<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ünsal Çetin, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/unsalcetin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Aug 2022 22:56:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Faizi Düşürmenin Doğru Yolu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/faizi-dusurmenin-dogru-yolu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 06:28:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/faizi-dusurmenin-dogru-yolu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye ağır çekim bir ekonomik yıkım yaşıyor; 2020’li yılları bir kayıp on yıla dönüştürme ihtimali olan yıkım. Ağır çekim olması kimilerinin işine, kimilerinin partizanlığına, kimilerinin sahtekârlığına iyi geliyor olabilir. Ancak ekonomi tarihi bize şunu gösterir; piyasa ekonomisi beşeri kurumlar içinde samimiyetsizliği en disiplinli şekilde, er veya geç yaptırıma tabi tutan kurumdur. ‘Yatırım, üretim, istihdam ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/faizi-dusurmenin-dogru-yolu/">Faizi Düşürmenin Doğru Yolu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye ağır çekim bir ekonomik yıkım yaşıyor; 2020’li yılları bir kayıp on yıla dönüştürme ihtimali olan yıkım. Ağır çekim olması kimilerinin işine, kimilerinin partizanlığına, kimilerinin sahtekârlığına iyi geliyor olabilir. Ancak ekonomi tarihi bize şunu gösterir; piyasa ekonomisi beşeri kurumlar içinde samimiyetsizliği en disiplinli şekilde, er veya geç yaptırıma tabi tutan kurumdur.</p>
<p>‘Yatırım, üretim, istihdam ve ihracatın önündeki en büyük engel olan yüksek faiz, Türkiye’yi rekabette geri bırakıyor’ anlayışı öylece duruyor karşımızda. Bir tezmiş gibi, bir modelmiş gibi, bir ‘anlayış; idrak edişmiş’ gibi. İşe yarayacağı tek şey ise ‘birinci adımdan ötesini düşünememenin vahim sonuçları’ tarihine yazılmak.</p>
<p>Bir aralar, az ihtimalle olsa da, faiz lobisi söyleminin geçici olabileceğini düşünmüştüm. Bu söylem uzunca bir süredir bizimle ve uzun bir süre daha ortalıkta dolaşacak gibi görünüyor. Söylemi dile getirenler herhangi bir tartışmanın içinde bile değil. Onlara göre tartışmaya da yer yok. Ve esasen, bu kadar yaygın bir söylem olmasına rağmen, bu söylem para politikası hakkında bir tartışma bile değil. Zaten memlekette bu kadar çok para politikası uzmanı da yok. Faizin ortadan kaldırılması amacıyla ‘merkez bankasının arkasına saklanma’ durumu ile karşı karşıyayız. Daha doğrusu merkezî bir planlama organının fiyat kontrolü mekanizmasından medet umulması söz konusu. Bu, pek iç açıcı değil. Ülkenin gündeminde para politikası tartışması gibi duran şey aslında ödünç verilebilir fonlar piyasasının bizzat kendisine karşı verilen bir savaşı şiddetlendirme gayreti.</p>
<p>Bunun genel resmi görememe boyutu da mevcut. Finansal baskıcılığımız ekonomik özgürlüğümüzü kısıtlayan ciddi bir tehdit. Örneğin, PayPal’in ülkeden kapı dışarı edilmesinin Twitter’ın kapatılmasından pek farkı olmayan bir ‘özgürlük ihlali’ olduğunu çok az kişi fark edebiliyor. Bu yüzden, hayatlarımıza hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyoruz. Bu aldanımı mümkün kılan ise devletçi–müdahaleci paradigma. Ülkemin kimi akademisyenleri konu ‘akademik özgürlüğe’ gelince bir bardak suda fırtına koparıyor. Ama ekonomik özgürlük aynı kişilere göre, göz ardı etmeye fazlasıyla değer bir saha. Bu sebeple, onların özgürlük çığlıkları benim nazarımda samimi değil, sadece bir çifte standardın dışa vurumu.</p>
<p>2009’dan bu yana TCMB’nin reel faiz politika oranları ya negatif ya da sıfıra çok yakın olduğu hâlde, ‘yetmez, bu bizi kesmez, nominal oranlarını gelişmiş ülke merkez bankalarınınki gibi sıfıra yaklaştır’ deniyor. Gelişmiş ülkelerin merkez bankalarının yaptığı şey doğru mu diye soran yokken elbette böyle denir, daha iyisi çıkmaz. ‘Piyasa dışı’ bir kurum olan merkez bankasının varlığını sorgulamanın çok ama çok uzağındayız. Bu tarz bir sorgulama bizim Kargo Kültümüzü fersah fersah aşar. Hal böyleyken, dinleyen, süzgeçten geçiren, karşısındaki kişinin söylediği değerli şeyin üzerinden düşünmeye, eklemeye ve yeni sorular sormaya devam eden bir müzakereci bulmak çok az ihtimal taşıyor.</p>
<p>Sorun ne bizim ülkemize, ne de bizim zamanımıza has. Liberal iktisat doğuşundan bu yana bu konuda büyük bir birikim oluşturdu. Gelin birlikte bu birikimin içinden, muhtemelen okuması en keyifli pasajlarından birisini beraber okuyalım. Murray N. Rothbard ‘çağımızın en yaygın ve en berbat safsatalarından birisi olan Düşük Faiz Oranı Fetişini’ kaleme alır (<em>benim çevirimle</em>);</p>
<p>“Bu bana hep II. Dünya Savaşı esnasında Güney Pasifik bölgelerinde kök salan Kargo Kültünü hatırlatır. Bu bölgelerdeki ilkel yerliler büyük demir kuşların gökyüzünden yere indiğini ve bu kuşların gıda, kıyafet, radyo ve diğer mallarla tıka basa mücehhez ABD askerlerini doğurduğunu gördüler.</p>
<p>Savaştan sonra ABD ordusu bölgeyi terk etti ve malların o eski bol bereket akışı ortadan kayboldu. Bunun üzerine yüksek teknolojili empirik korelasyon metotlarını kullanan yerliler, şayet bu dev kuşlar geri dönmeye teşvik edilirse, özlemi ile yanıp tutuştukları malların onlarla birlikte geri geleceği sonucuna vardılar. Yerliler daha sonra kanatlarını çırpan ve geniş demir kuşları köylerine dönmek için ‘yemlemeye’ çalışan kâğıttan kuş modelleri yaptılar.</p>
<p>Benzer şekilde İngilizler, Fransızlar ve diğer ülkeler 17. Yüzyıl’da Hollandalıların Avrupa’daki açık arayla en müreffeh ülke olduğunu gördüler. Hollandalıların zenginliğinin söylenegelen bir sebebini kolaçan eden İngilizler ‘sebep Hollandalıların keyfini çattıkları düşük faiz oranları olsa gerek’ diye bir sonuca ulaştılar. Fakat Hollandalıların refahını açıklayan çok sayıda daha makul nedensellik teorileri ileri sürülebilirdi: Daha az kontroller, daha serbest piyasalar ve daha düşük vergi oranları.</p>
<p>Düşük faiz oranları bu refahın sebebi değil sadece bir belirtisi idi. Fakat çok sayıda İngiliz teorisyen, refah üretmek için gerekli sözüm ona nedensellik bağlantısını bulmuş oldukları için, büyülenmiş bir ruh halindeydi. Bulunan çare faiz oranının hükümet eylemleri vasıtasıyla zorla baskı altına alınarak düşürülmesiydi: yani faiz oranlarını insanların zaman tercihlerince belirlenen ‘doğal’ ya da serbest piyasa oranının altına itekleyerek düşürmek. Fakat faiz oranını hükümet zorlaması ile düşürmek onu ancak hakiki ‘zaman tercihi’ oranının altına indirir. Ve bu yöntem, piyasalarda kaynakların büyük boyutta hatalı tahsislerine ve israfına sebep olur.” (<em>Ekonomiyi Anlamak</em>, Liberte, s. 156).</p>
<p>Faiz oranlarının düşmesini isteyebilirsiniz. Bu sizin –bilim dışı– keyfî değer yargınızdır. Ben ise değer bağımsız Avusturyalı bir ekonomist –bilim adamı– olarak, ne Arz Yönlüler gibi tasarruflardan yanayım ne de Keynes’giller gibi tasarruf karşıtıyım. Benim kaygım, hâlihazırdaki yatırımların ve yatırım planlamalarının insanların gerçek tasarruf mevcutları/ertelenmiş harcamaları ile; yani, zaman tercihleri ile tutarlı olmasıdır. Bu tutarlılık olmadığında, yani merkez bankaları marifetiyle, mevcut olmayan tasarruflar varmış gibi yatırım etkinliklerine giriştiğimizde ekonomiye zarar veririz. Sadece ‘faiz lobisi’ olarak çirkin bir şekilde karalanan bankacılık sektörüne değil, bütün ülkemize vereceğimiz bir zarardır bu. Dahası, insanların tasarruf, yatırım, harcama kararlarını keyfî politika marifetiyle aldatarak veya devlet zoruyla değiştirmenin getireceği özgürlük kaybı ve finansal baskıcılıktan da uzak durmuş oluruz.</p>
<p>Bu benim faiz oranlarını düşürmek isteyenlere bilimsel tavsiyeler yapamayacağım anlamına gelmez. Faiz oranlarının düşmesini mi istiyorsunuz? Öncelikle, faiz oranlarının içine gömülü olan enflasyon primini sıfıra çekin. Bugün ülkemizde faiz oranlarının içindeki en büyük dilim olan enflasyon oranı, gittikçe kötüleşen ve artık kaotik bir hale bürünen ekonomi politikası nedeniyle orada inatla kalmaktadır. Devleti küçültün; vergi oranlarını düşürün. Finansal kontrolleri asgariye indirin. Finansal kesimi şamar oğlanına çevirmeyin. Yabancı bankaların yurtiçine girişini teşvik edin ki rekabet ve kredi bolluğu iyice artsın, bu sayede faiz oranları düşsün. Faiz lobisi söylemini ve bu söylemin işaret ettiği sorunlu paradigmayı terk edin.</p>
<p>Çünkü bu paradigmanın bizzat kendisi faiz oranlarını düşüşüne yaramayacağı kesin olan, ülke adına gerçekten çok vahim bir talihsizlikten ibaret. Bu talihsizliğin zararı sadece kredi piyasası aktörlerinin ülke riski algısını yükseltmekle veya finansal saha çeperinde kalan şu ya da bu etkiyle sınırlı değil. Çok övünülen, hatta artık bir böbürlenme vesilesi kılınan savunma sanayii projelerinin sürdürülemez hale gelmesi, altyapı yatırımlarının mevcut finansman yapısı nedeniyle kara deliğe dönüşmesi vb. risklere hiç olmadığı kadar yakınız. Genel bir ekonomik çöküşte artacak olan yabancı/mülteci düşmanlığına da.</p>
<p>Kısacası, kaset bir süredir fena halde geriye sarıyor. Ve bu gerilemenin tamiri mümkün bir bant kopuşuyla sona ermeyeceği artık yeterince kesinlik kazandı. Kasetin yerine yenisini üretip, yeni bir müziğe başlamak bu ülke için çok sancılı olacak.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/faizi-dusurmenin-dogru-yolu/">Faizi Düşürmenin Doğru Yolu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurun Yükselişi, Aklın Düşüşü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurun-yukselisi-aklin-dususu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Dec 2021 09:26:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurun-yukselisi-aklin-dususu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkenin durumuna dair akıl ve vicdanla yazan, yazılarının arşivlik değere sahip olduğunu düşündüğüm iki isim, önce N. B. Karaca ve sonra H. Berktay mevcut genel ve menfi durumu tasvir için Platon’un Mağara Alegorisine atıf yaptı; Karaca’nın yazısı daha çok tek taraflı/partizanca düşünceye bir serzeniş içeriyordu. Berktay’ın yazısı ise düşünce dünyamızdaki çürümüşlüğe bir vurguydu. Bu yazıları [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurun-yukselisi-aklin-dususu/">Kurun Yükselişi, Aklın Düşüşü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkenin durumuna dair akıl ve vicdanla yazan, yazılarının arşivlik değere sahip olduğunu düşündüğüm iki isim, önce N. B. Karaca ve sonra H. Berktay mevcut genel ve menfi durumu tasvir için Platon’un Mağara Alegorisine atıf yaptı; Karaca’nın <strong><a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/nihal-bengisu-karaca/3141527-biz">yazısı</a> </strong>daha çok tek taraflı/partizanca düşünceye bir serzeniş içeriyordu. Berktay’ın <strong><a href="https://serbestiyet.com/yazarlar/turkiyeyi-izlerken-ates-sondu-magarayi-busbutun-karanlik-kapladi-74434/">yazısı</a> </strong>ise düşünce dünyamızdaki çürümüşlüğe bir vurguydu. Bu yazıları okumak, ‘<strong><a href="https://www.youtube.com/watch?v=RmBizVdmp68&amp;t=155s">Platon’un Mağarası</a></strong> ülkemiz parasının değeri bakımından neyi ima ifade ederdi’ diye düşünmeye yöneltti beni.</p>
<p>Fiyat istikrarını kelimenin gerçek anlamıyla ‘hiç’ yaşamamış bir ülkeyiz. <em>Nesiller ve nesiller boyu yaşadığımız enflasyonun olmadığı bir Türkiye (mağaranın dışı) neye benzerdi?</em> Bu soruya pek kafa yormuyoruz bile. Bize fiyat istikrarından samimi olarak bahsedenleri dibe köşeye atmış durumdayız. Daha da vahimi, bu ülkenin ekonomik refahına hep en büyük zararı veren enflasyonun siyasette, medyada, akademide bilinçli ve bilinçsiz güçlü destekçileri var. İçinde yaşadığımız bir mağarada demokrasi, insan hakları, özgürlük ideallerinin fiyat sistemindeki karşılığı olan sağlam parayı da sadece gölgesiyle tanıyoruz. Bununla kalmayıp, sağlam paranın mağara duvarındaki bulanık gölgesini ‘gerçek fiyat istikrarı’ zanneden bir para politikası yönetimi altındayız. (Fiyat istikrarını bu ve diğer pek çok yazımda ‘birinci en iyi’ istikrar durumu olarak gördüğüm, verimlilik artışlarına bağlı olarak doğan ılımlı deflasyon durumunu da kapsayacak şekilde kullanıyorum).</p>
<p>Eklemeliyim ki, Mağara Alegorisinin Bastiat ve Hazlitt gibi liberal ekonomistlerin tefekküründeki temel muhakeme ilkeleri ile uyumlu olduğunu düşünüyorum. Devlet politikalarının sadece görünen sonuçlarını değil, görünmeyen sonuçlarını da düşünmemiz gerekir. Bu politikaların sadece kısa dönemdeki ve bir kesim üzerindeki değil, uzun vadeli ve bütün kesimlere şamil sonuçlarını da hesaba katmalıyız. Bastiat ve Hazlitt bu uyarıları ile Platon’un Mağarasından kaçışa yol gösterir.</p>
<p><strong>Parasal Dengesizlikten Parasal Kaosa</strong></p>
<p>Paranın miktar teorisi özünde yıkılmaz bir gerçek barındırır. <em>Diğer şartlar aynı kaldığında,</em> paranın miktarı arttıkça değeri düşer. Bu teori Şikago Okulunun parlayan yıllarında altın çağını yaşadı. Ancak şimdilerde, 2008 sonrasının astronomik küresel parasal genişlemelerine bakıp, bu teoriyi gözden düşürenlere rastlamak mümkün. Neden yanıldıklarını açıklamak ayrı bir yazıyı gerektirir.</p>
<p>Miktar teorisi fazlasıyla mekaniktir. Para değerindeki değişimi paranın miktarına, yani onun objektif-maddi vasfına bağlar. Böyle olduğu için de para arzı artış seviyesinden farklılaşan enflasyon oranlarını tek başına açıklayamaz. Paranın nitelik teorisi ise para arz edenin piyasaya ne kadar para sürdüğüne bakmakla kalmaz. Avusturya Okulunun bu teorisi para talep edenlerin o paraya dair sübjektif kıymet takdirlerindeki değişimin son sözü (ve hatta ilk sözü de) söylediğini kabul eder.</p>
<p>Bize enflasyonu resmeden açıklamaların enflasyonun sebebini de açıkladığını zannederiz. Resmini çizmek her zaman nedenini açıklamak anlamına gelmeyebilir. ‘Kurlardaki yükseliş, mevcut ekonomik yapımızda, enerji maliyetlerimizin, diğer ithal hammadde ve yarı mamullerin fiyatlarını yükseltir ve bu da…’ ile başlayan açıklama ne kadar güzel resmedici olsa da tek başına kök nedeni açıklayamaz. Mağara duvarında gördüğümüz bulanık gölgelerden biridir bu. Kök neden ise <a href="http://www.hurfikirler.com/enflasyonun-nedeni/"><strong>piyasaya dışarıdan dayatılan para arzı artışıdır</strong></a>. “Sürekli enflasyon sadece, eğer merkez bankası nominal para basmayı sürdürürse mümkündür”. Sürekli para basan bir merkez bankası olmazsa, TL’ye karşı omuz omuza halay çeken ve sürekli yükselen onca yabancı para birimi de olmaz. Kurlardaki değişim –olması gerektiği gibi– yalnızca piyasa ihtiyaçlarının yansımalarını; parasal denge durumlarını gösterir; TCMB’nin ürettiği parasal fazlalıkların zorunlu kıldığı değişimleri göstermez. Bu sayede, fiyat sisteminin nominal ve reel değişkenleri arasında <em>doğru ve dürüst</em> bağlantılar kurulur.</p>
<p>Buradan beklentilerin sahneye çıkışına geliriz. Enflasyonu bir parasal dengesizlikten parasal kaosa dönüştürecek kadar kötü bir politika <em>para arzı artışı ile enflasyon arasındaki kayışı zayıflatır ve koparır</em>. Karar birimlerinin sübjektif kıymet takdirlerinin tek başına belirleyiciliği daha aşikâr hale gelir. Örneğin, finans çevrelerinde dolaşıma giren “Türk Lirası bugün dünden daha zayıf olabilir ama en azından yarından daha güçlü” <a href="https://tr.sputniknews.com/20211011/dolar-9-lira-ile-rekor-tazeledi-1049722942.html"><strong>vb. ifadeler</strong></a> bu kopuşa işaret eder. TCMB Ocak 2020 enflasyon raporunda %5,4 olan 2021 yılsonu resmi enflasyon tahminini Ekim 2020 raporunda %9,4’e, Nisan 2021 raporunda %12,2’ye, Ekim 2021 raporunda ise %18,4’e yükseltir. Çaresizliğin göstergesi olarak bu rakamlar bir bakıma ‘Enflasyonun nedeni benim’ itirafıdır. <em>Bir söz verip, arkasında duramamanın ve duramayanın kendisi enflasyonun sebebi olur.</em> “Artık piyasalar TCMB’nin enflasyonu düşürmek için bir şey yapmayacağını düşünüyor” <a href="https://www.capital.com.tr/yazarlar/sedef-seckin-buyuk/enflasyon-atesiyle-oyun"><strong>olunca</strong></a>, serbest bir kur rejiminde hem de ikinci kez döviz krizi yaşanır. Kısaca ifade edecek olursak, durum fiyat sisteminde bir kargaşa halidir.</p>
<p><strong>Bugünkü Çıkmaz Yol</strong></p>
<p>Başka bir yazımda ‘Yüksek fiyatların çaresi, yüksek fiyatlardır’ çıkmazına <a href="http://www.hurfikirler.com/illiberal-para-politikamizin-kamusal-zarari/"><strong>değinmiştim</strong></a>. Bugün itibarıyla bu hata, “Kurdaki rekabet gücü yatırımda, üretimde, istihdamda artışa yol açar”<strong> <a href="https://www.bloomberght.com/erdogan-bu-ekonomik-kurtulus-savasindan-zaferle-cikacagiz-2292587">şeklindeki ifade</a></strong> ile daha da aşikâr surette karşımıza çıkıyor. Öncelikle, bu ekonomik güzelliklerde artışa yol açmak o kadar da kolay değildir. Başka bir ifadeyle, “kurdaki rekabet gücü” diye bir şey yoktur. <em>Çünkü kur seviyesinde merkez bankası manipülasyonunun doğurduğu değişimler çift tarafı keskin bıçak gibidir.</em> İhracatçıya teşvik gibi görünen, tüketicinin satın alma gücünü erozyona uğratarak, ihracatçıya gelir aktarımıdır. Bu tesir bile ancak çok kısa vadeli bir doping etkisi gösterir. İhracatçının da önemli ölçüde ithal mal ve hizmetleri kullanıyor olması nedeniyle, bıçak eninde sonunda ihracatçıya da zarar verir.</p>
<p>Politika yapıcıların son zamanlarda piyasanın otomatik dengeleştirici mekanizmalarına işaretle müdahaleciliklerini <a href="https://twitter.com/NureddinNebati/status/1463969032764375045?s=20"><strong>perdelemeye çalışıyor olmaları</strong></a> liberal bir ekonomistin dikkatinden kaçmasa gerek. Devletin temel bir gösterge sistematiği olan kurların seviyesi ile oynayarak bütün bir ülke ekonomisinin yapması gereken asıl işi ortaya çıkarması elbette mümkün değil. Serbest piyasanın koordine edici kur ve fiyat değişimleri en iyi parasal denge çatısı altında işlevsel kalır. Kurların mevcut seviyesi fiyat sisteminin asıl işini yapmasının engellendiğini; fiyat istikrarına yönelik dengeleyici bir süreçten geçtiğimizi değil, kaotik bir enflasyona doğru yol aldığımızı gösteriyor. Mevcut kur seviyelerinin güzellikler getirici olduğu ileri sürülürken, aynı zamanda manipülatif saldırı sonucu olduğu da ifade edilebiliyor. Bu tür büyük çelişkiler ancak politika yapımının artık baştan sona keyfi, kişisel ve <em>ad hoc</em> niteliğe büründüğü zamanlarda ortaya çıkabilir.</p>
<p><strong>Buralara Nereden Geldik?</strong></p>
<p>Bugün itibarıyla, ‘Faiz sebep, enflasyon netice’ hükmü “Enflasyonun çaresi enflasyondur’ politikasının temelini teşkil ediyor. Şu halde, bu hüküm nereden geliyor sorusunu yükseltmeliyiz. Diğer pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da Y. Oğur<strong> <a href="https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/bir-zamanlar-faiz-o-kadar-da-haram-degilken-1591277">hafızamızı tazeledi</a></strong>. Esasen, Necmettin Erbakan’ın ve onun Adil Düzen dediği sosyalist rüyanın günümüze bıraktığı kötü bir mirasın bedelini ödüyoruz. Erbakan ne anlama geldiğini dahi anlamadan, bilmeden bir “Faiz Yok” ilkesi geliştirmişti:</p>
<p>“Adil Düzen’de faiz olmaz. Çünkü faiz, haksızlıktır, zulümdür. Zira kapitalist düzende faiz nedir? Malı üretiyorsunuz toplumun faydasına arz ediyorsunuz. Buna karşılık üretiminize eşdeğer tüketme hakkınızı gösteren senedinizi yani paranızı alıyorsunuz. Kapitalist düzende bu parayı bir bankaya koyuyorsunuz. Bir yıl sonra faizinin ilavesi ile beraber bu parayı size iade ediyor. Siz bu bir yılda yeni bir üretim yapmadınız. Buna mukabil size üretim yapmadan ilave bir tüketim hakkı veriliyor. Kapitalist düzen bu tüketim hakkını nereden veriyor? Ya açıktan para basarak veriyor. Bu takdirde bu herkesin hakkını alıp size vermek demektir. Çünkü açıktan basılan para arz-talep kaidesine göre mevcut malların fiyatlarını yükseltir veyahut da başka bir üretenin hakkını alıp size vermektedir. Bu da o kimsenin yani üretenin yani emekçinin yani fakir fukaranın hakkını alıp getirip size vermek demektir. Her ikisi de haksızlıktır ve zulümdür.”</p>
<p>Carl Menger Sübjektif Değer Teorisini ekonomi bilimine kazandıralı tamı tamına 150 yıl oluyor. Ancak yine de, bir mübadele işleminde değiş–tokuş edilenlerin birbirine “eşdeğerde” olduğu fikri yaşayabiliyor. Ve bu yanlış fikirden hareketle, fiyat sisteminin finansal plandaki en temel koordinasyon mekanizması olan faiz oranları ‘yok olsun’ sonucuna varılabiliyor. Buradaki ölümcül hata, faiz kazancının herhangi bir üretime (veya sunulan faydaya) karşılık alınan ücret olmadığını zannetmektir. Halbuki, bir mübadele işlemini, değiş–tokuş ettikleriniz “eşdeğer” olduğu için değil, <em>aldığınıza verdiğinizden daha fazla değer yüklediğiniz için gerçekleştirirsiniz</em>. Elbette, bu gerçek finansal hizmet ve ürünlerde de geçerlidir.</p>
<p>Her biri 1 aylık gıda ihtiyacınızı karşılayacak 12 ayrı gıda sepetini düşünün. (Anlatım kolaylığı amacıyla sepetin içindeki gıdanın asla bozulmayacağını varsayalım). Mecburen bu sepetleri zaman boyutu üzerinde tahsis edersiniz; pazara çıktığınızda 12 aya (ya da 120 aya) yetecek kadar gıda almazsınız. Kaçınılmaz bir şekilde, 1. ayın sepeti sizin için daha değerli olur. Çünkü sonraki aylara ait sepetleri tüketebilmeniz için (2., 3., … ve 12. sepete sağ salim varabilmeniz için) önce ilk sepeti tüketmeniz gerekir. Sepetler nicelik ve nitelik itibarıyla aynı olsa bile, en yüksek değerli olanı 1. sepet, en düşük değerli olanı 12. sepettir. <em>Bu sıralama, başka bir deyişle değer cetveliniz sizin için sepetlerin hepsinin eşit değerde olmamasını yansıtır.</em> Gittikçe uzayan vade belirsizliği artırır, gelecekteki değeri düşürür; bir aylık gıda tüketiminin bugünkü değeri 12. aydaki (ya da 120. aydaki) gıda tüketiminden daha yüksek olur.</p>
<p>Şimdi, maaşınızın size 12 tane aylık gıda sepeti olarak ödendiğini düşünün. Yani bir aylık geliriniz 12 aylık gıda sepeti olsun. Bir başkası ise gelirini üç ayda bir kazanıyor olsun. Bir diğeri, altı ayda bir gelir elde etsin. Kimilerinin ne zaman ne kazanacağı daha az belirli, daha fazla düzensiz de olabilir. İsterseniz, ancak yıllar sonra iş bulup gelir kazanacak bir öğrencinin bugünkü gıda talebini (yani eğitim/öğretim kredisi talebini) düşünün. Ya da iki yıllık projenin tamamlanmasıyla gelir kazanmaya başlayacak bir girişimcinin gıda talebini. Veya gelirinin çoğunu yaz döneminde kazanan turizm sektörü çalışanını. Her biri kendi ihtiyaç ve tercihlerine bağlı olarak sizin elinizdeki fazla gıda sepetlerine talip olur. Bu kişiler için sizin elinizdeki fazla gıda sepetlerinin değeri <em>sizin bu sepetlere atfettiğiniz değerden daha yüksektir</em>. Bu nedenle, örneğin 12. sepetinizi vadeli olarak satın almak isteyen kişi 12 ay sonra bu sepetin aynısına ek olarak 2 kilo fazladan kuru üzüm ödemeyi vaat eder. <em>Bu kuru üzüm paranın olmadığı bir ekonomideki faizdir.</em> Paranın var olduğu bir ekonomide ise aynı kişinin sizden peşin satın alım yapabilmesi için, bankaya gidip kredi alması ve bu suretle de bankaya faiz ödemesi gerekir. Çünkü gerçek bir finansal hizmet almıştır.</p>
<p>Çağımızın parasal ekonomilerinde, <em>bugün</em> harcadıklarınızdan sonra elinizde para kalırsa, bu sizin için bir fon fazlası teşkil eder. Verili gelirinizi sübjektif değer yargılarınıza, yani tüketim tercihlerinize göre belirlediğiniz ihtiyaçlarınıza tahsis edersiniz. ‘Şimdi mi alayım, daha sonra mı’ kararlarınızı şekillendiren faktör kişisel zaman tercihinizdir. Öte yanda bir yerlerde, <em>bugün</em> konut edinmek isteyen kişinin ya da <em>bugün</em> fabrika kurmak isteyen bir girişimcinin ise fon açığı/ihtiyacı vardır. Kendi zaman tercihleri uyarınca, sizin fon fazlanıza sizden daha fazla değer verirler. İşte böylece, parasal faiz oranı doğar. Faizin enflasyona sebep olduğunu ileri sürmek, benzin fiyatlarının ya da işçi ücretlerinin veya başka herhangi bir üretim girdisinin enflasyona sebep olduğunu söylemek kadar doğru ve mantıklıdır.</p>
<p>Finansal piyasalar ve faiz oranları insan ihtiyaçlarının sonucu olarak açığa çıkar. Bu piyasalar merkezî bir akıl, plan, niyet sonucu varlık bulmadığı gibi, haramzade kapitalist bir sömürü niyetiyle de topluma dayatılmazlar. Finansal ürün ve hizmetler ekonominin diğer sektörlerindeki ürün ve hizmetlerden daha az meşru ya da daha az faydalı değildir. Finansçının yaptığı iş bir bütün olarak toplumun kaynaklarının en doğru yerlere tahsis edilmesidir. Kaynağı kullanan kişinin kredi değerliliğini, kaynağın kullanıldığı işin verimliğini, verilen kredinin geri ödenebilir olmasını, teminat, vade, hukuki ve operasyonel süreçleri, fon tahsisinin bütün diğer implikasyonlarını düşünecek taraf finansçıdır. ‘Girişimci’ dediğimizde, çoğu zaman kelimenin dar anlamını kastederiz; iş kuran ve işletme yöneten kişiler aklımıza gelir. Bir ekonomide, bu dar anlamıyla girişimciliğe en yakın fonksiyonu ifa eden aktörler finansçılardır.</p>
<p>Para da bir maldır ve değeri sübjektif değer yasasına tabidir. Paranın değerini son kertede sayısız ekonomik karar biriminin söz konusu paraya atfettiği önem derecesi belirler. <em>Bu değerleme aynı zamanda karar birimlerinin parayı arz eden devletin para ve ekonomi politikasına verdiği not anlamına gelir.   </em></p>
<p>Erbakan zihninde hep ‘ağır sanayi’ ülküsü taşıyan bir politikacıydı. Belki de, aldığı mühendislik eğitiminin de etkisiyle ekonomik değerin üretilen şeyin ağırlığı ile ilgili olduğunu düşündü. Fikirlerini şekillendiren yıllar devlet girişimciliğinin dünyanın hemen her yerinde, özellikle maddi üretim sahasında aktif olduğu bir dönemdi. Muhtemeldir ki, <strong><a href="https://www.erbakan.edu.tr/s/erbakan">Alman motor fabrikalarında yaşadığı heyecan</a></strong> da onun maddi üretime odaklanmasında rol oynamıştı. Ekonomik konularda sosyalist fikirlere yem olan İslamcılık akımının bir önderiydi. Bu nedenle, emek değer teorisinin en azından zımni tesiri altındaydı. Hemen her dinî inanç sisteminde ve coğrafyasında görülen kadim “finansçıdan nefret” hurafesini bağrına basmıştı. Küfür niyetine kullandığı “Rantiyeci” kelimesi bunun bir yansımasıydı. Maddi üretimin dışında ve ötesinde, hizmetler sektörünün küresel ekonomi boyutunda genişlediği 1990 sonrası dönem onun uzun ömrünün son on yıllarıydı. Tek başına finansal ürün ve hizmetlerdeki muazzam çeşitlenmeye anlam verebilmesi hiç mümkün olmadı. Refah seviyesi arttıkça, insanların daha soyut mal ve hizmetlere daha fazla talep gösterdiği, bu talebin de dijital bir ekonomi içerisinde, banka şubelerinden çıkıp hayatın her anına dâhil olan bankacılık işlemleri anlamına geldiğini görse, kendisini daha da mutsuz hissederdi. Kesin olan şey şu ki, Erbakan finansal ekonomi özelinde bir cehalet örneğiydi. Zaman tercihi, zaman değeri, bugünkü değer ve gelecekteki değer hesaplamalarını boşa çıkaran, kişisel bir hayal âleminde yaşıyordu.</p>
<p><strong>Serbest Piyasanın Değeri</strong></p>
<p>Müdahale edilmemiş, serbest piyasalarda makro-ekonomik krizler olmaz. Gerçekten serbest olan piyasalarda parasal enflasyon da olmaz. Üretim faktörleri toplam verimliliğindeki düşüşlere bağlı olarak hayat pahalılığı olabilir. Örneğin, bütün bir yıl boyunca çalışıp didinip yine de genel verimlilik seviyesinde ilerleme sağlayamayan bir toplum bunun getirdiği refah duraklamasını hak etmiştir; bu gerçekle yüzleşmesi gelecek nesiller adına çok daha iyidir.</p>
<p>Ülkemizin 2001–2003 dönemi ekonomik intibak süreci ağırlıklı olarak piyasa koordinasyonunda gerçekleşmişti. Böyle olduğu için, 2016’ya kadar devam eden ekonomik ilerleme gerçekleşebildi. Düzeltmeyi çok piyasacı ya da liberal bir ülke olduğumuz için piyasaya bırakmamıştık. Devlet müdahalesi ile kendimizi kandırmaya bile takatimiz kalmadığı için, büyük ölçüde süreci kendi haline bıraktık. Faiz oranları ile savaş vb. beyhude amaçlar için israf edecek cephanemiz kalmamıştı. Faizi bütün ekonomik kötülüklerin anası görenler haklı olsaydı, 2002–2007 arasının faiz oranlarının bize bir refah döneminin başlangıcını değil, dipsiz bir kıyameti yaşatması gerekirdi.</p>
<p>Bilakis, gidişatın dörtnala enflasyondan parasal dengeye doğru bir ilerleme olması nedeniyle, bünyevi büyüme oranımızda zenginleştik. Dolar–TL kuru 2003 ile 2013 arasındaki 10 yıl içinde 1,64’ten ancak 1,78 TL’ye yükseldi. 2002–2008 arasında kurun düştüğü ama ihracatın 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktığı bir dönem bile yaşadık. (Bu başarıyı dönemin küresel likidite bolluğuna bağlayıp küçümseyenlere, 2009 sonrasının küresel likidite selini ve son birkaç yılın tufanını hatırlatmayacağım.) 2003–2013 dönemi boyunca ihracatın ithalatı karşılama oranı %72–%56 arasında salındı; yani, “düşük kur-ithalat korkaklarını” yanlışlayacak şekilde, ithalatımız dünyayı başımıza yıkmadı, ekonomik ilerlememizle dengeli kaldı. Ancak o zamanlar enflasyonu %10’un altına indirme ve orada tutma şeklinde güvenilir ve tutarlı<strong> <a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/turkiyenin-2002-sonrasi-buyuk-moderasyonu,686.php">bir politika vardı</a></strong>.</p>
<p>Belki de, işte bütün bu nedenlerle, Platon’un Parasal Mağarasından çıkış hakkında düşünenlerin önce o güzel soruyu ve acıklı tespiti hatırlamaları gerekiyor; “<strong><a href="https://www.cafrande.org/demokratik-ulkunun-basarisizligi-friedrich-a-hayek/">Yoksa dünyanın ne kadar az akılla yönetildiğini bilmiyor musun oğlum?</a></strong>”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurun-yukselisi-aklin-dususu/">Kurun Yükselişi, Aklın Düşüşü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatın Anlamı ve İnsan Eylemi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hayatin-anlami-ve-insan-eylemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Oct 2021 10:32:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/hayatin-anlami-ve-insan-eylemi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emperyal bir sosyal bilim olarak iktisat şaheserlerle doludur. Bu şaheserler arasında benim için en çok anlam ifade edeni ise açık ara farkla Ludwig von Mises’in Human Action: A Treatise on Economics (İnsan Eylemi: İktisat Üzerine Bir İnceleme) kitabıdır. Kitap II. Dünya Savaşı sonrasında, Avusturya İktisat Okulunun öldüğünün ilan edildiği bir dönemde, 1949 yılında yayınlanmıştı. Ancak, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hayatin-anlami-ve-insan-eylemi/">Hayatın Anlamı ve İnsan Eylemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Emperyal bir sosyal bilim olarak iktisat şaheserlerle doludur. Bu şaheserler arasında benim için en çok anlam ifade edeni ise açık ara farkla Ludwig von Mises’in <strong><a href="https://mises.org/library/human-action-0"><em>Human Action: A Treatise on Economics</em></a> (<a href="https://www.liberte.com.tr/insan-eylemi"><em>İnsan Eylemi: İktisat Üzerine Bir İnceleme</em></a></strong>) kitabıdır. Kitap II. Dünya Savaşı sonrasında, Avusturya İktisat Okulunun öldüğünün ilan edildiği bir dönemde, 1949 yılında yayınlanmıştı. Ancak, <em>İnsan Eylemi</em>, Friedrich von Hayek’in <strong><a href="https://mises.org/library/individualism-and-economic-order"><em>Individualism and Economic Order</em></a>’</strong>ı (<em>Bireycilik ve Ekonomik Düzen</em>’i) ile birlikte, Okulun 1970’lerdeki yeniden dirilişini mümkün kılan kule gibi bir eserdir. Esasen, Mises onu 1940 yılında Almanca yayınlamıştı. Ancak Savaş gündemi sona erdikten sonra, artık New York’lu olan Mises en çok değer verdiği eserini baştan sona ve bu defa İngilizce olarak yeniden yazdı, ayrıca kapsamını genişletti. Sonuç, iktisat biliminde yeni örnekleri artık pek ortaya çıkmayan türden, yaklaşık 900 sayfalık interdisipliner bir ‘treatise’, yani genel inceleme idi.</p>
<p>Önce Türkçe çevirisini ve kısa bir süre sonra ise İngilizce orijinalini okumak, saatlerce elimden bırakamadığım, ama esere daldıkça bu ‘bırakmama’ duygusunun güçlendiği bir tecrübe olmuştu benim için. İktisat bilimine katkısı bakımından bu esere hak ettiğini vermek adına, bu yazıdakinden daha çok şey söyleyebilir ya da yazabilirim. Bu yazı ise, bir tür borç ikrarı amacıyla yazıldığından, biraz kişisel, hayli serbest ve tamamen deneme olmaktan ibarettir.</p>
<p>Eserdeki fikirlerin cazibesi, tutarlılığı, zihin genişleten zenginliği ‘benim için’ sarsıcı boyuttaydı. Yeni, farklı, güzel, görkemli ve dahası manzarayı doğru resmeden bir tabloya ilk kez bakan her insanın hissedebileceği türden heyecandı, <em>İnsan Eylemi</em>’ni okumak. Kitabın baskıları arasında fiziki güzellik bakımından en özeline sahip olmuştum. Bu, Mises Enstitüsü tarafından Janson yazı tipi ile basılan, kapak yazıları hakiki altından özel bir baskıydı. Okumaya başlamadan önce ve okumaya ara verdiğimde mürekkep ve kâğıt kokusunun o keskin karışımını koklamadan yapamazdım. Bugün halen kitabı sevmek için elime aldığımda, kitabın muhafaza kutusunun içinde keskinliğini kaybetmeyen o kokuyu içime çekmek beni mutlu eder.</p>
<p>Mises muarızlarınca ‘yalnızca bir teorisyen’ ya da ‘yalnızca iktisat felsefecisi’ olmakla, ayrıca aşırı radikal ve tavizsiz olmakla eleştirilmiş ve küçümsenmiştir. Onu bilinir yapan eserlerin içeriği bile bence bu eleştiri ve küçümsemeyi haksız çıkarır. Fakat bundan daha fazlası vardır. Mises ve eşi Margit, Nazilerin ‘Yahudi sürek avından’ ucu ucuna kurtulup, en nihayetinde New York’a ellerinde ancak birkaç valiz ile varabilmişti. Mises geride bırakmak zorunda kaldığı kişisel arşivinin Nazilerce imha edilmiş olduğuna ya da savaşın yıkımı içinde yanıp kül olduğuna neredeyse kesin gözüyle baktı. Bu düşünce onun 1973’te ölümüne kadar içinde taşıdığı büyük bir acı oldu, hep. Ancak Naziler işgal ettikleri ülkelerden topladıkları benzer nitelikli bütün ‘değerli’ dökümanları biraraya getiriyordu; Mises’in arşivi de aynı büyük belge yığınağına eklenmişti. Mayıs 1945’te Bohemya’yı Nazilerden kurtaran Kızıl Ordu aynı zamanda bu ‘işgal edilmiş ülkeler arşivinin’ tamamını ele geçirmişti. KGB’nin öncülü NKVD özel ve tarihî ganimeti Moskova’ya taşıdı.</p>
<p>Sovyetlerin çöküşünden sonra, Nazilerin 20 ülkeden topladığı 20 milyon sayfadan daha fazla döküman yeniden ‘gün ışığına’ çıkmış oldu. Ana kitlesi itibarıyla artık ABD’de yerleşik olan Avusturya Okulundan bir ekonomist Richard M. Ebeling, <strong><a href="https://fee.org/resources/mission-to-moscow-the-mystery-of-the-lost-papers-of-ludwig-von-mises/amp">çok zayıf bir ip ucunun izini sürerek</a></strong> Ekim 1996’da Mises’in arşivinin Moskova’daki varlığını keşfetti. Onun ifadesiyle; “Tarihin en büyük ironilerinden birisi olarak, 20. Yüzyılda sosyalizmin en önde gelen entelektüel muhalifi Ludwig von Mises’in çalışmaları Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin narin koruması altında kalmıştı”.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-69428 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/10/human-action-300x300.png" alt="" width="300" height="300" /></p>
<p>Richard M. Ebeling’in yaptığı arşiv çalışmasından bize kazandırdığı şey 1.200 sayfaya varan yeni bir hazineydi. <a href="https://www.libertyfund.org/collections/selected-writings-of-ludwig-von-mises/"><em>Ludwig von Mises’in Seçme Yazıları</em></a>; I. Cilt: <em>Uluslararası Reform ve Yeniden Yapılanmanın Politik İktisadı</em>, II. Cilt: <em>Büyük Savaş’tan Önce, Savaş Dönemi, ve Sonrasının Parasal ve Ekonomik Politika Sorunları</em>, III. Cilt: <em>İki Dünya Savaşı Arasında: Parasal Düzensizlik, Müdahalecilik, Sosyalizm ve Büyük Buhran</em>. Anlaşılan o ki, teorisyenlik ve felsefecilik ile eleştirilen Mises yüzyılın ilk yarısı boyunca ülkesinin, Avrupa’nın ve küreselin hemen her reel sorunu hakkında bir politika analisti suretiyle yazmıştı. Üstelik, serbest piyasa kapitalizmini bağnazca ve tavizsiz savunmakla karalanan Mises, bu yazılarında politik kısıtları dikkate alarak, devlet politikalarını ‘Birinci En İyi’ olarak gördüğü idealine tedrici olarak yaklaştırmak için, ‘İkinci En İyi’ olarak kabul ettiği ara çözümlere dair somut öneriler getiriyordu. Ne de olsa, hayatını Viyana Ticaret Odası’nın profesyonel iktisatçısı olarak, gerçek dünyadaki gelişmeleri takip edip, bu gelişmeler hakkında yazarak kazanıyordu.</p>
<p>Ciddi bir sosyal bilim öğrencisine benim tavsiyem, <em>İnsan Eylemi</em>’ni baştan sonra ve birkaç kez okumasıdır. Ancak eserden (ve Mises’in diğer çalışmalarından) çıkardığım temel dersi kısaca burada ifade etmem mümkün ve hatta gerekli. <strong><em>Görünmez el, işlevsel olabilmek için, tam rekabet piyasasının hayali ve imkânsız mükemmelliğine ihtiyaç duymaz</em></strong>. Bu temel dersin benim anladığım kadarı ve şekliyle alt dalları; Ricardo’nun ‘Karşılaştırmalı Üstünlükler Yasası’ yalnızca ticaret değil, <strong><a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/791425">bütün beşeri iş ve ilişkiler için geçerlidir</a>.</strong> Sübjektif Değer Yasası<strong> <a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/790588">iktisat biliminin temeli ve çatısıdır</a></strong>. Sosyalizm meleklerden oluşan bir toplumda bile <strong><a href="https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/790680">başarısızlığa mahkûmdur</a></strong>. Ekonomik politikanın kuralsız/keyfi yönetimi bizi müdahalecilik ve daha çok devletçilik <strong><a href="https://cdn.mises.org/Critique%20of%20Interventionism,%20A_3.pdf">kısır döngüsüne sıkıştırır</a></strong>. “Demokrasiden belirsiz bir gelecek boyunca sadece dezavantajlar hasat edeceğini öngördüğü yerde dahi, liberalizm yine de <strong><a href="http://www.hurfikirler.com/liberalizm-sosyalizm-ve-demokrasi-hakkinda-konusan-mises-peter-j-boettke/">demokrasiden yana çıkar</a></strong>”.</p>
<p>Elbette, <em>İnsan Eylemi</em>’nde benim fikirlerimi derinden etkileyen çok sayıda pasaja işaret edebilirim. Sadece son bölümlerinde yer alan “Savaşın Beyhudeliği”, “İktisat Biliminin Eğitimdeki Yeri” ve diğer çok sayıdaki yerde, Mises okuyucuyu kendi derinliğine taşır. Ancak tek bir örnek vermek durumunda kalacak olsam, aşağıdaki pasajı tercih ederdim. “İktisat Bilimi ve Beşeri Varlığın Aslî Sorunları” bölümü altında, “Bilim ve Hayat” altbaşlığının tamamı tek başına bir ders gibidir (ss. 877-878, <em>benim çevirimle</em>);</p>
<p>“Değer yargıları ifade etmekten kaçındığı için modern bilimde kusur bulmak gelenektir. Yaşayan ve eylemde bulunan insanın, bize denir ki, <em>Wertfreiheit</em>’e (değer yargılarından bağımsızlığa) bir ihtiyacı yoktur; insan neyi hedeflemesi gerektiğini bilmeye ihtiyaç duyar. Şayet bilim bu soruya cevap vermezse, semeresizdir. Ancak bu itiraz temelsizdir. Bilim değer biçmez, fakat eylemde bulunan insanı kendi değerlendirmeleri hususunda ihtiyaç duyabileceği bütün bilgilerle donatır. Bilim ancak hayatın kendisinin yaşanmaya değer olup olmadığı sorusu yükseltildiği zaman sessiz kalır.</p>
<p>Bu soru, elbette, ortaya atılmıştır da ve daima ortaya atılacaktır. Eğer nihayetinde hiç kimse ölüm ve çürümeden kaçamayacaksa bütün bu insan gayretlerinin ve faaliyetlerinin anlamı nedir? İnsan ölümün gölgesinde yaşar. Uzun ve çetin yolculuğu esnasında her ne başarıya ulaşmış olursa olsun, bir gün göçüp gitmek ve bütün inşa ettiğini geride bırakmak zorundadır. Her an onun sonu olabilir. Bireyin geleceği hakkında kesin olan tek bir şey vardır – ölüm. Bu nihai ve kaçınılmaz sonuç açısından bakıldığında, bütün insan gayretleri beyhude ve abes görünür.</p>
<p>Dahası, insan eylemi yalnızca anlık amaçları ile ilgili olarak yargılandığında dahi manasız addedilmek zorundadır. İnsan eylemi asla tam tatmin getirmez; sadece, çabuk biten bir an için rahatsızlığın kısmî bir giderilişini temin eder. Bir ihtiyaç tatmin edilir edilmez, yeni ihtiyaçlar fışkırır ve karşılanmayı ister. Medeniyet, söylenegelmiştir ki, insanları daha yoksun kılar, çünkü insanların dileklerini katlar ve onların arzularını dindirmez, ama tutuşturur. Ağır çalışan insanların yoğun iş–güçleri, aceleleri, ittirip kaktırmaları, sağa sola koşuşturmaları anlamsızdır, zira bunlar ne mutluluk ne de rahatlık temin eder. Zihin rahatlığı ve huzur, eylem ve maddi ihtirasla kazanılamaz, ama ancak feragat ve tevekkül ile kazanılır. Hikmete ulaşmak için uygun yegâne davranış türü, bütünüyle tefekküre dalmış bir mevcudiyetin hareketsizliğine doğru kaçıştır.</p>
<p>Ancak, bütün bu karamsarlıklar, şüpheler ve endişeler insanın yaşam enerjisinin karşı konulamaz gücü tarafından teslim alınır. Doğrudur ki, insan ölümden kaçamaz. Fakat şu an için hayattadır ve ölüm değil, hayat onu ele geçirmektedir. Gelecek onun için neyi hazırda bekletiyor olursa olsun, insan şimdiki zamanın ihtiyaçlarından kaçınamaz. Bir insan yaşadığı sürece <em>elan vital</em>’e (yaşamın gücüne) boyun eğmekten kendisini alamaz. İnsanın fıtrî doğasıdır ki, kendi hayatını korumanın ve güçlendirmenin peşindedir, memnun değildir ve rahatsızlığı gidermeyi amaçlar, mutluluk olarak adlandırılabilecek şeyin arayışı içindedir. Yaşayan her varlıkta açıklanamaz ve tahlil edilemez bir <em>İd</em> çalışır. Bu <em>İd</em> bütün güdülerin itici kuvvetidir, insanı hayata ve eyleme yönlendiren güçtür, daha tam ve daha mutlu bir varlık olabilmek için asli ve ortadan kaldırılamaz bir iştahtır. <em>İd</em> insan yaşadığı sürece faal kalır ve yalnızca hayatın son bulması ile durur.</p>
<p>İnsan aklı bu hayati güdüye hizmet eder. Aklın biyolojik işlevi hayatı korumak ve ileriye taşımak ve tükenişini/ölümünü mümkün olduğu süre boyunca ertelemektir. Düşünmek ve eylemde bulunmak tabiata karşı değildir; bilâkis, bunlar insanın doğasının birincil vasfıdır. İnsanın gayribeşerî varlıklardan farklılaşmış suretiyle en uygun tasviri şudur ki, o kendi yaşamına muhasım güçlere karşı <em>bilinçli şekilde</em> mücadele eden bir varlıktır.</p>
<p>Bu yüzden, irrasyonel elementlerin önceliğine dair bütün konuşmalar boştur. Aklımızın mevcudiyetini açıklayamadığı, tahlil edemediği veya havsalasına sığdıramadığı bu evrenin içinde, insanın rahatsızlığını bir dereceye kadar gidermeye muktedir olduğu dar bir saha bırakılmıştır. Bu, akıl ve rasyonalitenin, bilim ve amaçlı eylemin sahasıdır. Ne bu sahanın darlığı ne de insanın bu saha içinde elde edebileceği sonuçların yetersizlikleri hayattan kökten bir vazgeçiş ve atalet fikrini öne sürer. Hiçbir felsefi mana inceliği sağlıklı bireyi –onun düşündüğü şekliyle– ihtiyaçlarını karşılayacak eylemlere başvurmaktan alıkoyamaz. Doğru olabilir ki, insan ruhunun en derin girintilerinde kesintisiz bir huzur ve yalnızca bitkisel bir mevcudiyetin hareketsizliğine bir özlem vardır. Fakat yaşayan insanda bu istekler, her ne olursa olsunlar, eylem ve kendi durumunu iyileştirme dürtüsü tarafından alt edilir. Geri çekilmenin güçleri üstünlük kazanır kazanmaz insan ölür; bir bitkiye dönüşmez.</p>
<p>Doğrudur ki, praksiyoloji ve iktisat bilimi bir insana hayatı koruması veya terk etmesi gerekip gerekmediğini söylemez. Yaşamın kendisi ve onu yaratan ve kızgın tutan bilinmeyen güçler nihai bir veridir ve bu suretle insan biliminin hudutları ötesinde kalırlar. Praksiyolojinin inceleme konusu yalnızca <em>insan</em> yaşamının, yani eyleminin kaçınılmaz tezahürleridir.”</p>
<p>Bu satırlara dair elbette çok şey söylenebilir. Hatta çok şey de eklenebilir. Örneğin, insan ölünce sadece başarılarını değil, başarısızlıklarını da terk eder –o başarısızlıklardan ne kadar iyi ders çıkarmış olursa olsun. Ne kadar güzel sevmiş olursa olsun, kendisine ‘özgül’ sevgisini ve sevdiklerini de terk eder. Ne kadar haklı nedenlerle nefret etmiş olursa olsun, ne kadar ağır üzüntüler, yıkımlar ve büyük sevinçler yaşamış olursa olsun bir daha asla ‘öyle’ hissedemeyecektir, hepsi geçicidir. Bireyin benzersizliğidir, tekrarı olmayan biricik varlığıdır ölümle kaybedilen ve bir daha yerine konamayacak olan. Böyle özel bir varlık olmasına rağmen, onun ‘fiziki’ varlığı onun mimari bir eserde akıl ve sanatla üst üste koyduğu iki taş kadar dahi baki değildir.</p>
<p>Bırakın ölümü, yaşlanmayı bile sevmez insanoğlu. Ölümden sonraki hayata inanıyor olsa bile, ölümü geç bekler. Bir romandaki, ölüme çok yakın bir din adamına dair ifadeler bütün inanç sahipleri için geçerli değil midir!; “<em>Papaz yardımcısı… sık sık Kutsal Kitap’ını okuyordu; ama ölümü korkunç bir şey olarak gördüğü belliydi. Onun ebedi yaşama geçiş yolu olduğuna inanıyordu, ama o yaşama girmeyi istemiyordu. Sürekli ağrı çekerek, koltuğuna bağlı kalarak ve açık havaya bir daha çıkabilme umudunu tamamen kaybetmiş halde, …bildiği dünyaya yapışıp kalmıştı</em>” (<strong><a href="https://www.iskultur.com.tr/insanin-esareti.aspx"><em>İnsanın Esareti</em></a></strong>, S. Maugham, s. 711).</p>
<p>(Dine laf söylemek değil burada amacım. Zira din ‘Öldürmeyeceksin’ ve ‘Allah’ın emaneti olan canını ve sağlığını koru’ emirlerini de verir inananlarına. İnsanın sadece ‘verili/yaratılmış’ doğasının değil, inancının da hayattan yana oluşuna dikkat edilmeli).</p>
<p>Mises’ten bu satırları ilk okuduğumda zihnimde doğan çağrışımlar yoğundu. Koyu kolektivist fikirlerin kendime göre bir terkibinden oluşan illiberal ideolojimi terk edeli çok olmuştu. Yine de, o fikirlerin düşüncemdeki izlerini, etkilerini, ‘neden o fikirleri benimsemiş olabileceğimi’ anlamada, işte bu satırlar sayesinde büyük mesafe kazanmıştım. Bütün kolektivist ideolojilerin bariz ve gizli değer yargıları ile yüklü olduğunu, daha kötüsü devleti ve bilimi bu değer yargılarının bireye dayatılması için payanda olarak kullandıklarını ve kullanmak zorunda olduklarını anlamak kolaylaşmıştı. ‘Bilimsel Sosyalizm’ ve onun daha gevşek uyarlamalarının neden ortak düşman olarak liberalizme karşı konumlandıklarına dair de ipuçları vermişti bu satırlar.</p>
<p>Aynı zamanda liberalizmin ‘özgürlük için nötr/tarafsız devlet’ talebi de daha anlamlıydı; birey her ne türden farklılığa sahip olursa olsun, kendi hayatını, “<em>kendi düşündüğü şekliyle</em>” doğrularını yaşama hakkına sahiptir. ‘Ben hayatta bir doğru/bir anlam buldum, gidip şunu topluma bir dayatayım’ dürtüsünü tatmin etmek gibi bir hakka ise sahip değildir. ‘Her bireyin kendi doğru<em>ları</em> var, hayatın anlamı değil anlam<em>ları</em> var’ deme asaletini; değer ve doğru çoğulculuğunu liberal düşünce gösterir. Örneğin, liberalizm devlet okullarında zorunlu ‘Liberalizm’ dersi talep etmez. Diğerlerinin arasında bir tek o ‘enayi ideoloji’ olduğu için değil, bir tek o özgürlük talebinde samimi ve tutarlı olduğu için böyledir, bu.</p>
<p style="text-align: left;"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-69431 alignleft" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/10/insan-eylemie46be6acf0cc32c472ef5bf1b28fec7f-200x300.png" alt="" width="200" height="300" />Hayatı, ideolojiyi, bilimi ve dini her birinin faydasına olacak şekilde doğru yerde konumlandırmak; işte bu bakımdan bir dönüm noktasıdır Mises’in <em>İnsan Eylemi</em>. İnsan aklının ve biliminin bu dünyada inşa ettiği en harika eserlerden olan bu kitap, içindeki bütün zenginliğiyle, baştan sona tekrar ve tekrar okunmaya ve yeniden keşfedilmeye değerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hayatin-anlami-ve-insan-eylemi/">Hayatın Anlamı ve İnsan Eylemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlliberal Para Politikamızın Kamusal Zararı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/illiberal-para-politikamizin-kamusal-zarari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 May 2021 05:11:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/illiberal-para-politikamizin-kamusal-zarari/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parasal ve finansal konular üstüne düşünmenin belli bir zorluk barındırdığı açık. Ülkemizin son yıllardaki entelektüel gerilemesi en ağır fikri kargaşayı bize parasal konularda yaşatıyor. Gelecek nesillerin bugünleri en çok para ve bağlantılı konularda gülünç bulması hayli muhtemel. Yerli ve milliliği dilinden düşürmeyen bir anlayışın “Türk” Lirasına bariz bir yıkım yaşatıyor olması ülkemizdeki ortalama zihniyetin anlayabileceği [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/illiberal-para-politikamizin-kamusal-zarari/">İlliberal Para Politikamızın Kamusal Zararı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Parasal ve finansal konular üstüne düşünmenin belli bir zorluk barındırdığı açık. Ülkemizin son yıllardaki entelektüel gerilemesi en ağır fikri kargaşayı bize parasal konularda yaşatıyor.</p>
<p>Gelecek nesillerin bugünleri en çok para ve bağlantılı konularda gülünç bulması hayli muhtemel. Yerli ve milliliği dilinden düşürmeyen bir anlayışın “Türk” Lirasına bariz bir yıkım yaşatıyor olması ülkemizdeki ortalama zihniyetin anlayabileceği bir olgu değil. Uyarmak görevimizdir ki, bir fikir sırf bir milliyetçiden çıktı diye ülkeye yararlı olmaz. Benzer şekilde, liberal olduğunu söyleyen birisinden çıkan her fikrin piyasa dostu olacağını peşinen kabul emek de hatadır.</p>
<p>Güncel örnek, iddialı bir liberal olan Rasim Ozan Kütahyalı’dır. Merkantilizm ve kreditizm hurafelerinin Türkiye’nin günceli bağlamında en agresif avukatlarından birisi olmasına rağmen, muhtemeldir ki bunu yapmanın kendisini liberallikten uzaklaştırmadığını iddia edecektir. Biz yine de hatırlatalım, tarih boyunca parasal konularda ucube fikirleri savunan monetary crank’ların ortak ve hatta öne çıkan vasfı illiberal olmaları idi.</p>
<p>Enflasyonla birliktelik kuran bir parasal milliyetçilik anlamlı olmayacaktır. Ne de liberal düşünce enflasyonla birliktelik kurabilir. Nesiller boyu süregelen ve son yıllarda tekrar alevlenen enflasyonist bir ortamda ‘TL’nin değerli olduğunu’ yüzü kızarmadan dile getirmek ancak liberal parasal tefekkürden nasiplenmemiş bir ülkede mümkün olabilir.</p>
<p>Devletler tarih boyunca zor güven toplamıştır. Liberal düşüncenin ekonomik konularda da kurallara dayalı politika talebi bu gerçeği bilmekten gelir. Tarih okuyan birisinin devlet adamlarına ve politikacılara güven duyması; kişisel yönetimi tercih etmesi büyük bir çelişkidir. Özenerek baktığımız gelişmiş ülkelerin modern dönemlerinde bile bunun çarpıcı örneklerini bulmak mümkündür. Başkan Nixon 1971 yılında, ABD tarihinin savaş dönemi dışındaki bir zaman zarfı içinde, ekonomi geneline yayılan ücret ve fiyat kontrollerini ilk kez ihdas eden kişiydi. Enflasyonla mücadele amaçlı bu kontrol kararını almadan tam 11 gün önce, daha öncesinde de defalarca yaptığı gibi, ücret ve fiyat kontrollerine açıktan açığa karşı çıkmıştı. Bu kontroller devasa bir fiyasko ile sonuçlandı ve ABD Büyük Enflasyon olarak adlandırılan daha kötü bir döneme girdi (T. Sowell, <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.basicbooks.com/titles/thomas-sowell/basic-economics/9780465060733/"><em>Basic Economics: A Commonsense Guide to the Economy</em></a>,</span> s. 415–416).</p>
<p>Artık güven bunalımı yaşayan bir ekonomiyiz. Belirsizlik, kuralsızlık ve kararsızlık yönetim politikasının en çok ekonomik tarafında göze çarpıyor. Halil Berktay’ın <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://open.spotify.com/episode/47KzcDb3d2PE6m1t4aij8W">ifadesiyle</a></span>, “En belirgin zikzak ekonomi ve finans alanında yaşandı. … Ekonomik krizin kendisi ne yaptığını bilme değil, ne yaptığını bilmeme zemininde patlak verdi”. Bugün itibarıyla, ne yazık ki, bir ‘serbest kur rejiminde’ uzatmalı bir döviz krizi yaşıyoruz. Biz serbest piyasacılar için ibret alınacak bir durum olmalı bu. Rejimin adına bakarak, piyasa düşmanları serbestiyetin krize teşne olduğunu iddia edebilir. Nitekim, tarihin çeşitli konjoktürlerinde bu uyanıklığı yaptılar da&#8230; Ancak, zarfa değil mazrufa bakıldığında, kötüye gidişin serbestiyet nedeniyle değil, serbestiyetten uzaklaşmadan ötürü yol aldığını görmek kolaydır. Kur hareketleri artık bizi parasal dengeye yaklaştıran ufak ayarlamalar değil, parasal dengesizliğin kendisinin aşırı oynak bir gösterisine dönüşmüştür.</p>
<p>Özetleyecek olursak; 2017’ye kadar iyi kötü devam ettiği kabul edilebilecek ‘kural benzeri’ bir enflasyon hedeflemesinden vazgeçildi. Arka kapı finansal operasyonlarla, bir fiyat kontrolü politikası olarak, zımni kur hedeflemesi yapıldı. Diğer yandan, 3–5 aylık ve sadece önceki döneme nispetle ‘sıkı parasal duruşun’ sıkı para politikası olduğu sanıldı. Baskın yöntem olarak faize –doğası itibarıyla piyasa düşmanı bir alet olan– balyozun vurulması tercih edildi. Devlet bankaları öncülüğünde girişilen gösterişli ve bol keseden kredi kampanyaları üzerinden gittikçe daha fazla kaynak ‘politik olarak’ tahsis edildi. Toplum mühendisliğinin bir parçası olan finansal mühendisliğin kendisini piyasalardan üstün zanneden kibrine yenik düşüldü; kükreyen bir ekonominin finansal hokus–pokus ile ihdas edilebileceği sanıldı. Bütün bunlar, kayıtlara düşmemiz gerekir ki, “<a href="https://www.haberturk.com/yazarlar/nagehan-alci/2053771-bir-serbest-piyasa-iktisatcisi-olarak-berat-albayrak"><span style="color: #008080;">Bir serbest piyasa iktisatçısı</span></a>” olduğuna kanmamız istenen Berat Albayrak’ın dönemine ait, baştan aşağı illiberal politika tercihleriydi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-46227" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/05/Unsal-Cetin-haber.png" alt="" width="454" height="227" /></p>
<p><em>Habertürk</em> – 25.07.2019</p>
<p>Halbuki, temel strateji olarak piyasalara müdahale etmemek benimsenmeliydi. Ve şayet piyasalara müdahale edilecekse, bunun kurala dayalı, öngörülebilir ve şeffaf şekilde gerçekleştirilmesi gereği gözetilmeliydi. Piyasanın uzun süre boyunca kandırılamayacağı, onun keyfi kararların ardında yatan kişisel zekâdan hep daha akıllı çıkacağı gerçeği bilinmeliydi.</p>
<p>Böylece, Türkiye’nin “bir kaçan fırsatlar ülkesi olduğu” bir kez daha kanıtlanmış oldu. Heba edilen ihtiyat akçeleri, döviz rezervleri, kamu kaynakları kullanılarak, siyasi otoritenin keyfi tercihlerinden bağımsız şekilde fiyat istikrarı temin eden <a href="https://www.liberte.com.tr/para-kurullari"><span style="color: #008080;">bir para kurulu tesis edilebilirdi</span></a>. Bunun yerine, hem bedel ödenen hem de ödenen bu bedelin boşa harcandığı bir süreçten geçmemize sebep olan hatalar zincirinde inat edildi.</p>
<p>F. von Hayek de belirttiği gibi, “Modern dünyanın büyük endüstriyel güçlerinden hiçbirisi bu konuma değeri düşen bir para birimiyle erişmemiştir” (Hayek, <a href="https://mises.org/library/austrian-theory-trade-cycle-and-other-essays"><span style="color: #008080;">ed. R. M. Ebeling</span></a>, s. 104–105). Biz liberal ekonomistlerin kullanmayı sevdiği bir tabirle, lisan için gramer neyse, para bir ülke ekonomisi için odur. Paranın değeri ile oynayarak dış ticarette sürdürülebilir rekabet üstünlüğü kazanılabileceğini sanmak ancak birinci adımdan ötesini düşünmekten aciz bir iktisadi muhakeme ile mümkün olur. TL’nin değerini merkez bankası müdahalesi ile düşük tuttuğumuzda rakip ülkelerin karşılık olarak kendi para birimlerinin değerini düşürmeyip, sizi sadece seyredeceğini beklemek pek gerçekçi değildir. Sadece ihracatçının kısa vadeli gelir artışı uğruna ülke içi genel satın alım gücünde uzun vadeli bir aşınmaya sebep olmak milli paranın ve de ekonominin altını oyar. Parasal manipülasyon ile ihracatı teşvik edip, ithalatı caydırmanın bize kazandırdığı bir gelir de rekabet avantajı da yoktur.</p>
<p>Tarihin farklı dönemlerinde, farklı ülkeler ‘Yüksek fiyatların çaresi, yüksek fiyatlardır’ çıkmazına sürüklenmişti. Belirli bir anda, ‘Türk Lirasının değeri piyasanın karar kıldığı seviyenin ötesinde düşmeli’ demek yalnızca halkın geçim sıkıntısını dikkate alma başarısızlığına uğramaz, ayrıca enflasyondan kurtulmak için enflasyona ihtiyacımız olduğu iddiasını ileri sürmek anlamına da gelir. Para politikamızı istikrarsızlığa kilitleyen “Enflasyonun sebebi faizdir” anlayışı, bizi işte bu çıkmazın içinde zaman kaybetmeye mecbur tutuyor. Amaçlananın tam tersine “<span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.dunya.com/kose-yazisi/daha-yuksek-faiz-enflasyon-ve-kur-daha-dusuk-buyume/616402">Daha yüksek faiz, enflasyon ve kur, daha düşük büyüme</a></span>” kısır döngüsüne hapsediyor.</p>
<p>Enflasyonun <a href="http://www.hurfikirler.com/enflasyonun-nedeni/"><span style="color: #008080;">bizzat TCMB politikası nedeniyle</span></a> hayat bulduğunu kabul etmediğimiz sürece, bu konuda ilerleme kaydetmemiz mümkün değil. Bir fiyat istikrarına ulaşacak olsak, buna kendi politikasının sebep olduğunu sabah akşam söylemekten yorulmayacak olan aynı politikacı ve bürokratların, enflasyon için de müsebbip olduklarını görebilmek bizim ülkemizdeki kadar zor olmamalıydı.</p>
<p>Dolarizasyonun zararlarına dair, burada <a href="http://www.hurfikirler.com/ayse-teyzenin-asil-sorunu/"><span style="color: #008080;">tekrara düşmek pahasına</span></a> vurgulamaya değer gördüğüm bir husus var;</p>
<p><em>Sağlam paraya sahip olmayan ülkelerde yurt içi yerleşiklerin yabancı para tutma eğilimi yaygın bir davranıştır. Fed’de çalışan araştırmacıların tahminine göre dolaşımdaki ABD dolarının %55–70’i ABD dışındadır. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar yabancı para gömülemesi yaparak aslında kendi ülkelerinde ürettikleri malları bir kâğıt parçasıyla –gelişmiş ülke merkez bankalarının neredeyse sıfır maliyetle bastığı bir kâğıt parçasıyla– değiştirmiş olmaktadırlar.</em></p>
<p><em>Bu haliyle yabancı para gömülemesi, sağlam paraya sahip olmayan ülkelerin sağlam paraya sahip varlıklı ülkelere verdiği bir hibeye dönüşmektedir</em> (S. Hanke ve K. Schuler,<em> Para Kurulları</em><em>,</em> s. 50–51).</p>
<p>Bizim için durum son 3–4 yıldır keşke sadece bundan ibaret kalsaydı. Kurların bu seviyesi artık bize sadece bir para politikası başarısızlığı anlatmıyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve onunla birlikte gelen kötü yönetim yüzünden adeta dış dünyaya döviz kurları üzerinden bir tür hava parası da ödüyoruz. Döviz alabilenlerin ve enflasyona karşı diğer koruyucu tedbirleri alabilenlerin Türk Lirasındaki erimeye karşı kendilerini bir nebze koruyabildiklerini söylemek mümkün. Buna karşın, ancak geçimlik seviyede kazandığı için dövize erişmesi imkânsız olanlar, ne yazık ki, bu sürecin en çok kaybedenleridir.</p>
<p>Bugünlerde gündem harcanan döviz rezervleri üzerinde yoğunlaşmış olsa da, şiddetli bir tür bağımlılık seviyesinde kapıldığımız girdap olan kreditizm kabahati dikkatlerden kaçmamalı. Bankacılık kesimi kredi hacmimiz 2002’de yalnızca 48 milyar TL idi. Rakam 2016’da 1 trilyon 734 milyar TL’ye tırmandı. Bütün içinde kısa olduğu kabul edilebilecek olan 2010–11 dönemi dışında, bu kredi genişlemesi gayet dengeli ve sağlıklıydı. Bu sağlığın altında yatan <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/turkiyenin-2002-sonrasi-buyuk-moderasyonu,686.php">ciddi politika doğruları</a> </span>vardı. Mart 2021 itibarıyla hacim 3 trilyon 777 milyar TL’ye yükseldi. 14–15 yıldaki artışını sadece son 4 yılda ikiye katlayan bu orantısızlığın ekonomik bir mantıkla izahı mümkün değildir. Bu orantısızlık, bizi tam da şu andaki halimize düşüren politik tercihlerle açıklanabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde rakamı yine katlamaya çalışmaktan da bir fayda görmeyeceğimiz kesindir. Ülkenin şu koşullarında kolay, ucuz ve bol kredi çağrısı yapmak ancak sektörel çıkarlara ve enflasyon lobisine hizmet başlığı altında anlam kazanabilir.</p>
<p>Şahsen, 2003–2017 döneminin politika doğrularına defalarca işaret ederken, faiz lobisi ya da “Enflasyonun sebebi faizdir” söylemlerinin beni ifade etmeye yönelttiği bir uyarı da vardı. Bu yönetimin en zayıf karnının finansal zihniyeti olduğunu, en büyük darbeyi de buradan yiyebileceğini dile getirmeye çalışmıştım. Bugün itibarıyla haklı çıkmış olmaktan ve halen haklı çıkıyor olmaktan ancak üzüntü duyuyorum. Bu uyarımın bazen liberal dost meclislerinde bile anlamsız görülebildiğini müşahede ettiğim zamanlar benim için ayrı bir hayal kırıklığıydı. İşte bu nedenle, liberal düşüncenin en çok Avusturya Okulu kanadından etkilenen bir mensubu olarak, tefekkürün tutarlı bir bütün oluşuna, olması gerektiğine dair düsturun benim için önemi gittikçe artıyor.</p>
<p>Liberal toplumsal düzen alternatiflerinden çok daha fazla başarıyla kamuya ve genelin çıkarına hizmet eder. Liberalizm düşmanları ise serbestiyet rejiminin kamusal çıkarı ihmal ettiğini öne sürmekten keyif alırlar. Serbest piyasa karşıtlarını ve serbest piyasanın ehliyetsiz destekçilerini özellikle enflasyon konusunda tartışmaya davet edin. Genelin çıkarını ancak liberal düşüncenin koruduğunu ifade etme amacında elinizin güçlendiğini fark etmeniz güç olmayacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/illiberal-para-politikamizin-kamusal-zarari/">İlliberal Para Politikamızın Kamusal Zararı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayda Ne İşimiz Var?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ayda-ne-isimiz-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2021 07:36:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ayda-ne-isimiz-var/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu ülkede iktisat bilimi ilkelerinin yeterince öğretildiğini, bu ilkelerin yeterince farkında olduğumuzu iddia etmek mümkün değil. İlkeleri öğretmenin doğru stratejisi yaygın uygulama bulabilseydi, belki de o zaman ‘İlkeleri sürekli tekrarla zaman kaybetmeyelim’ diyebilirdik. İktisat bilimi elbette ilkelerden ibaret değil, ama bu bilimin bütün ileri adımları da ilkelerin yansıması olmalı. Bunun için de Peter Boettke tarafından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayda-ne-isimiz-var/">Ayda Ne İşimiz Var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu ülkede iktisat bilimi ilkelerinin yeterince öğretildiğini, bu ilkelerin yeterince farkında olduğumuzu iddia etmek mümkün değil. İlkeleri öğretmenin doğru stratejisi yaygın uygulama bulabilseydi, belki de o zaman ‘İlkeleri sürekli tekrarla zaman kaybetmeyelim’ diyebilirdik. İktisat bilimi elbette ilkelerden ibaret değil, ama bu bilimin bütün ileri adımları da ilkelerin yansıması olmalı. Bunun için de Peter Boettke tarafından ifade edilen, ilkeleri öğretmenin<span style="color: #008080;"> <a style="color: #008080;" href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/siradan-olanin-gizemi-peter-j-boettke,662.php">doğru stratejisinin</a> </span>kabul görmesi gerekiyor; “Ekonomi biliminin ilkelerini öğrencilerine, şimdiden sonra alacakları son iktisat dersiymiş gibi ve alacakları çok sayıda dersin ilk kısmıymış gibi öğret.”</p>
<p>Yerli ve milli paradigmasının bir ürünü olarak aya uzanmak gündeme geldiğinde, entelektüel bünyemizin kronik partizan hastalıkları yine her kanattan coşkun bir atağa kalktı. Kendimi artık bu konuda pek fazla bir laf söyleyemeyecek kadar <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="http://www.hurfikirler.com/turkiyenin-fikir-deflasyonu/">bıkkın hissettiğimi</a></span> söylememe izin verin.</p>
<p>Bir iktisatçı, olması gerektiği gibi, amacı veri olarak alıp konu üzerinde düşünmeli. Aya gitme, uzaya çıkma hedeflerinin geçerliliğini sorgulamıyorum bile. Bastiat’nın halen geçerli <a href="https://mises.org/library/biography-frederic-bastiat-1801-1850-between-french-and-marginalist-revolutions"><span style="color: #008080;">bir sözü</span></a> bu noktaya ışık tutar; “Her seferinde, biz hükümetçe yapılan şeye karşı çıkarız, sosyalistler ise yanlışlıkla bizim tümüyle onun yapılışına karşı çıktığımız sonucuna varırlar.” Eleştirel aklı amacın gerçekleşebilir oluşu hakkında çalıştırmak, amaca karşı çıkmak değildir, vatanı sevmemek ise hiç değildir. Ve dahi, ‘Bunu gerçekleştirebilirsin, ama diğer daha önemli ihtiyaçlarını karşılanmamış bırakarak’ demek esasen vatanı sevmenin bir paçasıdır.</p>
<p>İktisadın temel ilkelerinden birisi kıtlık gerçeğinin dikkate alınması. Bitmeyen bir soru, ‘Ne üretilecek, hangi maliyetlerle ve kimin için üretilecek, kim üretecek ve bu üretimi nasıl finanse edecek’ ise bu gerçeğin yansımalarından birisi. Dolayısıyla, bireyler, firmalar, devletler bir öncelik sıralaması yapmak zorunda. Serbest piyasa disiplini içinde iken, hedefler, arzular, yapılmaya değer görülen şeyler; hepsi aynı anda ‘olamaz’, talepler ihtiyacın şiddetine göre karar birimi tarafından derecelendirilir. Devletler en fazla, serbest piyasanın ürettiği zenginlik üzerinden şımarıklık yaparak, bu temel kısıtla bağlı değilmiş gibi yapabilirler, o da ancak belli bir süreliğine.</p>
<p>Ekonomi tarihi bu devlet şımarıklıklarının bol miktarda örneğine sahip aslında. Bir Sovyet tanıklığının çarpıcı ifadesi bunu anlatmaya elverişlidir; “…[U]zaya ilk bizim uçmuş olmamızla gururlanıyorlar. Ama dükkânlar boştu…” (S. Aleksiyeviç, <em>İkinci El Zaman</em>, s. 153). ‘Sosyalizm ne alaka’ diye sorulabilir. Ancak, kamu girişimciliğinin <a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/sosyalizmin-akilsizligina-dair-en-iyi-kitaplar-dr-williamson-m-evers,794.php"><span style="color: #008080;">fiyasko niteliğindeki sonuçları üzerine bir</span> <span style="color: #008080;">kesit</span></a> günümüz devlet projelerinin değerlendirilmesinde de bize hayli yardımcı olur. Tabii ki, sosyalizm tecrübesi, karşılanmamış insan ihtiyaçları ile devasa devlet yatırımları arasındaki uyumsuzluğun en şiddetli örneklerini sunmuştu bize. Günümüzün devletçi–karma ekonomilerinde bu uyumsuzlukların gözlenmesi ise biraz daha dikkatli bir zihin gerektiriyor.</p>
<p>Elbette, devlet tahakkümünün ekonomik kaynakları belirli bir sektöre/işe yeterli seviyede temerküzü sayesinde önemli bazı sonuçlar elde edilebilir. Burada daha önemli olan işin devamının gelmesidir. Bu sürdürülebilirliği sağlamak ise temelde bir ekonomik sistem meselesidir. Sadece devletin bir proje için harekete geçmesi ile sürdürülebilirlik sağlanmaz.</p>
<p>Ekonomik sistemi ise devletin temel görevlerini ifa etme etkinliği ve izlediği ekonomik politika belirler. Öyleyse, ‘Biz devamlılığı sağlayabilecek miyiz’ sorusunun cevabı için bakmamız gereken yer, başta adalet olmak üzere, eğitim, sağlık, altyapı yatırımları ile birlikte ekonomik politikanın maliye, para ve ticaret ana başlıklarının mevcut hali. Ve bu hal, uzun uzadıya detaylandırmaya gerek yok ki, iç karartıcı bir kargaşadan ibaret. Tam da bu nedenle, elimizdeki maddi ve beşeri kaynaklarımızı, zamanımızı, dikkatimizi, enerjimizi bu alanlardaki doğrularımızı artırmak için kullanmak bir uzay macerasından daha fazla öncelik taşıyor.</p>
<p>Buna rağmen, Türkiye adeta kaynak kısıtı olmayan bir ülkeymiş gibi davranıyor. Ve maalesef böyle yapmanın vizyonerlik olarak görülmesi de istenebiliyor. Bu ülke, yıllık gelir üretimi açısından (sadece bu açıdan) yaklaşık olarak ABD’nin bir eyaleti, California kadar kapasiteye sahip diyebiliriz. Söz konusu olan iş uzay araştırma ve seferleri; astronomik maliyetlere katlanılması gereken, uzun dönemli ve akıl üzerine akıl katarak ilerlemek zorunda olduğumuz bir saha. Dolayısıyla, ‘Neden illa ki burada da yerli ve milli olmalıyız’ sorusunun yeterli bir cevabı yok. Bilakis, işin baştan sona niteliği komşularımız, Avrupa Birliği ya da başka seçenekler ile kapsamlı işbirliği yaparak, kozmopolit bir süreci başlatmanın ülke çıkarlarına daha çok hizmet edeceğine işaret ediyor.</p>
<p>Demokratik meşruiyet sorununun daha az önemli olduğu söylenemez. Mutlaka mitolojik planlamak zorunda mıyız? Ay seferine neden 2030’da değil de 2023’te gidiyoruz? 2030’daki bir sefer, daha maliyet–etkin, bilimsel açıdan daha öğretici olamaz mı? Bu devasa detaylara kim, ne zaman karar verdi? Demokrasisi olgunlaşmış ülkelerde vatandaşlar bu türden kararları ‘akşam çayı eşliğinde aldıkları bir sürpriz’ olarak öğrenmezler. Yeterli bir kamusal tartışma payı bırakılarak, amaca zaten hayır demeyecek halkın, detaylara dair rızası, oyu, eleştirisi alınır.</p>
<p>Şahsen, bu hususları ve implikasyonlarını göz önüne aldığımda, ifade etmekten kendimi alamıyorum; bize sunulan uzay programı (şayet buna bir program denebilirse) bir tür gösteriş yatırımı ve ulusal güç böbürlenmesinden öteye giderse, benim için asıl sürpriz bu olacak görünüyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayda-ne-isimiz-var/">Ayda Ne İşimiz Var?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Feb 2021 09:10:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İncil’den “Rejoice O young man in thy youth…” (Neşelen ey genç adam genç iken…) ifadesini bize gösterdikten sonra Platoon (Müfreze) filminin ilk kareleri başlar. Filmin son derece karamsar müziği eşliğinde bir grup yeni asker havaalanına iner. Bu çaylaklar daha uçaktan iner inmez, ceset torbaları içinde nakledilen ölü askerleri ve yaşayan ama fiziken ve ruhen bitik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/">Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İncil’den “Rejoice O young man in thy youth…” (Neşelen ey genç adam genç iken…) ifadesini bize gösterdikten sonra <em>Platoon</em> (<em>Müfreze</em>) filminin ilk kareleri başlar. Filmin son derece <a href="https://www.youtube.com/watch?v=c6zClMZ6vi0"><span style="color: #33cccc;">karamsar müziği</span></a> eşliğinde bir grup yeni asker havaalanına iner. Bu çaylaklar daha uçaktan iner inmez, ceset torbaları içinde nakledilen ölü askerleri ve yaşayan ama fiziken ve ruhen bitik askerleri görürler. Chris Taylor (Charlie Sheen) zengin ama mutsuz bir ailede yetişmiş imtiyazlı bir ‘beyaz’dır. Özel yaşamındaki mutsuzluğu ve vatanseverlik idealinin sonucunda Vietnam’a gönüllü gelmiştir. Geldikten sonra sadece büyükannesine mektuplar yazar. Sivil hayatındaki maddi rahatlık ile kıyaslandığında, burada cehenneme düşmüş gibidir. İlk günlerinde, genç, eğitimsiz, fakir ve kırsal kesimden gelen diğer askerlerden ancak birkaçı ile iletişim kurabilir. Daha Vietnam’daki birinci haftanın sonunda, arazi koşulları ve ağır fiziksel çaba gerektiren görevlerden yakınarak, büyükannesine buraya gelmekle hata ettiğini yazacaktır. Henüz düşmanla karşılaşmamışken bile, bu ağır bedeni hareketlilik ona en zor savaşın insanın kendi iradesine karşı yaptığı savaş olduğunu öğretir. Ve çok önemli bir şeyi daha yazar bu ilk mektuplarından birinde, belki de der, “Burada olmamın henüz göremediğim, burada öğreneceğim bir nedeni vardır”.</p>
<p>Taylor bu konuda haklı çıkacaktır. Çünkü bu savaş tecrübesi onu aklına hiç gelmeyecek bir değişim sürecinden geçirir. Kimileri için yozlaştırıcıdır bu süreç, kimilerinin ise savaşı gerçekten olduğu gibi, sadece bir yıkım olarak görmelerini sağlar. Taylor filmin sonunda Vietnam’dan ayrılırken, başlangıca göre çok farklı birisi olacaktır.</p>
<p>Amerikan ordusunun karşılaştığı gerilla direnişi, sivil yerli halka yönelik muamele konusunda bir iç çatışmaya yol verir. Savaşta bile insan kalmaya çalışan Çavuş Elias (Willem Dafoe) Çavuş Barnes (Tom Berenger) ile çatışmak zorunda kalacaktır. Elias sivilleri silahlı çatışmanın dışında tutmaya çalışır. Barnes ise kadın ve çocuklara karşı rahatlıkla silah kullanabilen, savaşın ruhunu aldığı birisidir. Bir gerilla savaşında, düzenli ordunun gözündeki dost ve düşman ayrımı kaçınılmaz bir şekilde, düşman unsurlara yardım ettiğinden şüphelenilen ya da en azından dost olmayan sivillerin de düşman kabul edilmesine neden olur.</p>
<p>Film boyunca kurmayların değil, sıradan piyade askerinin bakış açısı egemendir. Anlatım üç gurup askere dayalı olarak ilerler; Ölenlerin yerini almak üzere yeni gelen acemiler (replacements), ‘henüz ölmeyen’ ve çoğunlukla homurdanan kıdemli askerler (grunts) ve yapışkan düşmanlar (gooks). Her ne kadar asker veya gerilla diye adlandırılsalar da, birbirini öldüren bu insanlar esasen savaşan sivillerdir. Elinde silah yokken gerillayı bir yerliden ayırmak çok zordur. Vietnam savaşı esnasında Amerika’da askerlik zorunludur. Şu işe bakınız ki, zorunlu askerliğe rağmen, olan hep fakirlerin çocuklarına olur. Zenginler askerlik yapsalar bile, Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında savaşma zorunluluğuna muhatap olmamıştır. (Biliyorum, bir yerden tanıdık gibi). Siyahların eşitlik arayışı nihayet askeri birliklerde de sonuç bulmuştur. II. Dünya Savaşı’nda ‘ülkeleri için ölme onuruna’ dahi layık görülmemiş ve cephe gerisinde hizmet ifası ile yetinmişlerdi. İşte şimdi Vietnam’da beyazlarla birlikte ‘ölme hakkına’ kavuşurlar. Hatta zaman zaman bazı ‘pis’ görevlere öncelikle gönderilirler; işte yine bir eşitlik durumundan daha fazlasıyla karşılaşırlar. Ve elbette bu ‘yeni eşitsizlik’ de onları mutlu etmeyecektir.</p>
<p>Taylor müfrezesi ile birlikte çatışmalara girdikçe cesaret kazanır. Gerilla ile bir çatışma anı aynı zamanda Elias ile Barnes arasındaki hesaplaşmayı da içerir. Vahşi bir orman içinde gerçekleşen bu iç içe geçmiş kanlı mücadeleler dizisi adeta bir tür savaş dansına dönüşür. Nihayet, final sahnesini hazırlayan nihaî büyük saldırı kapıya dayanır ve bize savaşın mantığına dair önemli bir ipucu verir. Bilinçli bir şekilde yüzü olmayan adamlarmış gibi çekildikleri bu sahnelerde gerillalar, savunmada kalan Amerikan askerlerince öldürüldükçe, tıpkı bilgisayar oyunlarındaki gibi mütemadiyen çoğalırlar. Tam bir kargaşa içinde ilerleyen gecede, Amerikan tarafı için son çare, gerillalarla göğüs göğüse çarpıştıkları kendi bölgelerini uçaklarla bombardımana tutmaktır. Bombardıman belki kendilerinin de sonunu getirecektir ama mevcut durumda zaten yenilecekleri ve hepsinin öleceği aşikâr iken, bombardıman sayesinde hayatta kalma ihtimali var olabilir. Aynı şartlar altında herkesin düşünebileceği doğru bir mantıktır bu. Ve ihtimal gerçeğe de dönüşür.</p>
<p>Savaş hikâyelerinde kendilerinden beklenmeyen cesareti birden bire sergileyenlerin özel bir yeri vardır. <em>Platoon</em>’da da böyledir. Bombardıman öncesi kaos halinde, artık iyiden iyiye kendini kaybeden, “ne güzel bir savaş” diye çığlıklar atıp siperini terk ederek düşmanın üstüne üstüne koşan Taylor da kendi bireysel kaosunu yaşamaktadır aslında. Bombardıman da bitip sabaha sağ ama kan revan içinde çıkınca, derin bir sessizlikte uyanır. Yalnız bu sefer bu sessizliğe, cehennem gibi geçen o gece hiç yaşanmamış gibi, inadına o geceyle tezat oluşturur gibi öten kuşlar eşlik eder. Taylor oradan ayrılmadan önce son hesaplaşmasını da bitirdikten sonra bindiği helikopterde, kepçelerle toplu mezarlara gömülen, toprağın adeta yuttuğu ‘yok olup giden’ yüzü olmayan adamları görür son kez.</p>
<p>Daha önce göremediği şeyi öğrenmiştir artık. “Biz düşmanla savaşmıyorduk. Biz kendimize karşı savaşıyorduk ve düşman bizim içimizdeydi”. Orada olmasının nedenini anlamıştır ve bunu öğrenmek için çektiği acıların tarifi mümkün değildir.</p>
<p>Öğrendiği şeyi ona ve toplumlara öğretmek için kan ve gözyaşı talep etmeyen büyük ve asil bir düşünce okulu vardı oysa. Isaiah Berlin’in ifadesiyle “Cinayetin çok kötü bir şey olduğuna inanan masum insanların neden birbirlerini coşku ve gururla öldürdüklerini ve bunu yapmakla övündüklerini” açıklamaya gücü yeten bir okuldu bu. Mises’in “İnsanlar birbirleriyle savaşıyorlar çünkü bunu yapmanın kendi refahlarını artırmanın yegâne yolu olduğuna inandırılmışlardır” diye yazmasını sağlayan entelektüel bir zirveydi bu okul. Ama ne Taylor ne Berlin ne de <em>Platoon</em>’u yazan ve yöneten, kendisi de bir Vietnam gazisi olan Oliver Stone’un bildiği bir okul. 20. Yüzyıl’ı bir savaş yüzyılına dönüştüren bilgisizlikti bu. Bedeli halen hepimiz için akla sığmayacak kadar büyük olan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mechul-mufreze-mechul-doktrin/">Meçhul Müfreze, Meçhul Doktrin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Fikir Deflasyonu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-fikir-deflasyonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2021 05:42:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turkiyenin-fikir-deflasyonu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin bugününü açıklamak için kolay reçeteler, peşin hükümler ya da ideolojik ezberler kâfi gelmiyor. Önce, liberal iktisadın asil çınarlarından birisi Thomas Sowell’den, doğru bir teşhisle başlamak adına, aşağıdaki pasajı okuyalım; “Ne bireyler ne de firmalar sonsuza dek başarılıdır. Ölüm tek başına yönetimdeki kişilerin değişimini kesinleştirir. İnsan faktörünün ve insanların arasındaki değişkenliğin –hatta aynı kişinin hayatın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-fikir-deflasyonu/">Türkiye’nin Fikir Deflasyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin bugününü açıklamak için kolay reçeteler, peşin hükümler ya da ideolojik ezberler kâfi gelmiyor. Önce, liberal iktisadın asil çınarlarından birisi Thomas Sowell’den, doğru bir teşhisle başlamak adına, aşağıdaki pasajı okuyalım;</p>
<p>“<em>Ne bireyler ne de firmalar sonsuza dek başarılıdır. Ölüm tek başına yönetimdeki kişilerin değişimini kesinleştirir. İnsan faktörünün ve insanların arasındaki değişkenliğin –hatta aynı kişinin hayatın farklı aşamalarındaki değişkenliğinin– önemini veri alınca, işletmelerin muhtelif pozisyonlarında zamanla oluşan dramatik performans farklılıklarının bir norm olması güç bela şaşırtıcıdır. </em></p>
<p><em>Bazı yönetici bireyler, ülkenin evrimindeki belli bir dönemde ya da kendi hayatlarının bir periyodunda bir hayli başarılıdır ve daha sonra ise son derece kabiliyetsiz olurlar. Örneğin, Sewell Avery 20. Yüzyıl esnasında çok uzun süre boyunca, U.S. Gypsum ve daha sonra Montgomery Ward firmalarının bir hayli başarılı ve geniş çevrelerce övülen lideri idi. Fakat, Avery’nin son yılları yaygın eleştiri, Montgomery Ward’ı yönetme tarzı üzerine kavgalar ve kötü yönettiği kabul edilen bu firmanın kontrolü için verilen şiddetli bir kavga ile mimlenmişti. Avery, Genel Müdürlükten istifa ettiğinde Montgomery Ward’ın hisse değeri derhal yükseldi. Onun yönetimi altında, Montgomery Ward milyarlarca dolarlık öyle bir meblağı ekonomik bir çöküntüye karşı tedbir niyetine yedek ayırmıştı ki, Fortune dergisi firmayı “bir mağaza görünümündeki banka” olarak adlandırdı. Halbuki, Sears gibi rakipleri paralarını yeni piyasalara doğru genişlemek için kullanmaktaydı.</em>”</p>
<p>Ve elbette bu yönetim dersi sadece firmalar hakkında bir gerçeği dile getirmekle kalmaz. Bu, çok daha genel bir geçerliliği olan ve özellikle de Türkiye gibi ülkelerin siyasal sitemi hakkında da bize çok şey söyleyen, gerçekten hayati önemde bir derstir. Mesele sadece Sewell Avery ile politikacılar arasında kurulabilecek benzeşimler değildir. Öyle ki, Sowell aşağıdaki satırlarında adeta Türkiye (ve benzeri ülkeler) hakkında konuşur.</p>
<p>“<em>Önem arz eden şey belirli bireylerin ya da firmaların başarısı ya da başarısızlığı değildir. Önemli olan, belirli işletme sahip ve yöneticilerinin körlüğüne ya da direnişine rağmen, piyasalar geneline yaygın/baskın çıkan muayyen bilgi ve ferasetin (particular knowledge and insights) başarısıdır. Akli kaynakların (mental resources) kıtlığı veri alındığında, bilgi ve ferasetin pazaryeri rekabetindeki işlerin gidişatını değiştiren türden avantajlara sahip olduğu bir ekonomi nüfusun geneli için daha yüksek bir yaşam standardını ihdas etmede tek başına büyük üstünlüğe sahip bir ekonomidir. Sadece babadan oğula geçen bir aristokrasi, askerî bir cunta veya bir iktidar partisinin başlıca kararları verebildiği bir toplum, kendi insanlarının kahir ekseriyetinin bilgi, feraset ve yeteneklerinin asıl kısmını çöpe atan bir toplumdur. Bu türden kararların yalnızca erkekler tarafından alınabildiği bir toplum kendi bilgi, feraset ve yeteneklerinin yarısını çöpe atmaktadır.</em>” (<span style="color: #003366;"><span style="color: #33cccc;"><a style="color: #33cccc;" href="https://www.basicbooks.com/titles/thomas-sowell/basic-economics/9780465060733/"><em>Basic Economics: A Commonsense Guide to the Economy</em></a></span>,</span> s. 99–100).</p>
<p>Kapsayıcı ekonomik ve politik kurumların yeniden dağıtım politikası ile ilgili olmaktan çok, devlet aygıtı, fırsat eşitliği ve ekonomik yapının temel taşlarıyla ilgili olduğunu düşünmek bence daha doğrudur. Hayek’in, eşitlikçiliğe dair eleştirilerini bir yanda tutarak ifade ettiği gibi;</p>
<p>“<em>Tabiî ki, yalnızca politik bakımdan ayrıcalıklı olanların yükselmesine izin verilen bir toplum ya da politik iktidara ilk yükselenin iktidarı diğer kesimleri aşağıda tutmak için kullandığı bir ülke, eşitlikçi bir toplumdan bile daha kötü olacaktır. Fakat, bazılarının yükselmesi önündeki bütün engeller, uzun vadede, herkesin yükselmesi önündeki engellerdir ve bu engeller, halkın geçici ihtiraslarını tatmin ettikleri içindir ki, toplumun hakiki çıkarları için de daha az zararlı değildirler.</em>” (<span style="color: #33cccc;"><em><a style="color: #33cccc;" href="https://www.press.uchicago.edu/ucp/books/book/chicago/C/bo9253956.html">The Constitution of Liberty</a></em>,</span> s. 102).</p>
<p>‘Her iktidara gelenin kendi zenginini yaratması’ şeklindeki yerleşik ifade halkın bunu anlamaktan çok da uzak olmadığını gösterir. Ve elbette bu yapısal kısır döngü kırılmadığı sürece, tökezlemesi ve zayıf büyümesi kaçınılmaz olan ekonomik yapı uzun vadede ülkedeki herkesi geriye çeken bir zincire dönüşür. Ülke adeta hep potansiyelin altında büyür. Bir dönem bir kesimi dışlayanlar (ya da kollayanlar) sonraki dönem aynı devlet aygıtının kendilerini dışlamak (başkalarını kollamak) için kullanıldığını görür. ‘Kazanan hepsini alır’ şeklindeki dışlayıcı ve keyfi yönetim yapısı, örneğin, ekonomik iş ve ilişkilerde ‘İhaleler neden hep aynı kişilere veriliyor’ sorusu ile karşılık bulur. Siyasal sürecin tekelleşmesi bu kısır döngüye eşlik eder. Gittikçe daralan bir kadro, tek bir kişinin aklıyla ve keyfi iradesiyle yönetim, devletçiliğe giden tek yön yol gibidir. Bu yol ekonomik ve politik; bütün yapının dışlayıcı karakteristiğini güçlendirmek anlamına gelir.</p>
<p>Ne yazık ki, akli kaynakların Türkiye’deki kıtlığı son yıllarda giderek şiddetlendi. İktisat biliminden deflasyon kavramını ödünç alarak bir fikir deflasyonu yaşadığımızı söyleyebiliriz. Tıpkı para arzındaki şiddetli bir daralmanın milli geliri de kendisiyle birlikte daraltması gibi, ülkenin dışlayıcı devlet karakteristiği ülkenin tefekkür dünyasını adeta buduyor. Elbette bu dışlayıcılık gökten zembille inmedi. Gerçekten de, bu halkın bütün olarak ülkenin mevcut hali için sorumluluğunu daha çok dile getirmenin faydası vardır. Halkta bulunan bu kusurların bütün ‘mahallelerin’, yani Türkiye’nin sosyolojik dokusunda mündemiç olduğunu belirtmeye bilmem ki artık gerek var mı!</p>
<ul>
<li><strong>Adalet;</strong> her şeyden önce ve son 25 yılın acı tecrübelerine rağmen, bu halkın herkes için adalet gibi bir öncelikli talebi yoktur. Adaleti geri bir ülkenin adalette daha da gerilemesinin nedenlerinden birisi budur. Siyasetçinin yakasına adalet için yapışan bir seçmen kitlesi olmadıkça, doğru yönde ilerleyen bir adalet reformu olmayacaktır.</li>
<li><strong>Demokrasi;</strong> Demokrasiyi samimiyetle isteyenlerin bu kadar azınlıkta kaldığı bir ülkede demokrasi hakkında çok da iyimser olmak mümkün değildir. Kendimizi kandırmayalım. Bugün itibarıyla, ülkedeki ana akım siyasi aktörlerin hiçbirisi demokrasiyi hedeflemiyor. Bu akımlar kendi doğrularını toplumun geneline dayatmak için devleti ele geçirmeye çalışıyor. Ve bunu da siyaset zannediyor.</li>
<li><strong>Ekonomi;</strong> Bu ülkenin iş adamları bir liberali utandıracak derecede devlet desteği bağımlısıdır. Birilerinden almadan diğerlerine verebilen devlet varsayımı onların sekteryen çıkarlarının savunmasındaki başat devletçi körlüktür. “Halkın geçici ihtiraslarını tatmin eden” popülizm seçmenin damarlarına işlemiştir; gelecek nesillere yüklenen bedeller çok az kişi tarafından dikkate alınmaktadır. Serbest piyasa ve girişimciliğin adı ‘fırsatçı’ya çıkarılmışken, siyasetçiler bir kamu sağlığı krizi döneminde bile kendi güçlerini artıracak en ucuz fırsatçılıkları sergilemektedir.</li>
<li><strong>Hoşgörü;</strong> İnsanlar kendisi gibi yaşamayan ve düşünmeyenlere karşı hoşgörüsüz tavrın bir medeniyetsizlik olduğunun farkında değil gibidir. Kutuplaşma ve partizanlık, karşısındakini susturma ve hatta bastırma ‘sorun çözümü’ zannedilmektedir. Kendi yaşam tarzının başkaları için doğru yaşam tarzı olmadığı gerçeği de sindirilmiş değildir.</li>
<li><strong>Bağımsız düşünce ve eleştirel akıl;</strong> İkincielcilik genel kabul gören yöntemdir. Konular üzerinde kendisine ait bir muhakeme ile düşünmek insanlara zor gelmektedir. Fikir değiştirme sadece liderden gelirse kabul görür. Ülkenin istisnasız her mahallesi ‘tabularla’ doludur.</li>
</ul>
<p>Çözüm, şayet çok kısa ifade edersek, liberal serbest piyasa düzenine daha da yaklaşan bir siyaset, medya, bilim ve kültür düzenidir. En azından şuna emin olmalıyız ki, fikir deflasyonumuza, aynı devletçi “Tekel’ler”ce aynı başarısız fikirlerin <span style="color: #33cccc;"><a style="color: #33cccc;" href="https://www.youtube.com/watch?v=TsP7OUPet7s">daha fazla propagandası</a></span> ile çare bulamayacağımız artık yeterince kesindir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-fikir-deflasyonu/">Türkiye’nin Fikir Deflasyonu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PTT’nin Başarısı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pttnin-basarisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2021 08:28:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/pttnin-basarisi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özelleştirme 1980’lerde gündemimize girdi. Ancak bu konuyu neredeyse hep kusurlu bir bakış açısı ile ele aldık. Ne yazık ki, devletin ekonomik girişimlerinin özelleştirilmesi için gerekçe ağırlıklı olarak onların zarar etmesine dayandırıldı. Rekabet, yenilikçilik, girişimcilik, verimlilik, siyasal istismar konuları arka planda kaldı. 90’larda devletin sağladığı haksız rekabet avantajlarına rağmen zarar edebilecek kadar beceriksiz kimi işletmeler, 2000’lerde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pttnin-basarisi/">PTT’nin Başarısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özelleştirme 1980’lerde gündemimize girdi. Ancak bu konuyu neredeyse hep kusurlu bir bakış açısı ile ele aldık. Ne yazık ki, devletin ekonomik girişimlerinin özelleştirilmesi için gerekçe ağırlıklı olarak onların zarar etmesine dayandırıldı. Rekabet, yenilikçilik, girişimcilik, verimlilik, siyasal istismar konuları arka planda kaldı. 90’larda devletin sağladığı haksız rekabet avantajlarına rağmen zarar edebilecek kadar beceriksiz kimi işletmeler, 2000’lerde bu avantajları sonuna kadar sömürerek kâr da eder oldular. Örneğin, THY’nin ‘başarısında’ bu olgunun pek farkına varılmış gibi görünmüyor.</p>
<p>Kâr eden devlet işletmesini neden özelleştirelim ki? Bu soruyu yükselten kişi dinamik bir keşif süreci olarak serbest piyasa paradigmasından uzaktır.</p>
<p>Bugün PTT’yi ne için kullanacağımızı bilemez haldeyiz. En son fikir, onu devletin piyasa fiyatlarına dolaylı müdahalesi için bir vasıta haline getirmek. Devlet fikir üretemez diyemeyiz; piyasa karşıtı fikir üretmek devletin başarılı olduğu az sayıdaki konulardan.</p>
<p>Amazon’dan ilk alış–verişimi 2004 yılında yaptığımı hatırlıyorum. Böyle bir işin Türkiye’de yapılması ve yaygınlaşması zaman alır diye düşünmüştüm. Sonraki yıllarda, bu ülkede de e–ticaret gittikçe genişleyen ve tüketici egemenliğini tahkim eden güzel bir gelişme oldu. Lojistik kapasitesine rağmen, PTT’nin bu yükselen işe dair bir öngörüsünü, hatta iştirakini bile görmedik. Genç ve cesur girişimciler yerli e–ticaret mağazalarını kurarak öncü oldular.</p>
<p>Aynı süreçte, ülkenin bankacılık sektörü genel büyüme eğiliminin bir sonucu olarak şube sayısında ve iş hacminde çok büyük adımlar attı. Sektör, özellikle de onun piyasa kurallarına göre oynamak zorunda olan özel bankalar kısmı son birkaç yıldır ise dijitalleşme süreçlerinin sonucu olarak şube azaltıyor. PTT şube ağını bir banka olarak kullanmak akıllıca bir devlet fikri gibi görünse de, elektronik bankacılık lisansını ancak 2017’de almayı başarabilmiş bir kurum var karşımızda.</p>
<p>Özel girişimler zamanın ve bütün diğer koşulların gereklerine tepki verip, örneğin dijitalleşmenin getirdiği optimizasyonun semeresini toplarken, bir devlet işletmesi daha yola yeni çıkıyor. Hem de, üstüne basa basa vurgulamalıyız ki, esasen o yola hiç çıkmaması gerektiği halde. Mevcut devlet bankalarının özelleştirilmesi gerekiyorken, PTT’nin yeni bir devlet bankası olması, hatta bir ‘Posta Katılım Bankası’ fikrini üretmesi gibi gereksiz yollara giriliyor.</p>
<p>Yine, PTT’nin kurulu lojistik kapasitesine rağmen, ülkede kargo ve kurye taşımacılığı esasen hep özel firmalar tarafından geliştiriliyor. PTT hizmetlerine göre çok daha hızlı ve ekonomik şekilde iş çıkaranlar özel firmalar oluyor. Örneğin, tüketiciler PTT fiyatından daha pahalı bir kurye teslim hizmetini sağladığı hız, güvenlik ve fayda sayesinde yine de PTT hizmetine tercih edilebilir olduğunu fark ediyor.<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-30518 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/02/PTTnin-basarisi-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" /></p>
<p>Yetmiyor, bir salgın hastalık döneminde mevcut özel firmalar şiddetle artan yükü taşıyamaz hale gelince, onların açığını PTT değil, başka ve yeni özel girişimler kapatıyor. Bir özel girişimin başarısızlığı, bir devlet işletmesi tarafından değil, daha efektif çalışan yeni oyuncularca tadil ediliyor. Bu ‘startup’ kargo şirketleri çok daha dijital çalışıp, size teslim vakti bilgisini birkaç saatlik bir dilim olarak önceden verip, sözünde de durabiliyor. Hayat Avusturya İktisat Okulunun tasvir ettiği gibi akıyor.</p>
<p>Bütün bunlar, “Postacıya izin vermişler, çıkmış şehri dolaşmış” sözünü hatırlatıyor. PTT’nin bugünkü varlığı da, o yollarda dolaşmakla yetmeyip ayrıca nal toplayan bir postacıya benziyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pttnin-basarisi/">PTT’nin Başarısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Parasal Popülizmin Ağır Bedeli</title>
		<link>https://hurfikirler.com/parasal-populizmin-agir-bedeli/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2021 08:21:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/parasal-populizmin-agir-bedeli/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Popülizmin küresel yükselişinden hemen herkesin yakınmasına rağmen, “Neden yükselişte ki” sorusuna sağlam cevap verebilenler çok az görünüyor. Popülizm hakkında genel tartışmaya bakınca, benim görebildiğim kadarıyla, yine en çelişkili tavrı sol gösteriyor. Onlara göre, kendi popülizmleri hep ‘sosyal demokrasi’ ve hatta ‘sosyal adalet’, sağ kanat siyasetçiler ise sadece kamu kaynağı ile seçim kazanmaca oynayan iktidar düşkünleri. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/parasal-populizmin-agir-bedeli/">Parasal Popülizmin Ağır Bedeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Popülizmin küresel yükselişinden hemen herkesin yakınmasına rağmen, “Neden yükselişte ki” sorusuna sağlam cevap verebilenler çok az görünüyor. Popülizm hakkında genel tartışmaya bakınca, benim görebildiğim kadarıyla, yine en çelişkili tavrı sol gösteriyor. Onlara göre, kendi popülizmleri hep ‘sosyal demokrasi’ ve hatta ‘sosyal adalet’, sağ kanat siyasetçiler ise sadece kamu kaynağı ile seçim kazanmaca oynayan iktidar düşkünleri.</p>
<p>Bu haliyle sosyal adalet mefhumunun bizi popülizm girdabına savurmamasına pek ihtimal yoktu esasen. Önümüzde iki seçenek vardı. Birisi, üretilen refahın devamı hakkında sağlam bir anlayış geliştirmekti. Diğeri ise üretilen refahın yeniden dağıtımına kafayı takmaktı. Bence günümüzde yaşadığımız şey, girilen ikinci yolun sosyal adalet ile popülizm arasındaki sınırları bulanıklaştırmasıdır. Yazıyı parasal popülizm ile sınırlandırmak amacıyla, bu çok daha büyük tartışmayı bir kenara koyalım.</p>
<p>2008’den sonraki, merkez bankalarının güç kazanan egemenlik döneminde popülizmin parasal yönünün zayıf kalması beklenemezdi. Sonuç, hemen her yerde merkez bankalarından yapamayacakları şeyleri beklemek oldu. Enflasyon özelinde popülizme gelince ise, meseleyi aşağıdaki gibi ifade eden Milton Friedman basit bir benzeşim ile bugünümüze dair bir dolu feraseti anlatır.</p>
<p>“<em>Enflasyon tıpkı alkolizm gibidir. Hem içmeye başladığınızda hem de çok fazla para basmaya başladığınızda, iyi tesirler önce gelir. Ve kötü tesirler ancak sonra çıkar ortaya. İşte bu nedenledir ki, her iki durumda da aşırıya kaçmak için güçlü bir ayartıcı vardır. Çok fazla içersiniz ve çok fazla para basarsınız. Konu ayılmaya gelince ise, sıralama tersine döner. İçmeyi bıraktığınızda veya para basmaya son verdiğinizde, kötü tesirler önce gelir ve iyi tesirler ancak sonra çıkar ortaya. Bu nedenledir ki, iyileşme yolunda ısrarcı olmak hayli güçtür.</em>”</p>
<p>Parasal popülizmin bizden saklamaya çalıştığı gerçek işte budur. Enflasyonist bir politikanın orta vadede açığa çıkacak gibi olan olumsuz tesirleri bile daha fazla parasal gevşeme ile ötelenir. Bir fiyat istikrarı politikasına geçişin getireceği orta ve uzun vadeli büyüme, kısa vadedeki şişkinliklere feda edilir. Bizim 2009’dan sonraki makroekonomik döngümüz de özünde budur. Döngünün her aşamasında gaz pedalına daha fazla yüklenildi, sonra olumsuz sonuçlar kendisini tam olarak açığa sermeden, merkez bankası hızlandırmacılığının daha ileri bir aşaması çare diye sunuldu. Bu yol, ekonominin artık sırtlamakta zorlandığı bir rahatsızlık sebebi olmaya özellikle 2016’dan sonra başladı. 2017 başından 2020 sonuna, bu kısa sürede dahi iki defa hızlandık ve iki defa yavaşladık.</p>
<p>Böyle oldu. Çünkü parasal popülizm bir fiyat istikrarı politikasına geçişin getireceği ‘ilk ve olumsuz tesirlere’ katlanmamızı engelliyor. Bu ‘alkolik’ para politikası iyileşme yolunda bir türlü ısrarcı olamayışımızın ardında, ilk fırsatta yeni bir şişe açmak üzere yatıyor. ‘Gerçekten’ fiyat istikrarını hedefleyen, yani ilk 1,5-2 yıl boyunca reel ekonomik sancı çekmeyi vaad eden bir politikacı yok görünüyor. Ne de toplum bunu talep ediyor. Fiyat istikrarı sözde hedefleniyor, aynı anda faizleri düşüreceğiz çıkışlarıyla. Sokaktaki adam hayat pahalılığından samimi şekilde yakınıyor, ama aynı anda seçim meydanındaki avanta kredi tekliflerini coşku ile alkışlıyor. Bu nedenle, 130 milyar doları saçıp savursa bile, arz ve talep kanunu çalıştıramayan bir devletimiz oluyor.</p>
<p>Halbuki, serbest piyasa ve müdahale edilmemiş faiz oranları bizi ne bu kadar oyalar ne de bize böyle yüksek bir bedel ödetirdi. 2009’u bir yana bırakın, 2016’dan sonra bile, şayet işini yapması engellenmeseydi serbest piyasa gerekli intibakı geride bırakmış, 2003-2004’te yaptığına yakın bir surette, ekonomiyi yeni bir başlangıca çoktan taşımış olurdu. Elimizin altındaki bu imkân gerçeğe dönüşmüyor, çünkü onlar muktediri-muhalefetiyle, esasen yüksek faize değil, serbest faiz oranlarına karşı duruyor. Hatırlamaya değer ki, 2003-2004’te gerçek bir iyileşme ve ayılma olmuştu. Çok piyasacı olduğumuz için değil ama piyasa faiz oranları ile dövüşmeye takati kalmamış bir ülke olduğumuz için.</p>
<p>Ödenecek iki ayrı bedel ve seçilecek iki ayrı yol arasında samimi bir karar vermemiz gerekiyor. Birisi, kararsız ve keyfi yönetim, yani dur-kalk para politikasının bedeli. Diğeri, bir fiyat istikrarına geçiş ve tabiî orada da kalıcılık sağlayacak olan para politikasının bedeli. Hem uçalım hem de bedel ödemeyelim dünyası yok.</p>
<p>Daha az maliyetli yolu seçmemizi engelleyen şey ise Friedman’a ve liberal ekonomiye kulağımızın tıkalı olması.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/parasal-populizmin-agir-bedeli/">Parasal Popülizmin Ağır Bedeli</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Finansal Baskıcılık Çözüm Değil</title>
		<link>https://hurfikirler.com/finansal-baskicilik-cozum-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ünsal Çetin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2020 10:46:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/finansal-baskicilik-cozum-degil/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kolay Kredi Kolaycılığı” başlıklı yazım Avusturyacı İktisadi Dalgalanmalar teorisinin kendisini ziraat sektörü özelinde resmettiği bir tecrübe hakkındaydı. O zamandan bu yana hem küresel seviyede hem de Türkiye’de ekonomik müdahalecilik yeni mevziler kazandı. Ekonomik sorunları kolay kredi ile çözme çabası Türkiye’de de kolaycılık aşamasını geçip, kreditizm olarak adlandırılan sistematik bir nitelik kazandı. 2008’den sonraki bazı gelişmeler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/finansal-baskicilik-cozum-degil/">Finansal Baskıcılık Çözüm Değil</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.hurfikirler.com/kolay-kredi-kolayciligi/">Kolay Kredi Kolaycılığı</a></span>” başlıklı yazım Avusturyacı İktisadi Dalgalanmalar teorisinin kendisini ziraat sektörü özelinde resmettiği bir tecrübe hakkındaydı. O zamandan bu yana hem küresel seviyede hem de Türkiye’de ekonomik müdahalecilik yeni mevziler kazandı. Ekonomik sorunları kolay kredi ile çözme çabası Türkiye’de de kolaycılık aşamasını geçip, kreditizm olarak adlandırılan sistematik bir nitelik kazandı. 2008’den sonraki bazı gelişmeler meydanı daha fazla kreditizm için boşaltıyor; Keynesyenizmin yükselişi, popülizmin daha çok rağbet görmesi, kur ve ticaret savaşları, ‘Modern Parasal Teori’ denen ama asırlar öncesinden gelen bir hurafenin hortlaması, kasıp kavurucu olmasa da sosyalizmin Batı ülkelerinde estirdiği rüzgâr ve nihayet Kovid-19 lanetinin politikacılara ve bürokratlara verdiği ‘fırsatçılık’ imkânları. Elbette, bunların hepsi birbirini destekliyor.<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-18560 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2020/06/UnsalCetin_30Haziran2020-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" /></p>
<p>Türkiye de bundan kendi payını aldı ve alıyor. Son dört yılın finansal tarihini burada uzun uzadıya dökümante etmeye gerek yok. Bugün itibarıyla, finansal baskıcılık finansal sistemimizde haksız rekabete sebep olma zararını aşıp, piyasa bozumu aşamasına geçti. Ne yazık ki bu bozum ‘bağ bozumu’ gibi hayırlı bir süreç değildir.</p>
<p>Günümüzün küresel modası artık finansal baskıcılık. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke merkez bankaları –finansal baskıcılığın koçbaşları– attıkları herhangi bir adımda sınırlandırılmayı aklına dahi getirmiyor. Bize, “Tasarlayacağımız her müdahale doğrudur” der gibiler. Parasal olmayan her ekonomik soruna parasal bir çözüm bulunmasının mümkün olduğunu düşünüyorlar. Ekonomik her yavaşlamayı parasal bir karşı duruş ile telafi etmeye çalışmanın maliyet ve riskleri yokmuş gibi yapıyorlar.</p>
<p>Modern merkez bankacılığın kendisine güveninde bir sınır kalmamıştır artık. Taylor Kuralını takip etmek bile onlara “fazla” geldi. <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.hoover.org/press-releases/hoover-press-getting-track-how-government-actions-and-interventions-caused-prolonged">Taylor Kuralını terk ettikleri için doğan</a></span> konut balonu ve çöküşü merkez bankalarının çok daha büyük ölçekli ve hiçbir kuralı ima dahi etmeyen müdahaleleri için bahane olarak kullanıldı.</p>
<p>Fed, 2008 sonrası olağanüstü para politikasından bir ‘çıkış stratejisi’ ile normale dönüş olacağını söyledi, hem de her fırsatta. Sonra ticaret savaşları ortaya çıktı. Dış ticaretteki ‘Trump etkileri’ nedeniyle yıllarca teminatı verilen çıkış stratejisi çöpe atıldı. Tekrar faiz indirimleri başladı. Ancak küresel arz ve dağıtım kanallarında oluşabilecek tahrifatın telafisi para politikasının yapabileceklerinin ötesindeydi. Böylece, ticaret politikasındaki devletçi bir refleks para politikasındaki devletçi bir refleksi destekledi ve besledi.</p>
<p>İlelebet düşük faiz oranları merkez bankacılığın mevcut paradigmasının bulduğu tek çözümdür. Bir başka ifadeyle, Keynesyen vizyonun hep hayalini kurduğu finansal baskıcılıktır bu. Cennette yaşamadığımız için her ekonomik sorun “kapitalizmin bünyevi istikrarsızlığı” olarak görülür. Ve ilk ‘çare’ hep faiz oranlarının konuşmasını engellemektir. Fed’in 2008 sonrası yaptıklarını, Kovid-19 salgınına karşı daha da agresif bir şekilde tekrar etmesi de bu vizyonun eseridir.</p>
<p>Fannie Mae ve Freddie Mac ABD’de 2008 Çöküşüne giden yolda Fed’in konut balonu yanlısı para politikasının <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.amazon.com/Reckless-Endangerment-Outsized-Corruption-Financial/dp/1250008794">en büyük yardımcıları</a></span> olmuştu. Hükümet Destekli Girişimler (Goverment Sponsored Enterprises) olarak adlandırıldılar. Bir serbest piyasa girişiminin asla edinemeyeceği ve edinmemesi de gereken haksız rekabet avantajlarıyla donandılar. Elbette bu tecrübeden ders alınmadı. Fed ve onun arkasından koşmak dışında yapacak bir işi olmayan merkez bankalarıyla birlikte, bugün artık gidişat bütün firmaların devlet destekli girişimlere dönüşmesi istikametindedir.</p>
<p>Dünyada ve Türkiye’de bu ağır hatalara düşülmeyebilirdi, <em>faiz fenomeni doğru bir şekilde ele alınabilseydi</em>. Bu mümkündü. İktisatçıların büyük çoğunluğu fiyat kontrollerinin faydasız ve hatta dengesizleştirici olduğunu kabul eder. İktisat biliminin neo-klasik ana akımı doğal işsizlik oranı kavramını bilimsel analizlerinde tanır ve kullanır. Ancak iş faiz oranlarına gelince, para politikalarının faiz oranlarını kontrol etmesi aksi asla düşünülemeyecek bir baştan kabuldür. Sonuç olarak, ‘doğal faiz oranı’ diye bir şey hiç yokmuş gibi yapılır. Ancak merkez bankacılar düşündü diye bir serbest piyasa kurumu ortadan kalkmaz.</p>
<p>Paranın ekonomilerin grameri oluşu kendisini türlü çeşitli şekillerde gösterir. Bazen baskı altına alınan faizlerin sonuçlarını görmek için sofistike ve uzun bir mantık silsilesinin izini sürmek gerekir, ki bu da günümüz ‘sıradan insanının’ yapamadığı bir takiptir. Binlerce ithalat ürününe eklenen yeni vergilerin kökeninde devletin fiyat istikrarsızlığı başarısızlığı yatar. Otomotiv sektörünün kendi içinde, sıfır km’nin dibe vurması ve ikinci elin alıp başını gitmesi de para politikasının amaçlanmayan bir marifetidir.</p>
<p>Kuralsız para politikası sadece kaynakların dağılımını çarpıtmakla kalmaz. Süregelen ve bizimle kalıcı olacağı öngörülen enflasyon zihniyet dünyasının gramerini de bozar. “<span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.dunya.com/ekonomi/tim-baskan-vekili-zeki-kivanctan-kredi-paketi-degerlendirmesi-haberi-471836">Bu faiz oranlarıyla Türkiye&#8217;de yatırım ve üretim de olur</a></span>” denir. Sanki asıl mesele ‘verimlilik artışları’ hep cebimizde garantilediğimiz bir yetenekmiş gibi. Devletin adeta ikinci ortak gibi davranmasına rağmen, bir destan yazan otomotiv sektöründen bile <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.dunya.com/kose-yazisi/ciddi-sikintidayiz-oto-satisinda-sifir-faiz-yolunu-acalim/471671">sıfır faiz çağrıları</a></span> doğar.</p>
<p>“Kolay Kredi Kolaycılığı” ile başladık, ondan bir alıntı ile bağlayalım: “Sıfır faiz esasen bankacının işinin inkârıdır. Bankacı toplumun kaynaklarını birilerinden alıp, <em>politik önceliklere göre</em>, başka birilerine yönlendiren pasif bir Kolay Kredi Kolaycılığı aracı olmamalıdır. Bankacının asıl ve en önemli işi <em>girişimseldir</em>. O mevcut piyasa bilgisine göre girişimsel bir öngörü yapar. Kredi verdiği işin başarısızlığı veya başarısı, onun işini sıkı ve etkin şekilde yapması için, başka herhangi bir şey tarafından ikâme edilemez mahiyette bir piyasa disiplinini yaratır”.</p>
<p>Bu disiplini yöneten en önemli göstergenin faiz oranları olduğunu da eklemek gerekiyor. Serbest olduğu derecede işini iyi yapan, baskı altına alındığı derecede ekonomi geneline yayılan dengesizliklere yol açan işte o “lanet” faiz oranları.</p>
<p>İlgili başka yazılar:</p>
<p><a href="http://www.hurfikirler.com/finans-merkezi-olmak-icin/">Finans Merkezi Olmak İçin</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/finansal-baskicilik-cozum-degil/">Finansal Baskıcılık Çözüm Değil</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
