<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emre Turku, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/emreturku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Aug 2023 16:38:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Aug 2023 16:38:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206942</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz ay 15 Temmuz’un yıl dönümünde Cüneyt Özdemir’in kendi YouTube kanalındaki programını izliyordum. Özdemir, yıllar önce Hanefi Avcı ile aralarında geçen bir konuşmadan söz etti. Hanefi Avcı’nın, kendisine, 15 Temmuz 2016’dan da önce, “Bu ülkede Fethullah emrettiği için uçakları kaldırıp bombalayacak askerler var” dediğini ve kendisinin o dönem Avcı’nın bu sözlerine “abartıyorsunuz” diye karşılık verdiğini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/">FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Geçtiğimiz ay 15 Temmuz’un yıl dönümünde Cüneyt Özdemir’in kendi YouTube kanalındaki programını izliyordum. Özdemir, yıllar önce Hanefi Avcı ile aralarında geçen bir konuşmadan söz etti. Hanefi Avcı’nın, kendisine, 15 Temmuz 2016’dan da önce, “Bu ülkede Fethullah emrettiği için uçakları kaldırıp bombalayacak askerler var” dediğini ve kendisinin o dönem Avcı’nın bu sözlerine “abartıyorsunuz” diye karşılık verdiğini söyledi. Bugün Avcı’nın ne kadar da haklı olduğunu gördüğümüzü belirtti. Bunu dinlerken aklıma birden Eric Hoffer’in <em>Kesin İnançlılar</em> kitabı geldi.</p>
<p>Bunun üzerine Hoffer’in eserini tekrar elime aldım.</p>
<p>Hoffer bu eserini 1951’de kaleme almış. Kitapta ideolojik ve dinî hareketler gibi kolektif grupların gelişme evrelerine ve üyelerinin psikolojik yapılarına işaret ediyor. Özellikle devrimci dürtünün insanlara neler yaptırabileceğini açık bir dille ortaya koyan Hoffer’in tespitlerini okurken kitabın güncelliğinin hakkını teslim etmemek elde değil. Kitabı okumayanların okumasını özellikle tavsiye ediyorum.</p>
<p>Yukarıda aktardığım Hanefi Avcı’nın özelde FETÖ mensubu kişiler için söylediği sözler genel anlamda kolektif grupların ve kolektif kimliklerin içinde barındırdığı potansiyele dikkat çekmek açısından önemli. Fakat bu yazıda sadece FETÖ mensuplarının durumunu Hoffer’in kitabında dikkat çektiği birkaç husus çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım. Daha önceden bu gruba dahil olan bazı kişilerin (özellikle maddi menfaat sağlamayanların) bugün hâlâ nasıl duygusal bağlarını devam ettirebildiği konusunda bize fikir vermesi açısından önemli.</p>
<p>Genel olarak kitle hareketleri için Hoffer şu değerlendirmeyi yapıyor; pratik amaçların kutsal davalar hâline getirilmesi yani dinîleştirme sanatı. Bunun FETÖ için de geçerli olduğunu görüyoruz. FETÖ&#8217;de de pratik amaçların kutsallaştırıldığını yani dinîleştirildiğini görüyoruz. Nitekim gerek örgüt içindeki ekonomik ilişkilerin mahiyeti gerekse büyük birader Gülen’in 1980’li yıllardaki bir videosunda &#8220;O kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye&#8217;deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır&#8230; Senin iktidar dediğin şey nedir? Ben yirmi yaşında onu devireceğimi yerine başkasını kuracağımı planlamış insanım.” diye açıkça ifade ettiği gibi devrimci bir dünya düzeni idealini yani gayet dünyevî bir ideali dinî bir yapılanma altında gerçekleştirmek için planını yıllarca yürütmüş.</p>
<p>Kişisel hırslar, ekonomik ilişkiler din ile maskelenip, bu uğurda birçok insan maskeli yüzlerle kandırılmış durumda. Burada kullanılan maskeler ise yine sıradan insanlar. Çünkü sıradan bir mensup sadece kendi gibileriyle muhatap veya sıradan yardımlarda bulunan esnaflardan haberdar. Böyle olunca o esnafın teröre bulaşamayacağına dair kanısı net. Oysa asıl yapıdan bihaber.  İnsanlar maskeleri gerçek sandığı için maskenin arkasındaki yüzleri, ilişkileri göremedi bazıları hâlâ o maskelerin etkisi altında olduğu için görememeye devam ediyor.</p>
<p>Kolektif bir gruba dahil olmak her şeyden önce insanların kendi bireyselliğinin yükünü kaldıramamasından ileri gelir. Çünkü birey olmak bir tercih özgürlüğü sunmakla birlikte bu özgürlüğün getirmiş olduğu sorumluluğu da vardır. Çünkü klasikleşmiş ifadeyle bir tercih esasında bir de vazgeçiştir. Bu nedenle bir şeyi tercih etmekle bir veya birçok şeyden vazgeçmiş oluruz. Bu tercihin ve beraberindeki vazgeçişin bir sonucu vardır. Yani ortaya çıkacak olan sevinç veya hüsran her neyse onun müsebbibi olmayı göze almak gerekiyor. İşte kesin inançlılar bu açıdan büyük bir acziyet içindedir. Grupla var olanlar ve kişiliklerini öyle var edenler ne yazık ki bu gruplar ve oluşumlar içinde kişiliklerini kaybediyorlar. İçinde bulundukları kolektif yapının kimliğini kendi kimliği olduğu zannıyla hayatlarını yaşamaya çalışıyor ve bunun böyle olduğuna kendilerini inandırıyorlar.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz özgürlük ve kitle hareketleri arasındaki ihtilaf konusunda Hoffer, kitabında bir Nazi’nin şu sözlerine yer veriyor: “Özgürlükten kurtulmak için” bir kitle hareketine katılmak. Yukarıda sözünü ettiğim mesele tam da bu Nazi&#8217;nin gerekçesiyle örtüşüyor. Bazı insanlar özgürlüklerinden korkup bundan kurtulmak için bir gruba dahil olurlar.</p>
<p>Kesin inançlılar yani kolektif yapılara mensup kişilerin benliklerini kaybetmiş olduklarına en büyük kanıt içinde bulundukları gruplara karşı yapılan eylemleri kendisine yapılmış olarak hissetme duygusudur.  FETÖ açısından baktığımızda yapının büyüklüğü ve karmaşık işleyişi içinde bir nokta kadar etkisi ve dahli olmayan o kadar çok insan cansiparane bir şekilde FETÖ’yü ve Gülen’i savunuyor ki bu tam da kesin inançlıların yapacağı türden bir davranış. Yine Hoffer’in dikkat çektiği üzere; “bir kişiyi birlikte hareket etme yolunda eğitmek onu kendini inkâr etmeye hazırlamak demektir.”</p>
<p>Kolektif grupların olmazsa olmazı olan “biz ve ötekiler” ayrımı hâliyle FETÖ’de de vardı. Çünkü grup olmak “biz” olmayı gerektirir. “Biz”lik ise “Öteki”ne hep ihtiyaç duyar. Bu algı içinde birlikte hareket etme yolunda eğitilen mensuplar zamanla kendini inkâr etmeye başlarlar. Çünkü normalde yapmayacağı şeyleri zamanla kitle içinde yapmaya başlarlar. Kendisi gibi yapan kişileri gördükçe ve o gördükleri de “biz”den birileri olunca yapılan şeyin doğruluğu-yanlışlığı, haklılığı-haksızlığı, mantıklı olup olmaması artık önemli değildir. Kesin inançlılık böylece insanların içine içine işlemiş oluyor ve dönüşü mümkün olmayan bir sürece giriyor.</p>
<p>Her grup kendisine rakip olacak, kendi etkisini azaltacak veya yok edecek unsurlarla mücadele eder. Kitle hareketlerinin bu açıdan mücadele ettiği unsurların başında aile kurumu geliyor. Aileler, insanların birbirlerine koşulsuz bağlılık kurdukları yapılardır. İnsanlar için, aileleri genelde yumuşak karınları oluyor. İnsanların bir yere ait olma hissini yaşadığı aile bağı koparılınca insanlar bu bağı bu sefer o kitle hareketiyle kuruyor. Bu nedenle de kitle hareketleri aile kurumuyla bir mücadele içindedir. Bu olguyu FETÖ’de de çok net görmek mümkün. FETÖ de mensuplarının aileleriyle arasındaki ilişkiyi hedef almıştır. Özellikle öğrencilik döneminde mensuplarını yaz aylarında dahi ailelerinin yanına göndermeyip çeşitli programlarla ailelerinden uzak yatılı programlarla endoktrinasyona devam ederlerdi. İşte bu endoktrinasyon sayesinde yaratmış oldukları “kesin inançlılar” yüzünden biz 15 Temmuz’u ve sonrasındaki süreçleri yaşadık ve yaşıyoruz.</p>
<p>Sonuç olarak, Hoffer’in işaret ettiği gibi bir fanatik ikna edilemez, ancak kalben başka bir yöne döndürülebilir. FETÖ mensupları açısından baktığımızda da ikna edilemeyecek fanatikler söz konusu. Nitekim kitaplarında kendisini ve hareketini cümle aralarında öven bir narsist peşinden gitmek ve hâlâ gidebiliyor olmak zaten rasyonel bir karar değildir. Örgütün büyük biraderi altındaki kullanışlı sosyal medya müptezelleri aracılığıyla insanlar hâlâ uyutulmaya ve yönlendirilmeye devam ediliyor. İnsanlar kendi hayatlarını bir tarafa bırakmış o müptezelleri ve büyük biraderi düşünüyor ve ona göre hareket ediyor.</p>
<p>Son olarak şunu söylemek istiyorum: Çoğu Türkiye siyasî tarihinden bihaber, siyaset biliminden, devletten haberi olmayan, din-siyaset ilişkisi konusunda peygamberin devlet başkanı olması dışında yorum yapamayan kişilerden oluşan bir mensup profilinden FETÖ organizasyonunu anlamasını beklemek en hafif tabirle iyimserlik; 15 Temmuz’a tiyatro, 17-25 Aralık operasyonlarına yolsuzluk deyip sosyal medya postundan okuduklarıyla olaylara yaklaşanların darbe girişimini kavramalarını beklemek de aptallık olur. Yaşanan bu kadar olaydan sonra Gülen’e söylenenlere karşı “ama Erdoğan da …” şeklinde cümlelere başlayanlara bir dinî cemaat lideriyle seçilmiş legal bir siyasi parti liderine yönelik yaptıkları karşılaştırmaların kendi başına mantıksızlığını anlatmak çok zor. Yapılabilecek tek şey, grup kimliklerini kişisel kimliklerinin önüne geçirmiş ve içinde bulunduğu kolektif grubun gömleğini üzerine giymiş olan insanların, yapabildikleri ölçüde, kendilerine bakabilmeleri için evrene bir mesaj göndermek.</p>
<p>Bu mesajı da Hoffer&#8217;den gönderelim:</p>
<p>“Kesin inançlı kişinin görülmeye ve duyulmaya değmeyen gerçeklere &#8216;gözlerini ve kulaklarını kapama&#8217; yeteneği onun metanetinin ve dayanıklılığının kaynağıdır. … İmanın kuvveti, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları görmemesinden belli olur.”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-ve-kesin-inanclilar/">FETÖ ve “Kesin İnançlılar”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Altılı Masanın Ayakları Çatırdıyor mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/altili-masanin-ayaklari-catirdiyor-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2023 13:16:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206559</guid>

					<description><![CDATA[<p>Altılı masa malûmunuz olduğu üzere bir yıldır belirli aralıklarla toplanıyor. Ülkede önemli bir gündem maddesi olmayı başardı. Fakat altılı masa gündem yaratma konusunda başarılı olsa da özellikle yarattığı heyecanı ve umudu gün geçtikçe yitirdi. Buna bizzat kendileri sebep oldu. İlk sebep olarak bir yıldır toplanan bu masanın hâlâ cumhurbaşkanı adayını açıklayamamış olmasını söyleyebiliriz. Çünkü hâlâ [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/altili-masanin-ayaklari-catirdiyor-mu/">Altılı Masanın Ayakları Çatırdıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Altılı masa malûmunuz olduğu üzere bir yıldır belirli aralıklarla toplanıyor. Ülkede önemli bir gündem maddesi olmayı başardı. Fakat altılı masa gündem yaratma konusunda başarılı olsa da özellikle yarattığı heyecanı ve umudu gün geçtikçe yitirdi. Buna bizzat kendileri sebep oldu.</p>
<p>İlk sebep olarak bir yıldır toplanan bu masanın hâlâ cumhurbaşkanı adayını açıklayamamış olmasını söyleyebiliriz. Çünkü hâlâ belirleyemedi. Özellikle erken açıklayıp adayı yıpratmak istemediklerini dahi söylediler. Adaylarının yıpranmasına kesin gözüyle bakan altılı masa bir yılın sonunda artık kendi masalarını yıprattı. Stratejilerinde sanırım bunu gözardı ettiler. İlk konuşulması gereken adaylık konusu henüz konuşulmamışken şimdiden bakanlık pazarlıkları yapılıyor. Oysa altılı masanın ortaklığı bir Erdoğan karşıtlığı üzerine inşa edilmiş durumda. Yani seçim gecesi son bulacak bir birliktelikten bahsediyoruz. Hepimiz biliyoruz ki seçim gecesi partilerin oy oranları bu masada kartların yeniden dağıtılmasına sebep olacak. Belki bazıları saf dışı bırakılacak.</p>
<p>Adaylık konusunu bu kadar uzatmaları müstakbel adaylarının itibarını da zedeledi. <a href="https://hurfikirler.com/muhalefetin-adayi/">Kasım 2021’de yine buradaki yazımda</a> Kılıçdaroğlu’nun aday olacağını yazmıştım. Çünkü tüm göstergeler Kılıçdaroğlu’nun gerçekten aday olmak istediğini çok net gösteriyordu. Öyle ki henüz masa ortada yoktu. Biliyoruz ki Kılıçdaroğlu masayı kendi adaylığı için kurdu. Fakat süreci iyi idare edememesi ve özellikle masanın ikinci büyük partisi İYİ Parti’nin bu süreçte Kılıçdaroğlu’na karşı yürüttüğü politika günün sonunda hem Kılıçdaroğlu’na hem de altılı masaya büyük bir zarar verdi. Bu süreçte İYİ Parti, CHP’li belediye başkanlarının kendi genel başkanlarından daha itibarlı ve “kazanacak aday” profiline daha uygun olduğunu herkese ilan etti. Fakat bu bir yıldır süren adaylık savaşında Kılıçdaroğlu’nu yenemediler. Önümüzdeki süreçte düzenleyecekleri muhtemel aday tanıtım toplantısında Kılıçdaroğlu ismini ilan ederlerken Akşener’in samimiyetsizliğinin ve kendi adaylarına olan güvensizliğin gerçekten görmezden gelineceğini mi düşünüyorlar?</p>
<p>Bir yıldır kendi oluşturduğu masadaki beş kişiyi bile adaylığına ikna edemeyen Kılıçdaroğlu basiretsizliği de işin farklı bir yıpratıcı tarafı oldu. İkna edemediği ama ekarte ettiği liderlerin adayı olan Kılıçdaroğlu&#8217;nun halkı nasıl ikna edeceğini seçim sürecinde göreceğiz.</p>
<p>Sadece aday belirleyememeleri mesele değil, oylarına talip olduğu insanlara hâlâ ümit verici bir şey de sunamadılar. Topluca birkaç etkinlikte biraraya geldiler. Fakat bu etkinliklerde de kim önde yürüsün, kim önce gelsin, kimin yanında kim otursun diye tartışmalarla gündem oldular. Liderler gelip oturup partililerin konuşmalarını dinlediler ve sonunda birer poz verip gittiler. Anayasa metni hazırlayıp sundular ve “güçlendirilmiş” parlamenter sistem deyip cumhurbaşkanının elinden veto yetkisini dahi alacaklarını ama cumhurbaşkanının halk tarafından seçileceğini söylediler.</p>
<p>Bir diğer konu da HDP konusu. Özellikle AK Parti ve MHP baştan beri masanın altında HDP’nin de olduğunu söyleyerek altılı masayı eleştiriyor. Altılı masa HDP’yi ne masaya oturtabiliyor ne de masada olmadığını söyleyebiliyor. Oysa çok açık bir şekilde biliyoruz ki HDP o masanın altında olmasa da bir yerinde var. HDP’nin 2019 yerel seçimlerinden bu yana Millet İttifakı ile dirsek teması bu şekilde devam ediyor. Çünkü İYİ Parti tabanındaki milliyetçi hassasiyet bunu beyana engel teşkil ediyor. Gerçeklik payından ziyade dillenmemesinin sanırım İYİ Parti’li seçmenler için kâfi olması şimdilik bu sürecin sessiz yürütülmesi konusunda mutabakatı sağlamış gösteriyor. HDP şu an altılı masanın sahiplenmek istemediği bir üvey evlat konumunda. Ama bu muğlaklık masada her an patlamaya hazır bir bomba olarak duruyor.</p>
<p>Bu bir yıllık süreç parlamenter sistemin Türkiye açısından neden başarısız bir sistem olduğunu bize bir kez daha hatırlatması açısından da kıymetli oldu.</p>
<p>Parlamenter sistemin mecburi sonuçlarından olan koalisyonların, ne kadar büyük bir problem olduğuna ve oldukça uzun pazarlık süreçlerini içeriyor olmasının yarattığı sancılara şahitlik etmemiz açısından da çok iyi bir ön gösterim oldu. Bir yıldır bir adaya dahi karar verilmeyen bir süreç geçirdik.</p>
<p>Bununla birlikte “ülkenin yüz yıllık geleneği” diye parlamenter sistemden söz ederlerken bu yüz yıllık geleneğin yönetilemezliğinden hiç bahsetmediler. Eğer bir gelenekten bahsedilecekse parlamenter sistemin krizlerinden bahsetmeden geçilmemesi gerekiyor. Eğer bir gelenekten bahsedilecekse iki-üç partinin bile biraraya gelememesinde ortaya çıkan hükümetsizlikten bahsedilmeli. Hükümet ortaklarının gensorularla ortaklarına aba altından sopa gösterdiği gelenekten de bahsedilmeli. Bir gelenekten bahsedeceksek eğer Türkiye’deki koalisyon süresinin ortalama bir buçuk yıl olduğu gerçeğini de açıkça belirtmek gerekmez mi? Bu gerçekleri “güçlendirilmiş” diyerek sümen altı edeceklerini mi sanıyorlar gerçekten?</p>
<p>Masanın yürüttüğü bu süreçte düştükleri bir diğer hata da AK Parti ve MHP’nin 2017’deki seçim sistemi referandumuna giderken yapmış olduğu yanlışı tekrar etmeleri oldu. O dönem AK Parti ve MHP’ye getirdikleri eleştiriyi bugün bizzat kendileri yapıyor. Nedir bu hata? Tüm problemin sisteme bağlanması. Öyle bir algı yaratmaya çalışıyorlar ki eğer parlamenter sisteme geçersek demokrasi gelecek, ekonomi düzelecek, hiçbir bebek yatağa aç girmeyecek; adeta bir yeryüzü cenneti inşa edilecek. Oysa biliyoruz ki bunlar hükümet sisteminin ne olduğu meselesi değil.</p>
<p>Hâsılı altılı masa işletmiş olduğu bu süreçle hem adayları olacak Kılıçdaroğlu’na hem de kendi oturdukları masaya büyük zarar verdi. Fatih Altaylı gibi sürecin kendisini dahi değerli gördüğünü söyleyen kişilerin romantik yaklaşımını bir tarafa bırakırsak altılı masanın ayaklarının çatırdadığını söyleyebiliriz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/altili-masanin-ayaklari-catirdiyor-mu/">Altılı Masanın Ayakları Çatırdıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhalefetin Adayı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/muhalefetin-adayi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Nov 2021 11:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/muhalefetin-adayi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça Millet İttifakı&#8217;nın veya CHP&#8217;nin adayının kim olduğu sürekli gündemde, tartışma konularının ilk sıralarında. Millet İttifakı veya CHP diyorum çünkü İttifak&#8217;ın adayını belirleyecek olan, &#8220;hadi neyse&#8221; belirleyici olan diyelim, CHP olacaktır. Kamuoyunda geçen isimler malumunuz. İki büyükşehir belediye başkanının isimleri sürekli gündemde. Fakat Kılıçdaroğlu bu isimlerin önünü &#8220;belediye başkanlarımızın görevlerine devam etmelerini istiyorum&#8221; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/muhalefetin-adayi/">Muhalefetin Adayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça Millet İttifakı&#8217;nın veya CHP&#8217;nin adayının kim olduğu sürekli gündemde, tartışma konularının ilk sıralarında. Millet İttifakı veya CHP diyorum çünkü İttifak&#8217;ın adayını belirleyecek olan, &#8220;hadi neyse&#8221; belirleyici olan diyelim, CHP olacaktır.</p>
<p>Kamuoyunda geçen isimler malumunuz. İki büyükşehir belediye başkanının isimleri sürekli gündemde. Fakat Kılıçdaroğlu bu isimlerin önünü &#8220;belediye başkanlarımızın görevlerine devam etmelerini istiyorum&#8221; diyerek kesmişti. Hatta onlara kamuoyuna ilan etmelerini de söyledi ve her ikisi de aday olmayacaklarını deklare ettiler. Peki ama özellikle taban tarafından teveccüh gösterilen bu iki ismin önünü daha şimdiden neden kesti? Elbette kendisinin istikbali için. Aklında başka bir isim olsaydı eğer bu isimler üzerinden yapılan tartışmalardan rahatsız olmaz, asıl adayını saklı tutmaya devam ederdi. Bir genel başkan olarak belediye başkanlarından kendisine rakip çıkarmaktan ziyade kendisi bu sefer gerçekten aday olmak istiyor.</p>
<p>Kılıçdaroğlu ve muhalefet için Erdoğan ilk kez bu kadar zor bir durumda. Onlar için Erdoğan ilk kez bir seçime matematiksel olarak kaybetmeye bu kadar yakın. Yani muhalefet bugüne kadar hiç olmadığı kadar umutlu. Kılıçdaroğlu da bu havada olduğu için Erdoğan&#8217;ı yenen kişi olmak istiyor. Başka hiçbir açıklamaya, gerekçeye ihtiyaç yok.</p>
<p>Kılıçdaroğlu&#8217;nun korktuğu tek şey İYİ Parti&#8217;yi elinden kaçırmaktı. Çünkü yeni partiler ile birlikte Meral Akşener kendi ismi altında bir ittifaka kayabilirdi. Nitekim CHP-HDP yakınlaşması sonrasında gündeme gelen bu iç çekişmeler Kılıçdaroğlu&#8217;nun Akşener&#8217;e &#8220;başbakanlık&#8221; sözü vermesiyle son buldu. Artık İYİ Parti CHP-HDP yakınlaşmasına karşı da daha toleranslı davranıyor. En büyük sorunu çözmüş olan Kılıçdaroğlu öyle bir halet-i ruhiye içinde ki ilk turda başka kimse umrunda değil. İYİ Parti&#8217;yi ittifakta tutmayı başaran Kılıçdaroğlu, ilk turda tüm partiler kendi adaylarını çıkarsa bile ikinci tura Erdoğan ile kendisinin kalacağını biliyor.</p>
<p>İkinci turda ise Erdoğan ismi karşısında yer alan tüm siyasî partiler de tabanına &#8220;Erdoğan düşmanlığı&#8221; ile rahat bir şekilde &#8220;Kılıçdaroğlu&#8217;nu destekleyeceğiz&#8221; diyebilecektir. Bu konuda diğer partilerin &#8220;rahat&#8221; olmasını vurgulamamın sebebi, özellikle CHP seçmeni olmayanlara CHP adayına oy vermelerini istemenin hiç de kolay olmadığına dikkat çekmek istememden kaynaklı.</p>
<p>Tüm bu yaşananların yanında aslında Kılıçdaroğlu adaylık çalışmalarını çok önceden başlattı bile. Bu konuda &#8220;ortak görüş olursa aday olurum&#8221; diye nisan ayında nabız yoklamaya başlamıştı. Sonrasında YouTube&#8217;da çok izlenen hesaplardan birisi olan &#8220;140journos&#8221; adlı hesaba &#8220;cehape zihniyeti&#8221; adlı bir belgesel çektirdi. Bu öyle bir belgesel ki izleyenlerin, Kılıçdaroğlu&#8217;nun, Türkiye&#8217;nin henüz keşfedemediği bir cevher olabileceğine dair fikir birliğine kapılmaması mümkün değil.</p>
<p>Önce &#8220;gençlerin Kemal amcası&#8221; sonrasında ise &#8220;gençlerin demokrat amcası&#8221; oldu. Ve bu kimliğe sıkı sıkıya sarıldı. Bu şekilde 2023&#8217;te seçmenlerin %15-16&#8217;sını oluşturacak olan Z kuşağına göz kırpmaya devam ediyor. Bunu Twitter hesabında biyografisine dahi ekledi. Aynı platformda 6 oklu fotoğrafını kaldırarak yerine Türk bayraklı bir fotoğraf koydu. Yaklaşık bir aydır billboardlara boy boy kendi fotoğraflarını koymaya ve vaadlerini sıralamaya başladı. Ve son olarak da &#8220;Kılıçdaroğlu&#8221; imzasıyla programlara katılmaya başladı. Katıldığı programlarda artık arka fonda kendi imzası da yer alıyor. Bir tür imaj çalışması tamamlanmaya çalışılıyor.</p>
<p>Seçim tarihinde bir değişiklik olmazsa eğer henüz iki yıl gibi uzun bir süre var; yani köprünün altından çok su akabilir. Fakat tüm bu süreç ve bu süreçteki göstergeler &#8220;2023&#8217;ten itibaren cumhurbaşkanımız Erdoğan mı yoksa Kılıçdaroğlu mu olacak?&#8221; diye düşünmeye başlamak için yeterli olduğunu söylüyor.</p>
<p>Emre Turku<br />
11.11.2021</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/muhalefetin-adayi/">Muhalefetin Adayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrimin Kaçıncı Maddesindeyiz Üstad?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devrimin-kacinci-maddesindeyiz-ustad/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2020 05:06:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/devrimin-kacinci-maddesindeyiz-ustad/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihi okurken genelde resmî olarak yazılanları ve popüler olanları benimsemek insana kolaylık sağlıyor. Hem paydaşın çok oluyor hem de bizim gibi, tarihi, yaşanılanlardan çok kaleme alınanlar üzerinden ve yazılanlar dışında yazıp ve konuşmanın sınırlandığı ülkelerde başın çok ağrımamış oluyor. Bu yazımda Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılı münasebetiyle, tarihî bir okuma olarak Türkiye’deki -yapanlar ve taraftarlarının [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devrimin-kacinci-maddesindeyiz-ustad/">Devrimin Kaçıncı Maddesindeyiz Üstad?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihi okurken genelde resmî olarak yazılanları ve popüler olanları benimsemek insana kolaylık sağlıyor. Hem paydaşın çok oluyor hem de bizim gibi, tarihi, yaşanılanlardan çok kaleme alınanlar üzerinden ve yazılanlar dışında yazıp ve konuşmanın sınırlandığı ülkelerde başın çok ağrımamış oluyor.</p>
<p>Bu yazımda Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 100. yılı münasebetiyle, tarihî bir okuma olarak Türkiye’deki -yapanlar ve taraftarlarının inkılap dedikleri- değişimlere dair nispeten az bilinen bir konudan söz etmek istiyorum.</p>
<p>23 Nisan 1920’yi Osmanlı’nın sonunun, Türkiye’nin ise kuruluşunun başlangıcı olarak ele alırsak eğer, o tarihten itibaren bu son ve kuruluş hikayesinden başlamak üzere birçok değişim ve dönüşümde karşımıza Mustafa Kemal çıkıyor. Evet ama kimisine göre bunlar -kelimenin sözlük anlamıyla- bir inkılaptı yani ilerlemeydi ve Mustafa Kemal olmasaydı olmazdık; kimilerine göre ise başımıza tüm bu problemleri açandı. Bu her iki okuma da her şeyden önce bir anlamda tarihi inkâr etmek olur. Çünkü tarih Mustafa Kemal ile başlamıyor. Cumhuriyet ve sonrasındaki değişimler bir fail olarak onun imzasını taşıyordu elbet, lakin fikrî arka planı yok sayamayız.</p>
<p>Türkiye’de bugün de hâlâ devam eden problemlerin başında bu tarih okuma konusu var. Çoğu Kemalist ve Mustafa Kemal’e toz kondurulamaz gözüyle bakanlarla, birilerine nefret ve kininden dolayı ona ve hatırasına sımsıkı sarılanlar, kimileri sırf birilerine inadından, çoğu ise yazılan tarihin hipnozu altında Türkiye’nin tarihini Mustafa Kemal ve onun yaptıklarıyla başlatıyor.</p>
<p>Size, anlatılan kısa bir hikâyeden söz etmek istiyorum:</p>
<p>“Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bir gün Mustafa Kemal meclis çalışmalarına katıldığında, dönemin mebuslarından Kılıçzâde Hakkı Bey’i gördüğünde ona <em>&#8216;Devrimin kaçıncı maddesindeyiz Üstad?&#8217;</em> diye sormuş.”</p>
<p>Kimdir bu Kılıçzâde Hakkı Bey ve Mustafa Kemal neden kendisine “Üstad” diyor?</p>
<p>Kılıçzâde Hakkı Bey, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’da yani topçu okulunda eğitimini tamamlamış ve sonrasında mesleğini farklı illerde icra etmiş. Dine karşı tutumundan ve o dönemde saraya karşı eleştirel tavrından dolayı emekliye sevk edilmiş. Dergilerde yazılar yayımlamaya başlamış. O dönemki fikrî tartışmalarda Garpçılığı ateşli şekilde savunmuş. Cumhuriyet kurulduktan sonra Mustafa Kemal’in isteği üzerine gazete çıkarmış ve yeni devletin ve yapılan değişimlerin sözcülüğünü ve savunuculuğunu yapmış. Daha sonra da Mustafa Kemal tarafından milletvekili yapılmış.</p>
<p>Mustafa Kemal’in kendisine “Üstad” diye hitap etmesinin altında ise, Kılıçzâde’nin 1913 yılında İttihat ve Terakki&#8217;nin kurucularından Abdullah Cevdet&#8217;in <em>İctihad</em> mecmuasında yayımlanan &#8220;Pek Uyanık Bir Uyku” adlı bir yazısı yatıyor. İttihatçıların önemli bir ismi olan Abdullah Cevdet tarafından yayımlanan <em>İctihad</em>, örgütün resmî yayın organı olmasa da tüm İttihatçıların ve elbette Mustafa Kemal’in de yakinen takip ettiği bir yayındı.</p>
<p><em>İctihad</em>’da yayımlanan bu yazıyı önemli kılan ise Kılıçzâde’nin o dönemde Osmanlı’nın geleceğine dair tasavvurlarını kaleme almış olması. Genellikle Garpçıların bir nevi programı olarak kabul edilen bu yazıda Kılıçzâde, 18 maddede adeta bir yapılacaklar listesi hazırlamıştı. Bu maddeler çok kısaca şöyle sıralanabilir:</p>
<p>1 &#8211; Şehzadelerin mektepleri zencilerin ve hadımların ahmakça telkinlerinden kurtarılacak.</p>
<p>2 &#8211; Binaların kemerlerine “Ya Hafız” levhasının altına bir de bir sigorta şirketinin levhası asılacak. Osmanlı’daki her Müslüman, İslam’ın şartı kaçtır diye sorulduğunda “altı” diyecek ve malum beşi sayıldıktan sonra “altıncısı bir tüfek, bin fişek, taze ve üç gün idare edecek bir torba ekmek” diyecek.</p>
<p>3 &#8211; Fes toptan def edilip yeni bir millî serpuş kabul olunacak.</p>
<p>4 &#8211; Kadınlar diledikleri tarz ve biçimde giyebilecek.</p>
<p>5 &#8211; Kızlar tahsilleri ve bekarlıkları döneminde beğenilen bir adet olan tesettüre asla girmeyecek ve görücülük usulü kaldırılacak ve kızlar dilediği erkekle görüşebilecek. Bu sayede hane dirliksizliği kalkacak.</p>
<p>6 &#8211; Tembellik ve işsizlik kaynağı olan tekkeler ve zaviyeler kapatılacak.</p>
<p>7 &#8211; Medreseler ilga edilecek ve “Collège de France” ve “École Polytechnique” tarzında okullar açılacak. Sarık sarmak ve cübbe giymek sadece ulema soyundan gelenlere serbest olacak. Yine sadece hakiki alim olanlar sarık takabilecekler onun dışında ahalinin taktığı sarık tarzındaki paçavralar yasaklanacak. Sadece lise mezunu olanlar resmî kayıtlı olmak şartıyla sakal bırakabilecekler.</p>
<p>8 &#8211; Evliyalara adaklar kesilmeyecek. Bu gibi okuyucular, üfürükçüler cezalandırılacak.</p>
<p>9 &#8211; Belediyeler yeme, içme ve temizlik konusunda dikkat edecek ve faydalı işler istese de istemese de ahaliye öğretilecek.</p>
<p>10 &#8211; &#8220;Hürriyet ve İtilaf” ve “İttihat ve Terakki” gibi mevcut cemiyetler hükümet işleriyle uğraşmayıp donanma, millî müdafa, sağlık gibi konularla iştigal olacak. Artık bakanlıklara cahil hamiyetliler değil alim ve vakıf vatanperverler gelecek.</p>
<p>11 &#8211; Ahalinin İslamiyet ile ilgili aykırı bazı düşünce ve inançları düzenlenecek.</p>
<p>12 &#8211; Kur’an-ı Kerim ile birlikte sahih hadisler Türkçe’ye tercüme edilecek ve hutbeler Türkçe olarak ve asrın ihtiyacına göre irad edilecek.</p>
<p>13 &#8211; Ordu ve donanmada artık resmî olarak el alna götürülerek selamlaşma yapılacak. Ve orduda her gün traş olunacak.</p>
<p>14 &#8211; Mezheplerin söz sahipleri anlaşıp akdederek tamamıyla yeni bir mezhep kabul edilecek ve İslam halifesi tarafından ilan edilecek. Böylece Müslümanlar arasındaki mezhep ayrılıklarına son verilecek. Bu yeni mezhebin koyacağı yeni hükümler ile Müslümanlar ekonomik ve toplumsal olarak ilerleyebilecek.</p>
<p>15 &#8211; Osmanlı lisanı kendine has bir gramer ve kelime yapısına sahip olacak. Osmanlıca öğrenmek için hiç kimse Osmanlıca&#8217;nın ihtiyacından fazla Arabî ve Farisî tahsile mecbur kalmayacak. Osmanlıca dilinde farklı dillerden alınan ne kadar kelime ve kaide varsa Osmanlıca’ya mâl edilecek ve ona uygun hâle getirilecek.</p>
<p>16 &#8211; Osmanlılar hükümetten hiçbir şey beklemeyecekler. Yollarını, köprülerini, limanlarını, kanallarını, vapurlarını, fabrikalarını kendi teşebbüs ve faaliyetleri ile yapacaklar.</p>
<p>17 &#8211; Ramazan aylarında ve diğer mübarek günlerde camilerde vaizler tarafından halka verilen vaaz ve nasihatlerde vaizler artık halkın lisanından konuşacak. Alışkanlıkları olduğu gibi halkı diledikleri gibi cennete ve cehenneme atmayacakları gibi halka adap, akıllıca kazançtan, öteki ile kardeşlik ve muhabbetten bahsedecek.</p>
<p>18 &#8211; Senelerdir ilan edilen fakat kimseye duyuramadığımız, vadedilen kanunî düzenlemeler zamanın ihtiyaçlarına göre temin edilecek.</p>
<p>Kılıçzâde’nin on sayfalık bir yazıda detaylı bir şekilde önerdiği değişiklikler kısaca bu şekilde. Dikkat ederseniz bunların önemli bir kısmı, on yıl sonra kurulacak olan cumhuriyette Mustafa Kemal tarafından sırayla hayata geçirilecek. İşte bu nedenle Kılıçzâde için on yıl önceden cumhuriyetin taslağını oluşturduğu söylenir. Bu nedenle Mustafa Kemal’in Kılıçzâde’ye “<em>Üstad</em>” diye hitap ettiği söylenir.</p>
<p>Mustafa Kemal tüm bu “inkılapları&#8221; yaparken Kılıçzâde’nin önerilerinin ne kadarını dikkate aldığı tam bilinmiyor. Zira bu yönde açık bir beyanına rastlanmış değil. En azından ben rastlamadım. Fakat belirtmem gerekiyor ki bu konuşmanın geçip geçmediği çok da önemli değil. Zira burada anlamamız gereken, “<em>Efendiler yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz</em>” şeklinde öncesiz bir tarih anlayışını artık bir kenara bırakmak. Bahsi geçen bu konuşma olmasa da Kılıçzâde’nin <em>İctihad</em>’da yazdıkları orada duruyor. Yani ortada cumhuriyet yokken yapılacaklara dair fikirler var. Ki zaten özellikle Osmanlı’nın son dönemi “devleti nasıl kurtarabiliriz?” sorusuna cevap aramakla geçmiş. Bir Garpçı olan Mustafa Kemal de Garpçıların tartışmaları ve görüşleri doğrultusunda hareket etmiş. Nasıl ki tarihin sonu, ideolojilerin sonu gibi çeşitli “soncu&#8221; teoriler hayatın akışına uymuyorsa tarihin başlangıcı ve öncesizlik de mugalatadan ibarettir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devrimin-kacinci-maddesindeyiz-ustad/">Devrimin Kaçıncı Maddesindeyiz Üstad?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bitmeyecek Sorunumuz: Laiklik</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bitmeyecek-sorunumuz-laiklik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Aug 2019 09:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bitmeyecek-sorunumuz-laiklik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin bugüne kadar en çok duyduğu kelime nedir diye bir araştırma yapılsa ilk sıralarda muhakkak kendisine yer bulacak olan laiklik olurdu. Buna rağmen ne olduğunu, neye tekabül ettiğini 1937’den bu yana henüz oturtmuş değiliz. Çünkü bunu başarmak hiç de kolay değil. Hele hele Türkiye’de artık bu kavramın bir karşılığını ortaya koymak, “Laiklik şudur arkadaş!” diyebileceğimiz herhangi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bitmeyecek-sorunumuz-laiklik/">Bitmeyecek Sorunumuz: Laiklik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin bugüne kadar en çok duyduğu kelime nedir diye bir araştırma yapılsa ilk sıralarda muhakkak kendisine yer bulacak olan laiklik olurdu. Buna rağmen ne olduğunu, neye tekabül ettiğini 1937’den bu yana henüz oturtmuş değiliz. Çünkü bunu başarmak hiç de kolay değil. Hele hele Türkiye’de artık bu kavramın bir karşılığını ortaya koymak, “<em>Laiklik şudur arkadaş!</em>” diyebileceğimiz herhangi bir ihtimal de yok. O ihtimal yıllar önce yok edildi. Bu sebepten, laiklik tartışmalarında artık laiklik tanımlamalarıyla, ne anlama geldiğini açıklamayla uğraşmak kalıcı bir çözüm olmayacak. Laikliğe bir tanım getirmek sadece bir geçiş sürecinin aracı olabilir.</p>
<p>Çok değil laiklik üzerine araştırma ve çalışma yapmış üç-beş kişinin yazdıklarına baktığınızda büyük farklılıkları görüp o ihtimalin neden yok olduğunu görebilirsiniz. Birisi laiklik değil laisizm dışlayıcı bir yorum diyor; kimisi laiklik değil laisite kullanılmalı diyor; kimisi laiklik tam da Fransa ve Türkiye tecrübesinde olduğu gibidir diyor; bazıları Anglo-sakson geleneğine atıfla laiklik değil sekülerizme vurgu yapılmalı diye yazıyor; bir diğeri sekülerizmi sert ve tepeden inmeci bir politika olarak yorumluyor; öteki laikliğin din ve ifade özgürlüğü manasına işaret ediyor…</p>
<p>Burada, “<em>Hangi kavram üzerinde bir anlaşma var ki?</em>” diyebilirsiniz. Haklısınız. Fakat burada bir de itirazım var.</p>
<p>Laiklik ile en temel hakkımız olan din, vicdan ve ibadet hürriyetimizin güvence altına alınması ümit ediliyor öyle değil mi? Bu ilke ile bu garanti altına alınmaya çalışılıyor. Gelin görün ki laikliğin farklı tanımlamaları ve yorumlamaları, insanların bu hakkını, yine bu ilkeye dayanarak sınırlandırıyor veya yok sayıyor. Sözümona böylesi önemli bir ilkenin bu kadar zıt bir tanımının ve yorumunun yapılması ve bunun da devletin devasa gücüne teslim edilmesi “<em>kavramlara farklı yaklaşımlar olabilir</em>” gerekçesiyle meşrulaştırılabilir mi? Böyle olduğunda nelerin olduğuna tek tek örnek olay sıralamaya gerek yok. Kendi yakın tarihimiz başlı başına bir örnek.</p>
<p>Bu durumda yapılacak şey laikliğin anlam ve yorum bütünlüğünü sağlamak ve bunun uğraşına soyunmak değil elbette. Zaten ne benim böyle bir iddiam var ne de böyle bir şey mümkün.</p>
<p>Yapılması gereken, laikliği, gerek siyasîlerin gerekse aydın ve akademiklerin toplum nezdinde tartışmaya açması ve bir geçiş süreci olarak anayasada laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına alan ve başka hiçbir anlamı olmadığını ifade eden özgürlükçü bir tanımının yapılmasını sağlamaktır. Bunun bir sonraki adımı da laikliğin tamamen kaldırılıp devletin, din ve vicdan hürriyetini gözeten ve koruyan bir görevi olduğunu belirtmek yeterli olacaktır.</p>
<p>Zira laiklik kavram olarak göbeğimizde olduğu sürece biz sorun yaşamaya mahkûmuz.</p>
<p>Neden böyle düşündüğüme gelince…</p>
<p>Laiklik denilince herkesin ağzında şu boş cümle: “<em>Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.</em>”</p>
<p>İçi tamamen boş, ne demek istediği belirsiz, bir o kadar da ucu açık bir ifade.</p>
<p>Baktığımızda, özellikle Türkiye’de, laiklik adına atılan hiçbir adım bunun yani “<em>din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak</em>” için yapılmadığını görüyoruz. En başta 1924 yılında kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1937’de laiklik ilkesi getirildikten sonra da devam ettirilmiş olması bunun ayakta duran en somut örneği. Yani daha yolun başında laikliği uygulamaya koyanların “<em>din ve devlet işlerini birbirinden ayrılması”</em> şeklinde bir dava gütmediği görülüyor. Türkiye’de laiklik, yeni kurulan ulus devletin, dini daha “yasal” bir şekilde devlet kontrolü altına almanın bahanesi olmuştur. Birbirinden ayrıldığı falan yok. Ve öyle bir dava da yok. Zira tanımlandığı gibi devlet işlerinde dinî gerekçelerle kararlar alınmasın derdi olmuş olsaydı toplumun inancıyla, ibadetiyle, kılık-kıyafetiyle uğraşılmazdı.</p>
<p>Sonuç olarak laikliği “<em>din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması</em>” şeklinde tanımlayarak ve o yorumunu yaparak biz bu sorundan kurtulamayacağız. Laiklik yeniden ana gündemlerimizden birisi olmayı bekliyor. Çünkü kesin bir çözüm getirilmedi. Bugün Erdoğan’ın veya AK Parti’nin kendi laiklik yorumunu yaşıyoruz. Yarın farklı bir cumhurbaşkanı ve hükümetle farklı bir yorum yaşayacağız.</p>
<p>Naftalin Dergisi, 28 Ağustos 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bitmeyecek-sorunumuz-laiklik/">Bitmeyecek Sorunumuz: Laiklik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evden Uzakta &#8211; Emre Turku</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evden-uzakta-emre-turku/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jul 2019 05:50:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/evden-uzakta-emre-turku/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evden uzakta olmak çocukken veya evdeyken çok cazip gelirdi. Hele ki erkek çocuğuysanız. Evden çıkmak, tek başına bir şeyler yapabilmek, hesap vermemek düşüncesi o kadar çekicidir ki. Özellikle kanın hızlı aktığı, genç yetişkinlik dönemlerinde artık bu kendini kanıtlama çabası olarak belirir. Lisede, eğer başaramadıysan üniversitede, özellikle bunun için çabalar, emek harcarsın. Bunun için ya uzakta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evden-uzakta-emre-turku/">Evden Uzakta &#8211; Emre Turku</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Evden uzakta olmak çocukken veya evdeyken çok cazip gelirdi. Hele ki erkek çocuğuysanız. Evden çıkmak, tek başına bir şeyler yapabilmek, hesap vermemek düşüncesi o kadar çekicidir ki. Özellikle kanın hızlı aktığı, genç yetişkinlik dönemlerinde artık bu kendini kanıtlama çabası olarak belirir.</p>
<p>Lisede, eğer başaramadıysan üniversitede, özellikle bunun için çabalar, emek harcarsın. Bunun için ya uzakta iş arayışına girer ya da üniversite için il dışına çıkarsın. Artık ikinci seçenek sorunsuz bir şekilde, biraz da ailelerin, “kendini kurtarsın da” düşüncesiyle boyun eğdiği, kendi yoluna girmiş bir durum oldu. Üniversite için evden uzaklaşmak artık günümüzün modası olmuş durumda.</p>
<p>Harun Kaban da tam olarak bu ikinci sebeple evden uzaklaşıp bir daha eve dönemeyenlerden. Liman Kitapları’ndan çıkardığı <a href="https://www.liberte.com.tr/evden-uzakta-harun-kaban"><em>Evden Uzakta</em></a> kitabında da, evden uzakta geçirdiği zamanlarında, evine olan özlemini, ev’indeki hikayelerini okuyucuya aktarıyor. Yalın ve sade diliyle, aynı tecrübeleri, en azından bir kısmını yaşayanlar için, aslında insanlara kendi hikayelerini anlatıyor. Okurken duygulandırıyor, duygulanırken gülümsetiyor. Tıpkı hayatın kendisi gibi.</p>
<p>Harun Ağabey, benim birebir tanıştığım ve “ağabey” diyebildiğim ilk yazardı. Sivaslıydı. Ben de Erzincanlıydım. Aslında birbirimize çok yakın yerden geliyorduk. O hâlde benzer de olabilirdik. Bu, evden uzakta olanların, içinde yeşeren, evden uzakta olmayanların pek de anlayamacağı, hatta bunu düşünenlerin bile anlamlandıramadığı ama bir o kadar da gerçek olan bir his. İnsan sanki kendisinden birisini bulmuş gibi hissediyor. İnsan evden uzaktayken artık evini doğduğu şehrin sınırlarına kadar genişletebiliyor. Komşu şehirler de birer komşudan ibaret oluyor. Harun Ağabey de, Ankara’da, benim evime komşu olan bir evdendi yani komşuyduk.</p>
<p>Kitapta, özellikle taşrada yetişenler, kendi küçüklüklerine ve gençliklerine dair çeşitli hikâyeler bulacaklar. Mesela herkesin bir okuldan kaçma hikayesi vardır, her yatılının yurttan kaçma planlarını duyabilirsiniz. Herkeste Harun Ağabey’in “Tahsin Baba”sı gibi, “baba gibi adamdı” dediği bir hocası muhakkak olmuştur. Sadece öğretmen veya hoca olmayan adamlardır onlar.</p>
<p>Ayrıca “nerede o eski ramazanlar” tadında ramazan anılarımız da vardır. Harun Ağabey de ramazanın kış aylarına denk geldiği zamanlarda çocukluk geçirmiş. Ben o dönemin sonuna yetişenlerdenim. Kar yağardı ramazanda. Oruç erkenden açılırdı. Tabi bizim için o kadar uzundu ki o süre. Geçmek bilmezdi. O zaman anne-babalarımız saat 5’te açılan orucu oruç olarak görmezdi. Biz şaşırırdık tabi. Ama harman ayında oruç tutunca onları daha iyi anlamaya başladık.</p>
<p>Harun Ağabey, teravih çıkışı yağan karın, içinde bıraktığı temizliği hatılatıyor okuyanlara. Ben de teravih çıkışı cami önlerinde satılan portakalları hatırlatayım. Teravih çıkışı kırmızı naylon poşetlere konmuş portakalları kaptığımız gibi, eve koşar adım gidip onu yemenin hayallerini kurardık. Daha çok, oruç tutunca onu hakedeceğimizi düşünürdük. Anlayacağınız portakal aşkına oruç tutardık. Allah kabul etsin</p>
<p>Mahallenin delilerini de unutmuyor Harun Ağabey. Robinson abi, Hayhak amca, Sivaslı He-Man. Hepimizin güzel anıları vardır o güzel insanlarla. Hepimiz daha küçükken onlardan korkar ama büyüdükçe onların, dünyanın en iyi insanları olduğunu anlayıp sevdiklerimiz arasına alırız. Yıllar geçse de unutulmayanlarımız arasında yer alırlar. Çok sonraları vefat haberlerini aldığımızda da içimiz burkulur.</p>
<p>Kitapta en heyecanlandığım nokta çay ocağı anılarına dair yazdıklarıydı. Üç kutsal ocak var diyor Harun Ağabey: baba ocağı, asker ocağı ve çay ocağı. “<em>Çay ocağı kuşağına yetişmiş son nesiliz.</em>” diyor Harun Ağabey. Diyafon seslerine aşinalık o nesle ait olmaktan geliyor. Öyle bir şeydi ki o diyafonlar, diyafondan verilen siparişi herkes anlayamazdı. Anlayanlara imrenerek bakardık.</p>
<p>Kısacası <em>Evden Uzakta</em>, öyle cafelerde değil de çay ocaklarında çay-simit, çay-tost, ayran-simit, soda-ayran lezzetleriyle vakit geçirenlerin kendi hikâyelerini okuyabilecekleri bir kitap. Ama kitabın müellifi olarak Harun Ağabey’in kitap hakkında yazdıklarına da kulak vermek gerek: “<em>Bu kitap, memleketinden ayrılıp büyük şehre okumaya çıkan ama geri dönemeyenlerin, şehrin ve hayatın koşturmacasından her sıyrıldığında, içindeki taşralıyla baş başa, bir nargilenin dumanında memleket meselelerini dumanaltı eden, gün aşırı çay ocağında toplanan, şiirlerini yayınlatamadığı taşra dergisine kızıp dergi çıkaran, kasabanın okumuş çocuklarının, şehre gelirken yetiştiği küçük kasabayı, okuduğu yatılıyı da yanında getiren, büyük şehrin hengâmesine direnen taşra çocuklarının hikâyesini anlatıyor.</em>”</p>
<p>Kitabı çıkar çıkmaz imzasını istemiştim. Bana imzaladığı kitaba “<em>artık sen de ev’den uzaktasın</em>” yazmıştı. Evet, ben de uzun süredir evden uzaktayım. Kitapta anlattığı hikâyeler o kadar tanıdık ki. Ama artık bana bir ev olan ve beni evi olarak gören nadide birisine sahibim. Artık bir evden uzakta olsam da gerçekten bir evdeyim.</p>
<p>Eğer siz de, evden uzaktaysanız ve çocukluğunuza, gençliğinize dair unuttuklarınızı hatırlamak, unutamadıklarınızı okumak istiyorsanız <a href="https://www.liberte.com.tr/evden-uzakta"><em>Evden Uzakta</em></a>’yı en kısa sürede okumalısınız.</p>
<p>Naftalin Dergisi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evden-uzakta-emre-turku/">Evden Uzakta &#8211; Emre Turku</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AK Parti Neden Kaybetmiyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ak-parti-neden-kaybetmiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2019 03:34:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ak-parti-neden-kaybetmiyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önceki yazımızda AK Parti’nin mevcut vaziyetinden bahsetmiştik. Şimdi ise AK Parti’nin neden kaybetmediğine bir göz atalım. Nefret içerisinde olanlar için aslında neden çok açık: &#8220;Koyun&#8221; olan halk. &#8220;Koyun&#8221; olan bu halktan kurtulduğumuzda konu kapanacak. Fakat sadece insanlara &#8220;koyun, yığın, kırsal&#8221; diyerek bunu açıklayamazsınız. Bu durumda yaptığınız şey nefret kusmaktan başka bir şey olmaz. Bu tutum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-parti-neden-kaybetmiyor/">AK Parti Neden Kaybetmiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önceki yazımızda AK Parti’nin mevcut vaziyetinden bahsetmiştik. Şimdi ise AK Parti’nin neden kaybetmediğine bir göz atalım.</p>
<p>Nefret içerisinde olanlar için aslında neden çok açık: &#8220;Koyun&#8221; olan halk. &#8220;Koyun&#8221; olan bu halktan kurtulduğumuzda konu kapanacak.</p>
<p>Fakat sadece insanlara &#8220;koyun, yığın, kırsal&#8221; diyerek bunu açıklayamazsınız. Bu durumda yaptığınız şey nefret kusmaktan başka bir şey olmaz. Bu tutum ne karşıya bir şey aktarır ne de kendinize çözüm üretir. Nitekim bugüne kadar ne kendilerine çözüm bulabildiler ne de karşıdakini “koyunluk&#8221;tan kurtarabildiler. Ne yazık ki boş konuşmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Daha da yazığı şu ki; başka hiçbir şey de yapmayacaklar.</p>
<p>AK Parti’nin mevcut vaziyetine rağmen tabanın birlikteliğini sağlayan, “koyun” diyenlerin anlayamayacağı cinsten şeyler var.</p>
<p>Askerdeki oğlunun yemin törenine başörtülü olduğu için alınmayan annelerle dolu bu ülke. Askerî hastanelere başörtüsü nedeniyle muayene olamayan, hastasını ziyarete alınmayan kadınlar yaşıyor bu ülkede.</p>
<p>Pantolonlarda diz işareti var diye soruşturma geçiren, meslekten atılan, Cuma namazına dahi görünmeden gitmeye çalışan adamlar henüz hayatta.</p>
<p>Hastanelerdeki uzun kuyruklar unutulmadı. Saatlerce, &#8220;inşallah ilaç vardır&#8221; ümidiyle ilaç kuyruğu bekleyip ilaç alamadan eve dönen insanların ülkesiyiz hâlâ. O günler dün gibi akıllarda. Sadece ilaç kuyrukları değil, hastanelerde hastaların rehin olarak tutulduğu da hafızalarda tazeliğini koruyor.</p>
<p>Üniversitelere girişler başörtüsü kontrol yerleriydi. Başörtüsüyle üniversiteye girilemez, girenler ise derslerden kovulurdu. Bazıları başörtüsünü çıkarırdı bazıları bu durumu perukla idare etmeye çalışırdı. Bu genç kızlara ikna odalarında aydınlanma dersleri mi verilmedi, zorla başörtüleri mi sökülmedi? İmam hatipler ve imam hatipliler ölü yıkayıcı öcüler olarak sunulmadı mı?</p>
<p>Şimdi tüm bunlar anlatıldığında &#8220;edebiyat yapma&#8221; deniliyor. Evet, AK Parti ve Erdoğan bu malzemeleri o kadar çok kullandı ki acılar yıprandı, aşındı. Ama bunlar da yalan değil. Hepsi yaşandı ve tarifi mümkün olmayan yaralar bıraktı. Üstünde ne kadar tepinilse de acılar silinmiyor, sıradanlaşmıyor. Bu gerçeği değiştirmeye hiçbir şeyin gücü yetmedi, yetmiyor da. İnsanlar vicdanlarıyla birlikte kalınca o günlerin canlılığını hissediyor, korku sarıyor. O kadar büyük yaralar açmışlar ki kapanmıyor, insanlar kapatamıyor. Bu kadar büyük yaralar nasıl tedavi edilecek hafızalarda?</p>
<p>&#8220;AK Parti neden kaybetmiyor?”u buralarda aramak lazım. Millete “koyun, yığın&#8221; diyerek analiz yapmış olmuyorsunuz. Bence AK Parti, ancak bunlar unutulduğunda kaybeder.</p>
<p>Ayrıca mesele sadece bunlar da değil.</p>
<p>Erdoğan ve AK Parti rakiplerinde müthiş bir düşmanlık ve nefret var. Nefretlerini kusmak için deyim yerindeyse, sıralarını bekliyorlar. Zamanında çekilmiş acıları anlamak, öz eleştiri yapmak yerine tekrar o günlerin özlemi çekiliyor. İnsanlar kendilerinden nefret edenleri neden göreve getirsin ki?</p>
<p>Tüm yaşananlardan ders almak yerine, birazcık ötekine hayat hakkı tanımanın erdemini anlamak yerine sanki yapılanlar, çekilenler azmış gibi yeniden yapacağız havasındalar.</p>
<p>Muhaliflerin, bu kadar yıla, bu kadar yaşanan şeye rağmen, hâlâ, insanca birlikte yaşamak adına gerekli olan en temel konulardaki tutumu bile ümit vermezken AK Parti nasıl, neden kaybetsin ki?</p>
<p>Belki yaptıkları kendilerine az göründü ama yaşattıkları travmalar yenilir yutulur cinsten değildi.</p>
<p>AK Parti’nin neden kaybetmediğini anlamayanlar bu soruyu bir süre daha kendilerine sormaya devam edecekler. İnşallah asıl cevapları en kısa sürede bulabilirler. İnanın buna ülkece çok ihtiyacımız var.</p>
<p>AK Parti, yaşananlar unutulduğunda ve yaşananların yeniden yaşanmayacağına emin olunduğunda kaybeder.</p>
<p><em>NOT: Bu, seçimin genelliğine ve yerelliğine göre değişmez.</em></p>
<p>28 Mart 2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-parti-neden-kaybetmiyor/">AK Parti Neden Kaybetmiyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AK Parti&#8217;nin Vaziyeti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ak-partinin-vaziyeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Mar 2019 06:48:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ak-partinin-vaziyeti/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasî partiler de insanlar gibidir. Doğar, büyür ve sonunda da ya ölür ya da pasifize olurlar. AK Parti’de de bu durumun özellikle son 2 yılda kendisini göstermeye başladığını düşünüyorum. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor: AK Parti bugün geçmişe nispetle güçsüz ve etkisi azalmış olabilir ama kesinlikle ölmüş veya pasifize olmuş durumda değil. Şu an sadece [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-partinin-vaziyeti/">AK Parti&#8217;nin Vaziyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasî partiler de insanlar gibidir. Doğar, büyür ve sonunda da ya ölür ya da pasifize olurlar. AK Parti’de de bu durumun özellikle son 2 yılda kendisini göstermeye başladığını düşünüyorum.</p>
<p>Fakat şunu da belirtmek gerekiyor: AK Parti bugün geçmişe nispetle güçsüz ve etkisi azalmış olabilir ama kesinlikle ölmüş veya pasifize olmuş durumda değil. Şu an sadece o sürecin henüz başlangıcında.</p>
<p>Elbette 17 yıldır gücü elde tutmak, birçok zorluğu kontrol etmek kolay bir iş değil.</p>
<p>17 yılın getirdiği yorgunluk ve gücün bozma eğilimi ile birlikte bugün özellikle iki sebepten dolayı AK Parti’nin vaziyeti iç açıcı görünmüyor.</p>
<p>1- Şu anki mevcut ekonomik darboğazı AK Parti daha önce bu şekilde ne hissettirmişti ne de hissetmişti. Döviz kurunun yükselişi, bunun doğrudan vatandaşın cebine yansıması, temel gıdaların dahi alınamaması gibi nedenler büyük bir etkiye sebep oldu. İyi bir şey yaptıklarını zannedip insanları tanzim kuyruklarına sokmak da işin tuzu biberi oldu. Tanzim satışlardan değil tanzim kuyruklarından bahsedilecek olduğunu fark edemediler.</p>
<p>2- Ekonomi politikasına ilişkin sepeblerle beraber AK Parti’nin karşı karşıya kaldığı diğer büyük sorun da seçmeninin kendisini savunacağı doneleri elinden alması oldu.</p>
<p>Nedir onlar?</p>
<p>a- Kemalizm karşısında bir seçenek olan AK Parti artık iyice Kemalistleşti. Bu Kemalistleşme Erdoğan’a ve AK Parti’ye zarar verdi. Çünkü artık hem parti içerisinde hem de devlet yönetiminde herkes, sadece &#8220;Erdoğan ne diyecek?” sorusuyla meşgul.</p>
<p>b- İnsanlar konuşmaktan ve yazmaktan korkar oldu. Eleştirenler hemen “hain” ilan ediliyor. Şu an teşkilattaki birçok kişiden daha AK Partili olanlar bile eleştirmekten korkar durumda. Belki, korkulacak bir durum yok fakat bu korkunun gerçek olduğu yadsınamaz bir gerçek. Şu an AK Parti bu korkunun varlığını yadsıyor ve haliyle bu algının dağılmasına dair en ufak bir çaba gösterilmiyor.</p>
<p>c- Nepotizm algısı toplumda yaygınlaştı ve bu, artık yüksek sesle dillendirilir oldu. Buna da en çok hizmet eden bilindiği gibi Berat Albayrak’ın konumu oldu. 15 Temmuz sonrasında, liyakat, yerini daha çok sadakate bıraktığı için bunlar dikkat çekmez sanıldı herhalde fakat durum hiç de sanıldığı gibi olmadı. Bundan birçok kişi rahatsız.</p>
<p>Pekala tüm bunlara rağmen &#8220;AK Parti neden kaybetmiyor?”</p>
<p>Ben, 31 Mart akşamı tekrar bu sorunun sorulacağı kanaatindeyim. Evet tüm bunlara rağmen AK Parti, yaralar alsa da, yine zaferle çıkacak.</p>
<p>AK Parti’nin tüm bunlara rağmen neden kaybetmediğine gelince onu da bir sonraki yazıda aktaralım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-partinin-vaziyeti/">AK Parti&#8217;nin Vaziyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehlikenin Farkında Değil misiniz?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tehlikenin-farkinda-degil-misiniz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Jan 2019 05:54:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/tehlikenin-farkinda-degil-misiniz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son birkaç aydır garip şeylerle karşılaşıyoruz. Hayırdır inşallah demekten, bekleyip gözlemekten başka elden bir şey gelmiyor. Gün ola harman ola. Hatırlarsınız, Ekim ayında Danıştay 5 yıl aradan sonra And konusunu gündeme getirmiş ve düzenlemeyi iptal ettiğini açıklamıştı. Uzun bir süreden sonra, hiç gündemde yokken birden ısıtılarak ortaya sürülen bu konu epeyce bir gündemi işgal etmiş, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tehlikenin-farkinda-degil-misiniz/">Tehlikenin Farkında Değil misiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Son birkaç aydır garip şeylerle karşılaşıyoruz. Hayırdır inşallah demekten, bekleyip gözlemekten başka elden bir şey gelmiyor. Gün ola harman ola.</p>
<p style="text-align: justify;">Hatırlarsınız, Ekim ayında Danıştay 5 yıl aradan sonra And konusunu gündeme getirmiş ve düzenlemeyi iptal ettiğini açıklamıştı. Uzun bir süreden sonra, hiç gündemde yokken birden ısıtılarak ortaya sürülen bu konu epeyce bir gündemi işgal etmiş, bu arada da And&#8217;cılar nutuklarını atmış, kendileri gibi düşünmeyenleri Türk olmamakla yaftalamış ve hain ilan etmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Kasım ayını da boş geçirmedik. Edirne&#8217;de, 10 Kasım Atatürk&#8217;ü anma programında üniversite öğrencisi olan genç bir kız, &#8220;<em>Atatürk ilah değildir, Allah’ın kanunları var. Atatürk Batı’nın kanunlarını getirdi.</em>&#8221; dediği için tutuklandı. Suçu da Atatürk&#8217;ün manevî hatırasına hakaret etmek. Yani artık bu kadarı bile 5816 sayılı kanunu işletmek için yeterli. Galiba yeniden bizi tutan pamuk ipliğine sıkıca sarılmaya başlamak gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Her neyse!</p>
<p style="text-align: justify;">Aralık ayına geldiğimizde bu sefer de TSK&#8217;daki başörtüsü düzenlemesine yönelik bir dava gündeme geldi. Bu sefer düzenleme iptal edilmedi fakat iptal istemi esastan incelenecekmiş. Bu davada Danıştay&#8217;ın ilgili dairesindeki üyelerden birisi aksi yönde oy kullanmış. Hatta daireye görüş gönderen Danıştay savcısı da bu üye ile aynı istikamette düşünceye sahipmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu görüşler laiklik ilkesine göndermelerle temellendiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Daire üyesi olan hâkim &#8220;<em>kamu görevlilerinin, din ve vicdan hürriyetinden bahisle dinsel mensubiyetlerini öne çıkarmalarına olanak sağlayacak şekilde kural getirilmesinin, Anayasanın 2. maddesinde yer alan &#8216;laiklik ilkesi&#8217; varlığını korudukça, hukuken kabul edilemeyeceği</em>&#8220;ni belirtmiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna benzer şekilde savcı ise görüşünde, &#8220;<em>devlet memurlarının dinsel aidiyetlerini hiçbir şekilde belli etmemesi gerektiği, bu şekildeki bir düzenlemenin, Anayasanın 2. maddesinde yer alan &#8216;laiklik ilkesi&#8217; varlığını korudukça, hukuken kabul edilemeyeceği</em>&#8220;ni öne sürmüş.</p>
<p style="text-align: justify;">2018 böyle biterken 2019&#8217;a girdik.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni yıl, yeni ümitler, yeni mutluluklar vs. derken on gün geçti geçmedi, bu sefer de Devlet Nişanı&#8217;na dair 2013 yılında yapılan bir düzenleme gündeme geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Eski Nişan&#8217;da Atatürk kabartması varmış ve onun yerine ay ve yıldız yani bayrağımız kullanılmaya başlanmış. Bu konudaki itiraz üzerine de Danıştay, &#8220;<em>Devlet Nişanı&#8217;nda yer alan Atatürk kabartmasının kaldırılması anlamını taşıyan düzenlemenin Anayasal hükümler karşısında eksik düzenleme niteliğinde olması nedeniyle hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.</em>&#8221; gerekçesini açıklayarak 2013&#8217;teki düzenlemeyi iptal etmiş. Tabiî bu sayede de 5 yıllık bir ayıba (!) son verilmiş olunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bunlara karşı -en azından şimdilik- bir şey söylemek istemiyorum da bir sorum var sadece:</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten tehlikenin farkında değil misiniz?</p>
<p style="text-align: justify;">11 Ocak 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tehlikenin-farkinda-degil-misiniz/">Tehlikenin Farkında Değil misiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçime Dair</title>
		<link>https://hurfikirler.com/secime-dair/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emre Turku]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Jun 2018 06:26:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/secime-dair/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yarınki seçim (24 Haziran seçimi) yeni hükümet sisteminin ilk seçimi. Bu nedenle bu seçime gidiş süreci ve seçim sonuçları gerek tarihçiler gerekse siyaset bilimciler tarafından hiç şüphesiz detaylıca incelenecek. Yeni sistemin iyi ve kötü yanlarını, eksiklerini, yanlışlarını ve doğru yönlerini daha net görmemizi sağlayacak. Bilindiği üzere bu seçimde hem cumhurbaşkanı hem de parlamento seçimleri aynı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secime-dair/">Seçime Dair</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yarınki seçim (24 Haziran seçimi) yeni hükümet sisteminin ilk seçimi. Bu nedenle bu seçime gidiş süreci ve seçim sonuçları gerek tarihçiler gerekse siyaset bilimciler tarafından hiç şüphesiz detaylıca incelenecek. Yeni sistemin iyi ve kötü yanlarını, eksiklerini, yanlışlarını ve doğru yönlerini daha net görmemizi sağlayacak.</p>
<p>Bilindiği üzere bu seçimde hem cumhurbaşkanı hem de parlamento seçimleri aynı anda yapılacak. Bu nedenle merak edilen iki ayrı sonuç var aslında:</p>
<p>1- Cumhurbaşkanı kim olacak?</p>
<p>2- Parlamentodaki dağılım nasıl olacak?</p>
<p>Bu iki soru da pazar akşam cevabını bulacak.</p>
<p>Ben şahsen cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan&#8217;ın %50-52 bandında seçileceğini düşünüyorum. Hem Erdoğan&#8217;ın liderliği, bugüne kadar yaptıkları hem de rakiplerin ümit vermemesi bunda etkili olacak. Bu nedenle cevabını beklediğim soru daha çok ikincisi. Çünkü parlamentodaki dağılım sürprizlere gebe görünüyor.</p>
<p>Sahadan da gördüğümüz gibi artık genel başkanlar etkisini neredeyse yitirmiş durumda. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;ndan ziyade Muharrem İnce&#8217;ye kulak veriyoruz. Onu daha çok görüyor, ne dediğini daha çok önemsiyoruz. Hükümet etme yetkisi artık cumhurbaşkanında olduğu için cumhurbaşkanı adaylarını daha çok dikkate alıyoruz. Hatta kimi zaman 24 Haziran seçimlerinin sadece bir cumhurbaşkanı seçimi olduğuna dair yanılgılara kapılananlar da oluyor.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçimlerine verilen önemin parlamento seçimlerine verilmemesinin veya verilememesinin sonuçlarını ayrıca göreceğiz zaten.</p>
<p>Yeni sistemle birlikte genel başkanların ağırlığının ortadan kalkması artık parlamento seçimlerinde seçim bölgelerindeki milletvekili adaylarını ön plana çıkarıyor. Artık insanlar partilerin cumhurbaşkanı adaylarını ayrıca değerlendirirken milletvekili adaylarını da ayrıca değerlendiriyor. İnsanlar nasıl ki cumhurbaşkanına özel oy kullanacaksa bölgelerde/şehirlerde de aynı şekilde milletvekili adaylarına bakacak. Particilik yapmak yerine kişiye yönelecek. Bu da bu sistemin belki de en güzel yönü oldu. Artık parlamento seçimleri de yerel seçimler havasında gerçekleşecek. Bu nedenle bu hükümet sistemi zorunlu bir şekilde dar bölge seçim sistemini getirecek. Bundan kaçmak kolay değil.</p>
<p>24 Haziran&#8217;daki parlamento seçimlerinde, partinin ve liderinin gücüne ve kuvvetine güvenerek hareket edenler büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak. Artık hiçbir parti genel başkanının liderliğine güvenerek burnu dik yürüyemecek. Aynı şekilde kimse genel başkanının pasif olmasından dolayı kendisini şanssız düşünmeyecek. Çünkü halkın gözünde partiden ziyade vekilin kim olduğu önemli olacak. Bu nedenle vekil adayları eskisi gibi genel merkezden veya genel başkanın elinden belirlenmemeli.</p>
<p>Bu seçim bazı partilere belki de en iyi bunu öğretecek. Geç de olsa.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secime-dair/">Seçime Dair</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
