<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İktibas Yazılar arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/iktibas-yazilar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/iktibas-yazilar/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Aug 2022 00:30:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</title>
		<link>https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bengül Güngörmez]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Mar 2021 08:54:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/</guid>

					<description><![CDATA[<p>28 Şubat için post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi. 28 Şubat [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/">Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="row">
<div class="col-10">
<div class="detail-page">
<header class="text-center">
<div class="font-size-14 margin-top-md">28 Şubat için post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi.</div>
</header>
</div>
</div>
</div>
<div class="row margin-top-lg">
<div class="col-10">
<div class="detail-area font-size-18"><img decoding="async" class="" src="https://imgs.stargazete.com/imgsdisk/2021/02/27/28-subati-dogru-anlamak-p-170_2.jpg" width="295" height="150" /><br />
28 Şubat siyasi tarihimizin en karanlık günlerinden birisidir. Kimileri, saçma sapan bir isim kullanmak suretiyle post-modern darbe diyerek hadiseyi hafifletmeye çalıştı. Sonuçta darbe darbedir ve bu post-modern darbe adlandırması, o dönemde &#8220;ne darbe ne şeriat&#8221; diyen bir gazetenin meseleye yaklaşımıyla da 15 Temmuz 2016 darbesinin muhalif bazıları tarafından sonradan tiyatro olarak adlandırılmasıyla da son derece tutarlıdır; her olayda gerçeği savunanlar olduğu gibi, gerçekliği çarpıtmaya çalışanlar da olacaktır. 28 Şubat basbayağı milletin iradesine karşı yapılmış bir darbeydi.<b>&#8216;Balans ayarı yaptık&#8217;</b></p>
<p>28 Şubatı, 28 Şubat 1997 MGK toplantısıyla, Başbakan Necmettin Erbakan&#8217;ın toplantı kararlarının uygulanması için imza atmayı reddedişiyle, Batı Harekat Planıyla, Sincan&#8217;da tankların yürütüldüğü gün Çevik Bir&#8217;in ABD&#8217;den &#8220;Sincan&#8217;da demokrasiye balans ayarı yaptık&#8221; deyişiyle, irticayı iç tehdit ilan eden brifingle, gerektiğinde silah da kullanarak Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni içte ve dışa karşı koruma ve kollama görevini yerine getirmenin ilan edildiği bildirilerle, &#8220;andıç&#8221; meselesiyle, sekiz yıllık kesintisiz eğitimle, &#8220;etkisi bin yıl sürecek&#8221; sözüyle, irtica nedeniyle ordudan atılanlarla ve atıldıklarıyla kalmayıp başka bir yerde çalışması engellenenlerle, parti kapatma davasıyla, seçilmiş başbakanın baskı altında istifasıyla ve Refahyol hükümetinin düşmesiyle, Müslüm Gündüz, Fadime Şahin baskınıyla, sahte şeyh Ali Kalkancı&#8217;yla, üniversitede kurulan ikna odalarıyla, baş örtüsü yasaklarıyla, üniversiteden atılan hocalarla hatırlıyoruz. Bunları internet üzerinden biraz araştırma yaparak herkes ayrıntılarıyla öğrenebilir. O yüzden uzun uzun yazmayı, daha doğrusu herkesin yazabileceği şeyleri yazmayı istemiyorum. Onun yerine kendi 28 Şubat tecrübemden, 28 Şubat&#8217;ın hayatımda bıraktığı bazı izlerden söz etmek istiyorum. Neticede tecrübe en iyi öğretmendir. Ve büyük şair İsmet Özel&#8217;in dediği gibi &#8220;Yaşamak Geçti Başımdan&#8221;.</p>
<p><b>Utandıran görüntüler</b></p>
<p>28 Şubat benim üniversitede öğrencilikten asistanlığa geçtiğim yıllara denk geldi. Lisans eğitimimin son yıllarındaydık. Sınıfımız dindar kız ve erkek öğrencilerin, başörtülü öğrencilerin olduğu bir sınıftı. Hepimiz arkadaştık ve birbirimizle iyi anlaşıyorduk. Birden başörtüsünün yasaklanması kararı alındı. Üniversitemiz bu karar gereğince derse giren hocalarımıza başörtülü kız öğrencileri sınıftan çıkarma talimatı verdi. Hocamızın istemeye istemeye başörtülü kızlardan dışarı çıkmalarını rica ettiğini hatırlıyorum. Sonrasında o arkadaşlar okulu bıraktılar ve bu dersten çıkartılma olaylarının hemen ardından kötü bir hadise yaşandı. Başörtülü öğrencilerden birisinin velisi, kızını sınıftan çıkardığı için hocalardan birine ders çıkışı kapıda bekleyip yumruk atmıştı. Okul bitip asistan olduğumda yasak devam ediyordu. Bazı başörtülü kız öğrenciler çareyi peruk takmakta buldular. Okulun kapısında jandarmanın önünde duvara asılı bir ayna vardı. Aynada başörtülerini çıkarıp peruklarını takıyorlardı. İnsanlık adına, kadınlık adına utandıran görüntülerdi.</p>
<p><b>Başarılar cezalandırıldı</b></p>
<p>Mezun olurken okul birincisi olan kız öğrenci başörtülü olduğu için rektörlük her sene yaptıkları mezuniyet törenini yasakladı çünkü başörtüye birinciliği ve birincinin hediyesini veremezlerdi. Ben de sınıf birincisiydim ve ailem mezuniyetime geldiğinde mezuniyet töreninin iptal edildiğini duyduklarında çok üzüldüler. Doğal olarak gururlanacakları bir anı kaçırmış oldular. Ben de hayatımın en önemli anlarından birisini başarılı olduğum halde yaşayamadım. Başarım siyaseten cezalandırılmıştı. Hepimizin başarısı cezalandırılmıştı. Okul birincisi sadece cezalandırılmamış bir de aşağılanmıştı. İşin tuhaf yanı ise şuydu: Kep ve cübbe giyme töreni ülkemiz üniversitelerine Batı&#8217;nın Hıristiyan ruhban okullarından geçen dinsel bir seremoniydi. Yani mezuniyet törenindeki kep ve cübbe giyme ritüeli dinsel bir ritüeldi. Sayın rektörümüz Batı&#8217;nın Hıristiyan dinsel ritüellerine ve sembollerine izin verirken kendi ülkesinin geleneksel, dinsel kıyafetini yasaklıyordu. O dönemin yöneticileri kendi durumlarının tuhaflığının farkında bile olamayacak kadar sekteryan, yani kesin inançlılardı. Zır Kemalist ve pozitivistlerdi. Atatürk&#8217;ün kendisinin olmadığı adeta dine dönüşen bir Atatürkçülüktü savundukları.</p>
<p>Asistan olduğum yıl başörtülü sınıf arkadaşlarımdan birisi okulu bitirmeye çalıştı. Sık sık okula gelerek peruğunu takıp sınavlara girmeye çalışıyordu. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Okulu bitirip bitiremediğini hatırlayamıyorum ama sonunda yurt dışına gitmişti. Hatırladığım kadarıyla çok sayıda kız öğrenci öğrenimlerini tamamlamak için yurt dışına gitmek zorunda kaldı.</p>
<p><b>Aileleri bile alınmadı</b></p>
<p>Yasaklar sürerken üniversite yeni mezunlar verdi. Bu sefer birinci başörtülü değildi ve yönetim mezuniyet töreni yapmaya karar verdi. Ancak başka bir garabete daha imza attılar. Öğrencilerin ailelerinden başörtülü olanları üniversiteye ve tören alanına sokmadılar. Kapıda nineler, başörtülü anneler ağlaya ağlaya çocuklarını, torunlarını görmeye çalışıyordu. Yıllarca tırnaklarıyla kazıyarak çalışıp okuttukları çocuklarının mezuniyetlerini görmek, gururlanmak, kıvanç duymak tek arzularıydı fakat yollarını jandarma kesti. Bu yasak esnasında en çok o gün utandığımı ve üzüldüğümü söyleyebilirim. Başörtülü değildim ve okula rahatça girip çıkabiliyordum halbuki aynı sırada oturduğum arkadaşlarım bunu yapamıyordu. O günlerde çok kızgın olduğumu hatırlıyorum. Üniversitedeki bu kötü günlerin arkasından 2001 ekonomik krizi geldi. Asistanlığın ilk yılında maaşım rahat rahat yeterken kriz sonrası masraflara yetişemez oldum ve ev değiştirdim. Daha ucuz bir eve taşındım. Memleket çok kötü durumdaydı, bankalar batmıştı insanlar bankaların önünde kendilerini yerden yere atıyordu. Şirketler iflas ediyor batan insanlar intihar ediyorlardı. Kötü günlerdi. Kaybeden, dışlanan, baskı altına alınan, yasaklanan insanlar için gerçekten çok kötü günlerdi. Akademik kariyerime devam etmeye çalışıyordum. Yüksek Lisans tezim başarılı bulunup jüriden geçtikten sonra akademik kariyerimin devamı için doktoraya başlamam gerekti. Tam doktora için başvuracakken siyasi bir karar daha aldılar. Merkez üniversitelerdekiler hariç taşra üniversitelerinde eğitim alan ve doktoraya başlayacak herkes doktorasını merkezdeki üniversitelerden birisini seçerek yapacaktı. Hali hazırda doktora yapanlar da doktora yaptıkları merkez üniversitelere doktoraları bitene kadar madde otuz beş vasıtasıyla atanacaklardı. Eskiden doktora olmayan taşra üniversitelerinde merkezdeki üniversitelere gidip gelerek, yani oraya taşınmadan doktora yapmak mümkündü. Bir sene ders aşaması oluyordu ve dersler bitikten sonra arada danışmanı ziyaret ederek öğrenci doktorasını tamamlayabiliyordu. Fakat bu karardan sonra herkesi, yani doktora yapan bütün asistanları merkez üniversitelere çektiler. Evli olan, çocukları olan arkadaşlarımız vardı. Ailelerini bırakıp doktora yaptıkları üniversitenin bulunduğu şehirlere taşındılar. Doktora uzun bir süreçtir. Bazen 6-7 yıl sürebilir. Özellikle sosyal bilimler alanında tez yazmak uzun yıllar ister. Uzun yıllar ailelerinden ayrı kalan bazı asistan arkadaşlarım bu süreçte boşandılar. Aileleri dağıldı. Ben bekardım, saçım açıktı dolayısıyla yasaklar bana çok fazla vurmamıştı ancak başka şehirde doktora yapmanın şartlarını yerine getirmek kolay olmadı. Çünkü başka şehirde doktora yapmaya gönderdiğinde üniversite dönmemi ve orada çalışmamı garanti altına almak istiyordu. Dolayısıyla doktoraya gitmek için başvurduğumda önüme bir senet çıkardılar. Senet bana doktora yaptığım süre boyunca ödenen bütün maaşları ve masrafları faiziyle ödetmek üzere hazırlanmıştı. İki tane de kefil isteniyordu. Arkadaşlarla bir hesap yaptık faiziyle birlikte senette istenen para o günün parasıyla neredeyse yüz bin liraydı. Ben o güne kadar daha on bin lirayı bir arada görmemiştim. Babamın öğretmen maaşından arttırdığı para ile zorluklarla okumuş, okuduğum üniversitede de asistan olmuştum. Bu senedi imzalasam bile kimse böyle bir rakama kefil olmazdı. Oraya koş buraya koş kimse kefil olmuyor en sonunda ablama gittim, ortağıyla kefil oldular. Şirketlerinde gerekli belgeleri hazırlayıp bana verdiler. İlk kefil tamamdı da ikinciyi nereden bulacaktım. Benim gibi bir asistan arkadaş daha vardı o da ikinciyi bulamamış artık doktoradan umudu kesmiş kara kara düşünüyoruz. Bir de gidelim Hüsamettin Hoca&#8217;ya (Arslan) soralım dedik. Ret cevabı alacağımızı düşünerek ona sorduk. Hiç unutmam, rahmetli Hüsamettin Hoca &#8220;Tamam, ben olurum&#8221; dedi. &#8220;İyi hocam ama bu senet neredeyse yüz bin liraya çıkıyor yine de kabul ediyor musun?&#8221; dedik. &#8220;Ediyorum&#8221; dedi. Sevinçten havalara uçuyoruz. Hemen koşup haber verdik senetler imzalanacak diye. Bize rektörlüğün odasında imzanın atılacağını söylediler. Hüsamettin Hoca ile rektör yardımcısının odasına gittiğimizde Hüsamettin Hoca rektör yardımcısına &#8220;Bu çocuklar kefil bulamamışlar ben kefil oluyorum&#8221; dedi. Rektör yardımcısı, &#8220;Hocam bunlar geri gelmezse maaşınıza el koyarız yine de kabul ediyor musunuz?&#8221; diye sordu. Ben orada iş bozulacak diye titriyorum sesimi de çıkaramıyorum. Hocam &#8220;Olsun imzalarım&#8221; deyince içimden bir oh çekmiştim.</p>
<p><b>Şeriatı engellemek için&#8230;</b></p>
<p>Bütün bunlar şeriatı engellemek üzere yapıldı. Asistanlar merkezdeki üniversitelerden doktoralarını alırlarsa şeriat engellenecekti. Şeriata eğilimi olanların siyasi görüşlerini merkez üniversitesindeki hocalar sözde değiştirecekti. Şunu itiraf etmeliyim: Ben 28 Şubat kararlarından gerçekten etkilenenlerden biri değilim. Bir sürü insanın hayatı mahvoldu. Ailelerini kaybettiler, baskıyla işlerinden oldular, intihar edenler oldu. İnançları yüzünden hapiste çürüyenleri gördük. Ben gerçekten etkilenmedim yalnızca hayatım şehir değiştirmek zorunda kaldığım için ordan oraya biraz daha dağıldı, bazı saçmalıklarla uğraşmak zorunda kaldım, doktorada imzaladığım senedin ağırlığını üzerimde yıllarca taşıdım ve iki paralık olan asistan maaşımla ekonomik olarak zarar gördüm. Bunlar diğer insanların yaşadıkları yanında kocaman bir hiçtir. Sonuçta öğrenimime devam ettim ve bugün profesörlük kadrosunu bekleyen bir akademisyen oldum. Eğer başım kapalı olsaydı bugünkü yerimde olmam mümkün olmazdı.</p>
<p><b>Bir nesil heba oldu</b></p>
<p>Neticede bir nesil heba olup gitti, hayalleri çalındı. Gelişmekte olan ülkemiz belki bir elli &#8211; yüz yıl geriye gitti. Diyebilirim ki, toplumun bir kesimini gericilikle suçlayanların asıl kendileri gericiydi. Toplum hayatı ritüellerle doludur. Bu, sosyolojik bir realitedir. Bu ritüeller ister geleneksel ister seküler olsun sonuçta dinseldir. Cumhuriyet törenleri, askeri seremoniler, hukukçuların seremonileri, stadyumdaki ritüeller, hepsi ritüeldir ve dinseldir. Dinsel ritüellerle seküler ritüellerin tek farkı, ikincisinde aşkın bir Tanrı&#8217;ya inanışın bulunmamasıdır. &#8220;Hukukçuların seremonilerinde gördüğümüz ritüel&#8221; diyordu Hüsamettin Arslan, &#8220;seküler bir ritüeldir ve dini ritüelden işlem olarak tek farkı var. Bu seküler hukukun bir meta dünyası yok, bir aşkın dünyası yok. Aşkın bir Tanrı&#8217;ya inanmıyor, meleklere inanmıyor, öte dünyaya inanmıyor. Onun için her şey bu dünyada ama o da bir ritüel. İşin ilginç tarafı hukukçuların Türkiye tarihinde kendi ritüellerini görmezlikten gelerek dini ritüelleri üfürükçülükle niteleyerek Anadolu&#8217;da cadı avına çıkmış olmalarıdır. Güzel de onlarınki ritüelse, seninki de ritüel. Tek farkı seninkinin seküler yani dünyevi ritüel olması. Öbürünün de dini, manevi ne dersen de bir ritüel olması.&#8221; (Hüsamettin Arslan, Meselelerimizi Konuşmak, Seçil Ofset, 2020, s.119) Arslan, &#8220;modernler, insanlık tarihindeki en mutlu, en ileri ve en doğru düşünen kişilerin kendileri olduğunu düşünürler. Bu da modernlerin kibridir&#8221; derken 28 Şubat&#8217;ı bu kibrin zirveye vardığı anlardan birisi olarak değerlendirebiliriz. Her şeyi elitler biliyordu. Halk cahil ve geri kalmıştı. Neticede 28 Şubat post-modern darbe değil, milletin iradesine indirilmiş gerçek bir darbeydi.</p>
<p>Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi</p>
<p><b><i>bengulg2000@gmail.com</i></b></p>
<p>27.o2.2021, Star, Açık Görüş<br />
https://www.star.com.tr/acik-gorus/28-subati-dogru-anlamak-haber-1612889/</p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodern-degil-milletin-iradesine-karsi-darbe/">Postmodern Değil Milletin İradesine Karşı Darbe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Siyasetini Anlamak ve Yaklaşımlar &#8211; Kutlu Kağan Dalkılıç</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turk-siyasetini-anlamak-ve-yaklasimlar-kutlu-kagan-dalkilic/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Oct 2019 08:09:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turk-siyasetini-anlamak-ve-yaklasimlar-kutlu-kagan-dalkilic/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk siyasi tarihi üzerine çalışmalar yapan Kutlu Kağan Dalkılıç “Tanel Demirel Türk Siyasetini Anlamak kitabında akademi ve siyasi gelenekte hüküm süren üç farklı yaklaşımdan söz ediyor” diyor. Danel Demirel’in Liberte Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Türk Siyasetini Anlamak” oldukça önemli bir eser. Zira literatürde eşine az rastlanan belki de ilk örnek diyebileceğimiz cinsten bir kitap. Türk [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turk-siyasetini-anlamak-ve-yaklasimlar-kutlu-kagan-dalkilic/">Türk Siyasetini Anlamak ve Yaklaşımlar &#8211; Kutlu Kağan Dalkılıç</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="desc">
<p><strong>Türk siyasi tarihi üzerine çalışmalar yapan Kutlu Kağan Dalkılıç “<a href="https://www.liberte.com.tr/turk-siyasetini-anlamak?search=tanel%20demirel" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Tanel Demirel <em>Türk Siyasetini Anlamak</em></a> kitabında akademi ve siyasi gelenekte hüküm süren üç farklı yaklaşımdan söz ediyor” diyor.</strong></p>
</div>
<div id="habericerik_5" class="content fln">
<p><span data-contrast="auto">Danel Demirel’in Liberte Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Türk Siyasetini Anlamak” oldukça önemli bir eser. Zira literatürde eşine az rastlanan belki de ilk örnek diyebileceğimiz cinsten bir kitap. Türk Siyasetini Anlamak, bugüne kadar akademi ve siyasi geleneğimize hâkim yaklaşımları bütüncül bir bakış açısıyla toparlıyor ve önümüze analitik biçimde bir portre sunuyor.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Tanel Demirel, bu eserde akademi ve siyasi gelenekte hüküm süren üç farklı yaklaşımdan söz ediyor. İlki Amerikan Siyaset Bilimi Yaklaşımı(ASB), ikincisi Marksist yaklaşım ve üçüncüsü Tarihsel/Yorumsamacı yaklaşım. Bu yaklaşımların her biri için birer yazı yazmam gerekiyor. Zira bu eser ayrı ayrı değerlendirmelerle ancak zihinlerde netlik kazanabilir. Ancak genel bir çerçeve çizerek yazı serisine başlamak istiyorum.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Türkiye, Cumhuriyet’in kurucu kadro idaresi ve sonrasında hatları iyice oturan Kemalist anlayışla akademide çağa uygun modern bir gelenek oluşturmayı hedefledi. Akademi ve yüksek eğitim bilimcilik, pozitivizm ve ilerlemecilik ekseninde bir anlayışla şekillendi. Bu anlayış Cumhuriyet ile başlamış değildi elbette. Tanzimat ve akabinde Meşrutiyet dönemlerinde bu anlayışın gerek önce tartışıldığını gerekse sonrasında uygulanmaya başladığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet bu geleneği daha keskin ve sınırları belirlenmiş bir rotaya oturttu.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımı dönemin siyaset ve sosyal bilimlerini incelemek ve sorunlara çözüm üretmek için “pozitivist bir ilerlemecilik” anlayışını benimsemiş sayılabilir. Bu dönemde özellikle Amerikan akademisi, sosyal bilimleri ve hatta bürokrasisi için belirleyici anlayışı Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımı oluşturuyor diyebiliriz. Bu anlayışın temeli, olguları istatistik verilere dayanarak incelemek, davranış bilimleri gibi fiziki bir anlayışla sosyal olaylara yaklaşmak ve sonunda pozitivist bir veri değerlendirme metoduyla tüm sosyal hadiseleri teknokratik bir yaklaşımla çözüme kavuşturabilmekti. Bu yaklaşımın esas özelliği içinde bulunduğu ân ile ilgilenmek; yaşanan sıkıntıların temelinde yatan tarih, kültür, zihniyet ve bağlam ile sosyal meseleleri değerlendirmek ihtiyacı hissetmemesiydi.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Tanel Demirel çalışmasında bu yaklaşımın(ASB), Türk Akademisini, Türk Siyaset ve Sosyal Bilimlerini yakından ve derinden etkilediğini söylüyor. Kemalizm’in yaratmak istediği anlayışın bilimci, pozitivist ve ilerlemeci mottosuyla Amerikan Siyaset Bilimi yaklaşımının dönem itibariyle örtüştüğünü zaten görmek mümkün.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Kemalizm’in Cumhuriyet’e geçişle birlikte üzerini kalın bir örtüyle örtmek istediği Osmanlı döneminin tarih, gelenek ve zihniyetinden kopuş için Amerikan Siyaset Bilimi Yaklaşımının pozitivisit ilerlemeci metotlarını kendine yakın hissetmesi ve memlekette yeni kurulan akademik süreci bu hatta yönlendirmesi tabii görünüyor. Zira sosyal meseleleri tarihsel bağlamıyla ve zihniyet çözümlemesiyle ele almak girişimi Cumhuriyet’in yaratmak istediği yeni milletin kodlarını deforme etmeye müsait bir alan açabilirdi. Üstelik dönemin sosyal bilimler anlayışı özellikle Kıta Avrupası’nda pozitivist bir çizgiyle şekilleniyor ve sosyal bilimlerin kesin ve sabit yasaları olduğu inancı dünyayı derinden etkiliyordu. Kemalizm’in bu koşullardan bağımsız bir akademi ve siyaset bilimi yaratması hayali, bu sebeplerle birlikte değerlendirildiğinde dönem itibariyle elbette anlamsız kalır.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Sosyal meselelerde pozitivizmin hâkim olması ve bundan memleketin etkilenmesi Kemalizm’le başlamış da değil, elbette evveli var. Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan bu akım Auguste Comte ile çok büyük bir yaygınlık kazanmıştı. Dönemin akımlarından Vülger Materyalizm, Sosyal Darvinizm ve Bilimcilik bu sosyal pozitivizmle şekilleniyordu. Osmanlı son döneminde, Yeni Osmanlılardan İbrahim Şinasi, Fransız pozitivistleri ile görüşüyordu. Tanzimat’ın önemli devlet adamı Mustafa Reşid ve takipçisi Mithat Paşa Comte pozitivizminin tesiri altındaydı. Tanel Demirel’den aktarılana göre, Comte Reşid Paşa’ya yazarak, “insanlık dini olarak pozitivizmi Doğu dünyasında yayması” gerektiğini söylüyordu. İttihat Terakki kurucusu Doktor Ahmet Rıza Comte’tan esinlenerek cemiyetin adını “Nizam ve Terakki” olarak belirlemişti. Abdullah Cevdet, Beşir Fuad ve Rıza Tevfik örnekleriyle bunu çoğaltmak mümkün…</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Cumhuriyet sonrası Türk akademik hayatına gelindiğinde Amerikan Siyaset Bilimi (ASB) yaklaşımını birçok önemli isimde görmek de mümkün oluyor. Kemal Karpat, İlter Turan, Ergun Özbudun, Ersin Kalaycıoğlu, Metin Heper gibi Türk sosyal ve siyasal bilimlerinin kurucusu sayabileceğimiz isimlerde de meseleler aynı davranışsalcı geleneğin, pozitivist sosyal bilimciliğin tesiriyle modernist bir kuramla değerlendiriliyor. Bütün bu isimler lisans, yüksek lisans ve doktorasını Amerika’da davranışsalcı, pozitivist ilerlemeci sosyal bilimlerde ve sosyal bilimcilerle yapıyor. Ve ayrıca bu isimlerin çoğu Kemalizm’in kurucu kadroda yararlanmak istediği profile uygun ailelerden geliyor: Subay çocuğu, Bürokrat çocuğu, Öğretmen çocuğu vs.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">İlter Turan hocanın kitabının ismi bile “Siyasal Sistem ve Siyasal Davranış” olabilmiş. İlginç bir örnek ise Deniz Baykal, onun eseri ise “Siyasal Katılma- Bir Davranış İncelemesi” olarak karşımızda duruyor. Örnekleri ampirik biçimde Tanel Demirel eserinde temellendiriyor, belki gelecek yazılarımızda biz de değinebiliriz.  </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">İkinci yaklaşım Marksist gelenek, elbette bu yaklaşım da Cumhuriyet sonrası akademi, sosyal bilimler ve siyaset biliminde kendini gösteriyor. Marksizm’in tarihsel çözümlemedeki bütüncül ve sistematik yaklaşımı ile Hegelci tarihsel diyalektik birçok sosyal meseleyi açıklamakta büyülü bir etki yaratıyordu. Tarihsel materyalizm ve üretim ilişkilerinin sosyal dokuyu esas belirleyen olduğu iddiası da pozitivist ilerlemecilik fikrini destekliyordu. Bu durum Kemalizm ideolojisi içinde belli bir cazibeye sahipti elbette, tarihi pozitivist biçimde ele alan ve kollektivist devletçi bir tasavvur yine memleketin ideolojisiyle de yakınlık gösteriyordu. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Niyazi Berkes, bu yaklaşım içinde çağdaşlaşmanın önündeki en büyük engel olarak gördüğü dini geleneksel yapıya Batıcı emperyalizmi de ekleyerek kuramlaştırıyor ve zikrediyordu. Doğan Avcıoğlu, yine “Türkiye’nin Düzeni” kitabında komprador burjuvaziyi yıkacak müdahaleci devlet fikrini savunuyor ve devlet kontrolünde milli burjuvazi tezini öneriyordu. İdris Küçükömer ise devletçi bürokratların temsil ettiği kurucu partiyi gerici olmakla, muhafazakâr hizmet anlayışını temsil eden partileri ise üretim ilişkileri bağlamında değerlendirerek ilerici konuma oturtuyordu. Bu örnekleri çoğaltmak ilerleyen yazılarda mümkün olacaktır ancak şimdilik bu katkılarla yetinelim. Üçüncü ve son yaklaşım olan Tarihselci/Yorumsamacı yaklaşım ise gerek Tanel Hoca’nın gerekse benim durduğum yeri daha fazla temsil eden bir yaklaşım. Bu yaklaşımı iki kavramla ilişkilendirmek mümkün: Hermenötik ve Interpretive. Hermenötik yaklaşım dar anlamıyla kutsal kitapların bağlam ve zihniyetle birlikte doğru yorumu ya da yasaların gerçek ruhu ve anlamı nasıl ortaya çıkabilir sorusunu merkeze alan felsefe, din, gelenek ve hukuku ilgilendiren çoklu bir yaklaşımı ifade ediyor. Interpretive yaklaşımlar ise insan ve kültür bilimlerinin doğa bilimleri metotlarıyla incelenemeyeceğini vurguluyor.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Tarihselci/Yorumsamacı geleneğin en önemli temsilcileri şüphesiz Wilhem Diltey ve Max Weber. Sonrasında Peter Winch, Gadamer ve eleştirel teoriyle bilinen Jürgen Habermas. Foucault ve Derrida’nın da katkılarından bu yaklaşım içinde söz etmek mümkün.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bu yaklaşım sosyal ve siyasal bilimlerin kendi bağlamından, geleneğinden, tarihinden ve kültüründen koparılmadan bir zihniyet çerçevesinde incelenmesi gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken elbette ampirik verileri yok saymıyor ancak verilerin arka planındaki süreci anlamanın ve açıklamanın önemini vurguluyor. Anlamak için tarihi ve bağlamı yok saymamak, sonrasında ise açıklamak için pozitivisit verileri kullanmanın gerekliliğini ifade ediyor. Ve en önemlisi Amerikan Siyaset Bilimi ve Marksist yaklaşım gibi sosyal pozitivizmden kaçınıyor, genellemeler yapmaya karşı mesafeli duruyor. Davranışı belirleyen unsurlarla birlikte eylemi ona verilen anlam ile yorumluyor, dar bir çerçevede ve daha göreceli alanlar bırakarak sosyal meseleleri açıklamaya çalışıyor.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bu geleneğin bizdeki en önemli temsilcileri Sabri Ülgener ve Şerif Mardin olarak karşımıza çıkıyor. Kemal Karpat ise hem ASB hem de Yorumsamacı yaklaşımda izleri görülebilen bir isim. Daha geriye gidersek tarihte Ahmet Cevdet Paşa ve Ziya Gökalp’ı bulmak mümkün. Ülgener, iktisat ve sosyal bilimleri Tarihselci/Yorumsamacı yaklaşımla bir zihniyet çerçevesinde ele alıyor. Şerif Mardin yine meseleleri çözümlerken bu gelenekle yakından ilişki kurabiliyor.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Sonuç olarak, Türkiye bu üç farklı yaklaşımı ilk kez Tanel Demrel’in “Türk Siyasetini Anlamak” eserinde derli toplu biçimde ve analitik bir perspektifle okuma imkânı buldu. Bu yolun akademimizde ve siyasal geleneğe sunduğu eşsiz katkı bu çalışmaların devamıyla giderek artacaktır. Bu üç farklı yaklaşımı oldukça önemsiyorum ve fakat yorumsamacı geleneği ayrıca önemsiyorum, umarım daha detaylı bir biçimde seri halinde yazmak nasip olur.  </span></p>
<p><strong>Kutlu Kağan Dalkılıç, Karar, 12.10.2019</strong></p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turk-siyasetini-anlamak-ve-yaklasimlar-kutlu-kagan-dalkilic/">Türk Siyasetini Anlamak ve Yaklaşımlar &#8211; Kutlu Kağan Dalkılıç</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Terör Örgütünün Bitiş Öyküsü &#8211; Mahmut Övür</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bir-teror-orgutunun-bitis-oykusu-mahmut-ovur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jul 2019 08:57:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bir-teror-orgutunun-bitis-oykusu-mahmut-ovur/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son aldığım veya kitaplığımdan çıkarıp başucumda tuttuğum kitapları yeniden okurken herkesin de okumasını isterim. Ama ne yazık ki uzun zamandır üst üste yaşanan seçimlerden, sıcak gündemin yoğunluğundan buna fırsat bulamadım. Şimdi üzerinde anlaşmış gibi göründüğümüz ama gerçekte anlaşamadığımız siyaset-terör ilişkisinde ölçü olabilecek bir kitaptan söz etmek istiyorum. Siyaset-terör ilişkisi önemli çünkü son 50-60 yıllık yakın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-teror-orgutunun-bitis-oykusu-mahmut-ovur/">Bir Terör Örgütünün Bitiş Öyküsü &#8211; Mahmut Övür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son aldığım veya kitaplığımdan çıkarıp başucumda tuttuğum kitapları yeniden okurken herkesin de okumasını isterim. Ama ne yazık ki uzun zamandır üst üste yaşanan seçimlerden, sıcak gündemin yoğunluğundan buna fırsat bulamadım.<br />
Şimdi üzerinde anlaşmış gibi göründüğümüz ama gerçekte anlaşamadığımız siyaset-terör ilişkisinde ölçü olabilecek bir kitaptan söz etmek istiyorum.</p>
<p>Siyaset-terör ilişkisi önemli çünkü son 50-60 yıllık yakın tarihimizde sağ-sol veya etnik kimlik üzerinden devreye sokulan kör teröre karşı ne yazık ki ortak bir tavır geliştiremedik.<br />
Şu gerçek artık çok net biliniyor; siyasi partiler, siyasi aktörler özellikle de farklı toplumsal kesimler demokratik siyaset için teröre karşı ortak tavır almadan terör bitmiyor. Bunun en çarpıcı örneğini İspanya&#8217;da Bask halkı için kör terör kullanan ETA&#8217;nın bitiş öyküsünde görüyoruz.</p>
<p>O öyküyü en çarpıcı ve belgesel tadında emekli diplomat, yazar Akın Özçer <a href="https://www.liberte.com.tr/markalar/liberte-yayinlari/agur-eta-artik-yok"><b>Agur, ETA</b> <b>Artık Yok </b></a>kitabında anlatıyor. Agur, Bask dilinde <b>&#8220;elveda&#8221;</b><b> </b>demek. Terör üreten ETA&#8217;nın<b> </b>İspanya&#8217;ya <b>&#8220;elveda&#8221; </b>deyip yok<b> </b>olması hiç kolay olmadı. Tam<b> </b>79 yıl sürdü. Bizdeki terör kadar<b> </b>kanlı olmasa da İspanya da kör<b> </b>terörden çok çekti.<br />
İspanya, etnik haklar açısından aklınıza gelebilecek siyasi ve insani her hakkın kullanıldığı demokratik bir ülke&#8230; Ama aynı zamanda teröre karşı da parti kapatma, tutuklamalar dahil her türlü güvenlik önleminin alındığı ve uygulandığı bir ülke. Ancak bunların hiçbiri tek başına terörü bitirmeye yetmedi.</p>
<p>Peki, terör nasıl bitti? <b>Özçer</b><b> </b>anlatıyor:<br />
<b>&#8220;Bu derslerin en önemlisi</b><b> </b><b>terörle mücadelede en</b><b> </b><b>etkin silahın demokratik </b><b></b><b>hukuk devletinin araçları</b><b> </b><b>olduğu gerçeğiydi. Bu araçlar</b><b> </b><b>arasında elbette askeri</b><b> </b><b>ve polisiye önlemler ve yargı</b><b> </b><b>kararları önemliydi ama</b><b> </b><b>daha önemlisi, hangi siyasi</b><b> </b><b>görüşten olurlarsa</b><b> </b><b>olsunlar, milliyetçisi,</b><b> </b><b>ayrılıkçısı,</b><b></b><b>muhafazakarı, solcusu</b><b> </b><b>ve sağcısıyla</b><b> </b><b>herkesin teröre</b><b> </b><b>karşı biraraya </b><b></b><b>gelmesiydi.&#8221;</b></p>
<p><b></b>Bu birlikteliğin<b> </b>fitilini daha<b> </b>90&#8217;larda terör<b> </b>örgütü ETA&#8217;nın<b> </b>Belediye Meclis<b> </b>Üyesi <b>Miguel</b><b> </b><b>Angel </b><b>Blanco</b>&#8216;yu<b> </b>kaçırıp öldürülmesine gösterilen<b> </b>toplumsal tepki ateşledi. Kitapta<b> </b>o tepki şöyle anlatılıyor:<br />
<b>&#8220;Meclis üyesinin katledildiğinin</b><b> </b><b>anlaşılması milyonları</b><b> </b><b>sihirli bir el değmiş </b><b></b><b>gibi sokaklara dökmüştü. </b><b>İspanya&#8217;nın her kenti, her</b><b> </b><b>kasabasında halk haftalar</b><b>ca</b><b> </b>&#8216;temiz elleri&#8217; <b>simgeleyen el</b><b> </b><b>şeklindeki pankartlar taşımış,</b><b> </b>&#8216;Basta ya&#8217; <b>(Yeter artık)</b><b> </b><b>ve </b>&#8216;Basklara evet, ETA&#8217;ya hayır&#8217;<b> </b><b>sloganları atmıştı. Bu ortak</b><b> </b><b>ruh, milliyetçisinden sosyalistine,</b><b> </b><b>komünistinden ayrılıkçısına</b><b> </b><b>bütün farklılıklarıyla</b><b> </b><b>İspanyolları terör örgütüne</b><b> </b><b>karşı bir araya getirmişti.&#8221;</b></p>
<p><b></b>O günden sonra ETA&#8217;nın<b> </b>yaptığı her terör eylemine, halk<b> </b>ve siyasi partiler ortak tepki verdi. Sonunda ETA&#8217;nın siyasi ayağı Herri Batasuna kapatıldı, AİHM de bunu onayladı. Siyasi ayağının lideri <b>Arnaldo Otegi</b> de cezaevine kondu. Dahası Fransa&#8217;daki Bask bölgesinin desteği kesildi, uluslararası güçler, üçüncü göz ülkeler ve arabulucular araya girdi ama hiçbiri toplumun ve siyasi partilerin ortak tepkisi kadar etkili olmadı.</p>
<p>ETA 20 Ekim 2011&#8217;de silah bıraktı, 3 Mayıs 2018&#8217;de ise kendi deyimiyle içinden çıktığı halkın içinde eriyip yok oldu.<br />
Kitap, ETA&#8217;nın doğuşundan bitişine kadar bir terör örgütünün İspanya gibi demokrasisi gelişmiş bir ülkede bile nasıl derin yıkımlara yol açtığını ve ancak ortak toplumsal tepkiyle durdurulabileceğini çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Umarım en kısa zamanda biz de; <b>&#8220;Bin</b> <b>xatire wê (</b>elveda<b>) PKK artık</b> <b>yok&#8221; </b>kitabını okuruz.</p>
<p><a href="https://www.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2019/06/23/bir-teror-orgutunun-bitis-oykusu">Sabah</a>, 23 Haziran 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-teror-orgutunun-bitis-oykusu-mahmut-ovur/">Bir Terör Örgütünün Bitiş Öyküsü &#8211; Mahmut Övür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Röportaj: Nihayet ETA artık yok! (Akın Özçer)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/roportaj-nihayet-eta-artik-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jan 2019 10:46:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/roportaj-nihayet-eta-artik-yok/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayrılıkçı/milliyetçi terör örgütü ETA’nın hikayesini yazan Akın Özçer: “ETA, Franco İspanyası ile savaşmak üzere örgütlendi ama demokratikleşen İspanya ile savaşı sürdürdü ve sonunda demokratik hukuk devletine yenildi. En yanlış stratejisi şiddeti siyaset aracı olarak kullanması, bunda ısrar ederek, aynı hedefe demokratik yollardan varmak için siyaset yapma olanağını elinin tersiyle itmiş olmasıydı.” Agur, ETA Artık Yok, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/roportaj-nihayet-eta-artik-yok/">Röportaj: Nihayet ETA artık yok! (Akın Özçer)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayrılıkçı/milliyetçi terör örgütü ETA’nın hikayesini yazan Akın Özçer: “ETA, Franco İspanyası ile savaşmak üzere örgütlendi ama demokratikleşen İspanya ile savaşı sürdürdü ve sonunda demokratik hukuk devletine yenildi. En yanlış stratejisi şiddeti siyaset aracı olarak kullanması, bunda ısrar ederek, aynı hedefe demokratik yollardan varmak için siyaset yapma olanağını elinin tersiyle itmiş olmasıydı.”</p>
<p><strong><a href="https://www.liberte.com.tr/agur-eta-artik-yok" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Agur, ETA Artık Yok</a>,</strong> emekli diplomat Akın Özçer’in ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın 59 yıllık hikayesini anlattığı kitabı. İspanya’da Franco diktatörlü-ğünde örgütlenen, 80’lerde ülkenin demokratikleşme adımlarına rağmen sadece kendi varlığını sürdürmeye odaklanan ve nihayet 2018 yılında kendi kendini fesh eden bir örgüt ETA. Hikayesi de okunmaya değer çünkü ETA’ya tek taraflı silah bıraktıran stratejiler, terörle mücadele eden tüm aktörleri yakından ilgilendiriyor.</p>
<p>Florencio Dominguez’in tespiti: “ETA bombadan çok kağıt üretmiş”. Bir yönetim merkezinin elinden geçip dünyanın dört bir yanındaki üyelere ulaşan milyonlarca belgeden söz ediyorsunuz. Bunu okuyunca kitabın 700 sayfa olması hiç şaşırtıcı olmadı. Sizin için nasıl bir hazırlık ve yazım süreciydi?</p>
<p>ETA ile ilgili araştırmalarıma Madrid’deki görevim sırasında (1994-98) başlamıştım. Terör örgütü o dönemde gerilemekte olmakla birlikte ses geti-ren eylemleri vardı. Örneğin eski Başbakan, o dönem ana muhalefet lideri olan José Maria Aznar’a yönelik suikast girişimi. Aznar’ın zırhlı aracı ikamet ettiğim semtte bombayla havaya uçmaktan kıl payı kurtulmuştu.</p>
<p>ETA Bask milliyetçiliğinin ürünü. ETA’yı anlamak için Bask milliyetçiliğini bilmek, bunun için de XIX. yüzyıla kadar gitmek gerekiyor. ETA’nın ürettiği belgeler ve üzerine yazılanlar bir yana, Bask milliyetçiliğinin tarihini, mitlerini ve kurucusu Sabino Arana’nın ideolojisini özümsemek gerekiyor.</p>
<p>Bu konulardaki araştırmalarım Büyükelçilikteki görevimin ötesine taşınca edindiğim bilgileri bir kitaba aktardım. Madrid dönüşü iki ciltlik “Eus-kal Herria: İspanya siyasi tarihinde Bask milliyetçiliği” (1999) yayımlandı. Konuyu izlemeye devam ettim. ETA terörü zayıflamış ama bitmemiş, Bask milliyetçilerin siyasi manevraları sürmüştü. Bu kez İspanya’nın anayasal düzeni ve terörle mücadele politikasını öne çıkaran “ Çoğul İspanya: anayasal sistemi ve ayrılıkçı terörle mücadele modeli (2006)” çıktı. Bu kitapta doğal olarak bir öncekinde yer alan konulara da girdim. ETA her iki kitapta da vardı kuşkusuz. ETA 20 Ekim 2011’de silah bıraktı. Bir ay sonra İspanya’da Profesör Jésus Eguiguren’in ETA’nın son dönemini anlatan “ETA, las claves de la paz” (ETA, barışın anahtarları) başlıklı kitabı yayınlandı. Kitap Eguiguren’in sosyalist Zapatero hükümetinin temsilcisi olarak ETA temsilcileriyle Cenevre merkezli Henri Dunant İnsani Diyalog Merkezi aracılığıyla yürüttüğü ve terör örgütünün uzlaşmaz tutumu nedeniyle sonuca ulaşmayan diyalog sürecini anlatıyor. ETA silah bırakmış ama henüz silahlarını teslim etmemiş, kendini feshetmemişti. Bu konuda son kitabı yazmak için bu süreci 3 Mayıs 2018’de tamamlanana kadar izledim. Dolayısıyla, “Agur, ETA artık yok” benim için zor olmadı. ETA ve bağlantılı konularda edindiğim tüm birikimimi kağıda döktüm.</p>
<p><strong>Siz kitapta sondan başlamışsınız biz de öyle yapalım. ETA’nın ‘agur’ demesinde en etkili araç hangisiydi? </strong></p>
<p>ETA’nın “agur” (elveda) demesinde birçok faktör rol oynadı. Terörün hedef aldığı ülke olarak İspanya açısından en önemli faktör, Franco dikta-törlüğünün tasfiye edilip demokratik hukuk devletinin kurulmasıydı. Demokratik hukuk devleti şiddetten arındırılmış her türlü siyasi düşüncenin ifade ve temsil edildiği bir anayasal düzenin güvencesidir. Buna karşın ETA gibi kendi siyasi çözümünü şiddet ve terörle dayatmaya kalkan örgütlere karşı siyasi araçları, güvenlik güçleri ve yargısıyla her türlü önlemi de alır elbette. Ama bu önlemlerin ETA gibi komşu bir ülkede (Fransa’da) üslenen bir terör örgütüne karşı etkin olması o ülke makamlarıyla eşgüdüm içinde yürütülmesine bağlı. ETA’da bu eşgüdüm 80’lerin ortasına kadar sağlanama-dı.</p>
<p><strong>İparralde’deki Fransız vatandaşı Baskların bu hikayedeki az üzerinde durulan önemli etkisinden bahsediyorsunuz. Neydi bu etki?</strong></p>
<p>ETA’nın öyküsünün önemli bir bölümü İparralde’de, İspanya’dan kaçan Baskların yerleştiği, terör örgütü yönetiminin üslendiği, militan sakladı-ğı, silah ürettiği Fransız Bask bölgelerinde yazıldı. İparralde’de yaşayan Baskların etkin desteği olmadan ETA’nın serpilmesi, uzun yıllar yaşaması mümkün olmazdı elbette.</p>
<p>İparralde’deki Baskların ETA’nın serpilmesinde olduğu gibi silahlarının tesliminde ve kendini feshetmesinde de rol oynadığı yadsınamaz. Nite-kim ETA’nın silah ve mühimmatını gizlediği zulalarla ilgili bilgiler Fransız makamlarına İparralde’deki sivil toplum tarafından iletildi.</p>
<p><strong>ETA diğer Bask milliyetçilerden farklı olarak devrimci savaştan, şehir ‘gerilla’sından söz edecek ölçüde aşırı sol ideolojilerden esinlenmiş bir örgüt. Ama aynı zamanda içinde rahipler ve dindar militanlar da var.  Nereye koymalıyız ETA’yı? Sol örgüt ya da nasyonal sosyalist denebi-lir mi?  </strong></p>
<p>ETA, Arana’dan farklı olarak Bask milliyetçiliğinin ırkçılık ve köktendinciliğini reddetti. Irk yerine dil ve kültürü milliyetçiliğin ana unsuru saydı ve laikliği benimsedi. Bunda Nazizm ertesinde Fransa gibi laik bir ülkede serpilmesinin rolü var.</p>
<p>Marksizm-Leninizm ve Mao’dan Gramsci’ye kadar sol akımlarla flörtünün üç temel nedeni var. Birincisi, komünist partilerin örgütlenme biçi-minden esinlenmesi. İkincisi Lenin’in milli kurtuluş hareketlerine verdiği desteğe hayranlık duyması. Ama Stalin’in ve dönemin komünist partilerinin merkeziyetçi yaklaşımlarından rahatsızdı. Üçüncüsü de Euskadi’de işçi davasına destek çıkarak milli dava (Büyük Bask Ülkesi Euskal Herria’nın bağımsızlığı) için güç devşirme çabası.  ETA’nın 60-70’li yıllarda içinde birçok bölünmeye yol açmış çelişkili ve karmaşık ideolojik evrimini kısaca özetlemek kolay değil elbette.</p>
<p>Franco gitse de ardından gelen dönemler çok farklı görülmemiş ETA için. 82 seçimleriyle İspanya’da demokratikleşme süreci başlıyor. Eş-zamanlı olarak da örgütün eylemleri hız kazanıyor. Bu kontrast ilişkiyi anlamak güç…</p>
<p>ETA’nın Franco’nun ölümünden sonra Kral Juan Carlos’un girişimiyle başlayan demokrasiye geçiş döneminden başlayarak tanımına uygun bir terör örgütüne dönüşümü gerçekten çelişkili. Euskadi Cumhuriyeti’nin kurulacağına ilişkin beklentisi boşa çıkan ETA bu dönemde yapılan çalışma-lardan özerkliğe açık ama bağımsız Bask devletine kapalı bir anayasa çıkmasından ötürü teröre devam kararı aldı.</p>
<p>ETA gerekçe olarak İspanya’nın Franco’suz Frankizm dönemine geçtiğini iddia etti. Bu iddiadaki tek doğru Suárez hükümetinin Franco’dan esin-lenmiş terörle mücadele politikasını sürdürmesiydi. Bu politika ana hatlarıyla ETA’nın İspanya’daki terör eylemlerine Fransa’da karşı terör örgütleriyle karşılık verilmesine dayanıyor.</p>
<p>ETA’nın terörü özellikle Franco’cu orduyu hedef alarak tırmandırması sonunda İspanya’yı askeri darbenin eşiğine getirdi. 23 Şubat 1981 darbe girişimini Kral Juan Carlos önledi. Ardından 1974’den beri mevcut olan iki ETA’dan biri (p. m/ siyasi askeri) ateşkes ilan etti ve 1982’de kendini feshederek demokratik siyasete geçti. Öteki ETA (askeri) ise teröre devam kararı aldı.</p>
<p>Bu kararın ardında bazı maddi nedenler de vardı. Örgütün o dönem itibariyle terörist havuzu yıllarca var olmasına imkan verecek kadar genişti. Fransa’da iktidarda ETA’ya hoşgörüyle bakan Mauroy hükümeti vardı. Öyle ki ETA militanları İparralde’de planlanan terör eylemlerini yapmak için dağdan teçhizatlarıyla İspanya’ya geçiyor, eylem yaptıktan sonra aynı yoldan İparralde ’ye dönüp elini kolunu sallayarak dolaşıyordu.</p>
<p>Bir diğer anlaşılmayan konu 59 yılın sonunda bir müzakere süreci sonrası ulaşılan herhangi bir uzlaşma zemini olmaksızın ‘halkın içinde erime’ kararı alması. IRA ve FARC örnekleri böyle sonlanmamıştı.</p>
<p>ETA, başarısız bir diyalog süreci sonunda, sınırın iki yakasında yürütülen eşgüdümlü polisiye önlemler sonucu tek yanlı silah bırakmak zorunda kaldı. Sürecin başarısızlığının nedeni, ETA’nın görüşmelerde ısrarla siyasi konulara girmek istemesiydi.</p>
<p>Terör örgütlerinin diyalogla silah bırakma ve kendilerini feshetmeleri süreçlerinin bazı kriterleri var. İRA ile görüşmelerde ilk kez hayata geçirilen Mitchel kriterleri gibi. Bunlardan en önemlisi terör örgütleriyle sadece mahkûmlarının durumu gibi teknik konuların silahtan arınmış bir ortamda görü-şülmesi. Silah bırakmanın herhangi bir siyasi bedeli olmaması. ETA temsilcileri Eguiguren’le görüşmelerinde Bask sorununun hedeflediği gibi çözü-müne kadar silah bırakmaya yanaşmadığı için diyalog süreci başarısız oldu. Burada vurgulanması gereken bir başka önemli husus örgütün AİHM onayıyla yasaklı siyasi kolu Batasuna’nın lideri Arnaldo Otegi’nin ETA’yı Sinn Fein lideri Gerry Adams’ın İRA ’ya yaptığı gibi küçük adımlarla silah bırakmaya zorlaması.</p>
<p>İnsan okurken ister istemez PKK ile mücadele konusunda mukayese yapıyor. Çok farklı tecrübeler olduğu aşikar ama yine de benzeşen ve ayrışan yönlerini özetlemekte fayda var sanırım.</p>
<p>ETA birçok yönden PKK’dan farklı. İkisi de komşu ülkede üslenmiş olsa da biri demokratik bir ülke olan Fransa, diğeri ülkenin kırsal kesimine hâkim olamayan Irak. ETA kentleşmiş alanlarda şehir gerillası tipi eylemler yaptı. PKK ise kırsal kesimde de etkinlik gösterdi. ETA kör terör yaptı ama çoğunlukla selektif hedeflere yöneldi. PKK’da kör terör ağırlık taşıyor.</p>
<p>İki örgüt arasındaki en büyük fark, PKK’nın özellikle Suriye’de ABD ve Batılı devletlerin vekalet savaşını yürütüyor olması. Son dönemde bu devletlerin müttefiki mertebesine kadar yükselmiş bulunuyor. Bu nedenle, parasal kaynakları çok, silah, mühimmat sıkıntısı yok. ETA bir dönem Fransa’nın kabul edilemez hoş görüsüne sığınmış olmakla birlikte sırtını büyük bir ülkeye hiç yaslayamadı.</p>
<p>İki terör örgütü arasındaki benzerlik ise, silahla siyaset yapmaları. Bu örgütlerin ellerindeki silahın alınması için demokratik hukuk devletinin şiddete dayanmayan ayrılıkçılık dâhil her türlü siyasetin önünü açması gerekir.</p>
<p><strong>Peki, İspanya’nın terör ile mücadele politikalarının bizim kendi meselemize dair söylediği en önemli şey ne sizce?</strong></p>
<p>Bir önceki cümlede altını çizdiğim husus. Şiddete dayanmayan ayrılıkçılık dâhil her türlü siyasetin yasal çerçevede yapılabilmesi gerekir. Sağcısı solcusu, ayrılıkçısı, milliyetçisiyle herkesin teröre, kanla siyaset yapılmasına karşı birleşmesi ancak böyle sağlanır.</p>
<p><strong>ETA kiminle savaştı? Kime yenildi? En yanlış stratejisi neydi?</strong></p>
<p>ETA, Franco İspanyası ile savaşmak üzere örgütlendi ama demokratikleşen İspanya ile savaşı sürdürdü ve sonunda demokratik hukuk devletine yenildi. En yanlış stratejisi şiddeti siyaset aracı olarak kullanması, bunda ısrar ederek, aynı hedefe demokratik yollardan varmak için siyaset yapma olanağını elinin tersiyle itmiş olmasıydı.</p>
<p><strong>ETA bitti, Bask sorunu ya da Bask milliyetçiliği bitti mi?</strong></p>
<p>ETA bitti; dolayısıyla İspanya’da terör sorunu sona erdi. Ama Bask sorunu devam ediyor. Bask milliyetçi partiler, ETA’nın tabanındakiler dâhil şimdi Euskadi’nin bağımsızlığı için demokratik çerçevede siyaset yapıyor.</p>
<p><a href="https://www.star.com.tr/acik-gorus/azkenik--2anihayet-eta-artik-yok-haber-1429350/">Star, Açık Görüş</a><br />
26 Ocak 2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/roportaj-nihayet-eta-artik-yok/">Röportaj: Nihayet ETA artık yok! (Akın Özçer)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ertuğrul Başer ile Söyleşi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ertugrul-baser-ile-soylesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Sep 2017 09:03:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ertugrul-baser-ile-soylesi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söyleşen: Mehmet Akif Ertaş Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18. Ertuğrul Bey, söyleşimiz için ilk adımı atmadan önce, size, hem, birçok kıymetli ismin makalesini ve kitabını Türkçeye “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek kazandırarak, teorik metinler kaleme alarak “algı kapıları”mızı açtığınız, hem de söyleşi teklifimizi reddetmediğiniz için teşekkür ediyoruz. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ertugrul-baser-ile-soylesi/">Ertuğrul Başer ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Söyleşen:</strong> Mehmet Akif Ertaş<br />
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 56, Temmuz 2017, ss. 6-18.</p>
<p><em>Ertuğrul Bey, söyleşimiz için ilk adımı atmadan önce, size, hem, birçok kıymetli ismin makalesini ve kitabını Türkçeye “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek kazandırarak, teorik metinler kaleme alarak “algı kapıları”mızı açtığınız, hem de söyleşi teklifimizi reddetmediğiniz için teşekkür ediyoruz.</em></p>
<p>Ne demek, ben teşekkür ederim, buyrun.</p>
<p><em>Söyleşimizi derinleştirmeden, gün yüzüne çıkardığınız çalışmaların arka planlarının arkeolojisine geçmeden önce, Türkiye’ye, iştigal eylediğiniz alanlar bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaştığınızı bizimle paylaşırsanız seviniriz.</em></p>
<p>Bir kadrini bilemedik hissi, Türkiye deyince, o yüzden bir yerlerimizde biraz suçlu bir pişmanlık. Biraz onun sana verdiklerinin altında kalmışlık duygusu. Tabi kötü bir şey insanın kendi ülkesine, vatanına ilişkin bu tür bir hissiyata kapılması.</p>
<p>Sonra bunları bastıran tuhaf bir laboratuvarda yaşamış, yaşıyor olmak hissi. Sanki her birimiz birer laborantız, lamlara lamellere yatırıyoruz olup biteni, bir tüpe doldurup üstüne biraz hırs damlatıyoruz, biraz Kant, biraz Kurtuluş. Sonra elbette ikiye ayırıp bir tüpe pür silah ve şiddet, diğerine pür sabır ekliyoruz. Biraz ısıtıyoruz, renk değiştirmeye başlayınca, işkence altında inceliyoruz bakalım nasıl farklı bir reaksiyon…</p>
<p>Konumumuz o kadar da net değil, sanki denek yazılmışız çaresiz ihtiyaçtan, cam kaplara damlatıyorlar bizi, lamlara yayıyorlar, pipetlerle bir damla demokrasi damlatıyorlar üstümüze, bir damla çocuk nasıl yetiştirilir, bir damla ağacı sev yeşili koru, sonra elbette ikiye ayırıp… Biraz ısıtıyorlar, renk değiştirmeye başlayınca, birbirimizi bu kez kesinkes boğazlayacağımız üzerine bahisler çoktan açılmış oluyor, duyuyoruz, farkındayız ama kendimizi de eğleyemiyoruz, laborantların arkasında ayaklarımızın ucunda yükselerek bakıyor ve bir hınçla inceliyoruz acaba farklı bir reaksiyon…</p>
<p>Kadir bilmezlik, altında kalmışlık, laboratuvarda yaşıyor olmaklık… Bu sezgi-hislerin hepsinden süzülüp öne çıkan bir bilgi de var dile getirebileceğimiz, en çok da kendimizden biliyoruz: ülke olarak bir yol bulmak için uğraşıyoruz, daha doğrusu kendimize yol açmağa. Kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol. 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpındığımız şey bu.</p>
<p>Ve bunca çırpınıştan sonra yeni bir merhaleye geldik, şükretmek lazım. Cumhuriyeti kuran kadroların can telaşı içinde bu ülkeyi soktukları ve Cumhuriyet tarihi boyunca tahkim ettikleri yol, bir vatanın bekası için yeterli olmuş olabilir, ama artık Bize yetmiyor, dar geliyor, Bizi azaltıyor, bölüyor, kurutuyor. Artık makul, mütevazı, farklı gelenek, kimlik ve hayat tarzlarına açık, kırıp dökmeden, kök kazımadan, kansız, şiddetsiz, birbirini çoğaltarak yaşayabileceği bir yol açmağa çalışıyoruz. Bugün, Türkiye’nin bütün göçmüş hayat ve denemelerin üstüne yapmaya çalıştığı, özellikle AK partinin iktidara geldiği 2000’lerin başından itibaren iyice netleşen, milim milim ilerlettiği hamle bu.</p>
<p><em>İki yoldan ilerletmeyi düşündüğümüz söyleşimizin ilk yolunda “Türkçe Söyleme” geleneğinin izini sürerek Türkçeye kazandırdığınız çalışmalara odaklanan sorularımızı yönelteceğiz</em></p>
<p><em>Bu yolda ilerlemeden önce, “Türkçe Söyleme”, “Çevirme”, “Tercüme” terimlerini nasıl konumlandırdığınızı, hangi fiili ya da fiilleri kendinize yakın bulduğunuzu merak ediyoruz.</em></p>
<p>Bu soruya kendi kararımca cevap vermeden peşinen belirtmek isterim ki ben iddialı bir çevirmen değilim, İngilizce’yi Türkiye’de öğrendim, sınırlarımı bilmeye çalıştım, daha çok sevdiğim kitapları çevirdim. Diyeceğim, umarım yaptığım çeviriler beğenilmiş ve yeterince Türkçe, yeterince doğru, okunaklı ve faydalı olmuştur. Aksi durumlar için okurların affına sığınırım…</p>
<p>Çeviri netameli bir konu. Bir yandan her daim “çevirinin imkânsızlığı” gibi çok sağlam bir argümanın gölgesinde yaşıyor. Bir yandan da bu argümana, öyle ince eleyip sık dokumadan, “hadi git işine ya” dediğimiz hakiki dünyada işimizi bitiriyor. Bu dünya fala inanmayabiliyor ama falsız da kalmıyor. Çeviriye ihtiyacımız var, faydalanıyoruz ondan.</p>
<p>Sorduğunuz kavramlar sanırım bu “imkânsızlık” ile “fayda” arasında yer tutuyor. Tabii ki her durumda “Türkçe Söyleme”den yana olmak lazım. Çevirinin en imkânsız göründüğü şiirde bile olağanüstü çeviri örnekleri var, hem de çok sayıda. Muhtemelen, çevirmeni en fazla Türkçe söylemeye zorlayan metin türü şiir de ondan.</p>
<p>Öte yandan, benim anladığım sorun burada bitmiyor, tersine yeni başlıyor. Biri zaman ve ücret, diğeri hangi Türkçeyle söylemek?</p>
<p>Zaman ve ücret…Şimdi nasıl bilmiyorum, ben yaklaşık 10 yıldır kitap filan çevirmedim, ama çok değiştiğini zannetmiyorum. İyi çeviri için zamana ihtiyaç var. Diyelim hakkı 3 ay olan 250 sayfalık orta kalınlıkta bir kitabı makul bir aylık gelir elde etmek için 1 ayda çevirmek zorunda kalıyor bu işten geçim sağlayan çevirmenler. Bu da ister istemez niteliğe yansıyor. Nasıl çözülür bilemiyorum.</p>
<p>Diğer, bence daha kritik mesele, hangi Türkçeyle söylemek?</p>
<p>Bir ara (1980’ler) uzun süre baskısı tükenmiş bir kitabı aramış ve sonunda bulmuştum. Çeviri orijinal dildendi, çevirmen çok saygı duyduğum bir yazardı. Sonra büyük bir iştahla okumaya başladım. Ama bunca aradığım, yolunu gözlediğim kitabı inatla okunmuş 40-50 sayfadan sonra bırakmak zorunda kaldım. Çevirmen-yazar aşırı “öztürkçeciydi” ve ben de o dönem kendi çapımda bir “öztürkçeci” olmama rağmen metne nüfuz edemiyordum. (“Öz Türkçe”, Hakiki Koç gibi tuhaf, manasız bir adlandırma zaten, bir yerde öz olmayan bir Türkçe olduğunu ima ediyor, pes yani!)</p>
<p>Cumhuriyet elitlerinin maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştuğu bir tarihten miras bu. Aynı dozda olmasa da halen devam eden bu dil cenginden geriye kökleri açıkta, iyi beslenemeyen, ıssızlaşmış sözcükler, yağmalanmış anlam kıyıları, kelime cesetleri, atasözü, deyim kadavraları, eş anlamlı lakin dibine kadar güç mücadelesine alet edilmiş, birbirinin kuyusunu kazan, birbirine düşman, zıddına ulaşılamayan kelimeler kaldı. Dilden gıdalanan bütün canlıları, varlıkları, dille yapılan bütün faaliyetleri, yaratımları, eserleri, içinden dille geçilen her türlü oyunu, düşünceyi, sohbeti, tefekkürü, yeri göğü, nesneyi, özneyi, her şeyi, her şeyi etkiliyor, yoksullaştırıyor bu.</p>
<p>Ne zaman yatışır bu hoyratlık, parçalanma, ne zaman insan zihni ve gönlünün yumuşattığı bir arifaneliğe, oturmuşluğa, körfezdeki durgun suluğa ulaşır bilmiyorum. Ama hala bu viran, uğursuz, hurdalığa dönmüş dil tamir atölyesinde oturup kalkıyoruz. Tabloya giderek görsel imgenin/kelimenin merkeze taşındığı bir anlam kurma istidadı gibi yeni unsurlar da dahil olunca konu daha da çetrefilleşiyor…</p>
<p>Burada makul olan bizi bugüne sırtında taşımış, beslemiş büyütmüş geçmişle ilişki kurmak oysa, geçmişle bugün arasındaki besleyici anlam kanallarını açmak, bir zorunluluk bu. Ve bu bağlamda önemli bir hamle olarak Eski Türkçeyi (Osmanlıca) sıradan eğitim sistemimize dahil etmekten başka bir yolumuz yok. Ama Eski Türkçe’nin liselerde zorunlu veya seçmeli olarak okutulması gündeme gelince kopan fırtınayı hatırlayınca hala işimizin çok zor olduğunu söylemek gerekiyor.</p>
<p>Belli ki buradaki sorun basit bir öztürkçecilik tercihi de değil. Dilimizi bize taşıyan gelenek, kültür ve İslam’ın dışlanması, esas sorun burada. Nur yerine ışık, afiyet olsun yerine yarasın demek sadece dilsel bir tercih değil, uzlaşmaz bir şekilde geleneğin, geleneksel kültürün, İslam’ın dışlanmasına dayalı bir toplumsal tasavvurun, varoluş tercihinin ifadesi.</p>
<p>Eğer insanın temel, indirgenemez, kurucu unsuru dil ise… Bizden önce gelenlerin bu dili kullanarak, bu dilin içinden var ettiği, yarattığı, yeniden ürettiği kültür, gelenek ve dini reddettiğinizde, dışladığınızda büyük bir dert açarsınız başınıza ve biz açtık. Öyle bir nokta geldi ki (kendimden biliyorum) insanlar isteseler bile gelenek ve İslam’la, onun taşıdığı dille, kavramlar alemiyle, semantikle ilişki kuramaz hale geldiler veya tersi. Haa bu tür dışlayıcı yollara gitmeyen insanlar, kesimler yok mu, var, ama azınlıkta.</p>
<p>Burada gündelik dile takılmayın, o ihtiyaçtır ve bir sıkıntı çıkarmaz, ama esas anlamın kurulduğu derin, kurucu dil düzleminde büyük bir yoksullaşma yaratıyor mevcut durum.</p>
<figure id="attachment_10622" aria-describedby="caption-attachment-10622" style="width: 282px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-10622" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2017/09/feyerabend.jpg" alt="Paul K. Feyerabend" width="282" height="317" /><figcaption id="caption-attachment-10622" class="wp-caption-text">Paul K. Feyerabend</figcaption></figure>
<p><em>Feyerabend’in “Yönteme Karşı” ve “Akla Veda”sından hareketle sormak istiyoruz: Sizce rasyonalizm, rasyonalizmi hariçten gazel okumadan çuvaldızlayan birçok ismin kitabının kazandırıldığı Türkiye’de layıkıyla ve yeterince sorgulanıyor mu?</em></p>
<p>Rasyonalizmle hem belli bir Aklı (“Batı Aklı”) hem de şu “Aklın yolu bir”deki teklik iddiasını anlıyorum ben. Bu Aklın eleştirilmesi çok çeşitli düzeylerde ve esas olarak yine o Aklı yetiştiren toprakta, Batıda sürüyor. Biz daha çok bu eleştirileri deyim yerindeyse ithal ediyoruz. Bilim ve teknoloji alanında bu eleştirinin ne dışarıda ne içeride fazla şansı olduğunu sanmıyorum, ama yine de bilim, teknoloji ve ürünlerinin toplumsaldaki yetki ve macerasıyla ilgili beşerî, ahlaki kaygıların gündemde kalmasını sağlayabilir ki az şey değil bu da.</p>
<p>Aklın eleştirisinden daha çok beşerî bilimler alanında, insana, kültüre, geleneğe, en geniş anlamda toplumsala ilişkin konularda verim almayı bekleyebiliriz. Öyle de oluyor zaten. Bunun için de Bizim Aklın eleştirisini ithal etme, Batı üzerinden dolaşma sevdamızın yanına kendimize, kendi dilimize, geleneğimize ve Doğumuza yönelik, yani kendi tarihsel-kültürel-felsefi derin aklımıza yönelik bir sevdaya düşmeyi de eklememiz gerekiyor. Coğrafyamızda bireyi, insanı, kardeşi kuran, özgürlüğü, adaleti, hakkı zihinlere, ahlaka işleyen, gönüller arası gizli yollara nakşeden kategori, düstur, değer ve kavramları tefrik etmek, böylece kendi aklımızın özgün hatlarını, siluetini ortaya çıkarmak. Ancak o zaman diğer akılları daha iyi kavradığımız, Aklı daha iyi eleştirdiğimiz gibi, kendi aklımızın olanaklarını da daha iyi değerlendirebiliriz.</p>
<p>Bildiğiniz gibi bu da şu anda adeta iki farklı Türkiye’nin mücadele ettiği bir konu. Bakalım, zaman her şeyin ilacıdır derler…</p>
<p><em><img decoding="async" class="alignleft size-full wp-image-10624" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2017/09/aklaveda.jpg" alt="aklaveda" width="371" height="556" />Hızımızı rasyonalizmi içeriden sorgulayan metinlerin Türkçeye, sizin de içinde bulunduğunuz kıymetli isimlerce kazandırılmasından almışken devam etmek ve sözü “Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek”e odaklı sorumuza getirmek istiyoruz izninizle:</em></p>
<p><em>“Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek” fiiliyle, Tanpınar’ın teorik ve merkezine, Tanpınar’a özgü teoriyi alan uzun ve kısa metrajlı kurgusal eserlerinde bize kavrattığı, fikirle muhayyileyi bir arada hareket ettirme fiilinin ortak paydada buluştuğunu düşünüyoruz.</em></p>
<p><em>Sözünü ettiğimiz fiillere bir de geleceği tasarlamayı eklersek sizce Robinson, Rundell ve geliştirdiği enternasyonal perspektif, hem “Toplumcu” hem de “Muhafazakâr” olarak bilinen eleştirmenlerce hasıraltı edilen Tanpınar’ı ortak paydada buluşturmamız mümkün mü?</em></p>
<p>12 Eylül darbesini takip eden yıllarda, yeni bir çıkış bulmak için solculuğumuzu, devrimciliğimizi, hayatımızı masaya yatırdığımız bir dönemde 20’li yaşlarında ruhen bitap düşmüş bir grup arkadaş bir koldan hicaza, hüzzama, nihavende, vb., yönelirken bir koldan da Tanpınar’a yönelmiştik. Heyecanlandığımızı, şifa ve huzur bulduğumuzu hatırlıyorum. Dünyanın rengine kanmış, yeni, bağımsız hayat arayışında evden uzaklaşmış ve büyük bir fiyaskonun ardından kös kös geri dönmüş oğullar/kızlar gibiydik. Ve Tanpınar’da bizi anlayışla, olduğu gibi kabul eden, uyuya kaldığımızda üstümüzü örten baba evimize dönmüştük sanki. Tanpınar uzmanı değilim ama salt bu hatırama güvenerek sorunuza cevap vermeye çalışayım.</p>
<p>Doğal olarak içine doğduğumuz dilin, kültürün, zihniyetin, anlam evreninin, paradigmanın, sorunsalın, ideolojinin (ben buna topluca anlamsal diyorum) terimleriyle konuşur, düşünür, o anlamsalın çizdiği sınırlar dahilinde, kurduğu iskelelerin, çıktığı katların, ürettiği dalgaların, yankılandırdığı çağrışımların, aydınlattığı gölgelerin izin verdiği ölçülerde tefekkür eder, yeni anlamlar peşinde koşarız. Bir kere kabul edelim ki bu zorunluluktur. İnsan emdiği, kendisini şekillendiren dil, kültür, ömür vasıtasıyla emdiği, edindiği kelimeler, kavramlar, çatılar, binalar, evler, fikirler, alet edevatla düşünür, akıl yürütür, yaratır.</p>
<p>Bir ihtiyaca binaen veya en belirgin halde şiirde, müzikte olduğu gibi saf bir tecessüsle bu verili, sınırlandırıcı, alıştığımız ve bize alışmış, evcil anlamsalın dışına taşmaya, ötesine geçmeye, onunla düşünülemeyen bir şeyi düşünmeye, anlamaya çalışırız. Bilim, sanat, dost sohbeti, vb., gibi birbirinden çok farklı alanlarda insanı gönendiren bir yaratım sürecidir bu. Evcil, yorgun anlamsalın toprakları dışında uzanan vahşi, diri, vaat yüklü, balta girmemiş anlam cangılından bir parça daha toprak kazanmak… Farklı olanakları, mümkünlükleri, varolma, yapma etme, anlama biçimlerini keşfedebilmek için şarttır bu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-full wp-image-10625" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2017/09/tahayyül.jpg" alt="tahayyül" width="247" height="378" />Evcil anlamsalın dışına çıkmak için, aynı zamanda, orayı düşünebileceğimiz, eski fikri hammaddemize, alet edevatımıza ve de bunlarla kendimizi zorlayarak yaptığımız derme çatma yeni alet edevata da ihtiyacımız vardır. Bu deyim yerindeyse “doğaçlama düşünmek”, “doğaçlama tefekkür”, “doğaçlama sezgiye, felsefeye, tahayyül gücüne koşulmak”tır. Burada evcil aleme ait terimler, nosyonlar, kavramlar pek işe yaramaz. İhtiyacımız olan şey, hepimizde varolan, hepimizin içinde varolduğu, herkesin aslında tek tek faili olduğu, iştirak ettiği ama hiç kimsenin müdahale de edemediği bir tür öznesiz, başsız, sonsuz, kümülatif dilin o bilinmeyende ilham veren olanaklarını, bir sezgi ağını karanlık anlam suyuna atmak, bir sezgi yumağını ucu görünmeyen o vahşi anlam düzlüğünde yuvarlamak, orada açmaktır&#8230;</p>
<p>Burada nereden sökün ettiğini tam bilemediğimiz, ama sezginin, tahayyül gücünün yakalamayı başardığı anlam kırıntıları, imgeler, derme çatma terim partikülleri iş görür.</p>
<p>Şimdi açık ki bu düzlemde, tahayyül gücünü uyaran, muhayyileyi, sezginin ipekten ağını besleyen başlıca unsurlardan biri anadilin derinlik ve sonsuzluğudur, bu da az veya çok realize edilmiş anlamlar, anlam ilişkileri, potansiyelleri, kelimeler, kavramlar kadar gerçek yaratımlar, yapıp edişler, eserler halinde göçmüş bahçelerde, gelenekte ve dinlerde yatar.</p>
<p>Tanpınar’ı bize baba evi kılan şey, modernliğin (az veya çok gelenek ve dinden aralaşma olarak algılanan modernliğin) artık kaderimize karışmış unsurları ne kadar güçlü, tersinmez veya çok olursa olsun, bizden önce yaşayanların, geleneğin, Anadolu’nun, Osmanlı’nın ve İslam’ın yaratımlarını bugün ne olduğumuzun ve kendimiz kalarak ne olabileceğimizin ön şartı olarak hissetmiş olmasıdır. Osmanlı’nın dağılmasından bugüne ağır travmalar, felçler, yaralı uzuvlar ve kimliklerle çırpına çırpına kendimize, kendi olmaklığımıza doğru bir yol açarken bu geçmiş ve geleneği yok saymak sadece kendimizi o yaralı kimliklere hapsetmeye yarar. Geçmişi ve geleneği yoksa insan bir dünya bozkırında, zaman zaman yolunu şaşırmış at sineklerinin uğradığı kuru ve yapayalnız bir çalıdır.</p>
<p>Şöyle düşünüyorum: Varlığını iki cihanda tasarlayan, bu cihanı yalan, ölümden sonrakini gerçek kabul eden, yani daima iki cihanı da gözeterek yaşayan ve eyleyen insanların yonttuğu bir kültürün var olmuş olması bile, nasiplerin dağıtıldığı Perşembe akşamlarıyla, komşuya götürülen bir tas çorbayla, her hareketinden hamt ve şükür yayılan ihtiyarlarıyla böyle bir muhayyilenin vücut bulmuş, yeni doğanlara aktarılan bir sevinç, yaşama enerjisi ve iyilik üretmiş olması bile (ki Anadolu’da sıradan insanlardan bahsediyoruz, annemizden babamızdan, komşumuzdan) bir mucizedir. Onu yok saymak, kökünü kurutmaya çalışmak yerine ondan (arzunuza göre) ibret, bilgi veya dünyevi ya da uhrevi ürpertiler, işaretler, renkler devşirmek, git gide grileşen dünyamıza farklı bir ton kazandırmak daha heyecan verici değil mi? Bunun dini bir anlamsalda kabul, ifade veya tahayyül edilmiş, Allah, Muhammed, Musa isimleriyle işlenmiş, şekillendirilmiş olması, insani ve kültürel olarak inanın hiçbir önem taşımaz ve zerre kadar dışlanmayı, aşağılanmayı, kötülüğü hak etmez. Tersine bu mucize karşısında dili tutulmak, dilin ve muhayyilenin sonsuzluğunu, sonsuz var ediş gücünü hayranlıkla seyretmek, ondan ilham devşirmek ve her halükârda şükretmek gerekir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-full wp-image-10626" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2017/09/ahmethamdi.jpg" alt="ahmethamdi" width="316" height="548" />Bu olmadığında insan dilin de dünyada olmaklığın da gurbetindedir, kendisiyle, diliyle, dünyada olmaklığın anlamıyla, tadıyla, kaderiyle arasına giren boşluğu, sahrayı aşmak için kuş gibi çırpınır durur. Bizim için istesek de istemesek de bu topraklarda bir varoluş çıpasıdır gelenek ve İslam, şu toplumsal denilen hacıyatmazın varlık dengesini sağlayan dipteki ağırlıktır, onsuz varoluş dengemizi tutturamayacağımız yer çekimidir, üzerine modern veya klasik, alafranga veya alaturka her türlü yapıyı kurabileceğimiz mucizevi zemin, toplumsal-tarihsel-dilsel-anlamsal kaidedir…</p>
<p>O yüzden ne kadar dört başı mamur ne kadar gerçekçi ya da hayalci olursa olsun hiçbir gelecek tasavvuru veya romantik adıyla ütopya geçmişte ve halihazır tarihsel-toplumsal zamanda bu mucizevi kaidenin yarattığı, yaratmakta olduğu şeyleri ihmal edemez; gerekirse iğne ile kuyu kazarak bu yaratımları yitip giden zamanın elinden kurtarmadan kendi olmaklığına doğru ciddiye alınabilecek bir ufuk ortaya koyamaz. Tanpınar işin daha çok bu kısmındaydı ve ondan dolayı etkileyiciydi diye düşünüyorum.</p>
<p><em>“Muhafazakârlık”ın Türkiye’de çoğu kez “Mutaassıp”lıkla karıştırıldığını gözlemliyoruz. Bu kavram kargaşasına sizce bilinerek mi göz yumuluyor?</em></p>
<p>Hayır sanmıyorum, bu türden büyük kavram sertleşmelerinin gerisinde genellikle, çeşitli toplumsal, kültürel, siyasal tezahürleri olan bir zihniyet çatışması vardır. Burada benim anladığım daha çok, şu Kemalist iktidar ve idare teknikleri çerçevesinde haplar halinde üretilmiş, sonrasında da bir yığın seküler, sol, sosyalist hareket (ki birçoğu anti-Kemalist olduğu iddiasındadır) tarafından parlatılmış devrim, devrimcilik, ilericilik, aydınlanmacılık gibi kavramların domine ettiği bir Cumhuriyet tarihinin eseri bunlar.</p>
<p>Oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış siyasi iktidarı olduğu kadar kültürel ve entelektüel iktidarı da elinde tutan bir iktidar bloğunun kendi hasımlarına, gelenek, Osmanlı ve İslam’dan vazgeçmeyen kesimlere yapıştırdığı ve onların da üzerlerinden atamadığı nosyonlar.</p>
<p>Muhafazakarlık, yukarıda Tanpınar bağlamında söz ettiğim gibi kendi içinde makul, anlaşılır, sağlam bir tutumdur. O yüzden sol-seküler-laik iktidar bloğu açısından istenir bir şey değildir. İstenir olan onların ilerici, muhafazakarların gerici, bağnaz olması ve böyle algılanmasıdır; onların devrimci, yeniliğe açık, aydınlık geleceğe koşan, muhafazakarların, yani “yahu söylemesi ayıp ben Müslümanım ve Cumhuriyet tarihinden öte Osmanlı, İslam medeniyetini de benimsiyor ve önemsiyorum” diyenlerin tutucu, bağnaz, ortaçağ karanlığını savunan olması ve böyle algılanmasıdır, vb.</p>
<p><em>“Türkçe Söyleme” fiilini yakıştırdığımız çalışmalarınız ve teorik metinlerinizin Türkiye’nin muhalefetinin tıkanmış yollarını açmayı amaçladığını bilerek muhaliflik, muarızlık ve asilik kavramlarını nasıl konumlandırdığınızı ve Türkiye’de hangisinin ya da hangilerinin etkili olduğunu düşündüğünüzü merak ediyoruz.</em></p>
<p>Şimdi, yukarıda da dikkat çekmeye çalıştığım gibi, dilimizin geçirdiği felç ve halen farklı tepkiler veren sağ-sol uzuvları nedeniyle, bahsettiğiniz türde kavramlarla az çok gerçekliği yansıtan, açıklayıcı ayrımlar koyan düzenli, bağlantılı bir bütünlük oluşturamadığımızı düşünüyorum. Birçok alanda böyle bu. Onun yerine, bu terimlere ihtiyaç duyduğumuz reel iktidar ve siyaset alanına bakmak daha sağlıklı.</p>
<p>Devletçi, bürokratik, baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak kullanan 27 yıllık tek parti rejiminden çıkış 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Menderes’e nasip oldu. Bu, kendi ölçülerinde devlet yerine millete, milli iradeye; bürokratik kurumlar, baskı ve şiddet araçları yerine rızaya, sandığa, çoğulcu demokrasiye, sivil siyasete vurgu yapan bir “sağ” siyaset/muhalefet geleneğinin de doğuşuydu. Türkiye toplumunun demokrasi, özgürlük, adalet ve kardeşlik arayışının ana yatağını oluşturan bu seçim ve rızaya ve sivil siyasete dayalı, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesinden yana, demokratik meşruiyetçi gelenek Demirel, Özal, Erbakan ve Erdoğan’la gitgide güçlenerek yoluna devam etti, ediyor. Eksiği gediği günahı sevabıyla bu topraklarda 70 yılı bulan bir gayretin sonunda demokratik bir siyaset yolu ve alanı inşa etmeyi başardı.</p>
<p>Öte yandan fazla değil 1950 seçimlerinden 10 yıl sonra 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayıp artçı cunta savaşları ve ek darbe girişimlerinin sıraya girdiği “öğretici” bir darbe eğitim seferberliğinin ardından, merkezini askeri bürokrasinin tuttuğu, tek parti rejiminin baskıcı kültürel, kurumsal ve toplumsal mirasına yaslanan, aynı şekilde devletçi, bürokratik, aynı şekilde baskı ve şiddeti olağan bir idare tekniği olarak benimseyen, kıblesini her daim Atatürkçülük olarak ilan eden bir Darbe Mekaniği Siyaseti/Muhalefeti doğdu. Bu seçimler yoluyla mecliste değil alavere dalavere merdiven altında imal edilen, kayıt-dışı, yıldırmaya, idama ve silaha iman etmiş, devlet, bürokrasi, idari/adli sistem, akademi ve medyayı elinde tutan, kendisini devletin, iktidarın ve Türkiye’nin tek sahibi olarak gören elitlere mahsus, normal zamanda genel darbe mekaniği faaliyetleri yürüten sıkışık zamanlarda, yani ihtiyaç halinde bu genel mekaniğin çekiç vuruşlarıyla hazırlanmış toplum kesimlerinin örtük veya açık desteğini de alarak darbe yapan bir siyaset/muhalefet şekliydi. (Yaklaşık 60 yıl boyunca tıkır tıkır işleyen bu darbe mekaniği siyaseti nihayet, şükürler olsun, 15 Temmuz 2016’da kırıldı!)</p>
<p>Burayı biraz uzatmış olabilirim, ama derdim, yakın dönem demokrasi tarihimizde bu iki siyaset/muhalefet aksının dışında bir siyaset/muhalefet şekli yoktur. İster muhalif ister muarız, ister alternatif ister asi, isterse devrimci/devirmeci türde olsun her türlü siyasi girişim er geç bu iki akstan birine yanaşır. Bence münferit siyasal tutum, eylem ve hareketlerde (örneğin Gezi) açıklama modellerimizi düze çıkartacak en kritik soru budur: söz konusu siyasi girişim veya eylem sonuçta hangi aksta iş görmüştür?</p>
<p>Mesela, en ibretlik örneklerden biridir, sosyalist sol, CHP’de vücut bulan devletçi, baskıcı, Kemalist sola alternatif, özgürlükçü, yoksul halk kesimlerinden yana bir hareket olarak siyaset sahnesine çıktı. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisiyle (TİP) parlamentoya girdi ve özgürlükçü, eşitlikçi kalkış ve referans noktalarıyla bu tabloda başarılı bir şekilde ilk aksa, parlamenter, sivil siyasete, rıza ve iknaya dayalı, çoğulcu demokratik siyaset aksına dahil oldu. Ancak çok kısa bir süre sonra silah ve şiddete dayalı devrimci/devirmeci örgütlerin galebe çaldığı bir iklimde aynı sosyalist sol hızla parlamenter, sivil siyasetin karşısına geçti. Bunu yaptığı anda kaderi belli olmuştu, aynı hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.</p>
<p>Ancak tarih sosyalist sola cömert davranmaya karar vermişti: 12 Mart darbesinden sonra bir şans daha yakaladı. Kendilerini adam yerine koymayan, söz ve siyaset alanının dışında tutan ve Menderes ve Demirel’le denedikleri ama değiştirmeyi başaramadıkları bir darbeler düzenini değiştirme arzusuyla yükselen bir özgürleşme dalgası onlara inandı, kredi açtı, ama yine olmadı. Kritik 1977 1 Mayıs dönüşüyle silah ve şiddetin ana tema haline geldiği bir iklimde parlamenter, sivil siyaseti net bir şekilde karşısına aldı ve hızla aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı.</p>
<p>Ama tarihin cömertliği devam ediyordu, bu kez 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin ardından tarumar edilmiş, iflas bayrağını çekmiş bir ülkede 2002 seçimlerinde AK partinin net bir zafer kazanmasıyla sivil siyasetin yolu, önceki denemelerle kıyaslanmayacak bir güçle yeniden açılmıştı. Uzatmayayım, Sosyalist sol biraz yalpaladıktan sonra sivil siyaset aksında durmayı yine başaramadı ve aktör veya figüran olarak ikinci aksa, darbe mekaniği aksına kaydı. (Ama darbe mekaniği bu kez işe yaramadı, 15 Temmuz’da Türkiye toplumu tarihinde ilk kez darbecileri alt etmeyi başardı.)</p>
<p>Durumun vahametini anlatmak için son bir noktaya daha dikkat çekerek kapatayım konuyu: Tüm bu sol, sosyalist siyaset tartışmalarında 2007-8’lere kadar, her türlü özgürlük mücadelesinin ön şartı olarak sivil siyasetin yanında olmak diye bir cümlemiz yoktu bizim, böyle bir cümleyi kuracak demokratik siyaset kültürümüz yoktu. Hatta bunu anlatmayı deneyecek ön terimlerimiz bile yoktu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10627" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2017/09/eb23.jpg" alt="eb23" width="630" height="419" /></p>
<p><em>Sizinle gerçekleştirdiğimiz söyleşi Temmuz ayında çıkacak olan sayımızda yayımlanacak. Temmuz ayında çıkardığımız her sayımızda, Madımak ve Başbağlar’da yaşananları, Hasan Hüseyin Korkmazgil ile Cahit Zarifoğlu’nu bir araya getirerek protesto ediyor ve hem “acıyı bal eylemek”ten, hem de “acıya kardeş olmak”tan söz ediyoruz.</em></p>
<p><em>Bu trajik olaylardan, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen kalkışmadan ve tabii ki sizin “Bir fatiha: Arkadaşım Ahmet Aşık’ın ruhuna mektup” başlıklı kıymetli yazınızdan yola çıkarak sormak istiyoruz: Madımak ve Başbağlar’ın yaraları kabuk bağlarken, FETÖ, sizce, Temmuz ayını, bu kabuğu kaldırmak, yarayı deşmek için özellikle tercih etmiş olabilir mi?</em></p>
<p>Valla her şey beklenir bunlardan. 4-5 yıl önce devlet ve demokrasimizi resmen tehdit etmeye başlamış ve bir yıl önce kanlı bir darbe girişiminde bulunmuş bir yapıdan bahsediyoruz, ama hala pek çok yönüyle çok karanlık bir oluşum. Ve Madımak ve Başbağlar da sonuçta dönemin darbe mekaniği içinde vücut bul(durul)muş olaylar. Ee, o zaman her şeyi beklemek lazım.</p>
<p><em>Şükrü Argın, Osman Akınhay ile gerçekleştirdiği bir söyleşide, edebiyatın 12 Eylül’ü kalben desteklediğini vurgulamıştı.</em></p>
<p><em>Sizce 15 Temmuz’u kalben destekleyen bir edebiyattan söz edilebilir mi, Ahmet Ümit, Ayşe Kulin, Elif Şafak’ın metinleri bu bağlamda ele alınabilir mi?</em></p>
<p>İsimler üzerinden gitmek bizi gereksiz kişisel çekişmelere sürükleyebileceği gibi, meselenin ürkütücü boyutlarını görmemize de engel olabilir. O yüzden ben konuyu tüm bu saydığınız isimler yanında saymadığınız pek çok yazar, sanatçı, aydın ve akademisyenin de yer aldığı bir laik, seküler, sol entelektüel blok üzerinden tartışmayı yeğliyorum.</p>
<p>Şimdi yukarıda da biraz değindiğim gibi Osmanlı’nın bakiyesinden bir ülke ve devlet çıkarmayı başaran Cumhuriyet elitleri maalesef takıntılı bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a ait ne varsa cenge tutuştular. Cumhuriyet tarihi baskı, şiddet ve darbe mekaniklerine yaslanan oligarşik bir bürokrasi şeklinde yapılaşmış, kendisini Atatürkçü, Kemalist olarak tanımlayan ve bu sıfatla devletin ve toplumun nihai sahibi olarak gören bir devlet katının yanı sıra, bu devlet katının etrafında kümelenmiş aynı şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’a mesafeli, Doğuya arkasını dönmüş (bir bataklıktır Doğu) ve yüzünü Batıya çevirmiş (çağdaş uygarlık seviyesi, ışığın ve aydınlığın yurdudur Batı) bir kültürel, entelektüel kast da yarattı. Devletçi, kendisini ortanın solunda konumlandıran, Batılı ve “aydın” olarak tanımlayan laik, seküler, seçkin bir entelektüel bloktu bu ve her türlü kültürel, sanatsal, entelektüel üretimi elinde tutuyordu. Bu haliyle aynı tarihlerde dışa kapalı bir ekonomi içinde halkın vergileriyle kuruş kuruş binbir emekle kurulan Tekel, Sümerbank, Paşabahçe veya İskenderun Demir Çelik gibi devlet iktisadi teşebbüslerine benziyordu.</p>
<p>Bu katı iktidar bloğu, gelenek ve İslam’ı referans alan her türlü yazar çizeri dışlamakla, yok saymakla kalmadı, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi, kendisinden uzaklaştığını hissettiği her ismi de dışladı, yıldırdı, canından bezdirdi veya doğrudan yok etti.</p>
<p>Ancak laik, Kemalist iktidar bloğunun ana elemanlarından biri olan bu sivil, seçkin entelektüel zümre zamanla, işin tabiatı gereği, Devletten uzaklaştı, kendi çapında ciddi bir devlet, Kemalizm, hatta Batı eleştirisi üretti, özgürlükçü, toplumcu, demokrat, bağımsızlıkçı, liberal, anti-emperyalist, sosyalist, anti-kapitalist, devrimci kimlik, siyaset ve hareketler altında daha özgürlükçü, eşitlikçi bir yola girdi.</p>
<p>Yukarıda da bahsettiğim gibi, bu seçkin aydın zümre görece özgürlükçü yeni kimliğiyle, bu topraklarda vücut bulmuş iki siyaset tarzı arasındaki mücadelede, yani olağan demokratik sivil siyaset ile olağanüstü darbe mekaniği siyaseti arasındaki mücadelede deyim yerindeyse hep “arada kaldı”. Ama demokrasi tarihinde bu iki siyaset arasında bir yer yoktu, o yüzden, 1960, 1971, 1980 darbelerine varan süreçlerde, silah, iktidar, şiddet, yeraltı ve acil dünyayı değiştirme takıntılarıyla, bulunduğu “aradan” isteyerek veya istemeden (demokratik sivil siyasetin karşısında konumlandığında gidebileceği tek yere), aktör ya da figüran olarak darbe mekaniğine kaydı.</p>
<p>Ama bu dünyadaki imtihanları bitmemişti: Kader bu kez de 2000’lerin başında büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelen ve açık bir şekilde gelenek, Osmanlı ve İslam’ı kendi muhafazakâr kimliğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak gören AK partinin demokratik sivil siyasetiyle denedi onları. Yani hesap pusulasına demokratik sivil siyaset yetmezmiş gibi şimdi bir de gelenek ve İslam eklenmişti. Dahası mekânın bütün kapıları tutulmuş, kaçacak yeri de kalmamıştı.</p>
<p>Edebiyatın, edebiyatçıların, sanatın, sanatçıların, şair, yazar çizer, entelektüel ve aydınların içinde yer aldığı laik, sol, seçkin entelektüel zümre maalesef bu imtihanda da arada kaldı. Kimi “yetmez ama evetçi” bölümleriyle bir dönem demokratik siyasetin yanında yer almayı başarsa da 2013 Gezi olaylarıyla birlikte o defteri de kapattı, kendini ikna etti ve yine bildik saflarda Erdoğan ve AK parti üzerinden demokratik sivil siyaseti vurmaya başladı. Genetikleri netleşmiş ve giderek de kemikleşmişti: demokratik sivil siyaseti küçümseme, gelenek ve İslam’a karşı fobik bir hazımsızlık ve elbette Kemalizm’in üstüne çıkılan bir Marksizm’le ikiye katlanmış onmaz bir şiddet perverlik… Çok renkli gibi duran bu laik, seçkin entelektüel bloğun bütün renkleri kısa sürede aynı genetiğe bağlanmıştı.</p>
<p>Ve demokratik siyaset alanı genişledikçe, darbe mekaniği kırıldıkça, 80 yıldır söz ve siyaset alanının dışında tutulan toplum kesimleri (başta dindar Müslümanlar) kendi gelenek, dil ve dinleriyle kamu alanına, merkeze, eşit vatandaşlığa doğru yürüdükçe irtifa kaybettiler ve irtifa, itibar ve iktidarları azaldığı oranda da hınçları büyüdü.</p>
<p>15 Temmuz darbe girişimi böyle bir ortamda geldi. Laik, sol, seküler, Batıcıl bir kültürel, sanatsal ve entelektüel iktidarı elinde tutan bu zümre tabii ki darbe girişimini destekledi, kimi olup biteni çekirdek çitleyerek televizyondan seyrederek, kimi marketlerde gıda stoklama kuyruklarına koşarak, kimi utanmaz kesimleri kadeh kaldırarak, kimi utangaçları içi içini yiyerek kalben, kimi uzmanları “böyle darbe mi olur”, “aman dikkat, bu da Erdoğan’a yarayacak”, vb., diyerek!</p>
<p><em>Sözü 15 Temmuz kalkışmasına getirmişken soralım diyoruz: kalkışma, muhtıra, darbe terimlerini nasıl konumlandırıyorsunuz?</em></p>
<p>Yukarıda bahsettiğim, demokratik sivil siyasetin karşısında duran ve ülke olarak normalleşmemizi engelleyen şu darbe mekaniği siyasetinin dönemin ihtiyaçlarına göre başvurduğu araçlar bunlar. Fotoğraflar muhtelif ama arabı aynı.</p>
<p><em>Sadece elitizmle değil, lümpenlikle de aranıza mesafe yerleştirdiğiniz bir üslubunuzun olduğunu bilerek yöneltmek istiyoruz bu sorumuzu da: Türkiye’ye elitizm ve lümpenlik bağlamında baktığınızda nasıl bir manzarayla karşılaşıyorsunuz?</em></p>
<p>İltifatınıza teşekkür ederim. Lümpenlik konusunda bir şey diyemeyeceğim ama, elitizm konusunda bir yerde “Elitizm bugün modern toplumun, modern demokrasilerin bir virüsü ise, Türkiye toplumunun et yiyen virüsüdür”, diye yazmıştım. Toplumun, demokrasinin, demokratik siyasetin et yiyen virüsü.</p>
<p>Olağan toplumda birçok alanda “elit” adını verdiğimiz insanlara ihtiyacımız olduğunu, birçok toplumsal faaliyetin, tepedeki elitler sayesinde yürüdüğünü biliyorum. Bunlarla bir derdimiz olamaz. Derdimiz (en sade terimlerle ifade edersek) elit-sıradan ayrımının mutlaklaştırıldığı, bizzat öngörüldüğü ve büyük bir titizlikle yeniden üretildiği hallerle.</p>
<p>Çünkü bu ayrım söz ve siyaset alanında yurttaşların eşitlik ihtimaline ket vuruyor, demokratik siyaset alanımızın derinleşmesine, genişlemesine zarar veriyor. Demokrasi her şeyden önce bir nicelik ve usul meselesidir. Toplumsalda doğru, makul, iyi, arzuya şayan veya denemeye değerin karara bağlanmasında, kendi hakikatimizi, adaletimizi tesis ve tüm bunları temellük etmede mümkün olduğunca çok sayıda yurttaşın (mümkünse tamamının) doğrudan bilgi ve görgüsüne başvurmak ve bunu temin edecek usulleri oluşturmak. Her türlü muhteva ve nitelikten önce gelir bu.</p>
<p>Oysa, en başta kendinden sonraki bütün siyasi akımları etkilemiş (bu da ayrı bir hayret konusudur), onlarda az veya çok yankı bulmuş Kemalizm, dolayısıyla genel olarak Sol, sonra tüm çeşitleriyle Sosyalist hareketler, son icadımız FETÖ, vb., birer kadro ve seçkinler hareketi. Dahası “temsili” sıfatıyla andığımız demokrasi, klasik siyasi partiler, faaliyet ve organizasyon biçimleri de, vb., aynı elitizme su akıtıyor.</p>
<p>Bu açıdan toplum olarak Türkiye’nin sicili hayli bozuk. Uyanık olmakta fayda var. Bu sert çekişmeli zamanlardan geçip elinden kaçamayacağımız makul standartta, demokratik sivil siyaset standardında birleşebilmek için, bu standardı artık hiçbir siyasal yaklaşım, görüş veya hareketin altına inemeyeceği bir ölçü, söz ve siyaset zemini haline getirebilmek için çok ihtiyacımız var bu uyanıklığa.</p>
<p><em>Söyleşimizi genel gözleme dayalı bir soruyla derinleştirdik. Aynı özellikte bir soruyla kıyıya çıkmak istiyoruz: Nefret söyleminin alanının her gün biraz daha genişlemesini kalem ehli olanlar sizce engelleyebiliyorlar mı? Bu yolda hatırı sayılır adımların atılması için neyin ya da nelerin hayata geçmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?</em></p>
<p>Bakın o kadar geriye gitmeye bile gerek yok, bizim doğup büyüdüğümüz, eli ayağı düzgün bir tarih yazımında Türk Demokrasi Tarihi olarak anılmayı hak eden son 60-65 yıllık dönem bile nasıl büyük çalkantılar, çatışmalar, darbeler, cinayetler, katliamlarla, travmalarla dolu. Bunları birebir yaşayan, ölen öldüren gerçek insanlardan söz ediyoruz. Burada bir hınç, ayrımcılık, öç, husumet, nefret, garez, vb., birikmemiş olması mümkün mü? Açıkça söylemekten çekinmeyelim, sağcısı, solcusu, Kürdü, Türkü, Müslümanı Hristiyanı, Ermenisi Arabı, devrimcisi, ülkücüsü, sosyalisti, Kemalisti, bu ülkenin bütün kimlikleri yaralı. Yani bu hınç, nefret, husumet birikmesi bütün kimlikler için söz konusu.</p>
<p>Ama talih yüzümüze güldü ve aslında, şükürler olsun, buradan çıkış yolunu bulduk, nal gibi parlıyor önümüzde: kansız, darbesiz, şiddetsiz, ölmeden öldürmeden, bütün kimliklerin eşit, aynı hak ve özgürlüklerle birbirini çoğaltarak yaşayacağı demokratik bir toplum. Çünkü uzun yıllar sözün, kültürün, siyasetin, iktidarın dışında tutulan dindar, muhafazakâr Müslümanlar, Türkiye toplumunun kültürel ve anlamsal omurgası, besleyici, yaratıcı kaynağı gelenek ve İslam’ı da yanlarına alarak olağan topluma, siyasete, söze dahil oldular. Ve 15 Temmuz’da demokrasi ve toplum olma tarihimizde ilk kez darbe mekaniğini kırdılar. Bu bütün kimliklerin sağalması, yaralarını iyileştirmesi için bir şanstır.</p>
<p>Bu bağlamda nefret söyleminin alanının gitgide genişlediği kanaatinde değilim. Söz konusu olan, daha çok, sözünü ettiğimiz laik, beyaz, kaybettiği iktidara ağlayan entelektüel bloğun ne yazık ki demokrasi, eşitlik, olağanlık karşısındaki direnci. Tipik darbe mekaniği içgüdüsüyle toplumsaldaki tüm fay kırıklarıyla oynamayı iş edinmesi, şiddeti sürekli yücelterek, şiddet övgüsüyle yatıp kalkarak yol bulmaya çalışanı da şaşırtması yol açmaya çalışanı da!</p>
<p>Ben bir tarihsel dönemin ve zümrenin sonu olarak görüyorum tüm bu yaşadıklarımızı. Çünkü her türlü kurucu yapıcı düzlemi, kardeş sözünü terk ettiler. Eksiğini aramak diye bir tabir vardır Anadolu’da, utanç vesilesidir, bu zümre elverişli birikimleri, alet edevatlarıyla sürekli bir bütün olarak Türkiye’nin ve kendi bildikleri gibi yaşamak isteyen toplum kesimlerinin eksiğini, açığını aramaya durdular. Ve o kadar büyük bir birikim ve iktidar tecrübeleri var ki her seferinde elleri yüzleri ter temiz zeytinyağı gibi üste çıkmayı beceriyorlar.</p>
<p>Onun için sıradan nefretin, ayrımcılığın, sıradan, gündelik İslamofobinin yatıştırılmasını bahsettiğiniz kalem ehlinden beklemek zor.</p>
<p>Ben daha çok, yaralarını daha kısa sürede iyileştirecek görünen, iyileştirmekte olan kimliklerden (hepsinden önce de dindar, muhafazakâr kimlikten) bekliyorum bunu: en haklı, alacaklı olduğu yerde bir adım geri çekilişten, bir hakkını helal edişten, hiç beklenmedik bir anda kalplerin ve gönüllerin altında bir yol buluştan, bu yolda tek taraflı, önünü arkasını düşünmeden büyük bir hakka teslimiyetten, affedişten doğacak, diye bekliyorum.</p>
<p>Bakalım…</p>
<p><em><strong>Söyleşen:</strong> Mehmet Akif Ertaş<br />
Ihlamur Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl: 9, <a href="http://ihlamurdergisi.com/ihlamur-56/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sayı: 56</a>, Temmuz 2017, ss. 6-18.</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ertugrul-baser-ile-soylesi/">Ertuğrul Başer ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Kesinlikle Doğru Yaptığı Şey: Şehirler ve Hernondo de Soto’nun Kitabı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-kesinlikle-dogru-yaptigi-sey-sehirler-ve-hernondo-de-sotonun-kitabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Aug 2017 06:10:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turkiyenin-kesinlikle-dogru-yaptigi-sey-sehirler-ve-hernondo-de-sotonun-kitabi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tim Worstall 17.07.2016 – Forbes.com (I) Çeviren: Ünsal Çetin Türkiye’deki insanların, ya da en azından Türkiye’deki bazı insanların mutsuzluk duyduğu belirli bazı şeylerin var olduğu söylenebilir. Fakat ülkenin geçtiğimiz yıllar içinde kesin olarak doğru yaptığı şeyi kendimize hatırlatmamız da önem taşıyor. Ekonomik büyüme bazı yıllarda %8 veya %9’a kadar çıkarak ve ekseriyetle %4 veya %5’e [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-kesinlikle-dogru-yaptigi-sey-sehirler-ve-hernondo-de-sotonun-kitabi/">Türkiye’nin Kesinlikle Doğru Yaptığı Şey: Şehirler ve Hernondo de Soto’nun Kitabı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tim Worstall</strong></p>
<p>17.07.2016 – <em>Forbes.com</em><strong> (I)</strong></p>
<p>Çeviren: Ünsal Çetin</p>
<p>Türkiye’deki insanların, ya da en azından Türkiye’deki bazı insanların mutsuzluk duyduğu belirli bazı şeylerin var olduğu söylenebilir. Fakat ülkenin geçtiğimiz yıllar içinde kesin olarak doğru yaptığı şeyi kendimize hatırlatmamız da önem taşıyor. Ekonomik büyüme bazı yıllarda %8 veya %9’a kadar çıkarak ve ekseriyetle %4 veya %5’e vararak gerçekten çok iyi bir seyir tutturmaktadır. Türkiye, hesaplama yönteminize dayalı olarak, gezegendeki 15’inci veya 18’inci en büyük ekonomidir. Ve hatta Kişi Başı GSYH ülkeyi 60’ıncı sıraya yerleştirir. Nitekim bu sıralama, ülkenin tarihsel arka planını veri olarak aldığımızda gayet iyi bir sıradır. Petrol üretimi olmayan Müslüman ülkeler arasında sadece Malezya daha iyi bir performans göstermektedir. Ancak, gerçekten etkileyici olan şey Türkiye’nin şehirlerin genişlemesini ele alma tarzıdır. Gerçekten de, şehirlerin patlayıcı bir genişlemesi söz konusudur ve Türkiye bu patlama ile basit tek bir ekonomik gerçeği -mülkiyet işleri değiştirir gerçeğini- kabul ederek böylesine iyi başa çıkmıştır.</p>
<p>Bu gerçek dünya üstündeki çok sayıda ülkenin bir türlü anlamadığı ve Türkiye’nin ise anladığı şeydir. Türkiye’nin büyük şehirlerinin böylesine temiz ve nezih olmasının, Üçüncü Dünya gecekondularından farklılaşmasının sebebi işte budur.</p>
<p>“Hindistan ve Çin gibi ülkeler benzer şehir patlamalarına tanık olmaktadır, fakat Türkiye’nin şehirleri etkileyici bir yaşam kalitesini de sunduğu için öne çıkıyor. Şehirlerde yaşayan Türklerin oranı 30 yıl önce nüfusun yaklaşık yarısı idi, bugün ise %75’e tırmanmıştır. 2000 ile 2015 arasında, Türkiye’nin büyük kent bölgeleri 15 milyon yeni yerleşimciyi içine aldı. Yine de, bu hızlı büyümeye karşın, Türkiye’nin şehirleri, takdire layık bir şekilde, bakımsızlık ve suçtan büyük ölçüde azadedir. Türkiye’nin nispeten daha müreffeh olan batı kısmındaki İstanbul, Ankara veya İzmir’in orta sınıf semtleri Batı Avrupa’daki çok daha zengin muadillerinden ayırt edilebilir değildir. Dahası, Gaziantep ve Diyarbakır gibi büyük doğu şehirlerindeki yoksul mahalleler bile uygun sağlık koşullarına, kaldırımlı düzenli sokaklara, parklara ve bakımlı okullara sahiptir” <strong>(II)</strong>.</p>
<p>Türkiye’ye çok benzer nitelikteki herhangi bir Güney Amerikan şehrinin dış mahallelerinde (yaklaşık olarak aynı kalkınmışlık seviyesine sahip bölgelerde) yapacağınız kısa bir yürüyüş, şayet ölmez de sağ kalırsanız, size bu resmi göstermez. Yalnızca Peru bu açıdan Türkiye’ye bir rakip olabilir ve bunun sebebini aşağıda ima edeceğiz. Türkiye neden mi böyle dersiniz?</p>
<p>“İşler eskiden böyle değildi. Otuz yıl önce Türkiye şehirlerinin etrafındaki tepeler Brezilya’nınkilere benziyordu. Şehirler, uygun bir adlandırmayla (bir gecede inşa edilen) gecekondu olarak bilinen, ruhsatsız salaş kasabalarla dolu bir keşmekeş istifiydi. İstanbul allak bullak Kahire’den daha kötü halk ulaşımına, daha kötü su kalitesine ve daha kötü hava kirliliğine sahipti; Konutları ısıtmak için kullanılan ucuz linyit kömürü kış vakti gökyüzünü daimî bir kesif duman ile kaplıyordu. Ve şehrin Avrupa tarafını ikiye ayıran bir körfez olan Haliç’in (Altın Boynuz’un) koyu renk suyu dahi balık yaşamını engelleyecek kadar kirliydi” <strong>(II)</strong>.</p>
<p>Mülkiyet hakları işleri değiştirir. Öncelikle, doğrudur ki, kırsal fakir nüfusun bir şehrin dış mahallelerine akın etmesini ve uluorta salaş evler kurmalarını normal olarak tavsiye etmiyoruz. Başka herhangi bir koşuldan ayrı olarak, mülkiyet önem arz eder ve bu nedenle toprak parçasının orijinal sahipleri -her kim olursa olsunlar- toprağın kullanımında söz söyleme hakkına sahip olmalıdırlar. İktisat biliminde gerçekten katı kurallar vardır (“piyasalara müdahale etme” bu favori kurallardan birisidir). Ancak buna rağmen, iktisadın bu konudaki aslî öğüdü mülkiyet hakkının ihlal edilmemiş kalması şeklindeki zorunluluk değildir. Daha ziyade mülkiyet haklarının işleri değiştiren şey olmasıdır.</p>
<p>Buradaki meramımız şudur; Şayet insanlar <em>de facto</em> (fiilen) bir şeyin mülkiyetine sahiplerse, şu hâlde, bu sahipliğin <em>de jure</em> (kanunen) sahiplik olması çok daha hayırlıdır. Merkezden kırsal kesime doğru kilometrelerce genişleyen şehirler pekâlâ var olabilir. Yeni semtler herhangi bir yasal izin veya konum olmaksızın inşa edilmiş veya inşa edilmekte olabilir. Ancak yine de, bu kaçak yapıların her bir sakini hangi kısmın kendisine, hangi kısmın başkasına ait olduğunu bilir. Bunlar “gayri resmî” mülkiyet haklarıdır ve resmî haklara dönüşmeleri en iyisidir.</p>
<p>Bu, Perulu ekonomist Hernando de Soto’nun kitabının <strong>(III)</strong> merkezî konusudur:</p>
<p>“De Soto’nun kitap ve makalelerinin temel mesajı hiçbir ulusun, mülkiyet sahipliği ve diğer ekonomik bilgileri (information) kaydeden bir veri çerçevesine yeterli seviyede iştirak etmediği sürece güçlü bir piyasa ekonomisine sahip olamayacağıdır. Beyan edilmemiş, kayıt dışı ekonomik faaliyetler mülkiyetlerinin yasal sahipliğinden mahrum çok sayıda ufak girişimci ile sonuçlanmaktadır. Yasal sahiplikten mahrumiyet ise girişimcilerin kredi edinmelerini, işletmelerini satmalarını veya genişletmelerini zorlaştırmaktadır. Yasal mülkiyete sahip olmadıkları için, ticarî anlaşmazlıklara mahkemelerde çözüm arayamazlar. İşletmelerin gelir durumuna dair bilgi yoksunluğu hükümetleri vergi toplamaktan ve kamu refahı için icraattan alıkoyar” <strong>(IV)</strong>.</p>
<p>De Soto’nun Türkiye’nin bu tecrübesi ile bir [danışmanlık] bağlantısı oldu mu, emin değilim. Sanmıyorum da. Aynı fikirlerin aynı zaman zarfında farklı yerlerde dolaşımda olması daha yüksek ihtimal diye düşünüyorum. Fakat Türkiye’deki uygulama ve de Soto’nun fikirlerindeki merkezî nokta şudur; Şayet insanlar bir toprak parçası üzerinde yaşıyorlarsa ve bu toprak üzerinde gayri resmî bir sahiplik edinmişlerse, şu hâlde, bu sahipliği resmî bir senede dönüştürmenin ucuz ve kolay bir yolunun mevcut olması çok daha iyidir. Çünkü ancak resmî bir senetle su ve kanalizasyon gibi hizmetler sunulacaktır –örneğin, su firması yasal olarak fatura kesebileceği bir adres bilgisine sahip olmalıdır. Ve ancak bir tapu senedi ile bir ipotekli gayrimenkul kredisi temin edilebilir –Nitekim bu sayede muhtemeldir ki, bir baraka değil, lavabo, banyo ve diğer kolaylıklara sahip bir ev inşa edilecektir.</p>
<p>Bu tam olarak Türkiye’nin yaptığı şeydir. Birkaç milyon insanın İstanbul’u çevreleyen tepelerde yaşaması formalitesini umursamayın. Oradalar ve oradaydılar. Önce, üstüne yerleştikleri toprağın mülkiyetini kayıt altına almak ve sonra yasal yerleşiklerin bekleyebileceği hizmetleri sunmak bu durumla başa çıkmanın en iyi yoludur.</p>
<p>Ülkedeki diğer işler, yakın tarihli olayların bize söylediği üzere, bütünüyle iyi gitmiyor olabilir. Fakat uygulamaya koydukları temel ekonomik yapı taşı yaygın ve paylaşılan bir ekonomik büyümeyi üretmektedir. Bu ise, yasal ve zengin kent merkezi ile gecekondu ve kayıt dışı kent çevresi arasındaki bir bölünmeden daha iyidir. Kabul edilmelidir ki, mülkiyet hakları işleri değiştirir. Ve mülkiyetin, başlangıçta gayri resmî şekilde edinilmiş olsa bile, resmî ve yasallaştırılmış bir çerçeveye kavuşturulması çok daha iyidir.</p>
<p><strong>Referanslar</strong></p>
<p><strong>(I)</strong> Tim Worstall, “The Thing Turkey Got Absolutely Correct – Cities and the Work of Hernando de Soto”,  <em>Forbes</em>, 17.07.2016, <a href="https://www.forbes.com/sites/timworstall/2016/07/17/the-thing-turkey-got-absolutely-correct-cities-and-the-work-of-hernando-de-soto/#1dc73af33680">https://www.forbes.com/sites/timworstall/2016/07/17/the-thing-turkey-got-absolutely-correct-cities-and-the-work-of-hernando-de-soto/#1dc73af33680</a></p>
<p><strong>(II)</strong> Special Report, “Turkey: Urban Development, the Lure of the City”, <em>The Economist</em>, 04.02.2016, <a href="http://www.economist.com/news/special-report/21689875-turkeys-urban-centres-are-modernising-double-lure-city">http://www.economist.com/news/special-report/21689875-turkeys-urban-centres-are-modernising-double-lure-city</a></p>
<p><strong>(III)</strong> Hernando de Soto, <em>Sermayenin Sırrı: Kapitalizm Batıda Zaferler Kazanırken Diğer Yerlerde Neden Başarısız?</em>, Liberte Yayınları, Mart 2005, <a href="https://liberte.com.tr/sermayenin-sirri">https://liberte.com.tr/sermayenin-sirri</a> (Kitabın yeni baskısı yakında yayınlanacaktır).</p>
<p><strong>(IV)</strong> Hernando de Soto, <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Hernando_de_Soto_Polar">https://en.wikipedia.org/wiki/Hernando_de_Soto_Polar</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-kesinlikle-dogru-yaptigi-sey-sehirler-ve-hernondo-de-sotonun-kitabi/">Türkiye’nin Kesinlikle Doğru Yaptığı Şey: Şehirler ve Hernondo de Soto’nun Kitabı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Avrupa&#8221;, Kültürel Çoğulculuk ve Müslümanlar &#8211; M. Şükrü Hanioğlu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/avrupa-kulturel-cogulculuk-ve-muslumanlar-m-sukru-hanioglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2017 06:24:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/avrupa-kulturel-cogulculuk-ve-muslumanlar-m-sukru-hanioglu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özel işyerlerinde dinî inançları çerçevesinde başlarını örtmek istemeleri nedeniyle görevlerine son verilen Belçika ve Fransa vatandaşı iki Müslüman kadın hakkında geçtiğimiz günlerde AB Adalet Divanı tarafından verilen karar &#8220;ayrımcılığın yasallaşması&#8221; ve &#8220;kültürel çoğulculuğun tabutuna çivi çakılması&#8221; olarak yorumlandı. Alınan kararın kâğıt üzerinde tüm dinlere yönelik gözükmesine karşılık, uygulamada öncelikli olarak Müslümanları hedef alan bir &#8220;ayrımcılık&#8220;ı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupa-kulturel-cogulculuk-ve-muslumanlar-m-sukru-hanioglu/">&#8220;Avrupa&#8221;, Kültürel Çoğulculuk ve Müslümanlar &#8211; M. Şükrü Hanioğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özel işyerlerinde dinî inançları çerçevesinde başlarını örtmek istemeleri nedeniyle görevlerine son verilen Belçika ve Fransa vatandaşı iki Müslüman kadın hakkında geçtiğimiz günlerde AB Adalet Divanı tarafından verilen karar &#8220;<b>ayrımcılığın</b> <b>yasallaşması</b>&#8221; ve &#8220;<b>kültü</b><b>rel</b> <b>çoğulculuğun tabutuna çivi</b> <b>çakılması</b>&#8221; olarak yorumlandı.<br />
Alınan kararın kâğıt üzerinde tüm dinlere yönelik gözükmesine karşılık, uygulamada öncelikli olarak Müslümanları hedef alan bir &#8220;<b>ayrımcılık</b>&#8220;ı ortaya çıkaracağı açıktır.<br />
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin 2012&#8217;de üniformasının üzerinde görülecek biçimde haç simgesi taşıyan kolye takmak isteyen bir hostese, British Airways&#8217;in &#8220;<b>haç</b> <b>taşımanın Hıristiyanlığın vecibelerinden</b> <b>olmadığı</b>&#8221; gerekçesiyle izin vermeyerek, Büyük Britanya&#8217;nın da gerekli hukukî önlemleri almayarak &#8220;<b>ayrımcılık</b>&#8221; yaptığına hükmettiği göz önüne alındığında, AB Adalet Divanı&#8217;nın aldığı kararın ne denli farklı bir yaklaşımı ortaya koyduğu daha iyi anlaşılabilir.<br />
Burada önemli olan, Avrupa&#8217;da popülist sağın yükselttiği ama diğer siyasal eğilimlerden de destek alan &#8220;<b>göçmen ve Müslüman</b> <b>karşıtlığı</b>&#8220;nın hukukun da dahil olduğu alanlar üzerindeki etkisini artırması, konuya on, hattâ beş yıl öncesinden farklı yaklaşılmasına neden olmasıdır.<br />
Dolayısıyla konuya teknik bir hukuk yorumu, ya da 1905 model Fransız laikliği hayaletinin geri dönüşü olarak bakmak yanıltıcı olabilir. Zikredilen Fransız vatandaşı kadının davası hakkında geçen yılın Temmuz ayında görüş bildiren AB Adalet Divanı raportörü Eleanor Sharpston&#8217;ın da savunduğu gibi şirketin koyduğu başörtüsü yasağının &#8220;<b>yasa dışı doğrudan ayrımcılık</b>&#8221; olarak yorumlanması da mümkündür. Ancak AB Adalet Divanı, bu hukukî görüşe itibar etmemiştir.<br />
Bu tercihin Batı Avrupa&#8217;daki güncel &#8220;<b>Zeitgeist&#8217;ı (zamanın</b> <b>ruhunu)</b>&#8221; yansıttığı ortadadır. Karar kadar, bâzı bireylerin işlerini başarılı biçimde yapan kadın görevlilerden, &#8220;<b>başörtülerinden dolayı</b>&#8221; rahatsız olma ve şikâyette bulunmalarının da sorgulanması gereklidir. Bunun ise güçlü bir ivme kazanan &#8220;<b>İslâmofobi</b>&#8220;den derin biçimde etkilenen zamanın ruhundan kaynaklandığı belirtilebilir.</p>
<p><b>Sorun nedir?</b><br />
AB Adalet Divanı&#8217;nın benimsediği hukuk yorumunun &#8220;<b>ayrımcılığın yasallaşması</b>&#8221; anlamına geldiği ortadadır. Buna karşılık kararın özel olarak Avrupa genel olarak da Batı&#8217;nın çok kültürlülük sınavında başarısız olduğu anlamına geldiği iddiasını tartışmaya açmak gerekmektedir.<br />
Yükselen İslâmofobinin yarattığı ortamın etkilediği karar, son tahlilde, &#8220;<b>çok kültürlülüğe</b>&#8221; değil bir dinin mensuplarının çok kültürlülük kapsamına dahil edilmesine itiraz etmektedir. Karar dar açıdan yorumlandığında, Avrupa&#8217;nın 1970&#8217;lerden başlayarak 1990&#8217;ların sonuna kadar süren farklı kültür, tercih ve kimlikleri tanıma, onların varlıklarını sürdürmelerini sağlayacak düzenlemeler geliştirme siyasetlerinin tersine döndüğüne kanıt olarak sunulabilir. Günümüzde &#8220;<b>çok kültürlülük</b>&#8221; savunuları inişe geçerken &#8220;<b>ortak değerler,</b>&#8221; &#8220;<b>türdeş vatandaşlık</b>&#8221; ve bunların da ötesinde &#8220;<b>asimilasyon/bütünleşme</b>&#8221; vurguları güç kazanmış durumdadır.<br />
Ancak bu gelişmeyi kültürel çoğulculuğun zemin kaybetmesi olarak görmek yanıltıcı olabilir.<br />
Bunun yanı sıra Avrupa&#8217;da bilhassa 2010 sonrasında David Cameron&#8217;ın başını çektiği siyasetçiler tarafından güçlü bir &#8220;<b>çok kültürlü</b><b>lük</b>&#8221; eleştirisinin dile getirilmesinin bunun delili olarak gösterilmesi de büyük resmi algılama alanında sorunlara neden olabilir.<br />
Charles Taylor, 1994&#8217;te çok kültürlülüğü &#8221; <b>bir tanınma sorunu/siyaseti</b>&#8221; olarak tanımlamış, bu da yaygın kabûl görmüştü. Çok kültürlülük ve kültürel çoğulculuğa &#8220;<b>dar</b>&#8221; değil bu tanımda mündemiç &#8220;<b>geniş</b>&#8221; anlamda yaklaşıldığında, gerilemenin Avrupa&#8217;nın değişik yaklaşımları benimseyen ve bunlara dayalı &#8220;<b>kimlikler</b>&#8220;i korumaya çalışan topluluklardan ziyade &#8220;<b>göçmen</b>&#8221; ve &#8220;<b>Müslümanlar</b>&#8220;a yönelik &#8220;<b>anlayış</b>&#8220;ı alanında yaşandığı belirtilebilir.<br />
Geniş anlamda kültürel çoğulculuk zemin kaybetmemekte, tam tersine güç kazanmaktadır.<br />
Örneğin, aynı zaman diliminde &#8220;<b>Batı</b>&#8220;da eşcinsellere evlilik hakkı tanınması yaygınlaşmıştır.<br />
Benzer şekilde yerli (indigenous/ native) topluluklar ve yerleşik etnik azınlıklara kültürel özerklikler verilmesi de bilhassa BM Genel Kurulu&#8217;nun 2007&#8217;de Yerli Toplulukların Hakları Beyannâmesi&#8217;ni kabûlü sonrasında artış göstermiştir.<br />
Dolayısıyla karşılaşılan sorunun dar bir yorumla &#8220;<b>kültürel çoğulculuğun çöküşü</b>&#8221; olarak görülmesi doğru değildir. Şahit olunan, çok kültürlülüğe &#8220;<b>Müslüman karşıtlığı</b>&#8221; çerçevesinde itiraz ve &#8220;<b>sınırlama</b>&#8220;lar getirilmesi ve bu &#8220;<b>özgün</b>&#8221; alanda &#8220;<b>burada sana kendin</b><b>olarak yer yok, ya asimile ol ya terk et</b>&#8221; yaklaşımının benimsenmesidir.</p>
<p><b>Müslümanların farkı</b><br />
Bunun nedeni &#8220;<b>Batı</b>&#8220;nın Müslüman ve<b> </b>&#8220;<b>göçmenler</b>&#8220;e on dokuzuncu asır sömürgeciliğinin<b></b>temel tezleriyle yaklaşmasıdır. Diğer<b> </b>bir deyişle Müslümanlara post-modern bir<b></b>&#8220;<b>medenîleştirme misyonu (mission</b><b> </b><b>civilisatrice)</b>&#8221; çerçevesinde yaklaşılmakta,<b> </b>onların ancak değerlerini bir kenara bırakarak,<b> </b>&#8220;<b>kendileri olmaktan vaz geçerek</b>,&#8221;<b> </b>yâni dönüştürülerek &#8220;<b>medenîleşebileceği</b>&#8220;<b> </b>savunulmaktadır. Bunun düşünsel arka<b> </b>planını, &#8220;<b>modernlikler</b>&#8220;in varlığını sorgulayan<b> </b>tekelci bir tanım ile &#8220;<b>Batı</b>&#8220;nın kendisine<b> </b>ait gördüklerinin üst sıralarda yer aldığı<b> </b>bir &#8220;<b>değerler hiyerarşisi</b>&#8220;nin şekillendirdiği<b> </b>ortadadır.<br />
Kültürel çoğulculuk bu arka planın neticesi olarak &#8220;<b>Batı</b>&#8220;ya yerleşen Müslümanlara &#8220;<b>teşmil olunması imkânsız</b>&#8221; bir siyaset haline gelmektedir. Diğer kategorilerden farklı olarak Müslümanların ondan istifade etmeleri, &#8220;<b>medenî olmadıkları ve geleneklerini</b> <b>terk etmedikçe olamayacakları</b>&#8221; gerekçesiyle engellenmektedir.<br />
&#8220;<b>Batı</b>&#8220;nın &#8220;<b>yerli</b>&#8221; topluluklara da uzun süre bu gözle baktığı doğrudur. Onların büyük bölümünün asimile olarak, kültürleri geniş çapta silinmiş marjinal topluluklar haline gelmesi kültürel çoğulculuk kapılarının kendilerine açılmasına neden olmuştur.<br />
Ancak bu &#8220;<b>kendisi olmakta</b>&#8221; direnen ve &#8220;<b>geleneklerinin folklor müzelerinde</b> <b>sergilenen tuhaflıklar</b>&#8220;a indirgenmesine karşı çıkan Müslümanlar için geçerli olamamaktadır.<br />
Siyasal seçkinlerinin benzer bir &#8220;<b>medenîleştirme misyonu</b>&#8220;nu uzun süre toplumun çoğunluğuna yönelik temel siyaset olarak uyguladığı Türkiye için bu yaklaşım yabancı değildir. Modern tarihimiz, tekil modernlik ve &#8220;<b>hiyerarşik değerler</b>&#8221; çerçevesinde icra edilen &#8220;<b>medenîleştirme</b> <b>vazifesi</b>&#8220;nin ne gibi neticeler doğuracağını teşhir eden bir laboratuar hizmeti görebilir.<br />
Yükselen İslâmofobi dalgasının bundan ve &#8220;<b>medenîleştirme misyonu</b>&#8221; temelli sömürgecilik tecrübesinden istifadeye imkân vermeyeceği ortadadır. Bu, kültürel çoğulculuğun zemin kazandığı ancak &#8220;<b>Müslümanlar</b>&#8220;ın bu &#8220;<b>çoğulculuk</b>&#8220;tan istifade edemeyerek &#8220;<b>paryalaştığı</b>&#8221; ve dışlandığı bir &#8220;<b>Avrupa</b>&#8221; yaratacaktır. Bunun ise &#8220;<b>medeniyetler çatışması siyaseti</b>&#8220;ne hizmet edeceği şüphesizdir.</p>
<p><em><a href="http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/2017/04/02/avrupa-kulturel-cogulculuk-ve-muslumanlar" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Sabah Gazetesi, 02.04.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupa-kulturel-cogulculuk-ve-muslumanlar-m-sukru-hanioglu/">&#8220;Avrupa&#8221;, Kültürel Çoğulculuk ve Müslümanlar &#8211; M. Şükrü Hanioğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Anayasa Değişikliği ile Getirilmek İstenen Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi: Korkular, Algılar, Beklentiler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-degisikligi-ile-getirilmek-istenen-turkiyeye-ozgu-baskanlik-sistemi-korkular-algilar-beklentiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2017 10:28:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-degisikligi-ile-getirilmek-istenen-turkiyeye-ozgu-baskanlik-sistemi-korkular-algilar-beklentiler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 157-189 Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük &#124; Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi [box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]Öz Türkiye’de 1980’li yıllardan bu yana, bazı liderler tarafından başkanlık sistemine geçilmesi yö- nünde talepler dile getirildi. Bu talepler, yakın zamana kadar hayata geçirilemedi. Son yıllarda, başkanlık modelinin getirilmesi konusu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-degisikligi-ile-getirilmek-istenen-turkiyeye-ozgu-baskanlik-sistemi-korkular-algilar-beklentiler/">Yeni Anayasa Değişikliği ile Getirilmek İstenen Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi: Korkular, Algılar, Beklentiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Liberal Düşünce Dergisi</em>, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 157-189<br />
<strong>Yrd. Doç. Dr. Adnan Küçük</strong> | Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi</p>
[box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]<strong>Öz</strong></p>
<p>Türkiye’de 1980’li yıllardan bu yana, bazı liderler tarafından başkanlık sistemine geçilmesi yö- nünde talepler dile getirildi. Bu talepler, yakın zamana kadar hayata geçirilemedi. Son yıllarda, başkanlık modelinin getirilmesi konusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından tekrardan gündeme getirildi. Bu öneriye karşı muhalefetten ağır eleştiriler yöneltildi. Bu eleştirilerde, Türkiye’de bir rejim değişikliği ortaya çıkacağı, sistemin otoriter tek adam rejimine dönüşeceği dile getirildi. Başlangıçta bu öneriye MHP de karşı çıktı. Fakat yakın geçmişte MHP, AK Parti tarafından önerilen başkanlık modeline destek vereceğini açıkladı. Bu açıklama üzerine, AK Parti ile MHP Türkiye’ye getirilecek başkanlık modeline ilişkin anayasa değişikliği metni üzerinde anlaştı- lar. Bu uzlaşı metni TBMM tarafından kabul edilerek Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunuldu. Bu anayasa değişikliğinin referandum yoluyla kabul edilmesi halinde Türkiye’de parlamenter sistem yerini başkanlık sistemine bırakacaktır. Türkiye’ye getirilmek istenen başkanlık modelinin ABD başkanlık sisteminden bazı yönlerden farklılıklar arz ettiği görülmektedir. Bu farklılık, baş- kanlık modelini Türkiye’ye özgü hale getirmektedir. Bu farklı tercihte, Türkiye’deki yapısal özelliklerle, ülkemizde hâkim olan siyasi, sosyal, kültürel faktörlerin etkili olduğu söylenebilir.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Başkanlık sistemi, denge-fren mekanizması, Cumhurbaşkanlığı sistemi, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin denetimi</p>
<p><strong>The Presidential System Peculiar to Turkey Offered via New Constitutional Amendment: Fears, Perceptions, Expectations</strong></p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>Since 1980s various leaders have claimed demands to transform into presidential governing system in Turkey. These demands have not been realized until recently. In the recent years, President Recep Tayyip Erdogan reclaimed the debates of transforming into presidential system in the public agenda. The opposition raised harsh criticisms against this proposal. Among these criticisms, it has been asserted that there will be a change of the regime into single man authoritarianism. In the beginning, Nationalist Movement Party (MHP) opposed this proposal. However, MHP recently declared its support to the presidential model proposed by AKP. Over this declaration, AKP and MHP agreed upon the constitutional amendments bringing presidential model. This agreed text is approved by the Turkish Grand National Assembly and is to be presented to the public referendum by the President. Provided that this constitutional amendment is approved via the referendum, parliamentarian system in Turkey will be replaced by the presidential system. The presidential model presented in Turkey differs in various aspects from the one in USA. These differences make the presidential system specific to Turkey. Structural features of Turkey, as well as dominant political, social and cultural factors have been influential over this specific preference.</p>
<p><strong>Key Words:</strong> Presidential system, check and balance system, separation of powers, control of the execution[/box]
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Türkiye’de rahmetli Süleyman Demirel ve Turgut Özal’dan bu yana başkanlık sistemi yönünde önerilerde bulunuldu fakat bu önerilerin yapıldığı dönemlerde söylemden öteye geçen bir çaba olmadı. Ayrıca bu öneriler anında muhalif kesimlerden tepki ile karşılandı. Son yıllarda aynı öneri Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan da geldi ve bu öneri MHP tarafından desteklendi. MHP’den destek alan bu öneri söylem düzeyinin ötesine geçerek TBMM’nin gündemine getirildi. Bu metin AK Parti ile MHP arasında uzlaşılarak hazırlandı.</p>
<p>Bu öneriye ve kanunlaştırma çabalarına HDP ve CHP kanatlarından en üst perdeden tepkiler geldi. Yoğunluğu çok yüksek olan bu tepkiler bağlamında, bu önerinin kanunlaşması halinde Türkiye’nin tek adam rejimine döneceği, mevcut rejimden bin beter bir rejim ortaya çıkacağı, yargı bağımsızlığının ortadan kalkacağı, parlamenter rejimin çökmesi neticesinde otoriter rejime geçileceği, bu değişiklik konusunda toplumda mutabakat olmadığı, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkacağı, başkanlık sisteminin zorunlu gereklerinden denge-fren mekanizmasının mevcut olmadığı, yürütmenin hiçbir denetime tabi olmadığı, yürütmeye meclisi fesih yetkisi tanımanın başkanlık sistemi ile bağdaşmayacağı, ayrıca başkan aynı zamanda parti lideri olacağı için partili milletvekili adaylarını bizzat belirleyeceği ve aynı zamanda başkanın meclisi fesih yetkisi olacağı için, başkanı yasama üzerinde mutlak hâkim kılacağı, yasama ile yürütme seçimlerinin aynı günde yapılmasının, demokrasi teorisi ve kuvvetler ayrılığı ilkesi ile çelişeceği; Cumhurbaşkanının, TBMM’ni devre dışı bırakarak ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yöneteceği dillendirilmektedir.</p>
<p>Bu makalede önce AK Parti tarafından getirilen önerinin ne olduğu daha sonra da bu önerinin ABD başkanlık sisteminden farklılık arz eden yönleri üzerinde durulacak, daha sonra da muhalefet tarafından getirilen eleştirilerin bir kısmına ilişkin değerlendirmeler yapılacaktır.</p>
<p><strong>AK Parti Tarafından Önerilen Sistemin Ana Hatları.</strong></p>
<p>Önerilen Anayasa değişikliği ile devlet başkanı için “başkan” yerine “Cumhurbaşkanı” kelimesi kullanılmaktadır (AY. Değ. md. 4, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 14, 15, 16, 17, 18). Bazıları bunun bir yanıltmaca olduğunu, aslında getirilmek istenen sistemin bir başkanlık sistemi olduğunu belirtmektedirler. Burada devlet başkanından Cumhurbaşkanı olarak bahsedilmesi, getirilen sistemin başkanlık sistemi olma özelliğini değiştirmez. Nitekim başkanlık sisteminin tatbik edildiği bazı Latin Amerika ülkeleri ile diğer bazı ülkelerin Anayasalarında da, devlet başkanını ifade etmek için, ya başkan (president)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, ya Cumhurbaşkanı (president of The Republic)<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>, ya da hem başkan, hem de Cumhurbaşkanı kelimeleri birlikte kullanılmaktadır<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>. Bu vesileyle, Cumhurbaşkanı nitelemesinin yapılmış olması, Türkiye’de başkanlık sisteminden farklı bir hükümet sisteminin getirilmesinin amaçlandığı manasına gelmez.</p>
<p>Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı Devletin başıdır (AY. Değ. md. 8). Bu değişiklikle, Parlamenter sistemde mevcut olan kollektif yapılı Bakanlar Kuruluna son verilmektedir. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları ile bakanları atar ve görevlerine son verir (AY. Değ. md. 8). Cumhurbaşkanı yardımcıları ile Bakanların bireysel olarak siyasi sorumluluğu, yasama meclisine karşı değil, Cumhurbaşkanına karşıdır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler (AY. Değ. md. 8). Bu atamaların hiçbirisi TBMM’nin onayına tabi değildir; Doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar ya da görevden alınırlar.</p>
<p>Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir. Cumhurbaşkanı, aynı zamanda kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler de çıkarabilir (AY. Değ. md. 8).</p>
<p>Cumhurbaşkanının onaylanmak üzere önüne gelen kanunları, bir daha görüşmek üzere TBMM’ne geri gönderme yetkisi bulunmaktadır. TBMM’nin, Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen kanun önerisini değişiklik yapmaksızın aynen kabul edebilmesi ancak üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkündür (AY. Değ. md. 16).</p>
<p>TBMM’nin yürütmeye karşı bazı “denetim” ve bilgi edinme imkânları mevcuttur. Buna göre, TBMM; meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır. Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinmek için yapılan incelemedir. Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun TBMM Genel Kurulunda görüşülmesidir. Yazılı soru; yazılı olarak en geç 15 gün içinde cevaplanmak üzere milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlara yazılı olarak soru sormasıdır (AY. Değ. md. 6).</p>
<p>Meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru şeklinde gerçekleştirilen bilgi edinme ve denetim faaliyetleri neticesinde gensoru benzeri bir siyasi sorumluluk söz konusu değildir. Burada “meclis araştırması”, “genel görüşme” ve “yazılı soru”nun, her ne kadar Meclisin yürütmenin faaliyetleri veya bazı ulusal sorunlar hakkında bilgi edinmesine yarayan bir usul olduğu belirtilse de<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>, gerek Anayasada bunların düzenlendiği 98., 99. ve 100. Maddelerin genel başlığından (TBMM’nin bilgi edinme ve denetim yolları), gerekse gördükleri işlevler itibariyle, denetim işlevlerinin de değişen etkinliklerde mevut olduğu söylenebilir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında, Anayasanın 106/5., 6. ve 7. fıkraları uyarınca yapılan soruşturmadır. Anayasanın, Anayasa değişikliği önerisi ile değiştirilen 106/5., 6. ve 7. fıkralarına göre, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla, TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Meclis, üye tamsayısının 3/5’nin gizli oyuyla soruşturma açılması, 2/3’nün gizli oyuyla da Yüce Divana sevk edilmesi kararı alabilir. Yüce divan yargılaması neticesinde seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edilen Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bir bakanın görevi sona erer (AY Değ. md. 10).</p>
<p>Burada meclis soruşturmasının açılması ve yüce divana sevk kararının alınması, 1982 Anayasasının değişiklik öncesi 100. Maddesine göre oldukça zorlaştırılmıştır. Başbakan ve bakanlar hakkında, Anayasanın değişiklik öncesi 100. Maddesine göre, başbakan ve bakanlar hakkında meclis soruşturması açılması talebi TBMM üye tam sayısının en az 1/10’nun istemi ile mümkün iken, değişiklikle bu oran üye tam sayısının salt çoğunluğu olarak belirlenmiştir. Keza, Anayasanın değişiklik öncesi 100. Maddesine göre, başbakan ve bakanlar hakkında yüce divana sevk kararı üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkün iken, değişiklikle bu oran 2/3 olarak belirlenmiştir. Değişiklik hükmüne göre, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar hakkında meclis soruşturması sadece görevleri ile alakalı suçlardan dolayı açılabilir. Bunlar hakkında diğer suçlarla alakalı cezai sorumluluk, yasama dokunulmazlığı kapsamına girmektedir. <em>Meclis soruşturması,</em> Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların, görevleri ile alakalı suçlarda, hem siyasî sorumluluklarının, hem de cezai sorumluluklarının gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Meclis soruşturması, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanları görevden düşürmenin bir aracı olduğu kadar, onlar hakkında yüce divan yargılamasına yönelik ceza takibat yapılmasıyla da sonuçlanabilecek bir süreçtir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bir diğer ifadeyle meclis soruşturması, en azından meydana getirdiği neticesi itibariyle siyasi sorumluluğu da ortaya çıkaran bir denetim yoludur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Meclis soruşturmasının, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların cezai sorumlulukları yanında, onların görevlerinin sona ermesi neticesini de husule getirebildiği için, genel görüşme, meclis araştırması ve yazılı soruya nazaran oldukça etkili bir denetim yolu olduğu söylenebilir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>1982 Anayasasının mevcut metninde yer alan (md. 99) ve siyasi sorumluluk neticesini ortaya çıkaran “gensoru” kurumuna yer verilmemiştir. Bu yönde bir denetim mekanizmasının mevcut olmayışı, ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sistemi ile uyumludur.</p>
<p>Değişikliğe göre, Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilir. TBMM seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı günde yapılır. Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin görev süresi beş yıldır. Cumhurbaşkanı en fazla iki kez seçilebilir (AY. Değ. md. 4).</p>
<p>Değişiklikte, ABD başkanlık sisteminde mevcut olmayan, birlikte fesih ve azil yetkisini düzenleyen hüküm yer almaktadır. Buna göre, Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. TBMM de üye tamsayısının 3/5 çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir. Her iki halde de TBMM genel seçimleri ile Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır. Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verilen TBMM’nin ve Cumhurbaşkanının yetki ve görevleri, yeni Meclisin ve Cumhurbaşkanının göreve başlamasına kadar devam eder. Bu şekilde seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanının görev süreleri beş yıldır (AY. Değ. md. 4).</p>
<p>Yasama yetkisi TBMM’ne aittir. Değişiklikle Anayasada öngörülen yasama organının tek meclisli olması sisteminin sürdürülmesi esası benimsenmiştir. TBMM üye sayısı 550’den 600’e çıkarılmakta, seçilme yaşı 25’ten 18’e indirilmektedir (AY. Değ. md. 2 ve 3).</p>
<p>Değişikliğe göre, bütçe kanunu teklifi Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanır. Bütçe kanununun süresinde yürürlüğe konulamaması halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçe kanunu yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır. TBMM üyeleri bütçenin görüşülmesi esnasında, gider artırıcı veya gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar. Harcanabilecek tutarın Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle aşılabileceğine dair bütçe kanununa hüküm konulamaz. Bütçe kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz (AY. Değ. md. 18).</p>
<p>Değişiklikle devletin üniter yapısı muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Değişiklikle ABD başkanlık sisteminin gerekleri ile uyumlu olarak bir kişinin hem yasamada hem de yürütmede görev alması men edilmiştir. TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer (AY. Değ. md. 10).</p>
<p>Değişiklik önerisinde en çok eleştirilen konulardan birisi de Cumhurbaşkanının yargıya ilişkin sahip olduğu yetkilerdir. Cumhurbaşkanının, AYM ve HSYK üyelerinin bir kısmını belirlenmesi vardır. Değişiklikle AYM üyeleri 17’den 15’e indirilmiştir (AY. Değ. md. 16/D). 15 üyenin 3’ü TBMM, 12’i de Cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. TBMM, iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer. Cumhurbaşkanı; üç üyeyi Yargıtay, iki üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; dört üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış AYM raportörleri arasından seçer (AY. md. 146).</p>
<p>Değişikliğe göre, HSYK, 13 üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır. Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından TBMM tarafından seçilir. Kurulun TBMM tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının 2/3 çoğunluğuyla belirler. İlk oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının 3/5 çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. TBMM, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oylama yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu aranır; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının 3/5 çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır (AY. Değ. md. 14).</p>
<p>Mevcut Anayasanın 101. maddesinde “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir” hükmü mevcut idi. Değişiklikle, bu hüküm anayasadan çıkarılarak (AY. Değ. md. 7) partili devlet başkanlığı modelinin yolu açılmış oldu. Buna göre, cumhurbaşkanı, herhangi bir partinin üyesi olmayabileceği gibi, bir siyasi partinin üyesi ya da genel başkanı da olabilir.</p>
<p>Değişiklikle Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğuna ilişkin hükümlerde esaslı değişikliklere gidilmiştir. Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir. Burada, suçun ne zaman işlendiği konusunda bir belirleme yapılmadığı gibi, görevi ile alakalı olup olmadığı konusunda da bir belirleme mevcut değildir. Dolayısıyla, burada sözü edilen suç, görev esnasında ya da göreve başlamazdan önce işlediği iddia edilen herhangi bir suç olabilir. Meclis, üye tamsayısının 3/5’nün gizli oyuyla soruşturma açılmasına karar verebilir. Cumhurbaşkanı, TBMM üye tamsayısının 2/3’nün gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alabilir. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı, seçim kararı alamaz. Yüce Divanda seçilmeye engel bir suçtan mahkûm olan Cumhurbaşkanının görevi sona erer. Cumhurbaşkanının görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için görevi bittikten sonra da bu madde hükmü uygulanır (AY. Değ. md. 9). Bu değişiklik hükmü ile Cumhurbaşkanının Yüce Divanla yargılanacağı suçların kapsamı genişletilmiştir. Mevcut Anayasaya göre sadece vatana ihanet kapsamında yer alan suçlardan yargılanabilirken, değişikliğe göre, görevi ile alakalı olsun olmasın bütün suçlardan dolayı yargılanma yolu açılmıştır. Değişiklikle, 1982 Anayasasının değişiklik öncesi 105. Maddesine kıyasla (üye tam sayısının 1/3) Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla TBMM’nde soruşturma açılmasının istenebilmesi kısmen zorlaştırılırken (üye tam sayısının salt çoğunluğu), yüce divana sevk kararının alınması ise kısmen kolaylaştırılmıştır (bu karar, değişiklik öncesinde üye tam sayısının 3/4’nün oyu ile alınırken, değişiklikle bu oran 2/3 olarak belirlenmiştir).</p>
<p><strong>Anayasa Değişikliği ile Öngörülen Hükümet Sistemine İlişkin Hükümlerin ABD Başkanlık Sisteminden Farklılık Arz Eden Yönleri.</strong></p>
<p>1- ABD’de yürütme yetkisinin sahibi başkan, Türkiye’de Cumhurbaşkanıdır.</p>
<p>2- ABD’de federal yapı Türkiye’de üniter yapı söz konusudur.</p>
<p>3- ABD’de yasama Meclisi (Kongre) Temsilciler Meclisi ve Senato şeklinde ifade edilen iki meclisten oluşmakta iken, Türkiye’de yasama organı tek meclisli TBMM’dir.</p>
<p>4- ABD’de başkan iki dereceli seçimle belirlenirken, Türkiye’de Cumhurbaşkanı tek dereceli seçim yoluyla doğrudan halk tarafından seçilir.</p>
<p>5- ABD’de Temsilciler Meclisi seçimleri iki yılda bir yapılır. Senato üyeliği 6 yıl olup, her iki senede bir üyelerin üçte biri yenilenir. Türkiye’de TBMM’nin görev süresi 5 yıldır.</p>
<p>6- ABD’de başkanlık seçimleri ile yasama meclisi seçimleri farklı tarihlerde yapılırken, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimi ile TBMM seçimleri aynı günde yapılır.</p>
<p>7- ABD’de fesih ya da azil müessesesi mevcut değildir. Değişikliğe göre Türkiye’de Cumhurbaşkanı ile TBMM’nin her birisi tek başlarına seçimlerin yenilenmesi kararı alabilir.</p>
<p>8- ABD’de başkanın yapmış olduğu üst düzey atamalar Senatonun onayına tabidir. Türkiye’de, Cumhurbaşkanının üst kademe kamu yöneticilerinin atanmasına ilişkin yapmış olduğu atamaların hiç birisi Yasama organının onayına tabi değildir.</p>
<p>9- ABD’de başkan 4 yıllığına, Türkiye’de 5 yıllığına seçilir.</p>
<p>10- ABD’de başkan federal hâkimlerin tamamını atar ve bu atamalar Senatonun onayına tabidir. Değişikliğe göre Türkiye’de Cumhurbaşkanı yüksek yargı üyelerinin sadece bir kısmını atayabilir. Bu atamalar yasama meclisinin onayına tabi değildir.</p>
<p>11- Her iki ülkede de Başkanın cezaî sorumluluğu mevcuttur. ABD’de yargılama, Federal Yüksek Mahkeme Baş Hâkimi başkanlığında, siyasi bir organ olan Senato tarafından yapılmaktadır. Türkiye’de, cumhurbaşkanını yüce divan sıfatıyla yargılama yetkisi AYM’ne aittir (AY. md. 148/6). Ayrıca ABD’de başkanın sorumlu olduğu suçların kapsamı oldukça dar iken, Türkiye’de Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu bütün suçlar için söz konusudur.</p>
<p>12- Her iki ülkede de başkanın kanunları veto etme yetkisi vardır. ABD’de veto edilen kanun, ancak her iki mecliste de 2/3 çoğunlukla kabul edilebilir iken, Türkiye’de, veto edilen kanun, ancak TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilebilir (AY. Değ. md. 16).</p>
<p>13- ABD’de bakanların atanmasına ilişkin Başkanlık kararı Senatonun onayına tabidir. Türkiye’de Cumhurbaşkanın bakanları atamasına ilişkin kararları, yasama meclisinin onayına tabi değildir (AY. Değ. md. 8).</p>
<p>14- ABD federal yapılı bir devlet olduğu için, yasama, yürütme ve yargı yetkileri federe devletler ile federal kurumlar arasında paylaşılmıştır. Bu sebeple federal kurumların yetkileri tahdidi olarak sayılmıştır ve bu vesileyle de sınırlıdır. Türkiye’de üniter yapı ile uyumlu olarak, bütünüyle yasama yetkisi TBMM’nde, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında, yargı yetkisi de yargı mercilerinde toplanmıştır. Bu vesileyle, Türkiye’deki yasama, yürütme ve yargı mercilerinin yetkileri, ABD’deki federal organlara kıyasla çok geniştir.</p>
<p>15- ABD’de Federal Bütçe kanunu belirlenen takvimde kabul edilmediği takdirde, yaşanabilecek tıkanıklıkların giderilmesine yönelik bir önlem alınmamıştır. Başkan bütçenin kabul edilmesini beklemek zorundadır. Türkiye’de Bütçe kanununun belirlenen takvimde kabul edilerek yürürlüğe girdirilmemesi halinde, geçici bütçe kanunu çıkarılır. Geçici bütçe kanununun da çıkarılamaması durumunda, yeni bütçe kanunu kabul edilinceye kadar bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır.</p>
<p>16- ABD’de başkan yardımcısı başkanla birlikte halk tarafından seçilirken, Türkiye’de değişikliğe göre başkan yardımcıları Cumhurbaşkanı tarafından atanır.</p>
<p>17- Her iki ülkede de başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) partili olabilir. Türkiye’de Cumhurbaşkanı parti üyesi olmayabileceği gibi, bir partini üyesi ya da genel başkanı da olabilir. ABD’de ise partinin genel başkanı, her federe devletin temsilcilerinden oluşan Ulusal Komite tarafından seçilir. Ancak, uygulamada genel başkanı, ABD Başkan adayı tarafından belirlenir<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>. Bu vesileyle ABD’de başkan üyesi olduğu partinin genel başkanı olamaz.</p>
<p><strong>ABD Başkanlık Sisteminin AK Parti’nin Başkanlık Sistemi İle Benzeşen Yönleri</strong></p>
<p>1- Her ikisinde de başkan  (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) halk tarafından seçilmektedir.</p>
<p>2- Her ikisinde de bir kişi üst üste en fazla iki dönem başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) seçilebilir.</p>
<p>3- Her ikisinde de kabine üyelerini başkan  (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) atar.</p>
<p>4-Her ikisinde de yürütme yetkisi başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) aittir; yürütme monist bir yapıya sahiptir.</p>
<p>5- Her ikisinde de başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) kanunları onaylama veya Meclise gönderme (veto) yetkisi vardır.</p>
<p>6- Her ikisinde de Başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) kanun gücünde işlem yapma yetkisi mevcuttur.</p>
<p>7- Her ikisinde de Başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) üst kademede görev yapan kamu yöneticilerini atama yetkisi mevcuttur.</p>
<p>8- Her ikisinde de başkanın (Türkiye’de Cumhurbaşkanının) yasamaya karşı siyasi sorumluluğu mevcut değildir.</p>
<p>9- Her ikisinde de bir kişi, hem yasamada hem de yürütmede görev alamaz.</p>
<p>10- Her ikisinde de kanun önerme yetkisi sadece yasama meclisi üyelerine aittir.</p>
<p>11- Her ikisinde de bakanlar (Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcıları da) yasamaya karşı değil, başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) karşı (siyasi) sorumludur.</p>
<p>12- Her ikisinde de bakanları (Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcılarını da) azletme yetkisi başkana (Türkiye’de Cumhurbaşkanına) aittir.</p>
<p>13- Her ikisinde de Başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) ve sekreterleri / bakanları, yasama çalışmalarına katılamazlar.</p>
<p>14- Her iki ülkede de başkan (Türkiye’de Cumhurbaşkanı) partili olabilir.</p>
<p><strong>Anayasa Değişikliği İle ABD Başkanlık Sistemine İlişkin Bir Değerlendirme.</strong></p>
<p>Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere Anayasa değişikliği ile önerilen sistemle ABD başkanlık sisteminin birebir benzeşmediği, benzer yönleri kadar farklılık arz eden yönlerinin de mevcut olduğu görülmektedir. Bu farklılıklar sadece Türkiye’ye özgü değildir. Başkanlık modelinin tatbik edildiği diğer ülkelerde de ABD başkanlık sisteminden farklılık arz eden yönler mevcuttur. Her bir ülke, kendi siyasi, sosyal, kültürel şartlara göre, zaman içerisinde başkanlık sisteminin kural ve kurumlarını şekillendirmişlerdir. Özellikle başkanlık sisteminin tatbik edildiği Latin Amerika ülkelerinin bir kısmında, çeşitli askeri yönetimlerden, otoriter rejim uygulamalarından geçtikten sonra, özellikle demokrasiye geçilerek bu rejimin kalıcı hale gelmesi sürecinde, otoriterleşmeyi önlemeye yönelik bazı önlemler alınmıştır. Bu önlemler, büyük ölçüde, her birisinde farklı olmuştur. Ayrıca bu farklılıklar, bu ülkelerdeki başkanlık sistemlerini, değişen ölçülerde ABD başkanlık sisteminden farklı hale getirmiştir. Bunlardan bir kısmı şunlardır: Başbakanlık ya da kabine başkanlığı kurumunun benimsenmiş olması<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>, başkana yasama meclisini fesih yetkisinin tanınması<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>, başkanın partisi ile ilişiğinin kesilmesi<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>, karşı imza kuralının benimsenmiş olması<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>, bazı ülkelerde yürütmenin kanun önerisinde bulunması<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a>, başbakanın gensoru yoluyla düşürülmesidir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Meksika ve Şili’de başbakan yanında, başkan yardımcılığı kurumları da bulunmamaktadır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Türkiye’deki farklılaşmaların bir kısmı sistemin tıkanmasını önlemeye yönelik olanlar, bir kısmı da Türkiye’nin kendi siyasi kurumsal yapılanmasına ilişkin olanlardır. Bütün bu farklılaşmalar, ülkemizde benimsenen başkanlık sistemini kendine özgü hale getirmektedir. Bu farklılıklardan bir kısmı da sadece Türkiye’ye özgüdür; bir başka ülkede bir benzeri yoktur. Seçimlerin hem Meclis hem de Cumhurbaşkanı tarafından yenilenmesi ve bu yenilenme kararı üzerine her ikisinin zorunlu olarak birlikte seçime gitmesi gibi.</p>
<p><strong>Anayasa Değişikliğinin Korkular Temelli Tartışılması ve Eleştirilmesi.</strong></p>
<p>Bu Anayasa değişikliğine ilişkin eleştirilerin büyük ölçüde korkular üzerinden yürütüldüğü görülmektedir. Bu değişiklikle devletin rejiminin değiştirildiği, bu değişikliği yapanların ve destekleyenlerin büyük ihanet içerisinde oldukları, değişiklik halinde tek adam yönetimi ve diktatörlüğün geleceği ifade dilmektedir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Türkiye’de olumlu yönde yapılacak hemen her çabaya, belli çevrelerin “korkuları” depreştirerek karşı çıkmaları maalesef olağan bir hal almıştır. Esasen bu çevrelerin somut önerileri de yoktur. Sadece “korku” temelli karşı çıkışları söz konusudur. Maksat statükonun ne pahasına olursa olsun sürdürülmesini sağlamak; bunun haricinde bir şey yaptırmamaktır.</p>
<p>Bu çevreler, Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze gelinceye değin hep Cumhuriyet ve laikliğin tehlikede olduğundan söz ederek, sağ siyasi iktidarları bu iki alanda sıkıştırmaya çalıştılar.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Sürekli olarak halkın hür ve serbest seçimler vasıtasıyla yönetime getirdiği merkez sağ, özellikle de muhafazakâr iktidarlar korkular üretilerek engellenmeye çalışılmıştır. Bu korkulardan hareketle, sadece merkez sağ ve muhafazakâr siyasetçilerle uğraşılmamış, aynı zamanda Cumhuriyet ve laikliğe aykırılık gerekçesi ile geniş muhafazakâr kesimlere yönelik mağduriyetlere ve hak ihlallerine yol açacak uygulamalar da yapılmıştır. Bütün bu haksız uygulamaların meşruiyet(!) temelinde bu “korku”lar yer almaktadır. Yakın geçmişe gelinceye kadar korku temelli politikalar kapsamında yaşatılan en ağır baskıcı uygulamalardan birisi de başörtüsü yasağı idi. 1950’li yıllardan bu yana başörtüsü serbestisinin sağlanması yönünde geliştirilen her bir talep, “laiklik ve Cumhuriyetin temel ilkeleri” zemininde üretilen “korkular” ve “tehlikeler”le şekillendirilen sistem içerisinde geri püskürtülmüştür. Oysa son yıllarda başörtüsü serbestisi geldiği halde, bu söylenenlerin hiçbirisi olmadı.</p>
<p>Şimdi bu çevreler, benzer korkuları başkanlık sistemi üzerinden üretiyorlar. “Efendim başkanlık sistemi gelirse Türkiye’ye diktatörlük gelir, sistem otoriter ya da totaliter tek adam rejimine dönüşür” diyorlar. Peki, niçin böyle olur? şeklindeki bir sorunun makul ve mantıklı bir cevabı bu kesimde yer alanların hiç birisinde mevcut değildir. Burada, tıpkı “başörtüsü serbest olursa cumhuriyet ve laiklik niçin yıkısın ki?” sorusuna cevabı olmayan başörtüsü temelli korku üretenlerde olduğu gibi bir durum söz konusu.</p>
<p>Merak ediyorum ve cevabı bu kesimlerde olmadığı halde, ben yine de sormak istiyorum, “bir ülkede diktatörlük nasıl ortaya çıkar; diktatörlükle hükümet sistemi arasında ne tür bir ilişki mevcuttur; başkanlık sisteminin benimsenmesinden dolayı niçin diktatörlük ortaya çıkar; parlamenter bir sistemde de diktatörlük olabilir mi; diktatörlüklerin toplumsal temelleri hakkında bir bilginiz var mı; demokrasinin kökleşmiş olduğu bir ülkede diktatörlüğe geçilmesi ne ölçüde mümkündür?” Bu soruları çoğaltabilmek mümkündür. Ama bizdeki korku tüccarlarının hiçbirisinde bu soruların makul ve tatmin edici cevapları mevcut değildir. Ya da bu soruların doğru cevaplarını bilmek pek işlerine gelmez.</p>
<p>Mesele bu bilinmezler zemininde cereyan ettiği için, başkanlık sisteminin sağlıklı zeminde tartışılması da mümkün olmuyor. Türkiye’ye özgü başkanlık modeli denilince, bu modele ilişkin hangi kurumların ne tür sorunlara yol açabileceği, bu durumda ne tür işlevsel çözümler üretileceği konusu yeterince tahlil edilemiyor. Bu, Türkiye için sağlıklı bir ortam değildir. Maalesef, bu korku pompalaması o kadar güçlü, etkili ve organize bir şekilde yapılıyor ki, Türkiye’ye özgü başkanlık sistemi konusunda müspet fikirlere sahip olabileceği düşünülen birçok kesimler de, bu korkulardan etkilenerek, farklı tutumlar sergileyebiliyorlar.</p>
<p>Diğer yandan diktatörlüklerin salt hükümet sistemi temelli olmadığının, bunun temelinde toplumsal, siyasi, iktisadi ve kültürel faktörlerin ve demokrasinin yerleşiklik arz etme derecesinin de birinci derecede etkili olduğunun bilinmesi gerekir. Bir ülkede demokrasi kökleştiği ölçüde diktatörlük ihtimalinin gittikçe azalacağının ve bir aşamadan sonra büyük ölçüde ortadan kalkacağının bilinmesi gerekir. Bunun en bariz misalini, bazı Latin Amerika ülkeleri teşkil etmektedir. Bu ülkelerin bir kısmında demokrasi kökleştikçe, askeri darbeler ve baskıcı yönetimler azalmıştır. Bir ülkede şayet diktatörlüğe zemin oluşturacak toplumsal, siyasi, iktisadi, kültürel vb. faktörler mevcut ise o ülkede diktatörlüğün gelmesi noktasında başkanlık modeli ile parlamenter sistem arasında hiçbir farkın olmadığının bilinmesi gerekir.</p>
<p>Toptan reddiyeci cenahtakilerin başkanlık sistemine ilişkin söylemleri o kadar katı ve olumsuz ki, bu söylemlerden etkilenenler, ilk bakışta başkanlık modelinin anti-demokratik bir hükümet sistemi olduğunu zannetmektedirler. Oysa parlamenter sistem ne kadar demokratik ise Başkanlık modeli de en az onun kadar demokratiktir.</p>
<p>Türkiye’de büyük ölçüde yerleşiklik arz eden demokratik ortam sebebiyle, artık hiçbir siyasi parti iktidarının diktatörlüğe yönelmesi mümkün değildir. Ülkemizde 15 Temmuz sürecinde yaşananlar, artık Türkiye’de bu milletin demokrasiden sapmaya hiç de müsaade etmeyeceği gün gibi ortaya çıkmıştır. Bu hadise demokrasi kültürünün ve refleksinin ne ölçüde kökleştiğinin en bariz misallerinden birisini teşkil etmektedir. Bu sebeple Türkiye’de hükümet sistemi temelinde asıl yapılması gereken, başkanlık modelinin benimsenmesi halinde, hangi durumlarda Türkiye şartlarında ne tür sistemsel sorunlar ortaya çıkacağının, somut olarak teker teker ortaya konulması ve öne sürülen bu sorunlu alan iddialarına karşı model ve çözüm üretilmelidir. Yani tartışmaların detaylı ve somut alanlar üzerinden yapılması gerekir. Kısaca ifade etmek gerekirse, başkanlık modelinin Türkiye için elverişli olup olmadığı meselesinin reel zeminde tartışılabilmesi için her şeyden önce korku temelli söylemlerin terk edilmesi gerekir. Şayet birileri bunu terk etmiyorsa, o zaman, bu modeli savunanların, bu sistemin benimsenmesi halinde demokrasi, Cumhuriyet, laiklik, hukuk devleti vb. alanlarda korkulara yer olmadığı, bu sistemin Türkiye’yi nerelere taşıyacağı konusunda ikna edici çabalara girişmeleri gerekiyor. Unutmayalım ki, algılar çoğu kereler bilgileri, tecrübeleri, ideal olarak olması gerekenleri bastırabilmektedir. Zaten ret cephesinin yapmak istediği de algılar üzerinde kuracakları korku temelli tahakküm ya da kuşatma ile bu sistemin getirilmesine mani olmaktır.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanının Ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri İle Yöneteceği Yönündeki Eleştiriler.</strong></p>
<p>Anayasa Değişikliği ile getirilen başkanlık sistemine yönelik ağır eleştirilerden birisi Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisidir. Bazıları diyorlar ki “Cumhurbaşkanı sahip olduğu kararname yapma yetkisi ile ülkeyi kararnamelerle yönetecek, bazı Latin Amerika Ülkelerinde olduğu gibi TBMM’ni baypas ederek ülkeye diktatörlük getirecektir”.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Bu düşünceyi savunanlar, ABD’de başkanın sahip olduğu düzenleme yapma yetkisinin ne olduğunu ya bilmiyorlar ya da bilerek bu konuyu çarpıtıyorlar.</p>
<p>ABD’de tatbik edilmekte olan başkanlık sisteminde, Anayasanın kabul edilmesini takip eden yıllarda anayasal olarak başkanın Kongreye karşı nispeten zayıf olması istenmiş ve bu şekilde sınırlı yetkileri haiz bir yürütme profili öngörülmüştür. Bu öngörü ile uyumlu olarak başkan, bazı istisnai uygulamalar bir yana bırakılacak olursa, 20. Yüzyıla gelinceye değin büyük ölçüde Kongrenin gölgesinde kalmıştır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Bu yöndeki isteklerin zamanla aşınması ve küresel ölçekte gelişen güçlü yürütme yönündeki ihtiyaç ve taleplerin tetiklemesi neticesinde ABD ve başkanın, güçlerini birbirlerine bağlı olarak artırdıkları görülmektedir.</p>
<p>Başkanın, yürütme organı olarak sahip olduğu yetkiler, Anayasasının 2. Maddesinde düzenlenmiştir. Anayasada (md. 1) Kongrenin yetkileri açıkça ve ayrıntılı olarak düzenlendiği halde, Yürütme yetkisinin başkana ait olduğu belirtildikten sonra, başkana verilen bazı yetkilerin, büyük ölçüde soyut, belirsiz, muğlâk ve çok kısa bir şekilde sadece konu itibariyle belirlendiği, bazı yetkilerin ise çok genel olarak ifade edildiği görülmektedir.</p>
<p>Anayasaya göre başkanın görevi “kanunları sadakatle uygulamak”tır (md. 2/3). Bu ifadenin kapsamı çok muğlaktır. ABD’de başkanlar, “kanunların sadakatle uygulanması ve yürütülmesi” kapsamında, idarenin başı, yetkili ve sorumlu kişisi sıfatıyla, hem bireysel işlemler yapmakta, hem de Anayasada açıkça öngörülmediği halde, 2. Maddenin yorumlanmasından yola çıkarak çok sayıda düzenleyici işlemler yapmaktadır.</p>
<p>Bu durumda başkanın üç tür idari işlemlerinden söz edilebilir. Birincisi bireysel işlemler. İkincisi kanunların tatbik edilmesini sağlamak amacına yönelik olarak çıkarılan bizdeki tüzük ve yönetmelik benzeri düzenleyici işlemler. Üçüncüsü kanunların tatbik edilmesini sağlama amacının ötesine geçerek birtakım ayrıntıları tespit etmek üzere, hiçbir onaya bağlı olmaksızın, <em>“yürütme emirleri (başkanlık emirleri)”</em> adı verilen, kanun gücünde düzenleyici işlemler.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Yürütme emirlerinin bir kısmı vardır ki, bunlar kanundan kaynaklanmadığı, hatta bunlar vasıtasıyla mevcut bir kanunda değişiklikler yapılabildiği gibi, daha önce kanunla düzenlenmemiş bir alan bile bu tür işlemlerle düzenlenebilmektedir. Bu vesileyle yürütme emirleri kanun gücünde etkinliğe sahip başkanlık emirleridir.</p>
<p>Yürütme emirleri vasıtasıyla, son yıllarda yürütmenin güçlenmesi yönündeki genel eğilimle uyumlu olarak, başkanların gücünü artırarak ülkede etkin yönetim ihtiyacının karşılanması yönündeki taleplere cevap verilmek istenmektedir. Başkan, herhangi bir yetki kanununa dayanmaksızın yaptığı yürütme emirleri yanında, Kongre tarafından kendisine verilen düzenleme yapma yetkisine istinaden de kanun gücünde işlemler yapabilmektedir. Nitekim Kongrenin, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Başkana belirli alanlarda düzenleme yetkisi veren yetki kanunu niteliğinde kanunlar çıkardığı görülmektedir. Bu tür düzenleyici işlemler, yetki kanununa dayanması ve düzenlediği alanlar itibariyle Türkiye’deki KHK’lere benzemektedir<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a>.</p>
<p>Başkanın Kongrenin çıkardığı kanunlara karşı sahip olduğu bir diğer etkinlik ve güç alanı da <em>“imza beyanı”</em> uygulamasıdır. İmza beyanları, Başkanların, bir kanunu onaylarken kullandıkları ve onaya tabi olan söz konusu kanun hakkında belirtmiş oldukları görüşleridir. Bu görüşler vasıtasıyla, bazı durumlarda kanunun uygulama alanı kısıtlanmakta, bazen de ilgili kanunun bazı kısımlarının uygulanması tamamen imkânsız hale getirilebilmektedir. Başkan bu yolla kanunların benimsemediği bölümlerinin uygulanmaması konusunda yürütme organı personeline ve kuruluşlarına talimat vermiş olmaktadır. Bu yetkiyi, Reagan, Baba ve oğul Bush’lar ve Clinton, değişen sıklıkta kullanmaktan kaçınmamışlardır.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin düzenleme alanı, hem ABD başkanının kanun gücünde düzenleme yapma yetkisine, hem de 1982 Anayasası ile Bakanlar Kuruluna verilen KHK çıkarma yetkisine göre çok dardır. Çünkü bu teklife göre, Cumhurbaşkanı, kanunla düzenlenen bir alanı düzenleyemez. Şayet Anayasada bir alanın sadece kanunla düzenlenebileceği belirtilmişse, bu alan kanunla düzenlenmiş olmasa bile, bu konu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri sadece yürütme yetkisine ilişkin konularda çıkarılabilir. Çıkarılan kararname kanunlara aykırı olamaz. Şayet kararname ile düzenlenen bir alan daha sonraki bir dönemde kanunla düzenlenir ise, söz konusu kararname ilga olur. ABD Başkanı kanun gücünde kararnamelerle kanunla düzenlenebilecek alanları düzenleyebildiği, aldığı yetki kanunları ile kanunlarda bile değişiklik yapabildiği halde, değişiklik teklifine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanının böyle bir yetkisi yoktur. Keza 1982 Anayasasına göre, mevcut Bakanlar Kurulu, yetki kanununa dayanarak ve yetki kanununa aykırı olmamak şartıyla, Anayasada öngörülen istisnai alanlar hariç geri kalan bütün kanunlarda değişiklik yapabilme yetkisine sahip bulunmaktadır.</p>
<p>Cumhurbaşkanına, yetki kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapma yetkisinin verilmemiş olmasının bir eksiklik olduğu kanaatindeyim. Muhtemelen bu yönde bir yetkilendirmenin olmayışının temelinde, yoğun muhalefet baskılarının etkili olduğu söylenebilir. Kanaatimce Cumhurbaşkanına, ABD’de ve 1982 Anayasasında olduğu şekilde, yetki kanunu ile yetkilendirilerek, sınırları Anayasada belirlenen belli alanlarda kanunlarda değişiklik yapma yetkisi veren KHK tarzında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarma yetkisinin tanınmasının çağımızda mevcut olan güçlü yürütme ve etkin yönetim anlayışının bir gereği olduğu söylenebilir. Burada bu yetki tanındıktan sonra, bu şekilde çıkarılan kanun gücünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin derhal TBMM’ne sunulması, mutlaka en geç 6 ya da 9 ay gibi bir süre içerisinde TBMM’nde görüşülerek kanunlaştırılması, bu süre içerisinde kanunlaşmadığı takdirde yürürlükten kalkacağı yönünde bir hüküm anayasaya konulabilir. Bu şekilde Cumhurbaşkanı tarafından yapılan kanun gücünde Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kanunlaşması süreci hızlandırılmış olacaktır.</p>
<p>Bütün bu değerlendirmeler dikkate alınacak olursa, ABD başkanı için söylenmeyen diktatörlük yaftasının, bu kadar dar yetkili Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı için söylenmesinin gerçekliklerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin Hiçbir Denetime Tabi Olmadığı Yönündeki Eleştiriler. </strong></p>
<p>Bu eleştiriler, anayasa değişikliği ile bütünlük içerisinde Anayasa hükümleri ile uyumlu değildir. Çünkü teklifin 19/B fıkrası ile mevcut Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi şeklinde değiştirilmiştir. Dolayısıyla, Anayasanın 148. Maddesi, değişiklik teklifi ile şu şekle dönüşmüştür: “AYM, kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğünün anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Bu durumda Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerine karşı AYM’de iptal davası açma yolu açıktır.</p>
<p>Anayasanın 125/1. maddesine göre “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Ayrıca Anayasa değişikliği önerisi ile Anayasanın 125/2. fıkrasında yer alan “Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemlere karşı yargı yolu kapalıdır” hükmü Anayasadan çıkarılmıştır (AY. Değ. md. 16). Hem Anayasanın 125. Maddesi hem de Anayasa değişikliğinin 8. Maddesi hükümlerine göre, Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler yanında, Değişikliğin 8. Maddesi kapsamında çıkaracağı yönetmeliklere karşı da yargısal denetim yolu açıktır. Kısaca Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bütün işlemlere karşı, bir tek istisna dışında, yargı yolu açılmış olmaktadır.</p>
<p>Yargısal denetimin tek istisnası OHAL KHK’leridir. Değişiklikle Anayasanın 148/1. maddesinde yer alan “KHK’ler” ibaresi “Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri” şeklinde değiştirilmiştir. Buna göre, Anayasanın 148/1. Maddesi şu şekli almıştır: “…olağanüstü hallerde ve savaş hallerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine karşı şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’nde dava açılamaz”. Zaten Anayasanın mevcut hükümlerine göre de OHAL KHK’lerine karşı yargısal denetim yolu kapalıdır. Bu vesileyle bu konuda Anayasada OHAL KHK’leri için öngörülen mevcut sistem OHAL Cumhurbaşkanlığı kararnameleri için de sürdürülmüş olmaktadır.</p>
<p>Olağan dönem Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmeliklerle Cumhurbaşkanı tarafından yapılan bireysel işlemler yargısal denetime tabi olduğu halde, Cumhurbaşkanının, yaptığı işlemlerin yargısal denetim dışında kaldığını söylemek isabetli değildir.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanının ve Kabinenin hiçbir siyasi sorumluluğunun Mevcut Olmadığı Yönündeki Eleştiriler.  </strong></p>
<p>Bu yönde eleştiri getirenlere göre, Cumhurbaşkanının hiçbir siyasi sorumluluğu mevcut değildir, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar TBMM’ne karşı değil sadece Cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacaktır, bu da Cumhurbaşkanını sahip olduğu geniş yetkilerle dizginsiz bir güç haline getirecektir”.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></p>
<p>Bu eleştiri de isabetli değildir. Bir kere Cumhurbaşkanlarının, “yetki ve sorumlulukta paralellik” ilkesi çerçevesinde “yetkilerinin az siyasi sorumluluğunun da mevcut olmaması” yönündeki ilke parlamenter sistemler için söz konusudur<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a>. Gerek yarı başkanlık, gerekse ABD başkanlık sistemlerinde olsun, başkan ya da Cumhurbaşkanları geniş yetkilere sahip oldukları halde yasama meclislerine karşı siyasi sorumlulukları mevcut değildir<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a>. Siyasi sorumsuzluk bu sistemlerin olağan bir gereğidir. Değişikliğin bu yönünü eleştirenler, “sanki ABD başkanlık sisteminde başkanın yasama meclisine karşı siyasi sorumluluğu var da, Türkiye’de yapılan Anayasa Değişikliğinde bu sorumluluk ilkesi benimsenmemiş” gibi bir izlenim vermektedirler. Bu, tamamen gerçeğin ters yüz edilmesidir. Diğer yandan bakanların başkana karşı sorumlu olması esası da başkanlık sisteminin bir gereğidir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Dolayısıyla değişikliğin bu hükmü de başkanlık sistemi ile uyumludur. Bu uyumluluğa rağmen, bu değişikliği eleştirmek, bu önerinin başkanlık sisteminin gerekleri ile çeliştiği yönünde izlenim vermek de, ya bilgisizlikten kaynaklanmakta ya da mesele kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ile TBMM Seçimlerinin Aynı Günde Yapılmasına Yönelik Eleştiriler.</strong></p>
<p>“Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması, Cumhurbaşkanının siyasi eğilimleri ile TBMM’ndeki çoğunluğun siyasi eğilimlerinin farklı olması durumunda yasama ile yürütme arasında tıkanıklığın ortaya çıkması sebebiyle TBMM ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birlikte yenilenmesi, bu yolla Cumhurbaşkanı ile TBMM’ndeki çoğunluğun aynı eğilimde olmasının sağlanması, Cumhurbaşkanının bir siyasi partinin genel başkanı olarak milletvekili adaylarını kendisinin belirleyecek olması, Cumhurbaşkanını, hem TBMM’de, hem de yürütmede mutlak manada hâkim ve dizginsiz güç haline getirecektir” yönünde eleştiriler getirilmektedir.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması halinde, Cumhurbaşkanı ile TBMM’deki çoğunluğun mutlaka aynı siyasi eğilimde olacağının garantisi yoktur. Bir partinin, %43 oy alarak, muhalefetteki oy dağılımına bağlı olarak TBMM’de üye tamsayısının yarısından fazla vekil çıkarabilir. Geri kalan partiler, ortak bir Cumhurbaşkanı adayında ittifak ederek %50+1 oyla, TBMM’deki çoğunluğun siyasi eğiliminden farklı bir kişiyi Cumhurbaşkanı seçebilir. Bu mümkün ve muhtemel bir durumdur.</p>
<p>Cumhurbaşkanı ile Kongrenin aynı eğilimde olduğu durumlar ABD’de de olabilmektedir. Fransa’da Cumhurbaşkanı ile Başbakan ve bakanlar kurulu ile bunlara güvenoyu veren yasama meclisi çoğunluğunun farklı olduğu kohabitasyon dönemi<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> şeklinde de ifade edilen dönemlerde Cumhurbaşkanı hiçbir şarta bağlı olmaksızın yasama organını feshedebilmektedir. Maksat, gerek yürütme içi gerekse yürütme içerisinde Cumhurbaşkanı ile yasama meclisi arasındaki eğilim farklılığını ortadan kaldırmaktır. Etkin yönetim için gerekli olan bu durum, demokrasi teorisi ile çelişkili değildir. Şimdi Fransa ve ABD için makul ve yerinde görülen bu durumu, sanki sadece Türkiye’ye mahsus bir durummuş gibi gösterip, bu durumun demokrasi ile esaslı bir şekilde çeliştiğini söylemek isabetli değildir.</p>
<p>Kaldı ki parlamenter sistemlerde de benzer bir durum söz konusudur.  Yani bu sistemin temel mantığına göre, yönetimde asıl etkili olan başbakandır; cumhurbaşkanı sembolik bir yetkiye sahiptir. Dolayısıyla, farklı siyasi kültür ve anayasal düzenlemeler istisna tutulacak olursa, parlamenter sistemlerin çok büyük ekseriyetinde, Başbakan, hem parlamentoda yeterli desteğe sahiptir, hem de parti disiplini sebebiyle parlamentodaki partili vekiller üzerinde mutlak hâkimiyeti söz konusudur. Kısaca Cumhurbaşkanı-başbakan-yasama meclisi çoğunluğu arasındaki uyumluluk çoğu kereler parlamenter sistemlerde de söz konusudur. Bu durumda başbakanın, hem yasamaya hem de yürütmeye mutlak manada hâkim olduğu için, başbakana rağmen hiçbir yasama işleminin yapılmadığı da bir vakadır. Bu, parlamenter sistemin temel mantığının bir neticesidir. Bunun sebeple, parlamenter sistemlerde sahici manada bir kuvvetler ayrılığının var olduğu söylenemez. Parlamenter sistemin bir özelliğini belirtmek üzere kullanılan “yumuşak kuvvetler ayrılığı” ifadesi, aslında şekli manada var görünse de, gerçekte mevcut olmayan, sadece varmış gibi görünen bir olguyu ifade etmek için kullanılmaktadır.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> Şimdi gerçekte kuvvetler ayrılığının mevcut olmadığı parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırıldığı gerekçesi ile Türkiye’ye getirilen başkanlık sistemine karşı çıkılmaktadır. Bu izahı olmayan çelişik bir durum olsa gerek.</p>
<p>Diğer yandan, Cumhurbaşkanın üyesi olduğu siyasi partinin genel başkanı olması yanında bu sıfatla üyesi olduğu partinin milletvekili adaylarının belirlenmesinde etkin rol oynaması da siyasi bir tercihtir. Bütün demokratik ülkelerde, aday belirleme yöntemleri farklıdır. Hatta her bir ülkede farklı uygulamalar ortaya çıkabilmektedir. Bazı ülkelerde adaylar, ön seçimle, bazılarında partinin merkez organları tarafından belirlenir. Burada demokrasi teorisi açısından önemli olan husus, seçmenlerin serbest iradeleri ile siyasi partiler arasında tercihte bulunmaları yolunun açık olmasıdır. ABD’de de başkanın partisi ile ilişiği kesilmemektedir. Diğer yandan kısmen başkanlık sistemine yaklaşan ve güçlü yetkilere sahip olan yarı başkanlık sisteminde de Cumhurbaşkanı partisinin genel başkanı sıfatı ile partisi ile ilişkisini sürdürmektedir. Bu ülkelerde milletvekili adaylarının belirlenmesinde farklı yöntemler benimsenmiş olabilir. Burada demokratiklik açısından önemli olan, adayların kim tarafından belirlendiği değil, milletvekillerinin kim tarafından seçildiğidir. Adayların kim tarafından belirlendiği olsa olsa seçmenlerin tercihi üzerinde etkili olabilir. Yani bazı seçmenler beğenmedikleri kişilerin genel başkanın belirleyiciliğinde aday gösterilmesi halinde bu partiye oy vermeyebilirler. Bu tepkisellik, tamamen siyasi kültürle ve seçmenlerin davranışları ile alakalı bir durumdur. Ayrıca, adayların belirlenmesinde Cumhurbaşkanının belirleyici olduğunu abartmak, halkın iradesini küçümsemek ya da hiçe saymaktır. ABD ve Fransa’daki örneklerde de görüldüğü üzere, bu usulün anti-demokratik olduğu söylenemez. Bu durumu göz ardı ederek anayasa değişikliğinde öngörülen Cumhurbaşkanı-TBMM uyumunu anti-demokratik olarak değerlendirmek, bu durumda diktatörlük ortaya çıkacağını söylemek, gerçekliklerle bağdaşmamaktadır.</p>
<p><strong>Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığının Ortadan Kalkacağı Yönündeki Eleştiriler.</strong></p>
<p>Anayasa değişikliği ile, hükümet sistemi değişikliği yanında, yargı ile alakalı da esaslı değişiklikler yapılmaktadır. Bu değişikliklerden bir kısmına yönelik çok ciddi eleştiriler yapılmıştır. Burada önce yargıya ilişkin yapılan iyileştirmeler üzerinde duracağım; daha sonra da eleştirilere yönelik cevaplar vereceğim. Bu Anayasa değişikliğinde yargıya ilişkin hükümlerde en olumlu yön, yargının tarafsızlığını öngören ifadenin Anayasaya girdirilmiş olmasıdır. Bu değişiklik çok önemlidir. Yargının tarafsızlığı tamamen deruni ve vicdani bir mesele olmakla birlikte, bu yönde bir vurgunun psikolojik bir etki meydana getireceği açıktır.</p>
<p>İkinci önemli iyileşme, disiplin mahkemeleri hariç bütün askeri yargıya son verilmiş olmasıdır. Esasen daha önce askeri vesayet kurumu olarak işlev gören, yargıda bütünlüğü ihlal eden ve ileri demokrasilerde emsaline pek rastlanmayan askeri yargının sona erdirilmesi, demokratikleşme açısından son derece önem arz etmektedir. Askeri yargıya ilişkin düzenlemeyi tamamlayan iki hüküm daha var. Birisi, AYM’nde askeri yargıdan gelen üyelere son verilmesi, ikincisi, sıkıyönetim uygulamalarına son verilmesidir. Ayrıca, bu dönemde gerçekleştirilen bazı suçlar askeri mahkeme niteliğindeki sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmakta idi. Bu değişiklikle, ülkemizde 100 yıldan fazla süredir uygulandığı dönemlerde demokratik hukuk devletinden büyük ölçüde uzaklaşma neticesini doğuran sıkıyönetim uygulamaları ile sıkıyönetim mahkemeleri dönemi sona erdirilmiş olmakladır.</p>
<p>Üçüncüsü HSYK üyelerinin seçimi ile alakalı olanıdır. Anayasanın ilk metninde, HSYK üyeleri büyük ölçüde yargının kendi içerisinde kooptasyon şeklinde belirleniyordu. 2010 Anayasa değişikliği ile Adalet Bakanı ve Müsteşarı yanında HSYK üyelerinin bazılarının Cumhurbaşkanı, bazılarının da kürsü hâkimleri tarafından belirlenmesi usulü benimsendi. Yeni Anayasa değişikliği ile bu konuda esaslı değişiklikler yapılmaktadır. Buna göre HSYK, Adalet Bakanı ve Müsteşarı dâhil 13 üyeden teşekkül etmektedir. Bunlardan 4’ü Cumhurbaşkanı, 7’si de TBMM tarafından seçilecektir. Anayasa değişikliğine karşı çıkanlara göre, “bu değişiklikle, yargı Cumhurbaşkanının güdümüne girecek, artık yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından söz etmek mümkün olmayacaktır. Bunun neticesi tek adam yönetimi ve diktatörlüktür; bu düzenlemeyi savunmak ihanetle eş değerdedir”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a>.</p>
<p>Bu eleştirileri yapanlar, maalesef ya Batı’daki uygulamalardan tamamen bîhaberler, ya bunları bildikleri halde işlerine gelmiyor ya da oradaki uygulamaları Türkiye’ye layık görmüyorlar. Batıda da bizdeki HSYK benzeri kurumlar mevcuttur. Bu ülkelerde HSYK türü kurumların oluşumunda yeknesaklık söz konusu değildir. Bazı ülkelerde kürsü hâkimleri de Kurulda temsil olunmakta, bazı ülkelerde yasama organı ve devlet başkanı üye seçmekte, bazı ülkelerde üyeler parlamento tarafından önerilerek devlet başkanı tarafından atanmakta, bazı ülkelerde kurulun başkanlığını devlet başkanı, başkan yardımcılığını adalet bakanı yapmakta, bazı ülkelerde üyelerin tamamı hükümet tarafından belirlenmektedir<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a>.</p>
<p>Anayasa değişikliğinde öngörülen üye belirleme yönteminin Batıdaki uygulamalarla uyumlu olduğu söylenebilir. Üyeleri belirleyen her iki kurum da demokratik temsil yeterliğine sahip olduğu için, HSYK’na demokratik temsil niteliği kazandırmaktadır.</p>
<p>Yıllar yılı ülkemizde yargıda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların temelinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir. 2010 Anayasa değişikliği öncesinde HSYK’nda belli bir ideolojik yapılanma söz konusu idi. Bu yapılanma hâkimler üzerinde tahakküm kurmaktaydı. 2010 Anayasa değişikliğinden sonra bu kez FETÖ yapılanmasının yargı üzerine çöreklendiği görüldü. Her iki dönemde de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı büyük ölçüde ortadan kalktı. Bazı HSYK üyelerinin kürsü hâkim ve savcıları tarafından seçim yoluyla belirlenmesi yargıda ideolojik kamplaşmalara sebep oldu. Bu gibi durumlar en çok yargıya zarar verdi.</p>
<p>Anayasa değişikliğinde HSYK yapılanmasına karşı çıkanlar, AK Parti’nin TBMM ve Cumhurbaşkanlığı vasıtasıyla yargıya tahakküm kuracaklarını söylüyorlar. Oysa şimdiye kadar uygulanan HSYK oluşum yöntemleri yargıdaki sorunları bir türlü gideremedi. O zaman burada asıl sorunun temelinin çok iyi teşhis edilmesi gerekiyor.</p>
<p>Kanaatimce sorunun temeli, hâkim ve savcıların kim tarafından atandığından ya da HSYK’nun nasıl oluşturulduğundan ziyade, hâkim ve savcıların hukuk, adalet, yeterlik, liyakat vb. özelliklerinden kaynaklanıyor. Burada mutlak manada bir genelleme yapmak istemiyorum. Bu bağlamda bazı donanımlı ve liyakatli hâkim ve savcılarımızı istisna tutarak şunu söyleyeyim ki, bütün bu alanlarda yaşanan yetersizlikler, bazı hâkim ve savcıların tarafgirliklere yönelmelerine, adaletten uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Bunda çok küçük yaşta hâkim ve savcı olmanın da kısmen etkili olduğu söylenebilir. Bu yaştaki gençlerin, hâkimlik gibi çok ağır mesuliyet ve tecrübe gerektiren makamda görev yapmaları, yargıda bazı aksamalara sebep olabilmektedir. Yargıya ilişkin sorunları salt hükümet sistemi ve HSYK üyelerinin belirlenmesi ile ilişkilendirerek meseleyi halletmeye çalışmak, Nasrettin Hoca’nın samanlıkta kaybettiği yüzüğü gün ışığında aramasına benzer. Şimdi samanlıkta kaybedilen bir yüzüğün sırf aydınlık olduğu için avluda bulunması ne kadar mümkün değilse, yargının kendi bünyesinde yer alan zihniyet, tecrübe zafiyeti, liyakat, tarafgirlik vb. temelli sorunların, salt HSYK’nın oluşum yöntemi ile ilişkilendirilerek çözülmesi de o kadar imkânsızdır. Onun için yargıda yaşanan sorunların, HSYK ile birebir ilişkilendirilmeksizin kendi içinde çözülmesi gerekir. Kısaca yargının bizzat kendisi sorunlu ise, HSYK ne şekilde teşekkül ettirilirse ettirilsin, hükümet sistemi hangisi olursa olsun, benzer sorunlar yaşanmaya devam edecektir. Burada yapılması gereken, yargıya ilişkin temel sorunların kendi şartları içinde tahlil edilmesi ve çözüm geliştirilmesidir.</p>
<p>O zaman yapılması gereken hâkim ve savcıların nitelik ve yeterliliklerinin artırılmasıdır. Bu konuda Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de mükemmel hükümler var. 1792. Maddeye göre, hâkimler, hakîm (hikmet sahibi, âlim, âdil yargılamaya ilişkin meseleleri bütün incelikleri ile bilen), fehîm (akıllı, zeki, anlayışlı), müstakim (istikametli, doğru, hilesiz), emîn (emniyetli, kendine inanılan, güvenilir), mekîn (vakarlı, temkinli, sâkin) metîn (sağlam, kendine güveni olan, metanet sahibi) olmalıdır. Bütün bu özellikleri ile bütünlük içerisinde yargılanan taraflara, adaleti gerçekleştirecekleri yönünde güven vermeleri gerekir.</p>
<p>Hâkim ve savcılar burada sözü edilen şartları haiz oldukları takdirde, HSYK’nun nasıl oluşturulduğunun, hâkim ve savcıları kimlerin atadığının çok fazla bir önemi kalmayacaktır. Unutmayalım ki, ABD’de Başkanlar, hep kendi eğiliminden kişileri Federal Yüksek Mahkemeye üye atarlar, bunu yaparken de atadığı kişilerin kendi işlemlerini etkisizleştirmemeleri yönünde beklentiler taşırlar, ama atanan o üyeler, güçlü ve köklü yargı kültürünün bir neticesi olarak, bazı istisnalar bir tarafa tutulursa, bu beklentilerin aksine hukukun üstünlüğünü sağlayıcı yönde tutumlar sergilerler.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> Bunun sebebi, hâkimlerin, tarafgirlikten ziyade, hukuk ve adalet ilkelerine odaklanmış olmalarıdır.</p>
<p>Bizde de, gerek hukuk eğitiminde, gerekse hâkim ve savcıların, staj aşamasında ve mesleğe girişlerinde, yukarıda sözünü ettiğim Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’deki vasıfları kazandırma yönünde yoğunlaşılması gerekiyor. Bu sağlandığı zaman, hâkim ve savcıların, fikirleri, ideolojileri, eğilimleri hiç de önemli olmayacaktır. Hatta bu şartların tahakkuku halinde, gerek HSYK’nun yapılandırılmasında, gerekse hâkim ve savcıların atanmasında, çoğulcu bir yapının sağlanması çok hayırlı sonuçlar ortaya çıkaracaktır.</p>
<p><strong>Denge-Fren Mekanizmaları Mevcut Olmadığı Yönündeki Eleştiriler.</strong></p>
<p>Eleştiri konusu bir diğer husus da, Anayasa değişikliğinde, “denge-fren” mekanizmasına yer verilmemesidir. Bu değişiklikte, Cumhurbaşkanına, üst kademe kamu görevlileri ile büyükelçileri ve bazı yüksek yargı mensuplarını, TBMM’nin onayına tabi olmaksızın atama yetkisi verilmiştir. ABD’nde Başkana verilen bu tür atama yetkileri, <a href="http://www.milliyet.com.tr/index/Senato/default.htm%20%20%20%20%20%20%20%20">Senato</a>nun onayı şartına bağlanarak dengelenmiş olduğu halde, bu değişiklikte, denge-fren sisteminin göz ardı edildiği belirtilmektedir.</p>
<p>Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen sistemde denge-fren mekanizmasının hiç mevcut olmadığı söylenemez. Bazı hükümlerle Cumhurbaşkanına, bazı hükümlerle de TBMM’ne yetkiler verilerek, karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri amaçlanmıştır. Bunlardan ABD’deki denge-fren mekanizması sistemi ile mukayeseli olarak, ülkemizde de Cumhurbaşkanını dengelemek üzere TBMM’ne verilen yetkilerle Cumhurbaşkanının TBMM’ye karşı sahip olduğu dengeleyici nitelikteki yetkiler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p>1- ABD’de Kongre, araştırma komisyonu kurarak, yürütme alanına giren faaliyetlere ilişkin bir araştırma yapabilir. Her ne kadar yapılan araştırma olumsuz sonuçlansa da, Kongre, Başkanı, bu araştırma sonunda yapacağı bir işlemle görevden alamaz.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Fakat bu araştırma neticesinde hazırlanan rapor, başkanın kamuoyundaki itibarı açısından son derece önemlidir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a></p>
<p>Türkiye’de Anayasa değişikliğiyle TBMM’ne benzer yetkiler verilmiştir. Değişikliğe göre, TBMM’nin yürütmeye karşı bazı denetim ve bilgi edinme imkânları söz konusudur. Buna göre, TBMM; meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini kullanır. Anayasa değişikliği önerisinde, 1982 Anayasasının mevcut metninde yer alan (md. 99) ve siyasi sorumluluk neticesini ortaya çıkaran gensoru kurumuna yer verilmemiştir. Bu yönde bir denetim mekanizmasının mevcut olmayışı, ABD’de tatbik edilen başkanlık sistemi ile uyumludur.</p>
<p>2- Başkanın cezai sorumluluğuna yol açabilecek bir yasama meclisi soruştur­ması (İmpeachment) yolu mevcuttur. Bu sorumluluk türünde suçlandırma yetkisi Temsilciler Meclisine, yargılama yetkisi Senatoya aittir. Bu, siyasi değil, cezai nitelikte bir sorumluluktur. Yargılama Federal Yüksek Mahkeme Başkanı başkanlığında yapılır. Senatoda mahkûmiyet kararını, katılanların üçte iki (2/3) çoğunluğunun oyu ile verir. Mahkûmiyet kararının verilmesi halinde Başkanın görevi sona erer.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> Benzer durum bakanlar için de söz konusudur.</p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de de benzer uygulamalar meclis soruşturması yoluyla gerçekleştirilmektedir. Bu uygulama kapsamına, hem Cumhurbaşkanı, hem Cumhurbaşkanı yardımcıları hem de bakanlar girmektedir.</p>
<p>3- ABD’de Kongrenin başkana karşı sahip olduğu etkili ve önemli yetkilere karşı Başkanın da kurumsal açıdan <em>veto yetkisi</em> vardır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a> Veto edilen kanunun tekrardan kabul edilebilmesi için, Temsilciler Meclisi ile Senatonun her birinin mevcut üyelerinin üçte iki (2/3) çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekir. Burada “güçleştirici veto” söz konu­sudur.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a> Kanunların Temsilciler Meclisi ve Senatoda üçte iki çoğunlukla kabulü oldukça zor olduğu için, kanunlar Kongrede hazırlanırken Başkanın görüşünün dikkate alınması ehemmiyet arz etmektedir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a> 2/3 çoğunluğu sağlamak çok zor olduğu için, Kongrenin vetoya karşı koyması oldukça nadirdir.</p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de de Cumhurbaşkanının veto yetkisi mevcuttur. TBMM’nin, Cumhurbaşkanı tarafından bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen kanun önerisini değişiklik yapmaksızın aynen kabul edebilmesi ancak üye tam sayısının salt çoğunluğu ile mümkündür (md. 16). Burada TBMM’nin veto edilen kanunu tekrardan aynen kabul edebilmesi ABD’ne kıyasla kolaydır.</p>
<p>4- ABD’de Başkanın, doğrudan kanun teklif etme yetkisi yoktur. Fakat, başkan, siyasi açıdan değişik yollara müracaat ederek bu engeli aşmaya çalışır. Anayasada, Başkanın zaman zaman “gerekli ve uygun olacağına inandığı tedbirlerle ilgili olarak Kongrenin dikkatini çekeceğini (md.3)” öngören hüküm vardır. Başkan bu imkânı, uygun gördüğü önlemlerin alınması, çıkarılmasını istediği kanunların çıka­rılması yönünde Kongreye mesaj göndererek kullanmaktadır.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> Başkan, her yıl Ocak ayında Senato ve Temsilciler Meclisinin ortak toplantısında “Birliğin durumu”na ilişkin yapacağı konuşma ve basın toplantıları ile mesajlar göndererek Kongreye istediği kanunların çıkarılması yönünde telkinlerde bulunmaktadır.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> Başkan, ayrıca belli konularda düzenleme yapılması yönündeki isteğini, üyesi bulunduğu partinin Kongre’de etkili olacağına inandığı ve güvendiği üyeleri (Congressman) vasıtasıyla da yapabilmekte, bunlar vasıtasıyla çıkarılmasını istediği kanun önerilerinin Kongre’ye sevk edilmesini sağlayabilmektedir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanının kanun önerisinde bulunma yetkisi mevcut değildir. Fakat Cumhurbaşkanı, ABD başkanı gibi, gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü TBMM’nde açılış konuşmasını yapar. Cumhurbaşkanı bu konuşmalar ve Meclise gönderilen mesajlarla, çıkarılmasını arzu ettiği kanunların çıkarılması yönünde telkinlerde bulunabilir. Cumhurbaşkanı partili olabileceği için, partili milletvekillerine çıkarılmasını istediği kanunlar hakkında telkinde bulunabilir.</p>
<p>5- Uluslararası antlaşmaları yapma yetkisi, Amerikan Anayasana göre yürütme organı olan Başkan ile yasamanın Senato kanadı arasında paylaştırılmıştır.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a> Dış ilişkilere ilişkin siyaseti belirleyip yürütmek ve uluslararası antlaşma­ları yapmak Başkana aittir. Fakat yapılan uluslararası antlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için Senatonun üçte iki (2/3) çoğunluğu ile onayı gerekmektedir<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a>.</p>
<p>Değişikliğe göre, Türkiye’de milletlerarası andlaşmaları Cumhurbaşkanı onaylar ve yayımlar. Bu andlaşmaların TBMM tarafından onaylanmasının uygun bulunması gerekir.</p>
<p>6- ABD’de Yürütme içerisinde faaliyet gösteren Office of Management and Budget tarafından hazırlanarak Başkan tarafından Kongreye sunulan ve kanunlaştıktan sonra Başkan tarafından tatbik edilen bütçe, Kongrede görüşülerek kabul edilir. Kongre, yürütme tarafından hazırlanan bütçeyi onaylamayabilir ya da değiştirerek kısıntı yapabilir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a></p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, bütçe kanun teklifi Cumhurbaşkanlığı tarafından hazırlanır TBMM tarafından görüşülerek kabul edilir. Buna göre, Cumhurbaşkanı tarafından yapılacak harcamalar, yasama meclisi tarafından hazırlanan bütçe ile sınırlıdır.</p>
<p>7- ABD’de mevcut olmadığı halde bizde var olan bir diğer denge fren mekanizması ise seçimlerin birlikte yenilenmesi kararıdır. Burada Cumhurbaşkanı ile TBMM, karşılıklı olarak birbirlerini birlikte seçime götürme yetkisi ile cihazlanmışlardır. Seçimlere gidilme ihtimali, her iki organı da frenleyici yönde işlev görebilecektir.</p>
<p>8- ABD’de Başkanın, genel, soyut, objektif, sürekli ve kişilik dışı özellikleri haiz düzenleyici işlemler yapmaktadır. Amerikan sisteminde Başkan, sahip olduğu düzenleme yetkisini, başkanlık kararnameleri (<em>Executive orders</em>) ile kullanmaktadır.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a> Başkanlık kararnameleri, başkan tarafından yasama fonksiyonu niteliğinde, tek taraflı, doğrudan yapılan işlemlerdir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a> Başkanın, bu kapsamda, kanun gücünde kararname, tüzük ve yönetmelik çıkarma yetkisi vardır.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a> Başkan, bu yetkisi ile yasamaya karşı önemli bir güç elde etmektedir.</p>
<p>Anayasa değişikliğine göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanı, kanunla düzenlenmeyen alanlarda, kanuna aykırı olmamak şartıyla kararname çıkarabilir. Ayrıca Cumhurbaşkanı kanunların uygulanmasını göstermek üzere yönetmelik de çıkarabilir. Fakat Türkiye’de Cumhurbaşkanının düzenleme yetki alanı, ABD başkanının düzenleme yetki alanına göre oldukça dardır.</p>
<p>9- ABD’de atamalar başkan tarafından yapılır, fakat bazı önemli atamalar Senatonun onayına tabidir. Başkan, Bakanları, Federal Yüksek Mahkeme başkan ve üyeleri ile diğer federal mahkemelerde görev yapan hâkimlerin tamamını, üst düzey federal kamu görevlilerini, büyükelçileri, konsolosları, orduda görev yapan kumandanları, bütün federal memurları atar.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a> Hâkimler hariç, atadıklarının tamamını azletme yetkisi mevcuttur. Azil işlemlerinin Senato tarafından onaylanma zorunluluğu yoktur.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a></p>
<p>Değişikliğe göre, Türkiye’de Cumhurbaşkanı yardımcısı ile bakanlarla üst kademe yöneticilerinin atanması doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından yapılır. Bu Atamalar ABD’deki sistemden farklı olarak TBMM’nin onayına tabi değildir.</p>
<p>10- ABD’de Başkan Kongre’yi olağanüstü toplantıya çağırabilir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>Türkiye’de de Cumhurbaşkanının TBMM’ni, ara verme ya da tatil esnasında olağanüstü toplantıya çağırabilir (AY. md. 93).</p>
<p>Buna göre, ABD ile kıyaslandığında, ABD’den farklı olarak, denge fren mekanizması bağlamında sadece üst kademe kamu görevlilerine ilişkin atamaların TBMM’nin denetimine tabi olması usulünün mevcut olmadığı görülmektedir. ABD’de mevcut olan denge-fren mekanizmalarından sadece birisi mevcut değil diye Türkiye’ye getirilen başkanlık sisteminde denge-fren mekanizması hiç yoktur demenin makul olduğu söylenemez. Bu durumun, olsa olsa denge-fren mekanizmasında kısmi bir zayıflamaya sebep olduğu söylenebilir.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a></p>
<p>Anayasa Değişikliğinde Cumhurbaşkanı tarafından yapılan atamaların TBMM tarafından onanması şeklindeki denge-fren mekanizmasına itibar edilmemesinin geri planında, etkin yönetim anlayışı ile uyumlu olarak Cumhurbaşkanının sistem içerisindeki etkinliğinin kısmen de olsa artırılması amacının yer aldığı söylenebilir. Atar’a göre, ABD’de yaşanan bazı sistemsel sorunların kaynağı şunlardır: Yetkilerin federal paylaşımının giderek merkezi yönetim lehine değişmesi, Kongrenin çalışmaları ile alakalı bazı güçlüklerin olması, başkanlığın giderek kurumsal olarak tecrit edilmesi, başkanla kongre arasındaki ilişkilerin kurumsal olarak bazı tıkanmalara sebep olması, mahkemelerle bürokrasinin giderek siyasi üstünlüğü elde ediyor olmaları, siyasi partilerin giderek zayıflıyor olması, menfaat gruplarının politika ve faaliyetlerinin aşırı derecede yükselmiş olması, seçim sisteminin Başkan, Senato ve Temsilciler Meclisi üzerinde birleştirici bir parti kontrolünün yapılmasını temin etmekten uzak olması, seçimler arasındaki zaman aralığının kısa olması, yürütme-yasama arasında uyumlu işbirliğini temin edecek nitelikte bir hukuki mekanizmanın mevcut olmaması, yasama ve yürütmeyi müşterek amaçlar üzerinde birleştirecek bir bağ olan disiplinli ve sağlam siyasi partilerin mevcut olmaması, mevcut kontrol ve dengeler sisteminin, yasama ve yürütme kuvvetlerinin gerekli durumlarda birbirlerini durdurmalarına ya da diğerine üstünlük sağlayarak gerekli kararları almalarına izin vermemesidir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a> Atar’a göre, Amerikan sisteminde Başkan tarafından yapılan üst kademe kamu yöneticilerinin atanmalarına ilişkin kararların Kongrenin onayına tabi olması Başkanı bütünüyle güçsüzleştirdiği için, AK Partinin başkanlık modeli (2013 Önerisi) önerisinde, Başkanın yetkileri, parlamentonun yetkileri ile çatışma yaşanmayacak şekilde belirlenmiştir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a> Yeni Anayasa değişikliği belirlenirken, bu kaygıların da etkili olmaya devam ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bu tercihte, Türk siyasi hayatındaki uzlaşı zafiyeti yanında Türkiye’deki disiplinli parti modelinin de etkili olduğu söylenebilir. Çünkü Cumhurbaşkanı ile TBMM’deki siyasi çoğunluğun eğilimlerinin farklı olması halinde üst kademe kamu yöneticilerinin atanması çoğu kereler imkânsız hale gelebilir. Mesela Cumhurbaşkanı tarafından AYM’ne 12 üyenin atanmasına ilişkin kararın TBMM tarafından, 2/3 çoğunlukla onaylanması şartının arandığını farz edelim. TBMM’nde bu atamayı destekleyen 2/3 oranında üyenin mevcut olmadığı durumlarda, parti disiplininin de bir neticesi olarak, yeterli çoğunluk sağlanamayacağı için, muhtemelen bu üyeler yıllarca AYM’nde göreve başlayamayacaklardır. Bu durumda AYM’nin görev yapabilmesi mümkün değildir. Benzer durum bakanlar ve diğer üst kademe kamu yöneticilerini atama işleminin onaylanması konusunda da söz konusudur. Burada ABD’ye özenme adına, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlarla üst kademe kamu yöneticilerinin atanmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararlarına yönelik aranacak 2/3’lük TBMM onayı şartı, sistemi içinden çıkılmaz hale getirebilecektir. ABD’de parti disiplininin olmayışı, Senato’nun fiili işleyiş itibariyle atamalar konusunda fazla etkin olmak istemeyişi<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a>, lobilerin çoğu kararlarda etkin olmaları, Senatonun onama yönünde karar almasında, yasama-yürütme arasında sistemsel tıkanmaların ortaya çıkmasını önlemektedir. Türkiye’de ise parti disiplinine ilave olarak, TBMM’nde başkanı destekleyen üyelerin sayısının 2/3 düzeyinden az olduğu durumlarda, Cumhurbaşkanı tarafından yapılan atamaların onaylanması büyük ölçüde imkânsız hale gelebilecektir. Bu da yürütmenin felç olması neticesini ortaya çıkarabilecektir. Bu vesileyle, sistemin tıkanmaması amacıyla Türkiye’deki siyasi, sosyal, kültürel şartlarla uyumlu olarak, bu sistem tercih edilmiştir. Asıl maksat, sert kuvvetler ayrılığını kutsallaştırarak sistemi tıkayıcı bir model geliştirmek değil, tıkanıklıkları giderici formüller geliştirmektir. Nasıl parlamenter sistemin rasyonelleştirilmesi yönündeki uygulamalar, sistemin demokratikliği bağlamında tartışma konusu yapılmıyorsa, benzer durumun başkanlık sisteminin rasyonelleştirilmesi konusunda da söz konusu olduğu söylenebilir.</p>
<p>Türkiye’de Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen başkanlık modeli kapsamında benimsenen denge-fren mekanizmaları vasıtasıyla, ülkemizdeki mevcut parlamenter sisteme kıyasla kuvvetler ayrılığı ilkesinin oldukça baskın olduğu bir düzen kurulmaktadır. Bu da, tek adam rejimi değil, demokratik sistem içerisinde işlerliği olan bir sistem olacaktır<a href="#_ftn55" name="_ftnref55">[55]</a>.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Türkiye’de başkanlık modelinin kabul edilmesi yönündeki kanunlaştırma çabaları CHP ve HDP kesimlerinin çok yoğun muhalefeti ile karşılaştı. Bu iki parti, AK Parti ile MHP’nin uzlaşması neticesinde başkanlık sisteminin kabul edilmesinin Türkiye’de rejim değişikliğine sebep olacağını belirtmişlerdir. Ayrıca Türkiye’de benimsenen başkanlık modelinin ABD’deki başkanlık sisteminden bazı noktalarda farklılık arz etmesi, kuvvetler ayrılığı ve denge-fren mekanizması bağlamında sorunlara sebep olabileceği belirtilmiştir.</p>
<p>Anayasa değişikliği ile getirilen başkanlık sisteminin, çeşitli yönlerden ABD’deki sistemden farklı olmasının Türkiye’ye mahsus siyasi, sosyal, kültürel şartlardan kaynaklandığı söylenebilir. Bu farklılıkların, muhalefetin iddia ettiği şekilde bir rejim değişikliğine sebep olduğunu, demokrasiden otoriter ya da totaliter rejime geçiş neticesini ortaya çıkardığını söylemek mümkün değildir. Anayasa değişikliği metninde rejim değişikliğine işaret eden hükümler mevcut değildir. Kaldı ki başkanlık sisteminin tatbik edildiği diğer bazı ülkelerdeki başkanlık modelleri de bazı yönlerden ABD’deki sistemden farklılık arz etmektedir. Dolayısıyla başkanlık sisteminin tatbik edildiği kaç ülke varsa, o kadar birbirinden farklı başkanlık modeli mevcuttur. Bu vesileyle, Türkiye’deki başkanlık modelinin ABD’deki modelden farklı olmasını olağan olarak görmek gerekir.</p>
<p>Diğer yandan, Türkiye’de denge-fren mekanizmasının hiç mevcut olmadığı, getirilen sistemin tek adam rejimine sebep olacağı yönündeki iddialar da gerçekliklerle uyumlu değildir. ABD kadar katı olmasa da, getirilen sistemle kurulan kuvvetler ayrılığı düzeninin, parlamenter sisteme kıyasla oldukça katı olduğu söylenebilir.</p>
<p>Türkiye’de başkanlık sistemini savunanlar, bu sisteme yönelik ümitleri ve beklentileri en üst düzeye çıkarırlarken, muhalefet edenler, bu sistemi korkular, vehimler ve ihanetler zemininde tartışmaktadırlar. Korku, vehim ve ihanet temelli bu tartışmalar, bu sistemin Türkiye’nin ihtiyaçları bağlamında reel olarak tartışılmasını engellemektedir. Maalesef, meydana getirilen algılar, korkular ve vehimler, ihanet isnatları, bu konuya ilişkin bilgilerin önüne geçmekte, bu da Başkanlık sisteminin anti-demokratik bir rejim imiş gibi görünmesine sebep olmaktadır. Oysa parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemi kadar başkanlık sistemi de demokratik bir hükümet sistemidir. Türkiye’ye getirilmesi amaçlanan başkanlık sistemine yönelik eleştirilerle ortaya çıkarılan başkanlık sisteminin antidemokratiklikle özdeşleştirilmesi yönündeki çabalar, gerçekliklerle çelişmektedir.</p>
<p>Türkiye’de benimsenen başkanlık sisteminin, gerek parlamenter sistemin Türkiye’de tatbik edilmesi esnasında yaşanan yürütme içi tıkanıklıkları giderme, gerekse parlamenter sistemin uygulanması bağlamında ortaya çıkan koalisyonlar döneminde yaşanan sorunların ortadan kaldırılması yönünden eşsiz işlev görebilecektir. Türkiye’de yasama yürütme arasında ortaya çıkabilecek sistem tıkanıklığını giderme amacına yönelik olarak benimsenen yasama ve yürütme seçimlerinin Cumhurbaşkanı ve TBMM tarafından yenilenmesi yönünde karar alınabilmeleri ve bu karar üzerine her iki seçimin de aynı anda yapılması ve bütçenin kabul edilmemsi halinde geçici bütçenin kabul edilmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, bütçe kanunu kabul edilinceye kadar, bir önceki yılın bütçe kanunun yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanması, başkanlık sisteminin rasyonelleştirilmesini sağlayıcı yönde işlevler görebilecektir.</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>&#8211; Adalet Bakanlığı, <em>Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yeniden Yapılandırılması, </em>s. 5-8, , http://www.adalet.gov.tr/duyurular/2010/mart10/hsyk/HSYK.pdf, (ET: 18.01.2017).</p>
<p>&#8211; ALKAN, Haluk, “Karşılaştırmalı Başkanlık Sistemleri: Latin Amerika ve Sovyet Sonrası Örnekler Üzerine Bir İnceleme”, <em>Yeni Türkiye D., </em>S. 51, Y. 9, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; ATAR, Yavuz, <em>Türk Anayasa Hukuku, </em>6. B., Mimoza y., Konya, 2011.</p>
<p>&#8211; ATAR, Yavuz, “Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; BENLİOĞLU, Emel Baykal, “Fransız Örneği Işığında Kohabitasyon Dönemleri: Cumhurbaşkanı ile Başbakan Çatışması ve Uyumu”, <em>The GLOBAL A Journal of Policy and Strategy</em>, Issue: 1, Volume: 1, Y. 2015.</p>
<p>&#8211; BİLİR, Faruk, <em>Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi</em>, Yetkin y., Ankara, 2007.</p>
<p>&#8211; “Chile&#8217;s Constitution of 1980 with Amendments through 2012”, https://www.constituteproject.org/constitution/Chile_2012.pdf, (ET: 26.12.2016).</p>
<p>&#8211; “Constitution of Mexiko”, https://www.oas.org/juridico/mla/en/mex/en_mex-int-text-const.pdf, (ET: 01.01.2017).</p>
<p>&#8211; “Constitution of the Bolivarian Republic of Venezuela” https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 27.12.2016).</p>
<p>&#8211; “Constitution Of The Federative Republic Of Brazil”, http://www.usig.org/countryinfo/laws/Brazil/Brazil%20Federal%20Constitution.pdf, (ET: 27.12.2016).</p>
<p>&#8211; “Constitution of the Republic of Korea”, http://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/&#8212;ed_protect/&#8212;protrav/&#8212;ilo_aids/documents/legaldocument/wcms_117333.pdf, (ET: 26.12.2016).</p>
<p>&#8211; DÖNER, Ayhan, “Başkanlık Sisteminin Türkiye’de Uygulanabilirliği”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; ERDOĞAN, Mustafa, <em>Anayasa Hukuku, </em>7. B., Orion y., Ankara, 2011.</p>
<p>&#8211; ERDOĞAN, Mustafa, <em>Anayasal Demokrasi,</em> 5. B., Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003.</p>
<p>&#8211; GÖKÇE, Ali Fuat, “Başkanlık Sistemi Uygulamaları: ABD, Venezuela, Meksika, Brezilya, Arjantin”, <em>Akademik Bakış D., </em>S. 30, Mayıs-Haziran 2012, s. 7, <a href="http://www.akademikbakis.org/eskisite/30/04.pdf">http://www.akademikbakis.org/eskisite/30/04.pdf</a>, (ET: 30.12.2016)</p>
<p>&#8211; GÖZLER, Kemel, <em>Devlet Başkanları, Bir Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku İncelemesi,</em>  Bursa, Ekin Kitabevi Yayınları, 2001</p>
<p>&#8211; HEKİMOĞLU, H. Birsen, <em>Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, </em>İstanbul Üniversitesi Açık Ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, İstanbul, 2010.</p>
<p>&#8211; İBA, Şeref, <em>Anayasa Hukuku ve Siyasal Kurumlar, </em>2. B., Turhan Kitabevi, Ankara, 2008</p>
<p>&#8211; İNANÇ, Hüseyin, CANER, Cantürk, BOZASLAN, Bakko Mehmet, <em>Türk Tipi Başkanlık Sistemi Raporu, </em>GRTC Küresel Araştırma ve Düşünce Merkezi y., Kütahya, 2015.</p>
<p>&#8211; KARATEPE, Şükrü, “Hükümet Sistemleri ve Türkiye”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; KUZU, Burhan, <em>Her Yönü İle Başkanlık Sistemi,</em> Babıali Kültür y., İstanbul, 2011.</p>
<p>&#8211; KÜÇÜK, Adnan, “Ak Parti’nin Başkanlık Sistemi Modelinin ABD’deki Başkanlık Sistemi Modelinden Farklılık Arz Eden Yönleri”, <em>Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler D., </em>Ocak 2016, C. 6, S. 1, s. 55.</p>
<p>&#8211; KÜÇÜK, Adnan, <em>Anayasa Hukuku, </em>3. B., Orion y., Ankara, 2013.</p>
<p>&#8211; KÜÇÜK, Adnan, “Cumhuriyet’ten Günümüze İfade Hürriyeti Korkusu ve Temel Dinamikleri”, http://www.hurfikirler.com/cumhuriyetten-gunumuze-ifade-hurriyeti-korkusu-ve-temel-dinamikleri/, (ET: 18.01.2017);</p>
<p>&#8211; KÜÇÜK, Adnan, “Salt Korkular Üzerine Sözleşme Yöntemiyle Demokratik Bir Anayasa İnşa Edilemez”, <em>Liberal Düşünce D., </em>Y. 16, S. 63, Yaz 2011.</p>
<p>&#8211; MİŞ, Nebi, ASLAN, Ali, AYVAZ, M. Erkut, DURAN, Hazal, <em>Dünyada Başkanlık Sistemi Uygulamaları,</em> SETA y., Ankara, 2015.</p>
<p>&#8211; NOMER, Mert, <em>ABD Başkanlık Sisteminde Başkanın Yetkileri</em>, XII Levha y., İstanbul, 2013.</p>
<p>&#8211; ÖZBUDUN, Ergun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; ÖZBUDUN, Ergun, <em>Anayasa Hukuku, </em>13. B., Yetkin y., Ankara, 2012.</p>
<p>&#8211; “Peru&#8217;s Constitution of 1993 with Amendments through 2009”, md. 134, https://www.constituteproject.org/constitution/Peru_2009.pdf, (ET: 08.01.2017).</p>
<p>&#8211; TANIYICI, Şaban, AKGÜN, Birol, <em>Amerikan Başkanlığı Cumhuriyetten İmparatorluğa, </em>Orion y., Ankara, 2008.</p>
<p>&#8211; TEZİÇ, Erdoğan, “Başkanlık Rejimini Anlamak”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013.</p>
<p>&#8211; TUNÇKAŞIK, Halit, “Siyasi İstikrar İle Demokratik Kurumsallaşma Arasında Denge Arayışı: Arjantin Başkanlık Sistemi”, <em>Karşılaştırmalı Hükümet Sistemleri, </em>TBMM Araştırma Merkezi y., Ankara, 2015</p>
<p>&#8211; TURHAN, Mehmet, <em>Hükümet Sistemleri ve 1982 Anayasası, </em>Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, y., Diyarbakır, 1989.</p>
<p>&#8211; ULUŞAHİN, Nur, <em>Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, </em>Yetkin y., Ankara, 1999.</p>
<p>&#8211; “Venezuela (Bolivarian Republic of)&#8217;s Constitution of 1999 with Amendments through 2009”,  md. 236/21, https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 18.01.2017).</p>
<p>&#8211; YANIK, Murat, <em>Başkanlık Sistemi ve Türkiye’de Uygulanabilirliği</em>, 2. B., Adalet y., Ankara, 2013.</p>
<p>&#8211; YILMAZ, Mehmet Y., “Kararnamelerle Ülke Yönetmek”, <em>Milliyet Gazetesi, </em>07.01.2017.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Güney Kore Anayasasında devlet başkanından “The President (başkan)” olarak bahsedilmektedir. “Constitution of the Republic of Korea”, http://www.ilo.org/wcmsp5/groups/public/&#8212;ed_protect/&#8212;protrav/&#8212;ilo_aids/documents/legaldocument/wcms_117333.pdf, (ET: 26.12.2016).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Şili Anayasasına göre yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. “Chile&#8217;s Constitution of 1980 with Amendments through 2012”, md. 24, https://www.constituteproject.org/constitution/Chile_2012.pdf, (ET: 26.12.2016).</p>
<p>Venezuela Anayasasının 225. maddesi ile diğer maddelerinde devlet başkanını ifade etmek için ‘the President of the Republic (Cumhurbaşkanı)’ kelimesi kullanılmıştır: “Constitution of the Bolivarian Republic of Venezuela” https://www.constituteproject.org/constitution/Venezuela_2009.pdf, (ET: 27.12.2016).</p>
<p>Brezilya Anayasasının 76. Maddesi ile diğer maddelerinde devlet başkanı için “the President of the Republic (Cumhurbaşkanı)” kelimesi kullanılmaktadır. “Constitution Of The Federative Republic Of Brazil”, http://www.usig.org/countryinfo/laws/Brazil/Brazil%20Federal%20Constitution.pdf, (ET: 27.12.2016).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Meksika’da Anayasanın 80. Maddesinde Meksika Birleşik Devletleri “Başkan”ından söz edilirken, 83. Ve diğer bazı maddelerde Cumhurbaşkanı (President of the Republic) ifadesi kullanılmaktadır.  <a href="https://www.oas.org/juridico/mla/en/mex/en_mex-int-text-const.pdf">https://www.oas.org/juridico/mla/en/mex/en_mex-int-text-const.pdf</a>, (ET: 01.01.2017).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mustafa Erdoğan, <em>Anayasa Hukuku, </em>7. B., Orion y., Ankara, 2011, s. 275.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ergun Özbudun, <em>Anayasa Hukuku, </em>13. B., Yetkin y., Ankara, 2012, s. 313-317; Yavuz Atar, <em>Türk Anayasa Hukuku, </em>6. B., Mimoza y., Konya, 2011, s. 226-230; Adnan Küçük, <em>Anayasa Hukuku, </em>3. B., Orion y., Ankara, 2013, s. 351-353.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Erdoğan, <em>Anayasa Hukuku, </em>s. 275.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Şeref İba, <em>Anayasa Hukuku ve Siyasal Kurumlar, </em>2. B., Turhan Kitabevi, Ankara, 2008, s. 231.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Atar, <em>Türk Anayasa Hukuku,</em> s. 233; Küçük, <em>Anayasa Hukuku, </em>s. 355.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Faruk Bilir, <em>Siyasi Partilerde Parlamento Adaylarının Belirlenmesi</em>, Yetkin y., Ankara, 2007, s. 184.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Güney Kore Anayasasının 86. Maddesine göre, “Başbakan, Millet Meclisinin onayı ile Başkan tarafından atanır”. Constitution of the Republic of Korea. Arjantin’de Yürütme organı, başkan, başkan yardımcısı, başbakan (Kabine Başkanı) ve 16 bakan ve bakanlık statüsündeki başkana bağlı devlet organlarından teşekkül etmektedir. Hüseyin İnanç &amp; Cantürk Caner &amp; Bakko Mehmet Bozaslan, <em>Türk Tipi Başkanlık Sistemi Raporu, </em>GRTC Küresel Araştırma ve Düşünce Merkezi y., Kütahya, 2015, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Peru Anayasasına göre, Cumhurbaşkanı Kongreyi feshedebilir. “Peru&#8217;s Constitution of 1993 with Amendments through 2009”, md. 134, https://www.constituteproject.org/constitution/Peru_2009.pdf, (ET: 08.01.2017). Venezuela Anayasasına göre, Cumhurbaşkanının, Ulusal Meclisi feshetme yetkisi mevcuttur. “Venezuela (Bolivarian Republic of)&#8217;s Constitution of 1999 with Amendments through 2009,  md. 236/21.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Güney Kore’de Başkanlığa aday olacak kişi eğer siyasi parti üyeliği veya milletvekilliği gibi herhangi bir siyasi kimliğe sahipse, seçimlerden en az bir yıl önce bu görevinden istifa etmek zorundadır. Nebi Miş, Ali Aslan, M. Erkut Ayvaz, Hazal Duran, <em>Dünyada Başkanlık Sistemi Uygulamaları,</em> SETA y., Ankara, 2015, s. 60; H. Birsen Hekimoğlu, <em>Karşılaştırmalı Siyasal Sistemler, </em>İstanbul Üniversitesi Açık Ve Uzaktan Eğitim Fakültesi, İstanbul, 2010, s. 189.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Peru’da Cumhurbaşkanının işlemleri karşı imza kuralına tabidir. Peru&#8217;s Constitution of 1993 with Amendments through 2009, md. 43. Karşı imza kuralı Arjantin’de de mevcuttur. Halit Tunçkaşık, “Siyasi İstikrar İle Demokratik Kurumsallaşma Arasında Denge Arayışı: Arjantin Başkanlık Sistemi”, <em>Karşılaştırmalı Hükümet Sistemleri, </em>TBMM Araştırma Merkezi y., Ankara, 2015, s. 92.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Brezilya, Arjantin, Meksika ve Şili’de yürütmenin kanun önerisinde bulunma yetkisi mevcuttur. Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, <em>age., </em>s. 56; Ali Fuat Gökçe, “Başkanlık Sistemi Uygulamaları: ABD, Venezuela, Meksika, Brezilya, Arjantin”, <em>Akademik Bakış D., </em>S. 30, Mayıs-Haziran 2012, s. 7; Constitution of Mexiko”, md. 71; Chile&#8217;s Constitution of 1980 with Amendments through 2012, md. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Arjantin’de Başbakan hakkında gensoru önergesi verilebilir. Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, <em>age., </em>s. 93. Peru’da Millet Meclisi Bakanlar Kurulu Başkanına karşı gensoru önergesi verebilir. Haluk Alkan, “Karşılaştırmalı Başkanlık Sistemleri: Latin Amerika ve Sovyet Sonrası Örnekler Üzerine Bir İnceleme”, <em>Yeni Türkiye D., </em>S. 51, Y. 9, Mart-Nisan 2013, s. 782.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Miş, Aslan, Ayvaz, Duran, <em>age., </em>s. 36, 43.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> “<em>CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu,</em><strong> </strong><strong><em>“Bu Anayasa değişikliği gerçekleşirse, her şeye dokunan ama kendisine dokunulmayan bir diktatör yaratırız. Bu Anayasa değişikliği gerçekleşirse rejim tamamen değişecek, parlamenter demokratik rejimden otoriter başkanlık sistemine geçilecektir. Hiçbir vatandaşın can ve mal güvenliği olmayacaktır</em></strong>”. “<strong>CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Anayasa Değişikliği Gerçekleşirse Bir Diktatör Yaratırız”, https://www.chp.org.tr/Haberler/36/chp-genel-baskani-kemal-kilicdaroglunun-17-ocak-2017-tarihli-tbmm-chp-grup-toplantisi-konusmasi-52474.aspx, (ET: 18.01.2017).</strong></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Adnan Küçük, “Cumhuriyet’ten Günümüze İfade Hürriyeti Korkusu ve Temel Dinamikleri”, http://www.hurfikirler.com/cumhuriyetten-gunumuze-ifade-hurriyeti-korkusu-ve-temel-dinamikleri/, (ET: 18.01.2017); Adnan Küçük, “Salt Korkular Üzerine Sözleşme Yöntemiyle Demokratik Bir Anayasa İnşa Edilemez”, <em>Liberal Düşünce D., </em>Y. 16, S. 63, Yaz 2011, s. 132.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Mehmet Y. Yılmaz, “Kararnamelerle Ülke Yönetmek”, <em>Milliyet Gazetesi, </em>07.01.2017.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Şaban Tanıyıcı, Birol Akgün, <em>Amerikan Başkanlığı Cumhuriyetten İmparatorluğa, </em>Orion y., Ankara, 2008, s. 7-8.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Murat Yanık, <em>Başkanlık Sistemi ve Türkiye’de Uygulanabilirliği</em>, 2. B., Adalet y., Ankara, 2013, s. 51; Mehmet Turhan, <em>Hükümet Sistemleri ve 1982 Anayasası, </em>Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi, y., Diyarbakır, 1989, s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Türkiye’deki KHK’lerden farklı olarak,  Yürütme emirlerinin çıkarılması için yetki kanununa ihtiyaç bulunmadığı gibi, bunlar Kongrenin onayına da sunulmaz. Kemel Gözler, <em>Devlet Başkanları, Bir Karşılaştırmalı Anayasa Hukuku İncelemesi,</em>  Bursa, Ekin Kitabevi y., 2001, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Tanıyıcı, Akgün, <em>age., </em>s. 148-149.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Yürütme yetkisinin tek başına yetkili ama sorumsuz, hesap vermeyen ve denetlenmeyen bir Cumhurbaşkanı&#8217;na verilmesinin hukuk ve siyaset bilimi alanında karşılığı tek adam rejimidir. Aynı Cumhurbaşkanı tek başına Bakanları belirleyecek ve bu Bakanlar Meclis&#8217;e karşı değil, Cumhurbaşkanı&#8217;na karşı sorumlu olacaktır. “<a href="https://www.aydinlik.com.tr/117265">CHP&#8217;den ‘Başkanlık Sistemine&#8217; Tek Kelimelik Şerh”, </a>02.01.2017, https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-ocak/chp-den-baskanlik-sistemine-tek-kelimelik-serh, (ET: 20.01.2017).</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Özbudun, <em>Türk Anayasa Hukuku, </em>s. 350; Turan, <em>age.</em>, s. 51; Teziç, <em>Anayasa Hukuku, </em>s. 489.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Turhan, <em>age.</em>, s. 41;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> <em>İbid.</em>, s. 41-42.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Emel Baykal Benlioğlu, “Fransız Örneği Işığında Kohabitasyon Dönemleri: Cumhurbaşkanı ile Başbakan Çatışması ve Uyumu”, <em>The Global A Journal of Policy and Strategy</em>, Issue: 1, Volume: 1, Y. 2015, s. 82-86.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> TURHAN, <em>age., </em>s. 47.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Anayasa değişikliği ile yargı tamamen tek adamın, Cumhurbaşkanının kontrolü altına sokulmaktadır. Sistem yargıyı doğrudan doğruya Cumhurbaşkanının kontrolüne vermek üzere kurgulanmıştır. CHP&#8217;den ‘Başkanlık Sistemine&#8217; Tek Kelimelik Şerh.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Adalet Bakanlığı, <em>Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Yeniden Yapılandırılması, </em>s. 5-8, , http://www.adalet.gov.tr/duyurular/2010/mart10/hsyk/HSYK.pdf, (ET: 18.01.2017).</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Adnan Küçük, “Ak Parti’nin Başkanlık Sistemi Modelinin ABD’deki Başkanlık Sistemi Modelinden Farklılık Arz Eden Yönleri”, <em>Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler D., </em>Ocak 2016, C. 6, S. 1, s. 55.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Şükrü Karatepe, “Hükümet Sistemleri ve Türkiye”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 228.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> <em>İbid.</em>, s. 228.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> <em>İbid., </em>s. 228; Burhan Kuzu, <em>Her Yönü İle Başkanlık Sistemi,</em> Babıali Kültür y., İstanbul, 2011, s. 29-30.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Erdoğan Teziç, “Başkanlık Rejimini Anlamak”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 370.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> Karatepe, agm., s. 228.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> <em>İbid.</em>, s. 228.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> Teziç, agm.,  s. 369; Turhan, <em>age.</em>, s. 35; Ayhan Döner, “Başkanlık Sisteminin Türkiye’de Uygulanabilirliği”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 672.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> Döner, agm., s. 672.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a> İbid.<em>,</em>s. 672; Teziç, agm., s. 369.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a> Mert Nomer, <em>ABD Başkanlık Sisteminde Başkanın Yetkileri</em>, XII Levha y., İstanbul, 2013, s. 80.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> <em>İbid., </em>s. 80; Yanık, <em>age.,</em> s. 77.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> Karatepe<em>.</em>, s. 227-228.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> Yanık, <em>age.,</em> s. 51.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> Nomer, <em>age.</em>, s. 75.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> Turhan, <em>age.</em>, s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a> <em>İbid.,</em>s. 35; Karatepe, s. 227.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> Ergun Özbudun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> Mustafa Erdoğan, <em>Anayasal Demokrasi,</em> 5. B., Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003, s. 208.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Adnan Küçük, “Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Denge-Fren Mekanizması Yok mu?”, <em>Sabah Gazetesi, </em>21.01.2017</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> Yavuz Atar, “Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi”, <em>Yeni Türkiye D.</em>, Yıl 9, S. 51, Mart-Nisan 2013, s. 348-349.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> Atar, Amerika’da Güçlü Başkanlık Tartışması ve AK Parti’nin Başkanlık Sistemi Teklifi, s. 351.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a> Nur Uluşahin, <em>Anayasal Bir Tercih Olarak Başkanlık Sistemi, </em>Yetkin y., Ankara, 1999, s. 51.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[55]</a> Küçük, Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Denge-Fren Mekanizması Yok mu?.</p>
<p><em><a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-sayi-85,673.php" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-anayasa-degisikligi-ile-getirilmek-istenen-turkiyeye-ozgu-baskanlik-sistemi-korkular-algilar-beklentiler/">Yeni Anayasa Değişikliği ile Getirilmek İstenen Türkiye’ye Özgü Başkanlık Sistemi: Korkular, Algılar, Beklentiler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2017 10:14:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 137-155 Prof. Dr. Tanel Demirel &#124; Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü [box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]Öz 16 Nisan 2017’de referandumda oylanacak olan Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/">Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Liberal Düşünce Dergisi</em>, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 137-155<strong><br />
Prof. Dr. Tanel Demirel</strong> | Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü</p>
[box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]<strong>Öz</strong></p>
<p>16 Nisan 2017’de referandumda oylanacak olan Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Taslak, liberal demokrasilerde siyasal iktidarların kabul etmek zorunda olduğu evrensel denilebilecek sınırlamaları gizli bürokratik vesayet biçimleri olarak algılama eğiliminde. Cumhurbaşkanının sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olduğunu varsayarak, seçimler dışındaki denge ve denetleme mekanizmalarını en aza indirmeye çalışıyor. Teklif, idare edebilen, hızlı kararlar alabilen bir hükümeti ortaya çıkarma potansiyeline sahip. Sistemin kilitlenmesini önleyecek mekanizmaları içeriyor. Fakat, hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına gelmez. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. Seçim Kanunu ve Siyasal Partiler Kanunu’nda, siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek değişiklik yapılmadıkça, ADT ile getirilmeye çalışılan sistemin ikincisini gerçekleştirebilmesi çok zor görünüyor. İyi anayasalar seçim kaybedenlere ya da seçmen çoğunluğundan siyasi görüş, etnik, dinsel, mezhep ya da yaşam tarzı açısından farklılaşan kesimlere, kendilerinin hak ve hürriyetlerinin garanti altında olduğunu hissettirebilen anayasalardır. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem, bunu sağlamaktan da çok uzak. Teklif, halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin sonu anlamına gelmemektedir. Fakat teklifin demokrasimizin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali de çok düşüktür.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Anayasa Değişikliği, Hükümet Sistemi, Türkiye Demokrasisi</p>
<p><strong>On the Constitutional Reform Package</strong></p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>This article evaluates Constitutional Reform Package (CRP) which will be voted in a referendum in 16 April 2017. The CRP envisages single executive power in the office of presidency. It aims to strengthen the executive vis-a-vis the legislature and the judiciary. It tends to perceive universally acclaimed restrictive mechanisms of checks and balances as disguised form of bureaucratic tutelage. It presumes that elections are enough to ensure accountability. The proposed amendments are likely to ensure governmental stability as well as facilitating decision-making process at governmental level. It also involves mechanisms which might help to prevent immobilism and rigidity associated with the presidential systems. But on the other hand, the governmental stability does not necessarily mean democratic stability. One of the basic characteristics of the good constitutions is to establish a strong executive which might effectively govern, while at the same time also having mechanisms which prevent the abuse of power by the very same executive. Unless, measures which might weaken party discipline are taken, the proposed amendments are less likely to ensure the second objective. Yet another characteristic of good constitutions is to make those who differ from majority in terms of political views, ethnic backgrounds, religious beliefs, and life styles to feel safe against the majority. Unfortunately, proposed changes also seem to fail in that respect. The CRP does not signal the end of the Turkish democracy as critics claim. But the likelihood that it will help the Turkish democracy to overcome its present problems is very low.</p>
<p><strong>Key Words:</strong> Constitutional Amendment, Governmental System, Turkish Democracy[/box]
<p>Bu çalışma 16 Nisan’da referandumda oylayacağımız 1982 Anayasası’nda de- ğişiklik yapılmasını öngören Anayasa Değişiklik Teklifi’nin (ADT) nasıl bir hükümet sistemi getirmeye çalıştığını ve bunun demokrasimiz üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendiriyor. Teklifin içeriğini daha iyi anlamak için öncelikle teklifin hangi siyasi ortamın ürünü olduğu, hangi siyasi güçler koalisyonu tarafından gündeme getirildiği üzerinde durmak gerekir.</p>
<p>Türkiye siyaseti 2002 sonrasında kapsamlı değişimler yaşadı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana belirleyici bir konumda bulunan askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin temsil ettiği güçler koalisyonunun 1950’lerle başlayan güç kaybı doruk noktasına ulaştı. İktidar konfigürasyonundan dışlanmış geleneksel çevre unsurlarını temsil eden siyasi irade daha önce hiç olmadığı kadar söz sahibi olabildi. Hem devlet ideolojisi hem de devlet mekanizmasındaki kritik pozisyonları ellerinde tutanlar önemli ölçüde değiştiler. Güç kaybeden eski elit yeni durumunu kabullenmekte zorlandı, eskiye dönüş için her türlü ittifaka girmekten, her türlü aracı kullanmaktan kaçınmadı. Küçümsedikleri toplumsal kesimlerin, çevre güçlerinin kendileriyle eşit konuma gelmeleri ihtimalini sindirebilmek kolay değildi. Bu kesimler meşru muhalefet sınırlarını zorlayarak demokratik rejimin meşruiyet erozyonuna katkıda bulundular. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fethullah Gülen suç örgütlenmesinin sürüklediği, AK Parti hükümetinin politikalarından memnun olmayanlarla fırsatçı diğer bazı askerlerin de desteklediği 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de bu hazımsızlığın ürettiği meşruiyet erozyonu üzerinde yükseldi.</p>
<p>Demokratik rejim sayesinde güçlenen yeni elitler de konumlarından hiçbir zaman emin olamadılar, ayrıca elde ettikleri gücü hazmetmekte de zorlandılar. Yeni koalisyon, demokrasinin ölçülü ve sınırlı bir iktidar kullanımı olduğu düşüncesine yabancı değil. Ancak diğer taraftan liberal boyutu son derece silik kalan, farklılıkları hazmetmekte zorlanan, homojen bir toplum idealini kamu gücünü de kullanarak hayata geçirmeyi amaçlayan, hukuki sınırlamalardan hazzetmeyen bir otoriter popülist eğilimler içeren “çoğunlukçu” demokrasi anlayışı da söz konusu. Her iki blokta da bir diğerinin varlığını kabul etmeyen maksimalistlerin varlığı dikkat çekici. Kısacası eski rejimin yazılı olmayan kuralları artık geçerli değil. Ancak bunların yerine ne konulacağı konusunda da bir anlaşma yok. Bir belirsizlik dönemi içindeyiz. Oyunun yeni kurallarının ne olacağı konusunda mücadele devam ediyor. Gündemde bulunan ADT, yeni elitin Türkiye vizyonunu yansıttığı gibi, bugüne kadar yapılmış olan en kapsamlı değişiklik önerisi hüviyetinde.</p>
<p>15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması ile birlikte, AK Parti yükselmiş görünen toplumsal desteğinin de verdiği güçle ADT’ni gündeme getirdi. Buna göre, var olan parlamenter hükümet sistemi 15 Temmuz ve benzeri darbe girişimlerine karşı tedbir almayı zorlaştırıyordu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ayrıca seçimle gelen Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yetki çatışmalarının çıkmasını da önleyemiyordu. “Kardeşi kardeşe düşüren” sistem “sürekli anayasal kriz”ler üretmeye müsaitti.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Dahası, var olan sistem her zaman güçlü bir hükümet kurulmasını da sağlayamıyor, ülkeyi vesayetçi güçlerin kolayca at oynatmasına fırsat veren koalisyon hükümetlerine mahkum edebiliyordu. 7 Haziran 2015 Seçimlerinde % 41 oy alan AK Partinin hükümeti kuracak milletvekili çıkaramaması bu durumun en son örneklerinden biriydi.</p>
<p>Esasen AK Parti en azından 2011 yılından bu yana başkanlık sisteminden yana olduğunu belirtiyordu. Cumhuriyet Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı hiçbir zaman “sembolik” bir makam olmadı. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde başbakanlar ikinci plandaydı. 1950 sonrasında, Başbakan Adnan Menderes’in öne çıkması Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın sembolik bir figür olarak kalması anlamına gelmedi. Kritik karar anlarında Bayar son derece etkili olabildi. 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhurbaşkanlığı “devlet”i temsil eden en yüksek makam hüviyetindeydi. Asli görevi de “devlet”in belirlediği kırmızı çizgilerin “hükümet”ler tarafından aşılmamasını sağlamaktı. Bürokrasiden gelen Cumhurbaşkanları tam da bu işleve uygun davrandılar. Bu dönemde başbakanlık yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı seçilen politikadan gelen siyasetçiler ise, güçlü ve tek başlı yürütme organının bürokrasiye karşı güçlü bir silah olacağını belirterek başkanlık taleplerini dile getirdiler. 2007 yılında parlamenter sisteme dayalı bir anayasa taslağı hazırlatan AK Parti de, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi hükmü kabul edildikten sonra başkanlık arzusunu dile getirmeye başladı. Daha önce parlamenter sistemin korunmasından yana olduğunu söyleyen Milliyetçi Hareket Partisi de, öneriye destek verdi.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Hülasa, ADT 2002’den bu yana Türkiye siyasetinde etkin olan muhafazakar “çevre” güçlerinin siyasi anlayışını yansıtan bir metin olsa da, çevreye daha yakın olduğu halde, eski merkez güçleri ile de etnik Türklük ve devletin bekası vurgusu ile yakınlık kurabilen MHP’nin beraberce kotardıkları bir metin hüviyetinde.</p>
<p>İster parlamenter sistem isterse başkanlık sistemi olsun hükümet sistemlerinin fiilen nasıl işleyeceği, önemli ölçüde siyasi parti sisteminin yapısına, özellikle de partilerin disiplinli olup olmadığına bağlı olarak değişecektir. Siyasi parti sistemini etkileyen önemli değişkenlerin başında ise seçim sistemi gelir. Dolayısıyla aynı hükümet sistemi sadece seçim sistemi değiştirildiğinde bile farklı biçimlerde işlemeye başlayabilecektir. Aşağıdaki değerlendirme siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek düzenlemelerde (özellikle de Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda) bir değişiklik yapılmayacağı varsayımı üzerine kuruludur.</p>
<p>ADT Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Son derece geniş yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanlığı öngörülüyor.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Taslağın temel çıkış noktası yürütme organını güçlendirmek. Seçilmiş otoritelerin iktidarlarını kötüye kullanma ihtimallerine karşı bu güne kadar bulunmuş en önemli araçlardan biri olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ikinci plana itilmiş. Seçilmiş otoritenin sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olabileceği, seçimler arası dönemde olması gereken denge ve kontrol mekanizmalarına ihtiyaç duyulmayacağı varsayılmış.</p>
<p>Taslağa göre Cumhurbaşkanı, bugünkü sistemimizde çift-başlı yürütme organını oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’nun yetkisinde olan tüm işlemlerin tamamını tek başına yapabildiği gibi, bazı konularda daha geniş yetkilerle de donatılmış durumda. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların yanında “üst düzey kamu yöneticileri”ni de tek başına atama ve görevlerine son verme yetkisine sahip. Burada TBMM’nin hiç bir rolü yok.</p>
<p>Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabiliyor (m.8).<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Keza, “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir” denilmiş (m.8). CBK, halihazırdaki sistemde var olan “Kanun Hükmünde Kararnameler”e (KHK) benzetilebilir. Fakat, şu andaki sistemde TBMM’nin yetki kanunu ile Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma izni vermesi gerekirken, CBK için böyle bir izne gerek yok. CBK’nın yürütme organına asli düzenleme yetkisi verdiği, bunun da “yasama yetkisinin devredilemezliği ilkesi” ile çeliştiği görüşü ciddiye alınmalı.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>CBK’nın hangi konularda çıkarılabileceği sorusunun problem yaratabileceğini taslağı hazırlayanlar da düşünmüşler ki, alanı daha da netleştirmek için düzenlemeler getirmişler. Anayasanın İkinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler ile Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda ve kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı belirtilmiş. CBK, kanun hükümleri ile çeliştiğinde kanunun uygulanacağı da dile getiriliyor. Ve nihayet, TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması halinde CBK’nın hükümsüz hale geleceği de belirtilmiş. Ayrıca CBK’lara karşı anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne de gidilebiliyor. Bütün bu kısıtlara rağmen hangi alanlarda CBK çıkarılabileceğine ilişkin hükümlerin net olmaması sebebiyle CBK uygulamalarının büyük tartışmalar yaratacağını söylemek kehanet olmaz.</p>
<p>Cumhurbaşkanı, süresi altı ayı geçmemek üzere tek başına olağanüstü hal ilanı kararı da verebilecek (m.12).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bu karar Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra aynı gün TBMM’nin onayına sunulacak. TBMM olağanüstü halin süresini uzatma, kısaltma ya da kaldırma yetkisine sahip. Sıkıyönetim ilanını gerektiren haller de olağanüstü hal kapsamına alınmış, bir olağanüstü yönetim usulü olarak sıkıyönetim ise kaldırılmış. Cumhurbaşkanı “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” olağan dönem CBK’larının sınırlamalarına tabii olmayan olağanüstü hal CBK’sı da çıkarabilecek. Olağanüstü hal CBK’larının nasıl denetleneceğine dair ADT’nin getirdiği olumlu bir hüküm de var. Bu kararnamelerin üç ay içerisinde TBMM tarafından görüşülüp karara bağlanmaz ise, kendiliğinden yürürlükten kalkacağı belirtilmiş (m.12).<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Halihazırdaki uygulamada, olağanüstü hal KHK’larının “TBMM’de onaylanmasına ilişkin süre ve usul içtüzükte belirlenir diyor.” Fiili uygulama bunların bir kısmının görüşülmemesi ya da geciktirilerek görüşülmesi yönünde. Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) her türlü inceleme ve araştırma yapma yetkisi zaten verilmişti. Yeni taslak, Silahlı Kuvvetleri de DDK denetlemesi kapsamına alırken, DDK’ya “idari soruşturma” yetkisi de veriyor (m.13/Ç)</p>
<p>ADT Cumhurbaşkanına parlamento seçimlerini yenileme yetkisi de tanımış. Bu yetki bugünkü sistemde ancak belli istisnai koşullarda kullanılabiliyor. Lijphard, muhtemel kilitlenmeleri aşmak için ABD’de 1987 yılında hazırlanmış bir raporda buna benzer bir hükmün getirilmesinin önerildiğini belirtir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Bu hükmün kötüye kullanılmasını önlemek için TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararı aldığında Cumhurbaşkanı seçiminin de yenileneceği öngörülmüş (m.11). TBMM’nin de kendisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesine üye tamsayısının beşte üçlük çoğunluğuyla karar verebileceği belirtilmiş (m.11). Beşte üçlük çoğunluk, yani 360 milletvekilinin oyu, esasen Anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluk ve bu çoğunluğun sağlanması hiç kolay değil. Karşılıklı yenileme daha ziyadesiyle Cumhurbaşkanına kendisi ile uyumlu bir parlamento çoğunluğu yaratma fırsatı vermek için gündeme gelmiş gibi duruyor. İstediği yasaları çıkar(a)mayan parlamentoya karşı Cumhurbaşkanının elinde tuttuğu güçlü bir silah hüviyetinde. Sartori eş zamanlı seçim uygulamasının, işleyen ve seçimler aracılığıyla sorumlu tutulabilen bir hükümete öncelik veriliyorsa tercih edilmesi gerektiğini savunmuştu.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Teklif de bunu yapıyor. Literatürde -reaktif güç<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>&#8211; de denilen Cumhurbaşkanının yasaları veto etme yetkisi güçlendirilmiş. Veto edilen bir yasanın tekrar kabul edilebilmesi için 301 milletvekiline tekabül eden üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekiyor.</p>
<p>Cumhurbaşkanının “suç işlediği iddiasıyla” soruşturulabilmesi, gerçekleşmesi kolay olmayan şartlara bağlanmış. Soruşturma önergesi verilebilmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğu (301 milletvekili), soruşturma açılması için beşte üçünün (360 milletvekili) onay vermesi ve Yüce Divana sevk için de üçte ikisinin (400 milletvekili) onayı gerekiyor. Halihazırdaki sistemde karşı-imza kuralı gereğince görevi ile ilgili suçlarından dolayı sorumlu tutulamayan Cumhurbaşkanı, sadece “vatana ihanet” suçu ile üye tamsayısının üçte birinin (184 milletvekili) teklifi ve dörtte üçünün (413 milletvekili) alacağı karar ile Yüce Divan’da yargılanabiliyor (1982 Anayasası, m. 103/5).</p>
<p>Üstelik Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Cumhurbaşkanının atadığı bakanlarla eski Cumhurbaşkanlarının da aynı usullerle cezai kovuşturmaya tabi tutulabilecekleri hükmü getirilmiş. Halihazırdaki sistemde yürütmenin diğer kanadını oluşturan Başbakan ve Bakanlar hakkında Meclis Soruşturması açmak için üye tamsayısının onda birinin (55 milletvekili) önerisi yeterliydi. Ayrıca Yüce Divana sevk için de üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu (276 milletvekili) gerekiyordu (1982 Anayasası, m.100). Bakanlar hakkında genel görüşme, yazılı soru ve meclis araştırması isteyebilme yetkisi korunurken, sözlü soru da kaldırılmış. Sistemin doğası gereği gensoru da kaldırıldığından, yasama organının elinde yürütmeyi dengelemek için beşte üç çoğunluk kararı gerektiren seçimlerin yenilenmesi dışında bir yol kalmamış oluyor.</p>
<p>Bütün bunlara ek olarak, Cumhurbaşkanının varsa partisi ile ilişiğinin kesileceği hükmü de kaldırılıyor. Böylece partisi üzerindeki muhtemel kontrolü aracılığıyla, siyasi bir figür olma ihtimali son derece yüksek olan Cumhurbaşkanının TBMM üyelerini yönlendirmesine de yasal çerçeve hazırlanmış oluyor. Cumhurbaşkanı ile uyumlu bir parlamento çoğunluğunu sağlamak için Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle TBMM seçimlerinin aynı gün yapılacağı belirtilmiş. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kalırsa ikisi arasında 15 günlük bir fark doğacak ki bu çok da önemli olmayabilir. Seçmenin oy verdiği Cumhurbaşkanının ait olduğu partiyi TBMM’de desteklememesi gibi bir ihtimal var olsa da, bu hükmün Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasını artırma ihtimali çok daha yüksek gibi görünüyor. TBMM’nin belli bir oranının iki yılda bir yenilenmesi gibi, seçmen nezdindeki siyasal değişmeleri sisteme yansıtabilecek hükümler yok.</p>
<p>ADT’de yargıya ilişkin yeni düzenlemelerin en olumlu yönü Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemelerinin kaldırılmış olması (m.13). Bunun dışında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirebilecek yeni bir öneri yok. Tersine var olandan geriye gidiş olduğu söylenebilir. Yeni düzenlemeye göre, hakim ve savcıların atama, tayin, terfi, nakil ve denetim gibi özlük işlerine bakan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) onüç üyeden oluşacak. Kurulun başkanı Adalet Bakanı, Bakanlık Müsteşarı da kurul üyesi. Cumhurbaşkanı, kurulun doğal üyesi sayılan kendisi tarafından atanan Adalet Bakanı ve onun atadığı müsteşara ek olarak, dört üyeyi adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecek. Kalan yedi üyenin üçü Yargıtay, biri Danıştay, üçü ise TBMM tarafından nitelikli çoğunluk ile seçilecek (m.14). 2010 Anayasa değişiklikliği reformu çerçevesinde getirilmiş olan hakim ve savcıların kendi aralarında HSYK’ya üye seçmeleri usulü ise kaldırılıyor.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Yürütme organının HSYK üzerindeki etkisini azaltan Cumhurbaşkanının partisinin TBMM’de çoğunluğa sahip olması halinde HSK’ya yapılacak atamalarda Cumhurbaşkanının hakimiyetinin çok yüksek olacağını söylemek kehanet sayılmaz. Anayasa Mahkemesi’ne üye atanmasında ise değişiklik yok. Mahkemeye üye gönderen Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin kaldırılması ile üye sayısı onyediden onbeşe indiriliyor. Oniki üyeyi Cumhurbaşkanı halihazırda olduğu gibi gerekli şartları taşıyanlar arasından seçecek. Hakim ve savcıların kendilerini evrensel hukuk kurallarını gerekirse devlete de karşı savunacak kişiler olarak görmek yerine devleti kontrol eden muktedirlerin isteğine göre hareket etme eğilimi içinde oldukları bir siyasi gelenekte, HSK’da yürütmenin bu kadar ağırlığa sahip olmasının sakıncaları da çok büyük. Yargıçların kim tarafından seçildiği elbette ne tür kararlar vereceklerini belirleyen tek kriter değildir. Fakat en önemli ölçütlerden biri olduğu açıktır.</p>
<p>Beş yıllığına seçilen Cumhurbaşkanının iki dönem aday olabileceği belirtilmiş ancak üçüncü dönem de mümkün. Cumhurbaşkanı’nın “ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” (m.11) hükmü getirilmiş. Parti Başkanı olması marifetiyle parlamentoda 360 milletvekilini ikna edebilecek bir Cumhurbaşkanı, ikinci döneminin sonuna gelmeden TBMM’ye seçimleri yenileme kararı aldırabilir ve üçüncü defa aday olabilir.</p>
<p>Getirilmeye çalışılan sistemde Cumhurbaşkanına tanınan yetkilerin, sembolik bir Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olduğu çoğunlukçu bir seçim sistemi ile disiplinli partilerden oluşan bir parlamenter sistemde % 45-50 civarında oy alabilen bir parti başkanına (yani Başbakana) tanınmış yetkilerden daha fazla olmadığı iddia edilebilir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Disiplinli siyasal partilerin ortaya çıkışı ile birlikte yasama ve yürütme arasında teorik olarak var olduğu varsayılan kuvvetler ayrılığı, fiilen yasamanın neredeyse tamamen yürütme ile kaynaştığı bir sisteme dönüşmüştür. Bu iddiada gerçeklik payı olmakla birlikte, 1982 Anayasası’nda Başbakan’ın gücünün <em>hukuki</em> olmaktan ziyade <em>fiili</em> olduğunun altı çizilmelidir. Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan oluşan kollektif bir karar organıdır. Kollektif sorumluluk ilkesi gereğince Bakanlar Kurulu hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Başbakan Bakanların idare hukuku anlamında “hiyerarşik amiri” değildir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Hukuken eşitler arasında birincidir. Anayasada bakanların başbakana karşı sorumlu oldukları belirtilmişse de (1982 Anayasası, m.112/2) Başbakan tarafından istifası istenen bir Bakan direnirse, Başbakanın önerisi üzerine ancak Cumhurbaşkanınca görevine son verilebilir (1982 Anayasası, m.109). Önerilen sistemde ise, Bakanlar Cumhurbaşkanına yardım eden görevliler hüviyetindedir ve Cumhurbaşkanı bakanları istediği anda görevden alabilir. Başkanlık sistemlerinde bakanların fiili konumu parlamenter sistemdeki ortak kollektif sorumluluğa sahip Bakanlar Kurulu’ndan çok daha zayıftır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Hukuki güç ile fiili güç arasındaki ayrım önemlidir zira fiili gücü kullananlar bu durumun geçici dengelere dayalı olduğunu düşünebilecekler ve bu sebeple daha dikkatli olma gereğini hissedebileceklerdir. Hukuki temele sahip güç yoğunlaşmasında ise böyle bir durumun gerçekleşme ihtimali daha düşüktür; tersine bu durumun güç yoğunlaşmasını daha da teşvik etme ihtimali yüksektir. Ayrıca, güçlü bir Başbakana sahip olsa bile, parlamentonun güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme ve denetim yetkisi vardır. Güçlü görünen hükümetlerin kısa bir süre sonra güvensizlik oyu ile düşürüldükleri de bir vakıadır. Esasen, değişen siyasi dengelere uygun olarak hükümetlerin de değişmesine yol açabilecek esnekliği gösterebilmek parlamenter sistemlerin en önemli avantajlarından biridir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Önerilen sistemde ise, hukuken parlamentonun Cumhurbaşkanına karşı en tesirli olabilecek yetkisi, nitelikli çoğunlukla seçimlerin yenilenmesini isteyebilmekten ibarettir ki bu halde parlamento kendisi de seçimlere gitmek zorundadır.</p>
<p>ADT’de halihazırdaki sistemde var olan “Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemlere karşı yargı yoluna başvurulamayacağı” hükmünün (m.125/2) kaldırılması (m.16) taslağın hukuk devletini güçlendirme potansiyeline sahip az sayıda hükümlerinden biri. Bu beklentinin gerçekçi olup olmadığı yargı organlarının hükmü nasıl yorumlayacaklarına bağlı olarak ilerleyen dönemlerde ortaya çıkacak.</p>
<p><strong>Milli İrade &amp; Bürokratik Vesayet </strong></p>
<p>Her anayasa onu yapan ya da değiştiren siyasal iradenin o toplumun sorunlarına koyduğu teşhislerden ve arzu edilen iyi toplum anlayışından izler taşır. Köklü bir hükümet sistemi değişikliği öneren bu ADT de aynı biçimde analiz edilmeli. ADT ile getirilmeye çalışılan Cumhurbaşkanlığı sisteminin arka planında yatan siyasal anlayış, milli iradeyi hakim kılma adına seçimle gelenlerin siyasal sistem içindeki gücünü olabildiğince artırma üzerine kuruludur. Değişiklik teklifinin genel gerekçesinde 1961 ve 1982 Anayasalarının “millete, milli iradeye ve seçimle oluşan iktidara güvensizlik üzerine bina edildiği” belirtilmiştir. Böylece, “millet iradesine ve iktidara ortak olmak isteyen,” “vesayet güçleri,” ya da “vesayetçi zihniyete sahip elitler,” “seçimle oluşan iktidarı bölmek ve zayıflatmak düşüncesiyle hareket etmişlerdir.”</p>
<p>Türkiye demokrasisinin sorunlarını bürokratik vesayetçi zihniyete indirgemiş gibi görünen bu anlayış, geleneksel muhafazakar sağ siyaset geleneğinde özellikle popüler düzeyde etkili olan bir Türkiye okumasına dayanır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Buna göre son iki yüzyıldır devlet gücünü uluslararası güçlerin de yardımıyla ele geçiren bürokratik elitler tarafından uygulanan, dini geleneksel değerlerin gelişmemizin önündeki asli engel olduğunu düşünen yanlış batılılaşma ya da laiklik politikaları sorunlarımızın ana kaynağıdır. Çoğunluğu oluşturan dini geleneksel değerlerine bağlı halk, kendi kültürüne yabancılaşmış, ondan nefret eden azınlıktaki elit tarafından dışlanmış ve devlet marifetiyle baskı altında tutulmuştur. 1950 ile birlikte söz hakkına yeniden kavuşan çoğunluk, darbelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Darbe yapıl(a)madığında da, bürokratik oligarşi 1961 Anayasası ile elde ettiği, 1982 Anayasasıyla da da pekiştirdiği devlet içindeki konumu vasıtasıyla seçilmişler için kırmızı çizgiler yaratmış, parlamenter sistemin çeşitli zaaf ve eksikliklerini çok iyi kullanarak seçmen iradesinin devlet mekanizmasında etkili olmasını önlemeye çalışmış, bunda da çoğu zaman başarılı olmuştur.</p>
<p>Bürokratik elit ve onun felsefesi ne kadar zayıflatılırsa, Türkiye’nin kalkınması ve gelişmesi de o kadar kolay olur. Devlet ile milletin barışması ve bütünleşmesi kolaylaşır. 2002 yılından bu yana büyük mesafeler alınmıştır ancak bu yeterli değildir. ADT, bu hedef doğrultusunda atılmış en büyük adımlardan biridir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Önerilen değişikliklerle birlikte bu büyük dönüşüm pekiştirilecek ve taçlandırılacaktır. Halk tarafından seçilen güçlü Cumhurbaşkanı ile bürokrasinin at oynatabilmesini kolaylaştıran zayıf hükümetlerin önü kapanmış olacaktır, karşılıklı fesih yetkisi ile tıkanmaların da önü kapatılacak, nihai hakem olan seçmenlere başvurulabilecektir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Bu sistemde denge denetleme mekanizmalarının yetersiz olduğunu söylemek doğru değildir. Zaten, milletin temsilcilerinin yönettiği bir devlet yanlış yaparsa millet bunu sandıkta cezalandıracaktır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Diğer denge ve kontrol mekanizmaları Türkiye koşullarında bürokratik elitlerin hükümeti zayıflatma çabalarına katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı “….demek istiyorlar ki öyle bir sistem kuralım ki, Cumhurbaşkanı bir partiden meclis çoğunluğu başka bir partiden olsun. Bu hukuk mühendisliği ve <em>halkın iradesini bastırmak</em> değil midir?” derken bu görüşü ifade etmektedir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Bu düşüncenin arka planında devletin değil devleti yöneten insanların yanlış yapacağı, sorunun devlet mekanizmasında değil, devletin yanlış ellerde bulunmasında olduğuna dair ön kabullerin olduğu söylenebilir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> Seçimlerin çoğunluğu oluşturduğuna inanılan dindar muhafazakar çevreden gelen adayların zaferi ile sonuçlanacağına dair beklenti de, Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması düşüncesini ikinci plana itmiş gibidir. İktidarın doğası gereği genişleme ve bozulma temayülünde olduğu ya da anayasaların amacının hak ve hürriyetleri devlete karşı korumak olduğu fikirlerine fazlaca prim verilmemektedir. Bu sistemle devlet doğru ellere geçeceği için denge denetleme mekanizmalarını öne çıkarma ihtiyacı da kalmamıştır.</p>
<p>Şüphesizdir ki, kendilerini devletin sahibi olarak gören askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin modernleşme adına seçimle gelenlerin otoritesini kabul etmemekte direnmeleri Türk demokrasisinin en önemli problemi olmuştur. Seçimle gelenin nihai kararları alması ve yine seçimle gitmesi demokratik bir rejimin olmazsa olmazıdır. Ancak bu tek problem değildir. Seçimle gelenlerin, iktidarlarını belli usullere uygun olarak ölçülü ve sınırlı bir biçimde kullanmaları gerekir, şeffaflığı sağlamaya yönelik yatay hesap verme kanalları işlemeli, muhalif olanların temel hak ve hürriyetleri korunaklı olmalıdır. 2017 Türkiyesinde askeri sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı bir ölçüde azalmıştır fakat şeffaflık ve insan haklarının sağlanması konusunda yapılması gerekenler olduğu da çok açıktır.</p>
<p>Ayrıca yukarıdaki Türkiye okuması her şeyden önce homojen, değişmez, idealize edilmiş bir “millet” varsayımı ile Türkiye toplumundaki etnik, dini, sınıfsal ve kültürel çeşitliliği ve farklılıkları görmezden gelmektedir. Keza son derece karmaşık ve tek bir değişken ile anlamlandırılamayacak tarihsel, siyasal ve ekonomik süreçleri, değişmez bir öze sahip kötü bürokrasi ile iyi, doğru ve güzelin kaynağı hakiki “millet”e tuzak kuran iç ve dış güçlerin varlığına indirgemek kabul edilemez.</p>
<p>Hülasa ADT’yi ortaya çıkaran siyasi irade, liberal demokratik sistemlerde siyasal iktidarın kabul etmek durumunda kaldığı, liberal demokrasiyi liberal demokrasi yapan evrensel kabul edilen sınırlamaları “bürokratik vesayetçilik” olarak anlamakta ve seçimler dışındaki denetim, denge ve kontrol mekanizmalarını en aza indirmeye çalışmaktadır. Şüphesizdir ki, demokrasilerde nihai kararları çoğunluğun temsilcileri alır, fakat çoğunluğun müdahale edemeyeceği alanlar ve azınlıkların temel hak ve hürriyetlerini koruyan sınırlamalar da söz konusudur. Çoğunluğun nereye kadar müdahale edebileceği, yani sınırlar konusundaki tartışmalar devam etse bile, kabul edilen evrensel standartlardan söz etmek yanlış olmaz. ADT, kabul edilmiş evrensel sınırları zorlayan bir “çoğunlukçu demokrasi”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> tahayyülünü hayata geçirmeyi öngörmektedir.</p>
<p><strong>ADT ihtiyaca cevap verebilir mi ?</strong></p>
<p>Yapılmaya çalışılan değişiklik sadece hükümet sistemi ile ilgili. Yıllardır dile getirilen Türkiye’nin toplumsal çoğulculuğunu daha fazla yansıtacak, daha az merkeziyetçi, temel hak ve hürriyetleri daha fazla garanti altına alacak bir anayasa talebini karşılamaktan çok uzak. Örneğin anayasada etnik boyutu ile öne çıkan “Türklük” kavramlaştırması yerine etnik kimliklere referans vermemeye çalışan daha kapsayıcı daha liberal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vurgusu yok. Merkezin yerel yönetimler üzerindeki denetimini hafifletilmesine dair herhangi bir öneri bulabilmek de mümkün değil.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Keza Aleviler ve laik Cumhuriyetçilerin yıllardır dile getirdiği din kültürü derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi anayasal taleplerin hiç değilse bir kısmını karşılamaya yönelik en ufak bir adım da söz konusu değil.</p>
<p>Doğrudur, Anayasalar tüm toplumsal kesimlere eşit temsil imkanı neticesinde ortaya çıkan idealize edilmiş toplum sözleşmeleri değillerdir. Siyasal gücü elinde tutanların damgasını taşırlar. Fakat bazen, anayasayı yapan ya da değiştiren çoğunluk, azınlıkta kalanların siyasal sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak ya da muhalefetlerini azaltabilecek hükümler koymanın kendilerinin uzun dönemli çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğini düşünüp daha kapsayıcı bir metin hazırlama yoluna gidebilirler. Bu yapıldığında anayasanın diğer gruplar tarafından da benimsenmesi ya da hiç değilse daha az tepki çeken bir metin haline gelerek benimsenmesi ihtimali artacaktır. Olabildiğince geniş toplum kesimleri tarafından benimsenmiş başarılı anayasaların ardındaki basit ve fakat hayata geçirilmesi kolay olmayan formül budur. Kürtler ya da Alevilerin taleplerinin tamamının ya da çoğunun kabul edilmesini beklemek gerçekçi değilse de bu kesimlerin siyasal sisteme yönelik bağlılıklık ve sadakatlerini artırmaya yönelik adımlar atılmasının ne kadar önemli olduğu taslağı yapanlar tarafından göz ardı edilmiştir.</p>
<p><strong>ADT ile önerilen sistemin önce hükümet istikrarsızlığına son vereceği daha sonra da demokratik istikrarı güçlendireceği beklentisi ne ölçüde gerçekçi? </strong></p>
<p>Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda bir değişiklik yapılmadığı takdirde ADT ile getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sisteminde hükümet kuramama sorunu olmayacak. Her halükarda %50 ve üzerinde oy alacak olan ve çok muhtemeldir ki parti başkanı da olacak olan bir Cumhurbaşkanı hükümeti kuracak. Başkanlık sistemlerinin en büyük avantajı olan kimin iktidara gelmesi için oy verildiğinin net bir biçimde bilinmesi sağlanıyor.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> Parti Başkanı olması vesilesiyle de TBMM’yi etkilemek ve hatta kontrol gücüne de sahip olacağı için yasa çıkarmak da kolay olacak. Bürokrasiye atamalar ve görevden almalar da, halihazırdaki sisteme göre çok daha kolaylaşmış olacak. Hükümeti düşürmenin tek yolu, TBMM’nin kendi seçimlerini de yenilemesi olduğu için bu yola sıklıkla başvurul(a)mayacağını söylemek de mümkün. İdare edebilen, hızlı kararlar alabilen ve aldığı kararları uygulatabilen, bürokrasiye söz geçirebilen bir hükümetin varlığı hem siyasal düzenin hem de demokratik rejimin temeli. Ayrıca Türkiye’de zayıf hükümetler söz konusu olduğunda bürokrasi içindeki hakim güç siyasi iradeye meydan okuyor, bunu yapmasa bile bürokrasiden iş çıkarmak mümkün olmuyor. Taslak bu açıdan son derece hayati bir konuya çözüm getirme potansiyeline sahip.</p>
<p>Öte yandan hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına da gelmeyecektir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> Hükümet istikrarı daha çok iktidarda kalma süresini ifade eder. Etkili ve etkin olamayan bir hükümet de hiç bir sorunu çözmeden uzun süre iktidarda kalabilir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Demokratik istikrara hizmet eden hükümetler hem etkili hem de meşruiyet temeli yüksek hükümetlerdir. Yürütmenin kalbi durumundaki Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının sakıncaları demokratik istikrarı zorlaştırır. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu organın yetkilerini kötüye kullanması ihtimaline karşı, bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek kadar denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem bu açıdan sorunludur.</p>
<p>Bir kere kazananın çok şeyi kontrol etme imkanına sahip olduğu bir sistemde insanlar kazanmak ya da kaybetmemek için yasallığı tartışmalı yollara başvurabilirler. Seçim sonrasında da kaybedenlerin kendilerini güvende hissedecekleri ya da gelecek seçimlerde kazanma fırsatının olabileceğini düşünmeleri sistem dışı arayışlara yönelmemeleri açısından son derece önemli. Özellikle Türkiye gibi darbe geleneği olan ülkelerde. Yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören teklif bu riski en aza indirecek önerileri içermiyor. Esasen ADT’ni gündeme getiren siyasi irade, Türkiye’de seçmen çoğunluğunun muhafazakar sağ geleneksel adaylara oy vereceğini, CHP çizgisinin 30-40 barajını aşamayacağını varsaymış gibi görünüyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının dindar geleneksel çevrelerden gelen biri olacağına dair bir beklenti söz konusu. Uzun dönemde bu hesabın tutacağını kimse garanti edemez. Partilerden ziyade Cumhurbaşkanlığına aday olan kişinin kimliğinin öne çıkacağı bir sürece girilecek. Bu, parti kimliğinin bir ölçüde ikinci plana düşmesi ile sonuçlanacaktır. Ayrıca ilk turda çoğunluğun sağlanmaması halinde ikinci tur partiler arasında değişik ittifaklara sahne olabilir. Tarih, belli bir andaki güç dengelerinin değişmeden devam edeceği varsayımıyla yapılan düzenlemelerin niyet edilenin tam tersi sonuçlar verebildiğinin örnekleri ile dolu. Bu nedenle iyi anayasalar, siyasi hasımların iktidara geldiklerinde bile vereceği zararı sınırlandırabilen “en tahammül edilebilir” anayasalar olmalıdır. ADT’yi gündeme getiren siyasi iradenin böyle bir ihtimali hiç düşünmediği görülüyor.</p>
<p>Anayasalar, seçimle gelseler bile yürütme organının hatalı davranışlarının bireylere ve ülkeye verebileceği zararın en aza indirilmesini amaçlarlar. Liberal anayasacılık serbest ve adil seçimlerle gelen kadroların yanlış yapmayacakları varsayımına dayalı değildir. Tam tersine yapılabilecek yanlışların verebileceği zararı en aza indirmeyi amaçlar. James Madison’un 1788’de söylediği gibi “Eğer insanlar melek olsalardı hükümete gerek duyulmazdı. Eğer melekler insanları yönetselerdi, hükümeti sınırlandırmayı amaçlayan kontrol mekanizmalarına da gerek kalmazdı.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> Liberal demokrasilerde sadece seçimler yoluyla gerçekleşebilecek “dikey hesap verirlik” mekanizmalarının varlığı, seçilenlerin keyfi iktidarlarının önlenmesi ve birey haklarının güvence altına alınması için yeterli olmaz. “Yatay hesapverirlik”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> mekanizmalarının da güçlendirilmesi gerekir.</p>
<p>Cumhurbaşkanına, denetim ve denge mekanizmalarını ihmal ederek bu kadar güç vermek, gücün kötüye kullanılması ve yozlaşmaya kapı açmak anlamına geliyor. Hep iyi insanlar seçilecek beklentisiyle sistem inşa edilmemeli. Sıradan ya da vasat altı kimseler bu makamı işgal ettiklerinde çok büyük bir risk alınmış olacaktır. Denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatan taslak, Cumhurbaşkanlarının güçlerini kötüye kullanmaları halinde sadece gösterilebilecek toplumsal tepkinin yeterli olabileceğini varsaymış gibi görünüyor.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Türkiye’nin demokratik potansiyelini, Türk vatandaşlarının -son örneğini 15 Temmuz’da gördüğümüz- demokratik bilinç ve sağduyusunu küçümsememeli. “Bürokratik vesayet” odaklarına tepki gösteren Türk insanının, kendi seçtiklerinin güçlerini kötüye kullanma eğilimlerine karşı tepki göster(e)meyeceğini düşünmek doğru değildir. Fakat sadece buna da bel bağlamamak gerekir. En iyi hükümet sistemi, vatandaşların sokağa çıkmalarına gerek kalmadan kendi seçtikleri yöneticiler üzerinde baskı kurabildikleri bir sistemdir.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşmasının, Türkiye siyasetinde köklü bir geçmişi olan yiğit, bilgili, güvenilir bir kişinin ülkeyi kurtaracağı beklentisine dayalı siyaset anlayışını besleme riski de çok yüksek. Siyasal sorunların bilgili ve dürüst insanlar başa geldiğinde çözülebileceğine dair inancın basitliği bir yana, tek adamlık ile demokrasinin gerektirdiği kurumları inşa etme ve kurumsallaşma arasında ters orantı var. Sistemin geleceğini bir kişiye bağlamak, aslında sistemin olmadığını itiraf etmek demek. Meselelerin çözümünü sıradışı bir kişiden beklemek elini taşın altına koymamayı meşrulaştırdığı gibi, tehlike anında sorumluluktan kaçmayı da kolaylaştırıyor. Böylece demokratik vatandaşlık kültürünün oluşumunu da zorlaştırıyor. Şüphesiz ki demokratik siyasette, özellikle de hızlı değişim dönemlerinde liderler son derece önemlidir. Fakat demokrasi kötü liderler iktidara geldiğinde de yaşayabilen bir rejimdir. Sürekli iyi liderlere ihtiyaç duymak, demokrasinin yeterince kurumsallaşamadığının önemli bir göstergesidir.</p>
<p>Ayrıca güçlü Cumhurbaşkanlığının halihazırda yaygınlığından şikayet edilen, plebisiter tınılı, otoriter popülist siyaset yapma tarzını besleme potansiyeli de yüksektir. Zira yetkili devlet başkanının halk tarafından doğrudan seçildiği sistemlerde başkanın kendisini halk/millet ile özdeşleştirip, muhalifleri halk/millet iradesine karşı çıkan ve halk tarafından reddedilmiş dar çıkarların temsilcileri olarak algılama (ve dolayısıyla da bu kesimlere tahammül etmeme) ihtimali yüksektir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a></p>
<p>Türkiye’nin bu aşamada ihtiyacı olan anayasa, seçimle gelenlerin hızlı kararlar alıp, bürokrasiyi kontrol altına alacak kadar güçlü olduğu fakat Türkiye’nin etnik, mezhepsel ve kültürel çoğulculuğunu da yansıtan, sosyolojik anlamda azınlıkta kalanların temel hak ve hürriyetlerinin korunma altında olduğunu hissettikleri, kendilerinin diyemeseler bile tahammül edilebilir buldukları bir siyasal düzeni sağlama potansiyeli olan bir anayasadır. ADT birinci amacı gerçekleştirme yönünde adımlar atmıştır. Fakat ikinci amaç konusunda olumlu hiçbir şey ihtiva etmediği gibi, eski elitin korku ve kaygılarını daha da artırma potansiyeline sahiptir. Demokratik rejimlerde, muhalifleri koruyan seçmen çoğunluğunun iyi niyeti değil, temel hakları garantiye alan hukuk devleti ilkesini hayata geçirebilecek kurumların varlığıdır. Maalesef ADT’de yargının yürütme organından bağımsızlığını artırabilecek bir hüküm getirilmemektedir. Daha da zayıflatılan TBMM’deki temsilin anlamı da azalmaktadır. Yerel yönetimlerin de ne kadar zayıf ve merkeze bağımlı olduğunu düşündüğümüzde, muhalif olanları rahatlatabilecek, ‘bizler de hiç değilse burada temsil ediliyoruz’ diyebilecekleri bir kurumsal yapılanma ihtiyacının devam ettiği görülmektedir.</p>
<p>Kaldı ki, halihazırdaki hibrid parlamenter sistem, içerdiği bütün risklere rağmen bürokrasinin kontrolü açısından hiç de verimsiz olmadığını son 14 yılın tecrübesiyle göstermiştir. Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşması yerine, başta Devlet Memurları Kanunu olmak üzere kanunlarda yapılacak değişikliklerle seçilmiş yürütme organları daha da güçlendirilebilirdi.</p>
<p>Ve nihayet, ADT’nin olağanüstü hal koşullarında hazırlanıp TBMM’de kabul edilmesi ve referanduma sunulması da içerikten bağımsız olarak değişikliklerin olabildiğince geniş toplum kesimlerince “meşru” olarak algılanması ihtimalini zayıflatacaktır. Köklü anayasa değişikliklerinin hangi koşullarda, nasıl yapıldığı da önemlidir. Değişiklik paketine hayır diyenlerin, temel hak ve hürriyetlerinin kullanımının daraltıldığı olağanüstü hal atmosferinde, görüşlerini ifade edemedikleri iddiası hep dile getirilecektir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> ADT, 10 Aralık 2016 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş 26 Ocak 2017 tarihinde de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 46 günlük sürenin köklü bir değişikliğin tartışılması ve yeni önerilerin alınması için yeterli olduğunu söylemek çok zordur. Türkiye yeni bir anayasa yapmak için uzun süreden beri tartışmaktaydı, fakat ortada somut metinler üzerinde yapılan bir tartışma olduğu söylenemezdi. Somut metin ortaya çıktığında ise süre yetersiz kalmıştır. TBMM’ye sunulan değişiklik teklifi hiç değilse daha uzun bir süre tartışmaya açılmış olsaydı, ortaya daha nitelikli bir metin çıkabilirdi. İlk metin ile son metin arasında yedek milletvekilliğinin kaldırılması dışında hiçbir dişe dokunur değişikliğin yapılmamış olması, bu metnin dışlayıcılık niteliği yüksek bir MHP/AKP metni olduğu iddialarına güç kazandırmıştır.</p>
<p><strong>Bekleyen Belirsizlik </strong></p>
<p>ADT, referandum aşamasında da kabul edildiği takdirde ne gibi sonuçlar doğurabilir? Geleceğe ilişkin öngörüler her zaman risklidir. Her sistem değişikliği önceden öngörülemeyen olumlu ya da olumsuz yeni dinamikleri tetikleme potansiyeline sahiptir. Örneğin Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin öne çıkması parti kimliklerini zayıflatıcı bir rol oynayabilir. Siyasi parti kimlikleriyle öne çıkmayan isimlerin Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu göreceğiz. TBMM’deki arzu ettiği çoğunluğa sahip olmayan cumhurbaşkanı, destek sağlayabilmek için kendisine oy vermeyen diğer parti gruplarına yönelebilir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Sistemin pragmatik ve geçici yeni ittifaklara yol açma ihtimali, seçilenlerin siyasi becerilerine bağlı olarak değişecektir, fakat bu ihtimal hiç de az değildir. O yüzden ADT ile Türkiye’nin uçuşa geçeceğini söyleyenlerle, bunun zaten çok sorunlu olan demokrasimizin sonu olacağını söyleyenler,<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a> anayasalara gerçekte oynadıklarından daha fazla rol atfetmekte birleşmektedirler. Anayasalar demokrasi için elverişli koşullara sahip olmayan bir toplumda demokrasiyi mümkün kılabilecek sihirli araçlar değillerdir. Keza, demokrasiyi besleyen dinamiklerin güçlü olduğu ortamlarda kötü anayasaların olumsuz etkileri bertaraf edilebilir. Anayasa (ve yasaların) nasıl yorumlanacağı siyasal güç dengelerine göre değişecektir.</p>
<p>Tüm bu çekincelere rağmen, söylemek gerekir ki yeni sistemin öngördüğü Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının demokratik rejimin istikrarına katkıda bulunması ihtimali çok düşüktür.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> Böyle bir durum, bir çok istisnai faktörün yan yana gelmesine, temel siyasal aktörlerin daha önceki davranış biçimlerini birden bire değiştirmelerine bağlı. Örneğin seçilmiş Cumhurbaşkanı anayasa ile verilmiş yetkilerinin bazılarını kullanmayabilir ya da kullandığında da yetkinin yerinde kullanıldığına dair geniş bir kitleyi ikna edebilir. Türkiye seçmeni Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy verdiği adayın partisine TBMM seçimlerinde oy vermezse, güç yoğunlaşmasının zararlarının bir kısmı hafifleyebilir. Ya da parti disiplini zayıflar ve TBMM üyeleri sınırlı denetim yetkilerini kullanırken Cumhurbaşkanının hangi partiden olduğunu göz önüne almadan karar verirler. Ya da yargı organları yasaları yorumlarken evrensel hukuk kurallarını daha fazla göz önüne alabilirler.</p>
<p>2017 Şubat ayından bakıldığında bu olasılıkların gerçekleşme ihtimali zayıf gibi görünüyor. Uzun soluklu, liberal demokrasiye katkıda bulunan anayasalar siyasal aktörlerin ölçülü, ılımlı ve sorumlu davranacakları varsayımı üzerinden hareket etmezler. Tam tersine, böyle hareket etmemelerinin normal, etmelerinin istisna olduğunu varsayarak bir yandan bu tarzda hareket etmenin maliyetini artıracak düzenlemeler getirirken, diğer yandan da kötü yöneticilerin verilebilecekleri zararları en aza indirmeye matuf mekanizmaları kurmaya çalışırlar. ADT’nin yap(a)madığı şey de budur.</p>
<p>Var olan güçlü çift başlı yürütmeye dayanan parlamenter sistemin sorunlarına işaret ederek, bu değişikliği meşrulaştırmaya çalışmak da ikna edici olmaktan uzaktır. Zira, var olan sistemin sorunlarını aşabilecek daha az riskli gibi görünen başka formüller gündeme getirilebilirdi. Cumhurbaşkanın seçimle gelmesi onun anayasal yetkilerinde bir değişiklik anlamına gelmemektedir. Siyasi partiler tarafından desteklenecek daha düşük profilli adaylar Cumhurbaşkanı seçilirlerse yürütme organı içindeki çift-başlılığın sakıncalarının en azından bir kısmı ortadan kalkabilir. Ayrıca, Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılabileceği gibi, Başbakanlığın da korunduğu yarı-başkanlık sistemi de düşünülebilirdi.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a> Çözdüğünden daha fazla sorun yaratmaya meyyal bir ADT gibi görünüyor.</p>
<p>Eğer kabul edilirse ADT’nin getirdiği yeni sistemin muhtemel sakıncalarının bir kısmı Seçim Kanunu ya da Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle azaltılabilir. Örneğin seçim barajının kaldırılması ya da düşürülmesi Cumhurbaşkanının kontrol edeceği siyasi partinin TBMM’de çoğunluğu sağlamasını güçleştirerek TBMM’nin denge ve denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini fiilen kolaylaştırabilir. Dar ya da daraltılmış bölgeli seçim sistemi kabul edilirse, milletvekilleri pozisyonlarını parti liderlerinden ziyade kendi seçmenlerine borçlu olduklarını düşünebileceklerinden siyasi parti disiplini zayıflayabilir. Keza, milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecinde hiç değilse belli sayıda aday için önseçim zorunlu hale getirilebilir. Bu da parti disiplinini zayıflatarak TBMM’nin denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini kolaylaştırabilir. Bu ihtimallerin gerçekleşmesi halinde, Cumhurbaşkanı ile onun partisinin kontrolünde olmayan TBMM arasında bir denge kurulabilir ve sistemin muhtemel sakıncaları bir ölçüde giderilebilir. Tabii, bu durumda da güçlü TBMM Cumhurbaşkanı ile farklılaştığında sistemin kilitlenmesi ihtimali söz konusu olabilecektir. Seçime gidişin kolaylaştırılmış olması kilitlenmenin sakıncalarını azaltıyor olsa da birbirini takip eden seçimler silsilesi olasılığını gözden uzak tutmamak gerekir.</p>
<p>Hülasa, eğer kabul edilirse, yeni değişikliklerin halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali çok düşüktür. Diğer taraftan değişikliğin kısıtlı demokrasinin de sonu olacağını söylemek de abartılıdır. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Demokrasinin kaderini belirleyen asli unsurlar sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, “Bu anayasal değişiklikler, bir siyasi mühendislik faaliyeti değil. 15 Temmuz faşist Fetöcü darbe girişimi ve işgal hareketine karşı kurtuluş mücadelesi ve milli bir devrimle ortaya çıktı” “…bir de 15-16 Temmuz Milli Demokratik Halk Devriminin ortaya koyduğu bir ihtiyaçtır bu değişiklik” der. Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın 15 Temmuz’dan sonra “Türkiye ateş çemberine alınmışken devlet fiili durumla gidemezdi. Hukuki meşruiyeti tartışılan, Anayasa’ya uydu uymadı tartışmalarının yapıldığı bir yönetim yapısıyla karşımızdaki badireler de aşılamazdı” der. Yalçın’a göre Devlet Bahçeli pakete destek vererek “tarihi bir adım atmış, devleti hukuki yörüngeye çekmiş, milli uzlaşma ruhunu daha da canlandırarak Türkiye düşmanlarının heveslerini kursaklarında bırakmıştır.” Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar” <em>Hürriyet,</em> 31 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Yeni sistem “Başkanlık” olarak nitelendirilmiyor zira kamuoyunun bir kesiminde başkanlık sisteminin çağrışımları olumsuz. Türk tipi Cumhurbaşkanlığı ya da Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gibi kavramlar tercih ediliyor. Özellikle de uzun süre başkanlık sistemine karşı olan MHP başkanlık sistemi nitelendirmesine karşı çıkıp “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”ni tercih ediyor. Bkz, Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar,” <em>Hürriyet,</em> 31 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buna literatürde Cumhurbaşkanının “pro-aktif gücü” de deniliyor. Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Retihnking the terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, <em>Presidentialism and Democracy in Latin America,</em> Cambridge University Press, Cambridge, 1997, s, 41.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Halihazırdaki sistemde, yürütme organının asli düzenleme yetkisine sahip olmamasının iki istisnası vardır. Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim Kanun Hükmünde Kararnameleri (m.91, m.121) ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği hakkında çıkarılacak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (m. 107)</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Halihazırda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, MGK’nın da tavsiyesini aldıktan sonra, olağanüstü hal ilan edebiliyor.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> TBMM’ne sunulan teklifte bir ay içerisinde görüşülür deniliyordu. Nihai metinde süre üç aya çıkarılmış.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Arend Lijphart, <em>Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries,</em> Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 123.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Giovanni Sartori, <em>Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği,</em> çev, Ergun Özbudun, Ankara, Yetkin, 1997, s.231.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Rethinking the Terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, <em>Presidentialism and Democracy in Latin America,</em> Cambridge, Cambridge University Press, 1997, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> 22 kişiden oluşan HSYK’nın 10 asil üyesi adli ve idari yargı hakim ve savcıları tarafından seçiliyordu. Ayrıntılar için bkz, Özbudun, ibid., 389-397.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Tipik örneğinin Birleşik Krallık olduğu disiplinli partilere sahip parlamenter sistemlere, başbakanın gücüne referansla, “Başbakanlık Sistemi” de denilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Ergun Özbudun, <em>Türk Anayasa Hukuku, </em>Gözden Geçirilmiş 15. Baskı, Ankara, Yetkin, s. 348.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Arend Lijphart, <em>Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries,</em> Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 117.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Juan Linz, “Virtues of Parliamentarism,” <em>Journal of Democracy,</em> vol 1, no 4, Fall 1990, s. 84-91</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Bkz, Tanel Demirel, <em>Adalet Partisi-İdeoloji ve Politika,</em> 2. Baskı, İstanbul, İletişim, 2013, s. 219 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İbrahim Karagül, “Referandum, Türkiye Mucizesi ve ABD’nin Turuncu Devrimi” 23 Ocak 2017, <em>Yeni Şafak,</em> “Anayasa referandumu Türkiye’nin sistemik dönüşümün nihai noktasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle ‘kritik eşiğin’ aşılmasıdır. … Bu mücadele dar bir iç politik mücadele değil, bir tarih mücadelesidir, coğrafya mücadelesidir ve ülkemize yönelik yıkıcı dalgayı göğüsleme mücadelesidir. Ülkeyi ve devleti yeni küresel güç haritasına göre takviye etme, 20 yy’ın bütün vesayet kalıntılarından kurtarma, dar bir çevre ya da zümreye hasredilen devlet iktidarını meşru alana çekme bir üst lige taşıma mücadelesidir.” Aynı yazar bir başka yazısında anayasa değişikliğinin “yeni siyasi tarihin başlangıcı,” “yüzyıl süren gerçek bağımsızlık savasının kazanıldığı an” olarak da nitelendirmektedir. İbrahim Karagül, “Savunmadan Taarruza: Yüzyıllık Bağımsızlık Mücadelesi ve Zafer” 20 Ocak 2017 <em>Yeni Şafak.</em></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Başbakan Binali Yıldırım “Türkiye’de demokrasiyi yok etmek isteyen vesayet odaklarını da kafalarını eze eze geliyoruz. İnşallah bu yıl içinde en büyük döünüşüm, değişimi de milletimizin desteğiyle gerçekleştireceğiz. Anayasada yapılacak bu değişiklikle evelallah vesayet rejimi tarihin derinliklerinde kaybolup gidecek” demiştir. “Vesayet Kaybolacak” <em>Hürriyet,</em> 6 Ocak 2017,</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> “Yüzde 50 + 1’i alan Cumhurbaşkanı çoğulcu bir yapının desteğini alarak oraya geldiği için hiçbir zaman çoğunluğun azınlık üzerinde egemenliğini sağlayacak bir pratik üretemez. Çünkü böyle yaparsa o çoğulcu yapı dağılır, onu karşısına almış olur.” Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28.01.2017.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mehmet Uçum, ibid. (vurgular benim).</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Bkz, Demirel, ibid. s.258 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Ben burada çoğunlukçu demokrasi derken, Guillermo O’Donnell’in “delegasyoncu demokrasi” kavramlaştırmasına daha yakın bir kavramlaştırmayı kast ediyorum. Latin Amerika’nın düşük kaliteli demokrasilerinden esinlenen bu kavramlaştırmada seçim demokratik meşruluğun tek kriteri olarak görülür. Denge ve denetim mekanizmaları gereksiz ayakbağları olarak algılanır. Delegasyoncu demokrasilerin devletin müdahale edemeyeceği olabildiğince geniş bir bireysel özgürlük alanının varlığını vurgulayan “liberal” boyut ve değerler ile Cumhuriyetçiliğin temel ilkesi olan kamusal çıkarlara öncelik verme anlamında erdem boyutu ikinci plana itilir. Bu da, halk çoğunluğun iradesini temsil eden gücün egemen olması adına yapılır. Guillermo O’Donnell, “Delegative Democracy,” <em>Journal of Democracy,</em> 5, 1, Ocak 1994, s. 55-69.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Esasen MHP’nin Cumhurbaşkanlığı sistemine destek vermesinin sebebi, kendileri destek vermezlerse, Kürtlerin desteğini alabilmek için AKP’nin Kürt siyasi hareketince dile getirilen taleplere yanıt verme yoluna gidebileceği endişesi.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Juan Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy: Does It Make A Difference,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, <em>The Failure of Presidential Democracy, </em>Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s. 10.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Lijphart, <em>Patterns of Democracy,</em> s. 129-130.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Giovanni Sartori, “Neither Presidentialism nor Parliamentarism,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, <em>The Failure of Presidential Democracy, </em>Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s.111</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Alexander Hamilton, <em>The Federalist,</em> London, J.M. Dent &amp; Sons, 1971, s. 264.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Guillerme O’Donnell “yatay hesapverirliği” devlet içinde devletin diğer kurumlarının yaptıkları ve yapmadıklarını denetlemeye yetkili ve fiilen de bunu yapmaya istekli ve yapabilen kurumların varlığı temelinde açıklarken, Philippe Schmitter sivil toplumun da yatay hesapverirliğin sağlanmasında etkili olması gerektiğinin altını çizer. Tartışma için bkz, Ergun Özbudun, <em>Anayasalcılık ve Demokrasi,</em> İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 79 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mehmet Uçum, “Kötüye kullanım halinde siyasi dinamikler, toplumsal tepkiler, o günün kamuoyu, demokratik reaksiyonlar devreye girecektir” der. “…..sistem otoriterleşme eğilimi gösteren siyasetçiyi anında tasfiye eder” Uçum, ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy,” s.25.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Türkiye 15 Temmuz öncesinde de en iyi ihtimalle düşük kaliteli bir demokrasi idi. Bkz, Ergun Özbudun, <em>Anayasalcılık ve Demokrasi,</em> ss. 110-128. Olağanüstü hal ilanını meşrulaştıracak bir darbe teşebbüsünün olduğu gerçeğini ihmal edemeyiz. Lakin, olağanüstü hal ile birlikte durumun daha da kötüye gittiği konusunda pek az tartışma vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Örneğin yeni sistemin parti liderlerini Cumhurbaşkanlığı için aday olmaya zorlaması muhtemeldir. Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden liderlerin partilerinin başında kalması ihtimali en azından parlamenter sistem ile kıyaslandığında daha düşük olabilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Kemal Gözler, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa-10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişiklik Teklifi Hakkında Bir Eleştiri,” <em>Ankara Barosu Dergisi,</em> 2016, 4, s.25-36; Rıza Türmen, “Teklif Edilen Yeni Anayasa Demokrasinin Ölümü Olacak ?” <em>Birgün,</em> 15 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> Hele hele bu değişimin askeri sivil bürokrasinin siyasetteki ağırlığına bir daha geri gelmemek üzere tamamen son vereceği iddiasının bir temeli yoktur. Hükümet sistemleri önemli olmakla birlikte, son derece karmaşık ekonomik, kültürel, siyasi ve uluslararası dinamiklerin neticesi olan darbeleri önlemeye tek başlarına yeterli olmazlar.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Bu doğrultudaki öneriler için bkz, Serap Yazıcı, <em>Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemleri- Türkiye İçin Bir Değerlendirme,</em> İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002, s. 168 vd.</p>
<p><em><a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-sayi-85,673.php" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/">Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Değişiklik Teklifine Kısa Bir Bakış</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifine-kisa-bir-bakis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2017 10:04:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifine-kisa-bir-bakis/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 121-135 Prof. Dr. Atilla Yayla &#124; İstanbul Medipol Üniversitesi [box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;aligncenter&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]Öz Anayasa Komisyonu’nda görüşülerek 21 maddeden 18 maddeye indirilen anayasa değişikliği teklifi esas itibariyle hükümet sistemi değişikliğini amaçlıyor. Bu anlamlı ve gerekli bir arayış, çünkü Türkiye uzunca bir süre sapkın bir parlamenter [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifine-kisa-bir-bakis/">Anayasa Değişiklik Teklifine Kısa Bir Bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Liberal Düşünce Dergisi</em>, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 121-135<br />
<strong>Prof. Dr. Atilla Yayla</strong> | İstanbul Medipol Üniversitesi</p>
[box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;aligncenter&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]<strong>Öz</strong></p>
<p>Anayasa Komisyonu’nda görüşülerek 21 maddeden 18 maddeye indirilen anayasa değişikliği teklifi esas itibariyle hükümet sistemi değişikliğini amaçlıyor. Bu anlamlı ve gerekli bir arayış, çünkü Türkiye uzunca bir süre sapkın bir parlamenter sistem sahipti ve Ağustos 2014’ten bu yana hiçbir hükümet sistemine sahip değil. Ancak, yargıyla ve yargı üst kuruluyla ilgili bazı müspet değişiklik önerilerine rağmen bu teklifin kuvvetler ayrılığını güçlendirmesi söz konusu değil. Bu bakımdan önceki duruma göre değişen bir şey yok. Meclis’ten geçse ve referandumda halk onayı alınsa bile bu teklif ülkenin anayasa ve hükümet sistemi problemini çözmeyecek ve ilgili tartışmalar, arayışlar devam edecek.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Anayasa, hükümet sistemi, başkanlık sistemi, parlamenter sistem, bürokratik vesayet, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin istikrarı</p>
<p><strong>A Short Overview on the Amendment of Constitution</strong></p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>Amendment of the constitution that was discussed in Constituti¬onal Commission of the Parliamentary where the amendment was diminished to 18 articles from 21 aims to change governmental system fundamentally. Since Turkey has had an obsessive parliamentary system for a long time the amendment seems a significant and a necessary quest. Besides, Turkey hasn’t had any gover-nmental system since August 2014. Although the amendment includes some positive refor¬mations on judiciary and supreme council of justice, it doesn’t strengthen checks and balances system. There will be no change in comparison with previous situation. Even the amendment will be passed by the parliament and will be approved by the society via referendum, it will not able to solve constitutional and governmental problems of the country and eventually relevant arguments and the quest will go on.</p>
<p><strong>Key Words:</strong> Constitution, governmental system, presidential system, parliamentary system, bureaucratic tutelage, separation of powers, stability of executive power[/box]
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğiyle Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) tarafından hazırlanarak TBMM’ye sunulan ve esas itibarıyla hükümet sistemi üzerinde odaklanan 21 maddelik anayasa değişikliği, Komisyon’dan bazı değişiklik ve geri çekmelerle 18 madde olarak geçti. Şimdi Meclis’te görüşülecek ve oylanacak. Bu teklifin temel özellikleri neler? Anayasa Komisyonu’ndan gelen tasarı önemli bir değişikliğe uğratılmadan Meclis’ten geçerek referanduma sunulursa ve halk tarafından da onaylanırsa, ülkemize nasıl bir hükümet sistemi kazandıracak? Teklifte yer alan yargıyla, seçme yaşıyla vs. ilgili değişiklikler ne anlama geliyor? Bu kısa yazıda bu hususlara açıklık getirmeye çalışacağız.</p>
<ol>
<li><strong> Anayasa Tartışmalarının Mahiyeti ve Adabı</strong></li>
</ol>
<p>AK Parti tarafından hazırlanan ve uzun tartışmalardan sonra TBMM gündemine gelen anayasa değişikliği teklifi çoğu doğrudan doğruya hükümet sistemiyle ilgili 21 madde ihtiva ediyordu. Anayasa Komisyonu’nda yedek milletvekilliğiyle ve Başkan’a kamu idaresinde tanınan yetkilerle ilgili maddenin çekilmesiyle 18 maddeye düşürüldü. Teklif önümüzdeki günlerde Meclis’te ele alınacak ve şüphe yok ki özellikle AK Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasında şiddetli tartışmalara konu olacak. Görüşmeler tamamlandıktan sonra oylanacak. Teklifin Meclis’te 367 oy alarak referandumsuz geçmesi ihtimâli yok denecek kadar az. Bununla birlikte 367’dan fazla oy alsa dahi referanduma götürülmesi daha uygun olur. İktidar partisinin umduğu ve arzu ettiği gibi teklif MHP’nin desteğiyle 330 veya daha fazla oyla ilk safhayı aşarsa referanduma götürülecek, 330’un altında kalırsa rafa kaldırılacak. Bu durumda birkaç ay boyunca Türkiye siyasetinin ana konusu bu teklif olacak. Daha şimdiden hem siyasîler arasında hem de toplum katmanlarında tartışmalar, değerlendirmeler başladı. Tartışmaların devam etmesini daha sağlıklı noktalara ulaşmak açısından gerekli ve yararlı olduğu aşikâr.</p>
<p>Teklifin muhtevasına girmeden önce hem mahiyetiyle hem de tartışma ve değerlendirme usulleriyle ilgili birkaç noktanın altını çizilmesinde fayda var. En başta söylenmesi gereken yeni bir anayasa hazırlanmadığı ve bu yüzden tartışmaların yeni anayasa kavramı üzerinden yapılmasının yanlış olduğu. Özellikle CHP konuyu topluma böyle sunmaya çalışıyor ve muhalefet stratejisini de bunun üzerine kuruyor. CHP’nin rejim değişikliğine giden yol açılıyor iddiası ayrıca tartışılabilir, ancak, şu anda söz konusu olan bir yeni anayasa değil, kısmî bir değişiklik. CHP’nin yeni anayasanın olabildiğince geniş bir mutabakatla yapılmasının gerektiği tespiti ve talebi çok doğru, haklı. Fakat bir kere daha belirtmek gerekirse, gündemde olan yeni bir anayasa yapılması değil, mevcut anayasada kısmî bir değişiklik yapılması. CHP’nin hem yeni anayasa hem de bu tür bir anayasa değişikliği yapılamayacağı tezi temelsiz ve yanlış. Meclis elbette anayasa yapma yetkisine de anayasayı değiştirme yetkisine de sahip. Nitekim daha önce de, 1982 Anayasası’nda, bazılarına CHP’nin de katıldığı, reel ve nominal anlamda değişiklikler yapıldı. Bunun öncekilerden teknik olarak çok farkı yok. TBMM elbette anayasada usulüne uygun olarak değişiklik yapabilir. Bu Meclis’in takdiri ve yetkisi dâhilinde. Kuşkusuz, bu tür kısmî değişikliklerin de olabilecek en geniş mutabakatla yapılması arzuya şayan. Neyse ki değişikliğin mimarı yalnıza AK Parti değil. MHP de destek verdi ve böylece bir partiyi aşan bir mutabakat ortaya çıktı. Keşke bir üçüncü parti daha sürece dâhil olsaydı. Ama gerek CHP gerekse HDP sürecin dışında kalmayı tercih etti.</p>
<p>İkinci olarak, değişiklik teklifi olduğu gibi kabul edilse bile Türkiye’nin yeni ve hem yapılış biçimi hem de muhtevası itibarıyla daha demokratik bir anayasa ihtiyacı ortadan kalkmayacak. Berat Özipek’in daha önce dikkat çektiği gibi Türkiye’nin özellikle eşit vatandaşlık ve resmî ideoloji meselelerini çözen bir anayasaya şiddetle ihtiyaç var. Ayrıca, devletin küçük ama meşru var oluş alanlarında güçlü olduğuna işaret eden, devleti sivil toplum alanlarındaki işgallerden toplum lehine geri çeken ve kamu idaresinde mahallî sorumluluk ve yetkileri artırmakta olan bir adem-i merkeziyetçiliğe yönelen bir anayasa lâzım. Dolayısıyla, bu paketin akıbeti ne olursa olsun anayasa meselelerini tartışmaya devam edeceğiz.</p>
<p>Üçüncü nokta tartışmaların usulüne uygun olarak yapılması. Türkiye ne yazık ki aşırılıkların kolay filizlendiği bir ülke durumuna geldi. Birçok kimsenin psikolojisi sağlıksız. Bazı kişiler ve kesimler ağzını açtığında görüşten ziyade sempati veya öfke dile getiriyor. Bir başka deyişle duygular fikirlerin yerini aldı. Bunda asıl sebep de siyasî lider olarak Tayyip Erdoğan’ın daha çok hislere dayanan tavırlara maruz bırakılması. Nitekim hükümet sistemi değişikliği de neredeyse tamamen Erdoğan üzerinden tartışılıyor, ona referansla savunuluyor veya reddediliyor. Bunun çok sağlıklı bir tutum ve durum olduğu herhâlde söylenemez. Liderler elbette önemli. Onların karakter özelliklerinin ve hedeflerinin sistem üzerinde hiçbir tesirde bulunmamasını beklemek gerçekçi olmaz. Gelgelelim, yapılması geren, şahıslar üzerinden değil sistem üzerinden tartışmak, fikir alışverişinde bulunmak. Şahıslar fani sistemler kalıcı olduğundan sistemi kişiler üzerine değil ilkeler, kurumlar ve kurallar üzerine inşa etmek lâzım.</p>
<p>Dördüncü nokta bir taraftan ideal olanı ararken diğer taraftan gerçekçi davranmak. Elbette mükemmel olanını değilse de en az zararlı olan sistemi bulmaya çalışmalıyız. Ancak, anayasa ve siyasal sistem meseleleri bir otomobilin motoru gibi sırf teknik meseleler olarak görülemez. Ne kadar dikkat ederseniz edin zaman içinde önceden tahmin edemediğiniz yeni problemler ortaya çıkabilir. Yetkili şahısların karakteri de sistemin işleyişi üzerinde etkili olur. İyi bir sistem yanlış kimselerin elinde berbat, kötü bir sitem iyi insanların elinde harika sonuçlar verebilir. Bu yüzden beklentileri abartılı şekilde yükseltmeden ama önceki durumdan daha iyiye gitme çabasından da vazgeçmeden yola devam etmek gerekir.</p>
<p>Son olarak, bu işler sadece spekülasyon meselesi değildir; belli ölçüde uzmanlık gerektirir. Uzmanlık dediysem öyle “atla deve” değil, amatörce dahi yeterli uzmanlık bilgisi elde edilebilir. Bunun için kararlı olmak ve biraz zahmete girmeyi göze almak kâfi. Fakat özellikle sosyal medyada bunu yapmaya hiç niyeti olmadan at koşturan ve elinde yalın kılıç varmışçasına sağa sola saldırarak aklınca kelle almaya çalışan tipleri görmek mümkün. Neredeyse sıfır uzmanlık bilgisine ve pür öfkeli spekülasyona dayanan bu tür yaklaşımlar tartışmaya, dolayısıyla daha iyi olanı bulmaya katkı sağlayamaz.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Türkiye’nin Hükümet Sistemi Var Mı(ydı)?</strong></li>
</ol>
<p>Anayasa değişikliği teklifini daha sağlam bir zeminde değerlendirebilmek için önce mevcut durumun ne olduğuna bakmak gerekir. Bu ister istemez bizi biraz tarihe biraz da genel siyasal değerlendirmelere gitmeye, girmeye zorlar. İlgiyi artırmak için değil ama gerçeğe saygı için, Türkiye’de aslında olağan anlamında bir parlamenter sistem bulunmadığını, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden itibaren de hiçbir hükümet sisteminin ortada olmadığını söyleyebiliriz. Bu tespitlerin, eğer doğruysalar, önemli sonuçları olur. İlkinden hareketle, Türkiye’de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişin söz konusu olmadığını, ikincisinden hareketle Türkiye’nin aslında bir hükümet sistemi değişikliğine gitmekten ziyade bir hükümet sistemi kurmaya çalıştığını ifade edebiliriz.</p>
<p>Muhalefet -hem CHP hem de MHP- Türkiye’de bir parlamenter sistem olduğunu ve kendilerinin de, ısrar dereceleri farklı olmakla beraber, parlamenter sistemi başkanlık sistemine tercih ettiğini söylüyor. Ancak, gerek Anayasanın lafzı gerekse sistemin yakın zamanlara kadarki rengi ülkemizde bir parlamenter sistem olduğu hakkında şüpheye düşmemize yol açıyor. Klasik parlamenter sistemde devlet başkanı sembolik bir mevki işgal eder. Yetkileri ya hiç yoktur ya da sembolik ve seremoniktir. Parlamenter sistemlerin anası olan Birleşik Krallığa veya acı tecrübelerden sonra tesis edilen Alman parlamenter sistemine bakarsak karşımıza çıkacak tablo budur. Her iki ülkede de ‘first man’ seçimle gelen başbakandır. Devlet başkanları –kraliçe ve cumhurbaşkanı- millî birliği temsil eder ama siyasal iktidardan neredeyse bütünüyle mahrumdur.</p>
<p>Buna karşılık Türkiye’deki durum çok farklı(ydı). 1961 Anayasası bir bürokratik vesayet sistemi tesis etti. Bu sistemin göbeğinde ‘sert kuvvet’ olarak ordu bürokrasisi yer almaktaydı. Onun uzantısı, ‘yumuşak kuvvet’ denebilecek odaklar ise medya, üniversite ve yargıydı. Buralarda kümelenen bürokratik ve bürokrasiye ayarlı gruplar, bazen, abartısız, bir yerli kolonyalist ruhu içinde, devlet iktidarının asıl önemli kısmını ellerinde tutuyor, geri kalan iktidar alanını lütfen seçimle gelen ekiplere ve hükümetlere terk ediyordu. Bu çerçevede savunma, dış politika, ideolojik endoktrinasyonu özellikle içeren eğitim vb. hükümetlerin fazla nüfuz edemediği, etmesine izin verilmeyen alanlardı. Böyle bir sistemin dizayn edilmesinin sebebi bürokratik güç odaklarının ortalama insanların -yani sıradan halkın- siyasî tercihlerinin doğru olacağına -yani kendi tercihleriyle çakışacağına- inanmamasıydı. Tehlikeli görülen bu duruma karşı tedbir olarak vesayet odakları seçilmiş iktidarı bürokratik iktidarlarıyla kuşatma ve sınırlama yoluna gittiler. 1982 Anayasası bu sistemi yeniledi ve takviye etti.</p>
<p>Seçilmiş politikacılar bürokratik vesayet sistemine daima itiraz etti. Adalet Partisi ile başlayan (aslında Demokrat Parti’de de tezahür eden) itiraz ve mücadele çizgisi Anavatan Partisi ile sürdü. Bayrağı daha sonra AK Parti devraldı. Bu itirazlar bazen güvenli ortamlarda mırıldanıp şikâyetçi olmaktan ibaret kalıyor bazen de mevzuatla oynamaya ve bürokratik kayıt dışı siyasetle bilek güreşine girmeye kadar uzanıyordu. Bu yüzden Türkiye’deki hükümet sistemi hiçbir zaman klasik anlamda parlamenter sistem olmadı. Tam bir ad verilemeyecek amorf bir yapı olarak kaldı. 1950’lerde başlayan sosyolojik gelişme ve değişme zirve noktasına AK Parti yıllarında ulaştı. Ne olduğu belli olmayan ama demokratik siyaseti sınırlayan bu hükümet sistemine seçilmiş hükümetlerden gelen tepki çoğu zaman siyasette Anayasa değişikliği yapma ve başkanlık sistemine geçme söylemi ve talebi şeklinde boy gösterdi.</p>
<p>2007 yılında iktidar partisinin TBMM’de kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirmesinin hukuk ve demokrasi dışı bir yolla engellenmesi bürokratik vesayet odaklarının inşa ettikleri sistemin adeta ölüm fermanını bizzat imzalaması anlamına geldi. Şüphesiz, vesayet odakları ve temsilcileri o zaman ne yaptıklarının tam farkında değildiler. Kısa vadeli ‘tehlikeye’ odaklanmışlardı. Davranışların ve icraatların kısa vadeli olanlar yanında uzun vadeli ve niyetlenenler yanında niyetlenmemiş sonuçlarının da olabileceğini bilmiyorlardı.  Biraz güç sarhoşluğu biraz da panik içinde hareket ediyorlardı.</p>
<p>2007 yılındaki anayasa değişikliğiyle yeni cumhurbaşkanı seçim sisteminin devreye sokulması işlerin tersine dönmesine yol açtı. Halk devreye girince bürokratik vesayet sisteminin sınırlarını korumak mümkün olamazdı. Nitekim olmadı da. Halk tarafından ilk cumhurbaşkanı Ağustos 2014’te seçildi. Seçilen zaten toplumda güçlü karşılığı olan bir liderdi. Bu saatten sonra seçimle gelen cumhurbaşkanının temsilî olmakla kalması, suya sabuna dokunmaması düşünülemezdi. Öyle de oldu. Erdoğan cumhurbaşkanlığına geçince cumhurbaşkanını kayıtlayan kurallara kâğıt üzerinde uydu, uymaya çalıştı ama fiiliyatta olan başka bir şeydi. Erdoğan partisi üzerindeki ağırlığını korudu. Bunu yapmasa halktan ruhsat almış olmasının önemi kalmaz ve muhtemelen tam bir kuşatma içine düşmüş olurdu. Böylece Türkiye tüm hükümet sistemlerinden özellikler taşıyan ama hiçbirine tam olarak uymayan bir hükümet sistemi daha doğrusu sistemsizliği içinde yürümeye başladı.</p>
<p>Bu durum büyük siyasî problemler yaratmaya gebe. Problemin ilk işaretleri Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki ilişkilerde görüldü. Bugün problem yok gibi görünüyorsa da bu sistemin özelliklerinden değil kişilerin özelliklerinden kaynaklanıyor. İki lider arasındaki geçmişe uzanan samimî ilişkilere ve hukuka ilâveten karakter özellikleri ve dengeleri probleme alan bırakmıyor. Ancak, gelecekte çok ağır, hayatî öneme sahip problemler doğabilir. Cumhurbaşkanı ile Başbakan ayrı partilerden olursa sistem kilitlenebilir. Yürütme içi yarılma ve çatışmalar Türkiye’yi krizden krize sürükleyebilir.</p>
<p>Bu yüzden Türkiye tespit ve teşhis edilebilir bir hükümet sistemi kurmak zorunda. AK Parti’nin ne yapmak istediği belli, ancak, gücü tek başına süreci başlatmaya değilse de sürüklemeye yetmiyor. Neyse ki kritik zamanlarda doğru konum almaya ve meşruiyete bağlı kalmaya önem veren Devlet Bahçeli bu sefer de kilidi açan isim oldu ve Türkiye içinde bulunduğumuz bir hükümet sistemi oluşturma sürecine girdi. Özenle belirtmek gerekir ki adı sanı bilinen ve özellikleri belli herhangi bir hükümet sistemine sahip olmak daima hiçbir hükümet sistemine sahip olmamaktan daha iyidir.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Parlamenter Sistem Cennet Mi?</strong></li>
</ol>
<p>Türkiye hükümet sistemi tartışmalarını parlamenter sistem ve başkanlık sistemi üzerinden yürütüyor.   Yarı başkanlık pek gündeme gelmiyor. Parlamenter sistemi savunanlar da var başkanlık sistemini savunanlar da. Hepimizin malûmu olan, her iki sistemin de demokrasiye uyduğu ve dolayısıyla her ikisinin de demokratik ve meşru olduğu. O zaman, bunlardan birini savunanların diğerini savunanları demokrat olmamakla, bazen, aşırı durumlarda olduğu gibi, hain olmakla, demokrasiye ve memlekete ihanet etmekle suçlaması hem anlamsız hem de haksız. Hükümet sistemi tartışmalarının, yani sistemleri savunma ve eleştirilerin, karalama, dışlama amaçlı ve spekülasyona dayalı olarak değil ortak iyiye ulaşma amaçlı ve hem bilgiye hem sağduyuya dayalı olarak yapılması bize faydalı olur.</p>
<p>Parlamenter sistemi savunanların belli başlı argümanlarını aşağıdaki şekilde sıralamak mümkün:</p>
<ol>
<li>Türkiye uzun sayılacak bir parlamenter sistem tecrübesine sahip. Bu birikimi bir yana atıp yeni bir sisteme yönelmesi mantıklı değil.</li>
<li>Parlamenter sistem partiler arasında uzlaşmayı ve gücü paylaşmayı teşvik eder. Bu yüzden daha demokratiktir.</li>
<li>Parlamenter sistemden vazgeçersek kuvvetler ayrılığından iyice uzaklaşmış oluruz.</li>
<li>Başkanlık sistemi tek adam diktatörlüğü doğurur.</li>
</ol>
<p>Türkiye’nin dünyanın ilk anayasalarından olan 1876 Anayasası’ndan itibaren aksayarak da olsa yürüyen bir parlamenter sistem tecrübesine sahip olduğu bir ölçüde doğru. Ne kadar fark edilmekte bilmem ama bu olgunun itirafı aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bir diktatörlük olduğu ve Cumhuriyet ile demokrasiye geçildiği iddialarının da altını oyuyor. Bu ayrı bir tartışma konusu. Bu tecrübe elbette bir birikime yol açmış olmalı. Ancak, bu birikimin sonucu esas itibarıyla demokratik siyasal kültürün ve davranışın güçlenmesi olacağına göre parlamenter sistemden vazgeçmek söz konusu birikimi tamamen kaybetmek anlamına gelmez. Bu birikim hükümet sistemi değişikliğiyle hemen ortadan kalkmaz. Kurulacak olursa başkanlık sisteminde de demokrasimize katkıda bulunmaya devam eder.</p>
<p>Parlamenter sistem uzlaşmayı teşvik edebilir ama bu garanti değildir. Meselâ, siyasetin aşırı parçalı olduğu İtalya’da sonu gelmez koalisyon süreçleri uzlaşma kültürünü yeterince teşvik ettiğini söylemek pek mümkün değil. Ayrıca bu ilişki tersinden de okunabilir. Belki de parlamenter sistem, daha doğru deyişle koalisyon hükümetleri pratiği, demokratik müzakere ve uzlaşma kültürünün zaten gelişmiş olduğu yerlerde hayat bulabilir. Diğer taraftan, partiler arası siyasal güç paylaşımının faydaları yanında zararları da var. Koalisyon hükümetleri istikrarsız oluyor. Siyasî başarıları tüm hükümet ortakları sahiplenirken başarısızlıklar bütün iktidar partilerince ortada bırakılıyor. Koalisyon hükümetlerinin çalışması çeşitli mahfiller tarafından daha kolay engellenebiliyor.</p>
<p>Parlamenter sistemi başkanlık sistemi karşısında kuvvetler ayrılığına dayanarak savunmak teoriye de tecrübeye de aykırı. Parlamenter sistem tam bir kuvvetler ayrılığının bulunmadığı, teknik tabirle yumuşak kuvvetler ayrılığının bulunduğu bir sistem olarak bilinir. Parlamenter sitemde başbakan, normal şartlarda, başkanlık sitemindeki başkandan daha kuvvetlidir. Bunu sebebi hükümetin Meclis çoğunluğuna dayanmak zorunda olması yüzünden iktidarın hem yürütmeyi hem de parlamentoyu, yani kanun yapma gücünü, elinde tutmasıdır.</p>
<p>Başkanlık sistemi her halükârda diktatörlüğe yol açmaz. Kötü, yani kuvvetler ayrılığına gereken önem verilmeden dizayn edilirse ve insan hakları kuvvetli anayasal güvencelere bağlanmazsa böyle kötü sonuçlar verebilir.  Diğer taraftan, muhalefet, yani CHP, bunu söyleyerek kendi genel söylemiyle de bir anlamda çelişkiye düşüyor. Erdoğan’ın başkan seçilirse diktatör olacağını söylemek sıklıkla dile getirilen zaten diktatör olduğu iddialarıyla bağdaşmamakta. Muhalefetin bu konuda, yani Erdoğan’ın bir diktatör mü olduğu yoksa hükümet sistemi değişirse diktatör mü olacağı hakkında artık bir karar vermesi ve tutarlı bir söylem takip etmesi gerekir. 1960’larda, 1970’lerde Latin Amerika’da başkanlık sisteminin birçok defa diktatörlükle sonuçlandığı da doğru olmakla beraber, demokrasinin gelişmesi sayesinde orada da durum değişti, bu kıtada başkanlık sisteminin doğal sonucu artık diktatörlük olmuyor.</p>
<p>Diğer taraftan, parlamenter sistemin bazı dezavantajlarından da söz edilebilir. En başta geleni yürütmenin istikrarsız oluşudur. Bu hususla ilgili olarak İtalya örneğine yeniden müracaat edebiliriz. İtalyanlar seçimlerde % 40 oy alacak partinin koltukların daha da çoğunu elde ederek iktidara gelmesini, bu olmazsa en büyük iki parti arasında bir ikinci tur yapılmasını ve böylece ülkenin mutlaka bir tek parti hükümetine kavuşmasını sağlayacak seçim sistemi düzenlemeleri yapma yoluna gitmek zorunda kaldılar. Benzer bir sorun Türkiye’de de var. Ülkemizde 1950’den günümüze değin 70’e yakın hükümet kuruldu. Hükümetlerin ortalama ömrü 8 ay, ki bu da AK Parti’nin on yılı aşan tek başına iktidar döneminin yükselttiği ortalama. Bu açık bir siyasal istikrarsızlık demek. Türkiye açısından hükümetlerin kısa ömürlü ve çok partili olması istikrarsızlığa, hükümetlerin başarısızlığına, sorumluluk ve başarıların paylaşılamamasına ilâveten bir sorun daha yaratıyor: Bürokratik vesayet sistemine payanda olma. Nitekim bürokratik vesayet odakları eskiden beridir güçlü tek parti hükümetlerini değil çok parçalı koalisyon hükümetlerini sevdi. Bunun sebebi bu durumda, tecrübeyle bildiğimiz üzere, hükümetleri daha kolay atıl bırakabilecek, kontrol edebilecek olmaları. Siyasî tarihimiz bürokratik iktidar odaklarının Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti nezdinde özellikle güçlü ve istikrarlı hükümetlerden rahatsız olduğunu çok net şekilde gösteriyor. Görüldüğü üzere parlamenter sistemin her sistem gibi artıları da var eksileri de.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Başkanlık Sistemi Cennet Mi?</strong></li>
</ol>
<p>Başkanlık sistemi demokrasilerdeki hükümet sistemlerinden biri. Anavatanı ABD. Mevcut veya muhayyel meziyetleri yanında süper bir gücün sistemi olmasının da başkanlık sisteminin bazı yerlerde kurulmak istenmesine sebep olduğu söylenebilir. Zengin ve güçlü olana imrenilir, böyleleri taklit edilir. Kim bilir, belki de ABD hükümet sistemini taklit etmenin ABD gibi güçlü bir ülke olma yolunu açacağına inananlar olmuştur, olacaktır.</p>
<p>Türkiye’de başkanlık sistemi talepleri sadece AK Parti’nin son iktidar yıllarında ortaya çıkmadı. Daha önceleri de zaman zaman dile getirildi. Ama hiçbir zaman sözle dile getirilmenin ötesine geçemedi. Bu sefer durum hayli farklı. Türkiye ilk defa, değişiklik teklifinin müelliflerinin sözleriyle, başkanlık sistemine bu kadar yaklaştı. Önümüzdeki birkaç ay içinde durum netleşecek. Ya başkanlık sistemi adı verilen, ayrıntılarını ele alacağımız, öyle olup olmadığı tartışılabilecek bir sisteme geçilecek ya da Türkiye sistemsizlik içinde yol almaya çalışmaya devam edecek.</p>
<p>Başkanlık sistemini savunanların başlıca gerekçeleri ise şu şekilde sıralanabilir:</p>
<ol>
<li>Başkanlık sistemi bizim tarihimize ve kültürümüze uygundur.</li>
<li>Başkanlık sistemi yürütmeye istikrar getirir, güç kazandırır.</li>
<li>Başkanlık sistemi gerçek kuvvetler ayrılığına geçişi sağlar. Dolayısıyla hem yürütmeyi hem de parlamentoyu güçlendirir.</li>
<li>Başkanlık sistemi Türkiye’nin her yönden önünü açar, ülkenin ekonomi başta olmak üzere hemen her bakımdan adeta uçuşa geçişini sağlar.</li>
</ol>
<p>Başkanlık sisteminin, yani yürütme yetkilerinin tek kişide toplanmasının, sadece kendi tarihimizde değil her ülkenin tarihinde izleri bulunabilir. Ancak, tarihimizde, yukarıda da işaret edildiği üzere, parlamenter sistemin de izleri var. Bu izleri en azından 1876’ya kadar sürmek mümkün. Dolayısıyla, sadece tarihteki izlere dayanarak başkanlık sistemini savunmak çok güçlü bir tez ortaya koymak anlamına gelmiyor. Ayrıca tarih yol gösterebilir ama bu yol her zaman ve her durumda doğru olmayabilir.</p>
<p>Başkanlık sisteminin yürütmeye istikrar getirebileceği doğru. Sistemin doğası gereği yürütme parlamentonun içinden çıkmıyor, halk tarafından seçiliyor ve normal şartlarda görev süresini tamamlıyor. Yürütme uzun ömürlü oluyor ve yetkilerini kullanma yolunda aşamayacağı engellerle karşılaşmıyor. Bunun siyasal istikrar, yani yürütmenin istikrarlı olması yanında bürokratik vesayetle mücadeleye de katkı sağlayabileceği aşikâr. İstikrarlı ve güçlü bir yürütme kendi alanına diğer kuvvetlerden veya bizde olduğu gibi bürokratik vesayet odaklarından gelecek haksız ve hukuksuz -bazen tecavüze dönüşebilecek-  müdahalelere karşı da daha dikkatli ve dayanaklı olacaktır. Bunun Türkiye açısından olumlu bir durum teşkil ettiği elbette söylenebilir. Sanıyorum ki Türkiye’de seçim kazanma başarısını yakalamış hemen hemen tüm liderlerin başkanlık sistemi talep etmiş olmasının altında yatan faktör de bu. Ancak, meselenin başka bir yönü de var. Gerek Kemalist gerekse FETÖ’cü bürokratik vesayet problemiyle mücadele kuvvetlerin kesin olarak ayrıldığı bir sistemde şimdi yapıldığı ölçüde etkili ve başarılı şekilde yürütülemezdi. Çünkü vesayet odakları çok korunaklı noktalara yığınak yapmaktaydı. AK Parti hükümetleri bürokratik vesayet engellerini hep parlamentoyu çalıştırıp yeni kanunlar çıkartarak aşabildi, etkisizleştirebildi. Kesin kuvvetler ayrılığına dayanan bir sistemde bu mümkün olamazdı ve bu yüzden bürokratik vesayetle mücadele en azından çok daha zorlaşırdı.</p>
<p>Başkanlık sistemi sert kuvvetler ayrılığına dayanır. Bu sistemde yasama ve yürütme parlamenter sistemde olduğu gibi iç içe geçmez, önemli ölçüde çakışmaz. Yasama ve yürütme ayrı ayrı varlık gösterir. Birbirlerinin alanını işgal edemez. Bu yüzden, hükümet sistemi arayışında gözetilen hedef sert kuvvetler ayrılığıysa başkanlık sistemi doğru adrestir. Ancak, sistemin adının başkanlık sistemi olması bunu otomatikman sağlamaz. Sistemin kuvvetler ayrılığına uygun biçimde, dikkatle ve özenle dizayn edilmesi gerekir. Bu yapılamazsa sistem zararlı sonuçlar verecek bir güç temerküzüne yol açabilir.</p>
<p>Kuvvetler ayrılığını iyi tesis etmiş bir başkanlık sisteminin parlamentoyu güçlendirdiği de doğru. Nitekim Amerikan Kongresi ülkesinin siyasal sistemi içinde dünyanın en güçlü parlamentosu. Ancak, parlamentonun güçlü olmasının seçim sistemiyle de alâkası var. Güçlü toplumsal tabanı olan kimselerin Meclis’e girebilmesini sağlayan bir seçim sistemi milletvekillerini ve dolayısıyla parlamentoyu güçlendirir. Bu da genellikle dar bölgeli, tek adaylı ve tercihen basit değil iki turlu seçim sistemiyle olur. Buna karşılık parlamenter sistemde de parlamento tarihsel ve yapısal sebeplerle güçlü olması mümkündür. İngiltere parlamentosu güçlü parlamentoların en iyi örneğidir.</p>
<p>Başkanlık sisteminin bir ülkeyi her bakımdan hızla ilerlemeye muktedir kılacağı peşinen iddia edilemez. Başkanlık sistemini denediği halde problemler içinde kıvranan, ekonomik bakımdan gelişemeyen, insanî gelişme indekslerinde diplerde yer alan ülkeler oldu. Ekonomi açısından bakarsak, iktisadî kalkınmanın hükümet sisteminden ziyade ekonomik özgürlüklerle ve dolayısıyla tercih edilen ekonomik sistemle alâkalı olduğu açık. Bunu teori d tecrübe de kanıtlıyor. Ekonomik bakımdan serbest piyasa ekonomisine daha yakın bir parlamenter sistem daha uzak bir başkanlık sisteminden daha başarılı olacaktır. Bu yüzden, başkanlık sistemini ekonomik mucizelerin anahtarı gibi sunmak ve savunmak gerçeklerle bağdaşmaz. Üstelik beklentileri abartılı şekilde yükselteceği için ağır hayal kırıklıklarına zemin hazırlayabilir. Kısaca, başkanlık sisteminin de hem artıları var hem eksileri.</p>
<ol start="5">
<li><strong> Hangi Sisteme Doğru: Anayasa Değişikliği Teklifinin Artıları ve Eksileri</strong></li>
</ol>
<p>Türkiye’nin belirsiz bir hükümet sistemi daha doğrusu hükümet sistemsizliği içinde yürüdüğüne ve bunun büyük sorunlar yaratma potansiyeline sahip olduğuna yukarıda işaret edilmeye çalışıldı. TBMM’ye sunulan anayasa değişikliği paketi bu ihtiyaca cevap veriyor mu? Sınırları ve özellikleri belli bir hükümet sistemi getiriyor mu? Değişiklik teklifinin anayasal yönetim geleneği, demokrasi teorisi, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve karşı karşıya olduğu sorunlar açısından artıları ve eksileri neler?</p>
<p>En önemli mesele olan kuvvetler ayrılığı açısından bakarsak teklifle önceki duruma nispetle fazla değişen bir şey olduğunu söylemek zor. Yani, teklif edilen değişiklik gerçekleşirse Türkiye eskiden olduğundan daha güçlü bir kuvvetler ayrılığına sahip olacak diyemeyiz. Bunun sebebi halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin liderliğini ve onun üzerinden Meclis üzerindeki kontrolünü sürdürebilecek olması. Bu durumda değişen bir şey olmayacak. Başbakan yerine onun yerini alan cumhurbaşkanı parlamentoyu, yani yasa yapma sürecini kontrol edecek, tabiî ki partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayabilecek olursa. İkinci ihtimâl ise Meclis’te çoğunluğu cumhurbaşkanının partisi dışındaki partilerin elde etmesi. Bu durumda kuvvetler ayrılığı daha fazla gerçekleşme imkânı bulabilir. Ancak, o zaman da başka bir sorun ortaya çıkabilir, sistem kilitlenebilir. Teklif bu tür potansiyel kilitlenme durumlarına karşı emniyet sübapları ve çözüm mekanizmaları öngörmemiş.</p>
<p>Söz kuvvetler ayrılığından açılmışken genel olarak bürokratik vesayetle özel olarak FETÖ vesayet teşebbüsüyle mücadele açısından da vaziyete bakmak gerekir. Türkiye’deki bürokratik tahakküm zihniyeti ve 657 sayılı kanuna dayanan memurluk sistemi yüzünden bürokrasi bir demokraside olması gerekenden çok daha korunaklı ve sorumsuz. Kayıt dışı güç odaklarının siyasî iktidarlara karşı bürokrasiye yatırım yapmalarının ana sebebi bu. Bu durum değişmedikçe bürokratik vesayete karşı mücadelede yasamanın katkısına ihtiyaç var. Bundan dolayı Türkiye’de seçilmiş hükümetlerin yasama üzerinde ağırlığı olmasından kolay kolay vazgeçilemez. Başka bir deyişle en azından görünür gelecekte Türkiye sert değil yumuşak kuvvetler ayrılığına mahkûm görünüyor.</p>
<p>Yasamanın yürütmeden bağımsız ve güçlü olmasının önündeki bir diğer engel seçim sistemi ve siyasal kültürün kurumları değil kişileri merkeze koyucu özellikleri. Dar bölge tek adaylı seçim sistemine geçilmediği sürece parti kurmaylarının, liderlerinin kimlerin milletvekili olacağı üzerindeki belirleyici tesiri ortadan kaldırılamaz. Bu yüzden de milletvekilleri güçlü ve gerekirse parti çizgisine ters düşecek tavırlar almaya cesaret edemez. Parti disiplini muhafaza edilir ve milletvekilleri şimdiye kadar olduğu gibi daha ziyade liderliğin taleplerini tasdik mercii olarak görev yapar.</p>
<p>Kuvvetler ayrılığını genellikle yasama yürütme ilişkileri üzerinden değerlendirir, yargının zaten bağımsız olacağını, olması gerektiğini veri kabul ederiz. Ancak, burada da problemler var. Yargı bürokrasisi bir kooptasyon sistemiyle kendi kendini yeniden üretir ve dış denetimden kaçıp göstermelik iç denetimle yetinirse ne tür problemler çıkabileceğini anlamak için Türkiye’nin tecrübelerine bakmamız yeterli. Çok yakın zamanlara kadar ülkemizde yargı bürokrasisi bürokratik vesayet sisteminin en önemli sacayağıydı. Kemalist vesayet geriletilirken yerinin FETÖ vesayeti tarafından alındığını yıllar sonra ve acı tecrübelerle öğrendik. Yargı da demokratik sistemin bir parçası ve demokratik meşruiyete sahip olması gerekiyor. Aksi takdirde yargının “millet adına karar alıyoruz”, “millet adına adâlet dağıtıyoruz” iddiası havada kalır. Türkiye bu bakımdan çok kötü günler geçirdi. Demokratik meşruiyete sahip organlar olarak yasama ve yürütmenin yargı üzerinde neredeyse hiç söz sahibi olamadığı ama yargının bürokratik güç odaklarıyla iç içe işlediği, emir komuta zinciri içinde, hatta dışardan talimat alarak hareket ettiği ve yasamayı, özellikle de yürütmeyi kuşattığı günlerden geçtik.</p>
<p>Şimdi biliyoruz ki yargıya toplumun eli dokunmalı. Bu, ceza yargılamalarında sıradan vatandaşlardan oluşacak jürilerle, bazı yargısal makamların halk tarafından seçimle belirlenmesi suretiyle ve yüksek yargıya seçilmiş cumhurbaşkanı ve parlamento tarafından atamaların yapılmasıyla gerçekleştirilebilir. Teklifin bu bakımdan olumlu adımlar içerdiği ve bürokratik kooptasyon sistemine kapıları kapattığı söylenebilir. Ancak, bunun siyasal partizanlıkla ikame edilmemesi gerekir. Bir parti iktidar çoğunluğuna sahip olsa ve bir cumhurbaşkanı tek veya iki turlu bir seçimde %50’den fazla oyla seçilse bile tüm toplumsal çoğulluğu kapsayamaz ve kuşatamaz. Bu yüzden toplumsal çoğulluğun yargıda yansımasını talep etmemiz gerekir. Teklif HSYK üyelerinin yarısının cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi ve Meclis’e de HSYK üyesi seçme yetkisi verilmesi sanırım yine bürokratik vesayetle mücadele açısından gerekli görülmüş. Bu anlaşılır bir durum. Ancak cumhurbaşkanının partisi aracılığıyla Meclis’i de kontrol etmesi HSYK’da hep arzu ettiğimiz çoğulluğa engel olabilir. Seçilmiş organlar böyle bir yola girerse bunu engelleyecek etkili bir mekanizma yok. Daha ziyade liderlerin sağduyusuna ve anlayışına güvenmek durumundayız. Teklifte yargının bağımsızlığa ilaveten tarafsızlığının da vurgulanmasının çok yerinde olduğu kanaatindeyim. Bu satırların yazarı daha kimse bundan bahsetmezken konuyu ilk gündeme getiren bir iki kişiden biriydi. Bunlar yani tarafsızlık ve bağımsızlık birbirinin ayrılmaz parçasıdır. Biri olmadan diğeri olmaz. Daha önceden bağımsızlıkla kastedilen yargının “yanlış adamların” elinde olması mukadder görünen yürütmeden bağımsız olmasıydı. Yargıdan beklenen bürokratik vesayet odaklarının kontrolünde olan devlet otoritesine tâbi olmasıydı. Yani yargı tarafsız değil bürokratik devlet taraftarı olmalıydı. Bunun ne tür ağır problemlere yol açtığını çok iyi biliyoruz.</p>
<p>Cumhurbaşkanının cezaî sorumluluğunun genişletilmesi ve netleştirilmesinin yerinde olduğu kanaatindeyim. Yetkisi olanın sorumluluğunun da olması gerekir. Cumhurbaşkanlığı süresinin iki dönemle sınırlandırılması da yerinde. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile milletvekili seçimlerinin aynı anda yapılmasının çok büyük problem olacağını sanmıyorum. Duruma göre cumhurbaşkanı adayları bundan kazançlı da çıkabilir zararlı da. Yüz bin imza ile cumhurbaşkanlığına aday gösterilebilmesi demokrasinin tabana yayılması açısından yararlı. Ancak, Türkiye gibi aşırı politize bir ülkede bu cumhurbaşkanlığı seçiminde bir aday enflasyonu ile karşılaşmamıza ve seçmenler olarak sandık başında çarşaf gibi pusulalarla boğuşmak zorunda kalmamıza sebep olabilir. Bu problem ikinci turda aşılır. Yargıdaki çift başlılığın askerî yargının kaldırılması yoluyla çözülmesi de yerinde. Askerî yargı ancak savaş zamanlarında ve sınırlı yetkilerle devrede olabilmeli.</p>
<p>Seçilme yaşının 18’e düşürülmesi daha ziyade sembolik bir anlam taşıyor. Teklif geçse bile Meclis’te 18 yaşında milletvekili ya hiç olmayacak ya da bir iki genç göstermelik olarak milletvekili yapılacaktır. Seçilme yaşını düşürmek demokratikleşme anlamına gelse de bence seçilme yaşı daha yukarlarda, hatta 25’ten de yukarda olmalı. Siyaset bir meslek değil bir tür kamu hizmeti olarak görülmeli. Bir mesleği olmayan, dimağı henüz olgunlaşmamış, hayat tecrübesi yok denecek kadar az ve bilgisi çok sınırlı kimselerden müteşekkil bir Meclis’ten ne bekleyebiliriz? Ne dediğimi daha iyi anlamak için Meclis’in çoğunluğu 18-20 yaş civarı insanlardan oluştuğunu düşünün, böyle bir Meclis ister misiniz?</p>
<p>Teklifte sıkıyönetimin kaldırılması yerinde olmuş. Sıkıyönetim asker bürokratların çok sevdiği ve her halükârda bürokratik vesayeti takviye için kullanılan bir araçtı. Bununla beraber, olağanüstü hâlin sivillerin, daha doğrusu seçimle gelen cumhurbaşkanlarının elinde istismar edilmesinin ve amaç dışı kullanılmasının önlenmesi için de tedbirler düşünülmesi gerekir.</p>
<p>Teklifte zayıf bir nokta Cumhurbaşkanı kararnamelerinin nasıl denetleneceği konusundaki belirsizlik ve çelişkiler. Bu denetlemeyi bakanlar kurulunun denetlenmesi şeklinde anlamak yanlış zira ortada bir bakanlar kurulu değil yürütmeyi tek başına temsil eden ve üstlenen başkan olacak. Hukukçu akademisyen Muharrem Kılıç bu konuda şöyle diyor: “Önerilen sistemde halkın güvenine dayanan Cumhurbaşkanı Kararnameleri artık bir yetki kanununa gerek kalmaksızın bazı kısıtlayıcı hükümlere bağlı biçimde çıkarılabilecektir. Ancak Kanun ile Cumhurbaşkanı Kararnameleri arasında söz konusu kısıtlayıcı hükümler açısından ortaya çıkabilecek hukukî ihtilaflar konusunda mahkemeler açısından bir yorum sorunu doğabileceği kaydedilmelidir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Kararnamelerinden yargısal denetime açık olanlar bakımından yargı merciinin belirlenmesi daha isabetli olacaktır. Yasamanın alanı (Kanun) genişledikçe kararnamelerin alanı daralacağından ötürü, Cumhurbaşkanı Kararnamelerinin normlar piramidindeki yerine dair bir belirsizliğin doğacağı ifade edilebilir. Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunun, göreviyle ilgili suçlarla sınırlandırılması daha isabetli olurdu. Diğer adi suçlarla ilgili olarak ayrı bir düzenleme yapma yoluna gidilebilir. Soruşturma süreci için öngörülen çoğunluk oranları isabetli görülmektedir. Aksi hâlde denge ve denetleme sistemi açısından yasamanın soruşturma yetkisi, Cumhurbaşkanına yönelik bir siyasî sorumluluk denetimi aracına dönüşme ihtimalini doğurur.” <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu tespitlere büyük ölçüde katılıyorum.</p>
<p>Kanaatimce anayasa değişikliği teklifiyle gittiğimiz yer bir başkanlık sisteminden ziyade yetkileri genişletilmiş, kuvvetlendirilmiş bir başbakanlık sistemi. Bu yüzden adına cumhurbaşkanlığı sistemi denmesi daha doğru olabilir. Önerilen hükümet sisteminde kuvvetler ayrılığı keskinleşmiyor, gevşek hâlini koruyor. Mevcut seçim sistemi muhafaza edildiği için milletvekilleri ve dolayısıyla parlamento da güçlenmiyor, hatta bir ölçüde zayıflıyor. Ancak, bakanların ağırlıklı olarak parlamento dışından atanması durumunda parti içi hoşnutsuzlukların artması ihtimali kuvvetleniyor. Bu seçilmiş cumhurbaşkanlarının partileri üzerindeki kontrolünü zorlaştırabilir, gücünü fiilen sınırlayabilir.  Bir ilginç durum da şu: Bir aday cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıyor ama partisi Meclis’te çoğunluğu sağlayamıyor olursa ve cumhurbaşkanı kendi partisinin Meclis grubundan çok sayıda bakan atamaları yaparsa partiler dengesi bakımından bir bakıma azınlık partisi iktidar veya iktidara ortak oluyor. Oyların azınlığını alan bir partiden insanlar başkanın yetkilerini onun adına kullanıyor. Bu da demokrasi teorisi açısından problemler yaratabilecek bir senaryo.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Türkiye’nin yürütmeye istikrar getirecek, bürokratik vesayetin her türlüsüyle mücadeleyi kolaylaştıracak, milletvekillerini ve parlamentoyu güçlendirecek, insan haklarını daha iyi koruyacak bir hükümet sistemi kurmasının zaruri olduğuna inanıyorum. Bu teklifin, bazı müspet noktalar ihtiva etmekle beraber bu ihtiyaca tam olarak cevap verebileceğine emin değilim. Bu yüzden, teklif Meclis’ten 330 civarında oy alarak geçse ve referandumda halk tarafından kabul edilse bile ülkede hem anayasayla hem de hükümet sistemiyle ilgili tartışmaların süreceğini ve Türkiye’nin yine öncekilere benzer problemlerle karşı karşıya kalmaya devam edeceğini sanıyorum. Kısaca, bu değişiklik ne hükümet sistemi tartışmalarını ortadan kaldıracak ne de Türkiye’nin yeni bir anayasa ihtiyacını.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-muharrem-kilic/594598.aspx</p>
<p><em><a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-sayi-85,673.php" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017</a></em></p>
<h4></h4>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifine-kisa-bir-bakis/">Anayasa Değişiklik Teklifine Kısa Bir Bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
