<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Yılmaz Ata, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/ahmetyilmazata/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Nov 2023 14:08:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>İşsizlik- Suç Olgusu Bağlamında Asgari Ücret Zamlarına Farklı Bir Bakış</title>
		<link>https://hurfikirler.com/issizlik-suc-olgusu-baglaminda-asgari-ucret-zamlarina-farkli-bir-bakis/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Nov 2023 13:58:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evet yeni bir yıl yaklaşırken hayatın birçok alanında olduğu gibi ekonomik alanda da bazı planlamalar, düzenlemeler konuşulmaya yavaş yavaş başlanıyor. Ekonomik alanda konuşulmaya başlanan en önemli ve kapsamlı konuların başında, “Asgari ücret pazarlığı ve zam oranının” ne olacağı konusu gelmektedir. Gerek ülkemiz üretim yapısında daha yoğun kullanılan emek faktörünün geliri (ki bu yönüyle önemli bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/issizlik-suc-olgusu-baglaminda-asgari-ucret-zamlarina-farkli-bir-bakis/">İşsizlik- Suç Olgusu Bağlamında Asgari Ücret Zamlarına Farklı Bir Bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Evet yeni bir yıl yaklaşırken hayatın birçok alanında olduğu gibi ekonomik alanda da bazı planlamalar, düzenlemeler konuşulmaya yavaş yavaş başlanıyor. Ekonomik alanda konuşulmaya başlanan en önemli ve kapsamlı konuların başında, <strong>“Asgari ücret pazarlığı ve zam oranının”</strong> ne olacağı konusu gelmektedir. Gerek ülkemiz üretim yapısında daha yoğun kullanılan emek faktörünün geliri (ki bu yönüyle önemli bir girdi kalemi olmaktadır) gerekse işgücü piyasasında istihdam edilenlerin yaklaşık %50’nin asgari ücret kapsamında çalışması, bu kavramı (asgari ücreti) önemli bir noktaya taşımaktadır. Asgari ücret zamları ve sonuçları bağlamında toplumun bütünü tarafından kabul edilen aksi pek düşünülmeyen bir durum, artan asgari ücret zamlarının, işsizliği de tetikleyen bir etkiye yol açacağı kaygısıdır. Bu bağlamda artan asgari ücretin olumsuz bir sonucu olarak toplumsal hayatta daha yoğun bir şekilde karşımıza çıkması muhtemel,<strong>  “İşsizlik”</strong> konusuna dikkat çekmek ve bu bakış açısı doğrultusunda asgari ücret zam pazarlığına yaklaşılmasına vesile olmak için bir takım düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- O &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her ne kadar, “<em>Para huzur vermez</em>”  denilse de, ekonomik güç ve zenginlik, günümüz dünyasının en önemli refah, mutluluk ve huzur kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir.  Bir toplumda, bireylerin ne kadar ekonomik güç (kazanç) elde edip etmeyeceğini ya da elde edecekleri ekonomik kazancın az ya da çok olmasını belirleyen en temel unsur, o ekonomideki iş bulma olanaklarının durumu ile yakından ilgilidir. Kısacası ülkedeki <b><i>işsizliğin </i></b>durumu ile ilintilidir ve bu durum doğrudan bireysel ve toplumsal huzurumuzu etkilemektedir.</p>
<p>İktisat bilimi işsizlik kavramını şöyle tanımlar: İşsizlik “<em>Bir ekonomide cari ücret düzeyinde çalışmak istemesine rağmen herhangi bir iş kolunda çalışamayan kişi</em>” olarak ifade edilir. Bir ekonomi içerisinde, işsizlerin sayısını azaltmak, ülkeler açısından en temel hedeflerden biri olarak karşımıza çıkar. Zira işsizlik birazdan da bahsedeceğim gibi birçok olumsuzlukların nedeni olarak gösterilmektedir ki ülkemiz ekonomisi açısından da bu sorun temel ve önemli bir makro ekonomik problem olarak kendini hissettirmektedir.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-207097 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik.png" alt="" width="833" height="287" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik.png 833w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik-300x103.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik-768x265.png 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik-150x52.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2023/11/TUIK-issizlik-696x240.png 696w" sizes="(max-width: 833px) 100vw, 833px" /></p>
<p><strong>Kaynak</strong>: TÜİK, Eylül, 2023.</p>
<p>Son verilere baktığımızda; ülkemizde 15 yaş ve üstü toplam nüfustan, Askerlik görevini yapan, hapishanelerde tutuklu olan ve hastanelerde tedavi alanları çıkardığımızda (ki bu sayı yaklaşık 65 milyon civarındadır), geriye kalan nüfusun cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen bölümü ki biz ona <strong>işgücü</strong> deriz, bu sayı 2023 Eylül dönemi itibariyle yaklaşık 34 milyon civarındadır. İşte bu işgücünün yani yaklaşık 34 milyon vatandaşımızın yaklaşık 3,168 milyonu iş bulamamakta ve <strong>işsiz</strong> olarak tanımlanmaktadır. Bu verilerden yola çıkarak Ülkemiz açısından durumu şöyle okumamız gerekiyor; ülkemizde yaklaşık 34 milyonun 3,2 milyonu iş bulamamaktadır. Yani ülkemizde işsizlik oranı % 9’lar civarında gerçekleşmekte olup bu oran diğer gelişmiş ülkelerde %3-5 bandında gerçekleşmektedir. Kısacası işsizlik bizler için ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca gençlerimiz için bu durum daha tehlikeli bir boyut teşkil etmektedir. Zira gençlerimizi ilgilendiren işsizlik oranı (Genç İşsizlik: 15-24 yaş arası iş bulamayanların oranı) % 16,7 civarında olmaktadır. Yani bugün binbir umutlarla okuttuğumuz, yetiştirdiğimiz çocuklarımızın, iş bulma umudu çok daha zor koşullarda gerçekleşmektedir. Yine bu noktada hatırlatılması gereken elzem husus da şudur: Özellikle asgari ücret zamları neticesinde, yeni mezunların daha yoğun bir şekilde olumsuz etkilendiği ve işe ulaşımının zorlandığı görülmektedir.</p>
<p>İşsizlik sorununun varlığı, sosyal yaşamdaki birçok olumsuz durumun kaynağı olarak karşımıza çıkabilir. İşsizlik bir ekonomide, üretkenliği, verimliliği, olumsuz etkiler. Ayrıca işsizliğin yüksek değerlere ulaştığı toplumlarda, ücret gelirleri de düşük olarak gerçekleşir. İşletmeler, iş yeri sahibi olan kişiler aynı işi daha düşük ücret karşılığında çalışan kişilere yaptırırlar. Bu da ücret gelirlerinin düşmesine; bireyin refahının ve yaşam kalitesinin azalmasına yol açmaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte <strong><em>işsizliğin, belki de en önemli toplumsal maliyeti, toplum ve çevre huzurunu olumsuz etkileyen SUÇ olgusu üzerindeki teşvik edici etkisidir.</em></strong> İşsizlik faktörünün, bireyleri suça teşvik eden bazı sosyal güdüleri söz konusudur: Bunlardan birincisini, işsizlik faktörünün bireyin toplumsal değer ve normlara olan bağlılığını çözücü yönde etki yaptığı şeklindeki yaklaşım oluşturmaktadır. İşsizliğin, bireylerin toplumsal norm ve değerlere olan bağlılık düzeylerini azaltmasının onların sapkın tutum geliştirmelerinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çerçevede işsiz birey, eşini dövme ve çocuklarına kötü davranma, hırsızlık yapma, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi bir dizi suç ve suça yol açabilecek davranışları sergilemeye eğilimli hale gelebilecektir. İşsizlik faktörünün suç işlemede etkili olabileceğini akla getiren diğer ikinci bir neden ise, söz konusu faktörün bireyde yoğun bir dışlanmışlık duygusunun ortaya çıkmasında etkili olmasıdır. İşsiz bireyin işsiz oluşunu; bir işe yaramadığı, güvenilir bulunmadığı, kendisine ihtiyaç duyulmadığı veya yeteneksiz görüldüğü şeklinde kendisine yönelik bir “<em>suçluluk duyma</em>” biçimi ile açıklama tutumu, o bireyde belirli düzeylerde psikolojik sorunlara yol açması mümkündür. Çoğunlukla işsiz bir insan toplum tarafından <em>“sosyal olarak başarısız</em>” veya <em>“ikinci sınıf vatandaş”</em> olarak algılanır. Bu bağlamda, stigmatize edildiğini düşünen işsiz bireylerin, yasal unsurlara aykırı davranış geliştirmeleri daha da kolaylaşmaktadır. Çünkü etiketlenme veya dışlanmışlık duygusu, bireyde topluma ve yasal unsurlara karşı agresif bir tutum sergilemeye yol açarak suç işlemeye teşvik edici bir motivasyon oluşturmaktadır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<p>Bunlara ilaveten işsizlik, bireylerin iş aramak için başka yerlere göç etmelerine yol açmaktadır. İşsizlik ile ilintili olarak gerçekleşen göçün bazı sonuçları olan değersel zayıflama, uyum sorunu, yabancılaşma, vb. nitelikte ortaya çıkan sorunlar, bireylerin suç işlemelerinde etkili olabilmektedir. Özellikle bu yer değiştirme ile birlikte aile bağları ve enformel sosyal kontrol unsurları yıkılmakta veya zayıflamaktadır.</p>
<p>Ayrıca işsizliğin, suç olgusu üzerindeki etkisi, ücretler kanalıyla da geçerli olabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, işsizliğin yüksek olması ücretlerin daha düşük düzeylerde gerçekleşmesine yol açabilmektedir. Kişilerin çalışmaları neticesinde elde edecekleri yasal gelirin düşük olması, suç faaliyetinden elde edilecek kazancın göreli olarak yükselmesine neden olacaktır. Kişilerin suç faaliyetine katılıp katılmamalarında, yasal gelirleri başka bir ifade ile elde ettikleri ücretin değeri, önemli bir rol oynamaktadır. Bir anlamda, suç oranı, ücret seviyesindeki değişimlere bağlı bir durum sergilemektedir. Eğer ücret geliri, tatmin edici seviyede yüksek değilse, birey bu fazla gelir ihtiyacını, ya farklı bir iş kolunda çalışarak ya da yasa dışı faaliyetlerde bulunarak yani suça iştirak ederek giderebilir ki neticede bu durum, bireyin suç işleme kapasitesini artırabilir<em>.</em></p>
<p>Ayrıca artan asgari ücret zamları, bir anlamda maliyet enflasyonu üzerinden fiyat artışlarını tetikleyerek de bireyin yaşam koşullarını muhafazası için gayri resmi kazançlar peşinde koşmasına da neden olabilmektedir. <em>Kısacası işsizlik hem doğrudan hem de dolaylı olarak suça neden olmakta ve bir toplumda suç oranının yükselmesinde önemli etkenlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.</em></p>
<p><strong><em>Sonuç olarak şunu net bir şekilde ortaya koyabiliriz: Toplumsal huzur hepimizin öncelikli amacıdır. Huzurlu bir çevre, huzurlu ülke, huzurlu bir bölge, ana hedeflerimizdendir.</em></strong> Bu hedefimizin gerçekleşmesi, bizleri en mutlu eden gelişmelerin başında gelir. Lakin suç olgusu, tarih boyunca insanlığın içinde bulunduğu en önemli sorunlardan biri olagelmiş ve toplumsal ve çevresel huzurun en önemli yok edicisi olarak karşımıza çıkmıştır. Bu bağlamda toplumsal huzuru yakalamak istiyorsak, huzurlu bir çevre huzurlu bir ülke istiyorsak, her şeyden önce suç ve suça yol açan etkenleri ortadan kaldırmamız gerekir. Bu kapsamda suç olgusunun ortaya çıkmasına, yayılmasına yol açan en önemli unsurların başında işsizlik gelmektedir. Bir toplumda işsizliği azalttığınızda, sadece insanlara daha güzel bir ekonomik yaşam değil aynı zamanda daha huzurlu bir toplum ve çevre sunulmuş olunur.</p>
<p>Bilinmelidir ki herhangi bir sorunun çözülebilmesi için bu sorunu meydana getiren sebeplerin ortadan kaldırılması, öncelikli çözüm yöntemi olmaktadır. Bu bakış açısına göre suç ve işsizliği ortadan kaldırmak ya da bir nebze azaltabilmek için her şeyden önce işsizlik ve işsizliğe yol açan nedenlere odaklanmak ve kafa yormak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Yoksa sebepleri ortadan kaldırmaya yönelik olmayan bir adım, çözüm ortaya koymak yerine yeni sorunların doğmasına yol açabilecektir. Bu kapsamda işgücü piyasasına yapılan kamu müdahaleleri ve yönlendirmeleri <strong><em>ki en önemli müdahale asgari ücret politikasıdır,</em></strong> işsizliğe yol açarak suç olgusu ve refah üzerinde birtakım istenmeyen sonuçlara da yol açabilmektedir.</p>
<p><em>Bu düşünceler ışığında</em><em>, 2024 asgari ücret zammı ne olmalıdır? Konusuna tekrar ve farklı bir bakış açısı ile yaklaşmak dileğiyle….<br />
<strong>Prof. Dr. Ahmet Yılmaz ATA</strong><br />
</em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bireylerin suç işlemesine yol açan temel etmen, <strong>anomi</strong> ve anomiye uyum sürecidir. Durkheim tarafından literatüre yerleştirilen bu kavram, standartların ve değerlerin kaybolması neticesinde sosyal düzenin bozulması anlamına gelmektedir. Anominin olduğu toplumlarda çözülme, yozlaşma, hırsızlık, gasp gibi suç teşkil eden davranışlar çok sık görülmektedir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/issizlik-suc-olgusu-baglaminda-asgari-ucret-zamlarina-farkli-bir-bakis/">İşsizlik- Suç Olgusu Bağlamında Asgari Ücret Zamlarına Farklı Bir Bakış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarma…” Seçim Öncesi ve Sonrası İktisat Politikaları Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kas-yapayim-derken-goz-cikarma-secim-oncesi-ve-sonrasi-iktisat-politikalari-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jul 2023 08:39:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206882</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yakın tarihimizde baş gösteren Covid 19 salgını, devamında Rusya- Ukrayna gerginliği ile birlikte, dünya genelinde girdi fiyatlarında artış trendi baş göstermiştir. Bir de bu olumsuz duruma ek olarak ülkemizde 14 Mayıs seçimleri öncesi uygulanan “düşük faiz, yüksek büyüme” tercihi neticesinde (ki şahsi görüşüm yanlış bir seçimdir) hem kur artışı ve girdi maliyet artışı hem de [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kas-yapayim-derken-goz-cikarma-secim-oncesi-ve-sonrasi-iktisat-politikalari-uzerine/">“Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarma…” Seçim Öncesi ve Sonrası İktisat Politikaları Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yakın tarihimizde baş gösteren Covid 19 salgını, devamında Rusya- Ukrayna gerginliği ile birlikte, dünya genelinde girdi fiyatlarında artış trendi baş göstermiştir. Bir de bu olumsuz duruma ek olarak ülkemizde 14 Mayıs seçimleri öncesi uygulanan “düşük faiz, yüksek büyüme” tercihi neticesinde (ki şahsi görüşüm yanlış bir seçimdir) hem kur artışı ve girdi maliyet artışı hem de artan talep baskısı neticesinde yüksek enflasyonist hatta hiper enflasyonist diyebileceğimiz bir ekonomik sorun yaşanmıştır. Enflasyon, sadece bir ekonomik sorun olmanın ötesinde sosyal hayatı da olumsuz etkileyen bir süreçtir. İşte böyle bir seçim arifesi öncesi, bu yüksek enflasyonun ortaya koyduğu ekonomik ve sosyal tahribat, toplumu oluşturan bütün kesim ve sınıfların daha fazla talepkâr olmasına ve isteklerini sıralamasına yol açmıştır. Doğal olarak seçime giren bütün partiler de (iktidar/muhalefet)  oy devşirebilmek için bu taleplere kulak kabartmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>İktisat biliminde, <strong><em>&#8220;politik konjonktür hareketleri teorisi&#8221;</em></strong> diye tanımlanan bir görüş vardır. Bu görüşe göre, makroekonomik politikalar siyasal iktidarlar tarafından yeniden seçilebilme endişesi ile manipüle edilmektedir. Buna göre, iktidarlar seçim öncesi, genişletici politikalar uygulayarak seçmenlerin gözünü boyamaya çalışırlar. Ancak seçimler kazanıldıktan sonra tekrar daraltıcı politikalar uygulanmaya başlanır. Kısacası bu durum seçim öncesi popülist politikaların yaygınlaşması demektir ki bu durum, <strong><em>Artan Kamu Harcamaları, Yüksek Borç ve  (maalesef) Ekonomik Kriz… </em></strong>demektir.</p>
<p>Örneğin ülkemizde 2000’li yıllar öncesi durum bu şekilde özetlenebilir. Her 2 yılda bir seçimler yapılır, siyasi partiler birkaç fazla oy alabilmek için akıl almaz vaatler ve politikalar ortaya koyar, popülist politikalar uygular ve sonuç yüksek kamu açığı, yüksek enflasyon, yüksek refah kaybı ve ekonomik kriz olarak karşımıza çıkmıştır. 2000’li yıllar ile birlikte Türkiye ekonomisinde, bu yanlış politikalardan vazgeçilmiş ve rasyonel politikalara yönelerek <strong><em>“yüksek büyüme”</em></strong> dönemi diye ifade edilen bir dönem gerçekleşmiştir. Bu dönemde yüksek büyümeye yol açan ana etken <strong><em>siyasi istikrar ve mali disiplin</em></strong>dir. Bir anlamda, kamu kaynaklarının pervasızca popülist politikalara yönlendirilmesine son verilmiştir. Lakin bu dönem ile ilgili en temel ve haklılık payı olan eleştiri de şudur. Kamu kaynaklarının ve dış kaynakların daha etkin kullanımı söz konusu olabilir miydi? Yani kaynakların teknoloji yoğun alanlara, bilişim alt yapısına aktarılmayıp alt yapı, inşaat yatırımlarına aktarılması uzun vadede ekonomik refah düzeyi üzerindeki etkisini sınırlı ve düşük tutmuştur. Nitekim yabancı sermayenin çekilmesi, dünya likidite kıtlığının baş göstermesi bu eleştiride ciddi haklılık payı olduğunu desteklemektedir. Günümüz Türkiye’sinde kaynak yetersizliği en temel sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Hal böyle iken, iktisat politikalarına yön verenlerin belki de dikkat etmesi gereken en önemli nokta, bu kıt kaynakları doğru ve etkin kullanabilme noktasında gösterecekleri hassasiyetlerdir. Kamu kaynaklarını doğru ve etkin kullanamadığımız takdirde bu yanlış politikaların maliyetinin toplumun bireylerine yansıması kaçınılmazdır. Zira ünlü iktisatçı ve Nobel ekonomi ödülü sahibi M. Friedman’ın da belirttiği gibi, <strong><em>“yaşamda hiçbir şey bedava değildir ve her şeyin bir maliyeti vardır”.</em></strong></p>
<p>M. Friedman, kamu harcamalarını ve bunun topluma yansımasını &#8220;<strong><em>bedava öğle yemeği yoktur&#8221;</em></strong> deyimi üzerinden ifade eder. Buna göre devletin sunduğu her hizmet/ harcama bir şekilde yeni vergiler konulması/mevcut vergi oranlarının artışı üzerinden veyahut para basma işlemi (emisyon) üzerinden gerçekleşir ki bu şekilde parasal genişleme enflasyonu tırmandırarak; enflasyon vergisi şeklinde yine sade vatandaşın sırtına binen bir yük olarak karşımıza çıkar. Gerek seçim öncesi gerekse seçim sonrası günümüz Türkiye ekonomisinde bu yönteme (maalesef) sıklıkla başvurulmuştur. 2022 ile 2023 yılı arasında M2 para arzı %80’ler civarında artmıştır ki bunun iktisadi anlamı, popülist politikaları desteklemek için enflasyonu tırmandırıp, bu popülist politikaların maliyetini bu politikalardan istifade edemeyen kesime enflasyon vergisi üzerinden bir külfet olarak yüklenmesidir. Yine tarihten bir örnek vermek gerekirse, 2000’li yıllar ile birlikte popülist politikaların önüne geçebilmek için, T.C. Merkez Bankasının hazineye verdiği avans uygulaması kaldırılmıştı. Bu, parasal genişlemeyi kısıtlamaya yönelik bir adımdı. Ama şimdi günümüzde bu uygulama tekrar devreye alınmıştır. Aynı şekilde, kur korumalı mevduat hesabında birikimi olanların (ki bunlar genellikle daha gelir durumu iyi olan kişiler demektir), birikimleri hazineden değil T.C. Merkez Bankası kaynaklarından karşılanacaktır ki bu da emisyon ve enflasyon demektir. Enflasyon da bir anlamda orta sınıfı, sabit kazançlıyı (memur/emekli) daha zor duruma sokar.</p>
<p>Diğer taraftan artan kamu finansman ihtiyacı için siyasiler bakımından en kolay gelir kapısı vergilerdir ve özelikle bu noktada karar vericiler, gelir düzeyini baz almayan vergi olan “<strong><em>dolaylı vergilere”</em></strong> başvurmaktır. Dolaylı vergiler (tüketim, KDV, ÖTV)  tahsilatı kolay ama gelir adaletini dikkate almadığı için vergi adaletini zedeleyen bir vergileme türüdür. Ülkemizde dolaylı vergiler deyince ilk akla gelen 1986’da uygulamaya konulan KDV ve 2000 sonrası uygulamaya alınan ÖTV gelebilir. Ülkemizde dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı başlarda %40’larda iken zamanla bu oran giderek artmış ve günümüzde % 70’lere kadar çıkmıştır ki bu durum, adil bir vergileme sistemi için çok da iyi bir durum olarak değerlendirilmez. Bu bir anlamda kamu hizmetlerinin maliyetinin büyük kısmının yine sabit gelirlerin üzerine yıkılması; gelir adaletsizliğinin artması demektir. Son günlerde sıklıkla yapılan vergi artışlarını da bu pencereden değerlendirmek gerekir.</p>
<p>Yine bu açıdan olaya yaklaşırsak, yani kamu finansman ihtiyacı olarak vergi ve vergi politikalarını kritik ettiğimizde şöyle bir olumsuzlukla karşılaşıyoruz. Popülist politikaların bir sonucu olarak siyasilerin sıklıkla başvurduğu yöntemlerden olan <strong>“muafiyet, istisna ve vergi afları”</strong> Türkiye ekonomisindeki birçok sorunun tetikleyicisi olmaktadır. Her şeyden önce bu uygulamalar <strong><em>vergiden kaçırmayı</em></strong> ve <strong><em>kaçınmayı</em></strong> tetiklemektedir ki bu da kamu için önemli bir gelir kaybı demektir. Peki, kamu burada ortaya çıkan vergi gelir kaybını nasıl ikame eder? Tabiî ki diğer vergi kalemlerindeki (bunlar da genellikle sabit gelirlilerden işçi, memurdan alınan vergiler ve KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerdir) vergi gelirlerini artırmayı amaçlar. Doğal olarak bu şekilde bir vergilendirme politikası bir takım olumsuzlukları ortaya çıkarabilir. Örneğin artan vergi oranları ve baskısı vergi kaçakçılığını tetikleyebilir (literatürde Laffer eğrisi olarak da bilinen durum), ayrıca artan vergi oranları üreticiler ve işletmeler için ek bir maliyet demektir ki bu da fiyat artışı/ enflasyon olarak topluma yansır (son günlerde KDV artışı neticesinde iğneden ipliğe her şeyde fiyat güncellemesi yapılması gibi).</p>
<p>Yine ülkemiz ekonomisinde geçmişten günümüze sürekli uygulama alanı bulmuş olan bir konu <strong><em>vergi afları</em></strong> uygulamasıdır. Esas itibariyle aflar, genel olarak kurala uyan, sorumluluğunu zamanında yerine getiren doğru vatandaşı bir anlamda cezalandıran uygulamalardır. Ekonomilerde bu tür aflara sıklıkla başvurmak, vatandaşların ödevlerini yapmamasına yol açar. Vergi ve cezaları ödeyecekse ödemez, imara uygun bina yapacaksa yapmaz gibi… Yine aflar suça teşvik sağlayıcı etkilerinden dolayı suç oluşumuna dolaylı katkı sağlarlar. Vergi afları da her seçim öncesi dönemde Türkiye ekonomisinde başvurulan bir yöntem olmuştur. Ve bu uygulama neticesinde vergi tahsilatlarında ciddi kayıplar söz konusu olmuştur. Örneğin seçim sonrası başvurulan bazı ürünlerde KDV artışı, ÖTV artışı, MTV’nin ikinci kez ödenmesi ve Kurumlar vergisinin %’25 ten 30’a çıkartılması ile beklenen toplam gelirin 150 milyar TL civarında olduğu ifade edilmiştir. Oysa bu vergileri artırmak yerine daha önceden tahakkuk ettirilmiş ama hâlâ tahsil edilememiş vergi gelirleri toplanabilse yaklaşık 300 milyar TL gibi bir gelirin elde edileceği ifade edilmektedir. Zira Türkiye ekonomisinde zaman içerisinde (2011 sonrası) vergi tahsilat/tahakkuk oranı giderek bozulmuş ve bu oran % 90’lardan % 80’lere kadar düşmüştür. Bu durum da kamunun vergi gelir kaybını telafi edebilmesi için dolaylı vergi ve sabit gelirleri olan bireylere daha fazla yüklenmesine yol açmaktadır. Yine burada da bu popülist politikaların maliyeti çoğunlukla toplumun orta sınıfına yıkılmış olmaktadır.</p>
<p>Ayrıca kamunun bu şekilde vergi ile ekonomik yaşama fazlaca müdahalede bulunması, ekonomik özgürlüklerin kısıtlanması ve mülkiyet haklarının da zayıflaması demektir. <strong>Ekonomik özgürlük</strong>, mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ya da tüketim aşamalarında kamunun herhangi bir kısıtlayıcı ya da zorlayıcı müdahalesinin olmaması anlamına gelmektedir. M. Friedman “insanları özgür bırakmanın, iktisadî açıdan onların bireysel teşebbüs ve inisiyatiflerini harekete geçirdiğini ve milletleri iktisadî büyüme yolunda emin adımlar atmalarını sağladığını” söylüyor. Bununlar beraber, “iktisadî zenginlik ve devletten bağımsız hareket edebilmek, sivil ve siyasî özgürlüklerin de gelişmesini teşvik etmektedir. <strong>Ekonomik Özgürlük, Yatırımlar İçin Güçlü Bir Mıknatıstır</strong>. Şu an Türkiye ekonomisinin en önemli amacı, üretimi ve yatırımı teşvik edici politikalara odaklanması iken kamunun bu şekilde bir vergileme politikası ve anlayışı ile ekonomiye müdahalesi ciddi zararlar vermektedir. Ayrıca bu şekilde vergileri artırmak zaman içerisinde sadece vergi kaçakçılığı üzerinde değil, artan maliyetler neticesinde birçok işletme ve üreticinin piyasadan çekilmesine de yol açabilir. Bu da hem vergi tabanının yok olmasına (altın yumurtlayan tavuğu kesmek hikâyesi) hem de üretim ve istihdamın düşmesine yol açarak mal arzı azaldığı için fiyatların yükselmesine yol açabilir. Neticede bütün bu süreçler yine aynı şekilde toplumun orta ve alt kesiminin daha fazla olumsuz etkilenmesine neden olabilir. Ülkemizde seçim öncesi ve sonrası yaşadıklarımız, ekonomideki son gelişmeler üzerine özellikle toplumun alt ve orta kesiminin ekonomik olarak daha büyük sıkıntılar yaşaması ve bu hususta daha fazla kamuoyu oluşturmaları bunun bariz bir örneğidir.</p>
<p><em>Yine kamu finansman ihtiyacı ve yöntemleri hususunda konuşulması gereken, (belki de en önemlisi ya da önceliklisi) kamu gelirlerinden ziyada kamu giderleri ve bunun kullanımı konusu olmalıdır. </em>Sınırlı devlet anlayışını benimseyen maliye bilim insanlarına göre,  en önemli kamu geliri, vergiler ya da borçlanma değil, kamu giderlerinin sınırlandırılması ve rasyonalize edilmesidir. Yani kamunun işlevi ve boyutu üzerinden sağlanacak bir düzenleme, kamu harcamalarının daha dengeli ve daha etkin bir şekilde kullanımını doğuracaktır. Bu bağlamda bizim de ülke olarak kamu gelirlerini nasıl artırabiliriz sorusundan önce “<em>kamu harcamalarında nasıl tasarruf sağlayabiliriz, kamu giderlerini nasıl daha etkin kullanabiliriz</em>” sorularına cevap bulmamız daha doğru bir tercih olacaktır. Çünkü en iyi kamu gelir politikası, giderleri azaltıcı ve düzenleyici politikalardır. Bunun da yöntemi aşırı büyüyen, sürekli ekonomiye müdahale eden bir devlet anlayışından uzaklaşıp, minimal bir devlet anlayışını en kısa sürede referans alan bir yapıya dönüşmekten geçmektedir.</p>
<p>Sonuç olarak, “züccaciye dükkânına giren ve yerdeki bardağı kaldırmak isteyen fil misali…” kamunun ekonomiyle ilgili bir aksaklığı ortadan kaldırmak için yaptığı her müdahale (ne kadar iyi niyetli olursa olsun) maalesef daha büyük sorunların baş göstermesine yol açmaktadır. Son günlerde kamunun vatandaşın durumunu iyileştirmek için yaptığı her türlü ekonomik müdahale daha büyük sorunların baş göstermesine yol açmaktadır. Kısacası <em>“kaş yapalım derken göz çıkarılmaktadır.”</em></p>
<p><em>Sağlıcakla…..</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kas-yapayim-derken-goz-cikarma-secim-oncesi-ve-sonrasi-iktisat-politikalari-uzerine/">“Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarma…” Seçim Öncesi ve Sonrası İktisat Politikaları Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği II</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-ii-ahmet-yilmaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Nov 2021 11:49:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-ii-ahmet-yilmaz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği I Son dönemlerde gerek dünya emtia fiyatlarındaki artış gerekse yurt içi bazı unsurlardan dolayı (kur artışı), Türkiye ekonomisinde yüksek enflasyonist bir süreç yaşanmaktadır. Bu olumsuz durumdan kurtulmak için, siyasi otorite bir takım çözüm politikalarına başvurmaktadır: “Fiyat denetimi” ve “devlet işletmeciliğinde yeni marketlerin açılması” gibi. Esasında bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-ii-ahmet-yilmaz/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği II</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-i-ahmet-yilmaz-ata/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği I</a></p>
<p>Son dönemlerde gerek dünya emtia fiyatlarındaki artış gerekse yurt içi bazı unsurlardan dolayı (kur artışı), Türkiye ekonomisinde yüksek enflasyonist bir süreç yaşanmaktadır. Bu olumsuz durumdan kurtulmak için, siyasi otorite bir takım çözüm politikalarına başvurmaktadır: “<strong><em>Fiyat denetimi”</em></strong> ve “<strong><em>devlet işletmeciliğinde yeni marketlerin açılması</em></strong>” gibi. Esasında bu tür uygulamalar, iyi niyetler ile düşünülmüş uygulamalar olabilir. Lakin iktisaden sonuçları, pek de beklenildiği gibi olumlu sonuçlar vermeyebilir. Örneğin kamunun, fahiş fiyat artışının temel nedeni olarak ortaya koyduğu, “<em>gıda ürünlerinin fiyat artışının” önüne geçmek için, devlet destekli ve marketlerin açılması uygulaması,</em> iktisaden bazı olumsuzların vuku bulmasına yol açabilir.</p>
<p>1- <em>Ünlü iktisatçı M. Friedman’a göre “bedava öğle yemeği yoktur”</em> yani hayatta hiçbir şey bedava değildir, her şeyin bedeli vardır. Hatta bu durumu ifade eden ve iktisat bilimi eğitiminin bizlere öğrettiği en hayati bilgi, “<strong><em>Fırsat Maliyeti- Opportunity Cost” </em></strong>kavramıdır. Bu kavrama göre, gerçekleştirdiğimiz her bir iktisadi tercih, başka bir iktisadi tercihten vazgeçmemize yol açar. Ve buna göre vazgeçilen davranışın getirisi en yüksek olana da fırsat maliyeti ya da nam-ı diğer alternatif maliyet deriz. Bu kavram, iktisadın temel gayesi olan kıtlıkla mücadelede etkin tercihlerin, doğru kamu politikalarının ortaya konulmasındaki en önemli göstergelerden biridir. Fırsat maliyeti kavramının ışığında; eğer devlet fahiş fiyatlarla mücadele etmek için kamu destekli marketler açar ve bunları sübvanse ederse, kamu bu uygulama için kullanacağı bütçeyi (yani harcamayı), başka politikalar ve harcamalar yapmaktan vazgeçmesi ile karşılar. Bu şekilde kamu gelir ve kaynaklarının harcanması gereken yerlerden harcanmaması gereken yerlere aktarılmasına sebebiyet verir. Oysa devletin asli yapması gereken harcamaları daha etkin ve verimli bir şekilde yapması, ekonomide denetleme rolünü eksiksiz bir şekilde yerine getirmesi, aşırı vergileme gibi üretici ve girişimci üzerinde olumsuz etkilere yol açan uygulamalardan vazgeçmesi, maliyet artışından kaynaklanan gıda fiyatlarındaki artışı dizginlemek için daha etkin çözümler olabilir. Bu düzenlemeler için gereken harcama, kamu destekli marketleri açmak için kullanılacak bütçeden finanse edilebilir.</p>
<p>2- Ekonomi biliminde kamu politikalarının etkinliği üzerine değerlendirmelerde bulunurken sıklıkla kullandığımız bir kavram da <strong><em>“Dışlama Etkisi</em></strong>”dir. Bu kavrama göre kamunun ekonomide yaptığı her harcama ve faaliyet, özel sektörün piyasa dışına çıkmasına yol açar. Yani kamunun ekonomideki payı özel sektörün payının azalması ile gerçekleşir. Buna göre, devlet destekli marketlerin yaygınlaşması ve sayısının artması, bu sektörde özel girişimciler (yani market işletmecileri) için haksız bir rekabet durumu oluşturacaktır. Çünkü kamu, özel sektöre göre birçok girdi unsurunu daha düşük maliyet ile tedarik edebilme üstünlüğüne sahiptir. Bu durumda özel sektör için haksız rekabet koşullarının oluşmasına, özel sektörün kamu ile rekabet edememesine ve nihayetinde piyasadan çekilmesine yol açabilir. Oysa bu tür market ve işletmeler, ekonomi için hem önemli bir vergi gelir kaynağını hem de önemli bir istihdam kapısını oluşturmaktadır. Özellikle genç işsizliğin % 25 civarında olduğu ülkemizde, genç istihdamda önemli bir paya sahip olan bu işletmelerin kapanması veya piyasa dışına itilmesi, mevcut işsizliğin daha da büyümesine ve toplumsal huzursuzluğun yükselmesine yol açar.</p>
<p>3- <em>Büyük marketler, kazancı ve kârı büyük olduğu için değil, sahip olduğu teknik, donanımlar, alt yapı ve lojistik imkanlar güçlü olduğu için, “büyük market” diye tanımlanır.</em> Bu işletmelerin en belirgin özelliği, ölçek ekonomilerinden yararlanıp, birçok ürünü, küçük işletmelere göre daha ucuza tedarik edip, daha düşük kâr marjı ile tüketiciye sunmalarıdır. Özellikle gıda ve tarımsal ürünler, (sebze, meyve gibi), kâr marjı açısından satışı amaçlanan ürünler değil, aksine tüketiciyi markete çekmek, tüketiciyi sebze ve meyve ile birlikte diğer tüketim ürünlerini de aynı yerden karşılamak için satışı amaçlanan ürünlerdir. Bundan dolayı birçok market sebze ve meyve ürünlerini düşük fiyat ile satıp, kâr marjını düşük tutmayı amaçlar. Bu noktada fahiş fiyatların nedenini, artan gıda ve tarımsal ürünlerin fiyatları olarak tanımlıyorsak (ki öyledir), bu noktada marketlerin söylenenin tam aksine fiyat artırıcı değil fiyat azaltıcı bir tesiri söz konusudur.</p>
<p>4- Yine önemli bir husus da şudur: Devletin, kendi marketini kurması ve bu yönde destekte bulunması, yukarıda da ifade edildiği gibi, özel işletmelerin piyasadan çekilmesine yol açabilir. Oysa bu tür büyük marketler, zincir marketler, sadece kendi ürün satışı ile ekonomiye katkı sağlamazlar. Aynı zamanda bu tür işletmeler ekonomide diğer sektörler ile de yoğun iş ilişkisi içinde olan bu yönü ile feedback etkisi güçlü olan işletmelerdir. Ürün tedariki için, taşıma, lojistik, depolama gibi hizmet sektörleri için de bir talep oluştururlar. Eğer marketlerin piyasadan dışlanmasına yol açabilecek, “kamu destekli marketlerin” açılmasını teşvik eder ve bu yönde politikalar saptarsak, bizler sadece bu tür zincir marketleri değil aynı zamanda diğer alt sektörleri de cezalandırmış oluruz.</p>
<p>5- Ekonomi bilimi, bir mübadele bilimidir ve bu mübadelenin temel amacı üretici ve tüketici için en iyi sonuçları doğurmasıdır. Tüketici için en temel amaç, <strong><em> “tüketici refahını” </em></strong><em>artıracak, maksimize edecek tercihlerde bulunmaktır<strong>. </strong></em>Bu noktada serbest piyasa ekonomisi ve onun yansımaları olan serbest girişimcilik, özel sektör market işletmeciliği gibi oluşumlar, tüketici refahı için eşsiz katkı sunan işletmelerdir. Ürün çeşitliliği, fiyat düşüklüğü ve alternatiflerine göre ulaşım-mesafe yakınlığı gibi üstünlüklerinden dolayı, kamu market işletmeciliğine nispetle daha fazla tüketiciye katkı sunmaktadırlar. Bu bakış açısı doğrultusunda; bu zincir marketlerin bir olumlu yönü de, bu işletmelerin yerleşim yerleri olarak tüketiciye daha yakın mesafelerde kurulmaları ve ulaşım imkânlarının kolay olmasıdır. Eğer kamu politikalarını bu marketlerin kapatılması ya da bir şekilde  piyasadan çekilmeleri  yönünde düzenlersek,  artık  evimizden  çıkıp  market alışverişi  yapma imkânımız  kaybolur.  Bu durum da ekonomik mübadelenin, <strong><em>“işlem maliyetini</em></strong>” olumsuz etkiler. Oysa ekonomik mübadelenin gelişmesi ve canlı bir şekilde sürdürülebilmesi için, “işlem maliyetini” minimize edecek ekonomik düzenlemeler ve tercihler ortaya konulmalıdır. Ayrıca  insanların  bu şekilde araç ile market alışverişine  gitmeleri  beklenmeyen başka sorunların ortaya çıkmasına, mesela hem araç trafiğinin yoğunlaşmasına hem de aşırı egzoz salınımına  yol açar ki  yeşil ekonominin  bu kadar önemsendiği  bir zamanda  yanlış bir uygulama olur.  Ayrıca  toplum olarak daha fazla  araç yakıtı  kullanmamıza  yol açar, nitekim ülkemizin  temel bir başka sorunu  ithal  enerji ve yakıt bağımlılığı  ve kurlarda  meydana gelen artışın  bu yakıt  tüketimi üzerinden  enflasyona  yol açmasıdır.</p>
<p>Ez cümle; devletin fahiş fiyatlar gerekçesi ile piyasa fiyatına müdahalede bulunması, beklenenin aksine pek de olumlu sonuçlar vermeyebilir. <em>Her şeyden önce bu durum, piyasanın kendi akışına ve dengelenme sürecine zarar verir; <strong>“ürün kıtlığına</strong>”, “<strong>genel</strong> <strong>kıtlığa”</strong>, <strong>“darboğaza</strong>”, “<strong>ürün çeşitliliğinin ve kalitesinin azalmasına</strong>” ve <strong>“karaborsa piyasasının oluşumuna</strong>” neden olur ki bütün bunlar vatandaşın alım gücünün ve refahının daha da bozulmasına yol açar. </em>Ayrıca piyasa fiyatlarının denetlenmesinin ve devlet destekli marketlerin açılmasının, piyasadaki girişimcinin azalmasına, işsizliğin artmasına da yol açacağı unutulmamalıdır. Bütün bu olumsuzlukları düşününce, devlet destekli marketlerin açılmasının, “kaş yapalım derken göz çıkarmak” olabileceğini çok net görebiliriz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-ii-ahmet-yilmaz/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği II</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği I</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-i-ahmet-yilmaz-ata/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Nov 2021 11:57:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-i-ahmet-yilmaz-ata/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği II Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artış olarak tanımlanan Enflasyon, ulusal paranın itibarını olumsuz etkileyen, vatandaşın satın alma gücünü azaltan, toplumda gelir adaletsizliğine yol açan bir süreçtir. Bundan dolayı bütün ekonomiler, enflasyonist süreçten kurtulmaya yahut en azından kontrol edilebilir bir seviyede varlığını devam ettirmesine yönelik çözüm politikaları [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-i-ahmet-yilmaz-ata/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği I</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-ii-ahmet-yilmaz/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği II</a></p>
<p>Fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artış olarak tanımlanan Enflasyon, ulusal paranın itibarını olumsuz etkileyen, vatandaşın satın alma gücünü azaltan, toplumda gelir adaletsizliğine yol açan bir süreçtir. Bundan dolayı bütün ekonomiler, enflasyonist süreçten kurtulmaya yahut en azından kontrol edilebilir bir seviyede varlığını devam ettirmesine yönelik çözüm politikaları uygularlar. Enflasyon esasında iki kaynaktan beslenir: Talep kaynaklı ve Arz (maliyet) kaynaklı. Eğer bir ekonomide üretim düzeyi değişmez iken talepte bir canlanma olur ise bu durum fiyatların yükselmesine yol açabilir. Aynı şekilde bir ekonomide talep düzeyi sabit iken arz yönünde bir azalış olur ya da üretim maliyetlerinde bir artış olur ise bu durum da fiyatlarda yükselişe yani enflasyona neden olabilir. Örneğin dünya ekonomisinde 1970’li yıllarda ortaya çıkan ve petrol krizi diye tanımladığımız “yüksek enflasyonist” dönemi buna örnek gösterilebilir.</p>
<p>Ülkemizde de enflasyonist dönemlere sıklıkla rastlanmaktadır. Yani bir anlamda enflasyon, sadece bugünün değil geçmişin ve doğru politikalar uygulanmayınca geleceğin de sorunu olabilecektir. Sadece içinde yaşadığımız enflasyonist süreci geçmişten bir nebze ayıran temel özellik, geçmişteki enflasyonist süreçlerde talep baskısı daha etkin iken günümüzde maliyet yani arz yönünün daha etkin olduğu söylenebilir. Bir anlamda günümüz yüksek fiyat artışının nedeni üretim süreci ve bu süreci etkileyen girdi ve hammadde fiyatlarında ortaya çıkan artışa bağlamak çok da yanlış bir yargı olmaz. Özellikle de ülkemizin temel sorunu olan ithal girdi bağımlılığı ve döviz kurundaki oynaklık, girdi fiyatlarındaki artışın ve bunun yansıması olarak yüksek enflasyonun ana nedeni olarak gösterilebilir.</p>
<p>Hal böyle iken karar vericilerin (yani politikacıların), enflasyonu dizginlemek, fahiş fiyat artışının önüne geçmek için, piyasanın doğal işleyişinin dışına çıkarak ekonomik sürece yaptıkları müdahaleler ya da pansumanlar, mevcut sorunu çözmek yerine, orta ve uzun vadede sorunun daha da büyümesine hatta sorunların toplumun daha geniş kesimlerine yayılmasına yol açabilir.</p>
<p>Fransız düşünür Bastiat, iktisat politikalarını “Buz dağına” benzetir ve politikaların görünen kısmına değil görünmeyen kısmına odaklanmanın daha gerekli ve doğru olduğunu ifade eder. Buna göre, fahiş fiyat artışlarının önüne geçmek için uygulanan gerek “<em>fiyat denetimi</em>” uygulaması gerekse <em>“tarım kredi kooperatifleri eliyle kamu market işletmeciliği</em>”, belki iyi niyetlerle ortaya konulmuş çözümler olabilir ama ne yazık ki istenilen hedeflere ulaşmak, enflasyonu dizginlemek için ideal çözümler olmayabilirler. Aksine bu durum, mevcut sorunun daha da artmasına ve toplum üzerinde daha fazla olumsuz etkilere yol açmasına sebep olabilir. Bu durumu, iktisat eğitiminin bizlere anlattığı, bilimsel gerçek ve öğretiler üzerinden izah edebiliriz:</p>
<p>Her şeyden önce, <em>ekonomide görülen fiyat artışları, piyasasının kendi dinamiklerindeki yani arz-talep dengesizliğinden kaynaklanmakta ve bu sorun belli bir dönem sonra yine piyasasının kendi dinamikleri ile (yani arz-talep etkileşimi) ortadan kalkabilmektedir</em>. Örneğin bir malın fiyatı artar ise üretici o malı daha fazla üretip kârını artırmak (arz kanunu), tüketici de pahalı mal yerine daha ucuz bir malı tercih ederek faydasını artırmak (talep kanunu) peşinde koşacaktır. Bu şekilde arz-talep etkileşimi belli bir zaman sonra dengelenecek ve piyasa fiyatı oluşmuş olacaktır. Daha açık bir ifade ile örneğin etin fiyatının artması, tüketici tercihlerinde bir değişime yol açarak farklı beslenme türlerine yönelişi, bu şekilde talep düşüşüne yol açabilir. Aynı şekilde et fiyatlarının artması, hayvancılık ile uğraşan çiftçilerin daha fazla olmasına arazilerin daha fazla besiciliğe tahsis edilmesine yol açabilir ki bu da piyasada üretim bolluğu ile fiyatların tekrar dengelenmesine yol açabilir. Özellikle de bu fiyat dengelenme süreci tarımsal ürünlerde gecikmeli olarak kendini gösterir ve tarımsal üretici piyasa fiyatındaki bu dalgalanma eşliğinde üretim malı tercihini ve miktarını dengelemeye çalışır. (Örümcek ağı teoremi). Esasında piyasanın kendi içinde bu dengelenme süreci, belli bir zaman dilimi içerisinde sonuçlanır ve toplumsal maliyeti en az zararla nihayetlendirir.</p>
<p>Oysa karar vericiler bu şekilde piyasanın kendi dinamiklerinin dışına çıkıp, fiyat dengelenmesine müdahale edip bu şekilde fiyat artışlarının önüne geçmeye çalışırsa, sorun daha büyük olumsuzluklara fırsat verebilmektedir. <strong><em>Her şeyden önce, fiyat ekonomideki en önemli “bilgi” kaynağıdır. Ama doğru fiyat</em></strong>. Doğru fiyat, yani piyasa aktörleri tarafından saptanan bir fiyat, üreticinin ne üreteceğine, tüketicinin de ne tüketeceğine karar vermesine yol gösterir ki bu şekilde ekonomide kaynakların daha doğru ve etkin kullanımına neden olur. Tam aksi bir durumda yani piyasa fiyatının bir şekilde piyasa aktörleri haricinde merkezi otorite tarafından ister fahiş fiyat artışı ister fiyat düşüşü nedeni ile belirlenmesi (Taban-Tavan fiyat politikaları gibi), piyasa fiyatlarının kontrolü, market fiyatlarının denetlenmesi gibi uygulamalar, fiyatın ekonomi için yol gösterici-pusula olması işlevini kaybetmesine yol açar.  Bunun neticesinde de ekonomik aktörler için bir anlamda pusula olan fiyat, ekonomik olarak kaynakların verimsiz ve etkinsiz kullanımına sebebiyet verebilir. <em>Aynı zamanda bu durum yani fiyatların olması gereken denge düzeyden daha farklı bir düzeyde zorunlu olarak tutulması, ürün arzının ve çeşitliliğinin azalmasına, ekonomide “KITLIK”, “ KARABORSA”, “ÜRÜNE ERİŞEMEME” gibi toplumsal maliyeti yüksek olan sorunların baş göstermesine yol açabilir.</em></p>
<p>Türkiye Ekonomisi özelinde baktığımızda; farklı zaman dilimlerinde farklı siyasi otoriteler tarafından buna benzer uygulamaların gerçekleştiğini ve ne gariptir ki sonuçlarının beklenenin aksine daha büyük tahribatlara yol açtığına şahit olmaktayız. 2. Dünya savaşı ve hemen sonrası dönemde, savaşın ortaya çıkardığı ekonomik koşullar, piyasada arz- talep dengesini olumsuz etkilemiş ve durum hiper enflasyon diyebileceğimiz bir durumun oluşmasına yol açmıştır. O dönemki siyasi erk, vatandaşın bu aşırı fiyat artışlarından dolayı bir mağduriyet yaşamaması için “tavan fiyat politikası” uygulamış, temel tüketim malları dediğimiz ürünlerin fiyatını belli bir düzeyde sabitlemiştir. Peki bu neye yol açmıştır? Bu politika, bu ürünlerin üretimini daha da azaltmış, ürüne erişebilirliği kısıtlamış ve nihayetinde piyasada talep fazlası neticesinde “KITLIK” dediğimiz sorunun yaşanmasına yol açarak, vatandaşı KARABORSA dediğimiz piyasalara yöneltmiştir. Neticede vatandaş piyasa fiyatından satın alabileceği ürünü daha yüksek fiyattan karaborsa piyasadan tedarik etmiştir.  Aynı duruma, 1970’li yıllarda dünya petrol krizi esnasında yine rastlanılmaktadır. O dönemki siyasi erk de, yükselen fiyat artışı karşısında, vatandaşın mağduriyetini gidermek için fiyat denetimleri uygulamış, tanzim satış ağları oluşturmuş, tavan fiyat politikasına yönelmiş ama maalesef istenilen sonuçlar elde edilememiştir. Aksine büyük bir kıtlık ve darboğaz yaşanmıştır. Ve hâlâ o dönemin bu yanlış iktisat politikası siyasi bir slogan olarak siyasi hafızalarımızda yer almaktadır.</p>
<p>Prof. Dr. Ahmet Yılmaz Ata</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-bir-bakisla-fahis-fiyat-ve-kamu-market-isletmeciligi-i-ahmet-yilmaz-ata/">Liberal Bir Bakışla Fahiş Fiyat ve Kamu Market İşletmeciliği I</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşam Hakkı Kapsamında Göç Olgusu ve Sosyo-Ekonomik Etkileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yasam-hakki-kapsaminda-goc-olgusu-ve-sosyo-ekonomik-etkileri-ahmet-yilmaz-ata/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Dec 2019 06:07:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/yasam-hakki-kapsaminda-goc-olgusu-ve-sosyo-ekonomik-etkileri-ahmet-yilmaz-ata/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Göç olgusu, sosyo-ekonomik etkileri açısından “negatif etki” ve “pozitif etki” gibi sonuçlar doğuran bir süreçtir. Göçün gerçekleştiği ülkelerde ekonomik ve sosyal yaşamda birtakım olumsuz etkilere yol açtığı, toplumsal tahribat yarattığı, göçün negatif etkisi olarak ifade edilir. Genellikle bu görüş, ulus devlet ve kapalı ekonomilerde kabul gören, az gelişmişliğin kısır döngüsü olarak karşımız çıkan bir argümandır. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yasam-hakki-kapsaminda-goc-olgusu-ve-sosyo-ekonomik-etkileri-ahmet-yilmaz-ata/">Yaşam Hakkı Kapsamında Göç Olgusu ve Sosyo-Ekonomik Etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Göç olgusu, sosyo-ekonomik etkileri açısından “negatif etki” ve “pozitif etki” gibi sonuçlar doğuran bir süreçtir. Göçün gerçekleştiği ülkelerde ekonomik ve sosyal yaşamda birtakım olumsuz etkilere yol açtığı, toplumsal tahribat yarattığı, göçün negatif etkisi olarak ifade edilir. Genellikle bu görüş, ulus devlet ve kapalı ekonomilerde kabul gören, az gelişmişliğin kısır döngüsü olarak karşımız çıkan bir argümandır. Diğer taraftan, göçün, gerçekleştiği ülkelerin ekonomik ve sosyal yapısını olumlu etkilediği şeklinde bir değerlendirme de söz konusudur ki göçün pozitif etkisi olarak karşımıza çıkar. Hepimizin “beyin göçü” olarak telaffuz ettiği ve ülkelerin rekabet, demokrasi, yenilik, innovasyon gibi unsurlarına olumlu tesiri olan bu süreç, birçok Anglo-Sakson ülkenin gelişmesinde lokomotif unsuru görmüştür. Hatta bu olumlu süreç sadece ülkeler arasında değil, ülke içi göç hareketlerinde de karşımıza çıkar. Örneğin ülkemiz ekonomisinin 5 büyük ekonomilerinden biri olan Gaziantep ilinin gelişmesinde ve dünyanın <strong>halı</strong> merkezi olmasında, bu süreci çok net görebiliriz. Şu an dünyada en çok halı üreten şehir olan Gaziantep’te halıcılık sektörünün %70’i bu şehre çevre il ve ilçelerden göç etmiş kişiler tarafından gerçekleşmektedir. Örneğin şu an gerek Gaziantep gerekse Türkiye’nin en büyük halı firması olan ve 10 binlerce kişiye istihdam kapısı açan Erdemoğlu holdingin (Merinos halı) kurucusu Mehmet Erdemoğlu zamanında Adıyaman’ın Besni İlçesinden Gaziantep’e göçe etmiş bir kişidir. İlk zamanlar hamallık yaparak geçimini sağlamış olan bu kişi şu an şehrin en önemli istihdam ve ekonomik katma değer kaynaklarından biri olan Merinos halı fabrikasını kurmuştur.</p>
<p>Göçün pozitif etkilerinin söz konusu olmasına rağmen genellikle göç denilince aklımıza (maalesef) negatif etkileri gelir ve göçe maruz kalmış kişilere karşı bir antipati uyanmasına yol açar.  2011 yılı itibariyle Suriye’den <strong><em><u>ülkemize göç eden daha doğrusu göç etmek zorunda kalan,</u></em></strong> Suriyeli kardeşlerimiz için de aynı durum söz konusu olmuş ve bir olumsuz hava oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu olumsuz havanın oluşturulmasında kanımca temel eksiklik, bu Suriyeli kardeşlerimizin “<em><u>Neden göç etmek zorunda kaldılar?”</u></em> ve “<em><u>Suriyeli göçmenlerin sosyo-ekonomik yansımaları nelerdir?</u></em>” noktasında yeterince kamuoyunun bilgilendirilmemesi etkin olmuştur.</p>
<p>Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, bir insanın <strong><em>“yaşam hakkı”</em></strong> en temel haktır ve her şeyin üstündedir. Suriye’den göç eden kişiler, bu temel haklarını korumak ve sürdürmek için böyle bir tercihte bulunmuştur. Bizlerin buna saygı duymasından öte bir şey olamaz ve bu hakkın elde edilmesi için başka hiçbir gerekçe ya da unsurun etkisi söz konusu olamaz. Kısacası, “yaşam hakkı” gibi en temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda diğer unsurlar teferruat olarak kalır. Ve bu tür haklarda, kişinin ırkı, dini, mezhebi önemli değildir.</p>
<p>Ama buna rağmen Suriyeli kardeşlerimizin, toplum nazarında benimsenmesi için birtakım olumlu unsurların da kamuoyu nezdinde paylaşılması gerekir ki toplumsal destek kazanılabilsin. Bu bağlamda, bu göç süreci, ekonomik olarak bizleri olumlu mu yoksa olumsuz mu etkilemektedir?</p>
<p>Suriyeli kardeşlerimizin ülkemize göç sürecinin ekonomik olarak nasıl bir etkiye ve buna bizlerin gösterdiği tepkiyi, bu Suriyeli göçmenlerin ekonomik yaşamdaki rolleri ile izah etmek gerekir.</p>
<p>Ekonomik yaşamda iki rol vardır: Arz (Üretmek) ve Talep (Tüketmek). Suriyeli göçmenler, göç ettikleri ilk dönemlerde ülkemiz ekonomik hayatında genel olarak “talep eden” yani tüketici konumunda idiler. Bu bizler için, daha yüksek kira geliri, daha fazla ekmek satışı, restoran ve kafelerde daha çok müşteri demekti. Bir anlamda bu göç dalgası, gelirimizi artıran bir etkiye sahipti ve bundan dolayı bu duruma çok fazla tepki göstermemekte hatta sevinmekte idik. Ama zamanla bu insanlar, yaşamlarını sürdürmek için üretmek ve çalışmak zorunda kaldılar, kendi işyerlerini, lokantalarını, terzilerini vs açtılar, bir anlamda ekonomide arz yönüne yani üretici sınıfına geçtiler. İşte o zaman eleştiri ve hoşnutsuzluk sesleri yükselmeye başladı. Bir anlamda vatan millet naraları ile Suriyeli göçmenlere bunun üzerinden devletin politikasını eleştirenler, esas itibariyle kendi çıkarları ve menfaatleri zarar gördüğü için bu tür eleştirilerde bulunmaya başladılar. Bir anlamda, aynı Suriyeli göçmen senden ekmek aldığında ya da evine daha fazla kira ödediğinde bir sıkıntı olmuyor, ne zaman seninle aynı işi yapmaya başlıyor, işte o zaman tehlikeli, suç işleyen bir kişi olarak tanımlanmaya başlıyor. Bu durum bizlerin, Suriyeli göçmen meselesine bakış açımızın daha çok ekonomik çıkar ve kazanç eksenli olduğu sonucunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Peki, gerçekten, Suriyeli Göçmen meselesi, ülkemizi ve vatandaşımızı ekonomik olarak olumsuz etkiliyor mu? Yoksa tam aksine olumlu etkilere mi sahip?</p>
<p>Bu soruya birkaç nokta ekseninde cevap vermek gerekir:</p>
<p>Her şeyden önce, bu göç dalgası hem işgücü piyasasında hem de mal ve hizmet arz piyasasında, daha fazla renklilik, çeşitlilik ve yeni alternatifler ortaya çıkarak daha rekabetçi bir yapı ortaya çıkmıştır. Örneğin Gaziantep ekonomisinin (hatta ülkemiz ekonomisi içinde aynı durum söz konusudur) temel sorunu, küçük ve orta boy işletmelerin yüksek maliyet ve kalifiye ara elaman bulamama sorunudur. Suriyeli göçmenlerin bölgeye gelmesi ve işgücü piyasasına dahil edilmesinin önündeki yasal engellerin hafifletilmesi ile birlikte, birçok işletme hem istedikleri ara elamanı tedarik edebilmekte hem de daha düşük ücretler ile maliyet avantajı sağlamaktadır. Fakat buna rağmen, birçok işletme Suriyeli işçiler ile bir maliyet avantajı yakalamasına rağmen, kolay kolay fiyat indirimine gitmemekte, yine eski fiyat düzeyinden üretimleri sürdürmeyi yeğlemektedir. Bu noktada ortaya çıkan fiyat artışı ya da enflasyonun nedenini, Suriyeli göçmenlerde değil başka yerlerde aramak daha rasyonel olacaktır.</p>
<p>Suriyeli göçmenlerin, işgücü piyasasında yer alması ile ilgili çarpıcı bir sorun da, bu göç süreci neticesinde ortaya çıkan mevcut beşeri sermayeden uygun bir şekilde yararlanamamaktır. Suriyeli göçmenlerin yeteneklerine ve becerilerine uygun alanlarda istihdam edilmesi noktasında ciddi eksikliğimiz mevcuttur. Bir anlamda işverenlerimiz bu durumu bir fırsatçılığa dönüştürerek, mevcut koşullarda Suriyeli göçmenleri maalesef kötü çalışma şartlarında ve kendi yeteneklerinin bazen altında işler yapmaya zorluyorlar. Böyle bir uygulama ise, hem bu göç dalgası ile oluşan beşeri sermayeden yeterince yararlanamamamıza hem de bu vasıflı ve donanımlı göçmenlerin ülkemizi terk etmesine yol açmaktadır.</p>
<p>Örneğin, Gaziantep Belediyesi basketbol takımından sorumlu bir yetkili ile yaptığım bir görüşmede, iki yıl önce (2014)  yardımcı hoca olarak, Suriye’den göç etmiş, İngilizce ve Türkçe konuşabilen bir kişi ile aylık 2.500 TL’ye anlaştıklarını söylemiştir. Normalde Batı’dan ya da kendi içimizden bu özelliklere sahip (İngilizce, Türkçe konuşabilen) biri ile anlaşmaya çalışsak bu rakamın çok daha yüksek değerler olacağını ifade etmiştir. Ama ne yazık ki şu an o yardımcı hocanın, daha iyi ücret ve çalışma koşullarından dolayı bu dönem Ukrayna’ya göç ettiğini belirtmişti. Aynı şekilde oturduğum mahalledeki pide fırınında Suriyeli bir göçmenin (ki kendisi aslında tıp doktoru) çalıştığını ve bu durumdan işletme sahibinin çok mutlu ve kazançlı olduğunu ifade edebilirim. Kendisi ile yaptığım görüşmede kendisi “daha düşük ücretle, hem ekmek yapımına yardımcı bir elaman bulduğunu hem de fırında çalışanların sağlık sorunları için doktor tedarik ettiğini” belirtmiştir. Yine bu husus ile ilgili olarak Suriyeli göçmenlerin eğitim durumuna göre ülkemiz ile Yunanistan arasındaki dağılımına baktığımızda çarpıcı sonuçlar karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, ilkokulu bitirmemiş göçmenlerin oranı ülkemizde toplam göçmenlere oranı %22,8 iken bu oran Yunanistan’da %1 dir. İlk-Orta öğretim mezunu ülkemizde %34,8 iken, Yunanistan’da %12 olmaktadır. Yine Lise mezunlarının oranı ülkemizde, %33,6 olurken bu oran Yunanistan’da %43,’tür. Üniversite mezunlarında ise dağılım şöyledir. Bu oran ülkemizde %8,7; Yunanistan’da ise %  43 ‘tür.</p>
<p>Özetle, Suriyeli göçmenlerin ekonomiye olan katkılarını daha da artırmak, bu göç dalgası ile ortaya çıkan beşeri sermayedeki artıştan daha iyi bir şekilde yararlanabilmek için, öncelikle, onları kendi becerilerine uygun iş alanlarına kanalize etmemiz ve fırsatçılığa yönelmememiz gerekiyor. Bu noktada da, göç dalgası ile ortaya çıkan insan gücünün koordinasyonunu sağlayacak yetkili bir birim ya da organın kurulması hayati önem arz etmektedir.</p>
<p>Yine aynı şekilde Suriyeli göçmenlerin ekonomik yaşama entegre olması ile birlikte ekonominin üretim yapısında bir artış ortaya çıkmıştır. Bu da arz enflasyonunun etkisini azaltarak enflasyon üzerinde azaltıcı bir etkiye yol açabilmektedir. Örneğin, Gaziantep Ticaret Odası’na kayıtlı Suriyeli firma sayısı iç savaş öncesinde 60 civarında iken 2014 Ekim itibarıyla 209’a yükselmiştir. 2016 yılı itibariyle de bu sayı 700’lere ulaşmıştır. Bu olumlu gelişme, Gaziantep ekonomisinde hem mal ve hizmet arzını artırmış hem de yeni istihdam olanakları ortaya çıkarmıştır. Bugün birçok Suriyelinin işletmesinde çalışan binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bulunmaktadır. Ayrıca, Ülkemize gelen Suriyeli iş adamı ve yatırımcı, Ortadoğu ve Arap ülkeleri ile ticaret ve yatırım ilişkisi güçlü olan ve o pazarları iyi bilen bir özelliğe sahip olmaktadır. Bu üstünlüğü ile Suriyeli tüccar ve yatırımcılar, yerel ve milli girişimcilerin bu ülkeler ile olan ticaret ve yatırım ilişkisine katkı sunmaktadır.</p>
<p>Yine, gerek Suriye’deki gerekse Türkiye’deki Suriyeli göçmenlere sağlanan insanî yardım malzemelerinin ve hizmetlerin yerel firmalardan temin edilmesi, özellikle gıda, tekstil ve taşımacılık faaliyetinde bulunan firmalar için bir fırsat oluşturmakta ve ekonomik canlanmaya yol açmaktadır. Bu noktada, göçmenlere sağlanan ya da Suriye’ye gönderilen mal ve hizmetlerin yerel unsurlar tarafından tedarik edilmesi kanımca Suriyeli göçmenlerin bölge insanı ile daha kolay entegre olmasında ve bölge insanının olumsuz tepkisinin ortadan kalkmasına katkı sağlayabilir. Örneğin yakın tarihte Suriyeli göçmenlere verilen alışveriş kartının sadece ulusal bir markette kullanılmasına yönelik bir düzenleme, ciddi anlamda yerel unsurlar tarafından eleştirilmiş ve göçmenlere olan olumlu bakış açısına zarar vermiştir.</p>
<p>O halde Suriyeli göçmenlerin o bölgenin sosyo-ekonomik yapısına olan olumlu katkısını daha da artırabilmek için ne yapmak gerekir?</p>
<p>Her şeyden önce, Suriyeli göçmenler ile kendi vatandaşımız arasındaki sosyal uyumu güçlendirmemiz gerekir. Bunun içinde <em>ekonomik entegrasyonu artırmalıyız</em>. Zira ekonomik entegrasyon, sosyal entegrasyonun ana bileşenidir. Bu bağlamda Suriyeli göçmenler ile kendi vatandaşlarımızın ekonomik olarak ikame değil tamamlayıcılık ilişkisi, ortak projeler ve girişimler hem ekonomik olarak yenilenmeyi ve gelişmeyi hem de sosyal entegrasyonu güçlendirir.</p>
<p>Ayrıca bu sosyo-ekonomik entegrasyonu güçlendirmek için, Suriyeli göçmenlerin kamplarda ya da kenar mahallelerde birarada yaşamlarını sürdürmesinin önüne geçilmesi gerekir. Bugün sayıları 3.138,157 bulan toplam Suriyeli göçmenin, küçük bir kısmı (246,720- %8) kamplarda yaşarken, %92’lik kısmı (2.841,437) kamp dışında yaşamaktadır. Lakin buradaki temel sıkıntı ise kamp dışındaki kişilerin şehrin geri kalmış, kenar semtleri diye tanımlayacağımız bölgelerinde hep birlikte yaşamalarıdır. Bu durum Suriyelilerin uyum sürecini zorlaştırmakta ve uzun vadede güvenlik sorunlarının doğmasına neden olabilecek bir zemin hazırlamaktadır.</p>
<p>Yine aynı şekilde Suriyeli göçmenlerin o bölgenin sosyo-ekonomik yapısına olan olumlu katkısını daha da artırabilmeleri için gereken ön koşullardan bir tanesi de <em><u>piyasa ekonomisinin güçlendirilmesi koşuludur.</u></em> Zira piyasa ekonomisinde, bireylerin ya da işletmelerin başarısını, o kişinin ya da işletmenin hangi milletten olduğu, dinî ya da menşei belirlemez. Piyasa ekonomisin güçlü olduğu toplumlarda, bireyi birey olarak kabul etmek yaygın bir görüştür ve böyle yapılarda vatandaş-yabancı, göçmen-sığınmacı gibi tanımlamalar çok önem arz etmez. Ayrıca ekonomik ve sosyal hakları korunan, kendini dışlanmış hissetmeyen göçmenler ekonomik sistem içerisinde, çok ciddi bir üretkenliğe kendi emeklerini üretim süreçlerine aktararak ekonomik büyümeye ciddi bir katkı sağlayabiliyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonuç olarak, Suriyeli göçmenlerin sosyo-ekonomik etkileri, kamuoyunda oluşan/oluşturulan algının aksine, olumlu tesirlerinin olduğu daha doğru bir tespit olmaktadır. Bu bakış açısı doğrultusunda, ülke olarak göçmen politikamızı şekillendirmek ve bu göçmen kardeşlerimize karşı tavrımızı ortaya koymamız gerekir. Gerçi Suriyeli göçmenlerin  ekonomik etkileri negatif olsa bile, bu kişilere karşı sevgiyi, hoşgörüyü ve yardımseverliği elden bırakmamak gerekir ki bu bizlerin insanlık vazifesidir.</p>
<p>Prof. Dr. Ahmet Yılmaz Ata, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi İİBF Öğretim Üyesi</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yasam-hakki-kapsaminda-goc-olgusu-ve-sosyo-ekonomik-etkileri-ahmet-yilmaz-ata/">Yaşam Hakkı Kapsamında Göç Olgusu ve Sosyo-Ekonomik Etkileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tam Türkiye değişiyor derken…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ahmet-yilmaz-ata-tam-turkiye-degisiyor-derken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Yılmaz Ata]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Nov 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ahmet-yilmaz-ata-tam-turkiye-degisiyor-derken/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adım Yılmaz. Rahmetli babam (Ata Hoca) bir zamanlar aşırı Yılmaz Güney hayranıymış ve bundan dolayı ismimi Yılmaz olarak belirlemiş. Hiç unutmuyorum, bundan yaklaşık 30 yıl önce (80’li yıllar) babam, Besni’nin bir köyünde öğretmenlik yaparken, bir akşam evimize jandarmanın denetlemeye geleceğini öğrenmiş ve hemen anneme haber vermiş. Annem bunun üzerine evimizde olan Yılmaz Güney posterlerini ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ahmet-yilmaz-ata-tam-turkiye-degisiyor-derken/">Tam Türkiye değişiyor derken…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">Adım Yılmaz. Rahmetli babam (Ata Hoca) bir zamanlar aşırı Yılmaz Güney hayranıymış ve bundan dolayı ismimi Yılmaz olarak belirlemiş. Hiç unutmuyorum, bundan yaklaşık 30 yıl önce (80’li yıllar) babam, Besni’nin bir köyünde öğretmenlik yaparken, bir akşam evimize jandarmanın denetlemeye geleceğini öğrenmiş ve hemen anneme haber vermiş. Annem bunun üzerine evimizde olan Yılmaz Güney posterlerini ve resimlerini kaldırmaya ve saklamaya çalışıyordu. O esnada babam iki dizinin üstüne çöktü, benim iki yakamdan tuttu ve dedi ki, “bak oğlum evimize askerler gelecek ve sana ismini sorduklarında sakın ola onlara Yılmaz deme, isminin Ahmet olduğunu söyle” . Tabii o zamanlar çocuk olduğum için buna pek anlam verememiştim. Ama sonraları öğrendim ki Yılmaz ismi tehlikeli bir isimmiş. Ve Yılmaz isminden dolayı insanların tutuklandıkları, sorguya çekildikleri olabiliyormuş. Ne garip bir insanın ismimden dolayı sorguya çekilmesi, günümüz genç insanının pek de anlayamayacağı bir durum.</p>
<p class="MsoNormal">Evet Türkiye çok değişti ve değişiyor. Bir zamanlar yasak ve tehlikeli olarak gördüğümüz bu isimler, çok rahat yeni doğan çocuklara konulabiliyor hatta bu kişilerin filmleri televizyonlarda çok rahat gösterilebiliyor. En son, daha düne kadar vatan haini olarak gösterdiğimiz sanatçımız Ahmet Kaya, Cumhurbaşkanlığından yılın sanatçısı ödülünü alabiliyor. Demokratikleşme paketi ile çok renkliliğimizi ortaya çıkaran, güzel atılımlar gerçekleşiyor. Bunları ülkemiz adına güzel ve takdire şayan durumlar olarak görüyorum ve bu noktada özgürlükler adına bu cesaretli adımları atan siyasi erki canı gönülden kutluyorum ve başarılı buluyorum.</p>
<p class="MsoNormal">Lakin, her şey yolunda giderken, maalesef geçen hafta gündemi meşgul eden “öğrenci evleri” konusu, bireysel özgürlükler açısından bu olumlu gidişatı zarara uğratacağı kanısındayım. Ve bu gündemin mevcut siyasi erkin, özgürlükler konusundaki somut ilerlemesini de olumsuz etkileyeceğini düşünüyorum.</p>
<p class="MsoNormal">Peki “öğrenci evleri” konusu nasıl değerlendirilmelidir? Bu konunun gündeme geldiğinden beri yazılı ve görsel medyamızın çoğu, siyasi partilerimiz olayı, dinsizlik ya da dindar olma noktasında ele almışlardır. Bu çok büyük bir yanılgıdır ve bizlere çok bir şeyler kazandırmayacağı gibi toplum olarak da kutuplaşmamıza yol açabilecektir. Mevcut siyasi iktidar kendini dindar muhafazakar bir parti olarak tanıtmakta ve öğrenci evlerinin toplumsal ahlakı zedelediğini ifade etmekte, ana muhalefet partisi ise iktidarın dindar bir parti olduğunu ve ülkenin daha dinci bir ülkeye dönüştüğünü ifade etmektedir. Kanaatimce bu iki yaklaşım da çok tehlikeli ve yanlıştır. Çünkü öğrenci evleri konusunu, kız ile erkeğin aynı evi paylaşması düzleminde tartışmak bizlere çok şey kazandırmaz. Bu durumu, bireysel özgürlükler, mülkiyetin güvencesi çerçevesinde ele almak gerekir. Maalesef şu ana kadar bizim çok bilmiş medyamız ve aydınlarımız bu noktaya çok fazla değinmediler. Oysa olayları dindarlık/dinsizlik yönü ile değil bireysel özgürlükler yönü ile değerlendirirsek çok daha faydalı olur diye düşünüyorum. Bu noktada “öğrenci evleri” konusu ile ilgili birkaç değerlendirmemi sizlerle paylaşmak isterim.</p>
<p class="MsoNormal">Öncelikli olarak, öğrenci evlerinin denetlenmesindeki çıkış noktası, “toplumsal ahlâk” diye bahsedilen bir kavramın elde edilmesiymiş. Oysa bir toplumda, tek bir toplumsal ahlaktan bahsetmek mümkün değildir. Aynı mahalledeki komşunuz sizinle aynı inanışlara, değerlere, kısacası ahlâk anlayışına sahip olmayabilir. Komşunuz oruç tutarken siz tutmayabilirsiniz. Ya da komşunuza göre alkol tehlikeli ve yasak olabilir ama size göre güzel bir içecektir. Bu açıdan tek bir toplumsal ahlâk yoktur ve bunu bir topluma uygulatmak tamamiyle totaliter, baskıcı bir anlayıştır. Nasıl ki 28 Şubat öncesi dönemde “kamusal alan” kavramı kullanılarak evimizin bahçesinde, mahallemizdeki parkta başörtüsü yasaklanmaya çalışılmıştı, eşi ya da kendisi namaz kılıyor diye birçok kişi işinden olmuştu. Ve bu süreç temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi açısından dinî inancını yaşamak isteyenlerin mağduriyeti noktasında şu anki siyasi erk tarafından haklı olarak eleştirilmişti (şahsım da bu yönde düşünüyorum). Şimdi de kendi ev arkadaşını seçme, istediği kişi ile yaşama hakkının elinden alınması açısından temel hak ve özgürlüklerin çiğnenmesi açısından hiçbir fark olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden öğrenci evleri olayına bireysel özgürlükler açısından bakılmasının uzun vadede daha yararlı olacağını düşünüyorum. Yoksa gelecek bir zamanda siyasî gücü elinde bulunduracak herhangi bir grubun kendi doğrularını, toplumun diğer bireylerine zorla, baskı ile uygulatmalarını tekrar yaşamak mümkün olacaktır.</p>
<p class="MsoNormal">Yine öğrenci evleri noktasında gözden kaçırdığımız önemli bir nokta daha bulunmaktadır:</p>
<p class="MsoNormal">Maalesef, ülkemizde, hedef şaşırtmaca çok kullanılan bir yöntemdir. Devlet yakın tarihte ve günümüzde yanlış olarak lanse ettiği bazı durumları, vatandaşın hatasıymış gibi göstermeye çalışmaktadır. Yakın tarihte özel dershanecilik eleştirilerek, dershaneciler, öğrencileri sömüren, aç gözlü bireyler olarak gösterilmiştir. Oysa gerçek suçlu eğitim sisteminin kalitesinin düşmesine yol açıp öğrencileri özel kurumlara mahkum eden eğitim sistemimiz değil mi? Şimdi de, öğrenci evleri ile ilgili rahatsızlıklar ortaya konulup bu rahatsızlıkların kaynağı olarak, bu apart daireleri yapan mütahhitler, ev sahipleri, ya da bu evleri satın alan kişiler ve kiracılar suçlu gösterilmeye çalışılıyor. Peki büyük  şehirlerde her noktada bu binaların yapılmasına izin veren belediyelerin, ya da bakanlığın hiç mi suçu yok? Zamanında bunlara çok rahat izin verip sonra da bunları satın alanları eleştirmek ve suçlu bunlarmış gibi göstermenin çok doğru bir yaklaşım olmadığını düşüyorum. Eğer bu binalar sıkıntılı ise çözüm bunlara izin verilmemelidir diye düşünüyorum.</p>
<p class="MsoNormal">Yine son bir nokta, eğer söylendiği gibi toplumun tek bir ahlâk anlayışı varsa (ki kanımca böyle bir şey olamaz), bu anlayışı zedeleyen sadece ve sadece öğrencilermiş gibi lanse etmek yarını emanet edeceğimiz bu gençlere çok büyük bir haksızlık oluşturmaktadır. Kendim bir üniversite hocası olarak, öğrencilerimin toplumun, ahlâksızlık kaynağıymış gibi gösterilmesinden büyük bir üzüntü duyduğumu bir de çocukları üniversitede okuyan velilerin bundan ne kadar olumsuz etkileneceklerini düşünmemiz gerektiğini ifade etmek isterim. Daha geçen yıl mevcut siyasi erk, milletvekili seçilme yaşının 18 olması gerektiğini savunmuş iken şimdi gençlerimize bu güvensizliğin nasıl oluştuğunu anlamış değilim. 18 yaşındaki bir gence beni temsil etmek hakkını uygun gören bir tavır, aynı kişinin bir evde nasıl ve kiminle yaşayacağını saptayamayacağını nasıl düşünür anlamış değilim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="MsoNormal">Sonuç olarak; ülkemiz adına çok güzel dönüşümlerin yaşandığı, zenginliğimizin çok çeşitliliğimizden kaynaklandığını ifade eden bir sürecin, nasıl bu noktaya geldiğini anlamak kolay olmamaktadır. Daha iyi, daha güzel yarınların yaşanmasında temel çözümün baskı, şiddet değil bireysel özgürlüklerin korunması olduğunu gören ve kabul eden bir yapının egemen olması dileğiyle….</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ahmet-yilmaz-ata-tam-turkiye-degisiyor-derken/">Tam Türkiye değişiyor derken…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
