<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zeynep Burcu Uğur, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/zeynepbugur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 18 May 2026 14:38:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Boşanma Olgusu ve Süresiz Nafaka</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bosanma-olgusu-ve-suresiz-nafaka/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2026 14:32:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209122</guid>

					<description><![CDATA[<p>Boşanma, Türkiye’de adeta sosyal çürüme ile eşdeğer kabul edilen konulardan biri. Bunun en önemli sebeplerinden biri, geçmişte boşanma oranlarının görece düşük olması ve boşanmanın istisnai bir durum olmasıydı. Ancak bugün tablo değişiyor. Aşağıdaki şekilde gösterdiğim gibi boşanma oranları giderek artarken, evliliğin sona ermesi artık daha yaygın bir olgu haline geliyor. Bu değişim, boşanmanın yalnızca duygusal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-olgusu-ve-suresiz-nafaka/">Boşanma Olgusu ve Süresiz Nafaka</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Boşanma, Türkiye’de adeta sosyal çürüme ile eşdeğer kabul edilen konulardan biri. Bunun en önemli sebeplerinden biri, geçmişte boşanma oranlarının görece düşük olması ve boşanmanın istisnai bir durum olmasıydı.</p>
<p>Ancak bugün tablo değişiyor. Aşağıdaki şekilde gösterdiğim gibi boşanma oranları giderek artarken, evliliğin sona ermesi artık daha yaygın bir olgu haline geliyor. Bu değişim, boşanmanın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ekonomik sonuçlarının da daha açık ve dürüst bir şekilde tartışılmasını zorunlu kılıyor. En az 10 yıldır tartışılan süresiz nafaka konusu da çözülemediği için kamuoyunun gündeminden inmiyor.</p>
<p><strong>Şekil 1. Kaba Boşanma Hızı</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209123 size-large" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-1024x670.png" alt="" width="696" height="455" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-1024x670.png 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-300x196.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-768x503.png 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-1536x1005.png 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-150x98.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-696x455.png 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari-1068x699.png 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/05/TUIK-Bosanma-oranlari.png 1782w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></p>
<p>Kaynak: TÜİK</p>
<p><strong>Neden Çiftler Boşanır?</strong></p>
<p>Evliliğin, eşlerden her birine ekonomik, sosyal ve psikolojik faydalar sağlaması beklenir. Ancak evlilik, bütüncül olarak değerlendirildiğinde dışarıdaki alternatiflere kıyasla yeterli faydayı üretemez hale geldiğinde, işlevselliğini yitirir ve boşanma kaçınılmaz bir seçenek olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Bu durum, ekonomik hayattan bir benzetmeyle daha net anlaşılabilir: Bir şirketin varlık nedeni kâr edebilmesidir; yani şirketin çıktılarının girdilerinden daha değerli olması beklenir. Eğer bir şirket sürekli zarar ediyorsa ve bu durumu düzeltme ihtimali zayıfsa, faaliyetini sürdürmek yerine tasfiye edilmesi, şirket sahiplerinin zararını artırmamak açısından daha rasyoneldir. Evlilik de benzer şekilde, eşlere net fayda üretmediği noktada, sürdürülmesi yerine sonlandırılması daha az maliyetli bir tercih haline gelir.</p>
<p>Elbette boşanma arzu edilen bir durum değildir; mümkün olduğunca kaçınılması ve caydırılması gereken bir süreç olarak görülür. Aynı, hiçbir şirket sahibinin tasfiye etmek için şirket kurmayacağı gibi… Ancak tüm bunlara rağmen, boşanma ve tasfiye gerektiğinde başvurulabilen meşru bir çıkış yoludur.</p>
<p>Boşanma ile evlilik ortaklığı sona erdiğinde, aile bireylerinin edindiği mal varlığını ve boşanma ile uğranabilecek zararın nasıl telafi edileceği kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Tam da bu noktada nafaka tartışması devreye girer.</p>
<p>Türk Medeni Kanunu’nun 175 ve 176. maddelerinde düzenlenen üç tür nafaka bulunmaktadır: Boşanma davası devam ederken, ekonomik olarak zayıf olan eşin ve varsa çocukların geçimini sağlamak için geçici olarak hükmedilen tedbir nafakası. Boşanma sonrasında çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katkı amacıyla, velayeti almayan ebeveyn tarafından ödenen iştirak nafakası. Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşe, diğer eş tarafından ödenen yoksulluk nafakasıdır. Kamuoyunda “süresiz nafaka” olarak tartışılan konu, esasen <strong>yoksulluk nafakasıdır</strong>.</p>
<p>Genellikle yoksulluğa düşen taraf kadın olduğu için yazının geri kalanında kadınlar nafaka talep eden, erkekler de nafaka ödeyen olarak kategorize edilmiştir.</p>
<p>Boşanma durumunda İslam hukukunda nafaka <strong>süresiz değildir</strong>, belirli durumlarla sınırlıdır. Kadın, boşanmadan sonra “iddet süresi” boyunca (genellikle yaklaşık 3 ay) nafaka almaya devam eder. Eğer kadın hamileyse, doğuma kadar nafaka hakkı sürer.</p>
<p><strong>Nafakanın Ekonomik Mantığı Nedir?</strong></p>
<p>Öncelikle nafakanın ekonomik mantığını anlamak lazım. Evlilik, yalnızca duygusal değil aynı zamanda ekonomik bir ortaklık ve yatırım ilişkisidir. Eşlerden biri –çoğu zaman kadın– kariyerini yavaşlatıp veya terk edip ev içi emeğe, çocuk bakımına ve görünmeyen bakım yüküne odaklandığında, aslında o evliliğe ciddi bir beşerî sermaye yatırımı yapmış olur. Ancak boşanma gerçekleştiğinde bu yatırım başka bir evliliğe ya da işgücü piyasasına aynı şekilde taşınamaz.</p>
<p>Genellikle erkek tarafı evlilik boyunca ücretli iş hayatında kalmaya devam ettiği için boşanma sonrası gelir üretme kapasitesini korur. Buna karşılık uzun yıllar ev içi emeğe yoğunlaşmış bir kadın, özellikle ekonomik olarak eşine bağımlıysa, boşanma sonrasında ciddi bir yoksulluk riskiyle karşı karşıya kalabilir. Nafaka tam da bu ekonomik kaybın telafisi için vardır; bir ödül ya da ceza mekanizması değil, evlilik içinde yapılan görünmeyen yatırımın karşılığıdır.</p>
<p>Sorunun kilit noktası ise, evliliğe yatırım yaptığı için boşanmayla dezavantajlı duruma düşen kadınların ne sürede tazmin edileceğidir. Medeni kanunun 175. maddesi süresiz olarak nafaka istemeye hak veriyor. Yani, süresiz nafaka uygulaması aslında bu zararın hiçbir sınırlı zamanda tazmin edilemeyeceğini varsayıyor. Bu da aslında farkında olunsa da olunmasa da kadının etken değil de edilgen olarak görülmesiyle uyumlu. Her ne kadar 176. madde toptan ödemeye izin veriyor da olsa, çoğunlukla hakimler nafakanın aylık ödenmesini hükme bağlıyor.</p>
<p>Özellikle kısa süreli evlilikler sonrasında ömür boyu ödeme yükümlülüğü, bu konudaki eleştirileri artırıyor. Bazı durumlarda bu nafaka türü, eşler arasında ekonomik bir baskı aracı veya gelir kapısı gibi algılanabiliyor ve bu durum uygulamada sorunlar oluşturuyor. Süresiz nafaka, ihtiyaç sahibi eş için bir güvence sağlarken, diğer taraf için ömür boyu süren ve öncelikli alacak olduğu için cezası hapis olabilen bir yükümlülük anlamına gelebiliyor.</p>
<p>Her ne kadar mevzuat, nafakanın sona ermesine imkân tanıyan çeşitli haller öngörse de, bu şartların uygulamada hayata geçirilmesi çoğu zaman mümkün değil. Özellikle alacaklı tarafın (genellikle kadınların) evlenmeden fiilen evli gibi yaşaması, “haysiyetsiz hayat sürmesi” ya da yoksulluğunun ortadan kalkması gibi durumların mahkemede ispatı oldukça güç ve somut delillere dayanmayı gerektirir. Bu da nafakanın kaldırılmasına ilişkin süreçleri teknik olarak zorlaştırırken, taraflar arasında ciddi uyuşmazlıklara ve hukuki çekişmelere neden oluyor.</p>
<p>Pratikte tablo daha da karmaşık. Kadın örgütleri nafaka miktarlarının çoğu zaman temel ihtiyaçları karşılamaya yetmediğini vurguluyor ve birçok araştırma da bu tespiti destekliyor. Öte yandan, zaman geçtikçe nafaka yükümlüsü erkeklerin ödeme motivasyonu zayıflayabiliyor; bu da gelirin düşük gösterilmesi ya da ödemeden kaçınma girişimleri gibi sorunları beraberinde getirebiliyor.</p>
<p>Sonuç olarak süresiz nafaka, ne çoğu durumda yoksulluğu ortadan kaldıran etkili bir araç haline geliyor ne de taraflar arasındaki gerilimi azaltıyor; aksine, yıpratıcı bir ihtilaf alanı üretme zemini oluşturuyor.</p>
<p>Süresiz nafakanın uzun vadede başka yan etkiler üretmesi de kaçınılmaz.</p>
<p><strong>Süresiz Nafakanın Evlenmeye Etkisi</strong></p>
<p>Daha önce bahsetmiştik, insanlar evlenirken aslında birlikte bir ‘hayat yatırımı’ yaparlar. Ancak her ortaklık gibi evlilikler de her zaman başarılı olmayabilir. İşte tam bu noktada sistemin nasıl tasarlandığı belirleyici hale gelir.</p>
<p>Eğer bir şirket zarar ediyorsa ama o şirketi kapatmak, yani tasfiye etmek aşırı maliyetli ve uzun vadeli yükümlülükler doğuruyorsa, girişimciler yeni şirket kurma konusunda daha temkinli davranır, hatta tamamen vazgeçebilir. Çünkü risk sadece başarısızlık değil; başarısızlık sonrası bitmeyen bir mali yük haline gelir.</p>
<p>Süresiz nafaka tartışması da tam olarak burada devreye giriyor. Evlilik sona erdiğinde, özellikle kısa süreli birlikteliklerde dahi süresiz bir ödeme yükümlülüğü ihtimali, bazı bireyler için evliliği ekonomik açıdan ‘yüksek riskli’ bir sözleşmeye dönüştürebiliyor. Bu durum, evliliğe adım atmadan önce ‘ya olmazsa?’ sorusunu daha ağır bir mali sonuçla birlikte düşündürüyor.</p>
<p>Elbette nafakanın tamamen ortadan kaldırılması değil mesele. Nafaka, evlilik içinde yapılan fedakârlıkların ve özellikle görünmeyen emeğin telafisi için önemli bir mekanizma. Ancak tıpkı bir şirketin tasfiye sürecinde olduğu gibi, burada da dengeli ve öngörülebilir bir sistem kurulması gerekiyor. Aksi halde, iyi niyetli bir koruma mekanizması, uzun vadede evlenme kararını zorlaştıran bir faktöre dönüşür.</p>
<p><strong>Süresiz Nafakanın Kadın İstihdam Oranlarına Etkisi</strong></p>
<p>Süresiz nafaka, kadınların işgücü piyasasına girme motivasyonunu zayıflatması beklenir. Çünkü boşanma halinde kalıcı bir gelir akışı beklentisi oluştuğunda, bazı kadınlar “nasıl olsa bir güvencem olacak” diye düşünerek çalışmayı hiç gündeme almayabilir. Hatta çalışsalar bile nafakanın kesilmemesi için kayıt dışı işlere yönelebilirler. Bu durum, kadının ekonomik bağımsızlığını güçlendirmek yerine onu kalıcı bir bağımlılık ilişkisine itebilir.</p>
<p>Bir diğer mesele de evlilik sırasında yapılan tercihlerdir. Süresiz nafakanın sistem içinde var olduğunu bilen bir kadın, evliliği süresince kariyerine, mesleki becerilerine ve kişisel gelişimine yeterince yatırım yapmayabilir. Çünkü boşanma halinde de olsa bir gelir desteği alacağını düşünebilir. Nafakanın süreli hale gelmesi ise bu rahatlığı ortadan kaldırır ve kadınları olası bir boşanma durumuna karşı daha baştan hazırlıklı olmaya zorlar. Zaten birçok araştırma, boşanma oranları arttıkça kadın istihdamının da arttığını gösteriyor. Bu nedenle kadınların iş hayatında daha güçlü olmasını savunup aynı zamanda süresiz nafakayı desteklemek ciddi bir çelişkidir.</p>
<p><strong>Sürekli Nafaka Feminizm ile Bağdaşmaz</strong></p>
<p>Süresiz nafaka, kadın ile erkeğin ekonomik olarak eşit ve bağımsız bireyler olması gerektiğini savunan feminist yaklaşım ile bağdaşmaz. Çünkü bu tür bir düzenleme, kadını sürekli korunması gereken taraf olarak konumlandırarak, eşitlikten ziyade kalıcı bir bağımlılık ilişkisi ile temellendirilebilir. Bu ise kanaatimce kadını küçülten ve eski eşi önünde asalak duruma düşüren bir bakıştır. Eşitlikçi bir perspektifin, nafakanın istisnai ve geçici bir dengelenme aracı olarak kullanıldığı bir modeli daha çok benimsemesi beklenir.</p>
<p><strong>Sürekli Nafaka Liberalizm ile Bağdaşmaz</strong></p>
<p>Liberal bakış açısıyla boşanma meselesine baktığımızda temel olarak bireysel özgürlük ve sözleşme ilişkisine odaklanmak gerekir. Bu açıdan, evlilik iki bireyin kendi rızalarıyla kurduğu bir birliktelik olarak görülür; dolayısıyla bu birliktelik sürdürülemez hale geldiğinde, tarafların ayrılabilme hakkı da doğal kabul edilir. Yani liberal bakış açısına göre insanlar, kendilerine zarar veren ya da artık fayda üretmeyen bir ilişkide kalmaya zorlanmamalıdır.</p>
<p>Liberalizm bireylerin kendi kararlarının sonuçlarını ve sorumluluklarını üstlenmesi gerektiğini savunan bir ideolojidir. Bütün dünyada yaklaşık boşanmaların %70’inin kadınlar tarafından başlatıldığı bilinmektedir. Türkiye’de de uzun yıllar boşanma avukatlığı yapmış kişilerin gözlemleri bu minvaldedir. Buradan hareketle, boşanmayı başlatan taraf olarak kadınların da sınırlı bir nafaka döneminden sonra tekrar kendi hayatlarının sorumluluğunu alması beklenir.</p>
<p>Süreli nafakanın sınırlandırılacağı ve süresinin evlilik süresiyle orantılı olarak belirleneceğine dair kanun taslakları zaman zaman basına yansıyor. Bu noktada daha dengeli bir yaklaşım, nafaka süresinin ve miktarının tarafların işgücü piyasasındaki konumunu da dikkate almasıdır. Örneğin eğitim seviyesi düşük olan kadınların iş bulma ihtimali daha sınırlı olduğu için nafakanın eğitim seviyesiyle ters orantılı olarak belirlenmesi daha isabetli olabilir. Benzer şekilde, yaşı ilerlemiş ve evlilik süresi uzun olan bireylerin yeniden istihdama katılması daha zor olduğundan, bu durumlarda nafakanın yaş ve evlilik süresiyle doğru orantılı olarak artırılması makul bir çözüm sunabilir.</p>
<p>Nafaka ile ilgili sorunlar çözülemediği ölçüde kaçınılmaz olarak Türkiye’de de ABD’de olduğu gibi insanların bir evliliğe girmeden evlilik sözleşmeleri yapmaları yaygınlaşacaktır. Bugüne kadar ailenin sevgi ve merhamet yönüne vurgu yapan kültürümüz böyle bir durumdan çok daha evliliğe çıkarcı ve güvensiz bir şekilde yaklaşacağını düşündüğüm için bu yolun iyi bir çözüm olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p>Devletin boşanan kadınların yoksulluğa düşmesi gibi bir kaygısı varsa, bu sorunu çözmenin en iyi yolu makul bir nafaka süresinden sonra bu kadınlara sosyal yardım sağlanmasıdır. Elbette, böyle bir sosyal yardım olması, boşanmayı teşvik edici bir mekanizma olarak da işlev görecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-olgusu-ve-suresiz-nafaka/">Boşanma Olgusu ve Süresiz Nafaka</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 12:16:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209039</guid>

					<description><![CDATA[<p>Urfa’nın Siverek ilçesinde ve ardından Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan silahlı saldırılar, yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, çocuk yetiştirme ve eğitim anlayışımız açısından da derin bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Üstelik bu saldırıları gerçekleştirenlerin de çocuk yaşta olması, sorunun çok daha temel bir noktaya işaret ettiğini gösteriyor. Bu olayları açıklamak için okullardaki güvenlik açığı, failin cinsiyet karmaşası yaşaması, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/">Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Urfa’nın Siverek ilçesinde ve ardından Kahramanmaraş’ta okullarda yaşanan silahlı saldırılar, yalnızca güvenlik meselesi olarak değil, çocuk yetiştirme ve eğitim anlayışımız açısından da derin bir sorgulamayı beraberinde getirdi. Üstelik bu saldırıları gerçekleştirenlerin de çocuk yaşta olması, sorunun çok daha temel bir noktaya işaret ettiğini gösteriyor. Bu olayları açıklamak için okullardaki güvenlik açığı, failin cinsiyet karmaşası yaşaması, sosyal medyanın ve dizilerin yanlış tesiri gibi birçok faktör konuşuldu. Bu yazıda dikkatleri farklı bir noktaya çekmek istiyorum: Çocukların bilişsel olmayan kabiliyetlerine hem ailelerin, hem öğretmenlerin hem de eğitim sisteminin pratikte önem vermemesi.</p>
<p>Eğitim sistemimizin sınav başarısına endeksli olduğunu duymayan, bilmeyen yok. Matematikte kaç net yapıldığı, hangi liseye girildiği, üniversite sınavında alınan puan… Bu sınavlar da çoğunlukla IQ dediğimiz bilişsel kabiliyetler ile alâkalı. Oysa çocukların hayatta başarısını belirleyen beceriler yalnızca bilişsel kapasiteyle sınırlı değil. OECD raporlarında 21. yüzyıl becerileri, sosyo-duygusal yetkinlikler ya da bilişsel olmayan kabiliyetler olarak adlandırılan özkontrol, sebat, sosyal uyum, empati, motivasyon, sorumluluk duygusu ve duygusal düzenleme gibi beceriler de en az IQ kadar hayat başarısını açıklamakta etkili.</p>
<p>Bir çocuk yüksek akademik başarı gösterebilir; ancak öfkesini yönetemiyor, hayal kırıklığıyla baş edemiyor, başkalarının duygularını anlayamıyor ve sorunlarını şiddet dışı yollarla çözmeyi öğrenemiyorsa, bu “akademik başarı” ona hayat başarısı getirmeyebilir. Okullarda yaşanan şiddet olayları da bize bu becerilerin ihmal edilmesinin bedelini hatırlatıyor.</p>
<p>Halihazırda eğitim sistemimiz IQ’ya odaklı olmasının istenmeyen başka maliyetleri de var. IQ skorlarının önemli bir bölümünün doğum öncesi genetik aktarım ve erken biyolojik faktörlerle belirlendiğini, daha ileri yaşlarda yapılan müdahalelerin ise çok sınırlı etkileri olduğunu biliyoruz. Yani o alanda yapılabilecek çok fazla bir şey yok. İkincisi, IQ’su yüksek çocukların daha iyi okullara girmesi ve bu okullara daha çok yatırım yapılması nedeniyle toplumda IQ açısından çok parlak olmasa da sosyal kabiliyetleri çok daha ileride olan birçok çocuğu geri bırakıyoruz. Halbuki dünya çoklu zekâ kuramına geçeli on yıllar oldu.</p>
<p>Bilişsel olmayan kabiliyetleri önemli kılan şeylerden biri, okul çağı boyunca ve özellikle yaklaşık 15 yaşına kadar geliştirilebilir olmalarıdır. Bu alan IQ’nun aksine öğretmenlere ve ailelere çocuklarına dokunmak için önemli bir alan açmaktadır. Diğer bir ifade ile, bir ailenin ve eğitim sisteminin çocuğun IQ’sundansa bahsettiğim sosyo-psikolojik özelliklerini geliştirebilme şansı çok daha fazladır. Dahası, bu yetkinlikler yalnızca sınıf içi başarıyı değil; istihdamda kalmayı, tasarruf davranışlarını, istenmeyen gebelikten, alkol, sigara ve uyuşturucu kullanımı gibi riskli sağlık davranışlarını ve suça yönelimi de etkilediğini gösteren onlarca araştırma vardır.</p>
<p>Bu nedenle çocuğu nitelikli yetiştirmek, hem ders başarısı hem de aynı zamanda sabretmeyi, kaybetmeyi, kendini ifade etmeyi, sorumluluk sahibi olmayı, merhamet etmeyi, öfkesini yönetmeyi, başkalarının sınırlarına saygı duymayı ve sorunları şiddet dışı yollarla çözmeyi öğretmek demektir. Değerler eğitimi de tam burada devreye girer. Sorumluluk, adalet, dayanışma, özsaygı ve başkalarına saygı gibi değerler yalnızca soyut ve normatif hedefler değil, aynı zamanda davranışsal sonuçları olan becerilerdir.</p>
<p>Değerler eğitiminin en temel kaynaklarından biri de dinî ve ahlâkî öğretidir. Toplumun geniş kesimlerinde merhamet, adalet, kul hakkı, sorumluluk gibi kavramlar büyük ölçüde dinî referanslar üzerinden anlam kazanır. Bu nedenle din derslerinin yalnızca bilgi aktaran didaktik bir formatta kalması, bu potansiyelin yeterince kullanılamamasına yol açmaktadır. Oysa öğrencilerin tartışabildiği, örnek olaylar üzerinden düşünebildiği, günlük hayata dokunan uygulamaların yer aldığı bir din ve değerler eğitimi, bilişsel olmayan kabiliyetlerin gelişimine güçlü katkı sağlayabilir.</p>
<p>Şekil 1’de gösterildiği gibi, kabiliyet geliştirme süreci çok katmanlı bir yapı içinde şekillenir; ancak en önemli aşama çoğu zaman çocuğun okula başlamadan önceki erken çocukluk yıllarıdır. Bu durum bize, ailenin çocuğun kişilik gelişimindeki merkezi rolünü açık biçimde hatırlatır.</p>
<p>Şekil 1. Bilişsel Olmayan Kabiliyet Gelişim Süreci</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209041" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-300x267.png" alt="" width="300" height="267" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-300x267.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-150x134.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527-696x620.png 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/20260423_151527.png 752w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Kıymet verdiğimiz bir büyüğümüz çocuklarında bir davranış hatası gördüğünde çocuğun değil kendi kulağını çekermiş ve etrafındakilere de çocuğa değil, kendilerine kızmalarını tavsiye edermiş. Ne kadar doğru bir tavsiye! Çocuklarımız özellikle okula başlayana kadar büyük ölçüde bizim davranışlarımızı kopyalıyor. Onlarda gördüğümüz her eksik aslında kendi eksiklerimiz ve bu eksikleri düzeltmek için bir fırsat!</p>
<p>İkincisi, ailenin tek başına bu değerleri benimsemesi ile çocuklarına aktarması önemli olmakla birlikte, çocuklarımız sosyalleşme sürecinin önemli bir kısmını kreşlerden, okuldan ve öğretmenlerinden aldıkları geri bildirimlerle oluşturdukları için öğretmenlerin de bunların farkında olması ve önem vermesi gerekmektedir. Artık çoğu çocuk kardeşi olmadan büyüdüğü için sınıf ortamı, çocukların başkalarıyla empati kurmayı, iş birliği yapmayı ve çatışma çözmeyi öğrenebilecekleri en önemli alanlardan biridir.</p>
<p>Şekil’de her kademede çocuğa yapılan yatırım derken kasıt çoğu zaman yalnızca maddi kaynakla değil, onunla ilgilenmek, zaman ayırmak, davranışları ile ilgili geri bildirim vermek ve duygusal olarak yanında olmakla ilgilidir.</p>
<p>Şekil’de de ifade edildiği gibi ailenin, okulun ve toplumun okları aynı istikameti gösterirse çocuklar çok güzel beceriler edinebilir. En büyük rol ailenin, ikinci okulun, üçüncü toplumun denilebilir. Ailenin işlevsel olmadığı durumlarda da okulun ve toplumun bu oluşacak açığı önceden fark edip kapatması elzemdir.</p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı tarafından geçtiğimiz yılda ortaya atılan Maarif Modeli hem çoklu zeka kuramına hem de sosyo-psikolojik kabiliyetlere atıf yapılarak hazırlanmış bir metin olması bu açıdan umut vaadediyor. Bu modelin ana hedefi yetkin ve erdemli insan yetiştirmek olarak kurgulanıyor ve öğretimin ise ikincil amaç olduğu metinden anlaşılıyor.</p>
<p>Fakat kâğıt üzerinde güzel olan modelin pratikte karşılığının istenilen ölçüde olmadığını söylemeden de edemeyeceğim. İki oğlu da proje imam-hatiplere giden bir anne olarak her ikisinde de sistematik olarak değerlerin verilebileceği Peygamberimizin Hayatı gibi derslerin boş geçtiğini üzülerek belirtmeliyim. İmam Hatip okullarına çocuklarını yollayan veliler tam da bu nedenle yolluyor. Çocuklarımız manevi değerleri öğrensin diye! Fakat bazı imam-hatip okul yöneticileri ve öğretmenleri “sınav performansı” kaygısı ile en çok ihtiyaç olan Peygamberimizin Hayatı gibi dersleri önemsemeyebiliyor. Hatta bu dersler neden boş geçiyor dediğinizde, karşılığında sınavda çıkmıyor gibi cümleler duyabiliyorsunuz.</p>
<p>Bilişsel olmayan kabiliyetlerin geliştirilmesi soyut bir ideal değil, somut uygulamalar gerektirir. Aile içinde çocuğun duygularını ifade etmesine alan açmak, hata yaptığında yalnızca cezalandırmak yerine konuşmak, sorumluluk vermek, ekran süresini sınırlayıp sosyal etkileşimi artırmak bu adımlardan bazılarıdır. Okullarda ise rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi, arkadaşlık kurmak için buz kırıcı oyunlar, sosyal-duygusal öğrenme etkinlikleri ve öğretmen eğitimlerinin bu yönde geliştirilmesi önem taşır.</p>
<p>Öğrencilerin okulun bir parçası gibi hissetmelerinde küçük sorumlulukların önemli bir rolü vardır. Eskiden öğrenciyken yaptığımız okul bahçesi temizlikleri bunun basit ama etkili bir örneğiydi. Aynı yöntemin Japonya’da da ilkokullarda uygulandığını görmek benim için çok çarpıcı olmuştu. Okul için bir şey yapmak, aidiyet ve sorumluluk duygusunu güçlendirir. Ama mesele yalnızca mıntıka temizliği değildir; sınıf görevleri, ortak projeler, akran destek programları gibi uygulamalar da çocukların “bu okul benim” hissini geliştirebilir.</p>
<p>Birçok psikolog yetişkinlere dahi yataklarını düzelterek güne başlamalarını tavsiye etmektedir. Ev içinde de çocukların yaşlarına uygun sorumluluklar alması ve bu sorumlulukların takip edilmesi en az okuldaki kadar önemlidir. Maarif Modeli&#8217;nde de geçen ölçülmesine aşina olmadığımız için ölçülmesi bize zor gelen bu kabiliyetleri ölçmek ve takip etmek elzemdir.</p>
<p>Okul saldırılarının ardından güvenlik önlemlerinin artırılması ilk bakışta doğal bir refleks gibi görünebilir. Okullarda güvenlik önlemlerini artırmak görece de kolaydır. Asıl zor olan mesele, çocukların şiddeti bir çözüm yolu olarak görmeyecekleri bir zihinsel ve duygusal donanımla yetişmeleridir. Bu durum, anahtarını karanlıkta kaybedip aydınlık olduğu için ışığın altında arayan Nasreddin Hoca hikâyesini hatırlatıyor. Sorunun kaynağı bize halihazırda karanlık görünen sorumluluk, özkontrol ve değerler eğitimi iken, çözümü yalnızca güvenlik önlemlerinde aramak bizi gerçek hedeften uzaklaştırır.</p>
<p>Belki de bu acı olayların bize verdiği ders şudur: Matematik netlerini takip ettiğimiz kadar, Türkiye Yüzyılı Maarif Modelimizdeki ana hedef olan “Yetkin ve Erdemli İnsan” hedefine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okullara-silahli-saldirilarin-golgesinde-nitelikli-cocuklar-yetistirmek/">Okullara Silahlı Saldırıların Gölgesinde Nitelikli Çocuklar Yetiştirmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 13:59:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208957</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde ABD-İsrail saldırılarıyla hayatları altüst olan İranlıları düşündükçe, zihinlerimizdeki kalıpların ne kadar yüzeysel olduğunu fark etmemek mümkün değil. İran denildiğinde çoğumuzun aklına önce siyah cübbeleri, sarıkları ve sert siyasi görüntüler geliyor. Bu resim, televizyon ekranlarında ve uluslararası haberlerde sıkça tekrarlandığı için zihinlerimize yerleşmiş durumda. Oysa bu görüntünün arkasında yaşayan insanların hikâyelerine biraz yaklaştığımızda, karşımıza [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/">İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde ABD-İsrail saldırılarıyla hayatları altüst olan İranlıları düşündükçe, zihinlerimizdeki kalıpların ne kadar yüzeysel olduğunu fark etmemek mümkün değil. İran denildiğinde çoğumuzun aklına önce siyah cübbeleri, sarıkları ve sert siyasi görüntüler geliyor. Bu resim, televizyon ekranlarında ve uluslararası haberlerde sıkça tekrarlandığı için zihinlerimize yerleşmiş durumda. Oysa bu görüntünün arkasında yaşayan insanların hikâyelerine biraz yaklaştığımızda, karşımıza hiç de yabancı olmayan bir dünya çıkıyor.</p>
<p>Tahran’da, Tebriz’de ya da küçük bir kasabada karşınıza çıkan insanların isimleri bile tanıdık: Fatma, Zehra, Zeynep, Derya, Şirin, Meryem… Erkeklerde ise Muhammed, Ali, Hüseyin, Hasan, Mehdi… Bu isimleri duyduğunuzda, sanki bir Anadolu şehrinde dolaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu benzerlik yalnızca isimlerle sınırlı değil. Sohbet etmeye başladığınızda eğlenmeyi seven, ailelerine düşkün, misafirperver, gündelik hayatın küçük mutluluklarını önemseyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Tıpkı bizim gibi.</p>
<p>Savaş haberlerinde çoğu zaman sayılar konuşur: “1000’den fazla kişi hayatını kaybetti” denir. Oysa bu sayılar, ardında hayatlar barındırır. Her birinin bir adı, bir ailesi, bir evi, yarım kalan hayalleri vardır. Özellikle Minab kentinde bombalanan Şecere-i Tayyibe okulunda hayatını kaybeden kız çocuklarını düşününce insanın içi sızlıyor. Cumartesi sabahı okula giderken belki de en çok konuşulan şey, hafta sonu ailecek yapılacak planlardı. Kim bilir, belki biri yeni bir defterini arkadaşına gösterme hevesi ile gitti, diğeri öğretmenine ödevini yaptığını gösterip ondan övgü almak için heyecanla gitti. Birkaç saat sonra her şeyin değişeceğini kim bilebilirdi?</p>
<p>Tabiî bazı farklar da var, mesela bizim tatil günlerimiz Batı dünyası ile uyumlu olarak cumartesi pazar. Okuldaki katliamın cumartesi olduğunu duyunca tabiî neden cumartesi okulda o kadar öğrenci var diye araştırdığımda, İran’da Cuma Müslümanların cemaatle ibadet günü olduğu için cumanın tatil olup, cumartesinin normal iş günü sayıldığını da öğrenmiş oldum.</p>
<p>Okulun adı da ayrıca dikkat çekici: Şecere-i Tayyibe… “Temiz soy” anlamına gelen bu ifade, bize eski Türkçeyi hatırlatıyor. Osmanlıca bilmesek bile kulağımıza yabancı gelmeyen bir tamlama. Bu bile iki toplumun tarih boyunca ne kadar iç içe geçmiş kültürel bağlara sahip olduğunu gösteriyor. Aynı kelimeler, aynı çağrışımlar, aynı duygular…</p>
<p><strong>Ortak Kültürel Mirasımız</strong></p>
<p>ABD-İsrail saldırılarının hedef aldığı İsfahan yalnızca İran için değil, Türk-İslam tarihinin ortak mirası açısından da ayrı bir önem taşıyor.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde vefat eden ünlü tarihçi İlber Ortaylı, çeşitli ortamlarda bir Türk’ün Dubai ya da Miami gibi turistik merkezlerden önce İsfahan’ı görmesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ona göre İsfahan, mimari estetik ve şehir planlaması açısından bu bölgenin en önemli kültür merkezlerinden biridir. Nitekim şehrin kalbinde yer alan Nakş-ı Cihan Meydanı, çevresindeki saraylar ve camilerle birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta ve Safevi döneminin en önemli şehircilik örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Bugünkü İran toprakları, başta Selçuklu Devleti olmak üzere birçok Türk devletinin önemli eserler bıraktığı bir coğrafyadır. İsfahan Selçuklular döneminde önemli bir merkez hâline gelmiş, ardından Safevi Devleti, özellikle Şah İsmail ile başlayan süreçte şehri mimari açıdan çok gelişmiştir.</p>
<p>Safeviler her ne kadar Cumhurbaşkanlığı forsunda temsil edilen 16 Türk devleti arasında yer almasa da birçok tarihçiye göre bir Türk devletidir. Bu satırları Safeviler ile Osmanlı arasında, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde büyük rekabet yaşandığının farkında olarak fakat 16. Yüzyıldaki olaylarla günümüzü değerlendirmemek gerektiğini düşünerek yazıyorum. Safeviler’den hoşlanmamak onların Türk-İslam devleti olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu nedenle İsfahan’da zarar gören her tarihî yapı, yalnızca İran’ın değil, Türklerin de ortak kültürel mirasının zedelenmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>Son günlerde meydana gelen patlamalarda bu tarihî dokunun zarar gördüğünü öğreniyoruz. Özellikle Farsça adı Çehel Sütun Sarayı olan Türkçe adı Kırk Sütün Sarayı’nın ciddi hasar aldığı, Ali Kapu Sarayı ile Nakş-ı Cihan Meydanı çevresindeki camilerde kırılan pencereler, zarar gören kapılar ve yerinden sökülen çini süslemeler olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde Gülistan Sarayı da doğrudan vurulmasa bile yakınına düşen bir bombanın etkisiyle hasar görmüştür.</p>
<p>Sadece Tahran’ın, İsfahan’ın bombalanmasına ve kültürel mirasımızın kaybolmasına üzülmüyoruz elbette, geçmişte ABD’nin Irak işgali sırasında Bağdat’ın kültürel mirası da bombalandı ve birçok tarihî eser de Amerikan bombalarıyla yok oldu. Bugün dünya kültürel mirası için çok büyük hazineler barındıran Tahran’ın da Bağdat’ın akıbetine uğramasına ve bu duruma hiçbir şey yapılamamasına üzülüyoruz.</p>
<p>İranlılar ile tarihî ortak paydalarımızdan bahsederken somut olmayan kültürel mirası da atlamamak gerekir. Fars edebiyatının önemli isimlerinden Molla Cami ve Sadi-i Şirazi’nin eserleri yalnızca İran’da değil, yüzyıllar boyunca Osmanlı coğrafyasında medreselerde okutulmuştur. Gülistan ve Bostan gibi eserlerde yer alan ahlâkî öğütler, İslamiyet’ten gelen ortak değerlerin işlendiği için hem İran hem Osmanlı medreselerinde kabul görmüştür. Bunun yanında Ömer Hayyam’ın rubaileri, Osmanlı şairleri üzerinde etkili olmuştur. Fuzuli, her ne kadar Türk edebiyatının büyük şairlerinden biri olarak kabul edilse de Farsça şiirler de yazmış ve iki kültür arasında köprü kurmuştur. Bugünkü İran topraklarının Moğol istilasına uğraması üzerine Mevlana Celaleddin Rumi Konya’ya yerleşmiştir. Dünyaca tanınan Mevlana’nın ömrünün büyük kısmını Anadolu’da geçirmiş olmasına rağmen eserlerini Farsça kaleme alması bu ortaklığın göstergelerinden biridir. Farsça, Osmanlı medrese kültüründe Arapça’dan sonra en prestijli ilim ve edebiyat diliydi. Daha adını bilemediğim nice o çağın entellektüelleri, İran ve Türk toplumları arasında yalnızca etnisite ya da coğrafî değil, edebî ve fikrî anlamda da olumlu bir etkileşim bulunduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="alignright size-full wp-image-208968" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii.webp" alt="" width="413" height="187" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii.webp 413w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii-300x136.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii-150x68.webp 150w" sizes="(max-width: 413px) 100vw, 413px" /></p>
<p>Özetle, Osmanlı-Safevi rekabeti siyasi ve mezhepsel düzeyde sert olsa da Osmanlı entelektüel çevrelerinde İran kültürüne ve İranlı alimlere duyulan saygı büyük ölçüde devam etmiş, yalnızca Safevi siyasal etkisiyle bağlantılı görülen kişiler zaman zaman sert muameleye maruz kalmıştır. Fakat 16. yüzyılda dahi topyekün savaş veya rekabet mantığından kendini kurtarıp, siyasî alan ile ilmî ve edebî alanın birbirinden ayrıştırılabildiği sofistike bir toplumsal yapı olduğunu görmek ortak geçmişimiz açısından gurur verici.</p>
<p><strong>İran halkı ne istiyor?</strong></p>
<p>İran’a yönelik saldırıları kınadığınızda hemen aslında ABD’nin ve İsrail’in İran’ın geçmişi ile sorunları olmadığını, sorunlarının 1979 sonrası kurulan Molla yönetimi ile olduğunu ve Molla yönetiminin İran halkına da zulmettiğine dair iddialar duyarsınız.</p>
<p>Birçok Batılı haber ajansı İran yönetimine olan desteğin % 10-15 arasında olduğunu tahmin ediyor. Elbette İran’a saldırmak için bahane arıyorsanız, İran yönetimine dair desteği olduğundan az gösterme eğilimindesinizdir. O yüzden o cenahtan gelen bilgilere itibar etmek pek mümkün değil.</p>
<p>Muhafazakâr ve özellikle kırsalda yaşayan İran halkının yönetime ciddi bir desteği olduğuna dair bazı bilgilere ulaşmak mümkün.</p>
<p>Molla yönetimine karşı büyük bir muhalefetin olduğunu kesinlikle inkâr etmiyorum. Halkın bir kısmında Molla yönetimine karşı olan rahatsızlık nitekim çeşitli protestolar ile kendini gösterdi. En bilinenleri 1999 Öğrenci Protestoları, 2009 seçimlerini Mahmud Ahmedinejad’ın kazandığının açıklanmasına yönelik protestolar, 2017-18 yıllarında işsizlik ve hayat pahalılığının eleştirildiği protestolar, 2019 benzin zammı protestoları, 2022 Mahsa Amini protestoları ve en son olarak da Aralık 2025’teki yine para birimlerinin devalüe olması ile bağlantılı protestolar.</p>
<p>Gerçekte İran halkının Molla yönetimine dair destek oranlarını tam olarak bilmek pek mümkün değil çünkü elimizde objektif veriler yok.</p>
<p>Ülkede monarşiyi talep eden ve dolayısıyla Şah Pehlevi’nin oğlu Reza Pehlevi’yi ve Batılı değerleri benimseyen bir grup var.</p>
<p>İran halkının ideal şartlarda ne istediğinin pratikte bir karşılığı yok, çünkü sonuçta Molla yönetimi ile alternatifleri arasından bir tercih yapmak zorundalar.</p>
<p>ABD-İsrail bombalarının masum kız çocuklarının okulunu havaya uçurması ve İran’ın tarihi mirasını bombalaması insanların milli duygularını harekete geçirip her ne kadar yönetimden memnun olmasa dahi bayrak altında birleşme hareketini ortaya çıkarması beklenir. Tehlike anında insanların ve hayvanların grup dayanışmasına yönelmesi sıkça gözlemlenen bir durumdur. Hayvanlar dahi yırtıcı bir hayvanın saldırısı durumunda yavruları ortaya alacak şekilde çember oluşturur.</p>
<p>Kısacası, İran halkı tek bir görüşten oluşmuyor. Yönetimi destekleyenler, reform isteyenler, monarşiyi ve dolayısıyla Batı ile entegre bir yönetimi talep edenler aynı toplum içinde bulunuyor.</p>
<p>Fakat bildiğimiz bir şey var ki, İranlılar da aynı bizim gibi ülkesi için gerektiğinde savaşmayı göze alabilen bir millettir. Saygın Batılı üniversitelerdeki araştırmacıların düzenlediği Dünya Değerler Anketi’nin İran’da 2005’te 2667 kişiyle, 2020’de ise 1499 kişiyle yaptığı anket verileri önemli bir fikir vermektedir. Aynı anket kapsamında Türkiye’den de 2007 yılında 1346 kişiden, 2018 yılında da 2415 kişiden veri toplanmıştır. Anket kapsamında kişilere savaş olması halinde ülkeleri için savaşıp savaşmayacakları sorulmuştur. Bu soruya evet, hayır veya bilmiyorum diye cevap vermek veya hiç cevap vermemek mümkündür. Bu soruya verilen cevaplardan oluşturduğum grafiğe baktığımızda İranlıların 2005 yılından 2020 yılına kadar ülkeleri için savaşmaya evet diye yanıt vermeleri %70 civarında seyretmiştir. İran’da birçok protestolar olmasına rağmen bu soruya evet diyenlerin oranının düşmeyip aksine bir miktar artıyor olması ilginç bir sonuç.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-208970" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1.jpg 864w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>2007 yılında Türk halkının %93’ü bu soruya evet derken, 2018 yılında bu oran %76’ya gerilemiştir. Türkiye’deki değişim başka yazılarda ayrıca ele alınabilir fakat buradan çıkarılabilecek bir sonuç İran halkının aynı bizim kadar ülkesi için fedakârlık yapabileceğidir.</p>
<p>Şekil 1. Ülkesi için Savaşmaya Yaklaşım</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208958 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi.jpg" alt="" width="1652" height="1082" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi.jpg 1652w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-300x196.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1024x671.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-768x503.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1536x1006.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-150x98.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-696x456.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1068x700.jpg 1068w" sizes="auto, (max-width: 1652px) 100vw, 1652px" /></p>
<p>Kaynak: Dünya Değerler Anketi Verileri<br />
Not: Farsçada soru şu şekilde yöneltilmiştir:</p>
<p style="text-align: right;">مطمئنا، همه ما امیدواریم که جنگ دیگری در کشورمان اتفاق نیفتد، اما اگر اتفاق بیفتد، آیا شما حاضر خواهید بود برای کشورتان بجنگید؟</p>
<p>Türkçe’de soru şu şekilde yöneltilmiştir: Kuşkusuz, hepimizin dileği bir savaş olmamasıdır ama bir savaş çıkacak olsa siz de ülkeniz için savaşır mıydınız?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/">İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İranlı Kadınların Kadınlar Günü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 14:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208773</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her yıl 8 Mart yaklaşırken dünyanın dört bir yanında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Reklamlarda kamyon kullanan kadınlar, kadın vinç operatörleri, fabrikalarda ağır makinelerin başında çalışan kadın işçiler, yönetim masalarında karar veren kadın yöneticiler… Markalar birbiri ardına “kadının gücü”, “kadın her işi yapabilir” mesajları veren videolar yayınlıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sosyal medyada, televizyonlarda ve billboardlarda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/">İranlı Kadınların Kadınlar Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl 8 Mart yaklaşırken dünyanın dört bir yanında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Reklamlarda kamyon kullanan kadınlar, kadın vinç operatörleri, fabrikalarda ağır makinelerin başında çalışan kadın işçiler, yönetim masalarında karar veren kadın yöneticiler… Markalar birbiri ardına “kadının gücü”, “kadın her işi yapabilir” mesajları veren videolar yayınlıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sosyal medyada, televizyonlarda ve billboardlarda kadınların ne kadar güçlü, üretken ve her alanda var olabileceğini anlatan kampanyalar dolaşıma giriyor.</p>
<p>Elbette bunlar önemli mesajlar. Fakat bütün bu görüntülerin arasında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Dünyanın bir yerinde kadınların eşitliğinden, kadın evrensel haklarından ve hatta kamyon kullanabilmesi üzerine reklamlar yapılırken, başka bir yerde kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkı bile elinden kolaylıkla alınabiliyor.</p>
<p>Türkiye’nin hemen yanı başında, İran’da, kadınların gerçekliği çok farklı bir hikâye anlatıyor.</p>
<p>İranlı kadınlar iç içe geçmiş en az üç farklı katmandan oluşan bir mücadeleyi vermek zorundu.</p>
<p>Birinci katman aslında bütün dünyada kadınların karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar: erkek egemen toplumsal düzen. İran toplumu da bundan bağımsız değil. Tıpkı dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kadınlar toplumsal roller, çalışma hayatındaki eşitsizlikler ve kültürel kalıplarla mücadele etmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Fakat İran’daki durum bununla sınırlı değil.</p>
<p>İkinci katman, ülkenin siyasi yapısı ile ilintili. 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında kurulan sistemde dini otoriteler devlet yapısının merkezinde yer aldı. Bu yapının önemli bir kısmı, kadın hakları söylemini Batı’nın kültürel ve siyasi etkisinin bir aracı olarak görüyor. Bu bakış açısı, kadınların kıyafetlerinden boşanma hakkına kadar pek çok alanda kısıtlayıcı politikaların meşrulaştırılmasına yol açabiliyor. Örneğin İran’da kadınlar dışarıda başörtüsü takmak zorunda.</p>
<p>2022 yılında başörtüsünü düzgün takmadığı için gözaltına alınan ve gözaltında hayatını kaybeden Mahsa Amini sonrasında başlayan protestolar, bu gerilimin ne kadar derin olduğunu gösterdi. Sokaklarda yükselen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı yalnızca bir bireysel hak talebini değil, daha geniş bir toplumsal değişim isteğini ifade ediyordu.</p>
<p>Bu protestolar Batı’da çoğunlukla halkın yönetime isyanı olarak yorumlanıyor, fakat İranlı kadınların büyük kısmının muhafazakâr olduğunun ve başörtüsü ile bir problemi olmadığının da altını çizmek gerek. Elbette kadınların başörtüsünün devlet tarafından zorunlu tutulmasına tepkileri haklı olmakla birlikte, Batı medyasında sanki bütün İranlı kadınların başörtüsü ile bir problemi varmış gibi yansıtılması da gerçeği saptırmaktadır.</p>
<p>İran’da kadınlara kıyafetleri ile ilgili dayatmalar yapılması molla rejimine has değil, bundan önce de Şah yönetiminde kadınların başörtüsü takmasının yasaklandığını biliyoruz.</p>
<p>İranlı kadınların karşı karşıya olduğu üçüncü ve belki de en ciddi problem katmanı ise ülkenin yaklaşık 40 yıldır ABD’nin maksimum baskı politikasına maruz kalmasıyla beraber gelen güvenlik kaygılarıyla ilgili. Sonuçta İranlı kadınlar da İran devletinin parçası ve devleti parçalamaya yönelik her girişim her kırılgan grup gibi onları da çok fazla etkiliyor.</p>
<p>İran devletinin devamlı ABD ve İsrail kaynaklı baskıya maruz kalması da içeride her değişim talebinin “dış müdahale” veya “ulusal güvenlik” başlıklarının gölgesinde kalmasına neden oluyor. Ayrıca, bu değişim talepleri hep devleti zayıflatma stratejisi gibi algılanıyor. Halbuki ülkenin yakasını bıraksalar o toplum kendi iç dengesinde bu hak taleplerini müzakere edebilecek.</p>
<p>28 Şubat 2026’dan önce İranlı kadınların ezildiğinden dem vurmasıyla Batılıların İranlı kadınların sorunlarını umursadıkları düşünülebilirdi. Bu fikrin Türkiye’de de çok alıcısı bulunmaktadır. Seküler çevrelerde başörtüsü yasakları da çoğunlukla böyle haklı görülmüştür. Başörtüsü serbest bırakılırsa Türkiye’nin İran’a dönüşeceği evhamları hâlâ zihinlerde. Halbuki bu algılarda gözden kaçan bir başka veri de İranlı kadınların eğitim performansıdır. İran, özellikle 1990’lardan 2013’e kadar geçen dönemde kadınların yükseköğretime katılımında bölgesinin en dikkat çekici örneklerinden biri olmuş, birçok göstergede Türkiye’yi dahi geride bırakmıştır. Bu durum, İran toplumunun tek boyutlu biçimde “geri kalmış kadınlar” söylemiyle açıklanamayacağını gösterir.</p>
<p>Fakat 28 Şubat tarihinde ABD-İsrail ortak saldırısıyla yaşamaya başlanan trajediler, Batılı devletlerin kadın hakları ile ilgili iki yüzlülüğünü en çıplak biçimde ortaya koydu. ABD–İsrail saldırıları sonucunda 168 kız çocuğunun hayatını kaybetmiş olması, savaşın en ağır bedelini çoğu zaman kadınların ve çocukların ödediğini bir kez daha hatırlatıyor. Bu tür kayıplar, hangi siyasi pozisyondan bakılırsa bakılsın, insanlık vicdanında derin bir yara açmaktadır.</p>
<p>Batı’nın müslüman kadının haklarına destek oluyor gibi görünmesi İranlı kadınlara da has değildir, Gazze’de de Hamas kadınlara şiddet uyguladığı söylemi devamlı dolaşımdadır. Afganistan’da da Taliban’ın kadınları insan yerine koymadığı da sabit bir gündem maddesidir. Buna karşılık, İranlı, Afgan ve Filistinli kadınları ise Batılı ülkeler yukarıdan bombalayarak, hayatla bağlarını kopararak özgürleştirmektedirler!!!</p>
<p>Ayrıca, kadın hakları konusunda Müslüman dünyaya Batılıların yalnızca tek taraflı bir “medeniyet dersi” vermeye çalışması kendi içlerindeki sorunlarla yan yana konulduğunda tencere dibin kara eleştirilerine açık hâle geliyor. Nitekim Jeffrey Epstein davası, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında reşit olmayan kız çocuklarının nasıl sistematik biçimde istismar edilebildiğini gözler önüne sermişti. Bu tablo, kadın bedeninin farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde metalaştırılabildiğini gösteriyor.</p>
<p>Bugün ortaya çıkan acı gerçek şu: Batı’da bazı kız çocuklarının bedenleri istismar ağlarının hedefi olurken, İranlı kız çocuklarının bedenleri savaşın ve bombaların hedefi olabiliyor. Bu karşılaştırma, iki durumu eşitlemek için değil; ahlâkî üstünlük iddialarının ne kadar dikkatli kurulması gerektiğini hatırlatmak için önemlidir.</p>
<p>Velhasıl, İranlı kadınlara yönelik uluslararası “acıma” dili, stratejik araçsallaştırmaya maalesef hizmet ediyor. Bu nedenle hem İran yönetiminin kadınların temel hak ve özgürlüklerini genişletmesi gerektiğini söylemek hem de dış güçlerin insan hakları söylemini jeopolitik baskı aracına dönüştürmesine eleştirel yaklaşmak mümkündür — hatta gereklidir.</p>
<p>Reklam filmlerindeki güçlü kadın imgeleri umut verici olabilir. Ancak 8 Mart’ın gerçek değeri, bu görüntülerin ötesine bakabildiğimizde ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki, yan komşumuz İran’da kadınlar bir kamyonun direksiyonuna geçebilmenin değil, nefes alabilmenin ve çocuklarının hayatta kalabilmesinin mücadelesini veriyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/">İranlı Kadınların Kadınlar Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
