<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>M. Murat Erdoğan, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/muraterdogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Dec 2013 20:00:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Aydan Özoğuz&#8217;la gelen şans</title>
		<link>https://hurfikirler.com/aydan-ozoguzla-gelen-sans/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/aydan-ozoguzla-gelen-sans/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özoğuz, Türkiye kökenli politikacılar içinde kendisini en iyi geliştiren ve kapasitesi en yüksek olanlardan birisi olarak uzun süredir dikkat çekiyordu. Yeni dünyanın en önemli merkezlerinden birisi haline gelen ve özellikle AB üzerindeki etkisi ile AB&#8217;nin fiili patronu olan Almanya&#8217;daki&#160;siyasi&#160;gelişmeler sadece Almanya&#8217;yı değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor. Almanya&#8217;da 22 Eylül 2013&#8217;te yapılan ve Angela Merkel&#8217;in liderliğindeki Hıristiyan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aydan-ozoguzla-gelen-sans/">Aydan Özoğuz&#8217;la gelen şans</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4>Özoğuz, Türkiye kökenli politikacılar içinde kendisini en iyi geliştiren ve kapasitesi en yüksek olanlardan birisi olarak uzun süredir dikkat çekiyordu.</h4>
<p><span>Yeni dünyanın en önemli merkezlerinden birisi haline gelen ve özellikle AB üzerindeki etkisi ile AB&rsquo;nin fiili patronu olan Almanya&rsquo;daki&nbsp;</span>siyasi<span>&nbsp;gelişmeler sadece Almanya&rsquo;yı değil, bütün dünyayı ilgilendiriyor. Almanya&rsquo;da 22 Eylül 2013&rsquo;te yapılan ve Angela Merkel&rsquo;in liderliğindeki Hıristiyan Birlik Partilerinin (CDU/CSU) ciddi bir seçim zaferi ile sonuçlanan seçimlerin üzerinden üç ay geçti ve koalisyon şekillendi. Koalisyon anlaşması imzalanmış olsa da yeni hükümetin göreve başlaması biraz daha&nbsp;</span>zaman<span>&nbsp;alacak, muhtemelen de yılbaşından sonraya kalacak. Diğer önemli ayrıntılara girmeden önce belki de öncelikle ele alınması gereken konu Almanya&rsquo;da seçim sonrasında yaşanan demokratik olgunluk ve müzakere alışkanlığına dikkat çekmek gerekiyor.&nbsp;</span><br /><span>Seçimler üç ay önce yapıldı, koalisyonun küçük ortağı Liberaller (FDP) tarihi bir yenilgi ile % 5 barajının altında kalarak meclise giremedi ve yeni bir hükümetin kurulması gerektiği açık bir biçimde ortada olmasına rağmen Almanya&rsquo;da sistem tıkır tıkır işlemeye devam etti. Ülkenin kritik konuları yeni dönemdeki hükümete bırakılsa da devletin iç ve dış politikasındaki genel işleyişinde neredeyse hiçbir aksaklık yaşanmadı. Ne yeni gelen milletvekilleri ne de gidenler telaşa kapıldılar. Bürokrasi sarsılmadı, ciddiyet ve ama aynı anda müzakere süreci gayet sağlıklı, şeffaf ve en önemli müthiş bir katılımcılık örneği ile gerçekleştirildi. Bize belki de çok da heyecanlı gelmeyen seçim süreci ve sonrasındaki koalisyon görüşmeleri, liderlik karizmasının değil, tabanın isteklerinin ve parti kurumlarının ön plana çıktığı bir süreçle netleşti. Vatan hainlikleri, milletvekili transferleri, daha seçim öncesinde &lsquo;bununla asla&rsquo; diyenlerin yön değiştirmeleri gibi hususlar neredeyse hiç yaşanmadı.&nbsp;</span></p>
<p><strong>Kazanan Alman toplumu</strong><span>&nbsp;</span></p>
<p><span>Kazanan Almanya, Alman toplumu oldu. Almanya&rsquo;daki demokrasinin eksikliklerinden tabii ki söz edilebilir. Özellikle her geçen gün siyasal ilgisizliğin artması, siyaset yapım sürecinin toplumdan soyutlanması, yabancılarla ilgili politikalarda ortaya konulan engeller vb pek çok sorundan söz etmek mümkündür. Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki 1945 sonrasında üstelik Almanlara adeta dikte ettirilen yeni demokratik düzen toplumda kök salmış ve mümkün olan en kapsayıcı ve işlevsel demokratik sistemlerden birisi yaratılmıştır. Son seçimler ve koalisyon sözleşmesinde ortaya konulan müzakere süreci de bunlardan birisidir. Seçimlerde sadece 5 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu kaçıran ve koalisyon yapmak zorunda kalan Hıristiyan Demokratlar&rsquo;ın önce Yeşiller, ardından da Sosyal Demokratlar&rsquo;la yürüttüğü görüşmelerde, yangından mal kaçırırcasına ve &ldquo;kervan yolda düzülür&rdquo; yaklaşımı değil, &ldquo;geleceğin Almanyası&rsquo;nı nasıl kurarız ve partilerimiz kendi seçmenlerini nasıl tatmin edebilir&rdquo; kaygısı ön plana çıktı. En önemlisi bu süreç, parti liderine ya da yöneticilerine değil, sürekli olarak tabandan destek alınacak şekilde yürütüldü. Alman Sosyal Demokrat Parti&rsquo;nin bu çerçevede yaptığı &lsquo;koalisyon için üyelerden onay alma&rsquo; yaklaşımı, demokrasiyi bir adım daha güçlendirdi. Böyle sorumluluk ve görüş paylaşımı sağlanmış oldu. Koalisyon koltuklarında oturanların yükümlülüğü de arttırılmış oldu. SPD&rsquo;nin toplam 474 bin 820 üyesine mektupla görüşü soruldu. Üyelerin 369 bin 364&rsquo;ü yani % 77&rsquo;si oylamaya katıldı. Oylamaya katılan SPD üyelerinin yüzde 75,96&rsquo;sı partilerinin büyük koalisyonda yer almasına onay verdi. SPD liderlerinin gençleri ikna etmesi daha zor oldu. Yeni bir Merkel hükümetinin Almanya&rsquo;da sosyal ve ekolojik tahribatlara yol açacağı, sosyal adaletsizliği derinleştireceğine dikkat çeken &lsquo;genç sosyalistler&rsquo; özellikle SPD&rsquo;nin gençlik örgütü JUSOS, karşı kampanyalar yürüttüler. Ama neticede hükümet çok geniş bir kitlenin uzlaşması ile koalisyon anlaşmasını onaylamış oldu. Almanya&rsquo;da konu &lsquo;kimin bakan olacağı&rsquo; değil, &lsquo;hangi politikanın uygulanacağı&rsquo; noktasında tartışıldığı için bakan isimleri ikinci hatta üçüncül bir konu olarak ele alındı.&nbsp;</span></p>
<p><strong>3 milyon Türkiyeli</strong><span>&nbsp;</span></p>
<p><span>Almanya&rsquo;da 22 Eylül&rsquo;de yapılan seçimlerin neredeyse tek kazananı Merkel liderliğindeki CDU/CSU olmuştu. Son dönemde biraz yükselişe geçerek oylarını % 2,7 arttırıp % 25,7 oy alsa da Peer Steinbrück&rsquo;ün şansölye adaylığındaki SPD mağlubiyeti daha başından kabullenmişti. Seçimin gerçek kaybedeni ise Liberaller oldu. FDP, Alman siyasetinde kolay kolay yaşanmayan bir düşüşle, 2009 seçimlerindeki % 14,6 oyundan % 9,8&rsquo;i kaybederek hem 4,8&rsquo;e gerilemiş ve % 5&rsquo;lik seçim barajının altında kalarak, kurulduğundan bu yana Bundestag&rsquo;a girmeyi ilk kez başaramamıştı. Seçimlerde Sol Parti % 3,3 kayıpla % 8,6, Yeşiller ise % 2,3 oy kaybı ile % 8,4 oy aldılar ve Bundestag&rsquo;da yer aldılar. Bütün bu sonuçlar Merkel&rsquo;in siyasi gücünü daha fazla perçinleşmiş oldu. Bu durum, onun liderliğindeki CDU/CSU ile koalisyon yapmak isteyen partilerin de tedirginliğini arttırdı. Çünkü güçlü ve politikalarını koalisyon partnerini çok da dikkate almadan uygulayan Merkel&rsquo;in 2005-2009 arasında SPD ile koalisyonu SPD&rsquo;yi tarihi bir düşüşe itmiş, eritmiş, 2009-2013 arasındaki Liberaller ile koalisyonu ise FDP&rsquo;yi tüketmişti. Dolayısıyla Almanya&rsquo;daki yeni koalisyonun partneri için daha en baştan tabanında erime potansiyeli son derece yüksek görünmektedir. Bunun için Yeşiller, bir sonraki seçimlerde FDP&rsquo;nin kaderini paylaşmamak için koalisyondan adeta kaçtı. SPD ise öncelikle CDU/CSU&rsquo;nun 311 milletvekilliğine karşın sadece 193 milletvekilliği olsa da öncelikle seçmenine vaat ettiği politikalar konusunda iyi pazarlık etmeye çalıştı ama bununla da yetinmeyip, bunun sorumluluğu mümkün olan en geniş danışma mekanizması ile partiye yaymayı tercih etti. Neticede üzerinde anlaşılan koalisyon protokolü, her iki (hatta üç) tarafın da tam tatmin olmasa da ulaşabileceği bir biçime dönüştü.&nbsp;</span><br /><span>Almanya&rsquo;da yaşayan 3 milyonu aşkın Türkiye kökenli bakımından koalisyon anlaşmasının önemi büyüktü. Bu hem doğrudan göçmenlikten/göçmen kökenlilikten kaynaklanan sorunlar hem de Türkiye ile ilişkiler bakımından önemliydi. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi-HÜGO&rsquo;nun yaptığı araştırmada 22 Eylül 2013 Bundestag seçimlerinde Türkiye kökenli 950 bin civarındaki oy hakkına sahip Alman vatandaşından % 70&rsquo;inin sandığa gittiği tespit edilmişti. Bu son derece umut verici yüksek katılım 11 Türkiye kökenli milletvekilinin Bundestag&rsquo;da yer almasında da etkili olmuştu. Ama burada asıl ortaya çıkan önemli tablo Türkiye kökenli Almanların oy tercihleriydi. Türkiye kökenlilerin son seçimlerde SPD&rsquo;ye % 64, Yeşiller ve Sol Parti&rsquo;ye % 12&rsquo;şer, CDU/CSU&rsquo;ya ise % 7 civarında oy verdiğinin tespit edildiği araştırmada Türklerin tercihlerinin beklendiği üzere Sosyal Demokratlar olduğu açık biçimde ortaya çıkmıştı. Bu sonuç koalisyon görüşmelerinde &lsquo;çifte vatandaşlık&rsquo; konusunu çok ciddiyetle gündeme getirmesinde de kısmen etkili oldu. Her ne kadar &lsquo;opsiyon modeli&rsquo; gibi ölü doğmuş proje bu vesile ile ortadan kaldırılmış ve Almanya&rsquo;da doğanlar için çifte vatandaşlık konusundaki duvar aralanmış olsa da Almanya&rsquo;da doğmamış ama mesela 40 yıldır orada yaşayan Türklerin çifte vatandaşlığına yine de izin çıkmadı. Daha vahimi bu konuda rencide edici güvenlikçi söylemin bir türlü aşılamamasıdır. Koalisyon metninde Türkiye-AB ilişkilerinde ise beklenilenin ötesinde bir gelişme olmadı. Gerçekçi olmak gerekirse, &ldquo;Müzakereler devam etmelidir ama ucu açık bir süreçtir, sonu garanti edilemez&rdquo; şeklinde formüle edilen söylemden daha fazlasını Merkel liderliğindeki bir hükümetten, hem de&nbsp;</span>bugün<span>&nbsp;kriz içinde boğuşan bir AB söz konusu iken beklemek de zaten mümkün değildi.&nbsp;</span><br /><span>Koalisyonun en çarpıcı sürprizi ise Aydan Özoğuz&rsquo;un Federal Almanya&rsquo;da Devlet Bakanlığı görevine getirilmiş olmasıdır. Almanya-Türkiye arasında 1961&rsquo;de yapılan anlaşmadan üç yıl önce ailesi Almanya&rsquo;ya göçen ve 1967&rsquo;de Hamburg&rsquo;da doğan Özoğuz, Türkiye kökenli politikacılar içinde kendisini en iyi geliştiren ve siyasetçi kapasitesi en yüksek olanlardan birisi olarak zaten uzun süredir dikkat çekiyordu. SPD Genel Başkan Yardımcılığı&rsquo;na % 86 oyla seçilen Özoğuz&rsquo;un Göç, Mülteciler ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanlığı&rsquo;na getirilmesi, hem Aydan Hanım için kişisel bakımdan büyük bir başarıdır hem de daha 1989&rsquo;da vatandaşlığa geçen bir kişiyi Federal Kabine&rsquo;ye alma güvenini gösteren Almanya&rsquo;nın bir başarısıdır. Özoğuz&rsquo;un M.Böhmer&rsquo;den devralacağı bu görev, Almanya&rsquo;nın yabancılar politikasının liberalleşmesinde de Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde de etki yapabilecek bir kapasiteye ve imk&acirc;na sahip görünmektedir. Almanya&rsquo;da yerleşik hale gelen ve toplumun her alanında varlığını gösteren Türkiye kökenlilerin gurur duyulacak bu yükselişini, Türkiye ile Almanya arasında her alanda işbirliğinin geliştirilmesinin katalizatörleri olarak görmek için korkularımızdan arınmak yeterli olacaktır.&nbsp;</span></p>
<p>Bu yazı <a href="http://www.radikal.com.tr/yorum/aydan_ozoguzla_gelen_sans-1166552">Radikal Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/aydan-ozoguzla-gelen-sans/">Aydan Özoğuz&#8217;la gelen şans</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Oct 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kabul etmek gerekir ki Türkiye&#8217;nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin &#8216;doğal&#8217; bir süreç olmadığının farkında olması. 1950&#8217;li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu/">&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span>Kabul etmek gerekir ki Türkiye&rsquo;nin AB (AET, AT) ile ilişkisi başından beri çok sorunlu bir ilişki. Bunun temel nedeni ise aslında her iki tarafın da bu işin &lsquo;doğal&rsquo; bir süreç olmadığının farkında olması. 1950&rsquo;li yılların sonlarında Yunanistan ile çatışmalar ve rekabet, SSCB kaynaklı tehdit algısı, mali destek alma, ekonomiyi geliştirme vb pek çok önemli gerekçeden de söz edilebilir ama Türkiye&rsquo;nin AB ile ilişkileri, büyük ölçüde bir &lsquo;kimlik politikası&rsquo; çerçevesinde yürütüldü. Tıpkı &lsquo;İtalya&rsquo;yı kuranların İtalyanları yaratması&rsquo;, &lsquo;AB&rsquo;yi kuranların Avrupalıları yaratması&rsquo; projesi gibi bizler de özellikle Cumhuriyet Türkiyesi ile &lsquo;yeni Türkleri&rsquo; yaratma çabası içinde AB&rsquo;yi genel Batılılaşma, modernleşme projesinin önemli bir parçası olarak benimsedik. Bu bağlamda hem bizim hem kendi kimliği tartışmalı olsa da artık bir olgunluk içinde istediği kavramı kendine biçme lüksünü yaşayan &lsquo;Avrupalılar&rsquo;ın sıklıkla kafalarımız karıştı. &ldquo;Macaristan, Slovenya, Avusturya, Norveç&hellip; Avrupalı mıdır&rdquo; diye soran olmadı ama Türkiye&rsquo;nin ismi geçince bu soru gayet normal bir soru oldu. Yani Türkiye söz konusu olunca &lsquo;natural born European&rsquo; bir ülkeden değil ama dişi ile tırnağı ile kararlı bir biçimde inatla hatta bazı Avrupalılara rağmen (inadına) Avrupalılaşmaya kararlı bir ülkeden söz ediyoruz. Bu hiç kötü bir şey değil, hatta daha kıymetli de sayılabilir. Çünkü asıl önemli kimlikler bize verili olanlar değil, kendi tercihlerimizle oluşanlardır. D. Yani Türkiye&rsquo;nin üyeliği neredeyse AB&rsquo;nin ilk kurulma kararı kadar önemli ve stratejik bir karardır. Şu an AB&rsquo;ye şekil veren Almanya, Fransa, kısmen de İtalya, İngiltere, İspanya ve Polonya&rsquo;dır. Türkiye üye olursa, AB&rsquo;nin en önemli kararları, iddialı, kendine güvenli ve hem nüfusu hem coğrafyası büyük bir ülke olan Türkiye&rsquo;nin isteği ya da reddi ile şekillenecektir. Üstelik &lsquo;öteki&rsquo; Türkiye&rsquo;nin evlere şenlik komşularını da ve bunun AB&rsquo;ye getireceği riskleri de unutmayalım. O zaman &ldquo;AB bu Türkiye&rsquo;yi neden istesin&rdquo; sorusunun cevabı ise daha stratejik bakışta gizli. AB&rsquo;nin küresel rekabet içinde Türkiye ile ortaklığının orta ve uzun vadedeki katkısı, Türkiye&rsquo;nin taşıdığı risklerin önemini azaltıyor. Bunu Batılı bütün stratejistler sıklıkla ifade ederler. Vizyoner AB politikacıları da bunun farkındadır. İşte onun içindir ki, Türkiye&rsquo;nin içlerinde değil yanlarında (mesela &lsquo;ayrıcalıklı bir ortaklık&rsquo; modeli ile) yer almasını sağlamaya, böylece Türkiye&rsquo;nin risklerinin azalması için zamana yaymak gibi bir çaba gösteriliyor. İzim de AB kuruluş felsefesine uygun bir biçimde barış, refah ve demokrasi içinde bir alan yaratmaya çalışıyor ve buna gelecek risklerden de uzak durmaya çalışıyor. Bu anlaşılabilir. Ama bizim de şunu sormamız gerekiyor: 50 yıllık süreç içinde örneğin, şu an AB politikalarını yöneten, 2005&rsquo;te büyük gayretlerinin neticesi olarak üyelik müzakerelerine başlanmasına vesile olan, hatta bunun için bakanlık bile kuran&nbsp;</span>AK Parti<span>&nbsp;&rsquo;nin kadrolarının 1970-90 arasındaki söylemlerine baktığınızda, bugün ile bağlantı kurabilir misiniz? Ya da&nbsp;</span>CHP<span>&nbsp;&rsquo;ye bakalım,&nbsp;</span>MHP<span>&nbsp;&rsquo;ye bakalım. Hangi parti ya da devlet kurumu, tutarlı biçimde AB politikası izlediğini söyleyebilir?&nbsp;</span></p>
<p><span>Bütün sorunlarına, çelişkilerine ve eksikliklerine rağmen hiç kuşku yok ki AB, dünyada bugüne kadar gerçekleşen en başarılı barış ve kalkınma projesidir. Zaten bunun içindir ki AB &lsquo;Avrupa&rsquo; kavramını adeta kendisi ile özdeş kullanma ve hatta &lsquo;Avrupalılık payesi&rsquo; verme tekelini elinde tutma cüretine, şımarıklığına da sahip çıkıyor. Dünoğalda Avrupalı kabul edilmeyen ama Avrupalılaşma için çaba gösteren, bunun için yasalarını, sistemini, yaşam biçimini, alfabesini, müziğini, askeri yapısını, eğitim sitemini değiştiren ve aktif çaba gösteren bir Türkiye söz konusu. Bu çaba AB üyeliği getirmedi ama Türkiye&rsquo;yi ilkeler bakımından bir Avrupalı ülke yapmak yönünde sonuç da verdi. Her ne kadar Türkiye&rsquo;nin pek çok eksiği olsa da AB ile ilişkilerin ulaştığı nokta tatmin edici olmasa da ve h&acirc;l&acirc; &ldquo;Türkiye Avrupalı mıdır&rdquo; tartışmalarına rastlansa da Türkiye &lsquo;kendi Avrupalılığını kazanmış&rsquo; bir ülke olarak şu an AB ile üyelik müzakerelerini yürüten bir ülkedir. İki büyük yıkım savaşının ardından bir barış ve kalkınma projesi olarak ortaya çıkan ve bizatihi kendisi de suni bir yapılanma ve kimliğe sahip olan AB&rsquo;nin artık neredeyse doğallaşmış kimlik yapısı içinde Türkiye&rsquo;nin gerçekleştirdiği, üstelik her daim keskin muhalefetin varlığına rağmen son derece önemli. Muhafazak&acirc;r Avrupalıların &lsquo;Antik Yunan-Roma-Hırıstiyanlık&rsquo; ile çizmeye çalıştığı kimlik çerçevesini, Türkiye ve seküler Avrupalılar tarihsel-dini boyuttan çıkarmış, &lsquo;demokrasi, insan hakları, piyasa ekonomisi&hellip;&rsquo; gibi modern kavramlarla tanımlanan bir Avrupa&rsquo;nın kimliğinde önemli rol oynamıştır. Bu anlamda Türkiye, hem Avrupa kavramının geliştirilmesinde kısmi rol oynayan hem de kendi Avrupalılığını &lsquo;kazanmış&rsquo; bir ülkedir. Üstelik Türkiye&rsquo;nin Avrupalılık mücadelesi sadece bir devlet politikası olmayı da aşmış, toplumun da benimsediği bir zemine oturmuştur.&nbsp;</span></p>
<p><span>Türkiye&rsquo;nin göreli yoksulluğu, nüfus yapısı, tarihsel ve kültürel ötekiliği, bulunduğu coğrafya ve komşuları, zaman zaman ürkütücü hırsı Avrupa&rsquo;nın Türkiye&rsquo;yi hep belirli bir mesafede tutmasında etkili oluyor. Çünkü içinde Türkiye olan bir AB ile Türkiyesiz bir AB biri birinden çok farklı iki ayrı siyasi ve sosyal projediryadaki bütün diğer bölgesel entegrasyon projeleri, Şanghay dahil, AB modelinden hareket ediyor. Bu başarı, özellikle 90&rsquo;larda AB&rsquo;nin inanılmaz bir cazibe merkezi haline dönüşmesine neden oldu. Türkiye&rsquo;nin AB&rsquo;yi ciddiye aldığı dönem 1993 sonrasında başlar. 1990-93 dönemi ise çok öğreticidir. Bu dönemde, Türk dünyası ve Ortadoğu&rsquo;da ortaya çıkan boşluğun verdiği heyecan, ABD ve İsrail&rsquo;in verdiği ciddi destek ile &lsquo;bölgesel güç&rsquo; olmak hedeflenmişti. Ama bu politika, ABD &lsquo;Russia first!&rsquo; politikasına geçince çöktü. Onun için 1993 sonrasında &lsquo;yeniden keşfedilen&rsquo; AB&rsquo;ye yöneldik. Ancak Soğuk Savaş döneminin &lsquo;kaybedilmemesi gereken tampon ülkesi&rsquo; Türkiye ile ilişkiyi önemseyen AB, Türkiye&rsquo;nin &lsquo;ben geldim&rsquo; dediği dönemde yüzünü çoktan Türkiye&rsquo;den çevirmişti. Türkiye&rsquo;nin başından beri sakat olduğu belli olan Gümrük Birliği üzerinden AB&rsquo;ye kanca atma refleksi bundan kaynaklandı. Buna rağmen 1997 Lüksemburg Zirvesi Türkiye&rsquo;yi genişleme süreci dışına itti. Ama kabul etmek gerekir ki, Türkiye bundan sonraki bütün hükümetler döneminde, en çok da AK Parti döneminde AB için çok ciddi çaba gösterdi. Bunda iç politik tıkanıklıkları aşma ve vesayeti ortadan kaldırma çabasının da payı büyüktü.</span></p>
<p>Türkiye 1998&rsquo;den bu yana diğer aday ülkeler için olduğu gibi &lsquo;İlerleme Raporları&rsquo; hazırlamaya başladı. 1998&rsquo;de başlayan bu süreç 16 yıldır devam ediyor. Türkiye için aslında hiç de gerekmeyen bir rekor kırarak 16 ilerleme raporu üreten AB Komisyonu ne kadar yoruldu bilemeyiz ama Türkiye&rsquo;nin atık bu raporlardan yorulduğu açık. Nedeni de açık: Bu raporlar belirli bir süreyi aştıktan ve ilişkilerde gelişmeler sağlanamadıktan sonra &ndash;ki bunda AB&rsquo;nin son 7-8 yıllık politikasının çok ciddi payı var- dönüp o ülke için yeniden ilerleme raporu hazırlanması, tekrar eksikliklere dikkat çeken sinir bozucu, motivasyonu daha da azaltan bir rapor haline dönüşüyor. AB şu an herhangi bir üye ülkesi için de raporları bu mantıkla hazırlasa, kuşku yok ki onlarda da bir sürü eksiklik bulabilir. Bu anlamda makul bir müzakere süreci aşıldığında, raporların anlamı da kalmıyor. Daha da vahimi, AB Komisyonu nispeten objektif davransa da buna 28 üye ülke müdahil oluyor ve her birinin &ndash;özellikle Kıbrıs, Yunanistan, Almanya ve Fransa&rsquo;nın- ulusal çıkarları, AB raporunu ulusal koz raporuna dönüştürebiliyor.&nbsp;<br /><span>2013 raporu son dönemde iki tartışmanın gölgesinde kaldı: Bunlardan birisi AB Bakanımızın haklı &lsquo;bayram&rsquo; tepkisiydi. Ama buradaki haklılığın, bir taraftan bizim ötekiliğimizin tescili anlamına geldiğini de unutmayalım.&nbsp;</span></p>
<p><span>Gelelim İlerleme Raporu&rsquo;nu asıl belirleyen hususa, yani &lsquo;Gezi&rsquo;ye, daha doğru bir kavramla &lsquo;Gezifobi&rsquo;ye. Gezi&rsquo;de ne oldu ne bitti, kim yaptı, neden yaptı, daha uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak. Ancak artık herkes kabul ediyor ki, özellikle dış politikada Türkiye&rsquo;nin son yıllarda iki önemli konu başlığı ve hatta kırılma noktası var: Birisi Suriye politikası, diğeri ise Gezi. Özellikle Gezi konusu, ülkemizde çift taraflı bir &lsquo;fobi&rsquo;ye dönüştü. AB İlerleme Raporu&rsquo;nun bence en önemli ve en çok yararlanacağımız kısmı Gezi konusundaki soğukkanlılığı olsa gerek. İlerleme Raporu, &lsquo;Gezi olayları, Türkiye&rsquo;de sivil toplumun geliştiğini ve giderek etkili olduğu&rsquo; şeklinde bir değerlendirme yapıyor, ardından da &ldquo;Hükümet-sivil toplum, parlamento-sivil toplum ilişkileri sürekli ve düzenli bir süreç içinde geliştirilmelidir&rdquo; tavsiyesinde bulunuyor. Bu yaklaşım, ülkeyi ve ifade hürriyetini ciddi bir biçimde baskı altında tutan, insanları kamplaştıran &lsquo;Gezifobi&rsquo;yi aşmak konusunda önemli bir zemin sunuyor. Gezi çerçevesinde hükümetin meşruiyeti hiçbir şekilde tartışılmazken vesayet kurumlarının ortadan kaldırılmasına destek veriyor, her türlü demokratikleşme paketini önemsiyor ve destekliyor. Buradan da hareketle, daha iyi bir Türkiye için aslında bizim kendimize söylememiz gerekenlerin şifrelerini önümüze koyuyor: Daha fazla danışın, tepkileri daha olgunlukla karşılayın diyor. Kuşku yok ki biz Türkiye&rsquo;nin daha demokratik, daha müreffeh, daha özgür ve daha barış içinde bir ülke olması için kendimiz bir şeyler yapacağız. Bugüne kadar da yapılanlar, AB istedi diye yapılmadı ama AB içteki siyasi kilitlenmeyi ve vesayeti aşmaya yaradı. AB, Gezi&rsquo;nin etkileri çok canlıyken, &lsquo;siyah-beyaz&rsquo; değerlendirmelerin dışına çıkarak ne &lsquo;Gezi-fobik&rsquo;liğe ne de &lsquo;Gezi-kolik&rsquo;liğe pirim veriyor. Yani AB, &ldquo;Geliştiğinizi görün, kendinize güvenin, değişime inanın, biribirinizi anlamaya çalışın ve süreci sakinleştirin&rdquo; diyor. &lsquo;Gezi Hatt-ı Hümayunu&rsquo; hepimize hayırlı olsun!</span></p>
<p><span>Radikal, 26.10.2013</span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-hatt-i-humayunu-2013-ilerleme-raporu/">&#8216;Gezi Hatt-ı Hümayunu&#8217;: 2013 İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</title>
		<link>https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Oct 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report/</guid>

					<description><![CDATA[<p>We have a brand new phobia in the age of phobias: Geziphobia. Our social structure and political discourse, which have been restricted by phobic patterns, are now facing a new type of phobia, called Gezi. It still survives in almost all political discussions in Turkey, and it seems this will remain the case for a [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report/">&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>We have a brand new phobia in the age of phobias: Geziphobia. Our social structure and political discourse, which have been restricted by phobic patterns, are now facing a new type of phobia, called Gezi.</p>
<p>It still survives in almost all political discussions in Turkey, and it seems this will remain the case for a while. Both those who praise Gezi and those who define it as a conspiracy, uprising or even coup attempt are taken hostage by the concept of Gezi.</p>
<p>This phobia is more visible in the Justice and Development Party (AK Party) through its defensive behavior, but it also seems that those who are ready to criticize the government have found the instrument they were looking for. It is not possible to determine whether Turkey before Gezi is different from Turkey after Gezi. But it is certain that a park whose name was unknown to most people in Turkey and the world has gained a political connotation and transcended its literal meaning.</p>
<p>Of course, social media played a huge role in Gezi&#8217;s conversion into a symbol. Gezi would not have become so important in the absence of social media, and it would not have been transformed into a phobia. This is not new for Turkey or the world. The grey areas in a wide spectrum, from the attitudes of environmentalists to those who chose violence in the protests, have frequently been ignored in this phobic environment. Just as the notion has evolved, the polarizing and divisive content of the notion itself has been shaped by social media. Each side tried to push the other to the edges, and everybody blamed each other. Those who tried to remain in the middle were seriously wounded, because Geziphobia was so strong that it was not possible to stay neutral.</p>
<p>Bush doctrine of &ldquo;You are either with us or against us,&rdquo; declared after 9/11, has been reinvented after Gezi. It is also a reality that the liberals who have been working for democracy, popular expression, civil society, freedom of expression and religion in Turkey for many years were badly affected by the process. Liberals were unable to recognize each other during the events. Some circles that were not willing to be considered liberals had to deal with attacks and criticism from both sides.</p>
<p><strong>A report under the shadow of Geziphobia</strong></p>
<p>The EU&#8217;s Turkey Progress Report 2013 was announced this year under the shadow of Geziphobia. The job of the drafters was not easy. There were concerns that the EU, which pays attention to freedom of expression and assembly, would strongly criticize the government over the Gezi incidents. But the EU has adopted a more balanced style and approach in the report this year, which offers reasonable criticisms and recommendations. The report, which takes the approach, &ldquo;Gezi is a reflection of a civil society that became stronger and more active as a result of the government&#8217;s practices,&rdquo; can be seen as a reasonable and cautious reading of the Gezi protests.</p>
<p>In the meantime, the EU did not consider EU Minister Egemen Bağış&#8217;s suggestion that the report should not be announced during Eid al-Adha (Feast of the Sacrifice), which is, for Muslims, as important as Christmas is to Christians. In fact, this objection can be seen as a concrete indicator of the cultural differences between Turkey and the EU. However, it is also necessary to be self-critical as well. If &Scaron;tefan Füle had traveled to Turkey and witnessed that even malls are open on the first day of our holiday, would he not have had difficulty in understanding our objection? We should consider how much we respect our own religious and national days.</p>
<p>Let us get back to the Progress Report&#8217;s sections on Gezi. The good thing about the Progress Report is that it is a free counseling service. But the upsetting part is that the drafters do not mention their mistakes, and instead focus solely on our issues. However, the most recent report offers support for democracy, civil society, freedom, the rule of law and pluralism in Turkey. And it pays attention to every single step taken in this respect. From this perspective, it can be said that the report is actually positive. In the era of Geziphobia, this report is crucial, as it tries to reach a more reasonable standpoint. In our country, where we believe that reconciliation is something we should be ashamed of and bitter opposition is something that should be praised, there are only two colors for Gezi: black and white. Both the government and its opponents take a binary approach to the issue.</p>
<p>The tension has turned into an excuse to consolidate power on both sides. But this has also become the grounds for Gezi to evolve into a more serious political notion. We will have difficulty understanding what has been happening unless we move away from Geziphobia quickly. As noted by EU Harmonization Commission Chair Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu, it is obvious that there are Geziphobics and Geziholics in Turkey. We need to address this immediately.</p>
<p>In fact, it is possible to view all this as a process through which the new Turkey will define itself. The 2013 Progress Report eloquently explains this. The most important and delicate point in the report is the assessment that the Gezi Park protests are products of the long-term reform process; this actually explains the whole situation. Nobody was able to recognize each other during the process. The young people were strange; the government was unusual; the policies were frightening; the security forces were harsh. Some marginal groups were in a state of frenzy; some politicians were eager to seize a fresh opportunity to play a role.</p>
<p><strong>Social media as a weapon</strong></p>
<p>And most importantly, the young people who grew up during AK Party rule were standing in a fairly different place in terms of democracy, human rights and the rule of law. In addition, many social media tools that were never used before were transformed into the most efficient weapons of the protests. In the process, where many consistent and contradictory features and developments were experienced at the same time, it was not easy to characterize the events.</p>
<p>There were many different directions in the protestor&#8217;s objections, but one common aspect was the objection raised against the way politics is run. We have a new generation which wants to be taken more seriously and rejects what they see as social engineering at a time when bureaucratic guardianship has been effectively eliminated. This generation wants the government to do its job, not to act like a &ldquo;father.&rdquo; This generation is moving away from homogeneity and obedience. The members of this generation also display extreme diversity among themselves.</p>
<p>There were groups who sought to make the government dysfunctional by causing serious damage on the street, but there were also groups who were saying that those we have elected to rule this country for a five-year term do not have the right to rule society or individuals, and that this is a misuse of their power. But objections against the attempt to associate every criticism of the government with enmity or coup-making have gained wide acceptance, attracting attention and support from diverse groups as well.</p>
<p>Turkey has been struggling to eliminate bureaucratic guardianship since the 1940s. The struggle the AK Party, in association with the democratic and liberal circles of the country, has made played a huge role in making progress in this respect. But despite this, because of the anti-government protests and attitudes that started in the aftermath of the Council of State assassination in 2006 and the dissolution case filed with the constitutional court based on propaganda news and reports in 2007, the AK Party interpreted these developments as attempts to stage a coup against the government. This was actually a fairly well-grounded idea and therefore, it is an understandable approach.</p>
<p>But Turkey has addressed these obstacles, and all the democratic forces of the world, including the EU, lent their support to the process. Now we are in a different time and a different Turkey. The &ldquo;virus&rdquo; of democracy is alive everywhere. To this end, we also have to deal with another reality. As people in middle age, we must submit to the technological domination of young people. Now we are learning a lot from the kids who used to learn everything from their parents. It is only natural that the loss of power associated with it is reflected not only in family relations but also in state affairs. We, mocked as people who are unable to use their cell phones, need to accept the fact that the era when kids were required to ask our opinion before doing anything is over.</p>
<p>The essence of democracy is to respect the choice of the people, but another element is its ability to criticize its rulers without resorting to violence. Furthermore, we need to understand the people&#8217;s attempts to gather and raise their voices, given that Turkey suffers from a serious lack of opposition and there is a 10-percent election threshold. It is not contestable that the choice of the people should be respected and that the people hold ultimate power. But the government should also note that the right to rule was lent by the people and that the politicians are only deputies of the people, not the holders of popular will.</p>
<p>I have no doubt that those who hold power through popular elections also assume a responsibility, and therefore, they need to perform whatever is needed to fulfill this responsibility. In this way, reconciliation is optional, but it is a requirement in a liberal democratic system. Is this not why the government takes the pulse of the people on almost every issue? It is also obvious that social engineering, one of the most characteristic aspects of the guardianship system, does not just disappear in systems where the rulers are popularly elected.</p>
<p>For this reason, to achieve a democratic environment focused on individuals, it is essential to restrict the power of the state through pluralism. And of course, it is possible to make these restrictions on the basis of good faith. But in today&#8217;s world where perceptions are deemed more important than realities, an authoritarian attitude that implies some sort of social engineering is even more disturbing. Concerns that emerged in the aftermath of the Sept. 12, 2010 constitutional referendum may be completely ungrounded.</p>
<p>But reliability and image management are some of the requirements of being in power. For this reason, the EU Progress Report&#8217;s reference to the Turkish people&#8217;s desire for consultation should be seen as a fairly important point.</p>
<p>It seems that the EU Progress Report has perceived the phobic nature of the Gezi issue. We have a reasonable report that is trying to say, &ldquo;We see what is really going on,&rdquo; instead of recklessly criticizing the government.</p>
<p>The EU, which views the Gezi incidents as the symbol of a vibrant civil society and an improvement of democratic standards and treats them as products of the lengthy reform process, seems to have achieved a reasonable conclusion that we needed so dearly. The door the EU has opened is not very wide because of current conditions in Europe; however, the report is really encouraging for a Turkey within EU standards. It is up to us whether we will submit to Geziphobia or improve ourselves.</p>
<p><em>Today&#8217;s Zaman, 23.10.2013</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/geziphobia-and-eu-progress-report/">&#8216;Geziphobia&#8217; and EU Progress Report</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Oct 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye&#8217;de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu/">“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor, Türkiye&rsquo;de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de &ldquo;olumlu&rdquo; bir rapor olduğu söylenebilir.</p>
<p>&ldquo;Fobi&rdquo;ler çağında nur topu gibi bir fobimiz daha oldu: &ldquo;Gezifobi-Geziphobia&rdquo;!&nbsp; Yıllardır &ldquo;fobik&rdquo; kalıplar içinde hapsedilmiş toplum yapımız ve siyaset söylemimiz, artık adına &ldquo;Gezi&rdquo; denilen başka bir fobi ile karşı karşıya. &ldquo;Gezi&rdquo;, neredeyse Türkiye&rsquo;deki bütün siyasal tartışmaların odağında yaşamaya devam ediyor, daha uzunca bir süre de devam edecek gibi görünüyor. &ldquo;Gezi&rdquo;&rsquo;yi kutsayanlar da, bunun bir &ldquo;komplo&rdquo;, &ldquo;kalkışma&rdquo; hatta &ldquo;darbe teşebbüsü&rdquo; olduğuna inananlar da &ldquo;Gezi&rdquo; kavramında &ldquo;<em>tutuklu kalmış</em>&rdquo; durumda. Bu fobi, kendini defansta hisseden AK Parti tarafında daha yoğun gözleniyor, ama hükümete bu vesile ile vurmaya hazır kitleler de hayatlarının enstrümanını bulmuş gibiler.</p>
<p>&ldquo;Gezi&rdquo; öncesi Türkiye ile &ldquo;Gezi&rdquo; sonrası Türkiye&rdquo; farklı mı, ne kadar farklı, bunu şimdi ölçmek mümkün değil, ama İstanbul&rsquo;un göbeğinde kısa süre öncesine kadar adını bile kimsenin bilmediği, gezmediği bir parkın adı olan kelimenin, kendini aşıp siyasi, hatta uluslararası bir kavrama evrildiği kesin. Kavramın simgeleşmesinde kuşku yok ki sosyal medyanın rolü çok büyük. Sosyal medyanın bu kadar yaygın olmadığı dönemlerde, ne Gezi bu kadar kavramsallaşırdı ne de bu kadar fobik bir hal alırdı. Bu durum sadece bizim için &ldquo;yeni&rdquo; değil, dünya için de yeni.</p>
<p>Bu fobik ortamda Gezi eylemlerinin gayet masumane ve iyi niyetli doğa korumacıların tavrından, bunu hükümeti devirmenin son yolu olarak gören ve eylemlerde sınırsız şiddeti benimseyenlere kadar varan geniş yelpazede ara renkler sıklıkla görmemezlikten gelindi. Tıpkı kavramın geliştiği mecra gibi, kavramın bölücü, kutuplaştırıcı ve ötekileştirişi içeriği de sosyal medya aracılığı ile gerçekleşti. Her kesim bir diğerini en uca itmeye çalıştı ve herkes bir diğerini suçladı, linç etmeye çalıştı. Ortada makulü arayan ve &ldquo;<em>hem bu var hem de bu</em>&rdquo; demeye çalışan kitle ise arada telef oldu. Çünkü &ldquo;Gezifobi&rdquo; arada kalmaya müsaade etmeyecek kadar güçlüydü.</p>
<p>G. W. Bush&rsquo;un 11 Eylül&rsquo;de ortaya koyduğu &ldquo;<em>ya bizdensiniz ya düşman, tarafınızı görelim</em>&rdquo; doktrini, Gezi&rsquo;de yeniden vücut buldu. Bu arada sürecin en büyük darbesini de, Türkiye&rsquo;de demokrasi, milli iradenin tecellisi, sivil toplum, ifade ve inanç hürriyetinin gerçekleşmesi, birey ve özgürlük temelli bir Türkiye&rsquo;nin oluşması için samimi çaba gösteren, bunu son yirmi yılda her vesile ile ortaya koyan liberallerin yediği de bir gerçek. Süreç içinde liberaller birbirlerini tanımakta güçlük çekti. Liberallerin taraf olmaya razı olmayan &ldquo;bağzı&rdquo; kesimleri ise çift taraflı tacizlerin ve saldırıların merkezinde kaldılar.</p>
<p>AB&rsquo;nin 2013 Türkiye İlerleme Raporu da bu sefer &ldquo;Gezifobi&rdquo; gölgesinde kamuoyu ile paylaşıldı. Raporu kaleme alanların işi hiç de kolay değildi. Düşünce, ifade ve gösteri hürriyetini son derece önemli bir demokratik kriter olarak gören AB&rsquo;nin, Gezi süreci vesilesi ile Hükümeti çok ağır biçimde eleştirmesi hatta suçlamasından endişe ediliyordu. Ama AB &ldquo;Gezifobi&rdquo; döneminde hem hükümeti hem de muhalefeti tatmin edecek makul, kırmayan dökmeyen, var olanları başından karalamayan, gelişmeleri takdir eden ama yanlışları da gören bir üslupla kaleme alınmış. Rapor &ldquo;<em>Gezi, bizzat bu hükümetin yarattığı gelişmeler ile güçlenen, olgunlaşan, aktif hale gelen sivil toplumun bir yansımasıdır</em>&rdquo; yaklaşımı ile taraf olmanın ötesinde soğukkanlı bir bakışın da &ldquo;Gezi Okumaları&rdquo;nda mümkün olduğunu gösterdi.</p>
<p>Bu arada AB Bakanı E. Bağış&rsquo;ın ortaya koyduğu&nbsp;<em>AB&rsquo;ye &ldquo;Kurban Bayramımız, Noel&rsquo;inize benzer. İlerleme raporunu o gün yayınlamayın&rdquo; dedik, dinlemediler</em><em>&rdquo;</em>&nbsp;haklı tepkisi, ne yazık ki dikkate alınmadı. Aslında bu itiraz AB Türkiye arasındaki kültürel farklılığın da yeni somut bir belgesi olarak da okunabilir. Ancak bayram tepkimizin bir diğer tarafında iğneyi de kendimize batırmakta fayda var: S.Füle Bayramda Türkiye&rsquo;ye gelse ve kutsal bayramımızın birinci gününde bile, AVM&rsquo;ler başta olmak üzere hayatın nasıl aralıksız devam ettiğini görse, itirazımızı anlamakta güçlük çekmez miydi? Yani kendi bayramlarımıza kendimiz ne kadar saygı duyuyoruz, bunu da sakince düşünmekte fayda var.</p>
<p>Gelelim &ldquo;Gezi&rsquo;li İlerleme Raporu&rdquo;na. İlerleme Raporlarının iyi tarafı, ülke konusunda bedava bir danışmanlık hizmeti alınması. Ama sinir bozucu olan tarafı, raporu hazırlayanların hiç kendi hatalarından söz etmemeleri ve doğal olarak bizdeki sorunlara odaklanmaları. Ancak 16.sı yayınlanan Rapor Türkiye&rsquo;de demokrasiye, sivil topluma, özgürlüklere, hukuk devletine ve çoğulculuğa sonuna kadar destek veriyor. Bu konuda atılan her küçük-büyük adımı da önemsiyor. Bu bakımdan raporun gerçekten de &ldquo;olumlu&rdquo; bir rapor olduğu söylenebilir.</p>
<p>Özellikle &ldquo;Gezifobi&rdquo; devrinde bu rapor, her şeyi uçlarda görme alışkanlığındaki bizleri biraz daha makule çekmeye çalışmakla da önemli. Çünkü &ldquo;uzlaşmanın&rdquo; adeta utanacak bir şey, tavizsiz karşıtlığın ise övgü aldığı ülkemizde, pek çok konuda olduğu gibi, &nbsp;ele alınış biçimi ile Gezi&rsquo;nin sadece iki rengi var: Siyah ve Beyaz. Hükümet de &ldquo;karşı cepheler&rdquo; de olaya bu ikili değer çerçevesinde bakıyor.</p>
<p>Gerginlik, konunun tarafı olarak kendilerini addedenler için bir &ldquo;<em>safları sıklaştırma</em>&rdquo; operasyonuna dönüştü, ama bu &ldquo;Gezi&rdquo;nin başka bir şeye evrilmesinin, ciddi bir siyasi kavrama dönüşmesinin de zemini oldu. &ldquo;Gezifobi&rdquo;den hızla uzaklaşmadan, olup biteni anlamakta ve gerginlikten uzaklaşmakta zorlanacağız. AB Uyum Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tekelioğlu&rsquo;nun da söylediği gibi &ldquo;ülkede bir &ldquo;Gezi-fobik&rdquo;ler bir de &ldquo;Gezi-kolik&rdquo;ler olduğu açık. Bunu acilen aşmamız gerekiyor.</p>
<p>Aslında, bütün bu olup biteni, yeni Türkiye&rsquo;nin kendini tanıma ve tanımlama süreci olarak görmek pek&acirc;l&acirc; mümkün. 2013 İlerleme Raporu, bu konuyu çok güzel vurgulamış. Raporda belki de en hassas konu olan Gezi Parkı olaylarının &ldquo;10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu&rdquo; olarak değerlendirilmesi, aslında bütün durumu da ortaya koyuyor. Gezi sürecinde kimse kimseyi tanıyamamıştı. Gençler bir tuhaftı, hükümet anlaşılmazdı, üst düzey politikacılar ürkütücüydü, güvenlik güçleri sanki ilk kez ortaya çıkmış gibi çok sertti, eylem için eylem derdinde olan bazı marjinal gruplar coşmuştu, bazı politikacılar rol kapma derdindeydi&hellip;</p>
<p>Ve en önemlisi AK Parti döneminde yetişen gençlik, demokrasi, insan hakları, yönetimde söz sahibi olmak ve uluslararasılaşmanın getirdiği özgüven içinde başka bir yerde duruyorlardı. Dahası daha önceleri hiç olmayan pek çok sosyal medya aracı, eylemlerin içinde yer alanların bile tahmin edemeyeceği kadar en etkili silahlara dönüşmüştü. Pek çok çelişen ya da uyan özelliğin aynı anda yaşandığı süreçte, olayın niteliğini ve gelişimini kestirmek de kolay değildi. İtirazın pek çok yönü vardı, ama en çok ittifak edilenlerden biri &ldquo;<em>siyaset tarzına itiraz</em>&rdquo;dı.</p>
<p>Danışılmayı, ciddiye alınmayı, bürokratik vesayet ortadan kalkmışken, başka bir tür vesayeti, yeni bir tür &ldquo;toplum mühendisliği&rdquo; olduğu düşünülen projelerini reddeden yeni bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu kuşak, hükümetin, devletin &ldquo;babalık&rdquo; yapmasını değil, iş yapmasını istiyor. Bu kuşak her geçen gün daha da homojenlikten ve &ldquo;söz dinleme&rdquo;den uzaklaşan bir kuşak. Bu kuşaktakiler kendi aralarında da gayet geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yani&nbsp;<em>&ldquo;hükümeti eylemlerle, sokak gösterileri ile felç edelim, işlevsiz kılalım, yıkalım&rdquo;</em>&nbsp;diyen gruplar da vardı, &ldquo;<em>beş yıl için devleti yönetmek için yetki ve sorumluluk verdiklerimiz, babamız değiller, toplumu ve bireyleri yönetme hakkına sahip değiller, bu yetki aşımıdır, sesimizi duyurmak istiyoruz</em>&rdquo; diye düşünenler de. Hiç kuşku yok ki ikinciler çok daha fazlaydı. Ama her yapılan itirazın düşmanlık, darbecilik ve ucu bir yere bağlı olmakla ilişkilendirilmesine olan itiraz, dalga dalga yayıldı, &ldquo;benzemez&rdquo; pek çok kitleyi bir araya getirdi.</p>
<p>Bürokratik vesayetin kaldırılması için Türkiye 1940&rsquo;lardan bu yana mücadele ediyor. Bunun göreli başarıya ulaşmasında AK Parti&rsquo;nin ülkenin demokrat ve liberalleri ile birlikte verdiği mücadele çok ama çok önemli bir aşama kaydetti. Ama buna rağmen 2006&rsquo;da Danıştay suikastının ardından başlayan ve adına &ldquo;<em>Cumhuriyet Mitingleri</em>&rdquo; denilen Hükümet karşıtı organize eylemler, 2007&rsquo;de e-muhtıra ve ardından 2008&rsquo;de uyduruk gazete küpürleri ve bizzat devlet kurumları tarafından özel olarak AK Parti&rsquo;yi karalama maksatlı açılmış &ldquo;anti-propaganda&rdquo; nitelikli internet sayfaları üzerinden kapatma davası ile karşı karşıya kalmış AK Parti&rsquo;nin gelişmeleri yeni bir tür darbe girişimi gibi okuması da çok temelsiz değildi. Ama Türkiye, büyük bir koalisyon ile bütün bu engelleri AK Parti&rsquo;ye sahip çıkarak ortaya koymuş, AB başta olmak üzere dünyanın demokratik güçleri de sürece destek vermişti.</p>
<p>Artık başka bir zamanda başka bir Türkiye&rsquo;deyiz. Demokrasi &ldquo;virüsü&rdquo; her yerimizde canlı. Bu vesile ile bir başka gerçeklikle de yüzleşmeliyiz. Orta yaş ve üstü kişiler olarak, genç ve çocukların teknolojik egemenliğine boyun eğmiş durumdayız. Eskiden her şeyi anne-babasından öğrenen çocuklardan şimdi biz öğreniyoruz. Bunun yarattığı iktidar kaybının sadece ailede, kuşaklar arasında değil, devlette de kendini göstermesi kadar doğal bir şey olabilir mi? Cep telefonumuzu idare etmekten aciz kişiler olarak algılanan, hatta dalga geçilen bizler, gençlere, hatta çocuklara sormadan bir karar alma devrini çoktan geride bıraktığımızı artık kabullenmeliyiz.</p>
<p>Demokrasinin özü, milli iradenin tecellisine saygı duymak kadar, görev verilenlerin şiddet kullanılmaksızın eleştirilebilmesinin de mümkün olmasıdır.&nbsp; Üstelik Türkiye&rsquo;de yaşanan çok ciddi bir muhalefet boşluğu, yüzde 10 seçim barajı varken, insanların belirli konularda bir araya gelmeleri ve seslerini ancak bu şekilde duyurmalarına alışmak durumundayız. Milli iradenin tesisi ve egemenliğin millette olması tartışılacak bir konu değil. Ama milli irade adına Hükümete yönetme hakkının &ldquo;ödünç&rdquo; verildiği, siyasilerin milli iradenin sahibi değil, en çok vekili oldukları da bilmelidir. Kuşku yok ki halktan belirli bir dönem için yetkiyi alan, sorumluluğu da alır ve bunun gereğini yerine getirmekle mükelleftir. Bu bağlamda &ldquo;uzlaşı&rdquo; ihtiyaridir ama liberal demokratik bir sistem içinde bir gerekliliktir. Zaten bunun için Hükümet hemen her konuda kamuoyunun tercihlerini yoklamıyor mu?</p>
<p>Vesayet sistemlerinin en belirgin özeliklerinden birisi olan &ldquo;toplum mühendisliği&rdquo;nden korunmanın, seçimle iktidara gelmiş sistemlerde de kendiliğinden ortadan kalkmadığı açık. O halde birey merkezli sistemin demokratik omurgası için çoğulculuk ve devlet gücünün, iktidarın sınırlandırılması esastır. Bu sınırlandırmanın iyi niyet zemininde oluşması da tabii ki mümkündür. Ama algıların olgulardan daha da önemsendiği günümüz dünyasında, belki de en rahatsız edici olanın, başka bir tür toplum mühendisliğini çağrıştıran &ldquo;buyurgan&rdquo; tavır olduğu da unutulmamalıdır. 12 Eylül 2010 anayasa referandumu sonrasında ortaya çıkan bazı endişeler bütünüyle yersiz de olabilir. Ama algı yönetimi ve inanırlık da hükümet etmenin gereklerinden birisi değil midir? Onun için AB İlerleme Raporunda Türk halkının artık &ldquo;<em>danışılmak</em>&rdquo; istendiği vurgusuna yer verilmesi gerçekten çok doğru bir tespit olarak okunmalıdır.</p>
<p>AB İlerleme Raporu, Gezi konusundaki bir &ldquo;fobik&rdquo; durumu iyi algılamış görünüyor. Hükümetin fütursuzca eleştirilmesi yerine, &ldquo;olup biteni biz şöyle görüyoruz&rdquo; demeye çalışan makul bir rapor var karşımızda. Gezi&rsquo;yi sivil toplumun canlılığına ve demokrasinin gelişimine, daha da önemlisi AK Parti Hükümetinin olumlu icraatlarının doğal bir yansıması olarak gören ve bunu &ldquo;10 yıl süren geniş reform sürecinin bir sonucu&rdquo; ifadesi ile ele alan AB, gerçekten milletçe çok ihtiyacını hissettiğimiz makul bir zemini ortaya koymayı başarmış görünüyor. AB&rsquo;nin araladığı kapı, bugünün Avrupa&rsquo;sının içinde bulunduğu koşullar gereği zaten çok geniş olmasa da rapor AB standartlarında bir Türkiye&rsquo;nin geliştirilmesi doğrultusunda cesaret verici. Ama biz Gezifobi&rdquo;ye teslim mi olacağız, kendimizi mi geliştireceğiz, orasına biz karar vereceğiz.</p>
<p><a href="http://zaman-online.de/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu-74075">Zaman Online, 22.10.2013</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezifobia-ve-ab-ilerleme-raporu/">“Gezifobia” ve AB İlerleme Raporu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Merkel&#8217;in &#8216;tüketen öpücüğü&#8217; ve &#8216;Butik partiler&#8217;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/merkelin-tuketen-opucugu-ve-butik-partiler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/merkelin-tuketen-opucugu-ve-butik-partiler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon yapan SPD&#8217;nin ardından FDP&#8217;nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Mihail Gorbaçov&#8217;u gibi, kimi &#8220;öpse&#8221; deviriyor! Geleneklerin kolay değişmediği Almanya, şaşırtıcı bir seçimi geride bıraktı. Bu seçimde az kalsın A.Merkel liderliğindeki Hırıstiyan Demokratlar (CDU/CSU) tek başına iktidara geliyordu. 630 milletvekili olan Federal Alman Meclisi Bundestag&#8217;da CDU/CSU sadece 5 oy [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/merkelin-tuketen-opucugu-ve-butik-partiler/">Merkel&#8217;in &#8216;tüketen öpücüğü&#8217; ve &#8216;Butik partiler&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4>Almanya Başbakanı Angela Merkel ile koalisyon yapan SPD&#8217;nin ardından FDP&#8217;nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Mihail Gorbaçov&#8217;u gibi, kimi &#8220;öpse&#8221; deviriyor!</h4>
<p><span>Geleneklerin kolay değişmediği Almanya, şaşırtıcı bir seçimi geride bıraktı. Bu seçimde az kalsın A.Merkel liderliğindeki Hırıstiyan Demokratlar (CDU/CSU) tek başına iktidara geliyordu. 630 milletvekili olan Federal Alman Meclisi Bundestag&rsquo;da CDU/CSU sadece 5 oy eksikle 311 milletvekilliği ile mutlak çoğunluğu ve tek başına iktidarı kaçırdı. SPD (192), Sol (64) ve Yeşiller (63) ise toplamda CDU/CSU&rsquo;dan ancak 8 milletvekilliği daha fazla kazanabildiler.&nbsp;</span><br /><span>Seçime katılım, hem Almanya hem de bütün Avrupa&rsquo;da her geçen gün daha da alt seviyeye düşerken, Almanya inanılmaz heyecansız ve renksiz geçen seçimlerde % 71,5 gibi gayet yüksek bir seviyede gerçekleşti. 2009 seçimlerine göre oylarını artıran üç parti var: CDU/CSU (+ % 7,7), SPD (+ % 2,7) ve 7 ay önce kurulan ve olağanüstü bir başarı ile 4,7 oya ulaşan AfD (Almanya için Alternatif) . Meclise girseler de Sol Parti % 3.3, Yeşiller ise % 2,3 oranında geriledi. Kuşkusuz en vahim sonucu Liberaller/Hür Demokratlar aldı. Bir önceki seçimdeki % 14,6&rsquo;dan % 9,8&rsquo;ini kaybeden ve sadece % 4,8 oy alan FDP, sadece seçimi değil, ilk kez Bundestag&rsquo;ı da kaybetti. Almanya siyasetinin geleneksel olarak küçük koalisyon ortağı olan ve CDU/CSU ya da SPD ile koalisyonlar yapan liberallerin bu düşüşünde, CDU/CSU&rsquo;nun seçim desteklerinin olmaması önemli ölçüde rol oynadı.</span></p>
<p><strong>En belirgin sürpriz</strong></p>
<p><span>Ama Almanya&rsquo;da bu seçimlerde en belirgin sürprizi Almanya için Alternatif (AfD) gerçekleştirdi.&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/AB">AB</a><span>konusunda son derece eleştirel olan ve temel olarak EURO&rsquo;dan çıkıp Alman Markına (DM) dönüşü sloganlaştıran AfD aynı zamanda milliyetçi-muhafazakar, göçmen karşıtı radikal bir söyleme sahip. Avrupa&rsquo;da son yıllarda sıklıkla örneklerini görülen ve tarafımdan &ldquo;Butik Partileşme&rdquo; olarak nitelendirilen bu siyasi gelişmenin son versiyonu olan AfD&rsquo;nin sadece 7 ay önce kurulduğunu unutmamak gerekiyor. AfD aslında, AB politikası hariç, diğer politikalarında önemli ölçüde benzerlik bulunan geleneksel olarak CDU/CSU seçmenine yöneldi. Buradan hareketle AfD devreye girmeseydi, Merkel&rsquo;in liderliğindeki CDU/CSU&rsquo;nun % 45&rsquo;in üzerine çıkma ve böylece de kolaylıkla tek parti iktidarını gerçekleştirme ihtimalinin de epeyce yüksek düzeyde olduğu söylenebilir.&nbsp;</span><br /><span>Avrupa&rsquo;da siyasetten uzaklaşma ve seçimlere ilgi göstermeme konusunda ciddi bir eğilim gözleniyor. Son Alman seçimleri bu konuda umut ışığı olsa da bu eğilimin devam edeceği beklenebilir. Bu ilgisizlik aslında genel sorunların büyük ölçüde çözülmüş olması ve siyasal partiler arasında politik ayrımların da oldukça azalmasından kaynaklanıyor. İşte tam bu noktada daha spesifik konulara ilgi gösteren ve ülkenin eğitim,&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/ekonomi">ekonomi</a><span>&nbsp;, dış politika, güvenlik, çevre, eğitim gibi bütün politikalarına &ldquo;bütüncül&rdquo; reçete sunmak yerine özel bir alana temas eden partilerin hem de teknolojinin de verdiği imkanlar kolayca kurulduğu ve geliştiği gözlenebiliyor. Aslında bunun başlangıcı 68&rsquo;lerde başlayan 70&rsquo;lerde olgunlaşan ve 80&rsquo;li yıllarda aktif siyasette yer alan Yeşiller oldular. Ama sonrasında pek çok &ldquo;butik parti&rdquo; siyaset sahnesinde yer aldı. AfD EURO konusuna odaklandı. Almanya&rsquo;nın son yıllarına damgasını vuran Korsanlar (Piraten) da bu tür partilerden ve çok önemli ölçüde internet özgürlükleri ve kullanımı konusuna yoğunlaşmış durumdalar. Çoğunlukla gençlerin ve protest oyların adresi haline gelen bu partilerin ülkenin genel politikaları konusunda söylem geliştirmesi de beklenmiyor. Bunların ömürleri çok uzun olmayabiliyor ama genel siyasi dengeleri aldıkları oylarla diğer yerleşik partiler aleyhine değiştirebiliyorlar. Örneğin 2009&rsquo;da % 2, bu seçimde ise % 2,2 oy alan Korsanlar&rsquo;ın büyük ölçüde Yeşil seçmen tabanına hitap ettiği ve oradan oy &ldquo;çaldığı&rdquo; söylenebilir. Batı demokrasileri bu tür yeni bir siyasi gelişime doğru yol alıyor. AfD ve Korsanlar bir sonraki seçimde ne yapar bilinmez ama AfD&rsquo;nin 2 milyonun üzerinde, Korsanların ise 1 milyona varan oy almaları, yılların Liberallerinin ise AfD&rsquo;nin gerisinde kalmaları artık bütün siyasi hesaplarda dikkate alınmak durumunda.&nbsp;</span><br /><span>Şimdi ne olacak: Merkel ile koalisyon yapanı kendi cezalandırıyor!</span><br /><span>Merkel bütün zamanların en güçlü Avrupa&rsquo;lı politikacılarından birisi olarak tescillendi. Güven ve gurur içindeki Merkel&rsquo;in gönlünde, vergiler konusundaki anlaşmazlık dışında genelde hemen her konuda uzlaşabileceği SPD&rsquo;nin olduğu açık. Ama SPD, 2005 büyük koalisyonundan büyük zararla çıktı. Şimdi de böyle olma ihtimali daha da yüksek çünkü Merkel çok güçlendi ve pazarlıklarda eli çok daha güçlü. Merkel ile koalisyon yapan önce SPD&rsquo;nin ardından FDP&rsquo;nin erimeleri şunu gösteriyor: Merkel bir zamanların Gorbaçov&rsquo;u gibi, kimi &ldquo;öpse&rdquo;, deviriyor! Merkel ile koalisyon yapan, kendi seçmeni gözünde kaybediyor, iktidarda olmak için iktidardalar imajı veriyor. Onun için bu sefer bütün partiler daha dikkatli olacak ve daha çok pazarlık yapmaya çalışacak görünüyor. Aslında bu zafere rağmen hala teorik olarak Merkel&rsquo;in şansölyeliği kaybetmesi mümkün. SPD, Yeşiller ve Sol Parti uzlaşabilirlerse koalisyon yapabilirler. Siyasetin kapısı her zaman açık olsa da Almanya&rsquo;da bu konuda genelde bir ilkelilik olduğu, bu çerçevede de özellikle SPD&rsquo;nin &ndash;seçim sürecinde çok net ifade ettikleri gibi- Sol Parti ile koalisyona yanaşmayacağı bekleniyor. Zira bu tür bir koalisyon sadece CDU/CSU karşıtı bir iktidar olacak ve pek çok konuda uyumsuzluk yaşanacak, bu da bütün iktidar partilerin yıpranmasına yol açacaktır. Dolayısı ile CDU/CSU&rsquo;nun muhtemelen Yeşiller ile koalisyon yapma ihtimali şu aşamada yüksek görünüyor.&nbsp;</span><br /><span>Gelelim&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/Turkiye">Türkiye</a><span>&nbsp;kökenlilere. 11 Türkiye kökenli Bundestag&rsquo;a girdi. Bunun en güzel tarafı sayının artmasından daha çok artık bütün partilerde Türkiye kökenlilerin en üst düzeyde siyaset yapabilmeleridir. Almanya&rsquo;da aktif politikada son derece yüksek gayret ve başarı dikkati çekerken, bu politikacılarla içinden geldikleri Türkiye kökenler arasındaki bağın çok güçlü olduğunu söylemek oldukça zor görünüyor. Almanya&rsquo;da 700 bin civarında Türkiye kökenli seçmen bulunsa da, bu seçmenlerin sandığa gitme oranları konusunda ciddi sorunlar yaşandığı biliniyor. Son seçimlerle ilgili olarak da Türkiye kökenlilerin seçime katılımının son derece alt seviyelerde kaldığını iddia etmek mümkündür. Bundan Alman partilerinin Türkiye kökenlileri kucaklayamamasından, Alman devletine duyulan güvensizlikten kaynaklanan sorunlar kadar; bu kitlenin Almanya siyasetinden çok daha fazla Türkiye siyasetine ilgi duymalarının ve bir de hem Almanya&rsquo;daki çıkarlarını hem de ilgili partinin Türkiye politikasını aynı anda destekleyebilecekleri partilerin olmaması da etkili olmaktadır.&nbsp;</span><br /><span>Seçimler, Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde çok fazla iyimserlik imkanı tanımıyor. Eğer SPD koalisyon ortağı olursa, bu Türkiye için daha uygun politikalar belirlenmesinde etkili olabilir. Ama olası bir CDU/CSU-Yeşiller koalisyonunun Türkiye politikası neredeyse mutlak biçimde Merkel politikaları biçiminde şekillenecektir gibi görünüyor. Türkiye zor bir döneme hazır olmalı.&nbsp;</span><br /><span>*Doç. Dr.; Hacettepe Üniversitesi</span></p>
<p>Bu yazı <a href="http://www.radikal.com.tr/yorum/merkelin_tuketen_opucugu_ve_butik_partiler-1152203">Radikal Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/merkelin-tuketen-opucugu-ve-butik-partiler/">Merkel&#8217;in &#8216;tüketen öpücüğü&#8217; ve &#8216;Butik partiler&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimin, neyin seçimi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kimin-neyin-secimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Sep 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kimin-neyin-secimi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alman genel seçimleri üç yönü ile Türkiye&#8217;yi çok yakından ilgilendiriyor: Almanya&#8217;da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler ve Türkiye-AB ilişkileri. Almanya seçimleri ülke içerisinde çok heyecan yaratmış görünmese de dışarıdan daha büyük bir ilgiyle izleniyor. Temel neden, Şansölye Merkel liderliğindeki Almanya&#8217;nın&#160;AB&#160;içinde neredeyse mutlak söz sahibi olma konumuna gelmiş olması. Bunda Merkel mi başarılıydı, yoksa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kimin-neyin-secimi/">Kimin, neyin seçimi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4>Alman genel seçimleri üç yönü ile Türkiye&#8217;yi çok yakından ilgilendiriyor: Almanya&#8217;da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler ve Türkiye-AB ilişkileri.</h4>
<p><span>Almanya seçimleri ülke içerisinde çok heyecan yaratmış görünmese de dışarıdan daha büyük bir ilgiyle izleniyor. Temel neden, Şansölye Merkel liderliğindeki Almanya&rsquo;nın&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/AB">AB</a><span>&nbsp;içinde neredeyse mutlak söz sahibi olma konumuna gelmiş olması. Bunda Merkel mi başarılıydı, yoksa karşısında onunla yarışabilecek başka Avrupalı lider mi yoktu gibi sorular sorulabilir. Ama neticede bir gerçek var: Özellikle mali krizin kasıp kavurduğu Avrupa&rsquo;nın adeta tek güvenli limanı Almanya oldu. Hatta İngilizler, &ldquo;Avrupa&rsquo;nın iki merkezi var, biri Berlin, diğeri ise AB Merkez Bankası&rsquo;nın bulunduğu Frankfurt&rdquo; sözleri ile hem durumu hem de endişelerini özetliyorlar. Bu seçimlerde, göçmen politikaları ve&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/Turkiye">Türkiye</a><span>&nbsp;-AB ilişkileri öne çıkmasa da bizi de üç yönü ile çok yakından ilgilendiriyor: Almanya&rsquo;da yaşayan 3 milyon Türkiye kökenli, ikili ilişkiler, Türkiye-AB ilişkileri.</span><br /><span>Asıl merak edilen ise başta Liberaller (FDP) olmak üzere yüzde 5&rsquo;lik barajı kimlerin geçip geçemeyeceği konusu. Zira mevcut hristiyan Demokrat-Liberal (CDU-CSU/FDP) koalisyon, 2009&rsquo;daki son seçimde tarihi çıkışla yüzde 14.6 oy alan FDP&rsquo;nin inanılmaz eriyişinden dolayı ciddi sorun yaşıyor. Ayrıca FDP, koalisyonların küçük ortağı rolünde artık yalnız değil. Özellikle 90&rsquo;lardan beri Yeşiller de bu vasfa kavuştu. FDP&rsquo;nin yüzde 5&rsquo;in altında kalması halinde Merkel&rsquo;in ideal koalisyon formülü ortadan kalkacak.&nbsp;</span><br /><strong><br />Farklı koalisyon alternatiflerinin hepsi masada</strong><br /><span>Bu da Sosyal Demokratlar&rsquo;ın Yeşiller ile koalisyonuna yol açabilir. Yüzde 8 oy alması beklenen Sol Parti&rsquo;nin de ya koalisyona fiilen katılıp ya da dışarıdan destekleyerek denkleme yerleşeceği söylenebilir. Sonuçta Almanya, tarihinde hiç yaşamadığı farklı koalisyon alternatiflerinin hepsinin masada olduğu bir seçime gidiyor.&nbsp;</span><br /><span>Almanya&rsquo;daki seçim sistemi, hem katılım hem de sonuçlara ciddi bir biçimde etki ediyor. Özel bazı durumlarda sayı artsa da Almanya&rsquo;da 16 eyalette 299 seçim bölgesinde 620 milletvekili seçiliyor. Seçimde iki sistem var. Her seçmen iki oy kullanıp tercihini adaydan ve partiden yana kullanabiliyor. &lsquo;Birinci oy&rsquo; denilen oy, seçmenin yaşadığı dar bölgede tek bir aday için kullanılıyor. 299 vekil buradan seçiliyor. &lsquo;İkinci oy&rsquo; olan parti oyu ise eyalet listelerine veriliyor. Meclise hangi partiden kaç vekil gireceği de &lsquo;ikinci oy&rsquo;la belirleniyor. Ancak bu durumda da doğrudan seçilmiş milletvekilliği bir hak olarak asıl paylaşımdan ayrılıyor. Böylece milletvekilliği sayısı, çok oy alan ve aynı zamanda doğrudan seçimi kazanmış parti lehine (Übergangmandate) hesaplanıyor. Bu anlamda bir kişi seçimde iki ayrı partiye de oy verebiliyor.&nbsp;</span><br /><span>Almanya&rsquo;da bugüne kadar sadece bir kez tek parti iktidarı yaşandı. Sistem neredeyse tamamen koalisyonlar üzerine bina ediliyor. Seçimlerde de partiler önceden olası koalisyon ortakları ile birlikte çalışıyor ve hatta seçmenlerine &lsquo;ikinci oylar şu partiye&rsquo; çağrısı yapıyorlar. Bu seçimlerde ise CDU seçmenlerine 2. oylarını FDP&rsquo;ye verme çağrısı yapmadı. Hatta eski Şansölye Helmut Kohl &ldquo;İki oy da CDU&rsquo;ya&rdquo; açıklaması yaptı. Bu, CDU&rsquo;nun FDP&rsquo;den umudu kestiği ve oylarını maksimuma çıkarıp olası koalisyonlar için pazarlık şansını arttırma çabası olarak okunabilir.&nbsp;</span><br /><span>Seçimde 61.8 milyon seçmen var. Yüzde 9, yani 5.8 milyon seçmen göçmen kökenli vatandaş. Vatandaşlığına geçmiş ve oy verme hakkı olan Türkiye kökenli seçmen sayısının 700 bin civarında olduğu sanılıyor. Aslında yabancılar içinde Türkler&rsquo;in oranı yüzde 25 civarında olsa da Alman vatandaşı olmalarının T.C vatandaşlığını bırakmaları şartına bağlanması, pek çok Türkün vatandaşlık almasına engel oluyor. Bu da doğal olarak siyasi katılımı imk&acirc;nsız kılıyor. Ayrıca Türkiye kökenli Alman vatandaşlarının katılım oranının yüzde 10-30 arasında olması da acı bir gerçek.&nbsp;</span><br /><span>22 Eylül seçimleri pek çok bakımdan Türkiye kökenliler için özel bir anlam taşıyor. Ancak tüm kampanyalara karşın Türkiye kökenlileri sandığa çekecek motivasyon unsurlarının, özellikle bu seçimde azaldığını söylemek abartılı olmayacaktır. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:</span><br /><strong><br />Türklerin geleneksel olarak</strong><span>&nbsp;</span><br /><span>oy verdikleri partilerde ciddi sorunlar dikkat çekiyor. Sosyal Demokratlar, 2000&rsquo;deki vatandaşlık yasası ile büyük hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı,&nbsp;</span><br /><span>SPD&rsquo;li Thilo Sarrazin&rsquo;in ortaya koyduğu Türk-Müslüman karşıtı söylemle daha da büyüdü.</span><br /><span>Yeşiller son dönemde özellikle Türkiye kökenli Alevi siyasi aktörlerin partisine dönüştüğü izlenimi yarattı. Bu durum Alevi olmayan pek çok Türkiye kökenliyi partiden uzaklaştırdı.</span><br /><span>Gezi olayları konusunda Sosyal Demokrat ve özellikle de Yeşiller ile Sol Parti&rsquo;nin ortaya koyduğu</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/Recep-Tayyip-Erdogan">Başbakan Erdoğan</a><span>&nbsp;&rsquo;ı ve&nbsp;</span><a class="IndexLink" href="http://www.radikal.com.tr/index/Adalet-Ve-Kalkinma-Partisi">AK Parti</a><span>&nbsp;&rsquo;yi hedef alan çok sert tavır, ülkesine duygusal bağlarla bağlı, özellikle yaşları 40&rsquo;ın üzerinde olan ve son dönem Türkiye&rsquo;deki gelişmelerden gurur duyan pek çok Türkiye kökenliyi kırmış görünmekte.&nbsp;</span><br /><span>Türk hükümetinin Gezi olayları sonrasında Almanya&rsquo;da seçime katılma çağrısı yapsa da parti göstermekte zorlanması bazı Türk asıllı seçmenler için tereddüt yarattı.&nbsp;</span><br /><span>Neo-Nazilerce öldürülen Türkler skandalı ve yargı sürecinde yaşananlar, Türkiye kökenlilerin Alman devleti ve siyasetine ciddi güven kaybı içine girmesine yol açtı. Bu süreçte iktidarda olan ve normalde de Türk kökenlilerin çok ilgi göstermediği CDU ve FDP&rsquo;den daha da uzaklaşıldığını söylemek abartılı bir tahmin olmaz.</span><br /><span>Genel olarak &ldquo;Oyumun kıymeti ve Almanya&rsquo;daki politikalara etkisi olmayacak&rdquo; umutsuzluğu ve algısı da oldukça yaygın.&nbsp;</span><br /><span>AB-Türkiye ilişkileri gibi seçmende heyecan yaratacak konular da bu seçimde mevcut değil. Alman siyasetçilerin Türkler ve Türkiye konusuna bilinçli ya da kendiliğinden ilgisizliği seçmen heyecanını törpülüyor.&nbsp;</span><br /><span>Türkiye kökenlilerin son anketlere göre daha fazla ilgi gösterdiği Müslüman göçmenlerin partisi BIG&rsquo;in de oldukça sınırlı bir kitleye hitap ettiği söylenebilir.</span><br /><span>Türk kökenlilerin hepsinin Türkiye ve Türkler bağlamında oy kullandığını söylemek doğru olmaz. Özellikle genç kuşaklarda, herhangi bir Alman gibi, seçimde ekonomik, sosyal ve siyasi nedenlerle tavır alacak çok sayıda Türkiye kökenlinin olacağı da açık. Ancak yine de yukarıda sayılan nedenlerle oy hakkına sahip olan 700 bin seçmen civarındaki son derece önemli siyasi gücün, bu seçimlerde de sandığa gitmekte yeterince ilgili olacağını beklemek aşırı iyimserlik olur.&nbsp;</span><br /><span>Sonuçta bu seçimin Türk kökenlilere çok umut vermeyeceği tahmininde bulunmak abartılı olmaz. Hem sivil toplum örgütlenmesinde hem de diyasporalaşma sürecinde daha işin çok başında olduğumuz gerçeği ile bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacağımız açıktır.</span></p>
<p>Bu yazı <a href="http://www.radikal.com.tr/dunya/kimin_neyin_secimi-1151930">Radikal Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kimin-neyin-secimi/">Kimin, neyin seçimi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Almanya&#8217;da akıl tutulması</title>
		<link>https://hurfikirler.com/almanyada-akil-tutulmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Sep 2012 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/almanyada-akil-tutulmasi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Musevi kökenli Alman düşünür M.Horkheimer (1895-1973) h&#226;l&#226; yaşıyor olsaydı, aslında başka bir konseptte ortaya koyduğu &#8220;Akıl Tutulması&#8221; kavramının ne kadar sıklıkla ve her anlamda kullanıldığını görüp şaşırabilirdi. Özellikle de bağnazlığın, başka din, yaşam ve ırk biçimine sahip olanların yok edildiği, kendisi gibi ülkeden kaçırıldığı Almanya gibi bir ülkede. Duayen gazeteci A. Külahçı&#8217;nın &#8220;Alman Klasiği: [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/almanyada-akil-tutulmasi/">Almanya&#8217;da akıl tutulması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div id="news-detail-spot">Musevi kökenli Alman düşünür M.Horkheimer (1895-1973) h&acirc;l&acirc; yaşıyor olsaydı, aslında başka bir konseptte ortaya koyduğu &#8220;Akıl Tutulması&#8221; kavramının ne kadar sıklıkla ve her anlamda kullanıldığını görüp şaşırabilirdi.</div>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">Özellikle de bağnazlığın, başka din, yaşam ve ırk biçimine sahip olanların yok edildiği, kendisi gibi ülkeden kaçırıldığı Almanya gibi bir ülkede. Duayen gazeteci A. Külahçı&#8217;nın &#8220;Alman Klasiği: Sorun Yaratmak Almanların İşidir&#8221; yazısında da dile getirdiği gibi, Almanya&#8217;yı, Alman politikacıları anlamak çok kolay değildir. Hiç kuşku yok: Alman politikacı, Almanya için ve Almanya&#8217;nın çıkarları, refahı, güvenliği ve geleceği için vardır. Aldıkları her kararın olumlu olumsuz yönleri olabilir. Özellikle de ülkelerinde yaşayan ve orada doğsalar bile h&acirc;l&acirc; &#8220;yabancı&#8221; görülenlerin, her zaman politik kararlardan memnun olmaları da gerekmez. Ama bu kadar anlamsız kararlar alıp, daha başından kaybetmeyi garantilemek için gerçekten &#8220;akıl tutulması&#8221; gerekiyor.</p>
<p>Amerika&#8217;daki deli saçması provokasyon film ve devamında yaşananlar da, &#8220;akıl tutulmasının&#8221; nasıl kolay yayılabileceğinin kanıtı oldu. &#8220;Baharlar&#8221; &#8220;Kışa&#8221; dönerken, dünya hızla kutuplaşmaya gidiyor. Ama tam da bu noktada, Batılı toplumlarda sayısı sürekli artan Müslümanların varlığı, her konuyu daha dikkatlice ele almayı da gerekli kılıyor. Almanya&#8217;da yaşayan Türkiye kökenliler yarım asrı geride bıraktılar. Yerleşik hale gelmeleri 80&#8217;li yıllarda gerçekleşti. 90&#8217;lı yıllar ise zor yıllar oldu. Soğuk Savaş bitince, Almanya&#8217;da birleşme heyecanı ve sevinci ile başta Türkler olmak üzere ülkedeki &#8220;yabancıları&#8221; reddetme refleksi birlikte gelişti. Bir anda ortaya çıkan Neo-Nazi çeteler, bilinçli bir biçimde &#8220;Almanya&#8217;yı Almanlaştırma, yabancılardan arındırma&#8221;ya giriştiler. Solingen ve Möln bunun en dramatik örnekleri oldu. Ne yazık ki sadece onlar da değil. Die Welt&#8217;in Amadeu-Antonio Vakfı verilerden hareketle açıkladığına göre, 1990 yılından bu yana aşırı sağcı şiddet sonucu ölenlerin sayısı 182&#8217;yi buluyor (16 Kasım 2011). Bunların içinde en büyük bölüm de Türkler oldu.</p>
<p>2000&#8217;li yılların başında Almanlar Suriye asıllı B.Tibi&#8217;nin liderliğinde &#8220;Leitkultur&#8221; (öncü kültür) kavramı ile çok önemsedikleri ama ne olduğunu da bir türlü anlatamadıkları &#8220;entegrasyon&#8221; sorununa yönelik bir hamle yaptılar, ama sonuçsuz kaldı. 11 Eylül sonrasında yaygın paranoya, hedef olarak Türklere kilitlenenlerin hem sayısını artırdı hem de &#8220;radikal İslam, terör&#8221; gibi ilave kavramlarla da alanı genişletti. Vatandaşlık, özellikle çifte vatandaşlık, anlamsız &#8220;güvenlik kaygıları ile&#8221; reddedildi. Bu da yetmedi, vatandaşlık için bir &#8220;vicdan testi&#8221; yaratıp (mesela &#8220;oğlunuz homoseksüel olmayı tercih ederse ne dersiniz&#8221; gibi soruları da sorarak) &#8220;sadece bizim gibi olanlar lütfen&#8221; demeye çalıştılar. &#8220;İslam da Almanya&#8217;nın bir parçasıdır&#8221; deme gafletinde bulunan Hıristiyan Demokrat parti kökenli Cumhurbaşkanı Wullf&#8217;a ödetilen bedel çok ağır oldu. Sonra sosyal demokrat T.Sarrazin&#8217;li günleri yaşadık. 2 milyon satan kitabında Türkleri aşağılayarak bir kez daha hedefe oturmayı başaran yazara gelen &#8220;örtülü destek&#8221; dehşet vericiydi. En son Alman medyasının &#8220;döner cinayetleri&#8221; gibi vahim bir kavramla tanımladığı 2000-2007 arasındaki seri cinayetler, Almanya gibi bir güvenlik devletinde ancak örgüt kendi içinde sorun yaşayıp polise teslim olunca ortaya çıkabildi. 8 Türk, 1 Türk sanılan Yunanlı ve bir Alman polisi öldüren çete, 8 yıla varan bir süre içinde bankalar soymuş, bombalamalar yapmış ve polisin, istihbaratın eline her nasılsa geçememişlerdi. Bu cinayetlerin en vahim tarafı masum insanların öldürülmeleriydi, ama bir başka vahim ve ne yazık ki &#8220;başarılı&#8221; tarafı ise, önce Türkleri öldürüp, sonra bu cinayetlerin Türkler arasında bir &#8220;hesaplaşma&#8221; olduğuna dair kamuoyunun yanıltılmasıydı. Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (HUGO) tarafından Almanya&#8217;da yaşayan Türkiye kökenli 1.058 kişi ile Aralık 2011&#8217;de yapılan araştırmada (www.hugo.hacettepe.edu.tr), Türkler cinayetlerin devam edeceğine; olayın arkasında bir biçimde Alman devletinin bazı kurumlarının olduğuna inandıklarını söyledikten sonra çok önemli iki görüş daha bildirmişlerdi: 1. Bu cinayetler bütün Alman toplumuna mal edilemez, küçük radikal grupların işidir, 2. Ne olursa olsun biz burada kalıcıyız. Burada ortaya çıkan sonuçlarda Türklerin iyi niyeti, &acirc;kil tutumu, birlikte yaşam iradesi ve vicdanın altının mutlaka çizilmesi gerekiyor. Ama süreç yine akıl almaz skandallarla devam ediyor. Belgeler yakılıyor, yok ediliyor, istihbarat elemanlarının, bazı polislerin Neo-Nazi örgütleri ile ilişkileri açığa çıkıyor ve Almanya da suni gündemlerle sorunu aşmaya çalışıyor. Son günlerde Almanya&#8217;da nur topu gibi yararsız iki gündem maddesi var: &#8220;Sünnet yasağı&#8221; ve &#8220;Vermisst&#8221; kampanyası. Bir mahkemenin &#8220;sünnet&#8221;i &#8220;vücut yaralama&#8221; olarak kabul etmesi ve yasaklaması ile Alman mahkeme sadece kendi inançları için yaşam alanı olduğunu söylemiş oldu. Buradan hareketle özellikle yaz aylarında &#8220;oruç&#8221;, dizlere zarar veriyor diye &#8220;namaz&#8221;, hatta gözlere zararı var diye &#8220;Kur&#8217;an okuma&#8221; da yasaklanabilir! Tabii mesela küçücük kız çocuklarına küpe takmak nedir, yaralama değil mi ya da dövme yaptırmak, kimse sormuyor! &#8220;Akıl tutulması&#8221; ise kabul edelim ki Müslüman cemaatlerden daha çok Yahudilerin Almanya&#8217;daki gücü ile aşılabildi. İsrailli hahambaşı Y.Metzger, Berlin&#8217;de &#8220;Yahudilere çocuklarınızı sünnet ettirmeyin demek, dininizi değiştirin demektir.&#8221; dedi. Gerçekten de bu kadar açık bir durum vardı ortada. Doğrudan Şansölye A. Merkel devreye girdi ve yasak kaldırıldı. Daha bu tartışma bitmeden &#8220;Almanya Güvenlik İşbirliği İnisiyatifi&#8221; kapsamında &#8220;Kayıp&#8221;-&#8220;Özlüyoruz&#8221; kampanyası için hazırlıklara başlandı. Alman İçişleri Bakanlığı, &#8220;Müslüman gençlerin İslamcı terörist olmaması için ailelerinin desteğini almak ve toplumu uyarmak için&#8221; billboard ve gazete ilanlarıyla resimli bir kampanya başlatıyor. 21 Eylül&#8217;de başlaması planlanan kampanya için, Almanya&#8217;da gayet sıradan, her yerde her zaman görebileceğimiz türden ama tabii ki siyah saçlı, siyah gözlü, başı örtülü ve isimleri &#8220;Ahmed&#8221;, &#8220;Fatma&#8221; vb. olan, yani Müslüman olduğu belli olan gençlerin resimlerinin yanına &#8220;Bu kızımız Fatma. Onu özlüyoruz, çünkü artık tanımıyoruz. Bizden gittikçe uzaklaşıyor ve günden güne aşırı fikirler savunuyor. Onu kaybetmekten korkuyoruz. Fanatik dincilerin ve terör gruplarının ağına düşmesinden korkuyoruz!&#8221; ibaresi yazılıyor. Bu kampanya için Alman İçişleri Bakanlığı 300 bin Euro para harcamış. Başbakan Yardımcısı B.Bozdağ da haklı olarak kampanyayı eleştiriyor ve &#8220;İnisiyatif yürütülürse, bu Alman hükümetinin ülkedeki Müslümanları bir güvenlik meselesi, Alman toplumu için potansiyel tehlike olarak gördüğü anlamını taşır. Bu, din ve vicdan özgürlüğüne açık bir saldırıdır.&#8221; diyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu kampanyanın adı ancak &#8220;akıl tutulması&#8221; olabilir: (1) Bu tür bir kampanya ile asla teröre kayacak kişi engellenemez, hatta bu tür kampanyalar &#8220;yabancılık&#8221; vurgusunu kemikleştirip teşvik edici bile olabilir; (2) Sıradan Müslümanların resimleri ile kamuoyunda, özellikle de 11 Eylül sonrasında adeta paranoyak haline gelen Batılı toplumların gözünde bütün Müslümanları potansiyel terörist olarak gösterir; (3) Aynı dönemde ülkede gerçek bir terör-tehdit ortamı ırkçılardan, Neo-Nazilerden gelirken, bu kampanyayı yaparak öldürülenlerle ve aileleri ile alay edilmiş olur, inandırıcılık kalmaz.</p>
<p>Almanya&#8217;da yaşayan 3,8-4,3 milyon arasında tahmin edilen Müslümanlar içinde üç milyonluk Türkiye kökenlinin (yüzde 69-78 arası) varlığı dikkate alınırsa, kampanyaların hedefinin kim olduğu açıktır. Üstelik bu yarım asırda Türklerin kitlesel olarak neden olduğu hiçbir güvenlik sorunu olmamasına; hem Almanya&#8217;ya hem Türkiye&#8217;ye bu kadar katkı sağlamalarına rağmen yapılacak bu tür kampanyalar sadece Türklerin Alman devletinden, toplumundan soğumasına, Almanların da devlet eliyle paranoyaklaştırılmasına neden olur. Bu akıl tutulması değil de nedir?</p>
<p>Zaman, 22.09.2012</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/almanyada-akil-tutulmasi/">Almanya&#8217;da akıl tutulması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa&#8217;daki eşcinsel hakları çokkültürlülüğe model olur mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/avrupadaki-escinsel-haklari-cokkulturluluge-model-olur-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Nov 2011 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/avrupadaki-escinsel-haklari-cokkulturluluge-model-olur-mu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa&#8217;da eşcinsellerin hayatlarına gösterilen saygı Türklerin yaşam alanına da gösterilirse, çokkültürlülük sorunu kendiliğinden çözülür. Almanya&#8217;da 1961 Anlaşması ile başlayan büyük göç serüveni, tam 50 yılını doldurdu. Almanya ile başlayan süreç diğer ülkelere de yansıdı ve şu an üç milyonu Almanya&#8217;da olmak üzere, 5 milyon Avrupa Türkü&#8217;nden söz ediyoruz. Bunların çok önemli bir bölümü, yaşadıkları ülke [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupadaki-escinsel-haklari-cokkulturluluge-model-olur-mu/">Avrupa&#8217;daki eşcinsel hakları çokkültürlülüğe model olur mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: bold;text-align: justify">Avrupa&#8217;da eşcinsellerin hayatlarına gösterilen saygı Türklerin yaşam alanına da gösterilirse, çokkültürlülük sorunu kendiliğinden çözülür.</span></p>
<p style="text-align: justify">Almanya&rsquo;da 1961 Anlaşması ile başlayan büyük göç serüveni, tam 50 yılını doldurdu. Almanya ile başlayan süreç diğer ülkelere de yansıdı ve şu an üç milyonu Almanya&rsquo;da olmak üzere, 5 milyon Avrupa Türkü&rsquo;nden söz ediyoruz. Bunların çok önemli bir bölümü, yaşadıkları ülke vatandaşlığına geçtiler. Türklerin &lsquo;acı vatanı&rsquo; Almanya&rsquo;daki uyumu konusunda yapılan tartışmalar, özellikle Türklerin kalıcı olması ve kendi içlerinden yeni bir sınıf yaratmalarıyla birlikte başladı. Meşhur &ldquo;İşçi istemiştik, Türkler insan gönderdi!&rdquo; sözüne yansıyan dram ve ne Türkiye ne de Almanya&rsquo;nın geleceği öngörememeleri ve süreci kontrol edememelerine rağmen yarım asırlık geçmiş, genelde olumlu bir tabloyu ortaya koyuyor. Bütün sorun, ihmal ve eksikliklere rağmen son derece farklı mentalitelere sahip iki toplumun Almanya&rsquo;da buluşması, ciddi sorunlar üretmeden birlikte yaşamaları, hem Türklerin hem de Almanların bir başarısı&hellip; Türkler için Almanya, &lsquo;acı&rsquo; da olsa bir vatan!&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Batı toplumunda alt kültür&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align: justify">1989&rsquo;da Soğuk Savaş&rsquo;ın simgesi olan Berlin Duvarı&rsquo;nın yıkılmasıyla başlayan yeni dönem, Türklerin Almanya&rsquo;daki varlığının özellikle yeni bir kültüralist milliyetçiliği ön plana çıkaran muhafazak&acirc;r-popülist politikacılar için ciddi bir sömürü konusu oldu. Türklerin uyumsuz oldukları, gitmeleri gerektiği, zaten işsizlik ve Almanya&rsquo;daki pek çok sosyal sorunun temelinde yatan asıl unsur oldukları vb. pek çok söylem gündeme geldi. Oysa Soğuk Savaş sonrası dönem, &lsquo;çok kültürlülüğün&rsquo; en önemli değer olarak ortaya çıktığı bir dönemdi. Avrupa&rsquo;nın genelinde bütün alt kültürel kimliklere sonuna kadar kucak açan ve çeşitliliği, çoğulculuğu en önemli değerler olarak kabul eden yaklaşım heyecan vericiydi, fakat muhafazak&acirc;r-popülist politikacılar için Huntington&rsquo;ı haklı çıkarma yarışı varmışcasına bunun ciddi bir sınırı olduğu vurgusu da yapılıyordu. O sınırın adı önce &lsquo;medeniyetler çatışması&rsquo;, 1990&rsquo;ların ikinci yarısında önce &lsquo;Leitkultur&rsquo; (öncü kültür) kavramıyla çizilmeye çalışıldı. Leitkultur, son derece önemli bir kavram olarak üretildi. Bir ülkenin öncü/temel bir kültürü olduğu ve buna dışarıdan katılanların (yani göçmenlerin) uyması hatta tabi olması gerektiği, aksi halde toplumsal huzurun sağlanamayacağını ileri süren bu görüşü dile getirenler için, özellikle Müslüman göçmenlerle &lsquo;çözümü çok zor&rsquo; sorunlar vardı. Bunlar bir türlü &lsquo;entegre&rsquo; olmak istemiyordu. O zaman buradan hareketle iki çözüm kalıyordu; ya ülkelerine geri gideceklerdi ya da Leitkultur&rsquo;e öylesine tabi olacaklardı ki uyum sorunu kalmayacaktı. Bu tartışmalar, 11 Eylül sonrasında daha da kontrolden çıkacaktı. Artık pek çok uzman, İslamofobi rüzg&acirc;rıyla yelkenleri doldurup &ldquo;Müslümanlar zaten uyumsuzdur, hatta her biri potansiyel teröristtir, tehdittir ve zaten asla demokratik olamazlardı&rdquo; diye düşünüyordu. Avrupa&rsquo;ya İslam ülkelerinden değil, daha kolay entegre olacak yerlerden insanlar getirilmeliydi. Bu konuda son noktalardan birini, Thilo Sarrazin&rsquo;in &lsquo;Almanya Kendini Tüketiyor&rsquo; adlı kitabı koyacaktı. Almanya&rsquo;da tüm zamanların rekorunu kırarak 1,5 milyon adet satan kitap öz olarak şunu söylüyordu: Almanya batıyor, bunun temel nedeni de Müslüman göçmenler (yani Türkler). Hatta Sosyal Demokrat Parti üyesi olarak eyalet bakanlığı yapmış ve halen bu partinin üyesi olan Sarrazin&rsquo;e göre, Müslüman göçmenler &lsquo;genetik&rsquo; olarak da &lsquo;özürlü&rsquo;lerdi ve isteseler dahi Batı toplumuna ve Almanya&rsquo;ya uyum sağlayamazlardı.&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify">Kuşkusuz Almanya&rsquo;da sadece muhafazak&acirc;rlar, felaket tellalları ve popülistler yok&hellip; Almanya&rsquo;yı mümkün olduğunca çoğulcu bir toplum haline getirmek isteyen ve bu anlamda Müslüman göçmenleri zenginlik olarak gören çok geniş bir çevre de bulunuyor. Çokkültürlülük aslında Batı toplumlarının büyük çabayla geliştirdikleri bir yaşam biçimi, bir sosyal model. Bütün eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen oldukça güçlü biçimde de yaşanıyor. Fakat buradaki sorun, Angela Merkel ve ona yakın pek çok muhafazak&acirc;r politikacının dediği gibi &lsquo;çokkültürlülüğün iflası&rsquo; değil, çokkültürlülük içinde Müslümanlara nasıl bir yer verileceğinde ortaya çıkıyor. Yani kadın hakları, zenciler, Protestanlar, Katolikler, ateistler, alternatif yaşamcılar vb. pek çok alanda yaşanan bir çokkültürlülük var aslında. Ve esasen bu tablo içinde Müslümanlar olmasa, hiçbir Avrupalı politikacı da çokkültürlülüğün öldüğünü iddia etmeyecek; zira bu, çoğulculuğun, yani demokrasinin ve diğer bütün önemsenen değerlerin ölmesi anlamına gelir. Bu mümkün değil, Batı&rsquo;nın yarattığı yaşam biçimi bakımından da büyük bir haksızlık. Kabul etmek gerekir ki Batı&rsquo;da Müslümanlar konusundaki yaklaşım, onları oldukları gibi kabullenmede yaşanılan sorundan kaynaklanıyor. Yani &lsquo;yeterince asimile edememek&rsquo; sorunundan kaynaklanıyor. Bu da çok zor. Hem çokkültürlü yaşam buna imk&acirc;n vermez artık, hem bu insanlar artık kalıcı ve yaşadıkları toplumun her alanında yer alan asli unsurları, hem iletişim ve ulaşım kanalları kendi kültürel çevreleriyle yakın ilişkilerini besleyerek koruyor hem de çok küçük marjinal gruplar dışında başta Türkler olmak üzere Müslüman göçmenler de onların düşündükleri kadar &lsquo;Müslüman&rsquo; değil artık. Her kimlik, kendi içinde çok daha çeşitli ve kozmopolit. Kendilerinden yaşadıkları topluma asimile olmaya hevesli olanlardan kendi değerlerinden asla vazgeçmeyecek olanlara kadar geniş bir yelpazede ciddi bir çeşitlilik var.&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify">Bu anlamda aslında oldukça provokatif ve hatta absürd gelse de &lsquo;eşcinsel model&rsquo; üzerinden bir uzlaşıya varılabilir. Batı toplumlarının eşcinsellik konusunda son 50 yılda ortaya koyduğu çaba, son derece dikkat çekici ve örnek teşkil edebilir. Almanya&rsquo;da eşcinseller için son derece anlamlı olan bir sayı vardır: 175. Bu, 1871&rsquo;de çıkan Alman Ceza Yasası&rsquo;nın eşcinselliği suç olarak kabul ederek hapisle cezalandırmayı öngören maddesi. Bugün inanmak zor ama bu yasa maddesi, verilecek cezanın ne olacağına ilişkin tali değişikliklere rağmen &lsquo;eşcinselliği suç sayan&rsquo; haliyle 10 Mart 1994&rsquo;e kadar yürürlükte kalmıştır. Almanya&rsquo;da eşcinsellik, Nasyonal Sosyalizm döneminde idamla cezalandırılacak kadar büyük bir suçtur. Nazi rejimi sırasında toplama kamplarına yakalarına pembe bir üçgen işaretiyle getirilen ve öldürülen eşcinsel erkek sayısının 80-100 bin, eşcinsel kadın sayısınınsa 10-25 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Fakat yasa 1994&rsquo;e kadar yürürlükte kalmasına rağmen, eşcinsellerin toplumsal ve yasal konumları son 50 yılda olağanüstü bir hızla geliştirildi. Eşcinseller artık evlenebiliyor, evlat edinebiliyor, vergi indirimlerinden tıpkı diğer evli çiftler gibi faydalanabiliyor. Fakat daha da önemlisi, olağanüstü bir toplumsal kabul de görüyorlar ve kendilerini ifade etmekten hiç çekinmiyorlar. 2001&rsquo;den bu yana Berlin Senatosu (Belediye) Başkanı seçilen Klaus Wowereit daha ilk konuşmasında, &ldquo;Bilmeyeniniz vardır belki, ben eşcinselim ve bu da çok güzel bir şey!&rdquo; diyecek kadar rahattı. Yine Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle de eşcinsel kimliğini saklamayan, gezilerine ve resepsiyonlara erkek sevgilisiyle gitmekten çekinmeyen ünlü politikacılardandır. Bu konuda yüzlerce, binlerce örnek vermek mümkün. Hatta bu konuda güzel bir fıkra da var: Temel, 30 yıldır Almanya&rsquo;da yaşıyor, 5 yıldır da Alman vatandaşı. Gidiyor polise &ldquo;Benim vatandaşlığımı alın, ben ülkeme dönüyorum&rdquo; diyor. Polis &ldquo;Hayırdır ne oldu?&rdquo; diyince Temel, &ldquo;Homolar yüzünden&rdquo; diyor. Polis şaşırıyor, &ldquo;Ne oldu tacize mi uğradınız?&rdquo; diye sorunca Temel şöyle diyor: &ldquo;Yok, taciz maciz yok ama ben buraya 30 yıl önce geldim; homoluk yasaktı, 20 sene önce serbest bıraktılar, 10 sene önce evliliğe izin verdiler, geçen sene evlatlık ve vergi düzenlemeleri yapıldı. Bu zorunlu hale gelmeden ben gideyim!&rdquo;&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Eşcinsellik nerede duruyor?&nbsp;</strong></p>
<p style="text-align: justify">İşte tam da bu noktada çokkültürlülük ve özellikle de &lsquo;Leitkultur&rsquo; konusundaki tartışmalarda, &ldquo;Eşcinsellik nerede duruyor?&rdquo; diye sormak gerekiyor. Aslında ne Alman öncü kültürü içinde ne de eşcinselliği zinhar haram sayan Hıristiyanlıkta eşcinselliğe yer yok. Fakat bu sorun sayılmıyor, Müslüman göçmenin yaşamı sayılıyor. Peki Müslüman göçmenlerin çokkültürlülüğü &lsquo;paralel toplum&rsquo; yaşamına dönüştürdüğü, onun için de toplumun genelinden koptuğu ve içine kapandığı iddiasını eşcinseller için düşünürsek ne diyeceğiz? Aslında eşcinseller, kelimenin tam anlamıyla paralel toplumlar yaratıyor ve kendi kafelerinde, barlarında, tatil beldelerinde kendi çevreleriyle yaşıyorlar. Bunun böyle olmasında da, toplumun genel yaşam biçimine ve yasal-idari düzenlemelere uyum sağlanıyorsa, hiçbir sorun yok. Yani çokkültürlülk, eşcinseller bağlamında da Avrupa&rsquo;nın yaşanan bir gerçeği. Bu gerçekliği &lsquo;uyumsuzluk&rsquo;, &lsquo;öncü kültüre aykırılık&rsquo; olarak gören de pek yok. Müslüman göçmenlerin yaşam alanlarına müdahale konusunda bu kadar hoyrat davranma hakkını kendisinde bulanlar ve onları tam kendileri gibi olmadıkça kabullenmeyen, söz konusu olan Müslümanlar olunca &lsquo;çokkültürlülük çöktü&rsquo; diyenlerin tavrı makul biçimde izah edilemez. İşte buradan hareketle Müslüman göçmenler ve Türkler için &lsquo;eşcinsel model&rsquo; talebi Avrupalıların en kolay anlayacağı ve çelişkilerini görebilecekleri bir model özelliği taşıyor. Alman yasaları, Türklere eşcinseller kadar alan yaratsa ve Alman toplumu eşcinsellerin hayatlarına gösterdikleri saygıyı Türklerin kendi yaşam alanları için de gösterse, farklılıkları bir dışlanma gerekçesi değil de çeşitlilik ve özel hayatın dokunulmazlığı gibi görse, sorun büyük ölçüde kendiliğinden çözülür. Daha fazlası değil, 50 yıllık oldukça başarılı bir geçmiş ve Alman toplumuna yapılan katkıların karşılığı olarak, Türklere eşcinsellere gösterilen hoşgörü gösterilsin, yeter!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify"><em>Radikal, 01.11.2011</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupadaki-escinsel-haklari-cokkulturluluge-model-olur-mu/">Avrupa&#8217;daki eşcinsel hakları çokkültürlülüğe model olur mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa Birliği&#8217;nin Orta Asya Politikası: Zaaf mı, Şans mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/avrupa-birliginin-orta-asya-politikasi-zaaf-mi-sans-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[M. Murat Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Oct 2011 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/avrupa-birliginin-orta-asya-politikasi-zaaf-mi-sans-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Avrupa Birliği, 1957&#8217;de AET olarak kurulduğu yıldan bu yana sürekli kendisini geliştiren ve dünyanın en başarılı uluslar üstü birliği olarak, dünya ekonomisinin % 30&#8217;una hükmeden en önemli güçlerinden birisi h&#226;line geldi.1957&#8217;de 6 üye ülkeden 2007&#8217;de 500 milyon nüfusa sahip 27 üye ülkeye ulaşan ve yakın zamanda bu sayının 35&#8217;e kadar çıkması beklenen AB&#8217;nin, siyasi alanda, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupa-birliginin-orta-asya-politikasi-zaaf-mi-sans-mi/">Avrupa Birliği&#8217;nin Orta Asya Politikası: Zaaf mı, Şans mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa Birliği, 1957&#8217;de AET olarak kurulduğu yıldan bu yana sürekli kendisini geliştiren ve dünyanın en başarılı uluslar üstü birliği olarak, dünya ekonomisinin % 30&#8217;una hükmeden en önemli güçlerinden birisi h&acirc;line geldi.<br />1957&#8217;de 6 üye ülkeden 2007&#8217;de 500 milyon nüfusa sahip 27 üye ülkeye ulaşan ve yakın zamanda bu sayının 35&#8217;e kadar çıkması beklenen AB&#8217;nin, siyasi alanda, özellikle de ortak dış ve güvenlik politikaları üretmede yeterince gelişemediği genel kabul görmektedir. AB&#8217;nin Orta Asya ile olan ilişkilerinde de bu durum açık bir biçimde gözlenmektedir. Yani AB&#8217;nin Orta Asya&#8217;ya yönelik ilgisini gösterecek pek çok çalışma olmasına rağmen; ortak, kapsamlı, etkin bir dış politika geliştirdiği söylenemez.</p>
<p>Orta Asya ülkeleri ile bağımsızlıklarını ilan etmelerinden hemen sonra &#8220;Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmaları&#8221; yapan ve genel olarak ilişkileri bu anlaşmalar çerçevesinde ikili düzeyde gerçekleştiren AB, aralarında Orta Asya ülkelerinin de yer aldığı Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi ülkelere yönelik olarak başlattığı TACIS (Bağımsız Devletler Topluluğu Ülkelerine Teknik Yardım) programı ile bölgede etkin olmaya çalışmıştır. AB&#8217;nin çeşitli programlar dahilinde beş Orta Asya ülkesine aktardığı mali kaynakların toplamı yirmi yılda 1.5 milyar Avro civarında gerçekleşmiştir. AB&#8217;nin oldukça sınırlı bu bütçesi ve yöneldiği hedefler itibari ile Orta Asya&#8217;da mücadele içinde olan diğer küresel ve bölgesel güçlerle göre oldukça farklı bir yeri olduğu söylenebilir.</p>
<p>AB&#8217;nin yirmi yıllık süreçte Orta Asya konusunda en kapsamlı çalışması, 2007&#8217;de yapılan &#8220;AB ve Orta Asya: Yeni Ortaklık Stratejisi&#8221; (EU and Central Asia, Strategy for a new Partnership) belgesi olmuştur. AB&#8217;nin stratejik hedeflerinin &#8220;istikrar ve güvenlik&#8221; olduğu ifade edilen bu belgede üç işbirliği alanının ön plana çıktığı görülmektedir: 1- Orta Asya&#8217;nın istikrar, güvenlik, demokrasi ve refah alanına dönüştürülmesi; 2- Geliştirilmiş ekonomik ilişkilerin, bölgesel ve ikili düzeyde sürdürülmesi; 3- Enerji arzı güvenliğinin geliştirilmesi. Bu çerçevede Dışişleri Bakanları düzeyinde yıllık görüşmeler ile &#8220;düzenli bölgesel siyasi diyalog&#8221; sürecini başlatan AB, ayrıca &#8220;Avrupa Eğitim İnisiyatifi&#8221;, &#8220;AB hukuk düzeni inisiyatifi&#8221;, &#8220;insan hakları diyaloğu&#8221; ve enerji alanında düzenli işbirliğine stratejik belgesine yer vermiştir. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için eşit düzeyde diyalog, şeffaflık ve çözüm merkezliliği benimseyeceğini açıklamaktadır. Anılan hedefler çerçevesinde yapılacak projelere 2007-2013 yılları arasında AB 719 milyon Avro ayırmıştır. AB&#8217;nin bölge konusundaki çıkar tanımlaması, Orta Asya&#8217;ya yönelik yaygın jeostratejik-jeoekonomik yaklaşımdan farklılaşmakta hatta büyük ölçüde idealist bir içerik taşımaktadır. AB orta ve uzun vadede &#8220;çıkarını&#8221; bölgede demokratik değerler, hukuk devleti, insan hakları ve serbest piyasa ekonomisinin yerleşmesi ile gerçekleşeceğini öngörmekte, yatırımlarını da bu yönde gerçekleştirmektedir.</p>
<p>AB&#8217;nin Orta Asya&#8217;da politika üretme ve uygulama konusundaki sorunu, sadece AB&#8217;nin siyasi kapasitesi ile ilgili değildir. Öncelikle bölgedeki problemlerin karmaşıklığı, Orta Asya&#8217;nın bölge içi ve dışı büyük güçlerin ilgi odağında olması, özellikle Rusya&#8217;nın hegomonyal gücü, bölge yönetimlerinin otoriter yapıları, bölgenin Avrupa&#8217;ya uzak ve kültür olarak oldukça yabancı olması, ABD&#8217;nin özellikle 11 Eylül sonrasındaki tavrı ve çok sayıdaki diğer riskler dolayısı ile de AB için Orta Asya&#8217;ya yönelik politika üretmenin de, uygulamanın da oldukça zor olduğu genel kabul görmektedir.</p>
<p>AB&#8217;nin Orta Asya politikasının bir başka öncelikli alanı ise 2006 yılında, Rusya ile Ukrayna ve Beyaz Rusya arasında yaşanan doğal gaz krizi ile ön plana çıkmıştır. Petrol ve doğalgaz ihtiyacının % 70&#8217;inden fazlasını dışarıdan karşılamak zorunda olan AB, kendisi dışında gelişebilecek çatışmalar nedeni ile ciddi sorunlar yaşayabileceğini görmek zorunda kalmıştır. Ukrayna tecrübesinden ve Rusya Federasyonu&#8217;nun tehditvar tutumundan son derece rahatsız olan, daha da önemlisi bu ülkeye yönelik güveni sarsılan AB için bugün en önde gelen hedef, Rusya Federasyonu&#8217;nun, Orta Asya ve Kafkaslarda diğer petrol ve doğal gaz sahibi ülkeler üzerindeki hegemonyasını azaltmaya çalışmak ve NABUCCO türü alternatif güzergahlar yaratmak olmuştur.</p>
<p>AB&#8217;nin Orta Asya politikaları, tipik bir &#8220;yumuşak güç&#8221; yaklaşımı üzerine bina edilmektedir. AB için Orta Asya&#8217;nın istikrarsızlaşmaması ve enerji arzı konusunda güvenliğin sağlanması, yani &#8220;istikrar ve güvenlik&#8221;, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, sivil toplum gibi değerlerin bölgede yer etmesi, temel ve hatta &#8220;yeterli&#8221; ilkelerdir. Bu anlamda AB bölgede yönetimler için rahatsız edici olsa da toplum için &#8220;sempatik&#8221; ancak &#8220;yeteneksiz&#8221; bir güç olarak algılanmaktadır. Ancak üye ülkelerin farklı politikaları olsa da AB&#8217;nin hem doğasından ve sorunlu yapısından kaynaklanan dış politika tavrı, Orta Asya için bir şans olarak da nitelenebilir. AB&#8217;nin ısrarla ön planda tuttuğu &#8220;ideal ve değerlere&#8221; sadık kalması da son derece değerli bir dış politika pratiğidir ve önemsenmelidir. AB&#8217;nin bölge yönetimlerini çoğunlukla rahatsız eden, içişlerine müdahale olarak nitelenen hatta bazen ilişkilerin kopmasına neden olan bu ilke-değer temelli politikasından kısa vadede sonuç alması beklenemez. Ancak bu tavrın korunmasının uzun vadede demokratik altyapının hazırlanmasında önemli katkı sağlayacağı bir gerçektir. AB dışındaki güçlerin değerlerden büyük ölçüde arınmış jeostratejik-jeoekonomik çıkarlar çerçevesinde yürüttükleri politikaların &#8220;başarısı&#8221;nın, orta ve uzun vadede bölge insanına nasıl bir bedele dönüşeceğinin de sorgulanması gerekir. Yani AB&#8217;nin bölgedeki politikalarda göreli &#8220;başarısızlığı&#8221; ve &#8220;pasifliği&#8221; her zaman bir zaafa işaret etmeyebilir.</p>
<p>AB&#8217;nin bazı istisnalar yaşansa da bu güne kadar ön planda tuttuğu ve genelde &#8220;etkin&#8221; olmayı &#8220;ilkeli&#8221; olmaya tercih ettiği Orta Asya politikasının dengeli ve özellikle de bölgenin içindeki farklılıkları da gözeterek yeniden yapılandırılması ve güçlü araçlarla donatılması gerekmektedir. Yani &#8220;yeteneksizlik&#8221; ya da &#8220;kapasitesizlikten&#8221; değil, &#8220;sadık kalınan değerler-idealler&#8221; üzerinde kararlı bir dış politik tercih, baskın realist uluslararası ilişkiler yaklaşımının aksine bölgeye ve bölge insanına son derece önemli katkı sağlayabilir. Bunun için AB&#8217;nin yapısal ve zihinsel bir değişimden geçmesi ve siyasi bir birliğe dönüşmesi gerekiyor. O zaman AB bölgede daha etkin olacaktır ancak AB&#8217;nin bugün bile Orta Asya&#8217;da idealler yönünde zihinsel değişime, özgür düşünceye, demokrasiye ve barışa katkısı da küçümsenemeyecek boyutlardadır.</p>
<p>Bütün büyük güçler gibi AB&#8217;nin politikalarını da tereddütsüz &#8220;iyi niyetli&#8221; ve çıkarlardan bağımsız görmemek gerekir. Ancak ilkelerini araçları ile donatarak ortak bir dış politika üreteme yeteneğini ve kapasitesini geliştirecek bir AB, bugün bölgede fantezi gibi görünen birey/toplum merkezli evrensel değerlerin yerleşmesine büyük katkıda bulunabilir. Bu hedefler konusunda ilerlemelerin kaydedilmesi, kuşku yok ki öncelikle Orta Asya toplumlarına katkı sağlayacaktır ki bu bölgenin yeraltı-yerüstü zenginliklerine sahip olmak için verilen mücadeleden daha değerli, hatta Orta Asya için bir şans olarak da değerlendirilebilir.</p>
<p>Zaman Gazetesi, 10.10.2011</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupa-birliginin-orta-asya-politikasi-zaaf-mi-sans-mi/">Avrupa Birliği&#8217;nin Orta Asya Politikası: Zaaf mı, Şans mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
