<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rdynbk Rdynbk, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/rdynbk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 20 Mar 2014 20:00:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Algıladığım Durum ve Çözüm</title>
		<link>https://hurfikirler.com/algiladigim-durum-ve-cozum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Mar 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/algiladigim-durum-ve-cozum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Algıladığım Durum ve Çözüm 1. AKP&#8217;nin yaptığı düzenlemeler ve Bakanlar ile Başbakanın üslubundan ve dinlediklerim ve okuduklarımdan anladığım &#8220;bir yolsuzluklar ve çıkar ağı&#8221; oluşturulduğu gerçeğidir. 2. Uzun süreli Hükümet olmanın verdiği güç ile AKP, yargılanma&#38;aklanma seçeneğinden kaçmakta ve &#8220;cemaat&#8221; üzerinden bir &#8220;algı&#8221; operasyonu yapmaktadır. Bu süre zarfında sunulan &#8220;delillerin&#8221; yetersizliği ve basitliği paralel devlet iddiasını [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/algiladigim-durum-ve-cozum/">Algıladığım Durum ve Çözüm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><strong><span>Algıladığım Durum ve Çözüm</span></strong></p>
<p class="MsoNormal">1. AKP&rsquo;nin yaptığı düzenlemeler ve Bakanlar ile Başbakanın üslubundan ve dinlediklerim ve okuduklarımdan anladığım &ldquo;bir yolsuzluklar ve çıkar ağı&rdquo; oluşturulduğu gerçeğidir.</p>
<p class="MsoNormal">2. Uzun süreli Hükümet olmanın verdiği güç ile AKP, yargılanma&amp;aklanma seçeneğinden kaçmakta ve &ldquo;cemaat&rdquo; üzerinden bir &ldquo;algı&rdquo; operasyonu yapmaktadır. Bu süre zarfında sunulan &ldquo;delillerin&rdquo; yetersizliği ve basitliği paralel devlet iddiasını gerçek bir olgu olmaktan uzaklaştırmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">3. AKP, kendi tabanını yanlış okumaktadır. 10 yılı aşkın iktidar süresi uzun olmakla birlikte, ilk seçimdeki %37&rsquo;lik oyunun önemli bir kısmı Anavatan ve Doğruyol gibi kendini birincil olarak muhafazak&acirc;rlıkla tanımlamayan seçmenlerden oluşmaktadır. Üstelik Refah partisinin oyundaki artışın temel nedeni dini değil ekonomiktir. AKP&rsquo;nin oy oranındaki muazzam artışın birincil nedeni &ldquo;ekonomi&rdquo; ve &ldquo;özgürlükler&rdquo;dir. AKP, şu anda tam ters bir yolda ilerlemektedir. Ayrıca, genç nüfus çok daha küreseldir. Seçimlerini rahatlıkla değiştirebileceklerine inanıyorum.</p>
<p class="MsoNormal">4. Modern bir ekonomi olduğunuzu iddia edip, yolsuzluk ile işleri halletmenizin yolu yoktur. Tercih yapmak zorundasınız, ya modern bir ekonomi olur ya da ikinci sınıf bir ülke olursunuz.&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">5. Bu süreçte AKP&rsquo;nin en büyük artısı, monopol gücünü koruyor olmasıdır. İkame bir oluşum, ya AKP&rsquo;den ayrılacak olan güçlü adaylarla olacak ya da dışarıdan gerçekleşecektir. Güçlü bir lider olarak Erdoğan; Cumhurbaşkanı, Arınç, Babacan, Şimşek gibi doğrudan &ldquo;yolsuzluk ve çıkar ağı&rdquo; içerisinde bulunmayan potansiyel liderleri/etkili kişilerin -pasif de olsa- kendisi ile birlikte yol almalarını sağlayarak, küçültmektedir.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Çözüm:</strong> <strong>1)</strong> modern bir anayasa ile özgürlükleri pazarlıksız halkına verecek bir yeni parti <strong>2)</strong> ekonomik rant ile devlet arasındaki ilişkiyi minimize edecek yeni bir anlayış <strong>3)</strong> din temelli değil, uluslararası normlar çerçevesinde bir düşünce anlayışı <strong>4)</strong> zıtlıklar değil, ortak noktaları vurgulayacak; sağ&amp;sol gibi bitmiş anlayışlarla hareket etmeyecek bir parti <strong>5)</strong> bir kişinin üst üste ikiden fazla seçilmesinin engelleneceği bir yönetim yapısı <strong>6)</strong> eğitim ve hukuk sisteminin özgürleştirilmesi. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>rdynk</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span>http://rdynk.blogspot.com.tr/</span></p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><span>rdynkturk@gmail.com<a name="_GoBack"></a></span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/algiladigim-durum-ve-cozum/">Algıladığım Durum ve Çözüm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Monopole Kayış: AKP</title>
		<link>https://hurfikirler.com/monopole-kayis-akp/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/monopole-kayis-akp/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ekonomi bilimi bize iki tür zıt piyasa öğretir: Tam rekabet ve Monopol piyasası. Tam rekabet piyasası çok alıcı ve satıcının olduğu, bilgiye ulaşımın açık olduğu ve piyasaya giriş çıkışın serbest olduğu piyasalardır. Monopol (Tekel) piyasa ise, tek satıcının olduğu, tek malın satıldığı, giriş-çıkışların yasaklandığı, bilgi paylaşımının olmadığı piyasa türüdür. Gerçek yaşamda piyasalar bu iki tür [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/monopole-kayis-akp/">Monopole Kayış: AKP</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span>Ekonomi bilimi bize iki tür zıt piyasa öğretir: Tam rekabet ve Monopol piyasası. Tam rekabet piyasası çok alıcı ve satıcının olduğu, bilgiye ulaşımın açık olduğu ve piyasaya giriş çıkışın serbest olduğu piyasalardır. Monopol (Tekel) piyasa ise, tek satıcının olduğu, tek malın satıldığı, giriş-çıkışların yasaklandığı, bilgi paylaşımının olmadığı piyasa türüdür. Gerçek yaşamda piyasalar bu iki tür arasında dağılırlar. Bir örnek verelim: 2004 yılı ile birlikte Türkiye&rsquo;de iç hat havayolu taşımacılığı serbest rekabete açıldı, daha önce sadece THY hizmet sunucu iken, Pegasus, Atlas gibi firmalar eklendi. Ne oldu? Rekabet, daha yüksek hizmet kalitesi, daha düşük fiyatlar ve daha fazla yolcu getirdi. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Şimdi bu noktadan hareketle AKP&rsquo;yi analiz edelim. Hali hazırda AB ve yeni anayasa sürecinden uzaklaşan AKP; alkol, kürtaj ve Gezi olayları ile birlikte daha da bir içe kapandı. Sağdaki seçmen için tek parti olmaya doğru yol almak için, diğer küçük parti başkanlarını partisine katarak ilerledi. Eleştirileri kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak aldı ve fikir alışverişini azalttı.&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Monopol piyasalara yaklaşmak demek, daha düşük hizmet kalitesinin daha yüksek bir fiyata alınması demektir. Ayrıca bu &ldquo;rekabetsiz&ldquo; ortam toplam üretimi / hizmeti de düşürme eğilimindedir. Üstelik tek başına siyaset piyasasını idare ettikçe; devleti büyütme ve her şeyi belirleme yaklaşımı da artacaktır. Monopol olma eğilimi arttıkça, eleştirilere gittikçe daha kapalı olma ve oluşturulan küme dışındakileri düşman ilan etmek de doğal görünecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>17 Aralık Yolsuzluk operasyonları ile bu durum yeni bir boyut kazandı. AKP&rsquo;nin medya üzerinde bilgi akışını kısıtlayıcı rol oynadığı ve iş adamları arasında ihalelere dayanan bir para düzeni kurulduğu görüldü. Bu tespit, h&acirc;lihazırda dava konusu olmakla birlikte; kamuda oluşan yaygın inanç ve ses kayıtlarından anlaşılan durum bu ön-kabulü destekliyor. Üstelik AKP&rsquo;nin bu süreci bir paralel darbe ile nitelendirerek, yolsuzlukla ilgili neredeyse tüm savcı ve polisleri görevlerinden uzaklaştırması, arkasından HSYK, internet ve MİT düzenlemeleri ile yaptığı müdahaleler bu inanca katkı sağladı. Daha da önemlisi tüm bu düzenlemeler daha &ldquo;özgür&rdquo; bir Türkiye&rsquo;nin aksine, daha &ldquo;kısıtlayıcı&rdquo; ve &ldquo;şeffaflıktan uzak&rdquo; bir Türkiye&rsquo;ye doğru atılan hızlı ve acemi adımlar olarak kayda geçti. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Monopol piyasasına yaklaşan tüm birey, aile, kurum, toplum, ülke, siyasi partiler gittikçe hantallaşmaya, rekabet ve serbest eleştiri olmadığından zamanın ruhundan uzaklaşmaya, kendi doğrularını daha kalın çizmeye ve gücün verdiği rahatlıkla hata yapmaya daha yakındırlar. Dünya bu örneklerle dolu. Birçok diktatör bu öldürücü tuzağın esiri olmuştur. Batı&rsquo;da kendisine dokunulmayan Vatikan ve kilise sistemi birçok yolsuzluk ve gayri ahlaki skandallar üretmiştir. Türkiye&rsquo;de bir dönem ordu, askeri mahkeme koruması altında eleştirilmekten uzak olduğundan, her şeyin en doğrusunu en doğru şekilde yapan kurum olarak görmüştür kendini. Benzer sorunlar; yargı mensupları, sendikalar ve benzeri kapalı yapılarda da görülebilmektedir.</span>&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><a href="http://rdynk.blogspot.com.tr/"><span>rdynk</span></a><span>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><a href="http://rdynk.blogspot.com.tr/">http://rdynk.blogspot.com.tr/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><a href="mailto:rdynkturk@gmail.com">rdynkturk@gmail.com</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/monopole-kayis-akp/">Monopole Kayış: AKP</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AKP: Her Şey ve Hiçbir Şey…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/akp-her-sey-ve-hicbir-sey/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/akp-her-sey-ve-hicbir-sey/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başbakan, sık sık Türkiye&#8217;de kendileri olmasaydı, hiçbir şeyin başarılamayacağına vurgu yaparak, başarılarını 90&#8217;lı yıllar ve 2001 kriz dönemi ile kıyaslıyor. Bir siyasetçi olarak bunu yapması anlaşılır olmakla birlikte, bu &#8220;biz yaptık&#8221; yaklaşımı, ekonomide yeni bir devletleşme sürecini &#8211;aslında diğer alanlarda da- birlikte getirme riskini de içerisinde barındırıyor. Bu nedenle, AKP&#8217;nin &#8220;her şey bizim eserimiz&#8221; vurgusuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/akp-her-sey-ve-hicbir-sey/">AKP: Her Şey ve Hiçbir Şey…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Başbakan, sık sık Türkiye&rsquo;de kendileri olmasaydı, hiçbir şeyin başarılamayacağına vurgu yaparak, başarılarını 90&rsquo;lı yıllar ve 2001 kriz dönemi ile kıyaslıyor. Bir siyasetçi olarak bunu yapması anlaşılır olmakla birlikte, bu &ldquo;biz yaptık&rdquo; yaklaşımı, ekonomide yeni bir devletleşme sürecini &ndash;aslında diğer alanlarda da- birlikte getirme riskini de içerisinde barındırıyor. Bu nedenle, AKP&rsquo;nin &ldquo;her şey bizim eserimiz&rdquo; vurgusuna bir iktisatçı gözüyle bakalım istedim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><strong>1. AKP&rsquo;nin Ekonomik Başarısı Bir Rüya Mı?</strong></p>
<p class="MsoNormal">Hayır değil, önce aşağıdaki tabloyu yorumlayalım. Tablo, Türkiye&rsquo;nin 1994, 1999, 2001 krizlerini içinde barındıran 1990-2002 dönemi ve AKP sonrası 2003-2012 yıllık reel GSYH büyüme oranlarını veriyor (Kaynak: IMF). 1990-2002 döneminde, Türkiye %3,6&rsquo;lık ortalama reel büyümeye sahip, Arjantin ve Brezilya&rsquo;dan daha iyi bir büyüme performansı ve 153 ülkeden oluşan yükselen piyasalar ve gelişmekte olan ülkelere (YP&amp;GOÜ)&nbsp; yakın bir performans. Evet, AKP döneminde %5,1&rsquo;e yükseliyor ekonomik büyümemiz, fakat aynı dönemde Arjantin&rsquo;in %7,2 ortalama büyümeye sahip olduğunu, YP&amp;GOÜ&rsquo;in ise %6,6&rsquo;lık bir büyüme performansı gösterdiğini görüyoruz. Son olarak iki dönem arasındaki performans değişimine bakalım. Türkiye, %3,6&rsquo;dan %5,1&rsquo;e yükselen ortalama büyümesi ile 140 baz puanlık bir artış sağlayarak, Arjantin, Brezilya ve YP&amp;GOÜ&rsquo;den daha düşük bir performans gösteriyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>
<table class="MsoTableLightShadingAccent1" style="width: 329px" border="1" cellspacing="0" cellpadding="0" align="left">
<tbody>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong>%</strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><strong>1990-2002</strong></p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><strong>2003-2012</strong></p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><strong>değişim</strong></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong>Türkiye</strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">3,6</p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">5,1</p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">1,4</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong>Arjantin</strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">2,1</p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">7,2</p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">5,1</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong>Brezilya</strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">1,9</p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">3,6</p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">1,7</p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong><em>YP&amp;GOÜ</em></strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><em>3,9</em></p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><em>6,6</em></p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center"><em>2,7</em></p>
</td>
</tr>
<tr>
<td width="73" valign="top">
<p class="MsoNormal"><strong>G-7</strong></p>
</td>
<td width="85" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">2,4</p>
</td>
<td width="95" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">1,3</p>
</td>
<td width="76" valign="top">
<p class="MsoNormal" align="center">-1,1</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal"><em>Demek istediğim şu, AKP dönemi ekonomik performansı başarılı ama bir rüya dönemi değil!</em></p>
<p class="MsoNormal"><strong>2. Ekonomik Başarının Temeli Neye Dayanıyor?</strong></p>
<p class="MsoNormal">1. 2001 krizinin öğreticiliğinde Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile Kamu, Bankacılık ve Para politikasındaki değişimlere ve bu değişimlerin AKP döneminde sürdürülmesine.</p>
<p class="MsoNormal">2. Kamunun ekonomideki ağırlığının azalmasına ve rekabetçi piyasaların önünün açılmasına (Diğer bir deyişle, AKP&rsquo;nin kamu maliyesine dikkat etmesine ve liberal ekonominin ekonomiyi güçlendirmesine). &nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">3. Küresel likiditenin bolluğuna.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Son söz:</strong> AKP&rsquo;nin %50 oyunun hemen arkasında duran temel güç, ekonomik kazanımlar. Ekonomik kazanımlar, hükümetin altyapı eğitim, sağlık gibi alanlarda önemli ilerlemeler yapmasına imk&acirc;n sağladı. Liberal ekonomide Hükümetin görevinin; kamunun ekonomideki ağırlığını azaltmak, rekabetçi bir yapıya destek olmak ve engellememek, yasal düzenlemeleri uluslararası normlara yaklaştırmak, para politikasını özgür bırakmak olduğu düşünüldüğünde yapılması gerekenin bir <em>hiç</em> olduğu görülmektedir. AKP, &ldquo;hiç&rdquo; olmayı başardığı ölçüde, ekonomi daha güçlü oldu. Türkiye bir yandan kamunun ekonomideki ağırlığını azaltıp, faiz oranlarını düşürürken; diğer yandan özel sektörün büyümesinin de önünü açmış oldu. Reel üretim, k&acirc;<a name="_GoBack"></a>rlı bir iş alanı oldukça; ihracat rekorlar kırarken; istihdam da arttı. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">O halde, Hükümet, ekonomi için bir &ldquo;hiç&rdquo; olmayı başardığı ölçüde; seçmen için bir &ldquo;hep&rdquo; olmayı başaracaktır!</p>
<p class="MsoNormal">İlişkiyi tersten okuyup, ekonomi için bir &ldquo;hep&rdquo; olmaya çalışıp, müdahalelerini artırdıkça, ekonominin zayıflaması nedeniyle seçmen için bir &ldquo;hiç&rdquo; olmaya doğru yol alacaktır!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/akp-her-sey-ve-hicbir-sey/">AKP: Her Şey ve Hiçbir Şey…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktisat Biliminden “BDDK İçin” Beş Temel Prensip</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-bddk-icin-bes-temel-prensip/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-bddk-icin-bes-temel-prensip/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu aralar BDDK&#8217;nın taksit sınırlandırması ile ilgili düzenlemesinin etkileri tartışılıyor. Benim de dikkatimi çekti. Önce düzenleme neymiş ona bir bakalım (alt çizgiler bana ait): &#8220;&#8230; kredi kartları ile gerçekleştirilecek mal ve hizmet alımları ile nakit çekimlerinde taksitlendirme süresi dokuz ayı geçemez. Kredi kartlarıyla gerçekleştirilecek telekomünikasyon ve kuyumla ilgili harcamalar ile yemek, gıda ve akaryakıt alımlarında [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-bddk-icin-bes-temel-prensip/">İktisat Biliminden “BDDK İçin” Beş Temel Prensip</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Bu aralar BDDK&rsquo;nın taksit sınırlandırması ile ilgili düzenlemesinin etkileri tartışılıyor. Benim de dikkatimi çekti. Önce düzenleme neymiş ona bir <a href="http://www.bddk.org.tr/websitesi/turkce/Mevzuat/Banka_Kartlari_Kredi_Kartlari_Kanunu/12687banka_kartlari_ve_kredi_kartlari_yonetmeliginde_degisiklik_yonetmeligi_2.1.2014.pdf">bakalım</a> (<span>alt çizgiler bana ait</span>):</p>
<p class="MsoNormal"><span>&ldquo;&hellip; kredi kartları ile gerçekleştirilecek <span style="text-decoration: underline">mal ve hizmet alımları</span> ile nakit çekimlerinde <span style="text-decoration: underline">taksitlendirme süresi dokuz ayı geçemez</span>. Kredi kartlarıyla gerçekleştirilecek <span style="text-decoration: underline">telekomünikasyon ve kuyumla ilgili</span> harcamalar ile <span style="text-decoration: underline">yemek, gıda ve akaryakıt alımlarında taksit uygulanamaz</span>.&rdquo;</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Son yazımızda &ldquo;İktisat bilimi, kendisiyle ilgilenenlere beş temel prensip öğretir. Bu temel prensipler, sadece bir iktisadi olay için değil çoğunlukla hayatın her anında kararlarınızı etkileyebilecek özelliklere sahiptir.&rdquo; demiştik. Bu kararı BDDK&rsquo;nın bu kararı için değerlendirelim:</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>1) Rekabet iyidir</span></strong><span>: Düzenleme ile birlikte, bireyin harcama kararları üzerine kısıtlama getiriyorsunuz. Kısıtlama başlı başına &ldquo;serbest piyasayı&rdquo; bozucu bir etki yaratır. Daha baştan,&nbsp; bazı harcamalara 9, bazı harcamalara hiç taksit uygulamayarak; sektörler arasındaki rekabeti bozuyorsunuz. Üstelik kimi alanlarda taksit sınırlaması getirmeyerek (bkz. </span><a href="http://www.istanbulhaber.com.tr/haber/turizmde-taksit-sinirlamasi-kaldirildi-184532.htm"><span>tatil</span></a><span>) kuralın rekabeti bozucu etkisini artırıyorsunuz. Ayrıca taksit yasağı; senet, hediye kartı, anında kredi tarzı piyasanın çözümleri ile delindiği için kurala uyan firmaları cezalandırıyor; uymayanları avantajlı konuma geçiriyorsunuz. <em>İşleyen bir piyasaya &ldquo;haksız rekabeti&rdquo; kendi ellerinizle getiriyorsunuz.&nbsp;&nbsp; </em></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>2) Marjinal düşün</span></strong><span>: &ldquo;Son birimin üretimde, faydada, ulaşmak istediğiniz hedefte yarattığı fark marjinal katkı olarak adlandırılır&rdquo; demiştik. Çıkarım ise şuydu: &ldquo;<em>marjinal düşünün, her bir hareketin amacınıza ne kadar hizmet ettiğini sorgulayın!</em>&rdquo;. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>BDDK&rsquo;nın amacı şu: &ldquo;tasarruflar artsın, cari açık azalsın, finansal istikrara katkı sağlansın&rdquo;.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(i) Rekabeti bozduğunuz için, işlem maliyetlerini artırır, maliyetleri yükseltirsiniz.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(ii) Tasarruf, bireyin şimdi tüketmekten vazgeçmesi ve bunu gelecekteki tüketimi ile yer değiştirmesinin bir sonucudur. Yani daha az taksite bağlı değil, tüketici davranışına bağlıdır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>(iii) Kararın finansal istikrarı bozucu etkisi düzeltici etkisiden çok daha fazladır. Harcamaları kayıtdışılığa ittiğinizden, doğru ölçemez, kontrol de edemezsiniz.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>3. Alternatif maliyetleri dikkate al</span></strong><span>: BDDK için bu kararın alternatif maliyeti, harcanan zaman ve insan kaynağını başka bir alanda kullanmak olarak görülebilir. Bununla birlikte karar tüm ekonomiyi etkilediği için, kararının alınıp alınmaması başlı başına bir optimal karar verme sürecidir ve bizi dolaylı etkilere götürür.&nbsp;&nbsp; <em></em></span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>4) Dolaylı etkileri unutma</span></strong><span>: &ldquo;<em>Karar vermek, sadece karar verileni ve anı etkilemez, etkileri takip edin!&rdquo; </em>demiştik. BDDK&rsquo;nın bu kararın etkileri üzerine bir modeli var mıdır bilmiyorum. Ayrıca çoğunlukla matematiksel modellerin sizin istediğiniz dili konuşacağını da söylemeliyiz. Görmek istediğinizi formüle ederseniz onu görürsünüz. O nedenle, karar öncesi ekonomik aktörlerin fikirlerini almak oldukça önemlidir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tüketiciler Derneği (TÜDER) Genel Başkanı </span><a href="http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1503019-tuder-taksit-sinirlandirmasi-tuketiciyi-tuzaklara-maruz-birakti"><span>Aydın Ağaoğlu</span></a><span>, &#8220;Bu uygulamayla tüketiciler, yeni yöntem ve tuzaklara maruz bırakıldı&#8221; demiş. Ağaoğlu, pek çok mağazanın, &#8220;hediye kartı&#8221;nı taksitle satarak bununla cep telefonu cihazı alınmasına imk&acirc;n tanıdığını söylemiş. Taksitle satış yapan mağazaların, camlarına ilan yapıştırıp kredi kartsız 24 aya kadar taksit uyguladığını dile getiren Ağaaoğlu, kredi kartsız satışlardaki sözleşme şartlarının kötülüğüne de dikkat çekmiş. Ayrıca </span><a href="http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1502959-altinda-senetli-satisa-donus"><span>Kuyumcular</span></a><span> senetli satışa yönelmişler. Bir başka </span><a href="http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/taksit-sinirlamasi-by-pass-edildi/90768"><span>habere göre</span></a><span> vitrinlerinde &#8220;Senetsiz, kefilsiz, kartsız, 36 aya varan taksit&rdquo; yazıları görülmeye başlanmış. &ldquo;Krediver&rdquo; adındaki sistemle 36 aya kadar taksitlendirme yapılabiliyormuş.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Mobilya sektörü de karara </span><a href="http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1503061-mobilyacilardan-taksit-sinirlamasi-ve-kur-dengesi-vurgusu"><span>tepkiliymiş</span></a><span>. MOSDER Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Güleç, &ldquo;Kredi kartı taksitlendirmesi sektörü kayıtdışılıktan ve haksız rekabetten kurtarıyor&rdquo; dedikten sonra eklemiş: &ldquo;Giysinizi 1 yıllık, erzağınızı ise 1 aylık alırsınız. Fakat mobilyayı 9 yıl için alıyorsunuz. Dolayısı ile 9 &#8211; 10 yıl kullanılacak bir malın ücretinin çok kısa sürede ödenmesi tüketici için pek de kolay değil&rdquo;. Doğanlar Yatırım Holding Yönetim Kurulu Başkanı Davut Doğan ise, &#8220;12 taksitle sınırlı kalsın diye çaba sarfettik. Taslakta 12 taksitti, son dakika golü ile taksit sayısı 9&#8217;a indirildi&rdquo; demiş. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Tabi&icirc; BDDK da boş durmayıp, kendi çözümleri üzerinde </span><a href="http://haber.stargazete.com/ekonomi/tek-alisveris-iki-fis/haber-819549"><span>duruyormuş</span></a><span>: Yapılacak başka bir düzenleme ile gıda ve yakıt gibi toplu alımlar elektronik sistemle kontrol edilip gıda için ikinci bir fiş kesilecekmiş; ya da &ldquo;kod&rdquo; uygulamasına da geçilebilirmiş, senet için de önlemler alınacakmış.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaratılan belirsizliği görüyorsunuz değil mi? Yeni düzenlemelerle olumsuz etkiyi ve işlem maliyetlerini daha da artırıyorsunuz, birey tercihlerini etkileyip sektörler arası haksız rekabet yaratıyor ve kimi firmaları açık kuralları by-pass etmek zorunda bırakıyorsunuz.&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>5) Değer değişir</span></strong><span>: &ldquo;<em>Değer değişir ve bu değişime bireysel ihtiyaçların karşılanması öncülük eder. Öyleyse, makro değişimleri anlamak için mikro değişimleri izleyin!&rdquo; demiştik. </em>BDDK&rsquo;nın buradaki temel amacı tasarrufları artırmak. Tasarrufları artıran ana mekanizma reel faiz oranıdır. İnsanlar gelecekte daha fazla tüketebilmek amacıyla cari tüketimlerinden vazgeçerler. Reel faiz oranının yüksek olabilmesinin yolu ise, ekonominizin verimliliği ile yani en başta söylediğimiz &ldquo;rekabetçi&rdquo; yapısı ile ilgilidir. Japonya&rsquo;nın da bizim gibi enerji açığına sahip bir ülke olduğunu unutmamak gerekir. O halde tasarruf oranlarını artırmak istiyorsanız, tüketici tercihlerini bozucu bu tarz kararlar yerine; eğitimin kalitesi, hukuk sistemi, serbestleştirici mikro reformlar, kamunun ekonomideki ağırlığını azaltmak, kamunun rolünü yeniden tanımlamak gibi alanlara yoğunlaşmak gerekmektedir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span>Not:</span></strong><span> Okuyuculardan ricam ekonomi ile ilgili merak ettikleri her türlü konuyu bana <em>soru</em> olarak yöneltmeleri, bu sayede &ldquo;tüketici tercihlerini&rdquo; daha fazla dikkate almış oluruz. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><a href="http://rdynk.blogspot.com.tr/"><span>http://rdynk.blogspot.com.tr/</span></a></span><span></span></p>
<p><span lang="EN-US"><a href="mailto:rdynkturk@gmail.com"><span>rdynkturk@gmail.com</span></a></span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-bddk-icin-bes-temel-prensip/">İktisat Biliminden “BDDK İçin” Beş Temel Prensip</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktisat Biliminden &#8220;Herkes İçin&#8221; Beş Temel Prensip</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-herkes-icin-bes-temel-prensip/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Jan 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-herkes-icin-bes-temel-prensip/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hani kişisel gelişim kitapları vardır ya, şunu yapın hayatta başarının sırrını yakalayın, daima gülümseyin, sabah 6&#8217;da kalkın, her gün 3 kere &#8220;ben yapabilirim&#8221; deyin diye. Bu başlık da ona benzedi. İktisat bilimi, kendisiyle ilgilenenlere beş temel prensip öğretir. En azından benim için öyle oldu. Bu temel prensipler, sadece bir iktisadi olay için değil çoğunlukla hayatın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-herkes-icin-bes-temel-prensip/">İktisat Biliminden &#8220;Herkes İçin&#8221; Beş Temel Prensip</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Hani kişisel gelişim kitapları vardır ya, şunu yapın hayatta başarının sırrını yakalayın, daima gülümseyin, sabah 6&rsquo;da kalkın, her gün 3 kere &ldquo;ben yapabilirim&rdquo; deyin diye. Bu başlık da ona benzedi. İktisat bilimi, kendisiyle ilgilenenlere beş temel prensip öğretir. En azından benim için öyle oldu. Bu temel prensipler, sadece bir iktisadi olay için değil çoğunlukla hayatın her anında kararlarınızı etkileyebilecek özelliklere sahiptir. Ne der bize iktisat bilimi:</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">1) Rekabet iyidir</span></strong><span lang="EN-US">: İktisat biliminin en temel prensibi rekabetin iyi bir şey olduğudur. Aslında diğer tüm prensipler, bu ilk prensipten doğar. Rekabet ancak rekabet edecek bireylerin, ürünlerin, fikirlerin -kısaca her ne rekabet edecekse- onların &ldquo;serbest&rdquo; bir piyasa ortamında yaşamaları ile mümkün olur. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Rekabet ortamı içerisinde, verimlilik yolları araştırılır ve &ldquo;yeni fikirler&rdquo; doğar. Bu sayede hem en yüksek üretim, fayda, çalışma v.b. ulaşılır, hem de bu olabilecek en uygun fiyat, zaman, çaba ile elde edilmiş olur. Bir piyasayı, toplumu, kurumu, öğrenciyi, düşünceyi, rekabetten uzaklaştırdıkça, daha az üretim, fayda, çalışmayı daha yüksek bir fiyat, zaman veya çaba ile elde etmiş olursunuz. Üstelik uzun dönemde, piyasa aktörlerinin verimlilik araştırmasının önünü tıkadığınız için &ldquo;yeni fikirlere&rdquo; ulaşamaz, gittikçe <em>çürüyen bir yapı</em> oluşturmak zorunda kalırsınız.</span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="EN-US">Şimdi eğer bir şeyde başarılı olmak istiyorsanız, kendinizi o konuda rekabetçi bir ortama sokun!</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">2) Marjinal düşün</span></strong><span lang="EN-US">: İktisatta marjinallik kavramı, genel olarak anlaşılan &ldquo;uçlardaki fikirler&rdquo; yerine, son birimin katkısı şeklinde anlaşılır. Son birimin üretimde, faydada, ulaşmak istediğiniz hedefte yarattığı fark marjinal katkı olarak adlandırılır. Marjinal düşünme, mutlak kavramlar ve uzun trendler yerine mikro değişimlere odaklanmayı sağlar. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Marjinallik kavramını anlayan kişi işsiz kalmaz! Çünkü işveren için, işe alacağı kişinin toplam k&acirc;rda yaratacağı artışın kendi işinin garantisi olduğunu bilir. Daha basitçe, siz şirkete 5.000 TL kazandırıyorsanız, maaşınız bu kazancın bir yüzdesi olacaktır. Ayrıca, her yeni değişimin amacınıza ne kadar hizmet ettiğini sorgularsınız. Bu da daha verimli olmanız demektir. Hayatınız için belirlediğiniz bir mutluluk fonksiyonu vardır. Üniversiteyi bitirmek, iş bulmak, evlenmek, sosyalleşmek v.b. her bir hareketinizi beyniniz belli bir ağırlıkla çarparak size marjinal katkısı en yüksek olan seçimi yapmanızı sağlar. Tabi&icirc; bu ağırlık katsayıları, ancak serbest ortam içerisinde gerçekçi olabilir. Saçma kuralların katsayıları sınırlandırdığı durumlarda isteseniz de maksimum faydaya ulaşamazsınız.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="EN-US">O halde, marjinal düşünün, her bir hareketin amacınıza ne kadar hizmet ettiğini sorgulayın!&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></em></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">3. Alternatif maliyetleri dikkate al</span></strong><span lang="EN-US">: Marjinallik, &ldquo;alternatif maliyet&rdquo; kavramını da beraberinde getirir. Bir iktisatçı, bir şeyden daha fazla elde etmenin başka bir şeyden vazgeçme olduğunu bilir. Bu durumda seçimleriniz arasında en uygun olanı yapmanız oldukça önemlidir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Bütün alternatif maliyetlerin temelinde &ldquo;zaman&rdquo; bulunur. Oyun tahtası zamandır, limitli hayatta amaçlarınızı gerçekleştirmek için yaptığınız her bir seçim, her bir davranış; yapılmayan başka seçimler demektir. İngilizce öğreniyor ve bunun için haftada 200 TL ve 12 saatinizi veriyorsanız, bu para ve zamanla yapabileceğiniz diğer tüm seçimlerden vazgeçmişsiniz demektir. İşte tam da bu yüzden, zaman çok değerlidir. Üstelik durdurulamaz ve geri alınamaz olduğundan devamlı olarak azalmakta, yani değerlenmektedir.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="EN-US">Rekabetçi bir ortamda, yapacağınız son hareketin marjinal katkısını değerlendirirken; alternatif maliyetleri dikkate alın!&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></em></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">4) Dolaylı etkileri unutma</span></strong><span lang="EN-US">: İktisat bilimi, verdiğiniz kararların sadece anı değil, geleceği de etkileyeceği konusunda sizi uyarır. Buna &ldquo;kelebek etkisi&rdquo;, &ldquo;buz dağının görünmeyen kısmı&rdquo; veya &ldquo;niyetlenenin aksi sonuçlar&rdquo; da diyebilirsiniz. Biraz açıklayalım:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Hava taşımacılığı serbestleştiğinde, fiyatlar düşecek, yolcu sayısı artacaktır. Otobüs işletmeleri bundan olumsuz etkilenecek, hizmet kalitesini artırırken, fiyatı düşük tutacaklardır. Bir kısım firma piyasadan çıkacak, k&acirc;r oranı daha yüksek olan başka alanlara kayacaklardır. Bir yerde k&acirc;r oranı iyiyse, bireyler onu talep ediyor demektir. Yani sonuçta toplumun toplam faydası artacaktır.&nbsp; İşçileri korumak için, minimum ücreti yükselttiğinizde, işsiz ama aynı işi yapabilecek insanların işsiz kalmasını; içerdeki çalışanlara daha fazla maaş vermeyi, dışardaki çalışmayanların daha uzun süre işsiz kalmasını ve daha az üretmeyi de kabul etmiş olursunuz. Ekonomiyi canlandırmak için, vergi gelirlerini harcama amacıyla kullanırsanız; &ldquo;rekabetçi karar&rdquo; mekanizması işlemediğinden, bireylerin istemediği kararları alır, ekonomik iyileşmeyi geciktirir ve zayıflatırsınız. </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="EN-US">Karar vermek, sadece karar verileni ve anı etkilemez, etkileri takip edin!</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="EN-US">5) Değer değişir</span></strong><span lang="EN-US">: Aslında her şey değişir. İktisat biliminin evrensel kanunu, arz-talep kanunudur. Kısaca, <em>bir şey az ise değerli; çok ise değersizdir</em>. Değer insanların ihtiyaçlarına göre belirlenir ve bu yüzden devamlı değişir. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Geleceğin meslekleri ne olacak? İnsanların ihtiyaçlarının nasıl değişeceği ve bu konuda piyasada neyin az olacağı ile ilgili bir soru, bu. Doktorlar her zaman çok kazanır, sağlık önemli bir ihtiyaçtır ve arz genelde azdır. Çince bilmek gelecekte ne kadar değerli olacak? Çin&rsquo;in ekonomik gücü artıyorsa, bu dile olan ihtiyaç da artacaktır. Kadın çalışma oranı arttıkça, ev temizlik hizmeti veren kadınların istediği ücret artacaktır. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Paranın değerindeki değişmeyi anlamak da bununla alakalıdır. Fed, çıkış stratejisi ile doları azaltacaksa, doların değeri yükselecektir. Ayrıca, enflasyonun da bir değer oranı olduğunu unutmamak gerekir. %10 enflasyon demek, cebinizdeki TL&rsquo;nin bir sene içerisinde %10 daha az mal ve hizmet alabildiğini gösterir size. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US">Son olarak, toplumsal doğruların da bireysel kararların bir bileşeni olduğu unutulmamalıdır. Bir politikacıya, kişiye, gruba sen 5 yıl önce şöyle diyordun demenin anlamı yoktur. Bireyler, doğrularını değiştirirler, değer verdikleri şeyler değişir. Bu nedenle politikacıların, aydınların, yazarların bu değer değişimlerini takip etmeleri oldukça doğaldır.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></p>
<p class="MsoNormal"><em><span lang="EN-US">Değer değişir ve bu değişime bireysel ihtiyaçların karşılanması öncülük eder. Öyleyse, makro değişimleri anlamak için mikro değişimleri izleyin!</span></em></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="EN-US"><a href="http://rdynk.blogspot.com.tr/">http://rdynk.blogspot.com.tr/</a> </span></p>
<p><span lang="EN-US"><a href="mailto:rdynkturk@gmail.com">rdynkturk@gmail.com</a></span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktisat-biliminden-herkes-icin-bes-temel-prensip/">İktisat Biliminden &#8220;Herkes İçin&#8221; Beş Temel Prensip</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Oct 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin ‘doğal’ bir süreç olmadığının farkında olması. 1950’li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu-2/">&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span>Kabul etmek gerekir ki Türkiye’nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin ‘doğal’ bir süreç olmadığının farkında olması. 1950’li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden de söz edilebilir ama Türkiye’nin AB ile ilişkileri, büyük ölçüde bir ‘kimlik politikası’ çerçevesinde yürütüldü. Tıpkı ‘İtalya’yı kuranların İtalyanları yaratması’, ‘AB’yi kuranların Avrupalıları yaratması’ projesi gibi bizler de özellikle Cumhuriyet Türkiyesi ile ‘yeni Türkleri’ yaratma çabası içinde AB’yi genel Batılılaşma, modernleşme projesinin önemli bir parçası olarak benimsedik. Bu bağlamda hem bizim hem kendi kimliği tartışmalı olsa da artık bir olgunluk içinde istediği kavramı kendine biçme lüksünü yaşayan ‘Avrupalılar’ın sıklıkla kafalarımız karıştı. “Macaristan, Slovenya, Avusturya, Norveç… Avrupalı mıdır” diye soran olmadı ama Türkiye’nin ismi geçince bu soru gayet normal bir soru oldu. Yani Türkiye söz konusu olunca ‘natural born European’ bir ülkeden değil ama dişi ile tırnağı ile kararlı bir biçimde inatla hatta bazı Avrupalılara rağmen (inadına) Avrupalılaşmaya kararlı bir ülkeden söz ediyoruz. Bu hiç kötü bir şey değil, hatta daha kıymetli de sayılabilir. Çünkü asıl önemli kimlikler bize verili olanlar değil, kendi tercihlerimizle oluşanlardır. D. Yani Türkiye’nin üyeliği neredeyse AB’nin ilk kurulma kararı kadar önemli ve stratejik bir karardır. Şu an AB’ye şekil veren Almanya, Fransa, kısmen de İtalya, İngiltere, İspanya ve Polonya’dır. Türkiye üye olursa, AB’nin en önemli kararları, iddialı, kendine güvenli ve hem nüfusu hem coğrafyası büyük bir ülke olan Türkiye’nin isteği ya da reddi ile şekillenecektir. Üstelik ‘öteki’ Türkiye’nin evlere şenlik komşularını da ve bunun AB’ye getireceği riskleri de unutmayalım. O zaman “AB bu Türkiye’yi neden istesin” sorusunun cevabı ise daha stratejik bakışta gizli. AB’nin küresel rekabet içinde Türkiye ile ortaklığının orta ve uzun vadedeki katkısı, Türkiye’nin taşıdığı risklerin önemini azaltıyor. Bunu Batılı bütün stratejistler sıklıkla ifade ederler. Vizyoner AB politikacıları da bunun farkındadır. İşte onun içindir ki, Türkiye’nin içlerinde değil yanlarında (mesela ‘ayrıcalıklı bir ortaklık’ modeli ile) yer almasını sağlamaya, böylece Türkiye’nin risklerinin azalması için zamana yaymak gibi bir çaba gösteriliyor. İzim de AB kuruluş felsefesine uygun bir biçimde barış, refah ve demokrasi içinde bir alan yaratmaya çalışıyor ve buna gelecek risklerden de uzak durmaya çalışıyor. Bu anlaşılabilir. Ama bizim de şunu sormamız gerekiyor: 50 yıllık süreç içinde örneğin, şu an AB politikalarını yöneten, 2005’te büyük gayretlerinin neticesi olarak üyelik müzakerelerine başlanmasına vesile olan, hatta bunun için bakanlık bile kuran </span>AK Parti<span> ’nin kadrolarının 1970-90 arasındaki söylemlerine baktığınızda, bugün ile bağlantı kurabilir misiniz? Ya da </span>CHP<span> ’ye bakalım, </span>MHP<span> ’ye bakalım. Hangi parti ya da devlet kurumu, tutarlı biçimde AB politikası izlediğini söyleyebilir? </span></p>
<p><span>Bütün sorunlarına, çelişkilerine ve eksikliklerine rağmen hiç kuşku yok ki AB, dünyada bugüne kadar gerçekleşen en başarılı barış ve kalkınma projesidir. Zaten bunun içindir ki AB ‘Avrupa’ kavramını adeta kendisi ile özdeş kullanma ve hatta ‘Avrupalılık payesi’ verme tekelini elinde tutma cüretine, şımarıklığına da sahip çıkıyor. Dünoğalda Avrupalı kabul edilmeyen ama Avrupalılaşma için çaba gösteren, bunun için yasalarını, sistemini, yaşam biçimini, alfabesini, müziğini, askeri yapısını, eğitim sitemini değiştiren ve aktif çaba gösteren bir Türkiye söz konusu. Bu çaba AB üyeliği getirmedi ama Türkiye’yi ilkeler bakımından bir Avrupalı ülke yapmak yönünde sonuç da verdi. Her ne kadar Türkiye’nin pek çok eksiği olsa da AB ile ilişkilerin ulaştığı nokta tatmin edici olmasa da ve hâlâ “Türkiye Avrupalı mıdır” tartışmalarına rastlansa da Türkiye ‘kendi Avrupalılığını kazanmış’ bir ülke olarak şu an AB ile üyelik müzakerelerini yürüten bir ülkedir. İki büyük yıkım savaşının ardından bir barış ve kalkınma projesi olarak ortaya çıkan ve bizatihi kendisi de suni bir yapılanma ve kimliğe sahip olan AB’nin artık neredeyse doğallaşmış kimlik yapısı içinde Türkiye’nin gerçekleştirdiği, üstelik her daim keskin muhalefetin varlığına rağmen son derece önemli. Muhafazakâr Avrupalıların ‘Antik Yunan-Roma-Hırıstiyanlık’ ile çizmeye çalıştığı kimlik çerçevesini, Türkiye ve seküler Avrupalılar tarihsel-dini boyuttan çıkarmış, ‘demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi…’ gibi modern kavramlarla tanımlanan bir Avrupa’nın kimliğinde önemli rol oynamıştır. Bu anlamda Türkiye, hem Avrupa kavramının geliştirilmesinde kısmi rol oynayan hem de kendi Avrupalılığını ‘kazanmış’ bir ülkedir. Üstelik Türkiye’nin Avrupalılık mücadelesi sadece bir devlet politikası olmayı da aşmış, toplumun da benimsediği bir zemine oturmuştur. </span></p>
<p><span>Türkiye’nin göreli yoksulluğu, nüfus yapısı, tarihsel ve kültürel ötekiliği, bulunduğu coğrafya ve komşuları, zaman zaman ürkütücü hırsı Avrupa’nın Türkiye’yi hep belirli bir mesafede tutmasında etkili oluyor. Çünkü içinde Türkiye olan bir AB ile Türkiyesiz bir AB biri birinden çok farklı iki ayrı siyasi ve sosyal projediryadaki bütün diğer bölgesel entegrasyon projeleri, Şanghay dahil, AB modelinden hareket ediyor. Bu başarı, özellikle 90’larda AB’nin inanılmaz bir cazibe merkezi haline dönüşmesine neden oldu. Türkiye’nin AB’yi ciddiye aldığı dönem 1993 sonrasında başlar. 1990-93 dönemi ise çok öğreticidir. Bu dönemde, Türk dünyası ve Ortadoğu’da ortaya çıkan boşluğun verdiği heyecan, ABD ve İsrail’in verdiği ciddi destek ile ‘bölgesel güç’ olmak hedeflenmişti. Ama bu politika, ABD ‘Russia first!’ politikasına geçince çöktü. Onun için 1993 sonrasında ‘yeniden keşfedilen’ AB’ye yöneldik. Ancak Soğuk Savaş döneminin ‘kaybedilmemesi gereken tampon ülkesi’ Türkiye ile ilişkiyi önemseyen AB, Türkiye’nin ‘ben geldim’ dediği dönemde yüzünü çoktan Türkiye’den çevirmişti. Türkiye’nin başından beri sakat olduğu belli olan Gümrük Birliği üzerinden AB’ye kanca atma refleksi bundan kaynaklandı. Buna rağmen 1997 Lüksemburg Zirvesi Türkiye’yi genişleme süreci dışına itti. Ama kabul etmek gerekir ki, Türkiye bundan sonraki bütün hükümetler döneminde, en çok da AK Parti döneminde AB için çok ciddi çaba gösterdi. Bunda iç politik tıkanıklıkları aşma ve vesayeti ortadan kaldırma çabasının da payı büyüktü.</span></p>
<p>Türkiye 1998’den bu yana diğer aday ülkeler için olduğu gibi ‘İlerleme Raporları’ hazırlamaya başladı. 1998’de başlayan bu süreç 16 yıldır devam ediyor. Türkiye için aslında hiç de gerekmeyen bir rekor kırarak 16 ilerleme raporu üreten AB Komisyonu ne kadar yoruldu bilemeyiz ama Türkiye’nin atık bu raporlardan yorulduğu açık. Nedeni de açık: Bu raporlar belirli bir süreyi aştıktan ve ilişkilerde gelişmeler sağlanamadıktan sonra –ki bunda AB’nin son 7-8 yıllık politikasının çok ciddi payı var- dönüp o ülke için yeniden ilerleme raporu hazırlanması, tekrar eksikliklere dikkat çeken sinir bozucu, motivasyonu daha da azaltan bir rapor haline dönüşüyor. AB şu an herhangi bir üye ülkesi için de raporları bu mantıkla hazırlasa, kuşku yok ki onlarda da bir sürü eksiklik bulabilir. Bu anlamda makul bir müzakere süreci aşıldığında, raporların anlamı da kalmıyor. Daha da vahimi, AB Komisyonu nispeten objektif davransa da buna 28 üye ülke müdahil oluyor ve her birinin –özellikle Kıbrıs, Yunanistan, Almanya ve Fransa’nın- ulusal çıkarları, AB raporunu ulusal koz raporuna dönüştürebiliyor. <br /><span>2013 raporu son dönemde iki tartışmanın gölgesinde kaldı: Bunlardan birisi AB Bakanımızın haklı ‘bayram’ tepkisiydi. Ama buradaki haklılığın, bir taraftan bizim ötekiliğimizin tescili anlamına geldiğini de unutmayalım. </span></p>
<p><span>Gelelim İlerleme Raporu’nu asıl belirleyen hususa, yani ‘Gezi’ye, daha doğru bir kavramla ‘Gezifobi’ye. Gezi’de ne oldu ne bitti, kim yaptı, neden yaptı, daha uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak. Ancak artık herkes kabul ediyor ki, özellikle dış politikada Türkiye’nin son yıllarda iki önemli konu başlığı ve hatta kırılma noktası var: Birisi Suriye politikası, diğeri ise Gezi. Özellikle Gezi konusu, ülkemizde çift taraflı bir ‘fobi’ye dönüştü. AB İlerleme Raporu’nun bence en önemli ve en çok yararlanacağımız kısmı Gezi konusundaki soğukkanlılığı olsa gerek. İlerleme Raporu, ‘Gezi olayları, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğu’ şeklinde bir değerlendirme yapıyor, ardından da “Hükümet-sivil toplum, parlamento-sivil toplum ilişkileri sürekli ve düzenli bir süreç içinde geliştirilmelidir” tavsiyesinde bulunuyor. Bu yaklaşım, ülkeyi ve ifade hürriyetini ciddi bir biçimde baskı altında tutan, insanları kamplaştıran ‘Gezifobi’yi aşmak konusunda önemli bir zemin sunuyor. Gezi çerçevesinde hükümetin meşruiyeti hiçbir şekilde tartışılmazken vesayet kurumlarının ortadan kaldırılmasına destek veriyor, her türlü demokratikleşme paketini önemsiyor ve destekliyor. Buradan da hareketle, daha iyi bir Türkiye için aslında bizim kendimize söylememiz gerekenlerin şifrelerini önümüze koyuyor: Daha fazla danışın, tepkileri daha olgunlukla karşılayın diyor. Kuşku yok ki biz Türkiye’nin daha demokratik, daha müreffeh, daha özgür ve daha barış içinde bir ülke olması için kendimiz bir şeyler yapacağız. Bugüne kadar da yapılanlar, AB istedi diye yapılmadı ama AB içteki siyasi kilitlenmeyi ve vesayeti aşmaya yaradı. AB, Gezi’nin etkileri çok canlıyken, ‘siyah-beyaz’ değerlendirmelerin dışına çıkarak ne ‘Gezi-fobik’liğe ne de ‘Gezi-kolik’liğe pirim veriyor. Yani AB, “Geliştiğinizi görün, kendinize güvenin, değişime inanın, biribirinizi anlamaya çalışın ve süreci sakinleştirin” diyor. ‘Gezi Hatt-ı Hümayunu’ hepimize hayırlı olsun!</span></p>
<p><span>Radikal, 26.10.2013</span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu-2/">&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</title>
		<link>https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Oct 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>We have a brand new phobia in the age of phobias: Geziphobia. Our social structure and political discourse, which have been restricted by phobic patterns, are now facing a new type of phobia, called Gezi. It still survives in almost all political discussions in Turkey, and it seems this will remain the case for a [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report-2/">&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>We have a brand new phobia in the age of phobias: Geziphobia. Our social structure and political discourse, which have been restricted by phobic patterns, are now facing a new type of phobia, called Gezi.</p>
<p>It still survives in almost all political discussions in Turkey, and it seems this will remain the case for a while. Both those who praise Gezi and those who define it as a conspiracy, uprising or even coup attempt are taken hostage by the concept of Gezi.</p>
<p>This phobia is more visible in the Justice and Development Party (AK Party) through its defensive behavior, but it also seems that those who are ready to criticize the government have found the instrument they were looking for. It is not possible to determine whether Turkey before Gezi is different from Turkey after Gezi. But it is certain that a park whose name was unknown to most people in Turkey and the world has gained a political connotation and transcended its literal meaning.</p>
<p>Of course, social media played a huge role in Gezi&#8217;s conversion into a symbol. Gezi would not have become so important in the absence of social media, and it would not have been transformed into a phobia. This is not new for Turkey or the world. The grey areas in a wide spectrum, from the attitudes of environmentalists to those who chose violence in the protests, have frequently been ignored in this phobic environment. Just as the notion has evolved, the polarizing and divisive content of the notion itself has been shaped by social media. Each side tried to push the other to the edges, and everybody blamed each other. Those who tried to remain in the middle were seriously wounded, because Geziphobia was so strong that it was not possible to stay neutral.</p>
<p>Bush doctrine of “You are either with us or against us,” declared after 9/11, has been reinvented after Gezi. It is also a reality that the liberals who have been working for democracy, popular expression, civil society, freedom of expression and religion in Turkey for many years were badly affected by the process. Liberals were unable to recognize each other during the events. Some circles that were not willing to be considered liberals had to deal with attacks and criticism from both sides.</p>
<p><strong>A report under the shadow of Geziphobia</strong></p>
<p>The EU&#8217;s Turkey Progress Report 2013 was announced this year under the shadow of Geziphobia. The job of the drafters was not easy. There were concerns that the EU, which pays attention to freedom of expression and assembly, would strongly criticize the government over the Gezi incidents. But the EU has adopted a more balanced style and approach in the report this year, which offers reasonable criticisms and recommendations. The report, which takes the approach, “Gezi is a reflection of a civil society that became stronger and more active as a result of the government&#8217;s practices,” can be seen as a reasonable and cautious reading of the Gezi protests.</p>
<p>In the meantime, the EU did not consider EU Minister Egemen Bağış&#8217;s suggestion that the report should not be announced during Eid al-Adha (Feast of the Sacrifice), which is, for Muslims, as important as Christmas is to Christians. In fact, this objection can be seen as a concrete indicator of the cultural differences between Turkey and the EU. However, it is also necessary to be self-critical as well. If Štefan Füle had traveled to Turkey and witnessed that even malls are open on the first day of our holiday, would he not have had difficulty in understanding our objection? We should consider how much we respect our own religious and national days.</p>
<p>Let us get back to the Progress Report&#8217;s sections on Gezi. The good thing about the Progress Report is that it is a free counseling service. But the upsetting part is that the drafters do not mention their mistakes, and instead focus solely on our issues. However, the most recent report offers support for democracy, civil society, freedom, the rule of law and pluralism in Turkey. And it pays attention to every single step taken in this respect. From this perspective, it can be said that the report is actually positive. In the era of Geziphobia, this report is crucial, as it tries to reach a more reasonable standpoint. In our country, where we believe that reconciliation is something we should be ashamed of and bitter opposition is something that should be praised, there are only two colors for Gezi: black and white. Both the government and its opponents take a binary approach to the issue.</p>
<p>The tension has turned into an excuse to consolidate power on both sides. But this has also become the grounds for Gezi to evolve into a more serious political notion. We will have difficulty understanding what has been happening unless we move away from Geziphobia quickly. As noted by EU Harmonization Commission Chair Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu, it is obvious that there are Geziphobics and Geziholics in Turkey. We need to address this immediately.</p>
<p>In fact, it is possible to view all this as a process through which the new Turkey will define itself. The 2013 Progress Report eloquently explains this. The most important and delicate point in the report is the assessment that the Gezi Park protests are products of the long-term reform process; this actually explains the whole situation. Nobody was able to recognize each other during the process. The young people were strange; the government was unusual; the policies were frightening; the security forces were harsh. Some marginal groups were in a state of frenzy; some politicians were eager to seize a fresh opportunity to play a role.</p>
<p><strong>Social media as a weapon</strong></p>
<p>And most importantly, the young people who grew up during AK Party rule were standing in a fairly different place in terms of democracy, human rights and the rule of law. In addition, many social media tools that were never used before were transformed into the most efficient weapons of the protests. In the process, where many consistent and contradictory features and developments were experienced at the same time, it was not easy to characterize the events.</p>
<p>There were many different directions in the protestor&#8217;s objections, but one common aspect was the objection raised against the way politics is run. We have a new generation which wants to be taken more seriously and rejects what they see as social engineering at a time when bureaucratic guardianship has been effectively eliminated. This generation wants the government to do its job, not to act like a “father.” This generation is moving away from homogeneity and obedience. The members of this generation also display extreme diversity among themselves.</p>
<p>There were groups who sought to make the government dysfunctional by causing serious damage on the street, but there were also groups who were saying that those we have elected to rule this country for a five-year term do not have the right to rule society or individuals, and that this is a misuse of their power. But objections against the attempt to associate every criticism of the government with enmity or coup-making have gained wide acceptance, attracting attention and support from diverse groups as well.</p>
<p>Turkey has been struggling to eliminate bureaucratic guardianship since the 1940s. The struggle the AK Party, in association with the democratic and liberal circles of the country, has made played a huge role in making progress in this respect. But despite this, because of the anti-government protests and attitudes that started in the aftermath of the Council of State assassination in 2006 and the dissolution case filed with the constitutional court based on propaganda news and reports in 2007, the AK Party interpreted these developments as attempts to stage a coup against the government. This was actually a fairly well-grounded idea and therefore, it is an understandable approach.</p>
<p>But Turkey has addressed these obstacles, and all the democratic forces of the world, including the EU, lent their support to the process. Now we are in a different time and a different Turkey. The “virus” of democracy is alive everywhere. To this end, we also have to deal with another reality. As people in middle age, we must submit to the technological domination of young people. Now we are learning a lot from the kids who used to learn everything from their parents. It is only natural that the loss of power associated with it is reflected not only in family relations but also in state affairs. We, mocked as people who are unable to use their cell phones, need to accept the fact that the era when kids were required to ask our opinion before doing anything is over.</p>
<p>The essence of democracy is to respect the choice of the people, but another element is its ability to criticize its rulers without resorting to violence. Furthermore, we need to understand the people&#8217;s attempts to gather and raise their voices, given that Turkey suffers from a serious lack of opposition and there is a 10-percent election threshold. It is not contestable that the choice of the people should be respected and that the people hold ultimate power. But the government should also note that the right to rule was lent by the people and that the politicians are only deputies of the people, not the holders of popular will.</p>
<p>I have no doubt that those who hold power through popular elections also assume a responsibility, and therefore, they need to perform whatever is needed to fulfill this responsibility. In this way, reconciliation is optional, but it is a requirement in a liberal democratic system. Is this not why the government takes the pulse of the people on almost every issue? It is also obvious that social engineering, one of the most characteristic aspects of the guardianship system, does not just disappear in systems where the rulers are popularly elected.</p>
<p>For this reason, to achieve a democratic environment focused on individuals, it is essential to restrict the power of the state through pluralism. And of course, it is possible to make these restrictions on the basis of good faith. But in today&#8217;s world where perceptions are deemed more important than realities, an authoritarian attitude that implies some sort of social engineering is even more disturbing. Concerns that emerged in the aftermath of the Sept. 12, 2010 constitutional referendum may be completely ungrounded.</p>
<p>But reliability and image management are some of the requirements of being in power. For this reason, the EU Progress Report&#8217;s reference to the Turkish people&#8217;s desire for consultation should be seen as a fairly important point.</p>
<p>It seems that the EU Progress Report has perceived the phobic nature of the Gezi issue. We have a reasonable report that is trying to say, “We see what is really going on,” instead of recklessly criticizing the government.</p>
<p>The EU, which views the Gezi incidents as the symbol of a vibrant civil society and an improvement of democratic standards and treats them as products of the lengthy reform process, seems to have achieved a reasonable conclusion that we needed so dearly. The door the EU has opened is not very wide because of current conditions in Europe; however, the report is really encouraging for a Turkey within EU standards. It is up to us whether we will submit to Geziphobia or improve ourselves.</p>
<p><em>Today&#8217;s Zaman, 23.10.2013</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report-2/">&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rdynbk Rdynbk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Oct 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-2/">“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.</p>
<p>“Fobi”ler çağında nur topu gibi bir fobimiz daha oldu: “Gezifobi-Geziphobia”!  Yıllardır “fobik” kalıplar içinde hapsedilmiş toplum yapımız ve siyaset söylemimiz, artık adına “Gezi” denilen başka bir fobi ile karşı karşıya. “Gezi”, neredeyse Türkiye’deki bütün siyasal tartışmaların odağında yaşamaya devam ediyor, daha uzunca bir süre de devam edecek gibi görünüyor. “Gezi”’yi kutsayanlar da, bunun bir “komplo”, “kalkışma” hatta “darbe teşebbüsü” olduğuna inananlar da “Gezi” kavramında “<em>tutuklu kalmış</em>” durumda. Bu fobi, kendini defansta hisseden AK Parti tarafında daha yoğun gözleniyor, ama hükümete bu vesile ile vurmaya hazır kitleler de hayatlarının enstrümanını bulmuş gibiler.</p>
<p>“Gezi” öncesi Türkiye ile “Gezi” sonrası Türkiye” farklı mı, ne kadar farklı, bunu şimdi ölçmek mümkün değil, ama İstanbul’un göbeğinde kısa süre öncesine kadar adını bile kimsenin bilmediği, gezmediği bir parkın adı olan kelimenin, kendini aşıp siyasi, hatta uluslararası bir kavrama evrildiği kesin. Kavramın simgeleşmesinde kuşku yok ki sosyal medyanın rolü çok büyük. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde, ne Gezi bu kadar kavramsallaşırdı ne de bu kadar fobik bir hal alırdı. Bu durum sadece bizim için “yeni” değil, dünya için de yeni.</p>
<p>Bu fobik ortamda Gezi eylemlerinin gayet masumane ve iyi niyetli doğa korumacıların tavrından, bunu hükümeti devirmenin son yolu olarak gören ve eylemlerde sınırsız şiddeti benimseyenlere kadar varan geniş yelpazede ara renkler sıklıkla görmemezlikten gelindi. Tıpkı kavramın geliştiği mecra gibi, kavramın bölücü, kutuplaştırıcı ve ötekileştirişi içeriği de sosyal medya aracılığı ile gerçekleşti. Her kesim bir diğerini en uca itmeye çalıştı ve herkes bir diğerini suçladı, linç etmeye çalıştı. Ortada makulü arayan ve “<em>hem bu var hem de bu</em>” demeye çalışan kitle ise arada telef oldu. Çünkü “Gezifobi” arada kalmaya müsaade etmeyecek kadar güçlüydü.</p>
<p>G. W. Bush’un 11 Eylül’de ortaya koyduğu “<em>ya bizdensiniz ya düşman, tarafınızı görelim</em>” doktrini, Gezi’de yeniden vücut buldu. Bu arada sürecin en büyük darbesini de, Türkiye’de demokrasi, milli iradenin tecellisi, sivil toplum, ifade ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi, birey ve özgürlük temelli bir Türkiye’nin oluşması için samimi çaba gösteren, bunu son yirmi yılda her vesile ile ortaya koyan liberallerin yediği de bir gerçek. Süreç içinde liberaller birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Liberallerin taraf olmaya razı olmayan “bağzı” kesimleri ise çift taraflı tacizlerin ve saldırıların merkezinde kaldılar.</p>
<p>AB’nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu da bu sefer “Gezifobi” gölgesinde kamuoyu ile paylaşıldı. Raporu kaleme alanların işi hiç de kolay değildi. Düşünce, ifade ve gösteri hürriyetini son derece önemli bir demokratik kriter olarak gören AB’nin, Gezi süreci vesilesi ile Hükümeti çok ağır biçimde eleştirmesi hatta suçlamasından endişe ediliyordu. Ama AB “Gezifobi” döneminde hem hükümeti hem de muhalefeti tatmin edecek makul, kırmayan dökmeyen, var olanları başından karalamayan, gelişmeleri takdir eden ama yanlışları da gören bir üslupla kaleme alınmış. Rapor “<em>Gezi, bizzat bu hükümetin yarattığı gelişmeler ile güçlenen, olgunlaşan, aktif hale gelen sivil toplumun bir yansımasıdır</em>” yaklaşımı ile taraf olmanın ötesinde soğukkanlı bir bakışın da “Gezi Okumaları”nda mümkün olduğunu gösterdi.</p>
<p>Bu arada AB Bakanı E. Bağış’ın ortaya koyduğu <em>AB’ye “Kurban Bayramımız, Noel’inize benzer. İlerleme raporunu o gün yayınlamayın” dedik, dinlemediler</em><em>”</em> haklı tepkisi, ne yazık ki dikkate alınmadı. Aslında bu itiraz AB Türkiye arasındaki kültürel farklılığın da yeni somut bir belgesi olarak da okunabilir. Ancak bayram tepkimizin bir diğer tarafında iğneyi de kendimize batırmakta fayda var: S.Füle Bayramda Türkiye’ye gelse ve kutsal bayramımızın birinci gününde bile, AVM’ler başta olmak üzere hayatın nasıl aralıksız devam ettiğini görse, itirazımızı anlamakta güçlük çekmez miydi? Yani kendi bayramlarımıza kendimiz ne kadar saygı duyuyoruz, bunu da sakince düşünmekte fayda var.</p>
<p>Gelelim “Gezi’li İlerleme Raporu”na. İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor Türkiye’de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de “olumlu” bir rapor olduğu söylenebilir.</p>
<p>Özellikle “Gezifobi” devrinde bu rapor, her şeyi uçlarda görme alışkanlığındaki bizleri biraz daha makule çekmeye çalışmakla da önemli. Çünkü “uzlaşmanın” adeta utanacak bir şey, tavizsiz karşıtlığın ise övgü aldığı ülkemizde, pek çok konuda olduğu gibi,  ele alınış biçimi ile Gezi’nin sadece iki rengi var: Siyah ve Beyaz. Hükümet de “karşı cepheler” de olaya bu ikili değer çerçevesinde bakıyor.</p>
<p>Gerginlik, konunun tarafı olarak kendilerini addedenler için bir “<em>safları sıklaştırma</em>” operasyonuna dönüştü, ama bu “Gezi”nin başka bir şeye evrilmesinin, ciddi bir siyasi kavrama dönüşmesinin de zemini oldu. “Gezifobi”den hızla uzaklaşmadan, olup biteni anlamakta ve gerginlikten uzaklaşmakta zorlanacağız. AB Uyum Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu’nun da söylediği gibi “ülkede bir “Gezi-fobik”ler bir de “Gezi-kolik”ler olduğu açık. Bunu acilen aşmamız gerekiyor.</p>
<p>Aslında, bütün bu olup biteni, yeni Türkiye’nin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak görmek pekâlâ mümkün. 2013 İlerleme Raporu, bu konuyu çok güzel vurgulamış. Raporda belki de en hassas konu olan Gezi Parkı olaylarının “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” olarak değerlendirilmesi, aslında bütün durumu da ortaya koyuyor. Gezi sürecinde kimse kimseyi tanıyamamıştı. Gençler bir tuhaftı, hükümet anlaşılmazdı, üst düzey politikacılar ürkütücüydü, güvenlik güçleri sanki ilk kez ortaya çıkmış gibi çok sertti, eylem için eylem derdinde olan bazı marjinal gruplar coşmuştu, bazı politikacılar rol kapma derdindeydi…</p>
<p>Ve en önemlisi AK Parti döneminde yetişen gençlik, demokrasi, insan hakları, yönetimde söz sahibi olmak ve uluslararasılaşmanın getirdiği özgüven içinde başka bir yerde duruyorlardı. Dahası daha önceleri hiç olmayan pek çok sosyal medya aracı, eylemlerin içinde yer alanların bile tahmin edemeyeceği kadar en etkili silahlara dönüşmüştü. Pek çok çelişen ya da uyan özelliğin aynı anda yaşandığı süreçte, olayın niteliğini ve gelişimini kestirmek de kolay değildi. İtirazın pek çok yönü vardı, ama en çok ittifak edilenlerden biri “<em>siyaset tarzına itiraz</em>”dı.</p>
<p>Danışılmayı, ciddiye alınmayı, bürokratik vesayet ortadan kalkmışken, başka bir tür vesayeti, yeni bir tür “toplum mühendisliği” olduğu düşünülen projelerini reddeden yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşak, hükümetin, devletin “babalık” yapmasını değil, iş yapmasını istiyor. Bu kuşak her geçen gün daha da homojenlikten ve “söz dinleme”den uzaklaşan bir kuşak. Bu kuşaktakiler kendi aralarında da gayet geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yani <em>“hükümeti eylemlerle, sokak gösterileri ile felç edelim, işlevsiz kılalım, yıkalım”</em> diyen gruplar da vardı, “<em>beş yıl için devleti yönetmek için yetki ve sorumluluk verdiklerimiz, babamız değiller, toplumu ve bireyleri yönetme hakkına sahip değiller, bu yetki aşımıdır, sesimizi duyurmak istiyoruz</em>” diye düşünenler de. Hiç kuşku yok ki ikinciler çok daha fazlaydı. Ama her yapılan itirazın düşmanlık, darbecilik ve ucu bir yere bağlı olmakla ilişkilendirilmesine olan itiraz, dalga dalga yayıldı, “benzemez” pek çok kitleyi bir araya getirdi.</p>
<p>Bürokratik vesayetin kaldırılması için Türkiye 1940’lardan bu yana mücadele ediyor. Bunun göreli başarıya ulaşmasında AK Parti’nin ülkenin demokrat ve liberalleri ile birlikte verdiği mücadele çok ama çok önemli bir aşama kaydetti. Ama buna rağmen 2006’da Danıştay suikastının ardından başlayan ve adına “<em>Cumhuriyet Mitingleri</em>” denilen Hükümet karşıtı organize eylemler, 2007’de e-muhtıra ve ardından 2008’de uyduruk gazete küpürleri ve bizzat devlet kurumları tarafından özel olarak AK Parti’yi karalama maksatlı açılmış “anti-propaganda” nitelikli internet sayfaları üzerinden kapatma davası ile karşı karşıya kalmış AK Parti’nin gelişmeleri yeni bir tür darbe girişimi gibi okuması da çok temelsiz değildi. Ama Türkiye, büyük bir koalisyon ile bütün bu engelleri AK Parti’ye sahip çıkarak ortaya koymuş, AB başta olmak üzere dünyanın demokratik güçleri de sürece destek vermişti.</p>
<p>Artık başka bir zamanda başka bir Türkiye’deyiz. Demokrasi “virüsü” her yerimizde canlı. Bu vesile ile bir başka gerçeklikle de yüzleşmeliyiz. Orta yaş ve üstü kişiler olarak, genç ve çocukların teknolojik egemenliğine boyun eğmiş durumdayız. Eskiden her şeyi anne-babasından öğrenen çocuklardan şimdi biz öğreniyoruz. Bunun yarattığı iktidar kaybının sadece ailede, kuşaklar arasında değil, devlette de kendini göstermesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Cep telefonumuzu idare etmekten aciz kişiler olarak algılanan, hatta dalga geçilen bizler, gençlere, hatta çocuklara sormadan bir karar alma devrini çoktan geride bıraktığımızı artık kabullenmeliyiz.</p>
<p>Demokrasinin özü, milli iradenin tecellisine saygı duymak kadar, görev verilenlerin şiddet kullanılmaksızın eleştirilebilmesinin de mümkün olmasıdır.  Üstelik Türkiye’de yaşanan çok ciddi bir muhalefet boşluğu, yüzde 10 seçim barajı varken, insanların belirli konularda bir araya gelmeleri ve seslerini ancak bu şekilde duyurmalarına alışmak durumundayız. Milli iradenin tesisi ve egemenliğin millette olması tartışılacak bir konu değil. Ama milli irade adına Hükümete yönetme hakkının “ödünç” verildiği, siyasilerin milli iradenin sahibi değil, en çok vekili oldukları da bilmelidir. Kuşku yok ki halktan belirli bir dönem için yetkiyi alan, sorumluluğu da alır ve bunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu bağlamda “uzlaşı” ihtiyaridir ama liberal demokratik bir sistem içinde bir gerekliliktir. Zaten bunun için Hükümet hemen her konuda kamuoyunun tercihlerini yoklamıyor mu?</p>
<p>Vesayet sistemlerinin en belirgin özeliklerinden birisi olan “toplum mühendisliği”nden korunmanın, seçimle iktidara gelmiş sistemlerde de kendiliğinden ortadan kalkmadığı açık. O halde birey merkezli sistemin demokratik omurgası için çoğulculuk ve devlet gücünün, iktidarın sınırlandırılması esastır. Bu sınırlandırmanın iyi niyet zemininde oluşması da tabii ki mümkündür. Ama algıların olgulardan daha da önemsendiği günümüz dünyasında, belki de en rahatsız edici olanın, başka bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran “buyurgan” tavır olduğu da unutulmamalıdır. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında ortaya çıkan bazı endişeler bütünüyle yersiz de olabilir. Ama algı yönetimi ve inanırlık da hükümet etmenin gereklerinden birisi değil midir? Onun için AB İlerleme Raporunda Türk halkının artık “<em>danışılmak</em>” istendiği vurgusuna yer verilmesi gerçekten çok doğru bir tespit olarak okunmalıdır.</p>
<p>AB İlerleme Raporu, Gezi konusundaki bir “fobik” durumu iyi algılamış görünüyor. Hükümetin fütursuzca eleştirilmesi yerine, “olup biteni biz şöyle görüyoruz” demeye çalışan makul bir rapor var karşımızda. Gezi’yi sivil toplumun canlılığına ve demokrasinin gelişimine, daha da önemlisi AK Parti Hükümetinin olumlu icraatlarının doğal bir yansıması olarak gören ve bunu “10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu” ifadesi ile ele alan AB, gerçekten milletçe çok ihtiyacını hissettiğimiz makul bir zemini ortaya koymayı başarmış görünüyor. AB’nin araladığı kapı, bugünün Avrupa’sının içinde bulunduğu koşullar gereği zaten çok geniş olmasa da rapor AB standartlarında bir Türkiye’nin geliştirilmesi doğrultusunda cesaret verici. Ama biz Gezifobi”ye teslim mi olacağız, kendimizi mi geliştireceğiz, orasına biz karar vereceğiz.</p>
<p><a href="http://zaman-online.de/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-74075">Zaman Online, 22.10.2013</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-2/">“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
