki ihtiva ettikleriyle değil, etmedikleriyle iyi olsun. Bu da öyle bir kanun işte.</p>
<p style="text-align: left;">Özel mülkiyete, sözleşme serbestisine ve serbest piyasaya açıkça müdahale eden bu kanun ilk bakışta kiracıları koruyor gibi görünse de orta ve uzun vadede en çok onlara zarar verecek. Bu yönü fark edilmiyor yahut cümle başında bahsettiğim değerler önemsenmiyor olmalı ki birkaç cılız ses dışında önemli bir itirazla karşılaşmadı, hatta desteklendi. Bana öyle geliyor ki bu tasvibin gerisinde ev sahiplerinin zengin, kiracıların fakir olduğu kabulü yatıyor. Kira artışına sınır getiren bu kanunla, güya, zengin karşısında fakir korunacak, sosyal devlet ilkesi hayata geçirilmiş olacak.</p>
<p style="text-align: left;">Kira geliri elde edenleri zengin addeden bu bakış açısı evvelâ fazla genellemeci. Kira alanların tamamı zengin olmadığı gibi, ödeyenlerin tamamı da fakir değil. Bilâkis, üst gelir grubuna mensup kiracılar var. Kanlıca’daki bir yalıyı, Bebek’teki, Suadiye veya Cihangir’deki apartman dairesini, Yeniköy’deki köşkün bir katını kiralayan, süper lüks sitelerde veya havuzlu villalarda kirayla oturan insanların korunmaya ihtiyacı mı var? Bu kanun, onları da koruyor.</p>
<p style="text-align: left;">Buna mukabil vaktiyle satın aldıkları veya tevarüs ettikleri gayrimenkulden gelen kira dışında düzenli geliri olmayan, fakir veya orta halli ev sahipleri var. Enflasyon %80’lerde iken kira artışını %25’le sınırlamak, onların geçimini zora sokmayacak mı?<br />
Bir diğer grup, hem maaş hem kira geliri elde edenler. Kira geliri sayesinde daha rahat yaşasalar da zengin sayılmazlar. Yürürlüğe giren kanun, orta halli bu insanların geçimini de olumsuz etkileyecek.</p>
<p style="text-align: left;">Hem kiracı, hem ev sahibi olanlar var bir de. Oturduğu konutun kirasını, bir diğer semt veya şehirdeki konutundan gelen kira ile karşılıyor, maaşlarıyla geçinmeye çalışıyorlar. Çevremde bu kabil çok sayıda kişi ve aile var ki kirayla oturdukları evin mukavelesi kanun yürürlüğe girmeden önce, kira aldıkları konutun mukavelesi kanun yürürlüğe girdikten sonra doldu ise, hayat standartlarında net bir gerileme olacak.</p>
<p style="text-align: left;">Kanunu çıkartanların amacı, orta-alt gelir grubundaki insanların hayat standardını geriletmek değil elbette. Bilâkis, korumak istiyorlar. Ne var ki kira kontrol kanunu akıntıya kürek çekmek gibi birşey. Hayatın doğal akışı, niyetlenilenin tersi sonuçlar üretecek ve atılan taş ürkütülen kurbağaya değmeyecek.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Kira kontrolü daha da kötüleştirir</strong></p>
<p style="text-align: left;">Robert Murphy’nin <a href="https://www.liberte.com.tr/yanlis-bilinen-kapitalizm">Yanlış Bilinen Kapitalizm</a> kitabı, kira kontrol kanunlarının ‘niyetlenilmemiş’ sonuçları hakkında ilginç örnekler verir. Murphy’ye göre kanun marifetiyle aşağıya çekilen kiralar, normal şartlarda kiraya çıkmayı düşünmeyenleri bile ev aramaya sevk eder ve kiralık ev talebi artar. Arz cephesinde ise tam tersi bir eğilim hâkimdir: Ev sahiplerinin bir kısmı, kanun zoruyla düşük tutulan bu kiraya razı olmaz ve evini kiraya vermekten vazgeçer. Bir kısmı ise kâh boş tutmak, kâh kendisi kullanmak için kiracılarını tahliye eder. Kiralık konut talebi artarken arzın daralması, konut piyasasında kıtlık meydana getirir. Öyle ki kanunun öngördüğü kirayı ödemeyi kabul edenler bile ev bulamaz hale gelir.<br />
Kiraların kanun zoruyla düşük tutulması ev sahiplerini yeni arayışlara iter. Hava parası ve peşin ödeme bunlardan biridir. Ev kiralamak isteyenlerden yüksek tutarda hava parası veya peşinat talep edilmeye başlanır. Bunları ödemeye güç yetiremeyenler (yani dar gelirliler) kiralık konut piyasasından dışlanır. Düşük ücretlerle çalışanlar ile kirayı muntazaman ödeyeceğinden şüphe edilen göçmenler ve azınlıklar gibi dezavantajlı gruplar da bu dışlamadan nasibini alarak makbul kiracı sıfatını kaybeder, kiralık ev bulmaları zorlaşır.<br />
Bu tür durumlarda ev sahipleri müstakbel kiracılarından referans mektubu, maaş bordrosu ve banka cüzdanı gibi ilâve taleplerde bulunmaya, kiracılarını belli çevrelerden ve meslek gruplarından seçmeye başlar. Kiracılarsa sağlam referans arayışına girer, bunun için para ödemeyi bile göze alır.</p>
<p style="text-align: left;">Ev sahiplerinin kira kontrollerine karşı bir diğer hamlesi, evin her odasını ayrı ayrı kiraya vererek gelir standardını korumak olabilir. Öte yandan, kiraya verdikleri evin bakımını, tamir ve tadilatını yaptırmayarak veya olabildiğince geciktirerek masraflarını aşağı çekmeye çalışırlar.</p>
<p style="text-align: left;">Kira kontrolünün emlak arzı üzerindeki asıl etkisi, ilâve konut sahibi olmanın getirisi azaldığı için işadamlarının bu sektöre daha az yatırım yapmaya başladığı uzun vadede ortaya çıkar ve konut stoku azalır. Mevcut konutların bakımının yapılmadığı, yeni konutların inşa edilmediği bir vasatta şehir zamanla eskir, yer yer harabeye döner ve gelişme kapasitesi sekteye uğrar.</p>
<p style="text-align: left;">Kiralık konut piyasasında arzulanan rahatlama, bu kanuna rağmen sağlanamazsa ne olacak? Daha ileri adımlar mı atılacak? Yazının devamı, ciddiye alınıp uygulanmamasını tavsiye ettiğim uçuk fikirlerle dolu bir zihin cambazlığı.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yazlıklarınıza kiracı yerleştirilse</strong></p>
<p style="text-align: left;">Ülkemizde nüfusun önemli bir bölümü doğduğu yerde yaşamıyor, lâkin doğduğu yerle irtibatını kesmek de istemiyor. Çözümü, yılın birkaç ayını veya haftasını geçirmek için memlekette bir ev inşa etmekte ya da satın almakta bulmuşlar. Bu niyetle inşa edilen ve yılın sadece birkaç ayı kullanılan onbinlerce, belki yüzbinlerce ev var. Sayfiyelerde kullanıma hazır halde tutulan yazlıkların da hesaba katılmasıyla bu sayı daha da artar.<br />
Bir yanda yılın sadece birkaç haftası veya ayı kullanılan yüzbinlerce ev, diğer tarafta aynı beldede kiralık ev arayan insanlar ve ödenen yüksek kiralar… Devletin derhal el atıp çözmesi gereken bir sorun gibi gelmiyor mu size de?</p>
<p style="text-align: left;">Çözümü basit aslında. Yılın on ayı boş kalan yazlıklara devlet eliyle kiracı yerleştirmek için bir kanun daha çıkarsak, kiralık konut arzını önemli ölçüde artırmış oluruz. Böylece hem o beldedeki (meselâ Bodrum’daki) kiralar düşer, hem de yazlık sahiplerine ek bir gelir kapısı açılır. Vaktiyle yazlık olarak kullandıkları bu konutlardan gelen kiralarla her yıl farklı bir yerde beş yıldızlı bir tatil yapma imkânına kavuşacaklarından, ev sahipleri hiçbir şekilde mağdur olmaz. Üstelik turizm sektörü canlanmış, neredeyse bütün sene boş duran konutlar ikamete açılarak atıl yatırımlar ekonomiye kazandırılmış olur.</p>
<p style="text-align: left;">Herkesin kazançlı çıktığı bu sistem kulağa hoş geliyor aslında. Tam bir kazan-kazan ekonomisi. Peki memleketteki evinizin yahut Ayvalık’taki, Çeşme’deki yazlığınızın bu hayırlı projede kullanılmasını ister misiniz?</p>
<p style="text-align: left;">Nasıl?.. O sizin eviniz mi? Yılda isterseniz bir gün, isterseniz bir ay kullanır, isterseniz hiç kullanmazsınız, buna devlet karışamaz mı? Bal gibi karışır. Başkalarının mülkiyet haklarının ihlaline ses çıkarmaz ve çizgiyi kendi mülkiyetinizin başladığı yerden çekerseniz, gün gelir devlet buna da karışır.</p>
<p style="text-align: left;">Mülkiyetimiz, bedenlerimiz gibidir. Rızamız olmadan kimse dokunamaz. Dokunulduğunda ses çıkarmaz ve tepki göstermezsek, muhatabımıza ne kadar ‘hoşgörülü’ olduğumuz değil, kendimizi korumaktan aciz olduğumuz yahut namus duygumuzun gelişmediği mesajını veririz.</p>
<p style="text-align: left;">Çuvaldızı kendimize batırarak bitireyim yazıyı… Aldığımız ikinci evi yaklaşık dört yıl -kardeşim evlenene kadar- boş tuttuk. Kira piyasasına sürülmeyen bizimki gibi konutlar yüzünden bir sürü kişi veya aile, buldukları evlere daha yüksek kiralar ödemek zorunda kaldı. O insanların vebali bizim üstümüzde mi şimdi? Yahut devlet baba “Boş Tutulan Evlerin Ekonomiye ve Kira Piyasasına Kazandırılması Hakkında” bir kanun çıkarsa ve evimizi kiraya vermeye zorlasaydı ne hisseder, ne düşünürdük?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kira-kontrolu-cozum-degil/">Kira Kontrolü Çözüm Değil</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Unutulmasın, Tekrarlanmasın!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/unutulmasin-tekrarlanmasin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jul 2022 10:14:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/unutulmasin-tekrarlanmasin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>11 Temmuz 1995 tarihinde, Bosna&#8217;nın Srebrenitsa şehrinde yaşanan soykırımda katledilen 50 kişinin daha kimlikleri yeni tespit edilebildi ve bugün (11 Temmuz’da) defnedilecekler. Böylece en az 8372 sivilin katledildiği soykırıma yeni acılar daha eklenmiş olacak. Ve soykırımda katledilenler anılacak, yaşananlar hatırlatılanacak; bir kez daha tekrarlanmasın diye. Bu vesile ile bizler de 11 Temmuz&#8217;da, katledilen kardeşlerimizi anmalı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/unutulmasin-tekrarlanmasin/">Unutulmasın, Tekrarlanmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">11 Temmuz 1995 tarihinde, Bosna&#8217;nın Srebrenitsa şehrinde yaşanan soykırımda katledilen 50 kişinin daha kimlikleri yeni tespit edilebildi ve bugün (11 Temmuz’da) defnedilecekler. Böylece en az 8372 sivilin katledildiği soykırıma yeni acılar daha eklenmiş olacak. Ve soykırımda katledilenler anılacak, yaşananlar hatırlatılanacak; bir kez daha tekrarlanmasın diye. Bu vesile ile bizler de 11 Temmuz&#8217;da, katledilen kardeşlerimizi anmalı ve acımızı hatırlamalı, yaşananları yeni nesillere anlatmalıyız. Çünkü Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç&#8217;in bizlere vasiyeti aynen şöyle:</p>
<p>&#8220;Ne yaparsanız yapın, soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan şey tekrarlanır.&#8221;</p>
<p>Bizler, Markale&#8217;de, Saraybosna&#8217;da, Srebrenitsa&#8217;da yaşananları elbette unutmayacağız ve tekrarlanmaması için bütün benliğimiz ile mücadele edeceğiz. Ancak bu katliamlarla birlikte bu katliamların yaşandığı sırada BM Barış Gücü&#8217;nün &#8220;katliamların kim tarafından yapıldığını&#8221; &#8220;Bosna&#8217;nın kendisine saldırılar düzenleyip düzenlemediğini&#8221; tartıştığını ve müdahale etmediğini de unutmayacağız. Sırbistan&#8217;ın soykırımın açtığı zararlardan sorumlu tutulmadığını da unutmayacağız.</p>
<p>Diğer yandan unutmayacağımız bu soykırım, ne yazık ki bizim coğrafyamızda yaşadığımız acılardan yalnızca birisi. &#8220;Bizler&#8221;, maalesef Bosna&#8217;da yaşadıklarımızla benzer acıları Kerkük&#8217;te de Karabağ&#8217;da da yaşadık. Bugün halen Filistin&#8217;de, Arakan&#8217;da ve Doğu Türkistan&#8217;da yaşıyoruz. Bütün bu coğrafyalardaki acılar, elbette ki bizim olduğu kadar insanlığın da acıları ve bu acıların son bulması için çözümleri hep beraber bulmak zorundayız. Çünkü zedelenen insanlık onuru, yalnızca Srebrenitsa&#8217;daki insanların onuru değil aynı şekilde Lizbon&#8217;daki insanların da onurudur. Daha 30 yıl evvel, soykırımı engellemek için hiçbir girişimde bulunmayan mekanizmalar hatta engellemek görevi iken bunu bilinçli bir şekilde yapmayan Hollanda gibi devletler yarın bir gün -Allah korusun- Lizbon&#8217;da veya başka bir yerdeki soykırım girişimine de sessiz kalabilir, göz yumabilir. Nitekim, Srebrenitsa soykırımının yaşanmış olması, ne yazık ki insanlığın Holokost&#8217;tan ve öncesinde yaşanan diğer soykırımlardan ders çıkarmadığını göstermektedir. Bu sebeple bütün insanlığın bu acılara neden olanları en güçlü şekilde lanetlemesi, yaşananlara karşı çıkması ve inkâra izin vermemesi gerekmektedir.</p>
<p>Öte yandan burada vurgulamamız gereken bir diğer konu ise, Bosna&#8217;da yaşananların -sadece Srebrenitsa kentinde değil, Markale ve Saraybosna pazar yeri katliamlarında da yaşananların- bizimle de doğrudan bağlantısı olduğudur. Çünkü Bosna&#8217;yı bizden farklı düşünmek, Bosna&#8217;nın insanını Anadolu insanından farklı düşünmek, Kerkük insanını Bosna&#8217;daki insanlardan farklı düşünmek bana kalırsa pek mümkün değildir. Soykırım tarihinde henüz dünyada dahi olmayan bir genç kardeşiniz olarak o tarihte yaşanan acıları hissetmemeyi, Bosna meselesini milli bir mesele olarak görmemeyi hayal dahi edemiyorum. Benim için ve eminim benim gibi düşünen milyonlarca Türk için Bosna&#8217;nın her bir toprağı vatan toprağıdır. Bu nedenle de &#8220;dondurulmuş&#8221; olan Bosna sorununun çözümüne yönelik çalışmalar yapmamız gerektiği gibi Lahey tarafından alınan hukuk garabeti kararların da düzeltilmesi için çabalamamız gerekmektedir.</p>
<p>Av. Haldun Barış</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/unutulmasin-tekrarlanmasin/">Unutulmasın, Tekrarlanmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’de Yeni Harekât: Neden Şimdi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/suriyede-yeni-harekat-neden-simdi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jun 2022 02:59:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/suriyede-yeni-harekat-neden-simdi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güney sınırlarımıza terör saldırıları artarak devam ediyor. Sınır karakollarımıza ve Suriye’de Türkiye’nin oluşturduğu güvenli bölgelere yapılan saldırılar bunların göstergesi durumunda. Bu gelişmelerin üzerine ise Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye’de yeni operasyonun sinyalini verdi. Hatta Erdoğan bir adım daha ileri giderek operasyonun Tel-Rıfat ve Münbiç hattının bulunduğu bölgeye yapılacağını açıkladı. Erdoğan bu açıklamaları yaparken gerek içeriden gerekse dışarıdan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suriyede-yeni-harekat-neden-simdi/">Suriye’de Yeni Harekât: Neden Şimdi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Güney sınırlarımıza terör saldırıları artarak devam ediyor. Sınır karakollarımıza ve Suriye’de Türkiye’nin oluşturduğu güvenli bölgelere yapılan saldırılar bunların göstergesi durumunda. Bu gelişmelerin üzerine ise Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye’de yeni operasyonun sinyalini verdi. Hatta Erdoğan bir adım daha ileri giderek operasyonun Tel-Rıfat ve Münbiç hattının bulunduğu bölgeye yapılacağını açıkladı. Erdoğan bu açıklamaları yaparken gerek içeriden gerekse dışarıdan bazı itiraz sesleri yükseldi. İçeride harekatın neden şimdi olacağı sorgulanırken Batı da olası harekattan duyacağı rahatsızlığı dile getirdi. Peki bu itirazlar ne derecede haklı? Türkiye harekât planlamasını mevcut iktidarın seçim yatırımı olarak mı yapıyor? Ya da Türkiye, Suriye’de sınırlarını genişletmek için mi operasyonlarını gerçekleştiriyor.</p>
<p>Suriye’de dört harekât gerçekleştirmiş olan Türkiye, harekât sonuçlarında terörden temizlediği noktalarda güvenli bölgeler oluşturarak yeni göç dalgalarını engellemiştir. Buna rağmen harekatlar sırasında ise Türkiye Dünya’dan destek de bulamamıştır. NATO üyesi olan Türkiye, böylelikle terörün farklı NATO devletlerine yayılmasını da engellemiştir. Avrupa Birliği’nin korktuğu mülteci akınını ise yine Türkiye yaptığı bu operasyonlar ile belirli noktada durdurabilmektedir.</p>
<p>Bir diğer nokta ise operasyonların Suriye’nin toprak bütünlüğüne sağlamış olduğu katkı. Sayısız terör örgütü Suriye’de terör faaliyeti sürdürürken devletin toprak bütünlüğü de kayboluyor. Türkiye’nin terör örgütlerine müdahalesi terörden temizlenen noktalar ile Suriye’nin toprak bütünlüğüne katkı sağlıyor.</p>
<p>Diğer yandan ise terörle mücadelede büyük başarı yakaladığı bu dönemlerde sınırımızdan gelecek tehditleri Suriye’nin 30 km ve ötesine itmek Türkiye’nin terörle mücadelesinde kalıcı bir başarı da getirebilir.</p>
<p>Olası bir operasyonun hiç şüphesiz zamanlaması da Türkiye’de tartışılan konular arasında. Biraz bu konuya bakalım. Gerçekten seçim yaklaştığı için mi iktidar seçim yatırımı olarak harekât düzenlemeye karar verdi? Rusya-Ukrayna Savaşı’nın Suriye’de yeni bir konjonktür oluşturduğunu gözden kaçırmamamız gerekiyor. Ukrayna’daki savaşın uzaması sebebiyle Rusya, Suriye’de öncesine göre daha zayıflamış durumda. Türkiye de bundan faydalanarak Rusya’nın oluşturacağı güç boşluğunda terör örgütlerine karşı operasyon gerçekleştirerek bölgeyi istikrara kavuşturmayı hedefliyor. Aslında operasyonun zamanlaması da bu noktada ortaya çıkıyor. Rusya’nın gücü bölgede yavaş yavaş da olsa ikmallerin azalması ile zayıflamaya başlıyor.</p>
<p>Tüm bunlarla birlikte harekatın yapılmasından ziyade harekatın zamanlamasının tartışılması politiktir. Çünkü terörist gruplara yapılan operasyonun zamanlamasından yana eleştirisi olanlar iktidar oldukları zaman seçime yakın terör tehdidi görecek olsalar seçim yakın diye müdahale etmekten çekince mi duyacaklar?</p>
<p>Önemli noktalardan birisi de harekatın olup olmayacağı. Erdoğan&#8217;ın zorlayıcı diplomasiyi sonuna kadar kullanarak yeni bir harekatın sinyalini verirken bunun yanında harekatın koordinatlarını da verdiğini ifade etmiştim. Bu söylemlerle günün sonunda harekatın yapılmaması gibi bir durum ortaya çıkarsa bu da askeri kuvvetlerin moralini olumsuz yönde etkileyecektir. Harekatın yapılmaması durumunda ise diplomatik söylemlerimizin gücü de azalacaktır. Zorlayıcı diplomasi ile Türkiye’nin caydırıcılık gücünün azalmaması yönünden de harekatın yapılması oldukça önemli.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suriyede-yeni-harekat-neden-simdi/">Suriye’de Yeni Harekât: Neden Şimdi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
