<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bican Şahin, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/bicansahin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sat, 12 Apr 2014 18:00:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>AK Parti’nin başarı/sızlığının nedenleri üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ak-partinin-basari-sizliginin-nedenleri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Apr 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ak-partinin-basari-sizliginin-nedenleri-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; AK Parti 30 Mart yerel seçimlerini ülke genelinde aldığı % 45 civarında oyla 1. sırada tamamladı. Bu sonuçla rakiplerine fark atarak seçimi kazandığını söylemeliyiz. Ancak, rakiplerine kıyasla aldığı bu parlak sonuca rağmen AK Parti&#8217;nin &#8220;mutlak olarak başarılı&#8221; olduğunu söylemek mümkün değildir. Kanımca AK Parti&#8217;nin 30 Mart&#8217;ta gösterdiği seçim performansı, kendi içinde hem başarı hem [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-partinin-basari-sizliginin-nedenleri-uzerine/">AK Parti’nin başarı/sızlığının nedenleri üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p class="detaySpot">AK Parti 30 Mart yerel seçimlerini ülke genelinde aldığı % 45 civarında oyla 1. sırada tamamladı. Bu sonuçla rakiplerine fark atarak seçimi kazandığını söylemeliyiz.</p>
<div class="newsDetailSocialMediaBox">Ancak, rakiplerine kıyasla aldığı bu parlak sonuca rağmen AK Parti&#8217;nin &ldquo;mutlak olarak başarılı&rdquo; olduğunu söylemek mümkün değildir.</div>
<p>Kanımca AK Parti&#8217;nin 30 Mart&#8217;ta gösterdiği seçim performansı, kendi içinde hem başarı hem de başarısızlığı barındırıyor. AK Parti&#8217;nin başta CHP ve MHP olmak üzere siyasi rakipleriyle kıyaslandığında başarılı olduğunu söyleyebiliriz. AK Parti tek başına bu iki rakibinin toplamı kadar oya ulaşmıştır. Ancak, AK Parti&#8217;nin 2011&#8217;de gerçekleştirdiğimiz son genel seçimlerde gösterdiği % 50&#8217;lik performans ve Gezi süreci öncesinde % 50&#8217;nin üzerine çıkmış olan desteklenme oranları göz önüne alındığında AK Parti&#8217;nin &ldquo;başarısız&rdquo; olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında muhtemelen Gezi süreci ve 17 Aralık operasyonu sonrasında yaşananlar AK Parti&#8217;ye oy kazandırmamış, tam tersine oy kaybettirmiştir. &nbsp;</p>
<p>Buna karşılık, AK Parti&#8217;nin bu başarısızlığının içinde bir başarı da bulunmaktadır. O da 17 Aralık sonrasında başta Başbakan olmak üzere üst düzey parti yöneticileri hakkında ortaya atılan ciddi boyuttaki yolsuzluk iddialarına rağmen, son genel seçimlerdeki % 50&#8217;lik oy oranını baz alırsak partinin oylarının % 90&#8217;ını muhafaza etmiş olmasıdır.</p>
<p>AK Parti&#8217;nin bu &ldquo;görece başarı&rdquo;sının arkasında yatan etkenler neler olabilir? Başlıca etkenler arasında, ekonomi, ideolojik bağlılık, iç ve dış güvenlik, liderlik ve seçim kampanyası ve demokratik hassasiyetler sayılabilir. Bu faktörlerden hangisinin seçim sonuçları üzerinde daha etkili olduğu konusunda yapacağımız tüm analizler, bir alan araştırmasıyla desteklenmediği sürece birer hipotez olarak kalmaya mahk&ucirc;mdur. Pek tabii ki, bazı hipotezlerin diğer bazı hipotezlere göre daha makul olması söz konusu olabilir.</p>
<p>Ekonomik faktörleri vurgulayan hipotez, iktidarda bulunduğu 12 yıllık süre zarfında ekonomi alanında gösterdiği başarılı performans sayesinde seçmen tabanını ciddi şekilde genişletip pekiştiren AK Parti&#8217;nin son yerel seçimler öncesinde bir ekonomik kriz yaşanmaması nedeniyle de oylarını muhafaza ettiğini ileri sürmektedir.</p>
<p>İdeolojik bağlılık temelli hipotez, AK Parti&#8217;nin somut bir siyasi ideolojisi olduğu ve seçim başarısını da bu ideolojiyi benimsemiş olan seçmen tabanının 30 Mart&#8217;ta ideolojisine sadık kalarak AK Parti&#8217;ye oy verdiğini ileri sürerek açıklamaktadır.</p>
<p>İç ve dış güvenlik etkenine ilişkin hipoteze göre, AK Parti&#8217;nin seçim başarısı ülkenin güvenliğinin tehdit altında bulunduğu bir ortamda güçlü bir iktidara duyulacak güvenle açıklanabilir.</p>
<p>Dördüncü hipotezimiz liderlik ve yürütülen seçim kampanyası ile ilgilidir. Buna göre AK Parti&#8217;nin oylarını koruyabilmesinin arkasında yatan temel neden Tayyip Erdoğan&#8217;ın karizması ve yürüttüğü etkin seçim kampanyasıdır.</p>
<p>Son olarak, demokratik hassasiyet hipotezinden bahsedebiliriz. Burada, 17 Aralık operasyonu ile hükümete karşı yargı yoluyla bir darbe yapılmaya çalışıldığı ve seçmenin bunu görerek 30 Mart günü milli iradeye, sivil siyasete sahip çıkmak için AK Parti&#8217;ye oy verdiği ileri sürülmektedir.</p>
<p>Bu hipotezleri değerlendirmeye en sonuncusundan başlayalım. AK Parti&#8217;ye herhangi bir nedenden dolayı oy vermeyecek olup da 17 Aralık süreci sonrasında, &ldquo;demokrasiye sahip çıkmak&rdquo; nedeniyle oy vermiş olanların azınlıkta olduğu kanaatindeyim. Daha önce AK Parti&#8217;ye oy vermiş ve halihazırdaki performansından da çok rahatsız olmayan bir kimsenin yeniden AK Parti&#8217;ye oy vermesindeki temel faktörün demokrasiye sahip çıkmak arzusu olduğu fikrine de katılmıyorum. Bu düşünce belki zaten AK Parti&#8217;ye oy verme eğiliminde olan bir kişinin bu eğilimini pekiştiriyor olabilir. Bu çerçevede AK Parti&#8217;nin aldığı % 45 oy temelinde &ldquo;Halk her zaman yaptığı gibi yine demokrasiye sahip çıktı, darbecilere dersini verdi&rdquo; türünden genellemelerin gerçekçi değerlendirmeler olmadığı kanaatindeyim. Bu tür genellemeler, entelektüellerin kendi düşünce ve davranış kalıplarını kitlelere de genelleme eğilimi içermektedir. Nitekim eğer %45&#8217;in &ldquo;demokrasiye sahip çıkma&rdquo; temelinde oy verdiğini kabul edersek, geri kalan %55&#8217;in de &ldquo;otoriterleşme, yolsuzluk ve hukuk devletine darbeye dur deme&rdquo; saikiyle hareket ettiği argümanına eleştiri getiremeyiz. Oysa biliyoruz ki, nasıl AK Parti&#8217;ye oy veren %45&#8217;lik kitlenin önemli bir kısmı geçmişteki kimi antidemokratik uygulamalara sesini çıkartmamışsa, bugün AK Parti&#8217;ye oy vermemiş %55&#8217;in içinde de önemli bir kesim daha yakın geçmişte 367 garabeti, AK Parti&#8217;ye açılan kapatma davaları gibi hukuk devleti ihlalleri gerçekleşirken kafasını öte tarafa çevirmiştir.</p>
<p>AK Parti&#8217;nin başarısını liderlik ve yürütülen etkin seçim kampanyası ile açıklayan hipotezin de kısmi olarak doğruluk taşıdığını düşünüyorum. Buna göre, Tayyip Erdoğan&#8217;ın karizmatik liderliğinin ve Carl Schmitt&#8217;in dost-düşman ayrımına dayalı olarak yürüttüğü kutuplaştırıcı seçim kampanyasının AK Partili seçmenin bağlılığını korumasına hizmet ettiği ileri sürülebilir. Tayyip Erdoğan meydanlarda taraftarlarına/dostlarına kendisine karşı düşmanlar (Cemaat) tarafından gayr-i meşru bir operasyon yapıldığı mesajını ısrarla vermiştir. Bu, kendisini AK Parti ile ilişkilendiren ve fakat yolsuzluk operasyonu sonrasında bu kimliğini sorgulamaya başlayan taraftarların önemli bir kısmının bu sorgulamayı bir yana bırakıp liderleri ve diğer partililerle dayanışma içine girmesine yol açmış olabilir. Ancak ben bu hipotezin AK Parti&#8217;nin başarısında temel açıklayıcı olduğu düşüncesinde değilim. Nitekim, karizma ve dost/düşman söylemiyle &ldquo;safların sıklaştırılmasından&rdquo; önce o safların inşa edilmesi, seçmen tabanının oluşturulması gerekir.</p>
<p>AK Parti&#8217;nin başarısını seçmenin güvenlik arayışı temelinde açıklayan hipotezin de kısmi doğruluk payı olabilir. Nitekim, hükümetin inisiyatifinde başlayan barış süreci sayesinde silahların susması iç güvenlik tehdidini azaltmış ve hükümetin hanesine bir artı olarak yazılmıştır. Öte yandan ülke güvenliğine yönelik dış tehdit bağlamında Suriye tehdidi varlığını korumaktadır. Hatta seçim öncesinde Süleyman Şah Türbesi ile ilgili gelişmeler ve Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin buraya müdahalesinin söz konusu olması ve bir Suriye uçağının sınır ihlali gerekçesi ile düşürülmesi Suriye ile savaş ihtimalini güçlendirmiştir. Bu gelişmeler seçmenin güçlü bir hükümet arayışını pekiştirmiş olabilir. Bu çerçevede AK Parti seçmeninin bir dış tehdit algısı altında hükümeti desteklemeye devam ettiği düşünülebilir.</p>
<p>Siyasi ideolojiye bağlılık hipotezimizle ilgili olarak ilk olarak sorulması gereken, AK Parti&#8217;nin tutarlı bir ideoloji partisi olup olmadığıdır? AK Parti&#8217;nin kuruluşu sırasında somut bir ideolojisi olmadığını, iktidara geldikten sonra parti yöneticilerinin tutarlı bir ideoloji arayışına girdiklerini biliyoruz. Bu arayışlar neticesinde AK Parti muhafazak&acirc;r-demokratlık kavramını geliştirmiştir. Uygulamada bu duruşun siyasi meselelerde liberal, ekonomik alanda &ldquo;sosyal&rdquo; piyasacı, kültürel boyutta muhafazak&acirc;r bir pozisyonu sergilediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu duruşun 2002-2010 yılları arasında h&acirc;kim olduğunu söyleyebiliriz. Ancak özellikle 2011 genel seçimlerinden sonraki dönemde AK Parti&#8217;nin ideolojisindeki liberal rengin giderek soluklaştığını, bunun yerini milliyetçi-muhafazak&acirc;r bir söylemin almaya başladığını, sosyal piyasa boyutunun devam etmekle birlikte popülizme kaymanın yaşandığını söyleyebiliriz. Bugün itibarıyla AK Parti&#8217;nin siyasi ideolojik pozisyonunun popülist bir muhafazak&acirc;rlık olduğu tespiti yanlış olmayacaktır. Bu çerçevede AK Parti&#8217;nin tutarlı, süreklilik arz eden bir ideolojisinin olmasından çok, zaman içinde değişim gösteren ancak muhafazak&acirc;r rengi değişmeyen bir siyasi parti olduğunu söylemeliyiz. Öte yandan AK Parti&#8217;ye oy veren kesimin ağırlıklı bir bölümü ılımlı milliyetçi-muhafazak&acirc;r merkez sağ seçmen kitlesidir. Bu kitle 2002 seçimleri öncesinde Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi ve Refah Partisi/Fazilet Partisi arasında dağılmıştı. Bugün bu seçmen bloku ağırlıklı olarak AK Parti şemsiyesi altında bulunmaktadır. Bu kitlenin geleneksel olarak sol partilere oy vermediği ölçüde ideolojik davrandığı söylenebilir. Ancak, daha önce en az üç parti arasında oyunu dağıtırken, bugün tek bir parti altında birleşmesi aynı zamanda pragmatik davrandığı ve parti kimliğini değişmez bir kimlik olarak benimsemediğini gösterir. Buna göre, bu kitlenin oyları sola yönelmese bile ciddi bir başarısızlık durumunda merkez sağ içindeki alternatif oluşumlara yönelebilir.</p>
<p>Kanımca, AK Parti&#8217;nin 30 Mart seçimlerindeki görece başarısını açıklayan en güçlü hipotez ekonomi ile ilgili olandır. Buna göre, AK Parti&#8217;nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana Türkiye başarılı bir ekonomik performans sergilemiştir. 2001 krizinden bu yana Türkiye&#8217;nin makroekonomik göstergeleri olumlu bir seyir izlemiştir. Bu çerçevede enflasyon düşmüş, TL&#8217;den altı sıfır atılmış, ekonomik büyüme hızlanmıştır. Bu başarıdaki aslan payı da elbette hükümete aittir. Hükümet bu başarının meyvelerini de toplamış, 2002&#8217;de %34 olan oy oranını 2004&#8217;te %41,6&#8217;ya, 2007&#8217;de %46,6&#8217;ya artırmıştır. Bu istikrarlı oy artışının tek istisnası 2008 yılındaki küresel ekonomik krizin arkasından Türkiye&#8217;nin negatif büyüme performansı göstermesi ve 2009 yılında gerçekleşen yerel seçimlerde AK Parti&#8217;nin %38,39 oy oranı ile ilk kez oy kaybı yaşamasıdır. 2009 yılının ardından ekonomi toparlanmaya başlamış ve AK Parti 2011 genel seçimlerinde %49,83&#8217;lük oranla kendisinin el elde ettiği en yüksek oy oranına ulaşmıştır. 30 Mart&#8217;ta yapılan yerel seçimlerde de %45&#8217;lik bir oy oranı elde etmiştir. Bu noktada sorulması gereken önemli bir soru, bu zamana değin AK Parti&#8217;nin oylarının ülkenin ekonomik performansı ile doğru orantılı olarak artar veya azalırken bu kez ekonomik bir başarısızlık olmamasına rağmen neden yaklaşık 5 puanlık bir düşüş yaşamış olduğudur. Kanımca bu sorunun cevabı AK Parti&#8217;nin 2011 yılından bu yana sergilediği otoriterleşme ve son yolsuzluk skandalında aranmalıdır. Ama şimdi bu konuya girmeyeceğim (Bu konudaki düşüncelerim için hurfikirler.com adresindeki &ldquo;Naif&rdquo; Bir Liberalin Vicdanı başlıklı yazıma bakabilirsiniz).</p>
<p>Siyasi ideoloji hipotezi seçmenin sol partilere yönelmemesini açıklayabilirken, neden AK Parti ile benzer ideolojiye sahip Demokrat Parti gibi partilere yönelmediğini açıklayamamaktadır. Kanımca cevap ekonomik performansta yatmaktadır. AK Parti&#8217;nin başarısını açıklamakta diğer faktörlerin hiç etkisinin olmamasını beklemek çok makul görünmemektedir. Ancak, bu diğer faktörlere dayalı hipotezlerin özellikle ekonomik hipotezle bir arada ele alınarak açıklayabilici olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi</p>
<p>Zaman, 13 Nisan 2014</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ak-partinin-basari-sizliginin-nedenleri-uzerine/">AK Parti’nin başarı/sızlığının nedenleri üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>17 Aralık Sürecini Liberal Değerler ile Okumak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/17-aralik-surecini-liberal-degerler-ile-okumak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/17-aralik-surecini-liberal-degerler-ile-okumak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye 17 Aralık 2013 sabahına, siyasete etkisi bakımından, Türkiye tarihinin belki de en büyük polis operasyonu ile uyandı. Sabah haberleri, hali hazırda kabinenin önemli pozisyonlarını işgal eden üç bakanın oğullarının, Halkbankası genel müdürü Süleyman Aslan&#8217;ın, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir&#8217;in, İran kökenli olup yakın zamanda TC vatandaşlığına geçmiş bir işadamı olan Reza Zerrab&#8217;ın ve kamuoyunun [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/17-aralik-surecini-liberal-degerler-ile-okumak/">17 Aralık Sürecini Liberal Değerler ile Okumak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Türkiye 17 Aralık 2013 sabahına, siyasete etkisi bakımından, Türkiye tarihinin belki de en büyük polis operasyonu ile uyandı. Sabah haberleri, hali hazırda kabinenin önemli pozisyonlarını işgal eden üç bakanın oğullarının, Halkbankası genel müdürü Süleyman Aslan&rsquo;ın, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir&rsquo;in, İran kökenli olup yakın zamanda TC vatandaşlığına geçmiş bir işadamı olan Reza Zerrab&rsquo;ın ve kamuoyunun yakından tanıdığı işadamı/müteahhit Ali Ağaoğlu&rsquo;nun diğer pek çok kişinin yanı sıra rüşvet, görevi kötüye kullanma vb. suçlamalarla göz altına alındığını duyuruyordu. Saatler ilerlediğinde oğulları gözaltında olan bakanların Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, İçişleri Bakanı Muammer Güler ve Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar oldukları ve bunun ötesinde Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış&rsquo;ın da hakkında rüşvet alma suçlamalarıyla tezkere hazırlandığı öğrenildi. Zaman geçtikçe operasyonun İstanbul Başsavcı Yardımcısı Zekeriya Öz&rsquo;ün başında olduğu bir ekip tarafından bir yıldan uzun bir süredir yürütülen bir soruşturmanın sonucunda gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Tabii ki, bu operasyon, gerek siyasette gerekse de ekonomide büyük bir deprem etkisi yarattı. Borsa çakılırken dövizin ateşi yükseldi. Operasyon depreminin yarattığı toz duman yatışıp ilk şok atlatıldıktan sonra Hükümet&rsquo;in hamleleri gelmeye başladı. Hükümet, ilk olarak, gelebilecek artçı veya ikinci, üçüncü büyük operasyonların önünü kesebilmek için adli kolluk yönetmeliğinde değişiklik yaptı. Bu değişiklikle adli kolluk görevleri ile ilgili olarak savcılara, idari kolluk görevleri ile ilgili olarak da mülki idare amirlerine bağlı olarak çalışan Emniyet Genel Müdürlüğü personelinin adli kollukla ilgili olarak savcılardan aldıkları emirleri mülki idare amirlerine iletme zorunluluğu getirildi. Böyle bir değişiklikle Hükümet&rsquo;in başarmayı istediği iki şey olabilirdi: 1- Savcıların gizli bir şekilde yürüttüğü soruşturmalar hakkında mülki idare amirleri aracılığıyla bilgi sahibi olmak, 2- Mümkün olursa kolluk güçlerinin verilen emirleri yerine getirmesini engellemek.</p>
<p class="MsoNormal">Esasen, Hükümet&rsquo;in değişikliğe gittiği bu yönetmelik Avrupa Birliği&rsquo;ne üyelik gereklerini yerine getirmek üzere yine AK Parti Hükümeti tarafından yapılan reformların bir parçası olarak ortaya çıkmıştı. Bu yönetmelik yürütme erkinin yargı erki üzerinde tahakküm kurmasını engelleyerek bir liberal demokrasinin olmazsa olmazı olan kuvvetler ayrılığı prensibini gerçekleştirme amacına hizmet etmekteydi. Pek tabii ki, yönetmelikte yapılan bu son değişiklik liberal demokrasinin kurumsal düzenlemeleri açısından biri geri adıma karşılık gelmektedir. Bu gelişme üzerine Türkiye&rsquo;de h&acirc;kim ve savcıların atama, yükseltme ve disiplin, sicil işlerinden sorumlu en üst makam olan H&acirc;kimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)&rsquo;ndan yapılan yönetmelik değişikliğinin yargının bağımsızlığına ve hukuk devletinin varlığına büyük bir darbe indirdiği yönünde bir açıklama geldi. Hükümet kanadı HSYK&rsquo;nın bu açıklamasını &ldquo;korsan&rdquo; bir açıklama olarak niteledi ve HSYK&rsquo;nın yetkisini aştığını beyan etti. Tam da bu arada, yine İstanbul Başsavcılığı bünyesinde ikinci dalga operasyonun başladığı haberleri yayıldı. Ancak bu kez, Hükümet&rsquo;in yaptığı yönetmelik değişikliği ile emniyet mensupları adli kolluk görevlileri olarak savcılardan aldıkları emirleri idari kolluk görevlisi olarak amirleri olan mülki idare amirlerine ilettiler ve savcıdan aldıkları yakalama, gözaltına alma emirlerine riayet etmediler. Bundan kısa bir süre sonra da Danıştay, yönetmelik değişikliği ile ilgili olarak yapılan yürütmeyi durdurma başvurusunu karara bağlayarak yönetmelik değişikliğinin yürütmesini durdurdu. Ancak, ikinci dalga operasyonun ilerlemesini durdurarak Hükümet yönetmelik değişikliği ile murat ettiği şeyi gerçekleştirmiş oldu. Bu gelişmelerin akabinde Hükümet öncelikle emniyet bürokrasisinde köklü bir &ldquo;temizlik&rdquo; operasyonu başlattı. Her ne kadar operasyon sonrası istifa eden Muammer Güler&rsquo;in yerine gelen İçişleri Bakanlığı yeni bakanı Efkan Ala bunları rutin yer değişiklikleri olarak nitelendirse de binlerce polis amir ve memuru etkin pozisyonlardan alınıp pasif pozisyonlara tayin edildiler. Benzer yer değiştirmeler Milli Eğitim Bakanlığı, TRT Genel Müdürlüğü gibi kurumlarda da cereyan etti. Son olarak, Hükümet 12 Eylül 2010 Referandumu ile yargının bağımsızlık ve tarafsızlığına hizmet edecek şekilde yeniden düzenlenmiş olan HSYK&rsquo;nın yapısını değiştirmek üzere bir kanun taslağını TBMM&rsquo;ye getirdi. Bu değişiklikle Adalet Bakanı HSYK içerisinde hegemonik bir konuma getirilmekteydi. Nitekim HSYK&rsquo;nın Adalet Bakanı&rsquo;na, Adalet Bakanı&rsquo;nın da Başbakan&rsquo;a bağlı olduğu bir yerde yargının yürütmeden bağımsızlığından söz edilmesi mümkün değildir. Bu kanun tasarısı muhalefetin sert tepkisiyle karşılaştı ve kamuoyunda da Hükümet&rsquo;in yargı erkini kontrolü altına alma çabasında olduğu fikri daha baskın çıktı. Son olarak Avrupa Birliği kurumlarının bu konuda Hükümet&rsquo;e yaptığı uyarılar da etkili oldu ve Hükümet bu tasarıyı şu an için beklemeye aldı.</p>
<p class="MsoNormal">Şimdi, kabaca bu şekilde cereyan eden bu olayları iki ana okuma biçiminin doğduğundan bahsedebiliriz. Bunların ilki, savcıların ve h&acirc;kimlerin emirleri altındaki adli kolluk görevlileri ile birlikte kendilerine gelen ihbarları değerlendirerek, kim olduklarına bakmaksızın sadece suçun ve suçlunun peşinden gittiklerini söyleyen görüştür. Bu görüşün savunucularına göre, Hükümet&rsquo;in yukarıda anlatılan tüm hamleleri, yolsuzlukların açığa çıkmasını engellemek, delilleri karartmak, yargıyı yürütmeye bağlayarak adaletin tecelli etmesini engellemek üzere yapmış olduğu icraatlardır. Bu görüştekilere göre, Hükümet, uzun süredir iktidardadır ve devletin ekonomik hayatta yarattığı ve kontrol ettiği rant kaynaklarının cazibesine kendisini kaptırarak büyük bir yolsuzluk batağına batmıştır. Şimdi olan siyasetin arınması sürecidir. Ancak bu süreç Hükümet&rsquo;in yargıya yönelik gerçekleştirdiği bir &ldquo;darbe&rdquo; ile akamete uğratılmaktadır. Bu görüşü dillendirenler arasında, siyasi muhalefet, Hükümet&rsquo;e muhalif olan basın-yayın organları ve kimi bağımsız liberal ve sol demokrat entelektüeller yer almaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">Süreç hakkındaki diğer ana görüş ise olan bitenin, meşru hükümeti &ldquo;yolsuzlukla mücadele&rdquo; kisvesi altında yıpratmak ve hatta mümkün olursa düşürmek amaçlı bir operasyon olduğudur. Bu operasyon esasen hükümeti gayr-ı meşru yollardan alaşağı etmeyi amaçlayan bir &ldquo;darbe girişimi&rdquo;dir. Türk siyasi tarihinde gördüğümüz, ordunun yapmış olduğu açık darbelerden çok daha tehlikelidir çünkü bu &ldquo;darbe&rdquo;, hukuk devleti, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi demokratik siyasetin temel ilkelerinin arkasına saklanarak ve yolsuzluk davası yürütmek gibi meşru yollar kullanılarak gerçekleştirilmek istenmektedir. Geçmişte yaşanan darbelerde ordu alenen yönetime el koymakta, bunu TRT&rsquo;den duyurmakta, TBMM&rsquo;yi feshederek, siyasi partileri ve dernekleri kapatarak demokratik siyasal süreçleri askıya aldığını ilan etmekteydi. Bunun bir istisnası 28 Şubat sürecinde yaşananlar olabilir. O dönemde ordu yönetime eskiden olduğu gibi doğrudan el koymamış, yazılı ve görsel medya ve yargı üzerinden ve MGK, YÖK gibi vesayet kurumlarının devreye sokulmasıyla, dönemin kudretli paşası Çevik Bir&rsquo;in deyişiyle perde arkasından siyasal sisteme &ldquo;balans ayarı&rdquo; yapmıştı. Eski darbelerden farkını ifade etmek için yine Çevik Bir 28 Şubat sürecini &ldquo;post-modern darbe&rdquo; olarak nitelemişti. Bugün yaşananların en hafifinden Hükümet&rsquo;i hedef alan bir operasyon olduğunu söyleyenler, bu düşüncelerini desteklemek için soruşturmaların savcılar tarafından kendi üstlerine bile haber verilmeksizin, UYAP&rsquo;a zamanında girilmeden yürütülmesi; birbirinden bağımsız üç farklı davanın &ldquo;ortaya karışık&rdquo; olarak birlikte servis edilmesi; tam seçim öncesi bir dönemde başlaması nedeniyle &ldquo;zamanlamasının manidar&rdquo; olması gibi hususlara dikkat çekmektedir. Peki, Hükümet&rsquo;i hedef alan bu operasyonun faili kimdir? Bu görüştekilerin ortak cevabı: Paralel yapı. Paralel yapı ile kastedilen Gülen Cemaati&rsquo;nin devlet içerisinde oluşturduğu örgütlenmedir. Buna göre, Gülen Cemaati yargıda, emniyette, TRT&rsquo;de, MİT&rsquo;te, HSYK&rsquo;da kısacası devletin önemli kurum ve kuruluşlarında kritik noktaları ele geçirmiş olup, bu gücünü devlet politikalarına etki etme hatta onları belirleme doğrultusunda kullanmaktadır. Bir başka deyişle, seçilmiş Hükümet&rsquo;in yerine kendini koyup temel politika kararlarını almaya kalkışmaktadır. Bu anlamda, Cemaat askerden boşalan yeri doldurarak yeni bir vesayet sistemi kurmaya çalışmaktadır. Bu görüşün savunucuları, bu paralel yapının her türlü psikolojik harek&acirc;tı yapmaya açık olduğunu, kişiler hakkında gizli dinlemeler, uydurma delillerle her türlü iftirayı atmaya hazır olduğunu söylemektedir. Bu son eylemi &ldquo;paralel yapı&rdquo;nın yapmış olması ihtimalini güçlendiren şey son dönemlerde Hükümet ile Cemaat&rsquo;in ilişkilerinin gerilmesi ve son olarak da dershanelerin kapatılması girişimi ile restleşme boyutuna varılmış olmasıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Bu ikinci görüşü, yani olan bitenin Hükümet&rsquo;i hedef alan bir operasyon olduğunu söyleyenlerin ekseriyeti, en azından şimdilik, yolsuzluğun olmadığını ileri sürmemektedir. Bu görüşü savunanların bir kısmı yolsuzluk mevzusunun abartılmaması gerektiğini, yolsuzlukların her dönem olduğunu, geçmişte de Menderes&rsquo;e, Özal&rsquo;a karşı, sonradan içi boş olduğu görülen yolsuzluk dosyalarının hazırlandığını söylemektedir. Diğer bir kısmı da yolsuzluğun hafife alınmaması gerektiğini söylemekte ancak yolsuzluğun üzerine nasıl gidileceği hususunda herhangi bir şey söylememektedir. Onlar daha çok denklemin operasyon boyutu üzerinde yoğunlaşmakta ve bunun neden bir darbe olarak okunması gerektiği üzerine enerji sarf etmektedir. Tabii, işin özünde, denklemin darbe yönüne odaklananlar, yolsuzlukla mücadelenin değil operasyonu yapanlarla mücadelenin fikri alt yapısını hazırlamaktadır. Buna göre, &ldquo;önce yolsuzluklarla mı yoksa hükümete karşı hukuk devletinin araçlarını kullanarak bel altından vuran &lsquo;paralel yapı&rsquo; ile mi mücadele edilmeli?&rdquo; sorusuna bu görüştekiler, önce &ldquo;paralel yapı ile mücadele edilmelidir&rdquo; demektedir. Onlara göre, Hükümet&rsquo;in yukarıda zikrettiğimiz &ldquo;hukuk dışı&rdquo; hamleleri meşrudur, çünkü hasım her türlü gayrı meşru yoldan saldıran ilkesiz bir hasımdır. Hükümet, eğer liberal demokrasinin kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı gibi ilkelerine saygılı davranıp, paralel yapının savcılarının kendi aleyhine davalar açmalarına izin verse, kendi eliyle kendi ipini çekmiş olacaktır. Hükümet adil bir yargılamanın olmayacağını bile bile nasıl olup ta kendisini hedef alan davaları kuzu kuzu bekleyebilir? Bu nedenle, hukuka uygun gibi görünen ancak hukukun ruhuna aykırı olan bu darbe girişimine karşı hukuku askıya alarak mücadele etmek mübahtır. Bir kez bu tehlike geçtikten, paralel yapı temizlendikten sonra, olağan hukuku askıya alan demokratik hükümet hukuk devletine yeniden işlerlik kazandıracaktır. Bunun sonrasında da halen açılmış davalar ve ileride açılacak başka davalar, adalete duyulan güven nedeniyle herhangi bir engellemeyle karşılaşmayacaktır. Şimdi bu argümanları savunanlar Hükümet ve ona yakın medya organları ve bazı liberal ve sol demokrat entelektüellerden oluşuyor.</p>
<p class="MsoNormal">Bu görüşlerden ilkinin gücü, ortada yolsuzluk yapıldığına dair ciddi delillerin olması ve bu soruşturmaların arkasında Cemaat&rsquo;in olduğunun hukuki olarak kesin/açık olmamasına karşılık Hükümet&rsquo;in aleni bir şekilde soruşturmaları yavaşlatmaya, engellemeye çalışıyor olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu bakış açısının zayıf yanı olayın siyasi arka planını göz ardı ediyor olmasıdır. Evet, Türkiye&rsquo;de ve dünyada Gülen Cemaati&rsquo;ne bağlı ve kendilerine Hizmet Hareketi adı veren bir sosyal yapı mevcuttur ve bu sosyal yapının mensupları devlet de d&acirc;hil olmak üzere hayatın her alanında rol almaktadır. Hükümet&rsquo;in almış olduğu dershanelerin kapatılması/dönüştürülmesi gibi kamusal kararlardan bu topluluğun üyelerinin de olumsuz etkilenmesi ve Hükümet&rsquo;e karşı toplu ve/ya bireysel tepki geliştirmesi söz konusu olmuş olabilir. Bu çerçevede bu operasyonun aynı zamanda Hükümet&rsquo;i de yıpratmak, ona bir ders vermek amacıyla yapılmış olma ihtimali bir kalemde silinemez.</p>
<p class="MsoNormal">Öte yandan, bu operasyonun Cemaat tarafından yapıldığını ve amacının da yolsuzlukla mücadele olmayıp Hükümet&rsquo;e karşı bir komplo, darbe gerçekleştirmek olduğunu ileri süren argümanın zayıf yanı diğer tüm komplo teorileriyle ortaklaşa sahip olduğu yandır: doğruluğunu kesin olarak ispatlamanın imk&acirc;nsızlığı. Komplo teorisi CIA, Yahudi Lobisi, İsrail ve faiz lobisi gibi uluslar arası ve bölgesel dış aktörleri içine aldığında, Cemaat&rsquo;in yargıda, emniyette, HSYK&rsquo;da kritik konumları ele geçirdiği ve istediği kişiyi istediği şekilde mahkum ettirebileceği tezini ileri sürdüğünde daha komplike ve etkileyici bir hal almakta ancak doğrulanabilirliği de güçleşmektedir. Daha makul bir komplo teorisi, Cemaatin her ne kadar tamamen kontrol edemese de yargıda ve emniyette güçlü olduğu ve Hükümet&rsquo;e ciddi bir zarar vermek için bu gücünü kullanarak davaları açtığını ileri süren görüş olabilir. Bu görüş ilkine göre daha az etkileyici ama daha inandırıcı bir tezdir.</p>
<p class="MsoNormal">Şimdi, 17 Aralık süreci hakkındaki bu iki farklı bakış açısının bundan sonra ne yapılması gerektiği ile ilgili olarak sunduğu iki yol haritası bulunmakta. Birinci bakış açısı bunun tamamen bir yolsuzluk operasyonu olduğundan hareketle sadece yolsuzlukların üzerine gidilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. İkinci bakış açısı ise &ldquo;yolsuzluk bahane Hükümet&rsquo;e vurmak şahane&rdquo; sloganı altında öncelikle paralel yapının üzerine gidilmesini salık vermektedir. Komplo teorilerinden hangisini kabul ettiğiniz, paralel yapı ile mücadelede yanınıza alacağınız cephaneleri de belirleyecektir. Eğer birinci türden, etkileyici ve komplike bir komplo teorisi sizi ikna etmişse &ldquo;bataklığı kurutmanın&rdquo;, &ldquo;top yekun savaşın&rdquo;, &ldquo;kangrenli uzvun kökten kesilmesinin&rdquo; gerektirdiği ekipmanı yanınıza alırsınız. Bu durumda, kurunun yanında birçok yaşın da yanma ihtimali vardır. Aslında komplonun bir parçası olmayan ama Gülen Cemaati&rsquo;ne bir şekilde sempati duyan herkes ve bu arada Cemaatle ilişkisi olmayan ama iktidara muhalif olan başkalarının da arada defterinin dürülmesi söz konusu olabilir. Komplo teorisinin büyüklüğü nispetinde liberal demokrasinin hukuk devleti ilkesinin temeli olan suçsuzluk karinesi, suçun ve cezanın şahsiliği gibi prensipler çiğnenir. Yok, eğer daha mütevazı bir komplo teorisi size makul görünüyorsa o zaman mücadelede de daha ılımlı olup sadece sorunlu gördüğünüz alanın üzerine gidebilirsiniz. Teorinizde yanılmanız durumunda masum insanlara vereceğiniz zarar da daha sınırlı olacaktır. Üzülerek belirtmeliyim ki, Hükümet kanadında h&acirc;kim olan görüş daha çok bu büyük komplo teorisi gibi görünmektedir.</p>
<p class="MsoNormal">Evet, gerçekten de bu operasyonlar Hükümet&rsquo;i siyaseten yıpratmak için yapılmış olabilir. Bu liberal demokratik bakış açısından problemli bir durumdur. Liberal demokratlar, erklerin birbirine hasmane biçimde yaklaşmasını doğru bulmaz. Öte yandan, suçsuzluk karinesine saygılı olmakla beraber, ortada yolsuzluk yapıldığına ilişkin ciddi deliller ve iddianameler dururken, liberal demokratlar yargının bu meselenin üzerine gitmesinin engellenmesini de kabul edemez. Bir liberal demokrasi açısından, Hükümet&rsquo;in yolsuzlukların üzerine etkin bir şekilde gidilmesini engelleyecek şekilde yargıyı kendi denetimi altına alması yanlışı, eğer doğruysa, Cemaatin yargıdaki ve emniyetteki pozisyonunu Hükümet&rsquo;i siyaseten yıpratmak üzere kullanmasından daha büyük bir günahtır. Çünkü bu kuvvetler ayrılığı prensibinin efektif olarak sona erdirilmesidir. Yargı tamamen işlevsizleştirilip amiyane tabirle &ldquo;şamar oğlanı&rdquo;na dönüştürülmez ise bir gün mutlaka dönüp yargıdaki yetkilerini kötüye kullananlardan hukuk önünde hesap sorulabilir. Ama eğer yargı tamamen yürütmenin kontrolü altına girerse Hükümet&rsquo;in siyasi yetkilerini kötüye kullanmasının hukuki hesabı nasıl sorulabilir? Eğer Hükümet&rsquo;e siyasi olarak zarar vermek maksadıyla bu davaları açmışlarsa, savcıların ahlaken yanlış bir eylem içerisinde olduklarını söyleyebiliriz. Ama bu onların hukuken yanlış yaptıkları anlamına gelmez. Burada asıl mesele, delillerin gerçek olup olmadığıdır. Eğer deliller sahte ise o vakit hem ahlaken hem de hukuken yanlış yapıldığı söylenebilir ve bu savcıların hukuk önünde hesap vermesi beklenir. Evet, savcıların görevi yanlışların, suçun ve suçluların üzerine gitmektir. Doğru delillere dayandığı sürece, bir savcının bir suçla ilgili olarak dava açması değil dava açmaması sorunlu bir durum olurdu. Bu çerçevede, eğer geçmişte siyasilerin karıştıkları suçlar olmuş ve savcılar bunlardan haberdar oldukları halde dava açmamışlarsa, bu savcılar hakkında gerekli hukuki işlemler yapılmalıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Bugün Hükümet&rsquo;in yapması gereken yolsuzlukla ilgili tüm iddiaların üzerine kararlılıkla gitmektir. Savcılara görevden el çektirmek yerine, onlara iddialarını ispatlamak için baskıdan masun bir çalışma ortamı sağlanmalıdır. Nitekim bir hukuk devletinde sanıkların suçsuzluklarını ispatlamaları değil savcıların bu kişilerin suçlu olduklarını ispatlaması esastır. Eğer iddianameleri hazırlayan savcıları görevden alır ve onların yerine yeni savcılar getirirseniz, sanıklar gerçekten suçsuz olsalar bile, yeni savcıların suçlamaları geri çekmeleri halinde veya mahkemenin beraat kararı vermesi halinde sanıklar kamunun vicdanında hiçbir zaman aklanma imk&acirc;nına sahip olmayacaklardır.</p>
<p class="MsoNormal">Yolsuzlukların üzerine gitmeyip bunların siyasi birer operasyon olduğu kabulünden hareketle çözümü de siyasette aramak bildiğimiz anlamda hukuk devletinin ve kuvvetler ayrılığı prensibinin sonu olacaktır. Bu kurumların feda edilmesi bireyin ve onun özgürlüğünün de güvencesiz kalacağı anlamına geldiği için liberal perspektiften affedilemez bir günahtır. Hükümet&rsquo;in öncelikli olarak yolsuzlukla değil bu operasyonu yapanlarla mücadele etmesi gerektiğini ileri sürenler yukarıda bahsettiğimiz komplo teorilerine, özellikle de ilkine dayanıyorlar. Bize &ldquo;tehdit öylesine büyük ki, şu an yargının bağımsızlığını kabul etmek, hukuk devleti ilkesini savunmak doğru değil. Bu olağanüstü bir dönem ve bu dönem geçtiğinde hukuk devleti demokratik seçimle işbaşına gelmiş Hükümet tarafından restore edilecektir&rdquo; diyorlar. Bir bakıma bizi &ldquo;ölümü gösterip sıtmaya razı etmek&rdquo; istiyorlar.</p>
<p class="MsoNormal">Evet, eğer komplo teorisini kabul edersek sıtmaya razı olabiliriz. Peki ya komplo teorisi doğru değilse? Ya durum iddia edildiği kadar vahim değilse? O zaman sıtma olduğumuzla kalacağız. Ve işin daha kötüsü bu kronik bir sıtmaya dönüşüp bizi orta ve uzun vadede ölüme de götürebilir. Kamu tercihi teorisyenlerinin söylediği gibi siyasi aktörler (bürokratlar ve seçmenlerin yanı sıra) ellerindeki gücü daima genişletme eğilimindedir. Bu aktörlerin olağanüstü durum argümanlarıyla yetkilerini bir kez genişletmelerine imk&acirc;n tanındığında, olağanüstü durum ortadan kalktığında bu yetkileri geri almak mümkün olmayabilir. Kaldı ki, en azından 2011&rsquo;den bu yana demokrasi ve özgürlük karnesinde kırıkları geçer notlarından daha fazla olan AK Parti Hükümeti&rsquo;nin ele geçirdiği sınırlanmamış gücü insan haklarına zarar vermeksizin kullanacağını ve zamanı geldiğinde kendiliğinden bu güçten feragat edeceğini beklemek kanımca oldukça riskli bir davranış olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">&ldquo;Peki &ldquo;paralel yapı&rdquo; hakkında ne yapacağız? Onu kendi haline bırakıp devleti ele geçirmesine, siyaset üzerinde vesayet sistemi kurmasına izin mi verelim?&rdquo; diye soranlar olabilir. Devlet içerisinde böyle bir yapılanmanın olduğuna ilişkin olarak birçok gazeteci yazıp çizdi. Kamuoyunda da böyle bir yapılanma olduğuna dair yaygın bir kanı var. Metropoll Araştırma Şirketi&rsquo;nin yaptığı bir araştırmaya göre, &ldquo;Devlet içinde Gülen Cemaati&rsquo;nin paralel bir yapılanma oluşturduğuna inanıyor musunuz?&rdquo; sorusuna ankete katılanların %57&rsquo;si Evet; %23&rsquo;ü Hayır; %20&rsquo;si Fikrim Yok cevabını vermiş.<a name="_ftnref1"></a> Gazetecilerin bu konuda yazması veya kamuoyunda böyle bir kanının olması böyle bir yapılanmanın olduğunu ispat etmez. Ama bizim de liberal demokratlar olarak tetikte olmamız için ciddi uyarılar sunar. Daha önce de ifade ettiğim gibi, toplumda her inançtan her siyasi çizgiden insanlar mevcuttur ve devlet içinde de bu kişilerin görev alması gayet doğaldır. Devlet insan haklarına saygılı tüm inanç ve siyasi görüşler karşısında tarafsızdır. Vatandaşlar sivil toplum içinde tarafsız olmak zorunda değillerdir. Kendileri gibi düşünen ve inananlarla bir araya gelebilir ve onlara karşı daha korumacı, kollayıcı olabilir. Ancak, bir kez devlet içinde çalışmaya karar verdiğinde tüm bireyler hizmet sundukları vatandaşlara karşı tarafsız davranmak durumundadır. Bir devlet görevlisinin kendi inancından, etnik grubundan, cemaatinden olana kayırmacılık; kendinden olmayanlara ayrımcılık yapması kabul edilemez bir şeydir. Bireyler özel hayatlarında eşlerinden, şeyhlerinden, kendi vicdanlarından ve/ya akılarından emir alıyor olabilirler. Ancak, bir kez devletin çalışanı olduklarında insan haklarını koruyan anayasadan emir alırlar. Amirlerinin verdikleri emirleri bu anayasaya uygun olduğu sürece uygulamakla yükümlüdürler. Eğer bir devlet memuru anayasayı bir kenara bırakıp eşinden, şeyhinden veya yasayla gösterilmiş amiri dışında başka birinden emir alarak eylemde bulunuyorsa, tarafsızlığını yitirip devlet memuru vasfını kaybeder. Böyle kişilerin devlet memuriyetine son verilmeli ve haklarında cezai işlem yapılmalıdır. Bu çerçevede, &ldquo;paralel yapı&rdquo; ile mücadele kapsamında cemaatle ilişkili olan herkes hakkında toptan bir cezalandırma içerisine girmek hukukla bağdaşmaz. Yapılması gereken, suçun ve cezanın şahsiliği prensibi gereği sadece görevini kötüye kullanan devlet memurlarından delillere dayalı olarak hukuk önünde hesap sormaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Cemaatler <strong>sivil toplumda</strong> aktif olması gereken sosyal yapılardır. Onlar, insanlara kendi inançlarını tebliğ edebilirler. Onlar eğitimde, hayır işlerinde birbirleriyle kıyasıya rekabet edebilirler. Bu rekabet durumu piyasa ekonomisi yanlısı biz liberalleri memnun eder. Ama cemaatlerin devlette bilinçli bir şekilde kadrolaşmakta, devleti ele geçirmekte rekabet etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Bir cemaat neden devlette kadrolaşmak ister ki? Benim aklıma iki olasılık geliyor: Kendi inancını devletin eğitim, diyanet vb. imk&acirc;nları ile daha etkin bir şekilde yaymak ve/ya devleti tümden ele geçirip totaliter bir biçimde kendi inancını tüm topluma dayatmak. İkincisi birincisinden daha vahim olan bu iki amaç da gayrı meşrudur.</p>
<p class="MsoNormal">Biz liberallerin bu türden gelişmeleri engellemek için yapması gerekenlerin başında devleti ele geçirilmesi arzu edilir bir yapı olmaktan çıkartmak gelmektedir. Devleti öylesine basit ve küçük hale getirmeliyiz ki, o hiç kimsenin ele geçirmeyi arzu etmeyeceği bir &ldquo;yük&rdquo; olarak görülmeye başlansın. Hani ortaklaşa hayatın yapılmasını zorunlu kıldığı ama çok az kimsenin sorumluluk almaya hevesli olduğu işler vardır ya&hellip; Rahatına düşkün birisi için apartman yöneticiliği, yazıp çizmeye hevesli akademisyenler için bölüm başkanlığı, dekanlık vb. idari görevler ne anlam ifade ediyorsa vatandaşlar için de devlet yöneticiliği o anlama gelir hale gelmeli&hellip; Nasıl çok az insan çöplerin kapının önüne konmaması, aidatların zamanında toplanması gibi sıkıcı işlerle uğraşmayı arzularsa, çok az vatandaş ta bütün işi asker, polis ve yargı eliyle kamu düzenini korumak ve vergi toplayarak bu işleri finanse etmekle sınırlı bir devleti ele geçirmek ister hale gelmeli. Tabii, bu sadece Türkiye için değil dünyadaki en yerleşmiş liberal demokrasiler için bile uzak bir hayal&hellip; Ama gerçekleştirilmesi için çaba sarf etmeye değecek bir hayal.</p>
<p class="MsoNormal">Bir taraftan devleti kimsenin ele geçirmek istemeyeceği bir &ldquo;yük&rdquo; haline getirmek için çaba sarf ederken, bir taraftan da hali hazırda dağıttığı rantlarla pek çok grubun iştahını kabartan devletin yozlaşmasını mümkün mertebe azaltmak için yeni politikalar geliştirmeliyiz. Kanımca, ilk olarak devlet personel rejimini reforme etmeliyiz. Devlete memur alımlarının tamamıyla şeffaf ve kayırmacılıktan uzak bir şekilde liyakat temelinde gerçekleştirilmesini savunmalıyız. Bu doğrultuda yapılması gereken şeylerden birisi işe almada mülakat sisteminin kaldırılması olabilir. Vatandaşların mezhebi, etnik kökeni, cinsiyeti, yaşam biçimi devlete eleman almada asla kriter olmamalı. Devletin kontrolündeki ÖSYM&rsquo;nin yaptığı Kamu Personeli Seçme Sınavı gibi sınavlarda son yıllarda çıkan skandallar göz önüne alındığında, bu kurumun köklü bir reforma tabi tutulması veya reform etmek mümkün değilse kapatılıp uluslar arası saygınlığı olan bir sınav kurumundan hizmet alınması uygun olacaktır.&nbsp;&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Yine yozlaşma ve yolsuzluğu engellemek için Devlet İhale Kanunu yeniden yazılmalı ve siyasetçi ve bürokratların para harcamalarına sıkı denetim getirilmelidir. Ordu harcamaları da dahil olmak üzere devletin tüm harcamaları üzerinde Sayıştay&rsquo;ın veya başka bir bağımsız/özerk kurumun kontrolü kesin olmalıdır. Bunlardan daha temel olarak Kamu Tercihi Teorisi&rsquo;nin bize söylediği gibi devleti sadece siyasal olarak değil ekonomik olarak da sınırlayan bir anayasa hazırlanmalıdır. Sadece anayasa değişikliklerinde değil devlette yozlaşmanın önüne geçmek üzere hazırlanan tüm bu yasal düzenlemelerde değişiklik yapılması için Meclis&rsquo;te nitelikli çoğunluk aranmalıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Evet, 17 Aralık Süreci&rsquo;ni liberal demokratik ilkeler ışığında değerlendirmeye çalıştım. Bu değerlendirmede liberal demokrasinin üzerinde yükseldiği ilkelerden taviz vermememiz gerektiğini vurguladım. Biz liberaller, bireyin özgürlüğü üzerine titreriz. Liberal demokrasi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı prensibi, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi kurum ve ilkeler hep bu özgürlüğü korumaya hizmet ettikleri için değerlidir. Biz nasıl ifade özgürlüğünün, din ve vicdan özgürlüğünün üzerine getirilmek istenen kısıtlamalara bireyi koruyabilmek için tüm gücümüzle karşı koyuyorsak, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve anayasal demokrasi gibi ilkelerin de zedelenmesine aynı şekilde karşı çıkmalıyız. Bu ilkelerden bir kez taviz verirsek onları bir daha geri alabilmemiz mümkün olmayabilir.</p>
<p class="MsoNormal">Bu noktada ifade etmeliyim ki, Türkiye&rsquo;de hali hazırda liberal demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile yerleştiği, kusursuz işleyen bir hukuk devletine sahip olduğumuz ve şimdi bizim onları feda etme tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzu ileri sürmüyorum. Ben burada olması gerekenden, ilkeden hareketle bir pozisyonu savunuyorum. Bir bakıma, böyle yaparsak, hukuk devleti idealine daha uygun davranmış, ona yaklaşmış oluruz diyorum. Türkiye&rsquo;de zaten hukuk devleti yoktur dolayısıyla Hükümet&rsquo;in yaptıkları da hukuk devletinin ihlali değildir demek, olandan kalkarak olması gereken hakkında fikir beyan etmeye karşılık gelebilir. Eğer bu argümantasyonu benimsersek yarın hiçbir konuda liberal ilkelerden hareketle ülkemizde olup biteni değerlendiremez, eleştiremez duruma düşebiliriz.</p>
<p class="MsoNormal">Bu yazıyı okuyan kimi liberal dostlarım benim ilkelerden hareket ettiğim ama maddi bilgi eksiğimden dolayı yanlış sonuçlara vardığımı düşünebilir. Kısacası, onların gözünde ben &ldquo;naif&rdquo; bir liberal olabilirim. Evet, belki gerçekten yanılıyorum. Belki gerçekten komplo teorisi doğru ve ben sıtmayı reddederek ölüme yürüyorum. Vicdanım bana liberal ilkelere sadık kalmamı söylüyor. Ben liberal ilkelere sadık kalmamızın özgürlüğün en sağlam garantisi olduğunu düşünüyorum. Ama sahip oldukları maddi bilgilerle ortada olağanüstü bir durumun olduğundan emin olan ve bu nedenle liberal ilkelerin geçici olarak da olsa askıya alınması gerektiğini söyleyenler yanılıyorsa onlar liberal ilkeleri feda etmiş olacaklar.</p>
<p class="MsoNormal">Pierre Bayle (2005: 233-36)&rsquo;in aktardığı tarihi bir olay içine düştüğümüz durumu anlamamıza yardımcı olabilir. Fransa&rsquo;da bir kadının kocası savaşa gider. Kocaya çok benzeyen bir adam cephede kadının kocasıyla tanışır ve onun özel hayatına ilişkin pek çok şey öğrenir. Savaşta koca ölür ve kocaya çok benzeyen adam kocanın yerine geçerek köye döner ve kadına gerçek kocasıymış gibi davranır. Kadın, kocası sandığı kişiyle birlikte olur. Pierre Bayle sorar, &ldquo;bu kadın gerçekte kocası olmayan bir adamla birlikte olarak günahk&acirc;r mı olmuştur?&rdquo; Bayle&rsquo;in cevabı &ldquo;hayır&rdquo;dır. Kadın, kocası ile birlikte olabileceği/olması gerektiğini söyleyen vicdanının sesini dinlemiş ve kocası sandığı kişi ile olmuştur. Eğer kadın, vicdanı ona kocası ile birlikte olması gerektiğini söylediği ve o kişinin kocası olduğunu düşündüğü halde birlikte olmasaydı veya o kişinin kocası olmadığını farketseydi ve &ldquo;kocan olmayan bir kişi ile birlikte olmamalısın&rdquo; diyen vicdanına aykırı davranıp birlikte olsaydı günahk&acirc;r olurdu.</p>
<p class="MsoNormal">Kim bilir, belki ben ve benim gibi düşünenler vicdanının sesini dinleyerek hata yapan kadının durumundayızdır. Ancak, ben ileride, &ldquo;o gün sahip olduğum bilgiler ışığında vicdanımın sesini dinleyerek temel liberal ilkeleri savundum&rdquo; diyebilirim. Başka arkadaşlarımız da sahip oldukları bilgiler ışığında vicdanlarının sesini dinlediklerinde liberal ilkelerin uygulanmaması gerektiğini düşünüyor olabilir. Bu çerçevede ileride hangi taraf haksız çıkarsa çıksın, ki bu kesin olarak hiçbir zaman bilinemeyebilir, hiç kimse vicdanının sesini dinlediği için utanılacak bir şey yapmamış olacaktır diye düşünüyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div><!--[if !supportFootnotes]--> </p>
<hr size="1" />
<!--[endif]--></p>
<div id="ftn1">
<p class="MsoFootnoteText"><a name="_ftn1"></a> İhsan Dağı, &ldquo;Peki, Vatandaş Ne Diyor?&rdquo;, <a href="http://www.zaman.com.tr/">http://www.zaman.com.tr</a>, Erişim Tarihi, 31.1.2014</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/17-aralik-surecini-liberal-degerler-ile-okumak/">17 Aralık Sürecini Liberal Değerler ile Okumak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebeveyn İktidarının Sınırları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ebeveyn-iktidarinin-sinirlari-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Nov 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ebeveyn-iktidarinin-sinirlari-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde kendimizi birden bire başbakanın söylediği “kız ve erkek öğrencilerin aynı evde veya yurtlarda kalmasına müsaade etmeyeceğiz” tartışmasının içinde bulduk. Konuyu “muhafazakârlık, hayat tarzı…” gibi tartışmalarına girmeden –ki yeterince tartışılıyor- ebeveynlerin çocuk üzerindeki iktidarının sınırları ve güncel tezahürü olarak ele almak istiyorum. Ebeveyn iktidarının varlığı ve sınırları büyük İngiliz düşünür John Locke (1632-1704) tarafından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ebeveyn-iktidarinin-sinirlari-2/">Ebeveyn İktidarının Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Son günlerde kendimizi birden bire başbakanın söylediği “kız ve erkek öğrencilerin aynı evde veya yurtlarda kalmasına müsaade etmeyeceğiz” tartışmasının içinde bulduk. Konuyu “muhafazakârlık, hayat tarzı…” gibi tartışmalarına girmeden –ki yeterince tartışılıyor- ebeveynlerin çocuk üzerindeki iktidarının sınırları ve güncel tezahürü olarak ele almak istiyorum. Ebeveyn iktidarının varlığı ve sınırları büyük İngiliz düşünür John Locke (1632-1704) tarafından ortaya konulmuştur. Düşünür ailenin çocuk üzerindeki iktidarını “paternal iktidar” olarak ifade eder. Bu gün geldiğimiz noktada ebeveynlerin çocuk üzerindeki paternal iktidarı büyük ölçüde devlete geçmiştir. Ailelerin kendi etkinsiz iktidarlarının sınırlarını devletin otoritesi ile genişletme eğiliminde olduklarını gösteren pek çok emare mevcuttur.</p>
<p class="MsoNormal">“Ailelerden gelen şikâyetlere sessiz kalmayız” dedi başbakan, böylece toplum vezninde ailelerin talepleri ile atacakları adımları meşrulaştırma çabasına girişti. Bunun müstakil bir talep olduğunu düşünebilirdik lakin kısa süre önce yaşanan bazı gelişmeler ailenin çocukları üzerindeki iktidarlarının yansımasının yozlaştığını gösteriyor. Nitekim, ailelerden gelen yoğun baskı nedeniyle çocukların okula devam ederken giyecekleri kıyafetlerin eskisi gibi forma olması yönünde bir oylama yapılmasına karar verildi. Gerçekleşen tercihlere göre, okulların pek çoğunda okul formasının devam ettiğini basından öğrendik. Yani, ebeveynler çocukları üzerindeki iktidarlarını devlet eliyle gerçekleştirdi. Anne-babalar, bağzı küçük kaygılarla (kıyafet tartışması, ne giyilecek sorunu gibi) çocuğu üzerindeki söz hakkını devleti aracı kılarak gerçekleştirdi. Bu ebeveynlerin doğal iktidarının sınırlarını zorladıklarını gösterir bir emaredir. Ele aldığımız konuda da ailelerin bazıları kendi reşit veya değil çocukları üzerindeki kendi yetkilerini devlete tevdi etme arayışında oldukları görülüyor. Bu durumda “kötü kişi” hükümet olacaktır, anne-babalar çocukları üzerinden –güya- iktidarlarını kaybetmeden söz sahibi olmaya devam edeceklerdir.</p>
<p class="MsoNormal">Aile kurumunun, aşırı etkisiz kılınması bu manzaraya yol açmıştır. Çocuk koruma kanunları vb. yaptırımlar ailelerin etkisini azaltırken diğerlerinin etkisini tam tersi oranda arttırmaktadır. Türkiye’de ailelerden beklenilen, resmi ideolojiye bağlı birer yurttaş yetiştirilmesidir. Cumhuriyet, kendi bekası için, özgür bireylerden çok vatan için kendini feda edecek yurttaşlar arzulamaktadır. Zorunlu eğitim, zorunlu vergi vermek, zorunlu askerlik gibi kurumlar çocuk üzerindeki ebeveyn haklarını aşındırmak için gündeme getirilmiştir. Aile kurumu zayıflamış, erken yaştan itibaren çocukların “bakımı” dışında kalan tasarruf hakları elinden alınmıştır.</p>
<p class="MsoNormal">“Aile kurumunun çok önemli olduğunu” söylemek, sık sık nutuk atmak yeterli değildir. Aile Bakanlığı gibi kurumsal düzenlemeler de yetersizdir. Ailenin çocukları üzerindeki belirleyici rolünün aileye iadesi zamanı gelmiştir. Aileler, çocuklarının nasıl bir insan olmasını istiyorlarsa öyle yetiştirmelidir. Ebeveynler güçlendirilmelidir, çocuklarının üzerindeki hakları tanınmalı, özellikle eğitim ve değerler aktarımında aile kararları esas alınmalıdır. Zorunlu askerlik, zorunlu vergi gibi uygulamalar rızaya dayalı biçiminde yeniden tasarlanmalıdır. Bireysel eğitim, evde eğitim, özel okul açılmanın kolaylaştırılması, ders, müfredat, öğretmen ve okul seçiminin tamamen ailelere bırakılması gerekmektedir. Çocuk yasal reşit çağına geldiğinde özgür bırakılmalı, devletin ve toplumun pozitif müdahalelerine son verilmelidir.</p>
<p class="MsoNormal">maliilkaya@hotmail.com</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ebeveyn-iktidarinin-sinirlari-2/">Ebeveyn İktidarının Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokratikleşeceğiz Ama Nasıl Bir Demokrasi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/demokratiklesecegiz-ama-nasil-bir-demokrasi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/demokratiklesecegiz-ama-nasil-bir-demokrasi-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>            Son ayların sihirli kavramı: “demokrasi”. Öyle ki demokrasi kelimesi geçmeyen bir an bile olmadı. Demokratikleşmeye o kadar bel bağlanıyor ki her şey ona, demokratikleşmeye bağlı gibi görünüyor&#8230; Özellikle doğrudan demokrasinin faziletleri ön plana çıkarılarak, temsilî demokrasinin zaafları sayılıp dökülüyor. Şüphesiz demokratik bir yönetim ve karar alma mekanizması çok önemli. Bununla [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokratiklesecegiz-ama-nasil-bir-demokrasi-2/">Demokratikleşeceğiz Ama Nasıl Bir Demokrasi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 10px">            </span><span style="font-size: 10px">Son ayların sihirli kavramı: “demokrasi”. Öyle ki demokrasi kelimesi geçmeyen bir an bile olmadı. Demokratikleşmeye o kadar bel bağlanıyor ki her şey ona, demokratikleşmeye bağlı gibi görünüyor&#8230; Özellikle doğrudan demokrasinin faziletleri ön plana çıkarılarak, temsilî demokrasinin zaafları sayılıp dökülüyor. Şüphesiz demokratik bir yönetim ve karar alma mekanizması çok önemli. Bununla beraber demokrasimiz “liberal” demokrasi mertebesine sahip değilse dikkatli olmalıyız.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> Demokrasi teori ve uygulamasında iki ana akımdan söz edebiliriz. Birincisi, Türkiye’de daha çok kabul gören Kıta Avrupası demokrasi anlayışı buna; pozitif veya müdahaleci demokrasi diyebiliriz. İkincisi ise, Anglosakson geleneğinin benimsediği liberal demokrasi veya sınırlı demokrasi olarak adlandırabiliriz.  </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>            Demokrasinin teorisi, farklı boyutları olan bir kavramlar demeti olarak kabul edilebilir. Her ideolojinin zihninde demokrasi ayrı ayrı kodlamalarla yer alıyor. Klasik demokrasi tanımının en yaygını Abraham Lincoln’un tanımıdır: “halkın halk tarafından halk için yönetimi”  (Holden, 2007:6). Holden, söz konusu demokrasi anlayışının beraberinde bir dizi sorunu, karşıtlığı taşıdığını ifade etmektedir. Gerçekten de; “halk”, halkın yönetimi” “halk için” kavramları esnek, içi farklı tarihsel dönemlerde, farklı siyasal ideolojiler tarafından ayrı ayrı doldurulmuştur. Demokrasi, doğrudan ve dolaylı olarak iki biçimde hayata geçirilebilir. Müdahaleci demokrasi modelinde, doğrundan demokrasi yönteminin en makbul demokrasi biçimi olduğu kabul edilir. Yönetim ile sivil ve özel alan birbirine karışmıştır. Çıkar grupları, örgütlü, sürekli ve şiddete değin varan yöntemlerle karar ve tercihleri kendi lehlerine döndürmek arayışındadırlar. Örneğin Fransa’da çiftçiler, kendi lehlerine, çoğunluğun aleyhine olacak birçok karar alınmasını sağlamaktadırlar. “Hayek, demokrasiler için asıl tehlikenin bireylerin bencilliği değil grupların bencilliği olduğunu ve grup bencilliğinin yol açtığı kural tanımaz yıkıcı rekabetin demokrasiyi yozlaştırdığını söyler” (Yayla, 2012:214). Hayek’in isabetle işaret ettiği gibi, ne kadar demokrat olduğumuz değil, demokrasinin muhtevası çok daha önemlidir. Bu anlamda Avrupa’da doğan sosyalist demokrasi tecrübesinin hak ve özgürlüklerin çiğnendiği kara günlere yol açtığı hepimizin malumudur. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>            Klasik Kıta Avrupa demokrasi geleneği çok önemli sakıncaları bünyesinde barındırır. Liberal demokrasi anlayışının tersine pozitif demokrasisi, yönetim erkinin alanını sürekli genişleten,  yedine dağıtan, pozitif özgürlük veya pozitif haklar temelinde kurumsallaşmıştır. Yönetime katılımın sağlanması (doğrudan demokratik kanallar yolu ile ) her zaman her durumda arzu edilir bir durum değildir. Doğrudan her konunun siyasal katılım yolu ile çözüme bağlanması teknik olarak mümkün değildir. Sürece katılamayanlar katılanlar tarafından baştan dışlanmış olur. Bu tarz bir yönetim ile çıkar grupları, meslek örgütleri ellerindeki araçları (iletişim, medya vb.) etkin kullanma ayrıcalığıyla çoğunluğun aleyhine karar almaları muhtemeldir. Örneğin güncel bir konu olan memurların kıyafetinin belirlenmesi üzerine getirilecek kısıtların neler olacağının bir katılımcı demokrasi konusu yapılması başlı başına yanlıştır. Bu yolla temel bir hak katılanların (demokratik sürece) lehine olacak şekilde kısıtlar konur. Oysa demokrasi burada geçerli bir yöntem değildir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>            Liberal demokrasiyi anlamak için biraz geriye gitmek gerekiyor. Liberal öğretinin temelinde yönetimin, bir sözleşme ile teşekkülü ve bireylerin temel haklarını koruma görevi söz konusudur. Liberal doktrinde demokrasi araçsal bir özellik taşır. Liberal demokraside, özgürlüklerin korunması, özel alana müdahil olunmaması vurgusu dikkat çeker. Temsili demokrasi siyasal karar almada yeterli bir usul olarak kabul edilir. Devlet, etnik, dinî, meslekî ve diğer gruplar karşısında tarafsız şekilde konumlanmıştır. Yönetim (devlet) sınırlıdır, sınırları oluşturan anayasalar, haklar listesi, hukuk gibi araçlar yönetim erkini kısıtlar. Yönetimin sınırlarla çevrilmesi, hem yönetimin alanını daraltır hem de siyaset kurumunun karar verme eylemlerini gereksiz kılar. Liberal demokrasi; sınırlı bir alanda cereyan eder. Zira devlet temel haklar konusunda negatif, dağıtıcı olmayan, hukukî çerçeve ile sınırlıdır. Demokrasimizin yönü liberal demokrasi olmak durumundadır. Demokrasi ancak liberal etiketini taşıyorsa gerçek anlamda değerli olur,  yoksa kerameti kendinden menkul bir demokrasi anlayışı başımıza yeni dertler açar.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span><span style="font-size: 10px">Yayla, A. (2012) </span><em style="font-size: 10px">Siyaset Teorisine Giriş, </em><span style="font-size: 10px">İstanbul: Kesit Yayınları.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> Barry, H. (2007)<em> Liberal Demokrasiyi Anlamak, </em>Ankara: Liberte Yayınları.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-size: 10px">maliilkaya@hotmail.com</span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokratiklesecegiz-ama-nasil-bir-demokrasi-2/">Demokratikleşeceğiz Ama Nasıl Bir Demokrasi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitim Reformunda Bir Öneri “Liberal Eğitim”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/egitim-reformunda-bir-oneri-liberal-egitim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jul 2013 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/egitim-reformunda-bir-oneri-liberal-egitim/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevcut eğitim sisteminin, yapısal, fonksiyonel önemli problemleri olduğunu kabul ediyoruz. Sahici bir eğitim reformu konusunda büyük bir görüş birliği mevcut. Bununla beraber nasıl bir eğitim sistemi olması gerektiği konusunda zihinler bulanık. Ben bu noktada liberal eğitim önerisini tartışmaya açmakta yarar görüyorum. “Liberal eğitim de nerden çıktı?” diye soranları duyar gibi oluyorum. Yeni anayasamızın liberal olmasını [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-reformunda-bir-oneri-liberal-egitim/">Eğitim Reformunda Bir Öneri “Liberal Eğitim”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Mevcut eğitim sisteminin, yapısal, fonksiyonel önemli problemleri olduğunu kabul ediyoruz. Sahici bir eğitim reformu konusunda büyük bir görüş birliği mevcut. Bununla beraber nasıl bir eğitim sistemi olması gerektiği konusunda zihinler bulanık. Ben bu noktada liberal eğitim önerisini tartışmaya açmakta yarar görüyorum. “Liberal eğitim de nerden çıktı?” diye soranları duyar gibi oluyorum. Yeni anayasamızın liberal olmasını kabul edilir/ arzu edilir buluyorsak, demokrasimizin “liberal demokrasi” ile taçlanmasını istiyorsak, kısaca özgür toplum hedefimizde samimiysek, liberal kurumlara, liberal değerlere, liberal piyasa sistemine ulaşmak dışında seçenek yoktur. Kaldı ki; özgür toplumun değerleri, kurumsal yapılarla (tarafsız yargı, rekabete dayalı piyasa ekonomisi, sınırlı devlet, birey hak ve özgürlükleri, vb.) desteklenmediği takdirde tesis edilemez ve sürdürülemez.</span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">Liberal Eğitim</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Liberal eğitimin amaçlarının neler olduğunu; Mont Pelerin Topluluğu 1992-1994 dönemi başkanlığını yürüten Prof. Dr. R.Max Hartwell’in cemiyetin dönem çalışmalarının başlangıcı dolayısıyla Fransa’nın Cannes şehrinde 25 Eylül&#8217;de yaptığı harikulade açış konuşmasından yola çıkarak değerlendirebiliriz. Hartwell, liberalizmin daha popüler birçok konusu olmakla birlikte “Bir Liberalin Eğitimi”* konusunu ele alarak eğitimde olup bitenlerin ne kadar önemli olduğunu göstermek istemektedir. Hartwell’in ilk olarak öne sürdüğü husus, “çocukların ailelerine ait&#8221; olduğu gerçeğini hatırlatmaktır. Eğitimin devletin işi olduğu inancı, çocukları ailelerinin değil, devletin mülkiyetine geçirmek olarak tezahür etmektedir. Klasik eğitim içeriğini belirleyen “bir meslek ve iş kazandırma ve devlete bağlı yurttaş yetiştirme” görevini reddeden Hartwell <em>“Ben, liberal bir ebeveyn olarak, bundan daha fazlasını istiyorum. Ben, iyi davranışların kabul gördüğü ve takdir edildiği; doğru yanlış hakkında genel bir anlayışın olduğu; nezaket, sempati, kibarlık, terbiye, doğruluk ve dürüstlük erdemlerine değer verilen bir dünya istiyorum”  </em>diyerek, liberal eğitimin temel yapısının ne olması gerektiğini açık seçik ifade etmiştir. Sıralanan bireysel erdemlere hangimiz, hangi gerekçeyle karşı koyabiliriz. Doğruluk, kibarlık, terbiye gibi insani hasletler gözümüzün önünde yok olup gidiyor. Türkiye’de de eğitim sistemi, insani değer ve erdemleri yok etmek/başkalaştırmak ile görevli gibi görünüyor. </span></p>
<p class="MsoNormal"><strong><span lang="TR">Liberal Eğitimin İçeriği</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Demokratik özgür bir toplum idealine sahip, bir dünya arayışında bireylerin pozisyonu çok önemidir. Liberaller için toplum, somut bireye göre daha afaki bir konum teşkil eder. Nihayetinde toplumun birer üyesi olan bireylerin özgür iradeleri sonucunda seçimleri, tutumları ve eylemleri “toplumu” belirler. Bu nedenle bireysel eğitim çok kritik bir yere sahiptir. Ailenin karar verici olduğu (çocuk istismarı vb. durumlar dışında) liberal eğitim beş temel değer üzerinde temayüz eder. Hartwell bu beş değeri şöyle sıralamaktadır:</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Terbiye:</span></strong><span lang="TR"> Temelde terbiye, insanlara saygı ve sempati duymak, onları anlamak, onlarla ilgilenirken sabır, nezaket göstermek, yüz yüze ilişkilerde düşünceli hareket etmek ve kibar olmak demektir.</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Ahlâkilik:</span></strong><span lang="TR"> “Bir ahlâk sistemi” Hayek’in yazdığı gibi, “varsaydığı uygarlık vasıtalarını muhafaza etme kapasitesine sahip işlevsel bir düzen yaratmalıdır.” Böyle bir sistem, terbiyenin yanında, doğruluk, dürüstlük ve insanlarla ilgilenirken insaflılığı da kapsar ve böylece istikrarlı bir ahlâkî düzen ve diğer insanların da davranışlarında aynı şekilde hareket etme yükümlülüğü altında olduğu beklentisini yaratır.</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Nesnellik:</span></strong><span lang="TR"> Nesnellik olguların ve sorunların hasbi ve eleştirel olarak incelenmesine inanmak; hangi kaynaktan gelirse gelsin delillere saygı duymaya ve onları anlamaya çalışmak; bir önerinin doğru veya yanlış olduğuna veya bir şeyin gerçek olup olmadığına inanmak; geçerliğin dayandığı nedenleri dikkate almak; kin ve önyargının tutsağı olmadan gerçeği aramayı arzulamak; ve otoritelerin, argümanları geçerli olduğu ölçüde otorite sahibi olduklarını bilmektir.</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Özgürlük</span></strong><span lang="TR">: Özgürlük düşüncesinin esasında, hayat tercihleri yapmaya ve çeşitli alternatifler arasından hedefler seçmeye muktedir otonom birey kavramı vardır. Liberal eğitim, bireyin kişisel olarak otonom olmak için şart olan bilgi ve anlayış ile donatılması işlemidir. Özgürlüğe inananlar bireye saygı duyarlar, otoriteye kuşkuyla bakarlar, bağımsızlığı ve inançlarla davranışların zorla kabul ettirilmesine itiraz etmeyi teşvik ederler.</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Yaratıcılık</span></strong><span lang="TR">: Liberal düşünce septik ve yaratıcıdır. Septisizm, insan bilgisinin sınırlarının ve beşeri kurumların karmaşıklığının tanınmasından kaynaklanır. Liberal, bilgi ve anlayışın gelişmesinin zor ve yavaş olduğunu ve bunun sadece olguları biraraya getirme meselesi değil, yaratıcı bir şekilde olguların yaratıcı ve tasavvurcu bir şekilde ötesine geçmek meselesi olduğunu bilir. Liberal, yarardan çok zarar verdiklerine inandığı için ütopyacı düşünüşü, dünya ve sonuna ait umutları ve devrimsel uygulamayı” kabul etmez ve ayrıca makro ölçekli planlar yapmayı ve “insanın mükemmelliği” inancını reddeder.</span></p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle">Liberal eğitimin ortak değerler olarak sunulan ögelerine ne kadar uzak olduğumuzu açıkça gözlemlemek mümkündür. Eğitim sistemimizden –tornasından- geçen, nezaketsiz, saygısız, gayri ahlâkî, gerçekleri ters yüz eden, kindar ve önyargılı, “inanmak için araştıran değil, inancının mutlak doğruluğunu göstermek için araştıran” yaratıcılık yerine yerinde sayan, sorumsuz, üretme becerisi olmayan haylaz ve daha bir sürü nahoş meziyetlerle şişirilmiş  -eğitilmiş- bireyler ile karşı karşıyayız.</p>
<p class="MsoNormalCxSpMiddle"><strong><span lang="TR">Liberal Eğitim Müfredatı</span></strong></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">Liberal değerler olarak ifade ettiğimiz beş temel amaca ulaşmak, liberal eğitimin değerlerini benimsetmek de bireylere öğretmek de saymaktan daha zordur. En önemli sorun belki de sözünü ettiğimiz değerleri yaşatmak, bireyin yaşamının birer parçası haline getirmek olacaktır. “Bir erdemi anlatmak onu edinmekten daha kolaydır” der, Hartwell. Liberal eğitimin realize edilmesinde en önemli ve güvenebileceğimiz kurum ailedir. Aileler, çocuklarına karşı eşi benzeri olmayan derin bir sevgi ve şefkat duygusu beslerler. Buradan çocukların ailelerin himayesinde olduğunu kabul ile işe başlayabiliriz. Çocukların ilk çocukluk yıllarından itibaren aileden kazanacakları değerler sanıldığından fazla kalıcıdır. Genç beyinlerin fikirleri, dünyayı algılamaları, “en iyi yaşam” biçiminin ne olduğu inancı değişebilir. Böyle olmakla birlikte düzgün kazandırılmış “insani değerler” bireyin bünyesinde kalmaya devam eder. Ailenin doğal olarak kazandıracağı informel eğitimin dışında formel eğitim/öğretiminde gerekli olduğu kabul edilmektedir. Hartwell’a göre liberal eğitimin müfredatı şu disiplinleri bireye öğretmeye çalışmalı: Beşeri bilimlerde öğrenim yani eğitim almak uygarlaştırıcı bir süreci beraberinde getirir. Bu açıdan beşeri bilimler içinde şu disiplinler yer almalıdır: <strong>edebiyat,</strong> geniş edebi geçmişten kalan yaratıcı ve hayal gücünün mirası olarak; <strong>diller,</strong> diğer kültürleri anlamaya kapı açan yaşam biçimlerini genişleten olarak; <strong>felsefe</strong>, aklı eğitip, bilginin eleştirel incelenmesini sağlayan delileri sonuçları inceleme yetisi olarak ve <strong>tarih,</strong> geçmiş ile bugün arasında sağlıklı bir ilişki kurmak, daha da önemlisi devletlerin insanlara baskı kurarak hayatı biçimlendirmek için tasarlanmış kurumları öğrenmek için…</span></p>
<p><span style="font-size: 10px">Liberal eğitimin değer ve yapısına ilişkin daha çok şeyler ifade edilebilir. Liberal eğitim doğası ve yapısı gereği, inşacı, planlamacı, kurtuluş reçetecisi, mutlakiyetçi değildir. Liberal eğitim; bireye saygıyı esas alır, çeşitliliği değerli görür. Formel yapılara, devletin bireyin alanına müdahalesini hoş görmez. Serbestlikten, insan yaratıcılığının sınırlardan uzak kalması gerektiğini vurgular. Bu açılardan liberal eğitim, seçenekli, zorunlu olmayan, bireysel, ailenin kurumsal desteğindeki eğitim yapılarına güvenir. Liberal eğitime nasıl geçileceği sorusuna: “şimdi yapılanların tam tersini uygulayarak” şeklinde bir cevap verebiliriz. Somutlaştırmak gerekirse; ailenin söz sahibi olması, evde eğitim serbestliği, okulların (özel okul) açılmasındaki engellerin kaldırılması, devletin sektörden tedrici çekilmesi, eğitim vergisine son verilmesi olarak sıralayabiliriz. </span></p>
<p class="MsoNormal"><span lang="TR">* &#8220;Bir Liberalin Eğitimi&#8221;, R. Max Hartwell, <em>Liberal Düşünce</em>, Sayı: 1: Kış 1996, ss. 49-56, Çev. Sema Coşaroğlu.</span></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-reformunda-bir-oneri-liberal-egitim/">Eğitim Reformunda Bir Öneri “Liberal Eğitim”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dershane Meselesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dershane-meselesi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Nov 2012 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dershane-meselesi-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>  “Dershaneler kapanacak…!” Başbakan geçtiğimiz Eylül ayında böyle söyleyince tartışma başladı. Konunun sıcaklığını koruduğu görülüyor. “Kasım 2012 itibariyle Türkiye’de dershane sayısı 3.961’e düşerken, özel okulların sayısı  5.269’a yükseldi. Halen özel okullarda çeşitli kademelerde, 535 bin 788 öğrenci eğitim görüyor.” (MEB, NTV, Kasım, 2012). Dershanelerin kapatılarak özel okullara dönüştürülmesi Cemaat’e yakın yayın organlarında ve liberal düşüncenin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dershane-meselesi-2/">Dershane Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p class="MsoNormal">“Dershaneler kapanacak…!” Başbakan geçtiğimiz Eylül ayında böyle söyleyince tartışma başladı. Konunun sıcaklığını koruduğu görülüyor. “Kasım 2012 itibariyle Türkiye’de dershane sayısı 3.961’e düşerken, özel okulların sayısı  5.269’a yükseldi. Halen özel okullarda çeşitli kademelerde, 535 bin 788 öğrenci eğitim görüyor.” (MEB, NTV, Kasım, 2012). Dershanelerin kapatılarak özel okullara dönüştürülmesi Cemaat’e yakın yayın organlarında ve liberal düşüncenin önde gelen fikir adamlarınca eleştirilmekte. Cemaate yakın birçok dershane olması hasebiyle konuya eleştirel yaklaşması normal ve haklı gerekçeler içeriyor. Liberal düşüncede Atilla Yayla; “Dershaneleri değil okulları kapatın” adlı makalesi ile dershanelerin kapatılması projesine karşı çıktı. B.Berat Özipek’in “Dershane’ye değil ‘ders’e bak !” adlı makalesi ve Gülay Göktürk; “Yine dershaneler”de dershanelerin devam etmesi gereğinin, sosyo-politik açıklamasını yaptılar. Başka liberal düşünceyi kendine referans edinen düşünürler de benzer eleştirileri dile getirdiler. Liberal düşüncede, bir talebi –yasal ve meşru- karşılamak için çeşitli kuruluşlar, şirketler vb. kurulabilir. Klasik liberalizmin en temel savunularından birisi de budur. Bu açıdan hükümet ya da yasa yapıcılar tarafından müteşebbisleri dershane kurmaya zorlamak,  içeriğini değiştirmesini istemek veya kapatmaya zorlamak, kabul edilemez. Ayrıca, tüketici (müşteri-öğrenci) tarafından talep var ise dershaneler, etüt merkezleri, ödev merkezleri veya test bankası adı altında faaliyetlerine devam ederler. Ben temel ilkeyi değindikten sonra konuyu, siyasal iletişim, eğitim sistemi ve pedagojik faydalar açısından ele almaya çalışacağım.</p>
<p class="MsoNormal">Dershanelerin kapatılması söylemi, iletişim açısından yanlış bir söylemdir. Asıl amaç, dershanelerin özel okul’a dönüştürülmesi ve bu bağlamda hükümet’in birtakım destekler (mevzuat, para vb.) sağlaması, kısaca, “dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi projesi” olarak lanse edildi. İletişimde, hükümet’in yetkilileri söylemde, daha sert – kırıcı anlamında değil- dil seçtiler. Asıl gayeyi ifade etmekte beceriksiz davrandılar. Bunun yerine, projenin varmak istediği amaç, beklenen yarar ve bu yolda verilecek destekler net olarak ifade edilseydi, sanırım daha doğru bir yörüngede tartışmalar yürürdü.</p>
<p class="MsoNormal">Dershaneler niçin var? Dershaneler, orta ve alt gelir grubunda bulunan ailelerin çocuklarının merkezi sınavlardaki olası dezavantajlarını ortadan kaldırmaya yardımcı olduğu için var. İzah etmeye çalıştığım dershanecilik gerçeğinin en önemli gerekçesi, buna mukabil dershanelerin temel var oluş gerekçesi bugün 1990’lardaki önemini yitirmektedir. 199O’larda dershanelerden destek almak gerekliliği % 70-80 (benim derecelendirmem) iken, bugün % 40-50 olduğu kanaatindeyim. Son on yılda, bilişim dünyasındaki gelişmeler sayesinde, her ev, her oda öğrenci için bir dershane sınıfı olabilmektedir. Kitaplar, CD, DVD, interaktif portallar vb. kaynaklar ucuz ve kolay ulaşılır olmuştur.  Kendini iyi etüt etmiş bir gencin sınavlara hazırlanmak için dershaneye devam ederek, ailesine ekonomik anlamda bir yük getirmemesi gerekir.</p>
<p class="MsoNormal">Dershanelere talep neden azalmıyor? Bunun üç temel nedeni var. Birincisi, aileler çocuklarını dershaneye gönderme konusunda kendilerini borçlu hissediyorlar. Aileler, çocuğunu bir dershaneye kayıt yaptırmazsa onlar için “elimden geleni yapmadım” endişesi taşıyorlar, moda olmuş bir eylemi gerçekleştiriyorlar… İkincisi, öğrenci uzun yıllar devam eden kamu okulu tecrübesinden çıkarak, özel bir kurumda eğitim-öğretim deneyimi yaşıyor. Serbest kıyafetle dershaneye gidebiliyor, öğretmenlerle daha sıcak bir iletişim kuruyor, teneffüslerde istediği gibi şakalaşıp iyi vakit geçiriyor. Kamu okulunda elde edemediği, pratik bazı test tekniklerini öğrenebiliyor. Üçüncüsü ise, dershanelerin sivil eğitim kurumuna olan ihtiyacı bir nebze karşılamalarıdır. Zengini de fakiri de kamu okulundan memnun değil, ancak çocuklarının görünüşte bedava (oysa önemli miktarda vergi ödenmektedir) olan bu hizmetten bir miktar yararlanmasını istiyorlar. Ama dershane kamu okulunun boğucu ortamından kurtularak bir yere kadar özgür bir nefes alma imkânı veriyor. Özel okullara devam eden öğrenci için yukarıda ifade etmeye çalıştığım üç gerekçe de büyük ölçüde devre dışı kalmaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">Serbest kıyafet meselesine bir parantez açmak gereklidir. Tek tip kıyafet, militer ideolojinin üniformasıdır, bu üniformayı üstümüzden çıkarmanın zamanı gelmiş de geçmektedir. Kamu okulunda kıyafet serbestliği uygulaması, devamsızlığı azaltır, okula uyumu, öğrenme motivasyonunu arttır. Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğü’nün “haftada bir gün serbest kıyafet” uygulamasından olumlu sonuçlar alındı. Serbest kıyafet ile ilgili kamuoyu yoklamasına veya referanduma gerek yoktur. Temel haklar ve özgürlükler bir oylama konusu olamaz. Bir tek ailenin bile kıyafet özgürlüğünü istemesi yeterlidir. Bir başkasının, diğerlerinin nasıl giyineceğine ilişkin herhangi bir tasarrufu olamaz.</p>
<p class="MsoNormal">Dershaneler’in özel okula dönüştürülmesi projesi olumludur. Biraz da sayılar üzerinden gidelim. Şu an beşbinin üzerinde özel okul var. Hâlihazırdaki dershanelerin özel okullara dönüşmesi örneğin, 2500 tanesinin, özel okullara devam eden öğrenci sayısının 750-800 bine ulaşması demektir. Dershanelerin birçoğunun özel okula dönüşmesi durumunda özel okullara devam eden öğrencilerinin sayısının bir milyonu aşması demektir. Böyle bir eğitim sisteminde kamu okullarındaki yığılmalar azalır, eğitim kalitesi yükselir ve aileler eğitim sisteminden memnun kalır.</p>
<p class="MsoNormal">Özel okullar, sivil toplumun gelişmesine önemli katkı sunma imkânına sahiptir, özel okulların müfredatına devletin müdahalesi azaltılmalıdır. Denetlemeler, temel insan haklarının ihlali ile sınırlandırılmalıdır. Özel okula ödenen % 8’lik KDV (Katma Değer Vergisi) kaldırılmalıdır. Özel okula devam eden öğrencilerin her biri için bütçeden ayrılan (her yıl merkezi bütçeden ayrılan öğrenci başına düşen miktar kadar) paydan destek ödemesi yapılmalıdır. Bu yardım değil, bireyin hak ettiği ve vergileri ile ödediği eğitim bedelidir. Özel ve kamu hastanelerinde uygulanan fatura ödeme sistemi, özel okullar için de uygulanabilir.</p>
<p class="MsoNormal">Son söz, siyasette, iletişim dili, bilgiyi sunma biçimi bazen ne söylendiğini değil, nasıl söylendiğini ön plana çıkarır. Umarım, benim tahayyül ettiğim biçimde yeni bir söylemle dershaneler özel okula dönüşür. Süreç sonunda, olduğu gibi kalmak isteyen dershanelere herhangi bir müdahale yapılması çalışma hürriyetine saldırı olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">maliilkaya@hotmail.com</p>
<p> </p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dershane-meselesi-2/">Dershane Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet Memurları ve Piyasa</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devlet-memurlari-ve-piyasa-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/devlet-memurlari-ve-piyasa-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Devlet memurları 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Anayasa değişikliğindeki madde gereği “Toplu Sözleşme “ hakkı kazandılar. TBMM ilgili kanunun kabul edilmesiyle ilk toplu sözleşme görüşmeleri, yoğun tartışmalar altında yapıldı. Sonuçta anlaşma sağlanamadı ve top hakem heyetine kaldı&#8230; İzlediğim kadarıyla kamuoyu, memurların istediği oranda zam yapılması konusunda hemfikir. Memur sendikaları, çeşitli [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devlet-memurlari-ve-piyasa-2/">Devlet Memurları ve Piyasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p class="MsoNormal">Devlet memurları 12 Eylül 2010 tarihinde halk oylaması ile kabul edilen Anayasa değişikliğindeki madde gereği “Toplu Sözleşme “ hakkı kazandılar. TBMM ilgili kanunun kabul edilmesiyle ilk toplu sözleşme görüşmeleri, yoğun tartışmalar altında yapıldı. Sonuçta anlaşma sağlanamadı ve top hakem heyetine kaldı&#8230; İzlediğim kadarıyla kamuoyu, memurların istediği oranda zam yapılması konusunda hemfikir. Memur sendikaları, çeşitli eylemler ile istediklerini almaya çalışıyorlar. Bu satırların yazarı da bir devlet memuru, ama ben genel kanaatin aksine zam ve diğer taleplerin bazılarının haksız talepler olduğunu düşünüyorum. Sendikaların yanlış stratejiler ile hareket ettiklerini ve en önemlisi vergi mükelleflerinin haklarını çiğnediklerini düşünüyorum. Zam taleplerinde adil ve ahlâkî olmayan unsurlar söz konusudur.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Devlet Memurluğu Serbest Piyasa Düzenine Aykırıdır</strong></p>
<p class="MsoNormal">Ömür boyu iş garantisi ile istihdam edilmek, hantallığı ve verimsizliği getirir. Devlet memurları piyasanın üstünde ücret alarak haksız kazanç elde etmektedirler. Bu kazançlar da piyasada çalışanlar, katma değer üretenler tarafından finanse edilmektedir. Devlet memurları ve devlet kurumları verimsiz, kalitesiz iş görme kültürü ile varlıklarını sürdürmektedir. Hemen hemen hiç kimse “bir devlet dairesinde işim olsun” diye düşünmez. Birçok yurttaş, hiçbir hizmet almadığı (adalet, güvenlik, polis dışında) kurumların memurlarını hayatı boyunca ödediği vergiler ile finanse eder. Bir düşündüğümüzde adımımızı kapısından içeriye atmadığımız kaç tane devlet kurumu olduğunu saymaya kalksak üç beş gün uğraşmak gerekir. Potansiyel olarak bu hizmetlerin varlığı ile hizmet alma ilişkisinin kurulmasının kişi ve şartlara bağlı olması bu tek yanlı finansörlük ilişkisini doğru ve haklı kılmaz.</p>
<p class="MsoNormal">“İlk Durum” diyebileceğimiz bir zaman hayal edelim. Bir mahalle bir devlet olarak kurulsun. Bu devlette, 1000 kişi yaşıyor olsun. Bu 1000 kişiden 300 tanesi fabrika, ticarethane vb işlerde çalışıyor olsun. Bu devletin bu mahalleden 100 kişiye memur olarak iş verdiğini varsayalım. İlk ayın on beşinde memurlara ilk maaşları ödenecektir. Gerekli finansal kaynak çalışan 300 kişinin ödediği vergilerden oluşacaktır. Devlet kasası boş ise alınacak borcu da yine çalışan 300 kişi ödeyecektir. Memurların aldıkları maaş ile ödeyecekleri verginin kendi maaşlarını tam olarak finanse etmesi mümkün değildir. Bu tablo adaletsiz bir süreci işaret eder. Genel olarak devlet memurlarının finansmanı bu şekilde memur olmayan halkın vergileri ile sağlanır. Bu tek yanlı finansal transfer devam eder, üstelik halk karşısında devlet, memurları şımartır, sorumsuz davranışlara sevk eder. Öyle ki artık devlet memurları halka hizmeti unuturlar. Kırk yılda bir yapılan denetlemeler ise yine devlet memurları tarafından yapılır. Kısacası, kamu kurumlarındaki verimsizlik vb problemler devam eder gider.  Mevcut devlet memurlarının serbest piyasada iş bulma, işte ilerleme becerilerinin olmadığını hepimiz biliyoruz. Bir şirketin az çalışan, müşteriyi memnun edemeyen bir kişiyi işte tutması mümkün değildir. Ama devlet bu kişiyi ömür boyu iş garantisi ile işte tutar, sağlıktan emekliliğine değin bir sürü güvenlik sağlar ve hepimizin ödediği vergiler ile bunları yapar, şimdi sormak gerekir, adalet bunun neresinde?</p>
<p class="MsoNormal">Yeni anayasayı tartıştığımız bu günlerde, yeni anayasada; vergilerin kanunla kabul edilmesi, devlet memurlarının çalışma şartlarının yeniden düzenlenmesi, memur alımı için mecliste 2/3 çoğunluk ile karar alınması gibi hususlar yer almalıdır. Devlet bütçesi tüm halkın ödediği vergiler ile oluşmaktadır. Devletin sürekli büyüyerek oluşturduğu bütçe açıkları, iç borç ya da dış borç ile karşılanabilmektedir, dolayısıyla devlet memurlarının aldığı her lira tüm vatandaşların alın teridir.</p>
<p class="MsoNormal"><strong>Sendikalar Yanlış Yoldadır</strong></p>
<p class="MsoNormal">Memur sendikaları hem devlet memuru sayılarının arttırılmasını hem de devlet memurlarının daha yüksek oranda gelir elde etmesini istiyorlar. Bu çelişkili bir istektir, mevcut bütçenin % 28’inin memur maaşlarına ayrıldığı durum daha ne kadar artırılabilir? Devlet, başka hiçbir yatırım yapmasın sadece memur maaşlarını ödesin demek ne kadar gerçekçidir. Sendikalar, sözleşmeli çalışma isteğinde bulunmalıdırlar. 3 ya da 5 yıllık sözleşme yapılmalıdır, işini iyi yapmayan personelin sözleşmesi yenilenmemelidir. Adil olan budur, yoksa ömür boyu iş ve gelir garantisi çıkmazı tüm sistemin çökmesine neden olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Sendikalar, eşit maaş ve ücret uygulaması sisteminden vazgeçilmesini istemelidirler. Kurumun ve memurun performansına göre ücret verilmelidir. Bu yolla, daha çok personel çabası ortaya çıkar, müşteri memnuniyeti sağlanır. Yine, sosyal güvence primleri brüt olarak memurlara ödenmelidir. Dileyen devlet memuru, emeklilik ve sağlık primini dilediği sosyal güvenlik şirketine kendisi ödemelidir. Böylece kaç yılda emekli olunacağı, ne kadar emekli maaşı alınacağı ve nasıl bir sağlık güvencesine sahip olunacağı gibi konulara memurun kendisi karar verecektir. Çoğunluğu kariyer sahibi olan eğitimli kişilerin hayatlarına devletin karar vermesi biraz tuhaf değil midir?</p>
<p class="MsoNormal">Devlet memurlarının maaşları dışında daha acil problemleri vardır. Memurların siyasal katılımı, kılık kıyafet özgürlüğü daha önemli problemlerdir. Saçına, sakalına, giyimine kuşamına müdahale edilmiş birey özgür birey değildir. Sendikalar, bu hususla hiç ilgilenmemektedirler bu görüntü ile modern kölelik tüm inkişafı ile devem etmektedir. Bu tablodan hem sendikalar, hem de devlet memurları sorumludurlar. Devlet memurları kanunu değiştirilmeli, başta kılık kıyafet yasakları olmak üzere bireysel özgürlüğü kısıtlayan yasaklar tarihe gömülmelidir.</p>
<p> </p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devlet-memurlari-ve-piyasa-2/">Devlet Memurları ve Piyasa</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meslek kuruluşları demokrasiden yana mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/meslek-kuruluslari-demokrasiden-yana-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/meslek-kuruluslari-demokrasiden-yana-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Demokrasinin pekiştirilmesi meselesinde darbelerin faillerinin yargı önünde hesap vermesinin önemi sıklıkla vurgulanır. Bu çerçevede, Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül davaları&#160; ve son olarak da 28 Şubat post-modern darbe sürecinin yargıya intikal etmesi Türkiye&#8217;de demokrasinin &#8220;kasabadaki tek oyun&#8221; haline gelmesi yolunda atılmış çok önemli bir adımdır. Bir ülkede demokrasinin yerleşmesi için darbecilerin hukuk önünde hesap vermesi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/meslek-kuruluslari-demokrasiden-yana-mi/">Meslek kuruluşları demokrasiden yana mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Demokrasinin pekiştirilmesi meselesinde darbelerin faillerinin yargı önünde hesap vermesinin önemi sıklıkla vurgulanır. Bu çerçevede, Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül davaları&nbsp; ve son olarak da 28 Şubat post-modern darbe sürecinin yargıya intikal etmesi Türkiye&rsquo;de demokrasinin &ldquo;kasabadaki tek oyun&rdquo; haline gelmesi yolunda atılmış çok önemli bir adımdır.</p>
<p class="MsoNormal">Bir ülkede demokrasinin yerleşmesi için darbecilerin hukuk önünde hesap vermesi kadar önemli bir başka husus ise sivil toplumun demokrasi ve insan hakları davasına sahip çıkmasıdır. Sivil toplum, özgür bireylerin vicdani, ahlaki ve siyasi kabulleri temelinde sahip oldukları barışçıl amaçları diğer bireylerle gönüllü olarak biraraya gelerek oluşturdukları toplumsal birlikler aracılığıyla gerçekleştirdikleri bir alandır. Sivil toplum, bireylerin demokratik değerleri benimseyip içselleştirdikleri, 19. Yüzyıl Fransız düşünürü Alexis De Tocqueville&rsquo;in tabiriyle, demokratik kurum ve ilkelerle &ldquo;gönül bağı&rdquo; (habits of the heart) oluşturdukları bir alandır. &nbsp;Nitekim, ABD&rsquo;li siyaset bilimci Robert Putnam da demokrasinin yerleşip başarılı olmasındaki etkenler arasında ekonomik gelişme ve kurumsal düzenlemelerden önce güçlü bir sivil toplum geleneğinin varlığını saymaktadır.</p>
<p class="MsoNormal">Yukarıda da işaret edildiği üzere, sivil toplumun temel özelikleri arasında bireylerin gönüllü olarak başka bireylerle biraraya gelebilmesi yer almaktadır. Bu, bizim örgütlenme, bir araya gelme özgürlüğü dediğimiz şey sayesinde mümkün olmaktadır. Günümüzün önde gelen liberal düşünürlerinden Chandran Kukathas&rsquo;a göre bu özgürlük esasen özgür bir toplumun da ayırt edici özelliğidir. Ona göre özgür bir toplumda bireyler kendi vicdani kabulleri doğrultusunda diğer bireylerle özgürce biraraya gelebilirler. Kukathas&rsquo;a göre bu özgürlüğün mantıki bir uzantısı da bireylerin resmi veya gayr-ı resmi üyesi oldukları birliklerden yine özgürce çıkma haklarının olmasıdır.</p>
<p class="MsoNormal">Türkiye Cumhuriyeti Anayasası&rsquo;nın 33. maddesi dernek kurma hürriyetini, 34. maddesi toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının hukuki alt yapısını oluşturmaktadır. Buna göre, ülkemizde özgür bir toplumun ayırt edici özelliği olan bir araya gelme özgürlüğünün anayasal güvence altına alındığı söylenebilir. Bireylerin barışçıl amaçlarla bir araya gelmesinin önündeki engeller son yıllarda gerçekleştirilen reformlarla (örneğin, Dernekler Yasası reformu) da büyük oranda ortadan kalkmıştır.</p>
<p class="MsoNormal">Öte yandan, Kukathas&rsquo;ın zikretmiş olduğu ikinci özgürlük, yani resmi veya gayrı resmi olarak üye olunan bir örgütten/birliktelikten çıkıp başka bir birlikteliğe katılabilme veya hiçbir birlikteliğe d&acirc;hil olmama imk&acirc;nını sunan &ldquo;çıkış özgürlüğü&rdquo;nün ülkemizde, en azından, meslek örgütlenmeleri alanında mevcut olmadığını söyleyebiliriz. 1982 Anayasası&rsquo;nın 135. Maddesi ile ülkemizde meslek kuruluşları yasa ile kurulan &ldquo;kamu kurumu niteliğindeki&rdquo; kuruluşlar olup faaliyet gösterdikleri alanda tekel konumundadırlar. Bireylerin mesleklerini icra edebilmek için bu örgütlere üye olmaları zorunlu olup, meslek kuruluşunun uygulamalarını beğenmemeleri halinde üyelikten ayrılıp başka bir meslek örgütüne üye olma imk&acirc;nı yoktur. Bu çerçevede özgür bir toplumda sivil toplumun önemli bir parçası olan meslek örgütlenmelerinin ülkemizde esasen sivil toplumun ruhuna aykırı bir yapılanma içinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Tabiplik, mühendislik gibi kimi diplomalı mesleklerde meslek mensuplarının meslek örgütüne zorunlu üyeliğinin gerekli olduğu bu mesleklerin kamu sağlığı ve düzeni açısından sahip oldukları hassas konum ileri sürülerek savunulabilir. Ancak bu argüman tüm meslek mensuplarının aynı meslek örgütüne üye olmasını yani mesleki örgütlenmede tekelleşmeyi zorunlu kılmayı haklılaştırmaz. Zorunlu üyelik ve tekelleşmenin sıkıntıları özellikle meslek örgütlerinin, meslek mensuplarının ve meslekleriyle ilgili alanda kamunun genel yararını savunmanın ötesine geçip güncel siyasete bulaştığında çok daha belirgin hale gelmektedir. Nitekim, bugünlerde yargının önüne gelen 28 Şubat post-modern darbesi sürecinde TOBB ve TESK gibi önde gelen meslek kuruluşlarının demokrasi ve insan haklarının aleyhine olacak biçimde güncel siyasete nasıl da müdahil olduğunu ve darbe sürecinin &ldquo;sivil&rdquo; aktörlerini oluşturduklarını net bir şekilde hatırlıyoruz. Benzer biçimde, İstanbul Barosu&rsquo;nun devam etmekte olan Ergenekon, Balyoz, 12 Eylül ve 28 Şubat davalarında takındığı antidemokratik tavır kamuoyunun malumudur.</p>
<p class="MsoNormal">Denilebilir ki, meslek kuruluşları sadece mesleğin gereklerini yerine getirip siyasete müdahil olmazlarsa bu sorun çözülebilir. Eğer insanların doğaları gereği &ldquo;siyasal&rdquo; olduklarını söyleyen kadim Yunan filozofu Aristoteles haklı ise bu öneri temelsiz kalacaktır. Buna göre, insanlardan müteşekkil hiçbir kurumda siyasetten tamamıyla kaçınmak mümkün değildir. İnsanlar, ahlaki tutumlarını, dünya görüşlerini, siyasete ilişkin fikirlerini ve yönelimlerini meslek kuruluşlarına da yansıtacaklardır. Bu açıdan, meslek kuruluşlarının siyasetten tamamıyla arındırılması talebinin eşyanın doğasına aykırı düştüğü söylenebilir. Bu bağlamda, belki de en makul çözüm, alternatif örgütlenmelerin yolunun açılması olabilir. Böyle bir düzenlemeyle, bireyler, üyesi olmaktan hoşnut olmadıkları meslek kuruluşundan &ldquo;çıkış hakkı&rdquo;nı alarak kendi fikirlerine en uygun veya en &ldquo;tarafsız&rdquo; olduğunu düşündükleri meslek kuruluşuna üye olabilme fırsatına kavuşacaklardır. Bu aynı zamanda üyelerine en iyi hizmeti teminle daha fazla sayıda üyeyi kazanma doğrultusunda bir müşevvik sağlayarak meslek kuruluşları arasında rekabetin de doğmasına neden olacaktır. Bu çerçevede, <strong>Liberal Düşünce Topluluğu</strong>&rsquo;nun yakın geçmişte açıkladığı <strong>Türkiye&rsquo;de Kamu Kurumu Niteliğindeki Meslek Kuruluşları</strong> başlıklı rapor ve bu doğrultuda hazırlanan anayasa reformu önerisinde de vurgulandığı gibi, meslek kuruluşlarının üyeliğin zorunlu olduğu ve tekelci örgütlenmeye dayalı kamu kurumu niteliğinden arındırılıp meslek mensupları tarafından serbestçe kurulabilen, üyeliğin zorunlu olmadığı, tekelci olmayan özel hukuk tüzel kişileri haline getirilmeleri ciddi şekilde düşünülmelidir. Bu seçenek, meslek kuruluşlarını gerçekten sivil toplumun bir parçası ve demokrasinin ve özgürlüklerin korunup kollandığı ortamlar haline de getirecektir.</p>
<p class="MsoNormal">Star, Açık görüş, 21.05.2012</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/meslek-kuruluslari-demokrasiden-yana-mi/">Meslek kuruluşları demokrasiden yana mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Futbolda Şike, Vicdan ve Hukuk Devleti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/futbolda-sike-vicdan-ve-hukuk-devleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Bican Şahin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/futbolda-sike-vicdan-ve-hukuk-devleti/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde önce Türkiye Futbol Fedarasyonu (TFF) Başkanı Sayın Yıldırım Demirören&#8217;in, sonra da Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın, Türkiye futbol takımlarının UEFA tarafından Avrupa Liglerinden yaklaşık beş yıl süreyle men edilmesinin Türkiye&#8217;de futbolun sonu olmayacağı mealinde&#160; açıklamaları oldu. Bilindiği gibi, eğer UEFA böyle bir kararı alırsa, bu kararının gerisinde Türkiye Süper Ligi&#8217;nde 2010-2011 sezonundaki şike [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/futbolda-sike-vicdan-ve-hukuk-devleti/">Futbolda Şike, Vicdan ve Hukuk Devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><p class="MsoNormal">Geçtiğimiz günlerde önce Türkiye Futbol Fedarasyonu (TFF) Başkanı Sayın Yıldırım Demirören&#8217;in, sonra da Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ın, Türkiye futbol takımlarının UEFA tarafından Avrupa Liglerinden yaklaşık beş yıl süreyle men edilmesinin Türkiye&#8217;de futbolun sonu olmayacağı mealinde&nbsp; açıklamaları oldu. Bilindiği gibi, eğer UEFA böyle bir kararı alırsa, bu kararının gerisinde Türkiye Süper Ligi&#8217;nde 2010-2011 sezonundaki şike ve teşvik iddiaları ile ilgili olarak TFF&#8217;nin hukuki belgelerinin öngördüğü ligden düşürme gibi tedbirleri almaması yatacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Ben bu yazıda, ilk olarak, UEFA&#8217;nın men cezasının Türkiye&#8217;de özel olarak futbol genel olarak da spor alanında yaratacağı tahribattan; ikinci olarak da, UEFA&#8217;nın bu cezayı verme gerekçesi olan, TFF&#8217;nin hukuki sorumluluklarını yerine getirmemesinin hukukun üstünlüğü ilkesine vereceği zarardan basedeceğim.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">İlk olarak, UEFA&#8217;nın böyle bir cezasıyla futbolda uluslararası rekabetin önü kapanmış olur. Rekabet, tıpkı ekonomide mal ve hizmetlerin kalitesini arttırdığı gibi futbolda da kaliteyi arttırır. Hatırlayın, Özal öncesi Türkiye&#8217;sinin rekabeti engelleyen ithal ikameci ekonomi politikaları nasıl yerli üreticileri koruyor ve onların yağmur yağdığında yağmurluksuz içine binilemeyen otomobiller, annelerimizin saçını, parmaklarını kaptırdıkları merdaneli çamaşır makinaları üretmelerine imkan tanıyordu&#8230; Ekonomide dış rekabetin yokluğu neticesinde yıllarca Türkiye vatandaşları kalitesizliğe mahkum edildiler. Şimdi, futbol alanında uluslararası rekabetten Türkiye&#8217;nin dışlanmasının benzer bir kalitesizliği beraberinde getirmesi güçlü bir ihtimaldir.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">UEFA&#8217;nın bu cezasının ikinci olumsuz sonucu hem futbol hem de diğer alanlarda Türkiye insanının yeni yeni kazanmaya başladığı özgüvene darbe vurulması olacaktır. Orta yaş ve üzerindekiler bilir&#8230; 80li yıllar ve öncesi Türkiye futbolunun uluslararası maçlarda &#8220;şerefli yenilgiler&#8221; yıllarıydı. Takımlarımızın düzineyle gol yediği o yıllarda, kimi maçlarda az gollü bir mağlubiyet almış ve biraz da top oynayabilmişsek gazetelerimiz &#8220;yenildik ama ezilmedik&#8221; diye başlıklar atarlardı. Futboldaki bu &#8220;makus talih&#8221;, özellikle Jupp Derwall&#8217;in, 1984 yılında, Galatasaray&#8217;ın başına geçmesi ile tersine çevrildi. Derwall, Galatasaray&#8217;a 13 yıl aradan sonra Türkiye şampiyonluğu kazandırmakla kalmayıp, takımına sık sık Avrupalı takımlarla hazırlık maçları yaptırarak futbolcularının Avrupalı rakipler karşısında özgüven kazanmalarına imkan sağlamıştı. Bu özgüven sayesinde Galatasaray Mustafa Denizli yönetiminde 1987-88 sezonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası&#8217;nda yarı finale yükselmiş, Fatih Terim yönetiminde 2000 yılında UEFA kupasını, Mircea Lucescu yönetiminde de Süper Kupa&#8217;yı kazanmıştır. Galatasaray&#8217;ın bu başarıları diğer kulüplerimizde de kendine güveni getirmiş ve Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzon gibi kulüplerimiz de uluslararası&nbsp; arenada korkulur rakipler haline gelmiştir. Kulüp düzeyindeki bu başarılara 2002 yılında Milli Futbol Takımı&#8217;nın Japonya ve Kore&#8217;nin evsahipliğinde gerçekleşen Dünya Kupası&#8217;nda üçüncülüğü kazanması eklenmiştir. Tüm bu başarılar, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, siyasal, ekonomik, kültürel ve diğer alanlarda özellikle Avrupalı uluslar karşısında geri plana düşüp özgüvenini kaybeden Türkiye insanının kendine güven duymasına, &#8220;evet, bizim bir eksiğimiz yok, biz de yapabiliriz&#8230;&#8221; demesine imkan sağlamıştır. Şüphesiz bu özgüven tazelenmesi sadece spor alanında değil edebiyatta (mesela Orhan Pamuk&#8217;un edebiyatta Nobel&#8217;i kazanması), müzikte (mesela Sertap Erener&#8217;in Eurovision birinciliği) ve diğer alanlardaki başarılarla da pekişmiştir. Futbolda kendimizi dış rekabetten mahrum bırakmak bu özgüvenin kaybolmasına yol açabilir.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">İkinci olarak, TFF&#8217;nin görevini yapması hukukun ve vicdanın gereğidir. TFF&#8217;nin görevini yapmaması, bazı kimselerin ve kulüplerin yaptıkları yanlışların hesabını vermeden yollarına devam edebildikleri düşüncesini yaratarak vicdanları yaralayacaktır. TFF&#8217;nin bu uygulamasının verdiği mesaj, bundan böyle gücü yetenin şike yapabileceği, teşvik primi verebileceği yönünde olacaktır. Eğer yarın bir başka kulüp şike yaparsa, TFF o kulüp hakkında ligden düşürme kararını geçmişiyle çelişmeden savunamayacaktır. Bu Hükümetin de karnesine çok büyük bir eksi olarak yazılacaktır. Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı davalarında, olması gerektiği gibi, her kim olursa olsun, yasalara aykırı eylemlerde bulunanların bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde hesap vermesini, kısaca, hukukun üstünlüğünü savunan Hükümet burada bu ilkeden ödün vermiş olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Hükümetin, böyle bir yola gitmesinde bir kaç neden olabilir. Bunlardan ilki, siyasal nedendir. Buna göre, Hükümet, bazı kulüplerin küme düşürülmesi halinde, onların taraftarlarının bu durumdan Hükümeti sorumlu tutacağını ve Hükümetten desteğini çekeceğini düşünebilir. Her ne kadar, siyasal tercihlerin kulüp aidiyetleri etrafında şekillendiğine ilişkin pek bir gösterge yoksa da, bunda kısmen haklılık payı olabilir. Takım taraftarlığını, diğer tüm kimliklerinden, çıkarlarından önde tutan bazı kişiler Hükümete, kulüplerinin ceza alması halinde destek vermemek eğiliminde olabilirler. Ancak, küme düşürülme ihtimali olan kulüplerin taraftarları içerisinde, kulüplerinin yöneticilerinin yaptığının yanlış, bundan tezmizlenmenin yolunun da gerekli cezanın çekilmesi olduğunu düşünenler olabilir. Böyle düşünenler, kuralların çiğnenerek istisnalar yaratılmasından rahatsız olabilir ve Hükümete destek vermekten geri durabilir.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">İkinci neden, hükümetin 7-8 takımın küme düşürülmesi halinde Türkiye&#8217;de futbolun çökeceğini düşünmesi olabilir. Zira, Başbakanın bu yönde bir açıklaması olmuştur. Kanımca, bu da yanlış bir düşünme biçimidir. Bu, Ergenekon, Balyoz ve İnternet Andıcı davalarına karşı çıkanların, &#8220;bu davalar ordumuza zarar vermektedir&#8221; biçimindeki argümanına benzemektedir. Onların bu argümanına Hükümetin ve bu davaları destekleyenlerin verdiği cevap, doğru bir biçimde, bu davalar neticesinde suça karışmış olanların Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nden temizlenerek daha sağlıklı ve güçlü bir ordu kurulacağı şeklindedir. Evet, aynı argüman, Türkiye futbolu için de geçerlidir. Centilmenlik ve sportmenlik dışı yollara başvuranların cezalandırılması, belki bir kaç sezon Süper Ligi heyecansız hale getirebilir ama gelecek için çok daha rekabetçi ve güçlü hale getirir. Eğer bugün fubolda yapılan yanlışlara Türkiye&#8217;de futbol çöker diyerek göz yumarsanız, darbecilere ve andıççılara da onlar &#8220;Bu davalar Türk Ordusu&#8217;nu çökertiyor&#8221; dediğinde verecek cevabınız olamaz.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Üçüncü neden, Yayıncı Kuruluşun karşılaşacağı maddi zararla ve bunu engellemek için Hükümet&#8217;e yaptığı baskıyla ilgili olabilir. Bilindiği gibi, futbol maçlarını yayınlama hakkı ihaleyle bir yayın kuruluşuna veriliyor. Yayın kuruluşu, 7-8 takımın düşürülmesi neticesinde bu takımlarının taraftarlarının yayınını satın almaması nedeniyle büyük zarar edebilir. Ancak, piyasa ekonomisi doğası gereği risk almayı gerektirir. Alınan riskler karşılığında tatlı karlar elde edilebileceği gibi acı zararlar da edilebilir. Ayrıca, Türk futbol takımlarının uluslararası müsabakalardan men edilmesi durumunda hem kulüpler Avrupa kupalarında oynamaktan elde edecekleri gelirleri kaybedecek hem de Avrupa şampiyonalarında boy göstermek isteyen kaliteli futbolcular Türkiye&#8217;de oynamayı tercih etmeyeceklerdir. Bu da Türkiye&#8217;deki futbolun kalitesine olumsuz etki edecektir. Kaliteli bir futbolun olmadığı yerde, futbol izleyecilerinin Yayıncı Kuruluşun Türkiye Ligi yayınını talep edeceği de şüphelidir. Nitekim, ben şahsen Türkiye futbol kulüplerinin Avrupa Kupalarından men edilmesi durumunda LigTV aboneliğimi iptal etmeyi ciddi bir şekilde düşünüyorum.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Evet, bu yazıda açıklamaya çalıştığım gibi böyle bir ceza Türkiye&#8217;de özelde futbola genelde spora ve insanımızın özgüvenine telafisi çok zaman alacak büyük bir zarar verecektir. TFF&#8217;nin üzerine düşeni yapması hem bu kötü sonuçları engellemek hem de hukukun gereğini yerine getirmek için bir zorunluluktur.</p>
<p class="MsoNormal">&nbsp;</p></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/futbolda-sike-vicdan-ve-hukuk-devleti/">Futbolda Şike, Vicdan ve Hukuk Devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
