<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ahmet Uzun, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/ahmetuzun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 29 Nov 2024 07:01:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>İslam Uygarlığının Tarihî ve İktisadî Gerçekleri Üzerine Bir Analiz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/islam-uygarliginin-tarihi-ve-iktisadi-gercekleri-uzerine-bir-analiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Nov 2024 14:26:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207909</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu metin, 27 &#8211; 28 Ekim 2022 tarihinde Mardin’de Uluslararası İslam ve Özgürlük Ağı (Islam and Liberty Network)’nın Liberal Düşünce Topluluğu ve Mardin Artuklu Üniversitesi evsahipliğinde düzenlenen 9. İslam ve Özgürlük Konferansını açış tebliğine dayalı olarak hazırlanmıştır. Prof. Dr. Ahmet Uzun, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Giriş Bugün nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin siyasî, ekonomik ve sosyal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/islam-uygarliginin-tarihi-ve-iktisadi-gercekleri-uzerine-bir-analiz/">İslam Uygarlığının Tarihî ve İktisadî Gerçekleri Üzerine Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu metin, 27 &#8211; 28 Ekim 2022 tarihinde Mardin’de Uluslararası İslam ve Özgürlük Ağı (Islam and Liberty Network)’nın Liberal Düşünce Topluluğu ve Mardin Artuklu Üniversitesi evsahipliğinde düzenlenen 9. İslam ve Özgürlük Konferansını açış tebliğine dayalı olarak hazırlanmıştır.</em></p>
<p><em><strong>Prof. Dr. Ahmet Uzun, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi</strong></em></p>
<h4><strong>Giriş</strong></h4>
<p>Bugün nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin siyasî, ekonomik ve sosyal görüntüsü pek iç açıcı bir manzarayı yansıtmamaktadır. Petrol zengini ülkeler dışında yoksulluk, eğitimsizlik, terör çok yaygın. Petrol dışı üretim ve ihracat çok sınırlı. 1,7 milyar civarında nüfusa sahip Müslüman ülkeler dünya ticaretinin yaklaşık %10’una sahip. Yarım asırlık İSEDAK, üye ülkeler arasında siyasî ve ekonomik işbirliğini geliştirme konusunda çok yetersiz kalıyor. Bilim ve kültür hayatı oldukça geride. Hürriyetler yönüyle görüntü kötü. İnsan hakları, mülkiyet hakları, siyasî ve ekonomik özgürlükler konusunda ciddi sorunlar var. Demokrasi endeksinde en kötü sıralamaya sahip 13 ülkeden 11’inin Müslüman olması düşündürücüdür (Özgen, t.y.). 50’den fazla Müslüman ülke arasında demokrasi ve hukuk standartları açısından geçer not alabilecek bir ülke yok gibidir. Ekonomik hürriyetler açısından görüntü hiç de parlak değildir. Piyasalar ve özel girişim kısıtlıdır, çünkü pek çok durumda servet edinmenin en önemli yolu devlet makamları veya orada bulunan kişilerle kurulan bağlantılardır. Batıda insanlar siyasetten ayrılıp iş dünyasına girerek zenginleşirken, İslam dünyasında bunun genellikle tersi olmaktadır. Heritage Vakfı tarafından hazırlanan 2023 yılı Ekonomik Özgürlükler Endeksi’nin ilk 30 sıralamasında hiçbir Müslüman ülke olmaması rastlantı değildir. 177 ülkenin yer aldığı sıralamada BAE 33, Katar 44, Endonezya 63, Azerbaycan 75, Fas 97, Türkiye 107, Suudi Arabistan 118, Nijerya 124, Mısır 153, Pakistan ise 154. sıradadır. Bir İslam devleti sıfatına sahip İran’ın sıralaması 170’tir (en.wikipedia.org). Oysa bu endeks bin yıl önce hesaplansaydı çok farklı bir manzara ortaya çıkacağı açıktı. Peki, o zaman bugün yaşadığımız bu çok yönlü sorunların kaynağı üzerine ciddi düşünmemiz gerekmiyor mu? Tüm sorunların kaynağını sadece batılılarda görmek makul bir yaklaşım gözükmemektedir. Ciddi bir özeleştiri süzgecinden geçmeden bugünün sorunlarına gerçekçi çözümler üretmemiz mümkün değildir.</p>
<p><strong style="color: var(--td_text_color, #111111); font-family: Roboto, sans-serif; font-size: 19px;">Ortaçağ İslam Uygarlığının Yükselişi</strong></p>
<p>Bu konuşmada İslâm dünyasının bugünkü sorunları üzerine iktisat tarihi perspektifiyle bir değerlendirme yapmayı hedefliyorum. İslam uygarlığının ortaçağda gösterdiği yükselişi esas alarak, bugün için zengin kavrayışlar elde edebileceğimizi düşünüyorum. İslam doğduktan kısa bir süre sonra hızla yayılmış ve Hz. Peygamberin vefatından 100 sene sonra İslam orduları Paris önlerinde durdurulabilmişti. Müslümanlar 750-1250 arasında devam eden bir altın çağın temellerini başka kültürlerin birikiminden yararlanarak, farklı kültür ve inançlara hoşgörülü davranarak, fikir özgürlüğüne ve bilim adamlarına saygı göstererek, iktisadî ve ticari faaliyetleri serbest bırakarak, özel mülkiyete ve girişim özgürlüğüne önem vererek ve vergileri düşük tutarak atmışlardır. Siyasî iktidarların ekonomik hayata pek müdahale etmemesi, ilmi faaliyetlere genel olarak müsamaha gösterilmesi ve hatta çoğu zaman destek olunması, iktisadî ve fikri hayatın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. B. Russel ortaçağda Arap filozofların güvenliğini görece özgür düşünceli hükümdarların sağladığına işaret etmektedir (Russel, 2012: 211). Bu dönemde sayısız kitap yazılmış, büyük kütüphaneler ortaya çıkmış, canlı bir tartışma ve eleştirel düşünce geleneği doğmuştur. Gayrimüslimlerin inanç ve hareket özgürlüğü sağlanmış, dinî ve aklî ilimler birlikte gelişmiştir. İslam dünyasında mallar, fikirler, teknikler, sermaye ve insanlar serbestçe dolaşabilmiştir. Liberal ticaret politikaları ve düşük gümrük vergileri maddi zenginliğin önemli temelleri olmuştur. Fransız düşünür A. Miquel ortaçağ Müslüman devletlerinin ticari konulardaki genel eğilimini <em>laissez-faire</em> <em>(bırakınız yapsınlar)</em> olarak nitelemişti (Miquel, 1991: 182). Aynı Miquel (1991: 197), İslam uygarlığını görkemli şehirlere sahip çok başlı bir vücuda benzetmekte ve <em>büyük, insani, adil, bağdaştırıcı, bütünleştirici ve iyiliksever</em> diye tanımlamaktaydı. Bu sayede muazzam servetlere sahip bir tüccar tabakası ve dinamik bir sermayedar grubu ortaya çıkmıştı. Sarraflık ve mali kurumlar gelişmiş, farklı ödeme yöntemleri kullanılmıştı (Duri, 1991: 97-98). Zaman zaman iç karışıklıklar, mezhep ve özellikle de taht/iktidar çekişmeleri yaşansa da İslam coğrafyasında genel olarak bu eğilimler hâkim oldu ve büyük bir ekonomik ve kültürel gelişme ortaya çıktı. Aslında Müslümanların yaptığı şey, İran ve Bizans gibi farklı medeniyetlerde mevcut olmuş bazı değerleri yaşatmak ve geliştirmekten ibaretti. Mesela Persler serbest mübadele ve mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik anlayışa daha önceleri sahip olmuşlardı. Özellikle Büyük Kiros zamanında hoşgörü ve özgürlüğe dayalı politikalar medeniyete önemli katkılar yaptı. Çin’de Konfüçyüs, Mensiyüs ve Laozi, bireyciliği ve ekonomik özgürlükleri savunurken, düşük vergilerin kralı zenginleştireceğine vurgu yaptı. Uygarlığın gelişiminin temelini oluşturan piyasa ekonomisi sanıldığı gibi batıda değil, doğuda gelişmişti (Sanandaji, 2020: 9-24). Mezopotamya, Çin ve Hindistan’ın bu konuda öncü olduğu herkesin malûmudur.</p>
<p>Ayrıca belirtmek gerekir ki, İslam uygarlığının açık gerileme sürecine girdiği bir dönemde Osmanlılar, yönetimde akılcılıkla; liyakat, fırsat eşitliği, temel haklara ve inançlara saygıyla, etnik köken-dil-mezhep vs. farkı gözetmeden tüm toplumlardan yetenek devşirmeyle, esnek ve pragmatik politikalarla yeni bir sıçrama yapmayı başarmıştır. Bilgi felsefesinde Razi-Taftazani-Cürcani’nin akılcılık ve ampirizmini, hukuk ve yönetimde ise Maturidi-Nesefi çizgisini benimseyen Osmanlılar, Sultanın iradesini kısıtlayan hukuk kuralları getirmişti (Duran, 1999: 43-46). Çok sayıda yabancı gözlemci Osmanlı Devleti’nde keyfi idarenin olmadığına, padişahın değil kanunun hâkimiyeti olduğuna dair gözlemler aktarmıştır (Danışmend, 2021: 25-34). Daha sonra bu çizginin terk edilmesi ve akılcılıktan uzaklaşılması, Osmanlının gerilemesinde hayli etkili olmuştur.</p>
<p>Şimdi bu ana eğilimlerin ne kadar güçlü olduğunu göstermek amacıyla Ortaçağ Müslüman toplumlarıyla ilgili temel gerçekleri biraz daha ayrıntılı ele alalım:</p>
<p><strong><em>i. Canlı bir fikir hayatının ortaya çıkması</em></strong></p>
<p>İslam’ın ilk dönemlerinde idareciler ilmi faaliyetlere doğrudan müdahil olmamışlardı. Bu sayede geniş bir coğrafyada ilim adamları ve öğrenciler serbestçe dolaşabilmişti (Ersoy, 2012: 94). Zamanla İslam beldeleri birer ilim ve kültür merkezi haline geldiler. 900’lü yıllarda Bağdat’ta 100’den fazla kütüphane vardı. İlk kampus üniversitesi burada kurulmuştu. Kitaba karşı büyük ilgi mevcuttu. Endülüs’te halife II. El-Hâkem, halk eğitimiyle ilgilenen, her caminin yayına okul yaptıran ve babasının biriktirdiği serveti bilim uğruna harcayan bir yöneticiydi. Kurtuba’daki kütüphanesinde 400 bin civarında kitabı varken, aynı tarihlerde Kuzey Avrupa’nın en büyük ve önemli kütüphanelerinden birinde sadece 600 cilt kitap bulunuyordu (Tez, 2014: 24, 65-66). Kahire’de El-Aziz’in kütüphanesinde 1.600.000 cilt kitap vardı. Araplar, Bizans’a karşı kazandıkları bir savaşta barış için Yunan el yazmalarının verilmesi şartını koşmuşlardı. Tıp, matematik, felsefe, optik ve ziraat gibi alanlarda sayısız eser üretilmişti (İzzetbegoviç, 2010: 18-30). Nizamiyye medreseleri kültürel yükselişte önemli rol oynadı. İslam eserlerinin tercüme edilmesi Avrupa düşüncesinde köklü değişiklikleri uyarmış ve İslami ilim, teknik ve kurumların Batıya geçişi ortaçağdaki aydınlanmaya zemin hazırlamıştı (Beckwith, 2011: 150-153). Endülüs, örneği pek görülmemiş bir dinsel ve düşünsel hoşgörü merkezi haline gelmiş, durağan Avrupa’nın düşünsel, bilimsel ve teknik canlılık kazanmasına büyük katkı yapmıştı (Tez, 2014: 39). Kitaba ve ilme yönelik olumlu tavır, İslam dünyasının pek çok yerinde karşımıza çıkmaktaydı. Mesela Artuklu hükümdarları ilim ve kültür hayatını korumayı kendi vazifesi sayar ve bu hususta ihmal göstermezlerdi. Artuklu Beyi II. İlgazi’nin en yakın dostu bir Hıristiyan âlimdi. 1183’te Amid’de 140 bin ciltlik devasa bir kütüphane bulunuyordu. Ahlat şehri kimya, tıp ve felsefenin hayli geliştiği bir yerdi. Yine Mengücik yöresinde ilim ve kültür hayli gelişmiş durumdaydı (Turan: 1973: 74, 219-224).</p>
<p><strong><em>ii. Hoşgörü ve diğer medeniyetlere açık ve esnek olma</em></strong></p>
<p>İslam uygarlığı hoşgörü temelinde hızlı bir yayılma göstermişti. Müslümanlar hiçbir yerde tahribat yapmadı. Halife Me’mun zamanında İslam topraklarında 11 bin kilise, yüzlerce sinagog ve hatta Mecusilerin ibadethaneleri vardı. Cam, tekstil, ipek, kâğıt vs. başka kültürlerden öğrenilmişti (İzzetbegoviç, 2010: 18-30). Yunan kültürü tanınmış, klasik dünyanın kültürünü aktarmak için Beytül-hikmet kurulmuştur. Müslümanlar İran, Çin, Hint ve Yunan kültürlerine ait zengin mirası, kendi görüşlerine göre değiştirerek ve verimli hale getirerek benimsemişler ve bu şekilde bu kültürleri de canlandırıp yenilemişlerdir (Garaudy, 1984: 85) Yabancılara geniş hareket özgürlüğü sağlanmıştı. Müslüman yöneticiler Hristiyan ve Yahudi zümrelerin özgürlüklerine, onları vergilendirerek saygı göstermişlerdir (Güran, 2017: 104). Lombard (1983: 192) Yahudi ticaretinin özellikle büyük İslam imparatorluğunun kurulduğu çağda (8-11. yüzyıllar) en yüksek seviyesine ulaştığını aktarır. B. Russel (2012, 204: 206) Arap fetihlerinin hızlı olmasında zulüm altındaki topluluklara, vergi ödeme karşılığında hoşgörülü davranılmasının etkili olduğunu kaydederken, bir avuç Arap savaşçının farklı dinlere mensup ve daha yüksek bir uygarlığa sahip toplulukları yönetebilmesini bağnaz olmamalarına bağlar. Aynı şekilde Selçuklu Türkiye’sinde yabancı ırk ve din mensuplarına daima hürriyet ve adaletle muamele edildiği Süryani, Rum ve Ermeni kaynaklarında ifade edilmektedir (Turan, 1973: 75). Osmanlılar hiçbir beldenin adını değiştirmemiştir. Osmanlıda yaşayan milletlerin hepsi dinini ve lisanını korumuş ve bugüne kesintisiz getirebilmiştir. Amerika kıtasının keşfinden sonra İnka, Maya ve Aztek kültürlerinden geriye ne kalmıştır? Kaçının kültürü, dini ve dili yaşamaktadır?</p>
<p>Bu dönemde Müslüman yöneticilerin, karşılaştıkları sorunlara esnek çözümler getirebilmesi önemli bir başarıydı. Örneğin Ebu Yusuf yıllık mahsulü hesaba katmayan sert vergi rejiminin haksız sonuçlara yol açtığını göstermiş ve orantılı vergiye geçişi önermiştir (Koehler, 2016: 215). Hz. Ömer zamanında fethedilen beldelerin toprakları, onları fethedenlere dağıtılmayarak, işletmek ve vergisini ödemek koşuluyla eski sahiplerine bırakılmıştı (Duri, 1991: 41). Değişen koşullara göre ilk dönem uygulamaların daha farklı şekilde yorumlanması sosyo-ekonomik denge ve ilerleme açısından olumlu sonuçlar üretmiştir.</p>
<p><strong><em>iii. Sınırlı devlet uygulamaları</em></strong></p>
<p>İslam’ın ilk dönemlerinde idarecilerin, sosyal ve iktisadî hayata sınırlı müdahalesi servetin büyümesinde etkili olmuş gözükmektedir. B. Koehler (2016) Hz. Peygamber zamanında az personel küçük bütçe anlayışının doğduğuna, İslam ortak pazar girişimciliğinin küresel ticareti ve yeni birleşik yatırım çeşitlerini teşvik ettiğine, Medine pazarındaki ticaretten vergi alınmadığına, getirilen vergilerin ise sosyal güvenlik harcamalarını karşılamaya yönelik olduğuna, tüketicinin korunduğuna, tekellerin yasaklandığına işaret eder ve İslam’ın başından beri iktisadî büyümeye imkân veren bir tavır sergilediğini belirtir. Özel mülkiyet sınırlanmamıştı. Piyasa fiyatlarına genel olarak müdahale edilmemiştir. Ticaret serbest yürütülmüştür. Kallek (1997: 142) İslam iktisat sisteminde devletin serbest rekabet şartlarına müdahale etmemesinin esas olduğunu ve Asr-ı saadetteki uygulamaların bunu gösterdiğini vurgular. Müslümanların, İspanya’yı fethettikten sonra burada toprak reformu yaparak ve ticaretteki sınırlamaları ve ağır vergileri kaldırarak büyük bir gelişmeye imkân verdikleri oryantalist Dozy tarafından tespit edilmektedir (Garaudy, 1984: 37). Vergiler şer’i esaslara dayalı olarak belirlenmiş ve cizye, öşür ve haraç gibi birkaç vergi uygulama zemini bulmuştur. Kuran’da hiçbir otoriteye farklı vergiler ihdas etme yetkisi verilmemiştir (Ersoy, 2012: 102). Bimaristanlar, eczane piyasası ve kerhizler özel teşebbüsün büyük işler yaptığını göstermektedir (Sanandaji, 2020: 169-181). Vakıfların geniş rolü dikkate alındığında, sosyal dayanışmanın esas itibarıyla özel çabalarla sağlandığı açıktır. Özetle Müslümanların iktisadî hayata getirdikleri rasyonel ve liberal uygulamalar insanların ve tüm üretim faktörlerinin serbestçe dolaşımına imkân vermiş ve büyük bir ekonomik gelişmeyi beslemiştir.</p>
<p><strong><em>iv. Müslüman filozofların katkısı</em></strong></p>
<p>Ana hatlarıyla liberal eğilimleri yansıtan bu uygulamalar, dönemin Müslüman düşünürleri tarafından da açıkça desteklenmiştir. Genel olarak Müslüman filozoflar, piyasayı hem bir rekabet hem de klasik devlet felsefesine benzer şekilde işbölümü ve mübadele yoluyla işbirliği ve yardımlaşmanın bir aracı olarak görmüşlerdi (Güran, 2017: 103). İbn Teymiyye (1263-1328), narh hadisine akılcı bir yorum getirerek, piyasada kıtlık ya da bolluğun adaletsizlik içermeyen nedenlerle de oluşabileceğini izah eder. İnsanların, haksızlık yapmadan, malları geçerli fiyattan sattıkları halde malın arzı veya talebindeki değişikliklerden kaynaklanan fiyat hareketlerinin Allah’a havale edileceğini söyler (Kallek; 1997: 171). Gazali (1058-1111), devletin varlık nedenini adalet ve güvenliği sağlamak ve haksızlıkları önlemek olarak görür. Ona göre adil yönetim ülkeyi zenginleştirir. Fiyatlar piyasada serbestçe belirlenmelidir. Dünyayı imar etmek insanın dinî vazifesidir. Her meslek sahibinin kendi alanıyla ilgili bilgi ve becerisini artırması ve geliştirmesi farzdır (Ersoy, 2012: 108-114). Ebu Yusuf (731-798) düşük ve adil vergilerin toplumun genel refahına katkı yapacağı konusunda ayrıntılı fikirler ortaya koymuştur. Ona göre faydası belli gruplara yönelik projeler kamu finansmanı ile değil, bu kesimler tarafından karşılanmalıdır (Ghazanfar, 2015: 310-312). Tek başına bu tutum bile İslam’da devletin yeniden dağıtımcı işlere girişmesinin dinî bir referansa dayanamayacağını kanıtlar. Şeybani (749-805) tüccar olarak para kazanmanın bir bürokrat veya asker olarak gelir sağlamaktan daha değerli olduğunu savunmuştur (Beack, 1997: 90). Nizamülmülk (1017-1091) devletin başlıca görevinin insanların rahat ve huzur içinde yaşamasını sağlamak ve adaleti tesis etmek olduğu görüşündedir. Keykavus (1021-1082), piyasa ekonomisinin işleyişiyle ilgili çok sayıda kavrayış sunmakta ve rasyonel kişisel çıkarla ilgili A. Smith ve A. Rand gibi düşünürlere yakın tespitler yapmaktadır (Sanandaji, 2020: 161). Maverdi (954-1058) ezici bürokrasiye karşı çıkmakta, toplumun sırtına ağır yük oluşturan bu sınıfın en az düzeye indirilmesini önermektedir. Yine devlet adamlarının iktisadî faaliyetlerde bulunmasını istemeyen Maverdi, özel mülkiyet haklarına ve hür teşebbüse saygılı bir tutuma sahiptir. Halkın, verimliliği artıran yatırımlar yaparak ürün artışı sağlaması halinde vergilerin yükseltilmemesi gerektiğini, aksi halde girişim arzularının kırılacağını öne sürer (Kallek, 2003: 183-184).</p>
<p>İbn Haldun (1332-1406), liberal fikirlere yeni bir aşama kazandırmış gözükmektedir. Ona göre haksızlık ve baskı toplumları yoksullaştırır. Adalet iktisadî kalkınmanın temelini oluşturur. Ağır vergiler devletin gelirini artırmak yerine düşürür. Yöneticilerin artan harcamalarıyla vergi yükünü ağırlaştırması çalışma şevkini kırar, üretimi azaltır. Böylece vergi matrahı küçülür ve neticede devlet gelirleri azalırken, fasit bir sahtekârlık dairesine girilir. İbn Haldun, devletin doğrudan iktisadî/ticari hayata girmesine karşıdır. Çünkü devletin ticaret yapması iktisadî dengeyi bozar, haksız rekabet oluşturur. Devletin iktisadî kaynakları kontrolü onu zamanla bir baskı aracına dönüştürür (Kozak, 1999; Sanandaji, 2020: 165-66).</p>
<p>Bu kısa izahat gerek teorik gerekse uygulama yönüyle, ortaçağ İslam uygarlığının liberal temeller üzerine yükseldiğini, sınırlı devlet ve hoşgörü eğiliminin her tarafta güçlü olduğunu göstermektedir.</p>
<h4><strong style="color: var(--td_text_color, #111111); font-family: Roboto, sans-serif; font-size: 19px;">İslam Uygarlığının Gerilemesi</strong></h4>
<p>İslam uygarlığının duraklama ve gerilemesinde birbiriyle bağlantılı bir dizi faktör etkili olmuştur. Moğol saldırılarının yarattığı tahribat önemli sebeplerden biridir. Bu yıkımdan sonra piyasa ekonomisinin toplumlar için önemi giderek azalmış, çalışmaya ve servete karşı irrasyonel bir bakış açısı gelişmiş ve mistik eğilimler güçlenmiştir. İslam’ın yorumunda yapılan yanlışlar insanları iktisadî faaliyetlerden ve girişimcilikten uzaklaştırmıştır. Sorgulayan, araştıran zihinlerin yerini ezberleyen; dışa bakan keşfetmeye çalışan faaliyetlerin yerini de içeriye yönelen mistik girişimler almıştır. Müfessirlerin yerine hafızlar ön plana çıkmıştır. Otoriter siyasî eğilimlerin doğuşu ile ekonomi ve fikir hayatında özgürlüklerin kısıtlanması da geriye gidişin adeta tuzu biberi olmuştur.</p>
<p>Vurgulanması gereken diğer önemli bir gerçek de Müslüman dünyanın bugünkü olumsuz koşullarında batılı devletlerin tutumlarının hayli etkili olduğu gerçeğidir. İslam uygarlığı ile İtalyan liman şehirleri arasında ortaçağ boyunca devam eden ticaret, adil esaslara dayalıydı ve herkesin menfaatine sonuçlar yaratmıştı. Mallar, fikirler ve tekniklerin serbestçe dolaşması tüm bölgelerde ekonomik ve kültürel gelişmeyi uyardı. Fakat Avrupa medeniyetinin merkantilist dönemden sonra izlediği ticaret politikaları bazı yönleriyle zararlı oldu. Miyop bakış dünyaya bir ticari savaş dönemi yaşattı. Sömürgelerde izlenen tekelci politikalar bu ülkeleri rekabetçi piyasa ekonomisinden kopardı. Onların üretken güçlerinin altını oydu. Kapalı ve baskıcı rejimlere girmesine katkı yaptı. İngiltere ve Portekiz gibi ülkeler bir dönem İtalyan liman şehirleri gibi politikalar izleseydi, Ortadoğu ve Asya ekonomilerinin geleceği çok daha farklı olabilirdi (Sanandaji, 2020: 201-212).</p>
<p>Batının yüzyıllardır devam eden bu yanlış tavrı, maalesef Müslüman halklarda tepkisel bir tutumun ortaya çıkmasına katkı yaptı. Rasyonellikten uzaklaşma batıyla olan mesafenin açılmasından başka bir sonuca hizmet etmemektedir. Ekonomi sahası söz konusu olduğunda, bugün iki konuda ortaçağın çok gerisinde kalan bir anlayışa sahip olduğumuzu ve bu konuların ciddiyetle ele alınmaması halinde daha fazla bedel ödeyeceğimizi ifade etmek isterim.</p>
<p><strong><em>i. Rasyonellikten uzaklaşma ve İktisat bilimine kapalılık</em></strong></p>
<p>Birincisi, iktisat bilimine kapalı bir anlayışa doğru sürüklenmemizdir. Bir zamanlar insanlığın birikimini kabul etme konusunda çok esnek davranan İslam medeniyeti, bugün batı bilim ve uygarlığına karşı gereksiz bir tepki içerisindedir. Bunun önemli bir sebebi bilimle (ve dolayısıyla iktisatla) din arasındaki ilişkiler konusunda ciddi bir kafa karışıklığının varlığıdır. Aslında bilim hayatımızı kolaylaştırır, din ise güzelleştirir diyebiliriz. Din hayatın gayesini bize öğretir, akıbetimiz hakkında bilgilendirir. Bilim ise hayatın ve tabiatın gerçeklerini anlamak ve zorluklarıyla baş etmek için imdadımıza yetişir. Din iyi ve kötüden, güzel ahlâktan bahseder, iktisat ihtiyaçlarımızın en iyi nasıl karşılanacağını araştırır vs. Bunları birbirine karıştırmak, onları kesin şekilde ayırmak kadar yanlış bir tutumdur. Kuran iktisadî konularda ahlâkî normlar vaz etmekle beraber, kapsamlı bir iktisadî öğreti getirmemektedir (Beack, 1997: 88). Burada bilimin araştırması gereken geniş bir alan bulunmaktadır. Esasen Kuran’ın ve Hz. Peygamberin iktisadî konulara yaklaşımı da genel hatlarıyla rasyoneldir. Mesela Kuran, işleri (partililere, yakınlara, eşe veya dosta değil) ehil olanlara vermeyi emreder (Nisa, 58). Yine insan için kendi yaptığından (çalışması ve gayretinden) başka bir şey olmadığına hükmeder (Necm, 39). Hz. Peygamber hurma aşılama konusunda sahabeye, “<em>siz dünyanızı benden daha iyi bilirsiniz</em> (Müslim/Fedail, 141)” diyerek, dinî ve dünyevi konular arasında açık bir ayrım yapar, yani bilimin, aklın ve tecrübenin sahasında dinî hüküm getirmez. Medine’de fiyatların arttığı bir dönemde narh koyulması isteğini geriye çevirir. Ülgener buradan hareketle ilk dönem İslam anlayışında batı liberalizminin teolojik temellerine yaklaşan noktaların olduğundan söz eder (Ülgener, 2006: 85-87). Rasyonel eğilim altın çağın Müslüman düşünürlerinde de vardır. İbn Teymiyye fiyatların, adalete aykırı olmayan sebeplerle de artabileceğini izah eder. Gazali “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisini işbölümü ve uzmanlaşmanın önemine işaret olarak yorumlar. İbn Haldun emeği zenginliğin kaynağı olarak görür. Hz. Ali’ye atıf yaparak, insanın değerini takvasıyla değil, güzel yaptığı bir işle ölçer. Kendi dönemini aşan bir kavrayışla mesleklerin insan karakterine etki edebileceğini söyler. Sammanlı Sufi dünyadan uzaklaşmak dinden uzaklaşmaktır der. Akşemsettin, Hocası Bayram Veli’ye, <em>Yunus’un makamı Mevlana’dan yücedir, çünkü o kendi el emeği dışında bir şey yememiştir</em>, diye yanıt verdiğinde, icazet almaya hak kazanır (Kozak, 1999: 23, 89, 95). Osmanlı şeyhülislamı Ebusuud, faiz ve riba arasında ayrım yaparak finans piyasalarının çökmesinin önüne geçer (Pamuk, 2005: 79) ve para vakıflarının faaliyetlerine izin verir vs. Bütün bunlar iktisadî konulara/sorunlara rasyonel yaklaşımın örnekleridir. Fakat sonraları bu yaklaşımdan hızla uzaklaştık. Smith ile çağdaş olan İbrahim Hakkı’nın yazdıkları ibret vericidir! Zenginliğin sebepleri olarak evini ve kapısının önünü süpürmek, kuşluk namazı kılmak, her gece Mülk suresini okumak, ezandan önce mescide varmak gibi şeylerden söz eder (Bayraklı, 2015: 281-282). Fuzuli’nin “<em>Maksudun eğer din ise dünyadan geç, Allah’a yapışıp cümle eşyadan geç</em>” (Sayar, 2008: 89) mısralarına ne demeli acaba? Bugünkü Müslümanlar da iktisat biliminin en temel konularını dine dayandırma hevesini kararlılıkla sürdürmektedir. Bir ara adil düzen bir ekonomik programmış gibi anlatılmıştı. Bugün İslam ekonomisi, İslami finans vs. çalışmaları zirve yapmış durumdadır. Kitaplar basılmakta, konferans, sempozyum, çalıştay vs. etkinlikler düzenlenmektedir. Sadece iktisadın değil, neredeyse her bilim alanının önüne <em>İslami</em> kelimesini getirerek sorunların çözülebileceği sanılmaktadır. Böyle olunca batıda kemal seviyeye ulaşan bilimlerin pek çok önemli katkısından mahrum kalmaktayız ve sadece gerçeklerden biraz daha uzaklaşmaktayız. Yazar Selwyn Duke <em>bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder</em> der. Bu gidişatın varacağı yer, herhalde sadece böyle bir aşama olabilir.</p>
<p>Ekonomiye doğru bir perspektifle yaklaşmak geleceğimiz açısından çok önemlidir. Bilindiği gibi ekonomi kıt kaynakları daha iyi kullanmanın yollarını araştıran ve bu yönüyle teknik sayılabilecek bir bilimdir. Tarihine bakıldığında da önce bir hanenin ihtiyaçlarını karşılamak, sonra bir ulusun zenginliğinin sebeplerini ve nihayetinde de kıt kaynakların en iyi kullanım alanlarına tahsis edilmesinin yollarını araştırmak şeklinde bir ana programa sahip olmuştur. Bu yönüyle de değerden-azade bir bilimdir. Aksi takdirde bilim haline gelmesi de mümkün olmazdı. Değer yüklü kavramlarla bilimsel gerçekleri izah etmek mümkün değildir. Ünlü düşünür Max Weber, kapitalizmin yükselişinde Protestan değerlerin etkisini incelemesine rağmen, bilim olarak iktisadın değerden azade olması gerektiğine işaret etmiştir (Skousen, 2003: 295). Bugün İslam ekonomisi olarak dile getirilen konuların neredeyse tamamı değer yüklü tartışmalar niteliğindedir. Dolayısıyla değer dünyasına girince bilimsel gerçeklerin inkârı kaçınılmaz olmaktadır. Kendimize has modeller (?) geliştirerek sadece kendimizi ve bilmeyen insanları avutmaktayız. Bu çarpık bakış açısı biraz da kapitalizm/serbest piyasa gibi ekonomik sistemlerin gerçek mahiyetini bilmemek ya da anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Piyasa ekonomisi insan hayatının tümünü ihata eden ahlâkî öğretiler getirmez; onun rolü toplumun kıt kaynaklarını etkin kullanma yollarını göstermektir. Dolayısıyla özel mülkiyet, rekabet ve sınırlı devlet gibi birkaç ilkeye dayalıdır. Böyle teknik bir öğretiyi dine rakip ve sanki insana ahlâkî ödevler vaz eden bir total anlayış gibi takdim etmek yaşanan kafa karışıklığının ana sebebi gibi gözükmektedir.</p>
<p>Zenginlik üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak, bir toplumun refaha ulaşması için ekonomi biliminin evrensel temel gerçeklerine riayet etmek gerektiği söylenmelidir. İktisadî gerçeklere aykırı işler fakirliği körükler. Dolayısıyla fakirlik/zenginlik dinî ya da ahlâkî referanslarla açıklanamaz. Doğru iktisat politikalarına uymak ya da uymamakla ilgilenmeliyiz. Pareto’nun deyimiyle iktisatta doktrinler yoktur, iktisat bilenler ve bilmeyenler vardır (Öksüz, 2017: 226). Ülkelerin gelişmişliğinin serbest piyasa, sağlam hukuk sistemi, demokrasi, düşük vergiler, deregülasyon, sınırlı hükümet gibi liberal değerlerle mümkün olduğu bilinen bir gerçekliktir. Müslüman ülkelerin geçmişte sahip olduğu ve batıda bugün olgunluğa ulaşan bu politikaların görmezlikten gelinmesi ağır maliyetlere yol açmaktadır. Büyük mütefekkir İzzetbegoviç (2014: 94-96) kapitalist dünyanın kaydettiği muazzam gelişme ve dinamizmi, kapitalizmin ekonomi ve bilimi harekete geçirme yeteneğini ve yüksek seviyede siyasî özgürlükler ve hukuki güvence temin etme kabiliyetini kabul etmek gerektiğini belirtir. Ona göre kapitalizmin gelişmesi Marksist teorilerin yanlışını açığa çıkarmıştır ve yine kapitalizmin pragmatik ruhu gelişmiş toplumun akılcılığına daha uygundur. Batının zenginliği sanıldığı gibi sırf sömürüyle değil, devletin dışında ve piyasa mekanizması içinde geniş bir servet edinme sahası olduğunun anlaşılmasıyla ilişkilidir. Bu zihniyet insanların kapıkulu olmadan da önemli ve kazançlı işler yapabileceğinin, hayır ve şerrin sadece devletten gelmediğinin anlaşılmasına dayanmaktaydı (Öksüz, 2017: 167). Batılılar işbirlikleri ve ortaklıklar yoluyla büyük servetler biriktirmiştir. Bizde servet denetim altındayken, finans yabancılara terk edilirken, batıda bunlar hür teşebbüs altında sürekli gelişmiştir. Düşünce dünyası da buna uyum sağlamıştır. Esnek bir veraset hukuku, anonim ortaklıklar ve riskin dağıtılması, fikri mülkiyet hakları, bilimsel derginin icadı, herkes için ekonomik özgürlük ve en güçlü olanın hayatta kalması gibi ilkeler Batının yükselişinde etkili araçlar olmuştur (Sanandaji, 2020: 195-202).</p>
<p>Kısaca Batıdaki gelişmeler insanlığın ortak mirasının bir parçası sayılmalıdır. Batıdaki teknolojiyi alma eğilimine karşı hayli hassas görünen kesimler kurumsal/iktisadî alandaki gelişmeler söz konusu olduğunda neden kafasını kuma gömmektedir? Özgür basın, bağımsız yargı, sağlam mülkiyet hakları, çoğulcu demokrasi, istikrarlı bir para sistemi uçak teknolojisine sahip olmaktan daha mı az önemlidir? Ayrıca böyle bir davranışsal ve kurumsal çerçeve oluşturmadan sürdürülebilir bir teknoloji transferi nasıl mümkün olacaktır? Her şey sadece paraya bağlı olsaydı, petrol zengini Arap devletlerinin dünyanın en fazla teknoloji geliştiren ve en sanayileşmiş ülkeleri arasında olması gerekmez miydi?</p>
<p><strong><em>ii. Devlet müdahalesine dair yanılgı</em></strong></p>
<p>İkinci bir yanılgı devletin/hükümetin ekonomi ve toplum üzerindeki hâkimiyeti konusunda ciddi bir yanlış tutumun varlığıdır. İslâm coğrafyasında devletlerin toplumu dizayn etme çabası ve gücü her geçen gün artmaktadır. Dinî referanslara dayalı bile olsa bu tutum reddedilmelidir. İstikrarlı toplumlar özgürlüklerin teminat altına alınmasıyla ortaya çıkar. Proudhon’un deyimiyle düzenden özgürlüğe değil, özgürlükten düzene ulaşmak mümkündür. Bu durum ekonomik ve düşünce özgürlükleri alanında çok daha önemlidir. Ekonomik özgürlüklerin teminat altına alınabilmesi halinde siyasetin bozucu etkileri en aza indirilebilir. Siyasetin artan gücü ayrıca fikir özgürlüğünü tehdit etmektedir. Bugün Müslüman halkların en çok ihtiyaç duyduğu konuların başında serbest ve eleştirel düşünce gelmektedir. Ortaçağın sonlarına doğru Müslüman dünyada sorgulayan düşünürler eziyet görmeye başlamış veya düşüncelerini saklamak zorunda kalmıştır. Ayrıca düşünce özgürlüğü ihtimali ilim ve felsefede giderek azalmıştır (Beckwith, 2012: 152). Bu durum Müslüman dünyanın gerilemesiyle yakından bağlantılıdır. Uzun zaman geçmesine rağmen, İslam dünyası fikir özgürlüğü ve eleştirel düşüncenin yeniden güçlendirilmesi adına pek bir ilerleme sağlayamamıştır. Oysa böyle bir geleneğin güçlenmesi ve yaygınlaşması hem sorunların rasyonel bir zeminde tartışılması ve hem de şiddet eğilimlerinin en aza indirilmesi için mutlak bir zorunluluktur.</p>
<p>Bu noktada hükümetlerin İslami referanslarla, özellikle de gelir dağılımında adaleti sağlamak gibi gerekçelerle iktisadî hayata müdahalesinin bizzat İslam adalet anlayışına aykırı olduğunu belirtmek isterim. Çoğu Müslüman bu sahada devletten çok şey beklemekte ve ona önemli vazifeler yüklemektedir. Ancak İslam perspektifiyle bakıldığında bu dengenin sağlanması en başta devletin değil, toplumun (zenginlerin) görevidir ve esas itibariyle ahlâkî bir ödevdir. Hükümetlerin sosyal devlet gerekçesiyle geniş müdahaleler yapması iş dünyası üzerine ağır maliyetler getirerek, işsizliğin ve çeşitli suiistimallerin başlıca sebebini oluşturmaktadır. Ortaçağ İslam devletleri vakıf kurumu üzerinden toplumsal dayanışmanın sivil çabalarla gerçekleştirilebildiğinin çok başarılı bir örneğini vermiştir. Endülüs’te sosyal hizmetleri vakıflar yürütürdü. Mısır’da Türk emirler pek çok hizmeti vakıflarla gerçekleştirdi. Selçuklularda iktisadî ve sosyal hayatın temelini vakıflar oluşturuyordu. Sağlık ve sosyal yardım kurumları, hastaneler, misafirhaneler, medreseler, hamamlar vs. hayli yaygınlık kazanmıştı (Tabakoğlu, 1994: 97). Osmanlılar daha da ileriye giderek 16. yüzyılda kamu gelirlerinden vakıflara önemli miktarlara varan tahsisler yapmışlardı. Vakıfların inşa ettiği külliyeler sayesinde cami, medrese, imarethane gibi toplumsal ve kültürel kuruluşlara işlerlik kazandırılmış ve aynı zamanda onlara gelir sağlayacak olan yerlerin inşası gerçekleştirilmiştir. İç içe geçen bu faaliyetler şehirlerin imarına büyük katkıda bulunmuştur (Güran, 2006: 3-7). Dolayısıyla sosyal dayanışmanın devlet eliyle gerçekleştirilmesi bir mecburiyet değildir. Devlet doğası gereği bir ekonomik soruna odaklandığında, birkaç yeni sorun yaratmış olur. O yüzden siyasetin toplumun her alanına nüfuz etme çabalarına karşı çıkmalıyız. Kapsamlı devlet müdahalesinden olumlu sonuçlar beklemek iktisadî cehaletin en bariz ve en yaygın örneğidir. Bilinmelidir ki, iktisat cahili bir toplum uzun süre varlıklı kalamaz; T. Sowell’in deyimiyle <em>iktisadın birinci kuralı kıtlıksa, siyasetin birinci kuralı iktisadın birinci kuralını yok saymaktır </em>(Gwartney vd., 2016: 16). R. Reagan <em>hükümet çözüm değil, sorundur</em> dediğinde bilinçli bir tespit yapmıştı. Bu nedenle ekonomiyi kendi kuralları içinde düşünmek gerekir; siyasetin ve değer dünyasının iktisat bilimini istila etmesine karşı çıkmak zorundayız.</p>
<p>Özetle İslam’ın ilk/orijinal yorumunda sınırlı devlet esastı. Devletlerin yeniden dağıtımcı politikaları İslam’ın iktisadî adalet anlayışına terstir. Çünkü devlet kaynak dağılımına aşırı müdahil olursa, F. Bastiat’nın deyimiyle hukuk bir yağma aracına dönüşmektedir (Skousen, 2003: 69). Diğer bir deyimle devlet, Ali’den alıp Veli’ye ihsan eden bir mekanizmaya dönüşürse, o zaman ekonomide kimlerin kazanıp kimlerin kaybedeceğine de karar veren bir rol üstlenmiş olur. Bu durum adalete aykırı olduğu gibi, uzun vadede müşevvik yapısını bozarak verimli iktisadî faaliyetleri de baltalar ve iktisadî gelişmeye engel olur. Burada devletlerin iktisadî hayata dolaylı katkılarını reddetmiyoruz. Mesela devletler istikrarlı para sistemi kurarak ekonomiye büyük katkı yapabilir. Tarihte Atina, Roma, Bizans ve İslam dünyasının parlak dönemleri istikrarlı para sistemleriyle mümkün olmuştur. İbn Rüşt paranın mübadele ve değer ölçüsü işlevi yanında müstakbel satın alma gücü için bir rezerv olduğunu vurgular ve paranın değeriyle oynamayı ribaya eşdeğer gayri adil bir keyfilik olarak görür. Makrizi’ye göre hasta para hasta bir toplumun ürünüdür. Devvani adil ve etkin bir hükümetin ancak paranın istikrarıyla mümkün olacağını belirtir (Baeck, 1997: 98, 105-106). Kopernik bir devleti yıkan dört unsurdan birinin paranın bozulması olduğunu söyler (Huberman, 1991: 101). Aynı şekilde etkin bir mülkiyet hakları sistemi büyük faydalar sağlar. Müslüman dünyada bu konulara çok önem verilmişti. Türk atabeyi Nureddin Zengi Şam ve çevresini yıkan büyük depremden sonra zenginlerden zaruret hali gerekçesiyle ilave kaynak sağlama yoluna gidememişti (Sanandaji, 2020: 175). Kanuni devrinde Süleymaniye Camiinin inşası esnasında bir Yahudi’nin evi istimlak edilememiş ve konu şeyhülislama intikal edince, ondan “mülkiyet hakkının mukaddes ve masun” olduğu cevabı alınmıştır (Danışmend, 2021: 111). Mülkiyet haklarına ve başka kültür ve inançlara çok geniş müsamaha gösteren ilk İslam medeniyetlerinden, bugün kendi halkının en temel haklarına bile saygı göstermeyen rejimlere geçmiş olmak ne büyük talihsizliktir!</p>
<h4><strong>Sonuç</strong></h4>
<p>İslam kardeşliğinin bir gereği olarak çok farklı alanlarda ve çok daha sıklıkla yapılmasına ihtiyaç olduğunu düşündüğüm bu gibi bilimsel toplantıların bir katkısı olacaksa, Müslüman devletlerin hükümetlerine, kendi halklarının özgür tercihlerine saygı göstermeleri gerektiği hatırlatılmalıdır. K. Jaspers (1981: 58) hürriyet ve tanrının ayrılamaz olduğunu ve dolayısıyla hürriyetin inkârı ile tanrının inkârı arasında bir bağlantı olduğunu düşünmektedir. Bu derece önemli olması gereken hürriyet fikrinin Müslüman toplumlardaki algılanışı ciddi şekilde sorunludur. İslami değerler adına yapılan pek çok düzenlemenin aslında İslam’ın ruhuna aykırı olduğu, dinde zorlama olamayacağı, İslam ahlâkına uygun davranışların gönüllülük ilkesine dayanması gerektiği her şekilde vurgulanmalıdır. Ahlâka uygunluk, özgür ve bilinçli davranışlarla kötülüğü önlemek ve iyiliği yaymakla olur. Kant’ın özgürlük yoksa ahlâklılık da yoktur (Arslan, 1994: 98) felsefesi esas olmalıdır. O yüzden insanı, yasalarla ahlâkî davranışlara zorlamanın bizzat ahlâk kaidesinden yoksun olduğunu söylemeliyiz. Eğer Müslüman kalacaksak bunun yolu en başta kendimizi ıslah etmek ve davranışlarımızla başkalarına örnek olmaktır; yoksa siyasî veya idari mekanizmalarla başkalarını hizaya getirmek değildir. İslam’ın hoşgörülü, esnek ve kuşatıcı yorumu çok daha geniş kitlelerin kazanılmasına ya da dikkatinin çekilmesine hizmet edebilir. Ne de olsa eylemlerin gücü sözlerin gücünden daha fazladır.</p>
<p>Bütün büyük gerçekler basittir diye bir söz var. İslam insanların çalışması, kazanması, meşru yollarla mal-mülk sahibi olmasına karşı bir şey dememektedir. Dolayısıyla rasyonel iktisadî ilkeler İslam anlayışına ters değildir. Ancak, İslam ahlâkı varlıklı insanlara muhtaçları düşünme, onlara sahip çıkma görevi vermektedir. Ahilik ve vakıf geleneği bunun güzel örneklerini yansıtmaktadır. Üretmek, kazanmak ama aşırıya gitmemek ve başkasını düşünmek. Bu, iki dünya saadetinin de kapısını aralayan formüldür. Samimi Müslümanlık, başkalarının ürettiği değeri kamu otoritesi yoluyla zapt edip dağıtmaktan değil, kendi ürettiği değeri gönül rızasıyla vermekten geçer! Sarp yokuşu aşmak (Beled, 11-17) da herhalde böyle mümkün olabilir.</p>
<p><strong>Kaynakça:</strong></p>
<p>Arslan, A. (1994). <em>Felsefeye Giriş</em>. Vadi Yayınları. Ankara.</p>
<p>Baeck, L. (1997). “Klasik İslam Çağının İktisat Düşüncesi”, İçinde, <em>İktisat Risaleleri</em>, Derleyen ve çeviren: M. Özel, İz Yayıncılık, İstanbul. s. 83-110.</p>
<p>Bayraklı, B. (2015). <em>Kur’an’sız Müslümanlık</em>. Düşün Yayıncılık. İstanbul.</p>
<p>Beckwith, C. I. (2011). <em>İpek Yolu İmparatorlukları</em>. Çev: K. Yıldırım. ODTÜ Yayıncılık. Ankara.</p>
<p>Danışmend, İ. H. (2021). <em>Garp Membalarına Göre Eski Türk Demokrasisi</em>. Ötüken Neşriyat. İstanbul.</p>
<p>Duran, B. (1999). <em>Osmanlı Akılcılığı</em>. Nesil Yayıncılık. İstanbul.</p>
<p>Duri, A. <em>İslam İktisat Tarihine Giriş</em>. Endülüs Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Ersoy, A. (2012). <em>İktisadî Düşünceler Tarihi</em>. Nobel Yayıncılık. Ankara.</p>
<p>Garaudy, R. (1984). <em>İslam’ın Vadettikleri</em>. Çev: S. Akdemir. Pınar Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Ghazanfar, S. M. (2015). “Orta Çağ İktisat Düşüncesinde Kamu Ekonomisi”. İçinde, <em>Orta Çağ İslam İktisat Düşüncesi</em>. Ed: S. M. Ghazanfar, Çev: M. S. Akgönül. Klasik Yayınları, İstanbul. s. 303-322.</p>
<p>Güran, T. (2006). <em>Ekonomik ve Mali Yönleriyle Vakıflar</em>. Kitabevi. İstanbul.</p>
<p>Güran, T. (2017). <em>İktisat Tarihi</em>. Der Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Gwartney, J. D., Stroup, R. L., Lee, D. R., Ferrarini, T. H. (2016). <em>Temel Ekonomi</em>. Çev: A. Uzun. Liberte Yayınları, Ankara.</p>
<p>Huberman, L. (1991). <em>Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla</em>. Çev: M. Belge. İletişim Yayınları. İstanbul.</p>
<p>İzzetbegoviç, A. (2010). <em>İslâmî Yeniden Doğuşun Sorunları</em>, Çev: R. Ademi. Fide Yayınları. İstanbul.</p>
<p>İzzetbegoviç, A. (2014). <em>İslam Deklarasyonu</em>. Çev. R. Ademi. Fide Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Jaspers, K. (1981). <em>Felsefeye Giriş</em>. Dergâh Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Kallek, C. (1997). <em>Asr-ı Saadette Yönetim-Piyasa İlişkisi</em>. İz Yayıncılık. İstanbul.</p>
<p>Kallek, C. (2003). “Mâverdî”. <em>TDV İslâm Ansiklopedisi</em>. 28. Cilt. s. 180-186.</p>
<p>Koehler, B. (2016). <em>İslam’ın Erken Döneminde Kapitalizmin Doğuşu</em>. Çev. İ. Kurun, Liberte Yayınları. Ankara.</p>
<p>Kozak. İ: E. (1999). <em>İnsan, Toplum, İktisat: İbn Haldun&#8217;dan Yola Çıkılarak Çok Yönlü Bir Tahlil Denemesi</em>. Değişim Yayınları, Adapazarı.</p>
<p>Lombard, M. (1983). <em>İlk Zafer Yıllarında İslam</em>. Çev: N. Uzel. Pınar Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Miquel, A. (1991). <em>İslâm ve Medeniyet</em>. Çev. A. Fidan-H Menteş, Birleşik Kitabevi.</p>
<p>Öksüz, İ. (2017). <em>Niçin Geri Kaldık</em>? Panama Yayıncılık. Ankara.</p>
<p>Özgen, A. (t.y). “Müslüman Ülkeler ve Demokrasi”. İnsani Değerler Derneği, <a href="https://www.insanidegerler.org/5522/musluman-ulkeler-ve-demokrasi">https://www.insanidegerler.org/5522/musluman-ulkeler-ve-demokrasi</a>. Erişim: 01.03.2024.</p>
<p>Pamuk, Ş. (2005). <em>Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi: 1500-1914</em>. İletişim Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Russel, B. (2012). <em>Batı Felsefesi Tarihi. 2. Cilt</em>. Çev: A. Fethi. Alfa Basım Yayın. İstanbul.</p>
<p>Sanandaji, N. (2020). <em>Kapitalizmin Doğduğu Yer: Ortadoğu</em>. Çev: A. Uzun. Liberte Yayınları, Ankara.</p>
<p>Sayar, A. G. (2008). <em>Osmanlıdan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler</em>. Ötüken Neşriyat. İstanbul.</p>
<p>Skousen, M. 2003. <em>Modern İktisadın İnşası</em>. Çev: M. Acar, E. Erdem, M. Toprak. Liberte Yayınları. Ankara.</p>
<p>Tabakoğlu, A. (1994). <em>Türk İktisat Tarihi</em>, Dergâh Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Tez, Z. (2014). <em>İslam’ın Batı Cephesi</em>. Hayy Kitap, İstanbul.</p>
<p>Turan, O. (1973). <em>Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi</em>. Turan Neşriyat. İstanbul.</p>
<p>Ülgener, S. (2006). <em>Makaleler</em>. Yayına hazırlayan: A. G. Sayar. Derin Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Wikipedia, “Index of Economic Freedom”, <a href="https://en.wikipedia.org/wiki/Index_of_Economic_Freedom">https://en.wikipedia.org/wiki/Index_of_Economic_Freedom</a>. Erişim: 03.03.2024.</p>
<p style="font-weight: 400;">
<p><a href="https://hurfikirler.com/islam-uygarliginin-tarihi-ve-iktisadi-gercekleri-uzerine-bir-analiz/">İslam Uygarlığının Tarihî ve İktisadî Gerçekleri Üzerine Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Serbest piyasa çevreyi korumayı başarabilir mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/serbest-piyasa-cevreyi-korumayi-basarabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:31:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/serbest-piyasa-cevreyi-korumayi-basarabilir-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>EKONOMİK sorunların çözümüyle ilgili hemen her konuda genellikle iki yaklaşımın rekabetine rastlarız. Hangi ekonomik problem söz konusu olursa olsun, buna dair ya hükümet müdahalesini esas alan bir çözüm önerilmekte ya da rekabetçi piyasaların sunduğu reçetelerin üstünlüğü dile getirilmektedir. Aynı şey iktisatta giderek artan bir tempoyla tartışılan çevre sorunları için de geçerlidir. Üstelik çevreyle ilgili konular [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/serbest-piyasa-cevreyi-korumayi-basarabilir-mi/">Serbest piyasa çevreyi korumayı başarabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">EKONOMİK </span></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">sorunların çözümüyle ilgili hemen her konuda genellikle iki yaklaşımın rekabetine rastlarız. Hangi ekonomik problem söz konusu olursa olsun, buna dair ya hükümet müdahalesini esas alan bir çözüm önerilmekte ya da rekabetçi piyasaların sunduğu reçetelerin üstünlüğü dile getirilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Aynı şey iktisatta giderek artan bir tempoyla tartışılan çevre sorunları için de geçerlidir. Üstelik çevreyle ilgili konular gündeme geldiğinde genellikle tartışmaların harareti artmakta, özellikle müdahale isteyen çevrelerin sesi çok daha gür çıkmaktadır. Bu yüksek hararette çevre konularında güvenilir bilgi ve istatistik elde etmenin zorlukları yanında bu konuda üretilen büyük çaplı dezenformasyonun da önemli rolü bulunmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çevre sorunlarında siyaset ve hükümet mekanizmasına bel bağlayan yaklaşım esas itibariyle kötümser bir çizgiden hareket etmektedir. Kökleri 18. yüzyıl sonlarında Thomas R. Malthus’a kadar giden bu görüş, doğayla ilgili büyük endişelere sahiptir. Özellikle artan nüfusun doğal kaynaklar üzerinde baskı oluşturması, hava ve su kirliliğinin artması, bazı türlerin yok olması, ormanların tahribi, madenlerin ve diğer bazı doğal kaynakların aşırı kullanımı ve küresel ısınma gibi konular temel endişe alanlarıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu endişeleri sıklıkla dile getirenler, problemleri kapitalist ekonomik gelişme ve onunla bağlantılı piyasa başarısızlıklarıyla ilişkilendirir. Bu bakış açısıyla, maddi üretimde yaşanan büyük ilerleme doğanın tahribi pahasına gerçekleşmektedir. İnsanlığın geleceğini tehdit eden bu sürecin önüne geçilmesi için hükümetlerin geniş önlemler alması gerektiği vurgulanır. Yürütülen mantık şudur: Firmaların üretimi artırıp maliyetleri kısma çabaları çevre sorunlarına yol açar. İktisadi karar birimleri çevrenin ya da bâkir doğanın korunması gibi konulara duyarlılık göstermezler, çünkü onların yararlarına bir bedele katlanmadan sahip olabilirler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sert hükümet tedbirlerini savunanların neredeyse sayısız gerekçesi vardır. Onlara göre dünya benzeri görülmemiş bir çevre felâketiyle karşı karşıyadır; küresel ısınma nedeniyle kutuplardaki buzullar erimektedir; hayvan nesilleri tükenmektedir vs.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PEKİ YA GERÇEKLER?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çevre sorunları çeşitli boyutlarıyla tartışılmaya devam ederken, 1990’lardan sonra, devlet düzenlemelerinin çevre sorunlarını önlemede başarısız kaldığı açıkça görülmeye başlamıştır. Ayrıca doğal çevrenin imkânlarını makul bedellerle insanlara sunma konusunda hükümetlerin performansının bir hayli zayıf kaldığına, çevre regülasyonlarının masraflı ve etkisiz uygulamalara dönüştüğüne dair birçok bulgu ortaya konmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Şoke edici ilk haberler 1990’lı yıllarda Sovyetler’in ve Doğu Avrupa ülkelerinin çevre performansı gün yüzüne çıkınca gelmeye başladı. Çeşitli yayın organlarında yer alan bilgiler havadaki yoğun kirlilikten, kimyasalların yol açtığı çevre felâketlerinden söz ediyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Macar doktorlar 1990’da ülkedeki ölümlerin %10’unun kirlilikle bağlantılı olduğunu ilan etmişlerdi. Çöken sosyalist bloğun çevre mirası tam anlamıyla bir fiyaskoydu. Tartışmalar sürerken, çevre konusunda piyasa çevreciliği denilen harekete zemin oluşturacak gelişmeler yaşandı. Çevreyle ilgili felâket senaryolarına meydan okuyan görüşler ortaya kondu. Mesela Amerikalı profesör Julian Simon, gelişmiş dünyada kirliliğin azaldığını, hayatın iyiye gittiğini, nüfus baskısının gerilediğini tespit etti. Nobel ödüllü Milton Friedman teknolojinin kirlilik yarattığı tezini sorguladı. Diğer iktisatçılar devletin çevre yönetimiyle ilgili başarısızlıklarına ve kötü yönetimine dair sayısız örnek verdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Dahası çevre regülasyonlarından menfaat sağlayan kesimlerin, doğru olmadığı daha sonra anlaşılan ya da en kötü senaryoya göre hazırlanan çeşitli raporlar vasıtasıyla siyasetçiler üzerinde baskı yaratarak daha çok fon sağlamaya çalıştıkları belgelendi. Michigan Üniversitesi’nden Sylvan Wittwer, bu durumu bilim adamlarının halkı korkutarak para kazanmayı fark etmeleri şeklinde yorumlamıştı.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">REGÜLASYONLAR BAŞARILI OLDU MU?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Özellikle ABD’de yakın tarihte yapılan önemli çalışmalar, çevre koruma adına düzenlenen regülasyonların büyük masraflara rağmen kayda değer başarılar getirmediğini gösterdi. Halkı korkutan raporlarla meşhur olmuş bu programlardan biri en çok kirlenmiş bölgelerin temizlenmesi amacına sahip Superfund idi. 1996 yılında yapılmış bir çalışma milyarlarca dolar harcamaya rağmen, Superfund programının başarısızlığını ortaya koydu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Başkan Clinton onu felâket olarak nitelemişken, program harcamalarının %95’inin riskin son yüzde 0,5’ine gittiği tahmin edildi. Regülasyonlar bazı olumlu sonuçlar sağladıysa bile, onların genel eğilimi müsriflik, başarısızlık, abartılı risklerle mücadele, doğal kaynakların değerinde düşme, muhatapların memnuniyetsizliği gibi sonuçlar oldu.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PİYASA ÇÖZÜMÜ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Piyasa mekanizması çevrenin korunmasında başarılı araçlara sahiptir. Önce şu gerçeği tespit etmek gerekir: Piyasalar doğası gereği çevrecidir. Piyasaların sağladığı müşevvikler, üreticileri daima en etkin üretim yöntemlerini geliştirmeye ve kullanmaya sevk eder. Ayrıca bir doğal kaynağın arzı azalmaya başladığında müşevvikler sayesinde onun alternatifleri araştırılır; böylelikle doğal kaynaklar üzerinde baskı azalır ve çevre korunmuş olur. Ayrıca sürekli teknolojik gelişmeler sayesinde ciddi bir kaynak tasarrufu ortaya çıkar. Teknoloji sanılanın aksine çevre düşmanı değildir. Bugünün otomobilleri eskiye göre çok daha az yakıt tükettiği gibi, gelecekte çok daha çevreci otomobillerin ortaya çıkacağı da açıktır. Elektronikte gerçekleşen devasa ilerlemeler kaynak sarfı açısından olumlu sonuçlar doğurmaktadır. Piyasa rekabetinin beslediği teknik gelişme yenilenebilir enerji kaynaklarından daha çok yararlanma olanaklarını ortaya çıkarmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Öte yandan piyasa mekanizması yoluyla ekonomik büyüme ve refah düzeyi artarken, bu durum çevre kalitesinde iyileşmeleri teşvik etmektedir. Çünkü gelir seviyesindeki artışlarla birlikte insanlar, çevre sorunlarına karşı daha duyarlı hale gelmektedir.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">MÜLKİYET HAKLARI</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mülkiyet hakları her türlü ekonomik faaliyetin asgari koşulu olduğu gibi piyasa çevreciliğinin de temelini oluşturur. Mülkiyet hakları açık şekilde tanımlanmalı, etkili şekilde uygulanmalı -mülk her türlü ihlalden korunmalı- ve transfer edilebilir olmalıdır. Bu unsurları içeren bir haklar sistemi pek çok çevre sorununa karşı etkili bir önlem olarak işlev görür. Şayet, doğal kaynak üzerinde mülkiyet hakları tanımlanamaz ise o zaman regülasyonlar faydalı olabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Etkin bir mülkiyet hakları sistemi altında, sahiplerin kendi mülkünü koruma konusunda güçlü bir müşevviği olur. Sahipler mülklerinin değerini korumak için onu dikkatli kullanır, böylece elden çıkardıklarında ondan en yüksek kazancı elde etmeye çabalarlar. Bu sayede, her türlü mülkün müstakbel değerini koruyacak şekilde aşırı ve müsrif kullanımın önüne geçilebilir. Mülkiyet hakları, bir kaynağı, sahibi açısından bir varlık ya da değer haline getirir. Sahip, mülkün değerinin azalmaması için uzun vadeli tedbirler alır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Diğer taraftan mülkiyet hakları kirlilik faaliyetlerini en aza indirebilir. Şayet etkilenen kişiler, kirletenlere karşı tazminat davası açabilirlerse, bu sorunla etkin şekilde mücadele edilebilir. Bir çimento fabrikası gerekli tedbirleri almayıp atmosferi kirletirse, kirliliğe maruz kalanlar dava açıp tazminat isteyebilirler. Bu durumda fabrika sahipleri kirletmeye karşı gerekli önlemleri almak zorunda kalırlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mülkiyet hakları orta malların trajedisi diye bilinen riskleri de ortadan kaldırabilir. Biyolog Garrett Hardin sınırlı kaynaklar (mesela otlaklar) üzerinde mülkiyet hakları tesis edilmediği zaman, onların aşırı kullanıldığına ve kirlendiğine dikkat çekmişti. Gerçekten de bu durum, bazı türlerin yok olması dâhil pek çok çevre sorununa yol açabilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Örneğin balık avlanma alanları herkesin kullanımına açık olmak yerine, uzun süreli ve transfer edilebilir bir mülkiyet hakları sistemine bağlı olsa, onların sahipleri kendi alanlarını korumak için her türlü tedbiri alacaklardır. Etkin şekilde tanımlanan ve uygulanan transfer edilebilir mülkiyet hakları sayesinde aşırı avlanmanın önüne rahatlıkla geçilebilir. Haklara dayalı çözümler aşırı avlanma ya da kullanma sorununa karşı etkili bir yoldur.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">TİCARET VE PAZARLANABİLİR KİRLİLİK İZİNLERİ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Serbest piyasa ticaret imkânları ile doğal kaynakların korunmasına katkı yapabilir. Özellikle ABD’de batı eyaletlerinde kullanılan bu yol, akarsuların korunmasında faydalı sonuçlar üretmektedir. Akarsuların şehir ihtiyaçları nedeniyle daha çok kullanılması doğal yaşamı olumsuz etkilemektedir. Su piyasası bu soruna çözüm olarak yükselmiştir. Alınıp satılabilen ya da kiralanabilen su hakları sayesinde, suyun çevresel amaçlara tahsisi mümkün olmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Alınıp satılabilen kirlilik izinleri de emisyonları azaltmaya katkı yapabilir. Kirliliği kontrol birimlerince çeşitli sahalar için belirlenen toplam emisyon miktarları, kirleticiler arasında alınıp satılabilirse, firmalar daha az kirletme yollarını araştırıp kendi izinlerini satma fırsatı kollayabilirler. Uygulamanın ABD ve Avrupa’da başarılı olduğuna dair bulgular vardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Piyasalar ve mübadele süreci, doğal kaynakların kullanılması konusunda farklı fikirlere ve değerlere sahip insanları çatışma yerine işbirliğine yönlendirecektir. Çatışmanın yerine işbirliğinin geçmesi sayesinde, ticaretten gelen kazançlar mümkün olacağı gibi, pahalı ve hantal bürokratik çözümlere de ihtiyaç azalacaktır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">ÇEVRE VERGİLERİ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hükümetler kirleticilere vergiler yüklemektedir. Şayet bu vergiler kirliliği azaltma temelinde belirlenirse, daha faydalı olabilirler. Bir şirket daha az kirlettiğinde daha az vergi öderse, o zaman üretim tekniklerini çevreye duyarlı hale getirecektir. Bu vergiler kirletenlerden alınıp kirlenmeye maruz kalanlara aktarılan bir çeşit tazminat haline de getirilebilir. Etkili emisyon kontrolleriyle desteklenen böyle bir vergi yapısı, kirleticiler için emisyonları düşürmeye dönük güçlü bir müşevvik sağlayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çevre vergileri daha farklı amaçlar için de kullanılabilir. Örneğin vergi vb. avantajlar sağlama karşılığında toprağın entansif kullanımının önüne geçilebilir. Böylece daha fazla toprak bâkir halde kalabilir. Serbest piyasa daha çok sayıda farklı uygulama geliştirebilir. Örneğin Kanada’da kamu arazileri için mali sorumlulukla çevresel duyarlılığı birleştiren yeni yönetim stratejileri ortaya çıkmıştır. Ormanlarla ilgili endişeler, ağaç kesme ve diğer ormancılık faaliyetlerinde farklı yaklaşımların araştırılmasına zemin hazırlamıştır. Alison Berry, Kanada’da uzun dönemli kiralama ve ruhsatlar ile merkezi olmayan denetimin sağladığı avantajlara dair örnekler aktarmaktadır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">GÖNÜLLÜ ÇABALAR VE ÖDÜL SİSTEMLERİ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tüm dünyada çevre korumasına hizmet eden çok sayıda birey ya da sivil grup bulunmaktadır. Özel kişileri ya da işletmeleri doğanın korunmasına dönük daha çok çaba göstermeye teşvik edecek yollar araştırılabilir. Bu amaçla çeşitli ödül yapıları oluşturulabilir. Türleri ve doğal ortamları koruyan kişilerin ödüllendirilmesi çevre korumada etkili bir yoldur. İktisatçı Randy Simmons ABD’de, Nesli Tükenmekte Olan Türler Kanunu’nun, aşırı maliyetli ve işe yaramaz olduğunu tespit etti. Ona göre olumlu müşevvikler çevreyi korumada cezalardan daha etkindir. Özel mülk sahiplerine bedel ödetmek yerine doğal ortamı koruyan mülk sahiplerini ödüllendirmek daha faydalı bir yol olabilir.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SONUÇ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İktisadi hayatın temel gerçeklerinden biri şudur: Her türlü üretim faaliyeti çevreye bir yük getirir. Bunun önüne geçmek mümkün değildir. Yeryüzünde kusursuz teknoloji olmadığı gibi, atık yaratmayan bir imalat faaliyeti de yok gibidir. Dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorun, çevreye hiçbir zararı olmayan üretim tekniklerini aramak değil, refaha giden yolu kapamadan çevreye en az zararlı yöntemleri bulmaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Doğal çevrenin bir bütün olarak korunması konusunda piyasa çözümleri, alternatifi olan hükümetsel düzenlemelere göre pek çok yerde daha etkin sonuçlar üretmektedir. Buna rağmen piyasaların çevre korumasında kusursuz işleyeceği düşünülmemelidir. Piyasa çözümlerinde de bazı eksiklikler yaşanabilir; ancak piyasa, esnek ve güçlü geri-besleme mekanizmaları sayesinde onlara çözüm ya da alternatifler üretebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çevre konusunda piyasa uygulamalarını mümkün olduğu kadar yaygınlaştırmak herkesin faydasınadır. Bakımsız ve kötü işletilen yerler olmasını istemiyorsak, kamu arazileri ve parkları için kullanıcı ücretlerine ve özel işletmeciliğe kapı açabiliriz. Daha çok kaynağı korumak ve uzun vadede daha değerli hale getirmek istiyorsak, kamu kesimi elindeki arazilerin miktarını azaltıp özel toprak sahipliğini güçlendirebiliriz.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kısaca özel sahiplik, ticaret ve rekabet doğal kaynakları korur ve daha değerli hale getirir! Geçtiğimiz iki hafta boyunca her yerde bu geç ki ne geç ulaşılmış anlaşmayı bile zayıflatmak için elinden geleni ardına koymayan fosil yakıt endüstrisine, yani gerçek zalimlere karşı dünyanın her yerinde birçok çizgi çekildi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eğer “sıradan insanların” desteği olmasaydı dünya liderleri bu problemi daha uzunca bir süre memnuniyetle görmezden geleceklerdi. Yeni atılan imza ve anlaşmanın uygulanması arasındaki mesafeyi kapatacak olan yine halklardan gelecek baskı olacak. Böylece yeni bir bölüm başlıyor. Önümüzdeki günlerde duyurulacak önemli gelişmeler için lütfen takipte kalın!</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Son olarak, eğer şu an bunu okuyorsanız zaten bu noktaya gelmemizi sağlayanlardan birisiniz, teşekkür ederiz. 2015 bizim için tarihi bir yıl oldu çünkü çok daha güçlü ve umut dolu bir iklim hareketi inşa etmek için birlikte çalıştık. Minnetle ve her zaman olduğu gibi, umutla…</span></p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1333/serbest-piyasa-cevreyi-korumayi-basarabilir-mi.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 19.02.2016</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/serbest-piyasa-cevreyi-korumayi-basarabilir-mi/">Serbest piyasa çevreyi korumayı başarabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bildiri ve sosyalizm tutkusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bildiri-ve-sosyalizm-tutkusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2016 05:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bildiri-ve-sosyalizm-tutkusu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir süre önce binden fazla akademisyenin PKK terör örgütüne karşı yürütülen mücadele için yayımladığı bildiri toplumun büyük bir kısmı tarafından haklı olarak şiddetle kınandı. Tarihçi Murat Bardakçı bu akademisyenlerin eser üretmedeki yetersizliklerini, Prof. Dr. Atilla Yayla ise şiddet severliklerini haklı olarak dile getirdi. Fakat onların iktisat anlayışlarının da problemli olduğu vurgulanmalı. Genel olarak bu akademisyenler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bildiri-ve-sosyalizm-tutkusu/">Bildiri ve sosyalizm tutkusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir süre önce binden fazla akademisyenin PKK terör örgütüne karşı yürütülen mücadele için yayımladığı bildiri toplumun büyük bir kısmı tarafından haklı olarak şiddetle kınandı.</p>
<p>Tarihçi Murat Bardakçı bu akademisyenlerin eser üretmedeki yetersizliklerini, Prof. Dr. Atilla Yayla ise şiddet severliklerini haklı olarak dile getirdi. Fakat onların iktisat anlayışlarının da problemli olduğu vurgulanmalı. Genel olarak bu akademisyenler kapitalizm ya da piyasa sisteminden nefret etmekte ve sosyalizme büyük bir hayranlık duymaktadır. HDP-PKK çizgisiyle bir yerde buluşmalarında bu ortak tutumun önemli bir rolü vardır.</p>
<p>Sosyalizm tutkusu Türk akademik çevrelerinde kuvvetli bir eğilim. Üstelik sosyalizme olan bağlılık iktisatçı akademisyenler arasında da oldukça yaygın. Tabii, bizim kimsenin fikri tercihlerine diyecek bir şeyimiz yok; herkes düşüncesinde özgür. Fakat bu durum, bazı gerçekleri dile getirmemize engel değil. Bir kere sadece yaygın kitlelerde değil, akademik çevrelerde de iktisat bilgisi maalesef son derece kıt. Özellikle de kapitalizm/piyasa ekonomisi ve sosyalizm söz konusu olduğunda bu bilgi kıtlığı adeta zirve yapmakta.</p>
<p>Sol temayüllü çoğu akademisyen için tüm iktisadi kötülüklerin arkasında piyasa sistemi var. Onlar kapitalizmin ürettiği her türlü nimetten fazlasıyla yararlanırlar, ancak onun kötülüklerini anlatmaktan da geri durmazlar. Kapitalizm işsizlik, sömürü, eşitsizlik, sefalet, kirlilik vs. yaratır! Kapitalizmden önce çok mutlu bir dünyanın olduğu varsayılır; kapitalizmin mahvettiği bu dünya hakkında ise bir şey bilmezler ya da söylemezler! Öyle bir dünya ki, orada ortalama hayat beklentisi 30 yılın altındaydı, insanların büyük bir kısmı ekmek kırıntılarıyla geçinirdi ve ömürleri boyunca bir kere bile elbise yenileme şansına nadiren sahip olurlardı! İşte kötüledikleri piyasa sistemi böyle bir mutlu dünyayı tarumar etmişti.</p>
<p>Bilgisizliğin ya da kasıtlı görmezliğin bir diğer tarafı da sosyalizmin mazisi hakkındadır. Bu insanlar sosyalizmin her türlü deneyiminin fiyaskoyla sonuçlandığını bir türlü görmek istemezler. Sovyet bloğunun neden çöktüğünü, Kuzey Kore’de binlerce insanı neden açlıktan öldüğünü bilmedikleri gibi; Arjantin’de Peronizm denilen sosyalist politikaların ülkeyi nasıl çıkmaza sürüklediğini, petrol zengini Venezüella’da yaşanan hayal kırıklığını da anlamazlar.</p>
<p>Yine bu kesimler Mao’nun fantezileri sonucu sefalet çukurunda debelenen Çin’in, Deng Xiaoping’in, etraftaki başarılı ülkelerin kapitalist deneyimlerine kapı aralamasından sonra önemli ekonomik gelişmeler kaydettiğini de bilmez ya da görmezler.</p>
<p>Bu insanlar için yeryüzünde tek bir ekonomik sorun vardır: Gelirin yeniden dağıtımı. Çünkü devlet denilen bir aygıt vardır ve ona adeta gökyüzünden sürekli kaynak yağmaktadır; dolayısıyla ekonomide bir üretim sorunu yoktur; bütün mesele tükenmek bilmeyen devlet hazinesindeki kaynakları yeniden dağıtmaktır!</p>
<p>Maalesef akademik çevredekilerin kahir ekseriyeti yeniden dağıtımcı ya da yoğun devlet müdahalesine dayalı sistemlerin sefaletten başka bir sonuç üretemeyeceğinin farkında değil. Bazı akademisyenlerin bu tür eleştirileri duymaya bile tahammülü yok! Böyle bir fikri atmosferinde öğrencilere de meslekten olan olmayan pek çok akademisyene de zenginliğe giden yolun piyasa ekonomisinden geçtiğini; mülkiyet hakları, rekabet, sınırlı devlet, düşük vergiler ve deregülasyonun refahın altın anahtarları olduğunu anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 22.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/bildiri-ve-sosyalizm-tutkusu-1029</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bildiri-ve-sosyalizm-tutkusu/">Bildiri ve sosyalizm tutkusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Parasal genişleme ve enflasyon</title>
		<link>https://hurfikirler.com/parasal-genisleme-ve-enflasyon/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2016 05:48:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/parasal-genisleme-ve-enflasyon/</guid>

					<description><![CDATA[<p>2015 yılı enflasyon oranı açıklandı ve bir kere daha hedef tutturulamadı. Merkez bankası 2015 hedefini daha önce güncelleyerek yüzde 7,9’a yükseltmişti. Gerçekleşen rakam ise yüzde 8,81 oldu. Enflasyon hedeflemesine geçildiği 2002’den bu yana hedef sadece altı kere tutturulabilmiş, son on yılın enflasyon ortalaması yüzde 8’i aşmıştır. Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek bu tablonun arzulanır [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/parasal-genisleme-ve-enflasyon/">Parasal genişleme ve enflasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2015 yılı enflasyon oranı açıklandı ve bir kere daha hedef tutturulamadı. Merkez bankası 2015 hedefini daha önce güncelleyerek yüzde 7,9’a yükseltmişti. Gerçekleşen rakam ise yüzde 8,81 oldu. Enflasyon hedeflemesine geçildiği 2002’den bu yana hedef sadece altı kere tutturulabilmiş, son on yılın enflasyon ortalaması yüzde 8’i aşmıştır.</p>
<p>Ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı <strong>Mehmet Şimşek</strong> bu tablonun arzulanır olmadığını ve 2016 yılı içinde enflasyonla<strong>ciddi bir mücadele</strong> gerektiğini söyledi. Gerçekten de küresel ölçekte, düşük düzeyde fiyat hareketlerine bağlı kriz endişeleri mevcut iken, ortaya çıkan tablo tatmin edici gözükmüyor. Diğer taraftan Orta Vadeli Programda 2016 için yüzde 7,5 enflasyon hedefinin konması, iyimser bir beklentinin olmadığını gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin kötü enflasyon karnesinin bazı <strong>yapısal sorunlarla</strong> bağlantılı olduğu bilinmektedir. Hâlihazırda tarım ürünleri piyasasındaki katılıklar enflasyonun sebeplerinden biridir. Ayrıca büyük çaplı enerji bağımlılığı, uluslararası fiyatların arttığı dönemlerde önemli bir enflasyon baskısı yaratabilmektedir. Yine döviz kurlarındaki dalgalanmalar yüksek miktarda ithal girdi kullanan Türkiye’de her zaman enflasyonu artıran bir faktör konumundadır.</p>
<p>Bunlara kimsenin diyeceği yok. Ancak enflasyonu, onunla yakından bağlantılı bir konu olan parasal genişleme olmaksızın tam manasıyla açıklamak zordur. Enflasyonla ilgili çok sayıda inceleme parasal genişlemeyle desteklenmeyen kalıcı bir enflasyon durumunun pek mümkün olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Konuyu daha iyi anlamak için aşağıdaki grafiğe bakalım. Grafikte seçilmiş bazı ülkelerde, <strong>2006-2014 arası </strong>için Dünya Bankası verilerinden hesapladığımız <strong>yıllık ortalama net parasal genişleme oranları ile yıllık ortalama enflasyon oranları</strong>gösterilmektedir. Net parasal genişleme oranları, para arzındaki artış oranlarından reel GSYH artış oranlarının çıkarılmasıyla elde edilmiştir.</p>
<p><img decoding="async" src="http://www.gazeteyeniyuzyil.com/img/detay//5555.jpg" alt="" /></p>
<p>Tablo bize açıkça şunu gösteriyor: Parasal genişlemenin daha büyük olduğu ülkelerde enflasyon oranı daha yüksek olma eğilimindedir. Tüm ülkelerde <strong>net parasal büyüme oranlarıyla enflasyon oranları arasında açık bir bağlantı </strong>olduğu görülmektedir. Malezya, G. Kore ve Japonya’da yıllık parasal <strong>büyüme</strong> ortalamaları oldukça düşük kalmışken, enflasyon oranlarının da aynı istikamette seyrettiği dikkatten kaçmamaktadır.</p>
<p>Siyasetçiler ya da para otoriteleri enflasyonun sebeplerini genellikle para dışı unsurlara -mesela piyasa katılıklarına, küresel risklere veya benzer iç ve dış faktörlere- bağlarlar. Bu, kısmen doğru olsa bile, kalıcı enflasyonun tek kaynağının para arzındaki hızlı büyüme olduğu unutulmamalıdır. Bir ülke, para arzını ekonominin büyüme oranından daha fazla artırdığı zaman enflasyon kaçınılmaz olur.</p>
<p>Özetle, enflasyonu parasal genişlemeden bağımsız düşünmemek lazım. Türkiye’nin son dönemlerde <strong>sıkı para politikasında</strong>hayli mesafe aldığı doğrudur; ancak ortalama parasal genişlemenin enflasyonla başarıyla mücadele eden ülkelere göre yüksek olduğu da ortadadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 15.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/parasal-genisleme-ve-enflasyon-931</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/parasal-genisleme-ve-enflasyon/">Parasal genişleme ve enflasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liderlik ve zenginlik</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liderlik-ve-zenginlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2016 05:37:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liderlik-ve-zenginlik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyasi liderler, uzun süre görev yapmaları halinde, ülkelerinin istikbalini önemli ölçüde etkilerler. Liderlerin başarı göstergelerinden biri ülkelerinin ekonomik dönüşümlerine yaptıkları katkıdır. Başarılı liderlik, kendisine ya da devlet bürokrasisine bağımlı bir toplum inşa etmekle değil, insanlara, kendi yeteneklerini geliştirme fırsatı sunan hür ve rekabetçi bir sosyoekonomik yapı oluşturmakla mümkündür. Singapur eski başbakanı Lee Kuan Yew iyi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liderlik-ve-zenginlik/">Liderlik ve zenginlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyasi liderler, uzun süre görev yapmaları halinde, ülkelerinin istikbalini önemli ölçüde etkilerler. Liderlerin başarı göstergelerinden biri ülkelerinin ekonomik dönüşümlerine yaptıkları katkıdır. Başarılı liderlik, kendisine ya da devlet bürokrasisine bağımlı bir toplum inşa etmekle değil, insanlara, kendi yeteneklerini geliştirme fırsatı sunan hür ve rekabetçi bir sosyoekonomik yapı oluşturmakla mümkündür.</p>
<p>Singapur eski başbakanı <strong>Lee Kuan Yew</strong> iyi bir örnektir. Singapur, bağımsızlığını kazandığı 1965 yılında sefil bir ülke konumundayken, son 50 yılda kaydettiği büyük sıçramayla, dünyanın en müreffeh ekonomilerinden biri olmayı başarmıştır. Bugün kişi başına düşen GSYH <strong>55 bin doları</strong> aşmıştır. Hâlihazırda sefaletin ve rüşvetin kol gezdiği bir coğrafyada, Singapur güçlü kurumları ve açık piyasalarıyla göz kamaştırmaya devam etmektedir.</p>
<p>Singapur’un başarısı hakkında çok şey yazılmıştır. Kimi piyasa güçlerine, kimi devletin rolüne işaret eder. Bu tartışmalar arasında çoğu insan, başarıda uzun yıllar başbakanlık yapan Lee Kuan Yew’in <strong>liderliğinin</strong> önemli payı olduğunu kabul etmektedir.</p>
<p>Yew, 1965’ten itibaren ülkesinin geleceğini şekillendirdi. 1990’da başbakan olarak emekliye ayrıldıktan sonra, hükümet politikaları üzerindeki etkisini sürdürdü (ölm. 23 Mart 2015). Kendisine iyiliksever bir diktatör diyenler de var. Ancak o, örnek bir liderlikle ülkesini sefaletin çukurundan uygar dünyanın imkânlarına ulaştırmıştır. Yew vizyon sahibi, çalışkan, azimli ve dürüst kişiliğiyle ülke ekonomisinin dönüşümüne büyük katkıda bulunmuştur.</p>
<p>Göreve geldiğinde hayli teknokrat bir hükümet kuran Yew, sonuca odaklanan rekabetçi politikalara önem vermiştir.</p>
<p>Yew’in vizyonerliğinin önemli bir göstergesi ülkesinin koşullarına uygun bir gelişme stratejisi izlemesidir. Doğal kaynaklar açısından yoksul, iç pazarı yetersiz ülkesi için <strong>dış dünyanın</strong> öneminin farkındaydı. Ülkenin ticari faaliyetler açısından sahip olduğu üstün konumu güçlendirmek, onu bir lojistik ve finans merkezi haline getirmek ve yabancı sermayeyi çekmek için önemli adımlar atıldı.</p>
<p>Hukukun üstünlüğü ve güçlü mülkiyet hakları daha çok yabancı yatırımcının ülkeye çekilmesine katkıda bulundu. Liyakate önem veren Yew, çok kültürlülüğü ve dini ve etnik toleransı esas almıştır. Etnik ve dini çeşitliliğe rağmen, sosyal ahengin sağlanması stratejik öneme sahip bir başarıydı.</p>
<p>Yew’i anlatanlar onun diğerkâm, dinamik, dürüst kişiliğine ve yolsuzluğa ve adam kayırmaya karşı sıfır toleransına vurgu yaparlar.</p>
<p>Hem enflasyonun hem de vergilerin düşük tutulması onun başka önemli bir başarısıydı. Şeffaf bir vergi sistemi temiz ve etkin bir bürokrasiyle birlikte başarılmıştır. Yabancı şirketlerin kendilerini evindeki kadar rahat hissetmeleri sağlanmıştı. Şirket vergilerinin düşüklüğü, birkaç saatte şirket kurulmasını sağlayacak kadar kolay iş yapma olanakları ve regülasyonların azlığı yabancı şirketlerin gelişi için hayli önemliydi. Hâlihazırda ülke, Dünya Bankası <strong>İş Yapma</strong> indeksi sıralamasında <strong>zirvedeki</strong>yerini korumaktadır.</p>
<p>Lee’nin liderliği bazı otoriter özellikleriyle eleştirilebilir. Sivil özgürlüklere yönelik bazı kısıtlamalar, medya üzerindeki kontrol, siyasi rakiplere yönelik tutum bunun örnekleridir. Buna rağmen, onun iktisadi gelişmenin temellerini aşındıracak her türlü kısıtlayıcı girişimden uzak durduğu, temel özgürlükleri hukuki güvence altına alarak refaha giden süreci inşa etmeyi başardığı da açıktır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 10.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/liderlik-ve-zenginlik-862</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liderlik-ve-zenginlik/">Liderlik ve zenginlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Jan 2016 05:45:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayır yapmak insani bir özellik. Onu pek çok şey etkileyebiliyor; ancak insanların inançları, kültürel değerleri ve maddi imkânları hayır faaliyetlerinin kapsamını ve niteliğini büyük ölçüde belirlemektedir. Charities Aid Foundation (CAF) üç temel kritere dayalı olarak altı yıldır Dünya Bağışçılık İndeksini (World Giving Index) hazırlamakta ve küresel hayırseverliğin panoramasını çıkarmaktadır. Sorgulanan unsurlar arasında hayır amaçlı verilen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-2/">Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayır yapmak insani bir özellik. Onu pek çok şey etkileyebiliyor; ancak insanların inançları, kültürel değerleri ve maddi imkânları hayır faaliyetlerinin kapsamını ve niteliğini büyük ölçüde belirlemektedir.</p>
<p><strong>Charities Aid Foundation</strong> (CAF) üç temel kritere dayalı olarak altı yıldır <strong>Dünya Bağışçılık İndeksini</strong> (<em>World Giving Index</em>) hazırlamakta ve küresel hayırseverliğin panoramasını çıkarmaktadır. Sorgulanan unsurlar arasında hayır amaçlı verilen para miktarı, gönüllü çalışma süresi ve tanımadık kişilere yapılan yardımlar var.</p>
<p>İndeks ülkelerin hayır yapma saiklerini anlama yanında hayır kriterlerindeki yıllık değişmeleri izleme, ülkeler arasında karşılaştırmalar yapma fırsatı da sunuyor. 2014 verilerine dayalı olarak hazırlanan <strong>2015 indeksinde</strong> Türkiye yer almamış. Önceki yılların verilerine göre Türkiye kendisine son sıralarda yer bulabilmiş. Listenin başında Myanmar var. Onu sırasıyla ABD, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya, Birleşik Krallık, Hollanda, Sri Lanka, İrlanda, Malezya ve Kenya takip ediyor. Kuzey Kıbrıs listede 30. sırada yer almış.</p>
<p>2015 İndeksi küresel hayırlara dair bazı tespitler içermekte. İnsanların hayır yapma istekliliğinde her şeye rağmen artış var. İyi düzenlenmiş, açık ve şeffaf yardım kuruluşları sayesinde insanlar daha kolay hayır yapıyorlar. Üstelik <strong>genç hayırseverlerin</strong> sayısı artıyor. Tespitlere göre dünyada 2,2 milyar insan tanımadığı kişilere yardım etmiş, 1,4 milyar insan para yardımı yapmış ve 1 milyar insan da gönüllü hayır faaliyetlerine zaman ayırmış.</p>
<p>Raporda ayrıca hayır faaliyetlerinin, yıkıcı olaylara maruz kalan ve muhtaç konumda bulunan kesimlere daha fazla gittiği tespit ediliyor. Çatışmaların yaşandığı bölgelerden biri olan Ukrayna’da, 2014’te para yardımında bulunanların oranı önceki yıla göre dörde katlanmış. Irak, emniyet sorunlarına karşın, yabancılara yardım konusunda zirveye yükselmiş. Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan ve Bosna Hersek’te 2014 yılında yaşanan aşırı yağış ve seller nedeniyle parasal hayırlar kayda değer artış göstermiş.</p>
<p>Küresel hayır faaliyetleriyle ilgili bu indeks şu açık <strong>gerçeği</strong> ortaya koyuyor: tüm dünyada insanlar, değişik derecelerde de olsa, karşılıklı yardımlaşma ve muhtaçlara yardım etme faaliyetlerine katılıyorlar. Bu, toplum hayatının temel ve ayrılmaz bir özelliğidir. Özel hayır faaliyetlerine daha fazla güvenmememiz için bir neden yok. Eldeki kanıtlar hayır işlerinde sivil faaliyetlerin daha çok gelişebileceği bir zemin olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Müslüman bir halka sahip Türkiye’de sivil hayır faaliyetlerinin son dönemlerde takdire şayan bir şekilde geliştiğini görüyoruz. Ancak İslam inancı esas alındığında, bu faaliyetlerde <strong>bir üst sınırın olmadığını</strong> hatırlamalı ve onları her zeminde daha çok teşvik etmeliyiz.</p>
<p>Son olarak rapordaki önerilerden yola çıkarak hayır faaliyetlerinin teşvikinde <strong>hükümetlere</strong> bazı roller düştüğünü söyleyebiliriz. En başta, kâr amacı gütmeyen bu kuruluşların hakkaniyete uygun, tutarlı ve açık bir şekilde regüle edilmesi gerekiyor. Hayır için <strong>güven</strong> en öncelikli koşuldur. Yardım kuruluşlarının faaliyetleri hakkında insanların kafasında hiçbir şüphe kalmayacak şekilde şeffaf düzenlemeler ve denetimler yapılmalıdır. Ayrıca insanların yardım yapmalarını teşvik edecek yeni imkânlar aranmalı ve yardım kuruluşlarının kampanyaları kolaylaştırılmalıdır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 08.01.2016</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-769</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-2/">Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2016 13:51:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayır yapmak insani bir özellik. Onu pek çok şey etkileyebiliyor; ancak insanların inançları, kültürel değerleri ve maddi imkânları hayır faaliyetlerinin kapsamını ve niteliğini büyük ölçüde belirlemektedir. Charities Aid Foundation (CAF) üç temel kritere dayalı olarak altı yıldır Dünya Bağışçılık İndeksini (World Giving Index) hazırlamakta ve küresel hayırseverliğin panoramasını çıkarmaktadır. Sorgulanan unsurlar arasında hayır amaçlı verilen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor/">Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayır yapmak insani bir özellik. Onu pek çok şey etkileyebiliyor; ancak insanların inançları, kültürel değerleri ve maddi imkânları hayır faaliyetlerinin kapsamını ve niteliğini büyük ölçüde belirlemektedir.</p>
<p><strong>Charities Aid Foundation</strong> (CAF) üç temel kritere dayalı olarak altı yıldır <strong>Dünya Bağışçılık İndeksini</strong> (<em>World Giving Index</em>) hazırlamakta ve küresel hayırseverliğin panoramasını çıkarmaktadır. Sorgulanan unsurlar arasında hayır amaçlı verilen para miktarı, gönüllü çalışma süresi ve tanımadık kişilere yapılan yardımlar var.</p>
<p>İndeks ülkelerin hayır yapma saiklerini anlama yanında hayır kriterlerindeki yıllık değişmeleri izleme, ülkeler arasında karşılaştırmalar yapma fırsatı da sunuyor. 2014 verilerine dayalı olarak hazırlanan <strong>2015 indeksinde</strong> Türkiye yer almamış. Önceki yılların verilerine göre Türkiye kendisine son sıralarda yer bulabilmiş. Listenin başında Myanmar var. Onu sırasıyla ABD, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya, Birleşik Krallık, Hollanda, Sri Lanka, İrlanda, Malezya ve Kenya takip ediyor. Kuzey Kıbrıs listede 30. sırada yer almış.</p>
<p>2015 İndeksi küresel hayırlara dair bazı tespitler içermekte. İnsanların hayır yapma istekliliğinde her şeye rağmen artış var. İyi düzenlenmiş, açık ve şeffaf yardım kuruluşları sayesinde insanlar daha kolay hayır yapıyorlar. Üstelik <strong>genç hayırseverlerin</strong> sayısı artıyor. Tespitlere göre dünyada 2,2 milyar insan tanımadığı kişilere yardım etmiş, 1,4 milyar insan para yardımı yapmış ve 1 milyar insan da gönüllü hayır faaliyetlerine zaman ayırmış.</p>
<p>Raporda ayrıca hayır faaliyetlerinin, yıkıcı olaylara maruz kalan ve muhtaç konumda bulunan kesimlere daha fazla gittiği tespit ediliyor. Çatışmaların yaşandığı bölgelerden biri olan Ukrayna’da, 2014’te para yardımında bulunanların oranı önceki yıla göre dörde katlanmış. Irak, emniyet sorunlarına karşın, yabancılara yardım konusunda zirveye yükselmiş. Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan ve Bosna Hersek’te 2014 yılında yaşanan aşırı yağış ve seller nedeniyle parasal hayırlar kayda değer artış göstermiş.</p>
<p>Küresel hayır faaliyetleriyle ilgili bu indeks şu açık <strong>gerçeği</strong> ortaya koyuyor: tüm dünyada insanlar, değişik derecelerde de olsa, karşılıklı yardımlaşma ve muhtaçlara yardım etme faaliyetlerine katılıyorlar. Bu, toplum hayatının temel ve ayrılmaz bir özelliğidir. Özel hayır faaliyetlerine daha fazla güvenmememiz için bir neden yok. Eldeki kanıtlar hayır işlerinde sivil faaliyetlerin daha çok gelişebileceği bir zemin olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Müslüman bir halka sahip Türkiye’de sivil hayır faaliyetlerinin son dönemlerde takdire şayan bir şekilde geliştiğini görüyoruz. Ancak İslam inancı esas alındığında, bu faaliyetlerde <strong>bir üst sınırın olmadığını</strong> hatırlamalı ve onları her zeminde daha çok teşvik etmeliyiz.</p>
<p>Son olarak rapordaki önerilerden yola çıkarak hayır faaliyetlerinin teşvikinde <strong>hükümetlere</strong> bazı roller düştüğünü söyleyebiliriz. En başta, kâr amacı gütmeyen bu kuruluşların hakkaniyete uygun, tutarlı ve açık bir şekilde regüle edilmesi gerekiyor. Hayır için <strong>güven</strong> en öncelikli koşuldur. Yardım kuruluşlarının faaliyetleri hakkında insanların kafasında hiçbir şüphe kalmayacak şekilde şeffaf düzenlemeler ve denetimler yapılmalıdır. Ayrıca insanların yardım yapmalarını teşvik edecek yeni imkânlar aranmalı ve yardım kuruluşlarının kampanyaları kolaylaştırılmalıdır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 03.01.2016</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor-769</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyada-ozel-hayir-faaliyetleri-artiyor/">Dünyada özel hayır faaliyetleri artıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alkolle mücadele için ekonomik gerekçe</title>
		<link>https://hurfikirler.com/alkolle-mucadele-icin-ekonomik-gerekce/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2016 13:50:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/alkolle-mucadele-icin-ekonomik-gerekce/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alkolizm dünya için her geçen gün daha büyük bir tehdit haline geliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, tüm dünyadaki ölümlerin yüzde 5,9’u alkol kullanımıyla bağlantılı. Uzun süreli alkol kullanımının 200’den fazla hastalıkla ilgisi olduğu kaydedilmekte. Alkollü iken insanların, yanlış kararlar vermesi, direksiyon başında uyuması ve saldırgan davranışlarda bulunması mümkün. Centers for Disease Control and [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/alkolle-mucadele-icin-ekonomik-gerekce/">Alkolle mücadele için ekonomik gerekçe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alkolizm dünya için her geçen gün daha büyük bir tehdit haline geliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, tüm dünyadaki ölümlerin yüzde 5,9’u alkol kullanımıyla bağlantılı. Uzun süreli alkol kullanımının 200’den fazla hastalıkla ilgisi olduğu kaydedilmekte. Alkollü iken insanların, yanlış kararlar vermesi, direksiyon başında uyuması ve saldırgan davranışlarda bulunması mümkün.</p>
<p><strong>Centers for Disease Control and Prevention</strong> araştırmaları ABD’de her yıl 88 bin kişinin aşırı alkol tüketimine bağlı olarak öldüğünü gösteriyor. Rusya’da ise durum çok daha vahim. Tüm ölümlerin yüzde 30’u (2012’de) alkolle bağlantılıdır. Resmi rakamlar 5 milyon dese de bazı kaynaklar Rusya’da 20 milyon civarında insanın aşırı alkol tükettiğini öne sürmektedir. İngiltere’de 10 milyon civarında insan hükümetin belirlediği sınırlardan fazla alkol tüketmektedir.</p>
<p>DSÖ kaynaklı raporlara göre Avrupa Birliğinde alkolle bağlantılı maliyetler 2003 yılında 125 milyar Euro olmuştur. Bu rakam Birleşik Krallık için 2009’da 21 milyar pound olarak hesaplanmış. ABD’de 2006 yılı için federal hükümet ve yerel yönetimlerin alkole bağlı olarak katlandıkları maliyet 223,5 milyar dolar olmuştur. Bu rakam kişi başına 746 dolar etmektedir.</p>
<p>Alkolle bağlantılı <strong>sosyal maliyetler</strong> ülkelerin yurtiçi hâsılalarının yüzde 1,3’ü ile yüzde 3,3’üne denk gelebiliyor. Bu rakamlar bize, trafik kazaları, şiddet ve cinayet gibi olumsuzlukların yanında, alkolün ciddi bir ekonomik külfete yol açtığını gösterir.</p>
<p>Türkiye’de alkol tüketimi, gelişmiş ülkeler seviyesinden düşük olsa da artış eğilimine sahiptir. <strong>Tüketiciler Birliği</strong> raporuna göre Türkiye’de alkol tüketimine yılda 10 milyar TL ödenmektedir. İleride daha büyük sosyal ve ekonomik maliyetlere katlanmamak için bu konuda daha fazla mücadele edilmesi gereği ortadadır.</p>
<p>Alkolün ilk önemli ekonomik maliyeti <strong>doğrudan</strong> yol açtığı yüklerdir. Hastane ve sağlık sistemi, polis teşkilatı ve adalet sistemi alkol tüketiminin yol açtığı sonuçlardan dolayı belirli bir iş yüküne ve maliyete maruz kalırlar. İngiltere’de yüksek seviyede alkol tüketenlerin sadece sağlık sistemine maliyeti yıllık 2,8 milyar pound seviyesindedir.</p>
<p>Motorlu taşıt kazalarından kaynaklanan maliyetler hayli önemlidir. ABD’de sadece alkole bağlı araç kazalarının maliyeti yıllık 14 milyar doları bulmaktadır.</p>
<p>Öte yandan alkole bağlı olarak işyerinde çalışma ve verimlilik kayıpları ortaya çıkmaktadır. Bunlar <strong>dolaylı</strong> maliyetler olarak değerlendirilebilir. Alkolizmin en ciddi maliyeti bu alanla ilgilidir. Bazı araştırmalara göre alkolle ilgili maliyetlerin <strong>yüzde 70’i</strong>verimlilik kaybıyla ilişkilidir. Yine araştırmalar meslek kazalarına maruz kalanların yüzde 35’inin risk grubundaki içenler olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Öte yandan alkolle bağlantılı <strong>maddi olmayan</strong> bazı maliyetlerden söz edilebilir ki, bunlar hayat kalitesini doğrudan etkilemektedir. Alkol tüketenlerin özellikle yakın çevresi için çeşitli acılara yol açtığı bilinmektedir.</p>
<p>Bazı kötülüklerle yasak yoluyla değil, <strong>gönüllülükle</strong> mücadele edilmesi gerekiyor. Öyle ki kolektif bir bilinçle insanların <strong>özgür tercihlerine</strong> hitap ederek daha çok kişiyi alkol gibi bazı kötü tercihlerden uzak tutmaya çalışabiliriz. Temel hak ve hürriyetler açısından kabul edilebilir sınırlarda yasaklara başvurulabilir; ancak alkolizmle değerler ve gerçeklerin –özellikle de sosyal ve ekonomik kayıpların- anlatılması üzerinden daha etkin mücadele edilmesi mümkündür.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 01.01.2016</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/alkolle-mucadele-icin-ekonomik-gerekce-735</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/alkolle-mucadele-icin-ekonomik-gerekce/">Alkolle mücadele için ekonomik gerekçe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>657 değişikliği ve kamu kesiminin verimsizliği</title>
		<link>https://hurfikirler.com/657-degisikligi-ve-kamu-kesiminin-verimsizligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2016 13:49:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/657-degisikligi-ve-kamu-kesiminin-verimsizligi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan 657 Sayılı Devlet Personel Kanununun değişmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı ayrıca 657’nin içinin çürüdüğünü, devletin malı deniz mantığı için kullanılabileceğini ve kamuda hiç işe gelmeden maaş alanların olduğunu söyledi. Bu tespitlere çeşitli çevreler itiraz edebilir, ancak onların doğruluğu konusunda çok az kişinin şüphesi olacaktır. Türkiye’de kamu kesiminde bir disiplin ve verimlilik sorunu olduğu muhakkaktır. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/657-degisikligi-ve-kamu-kesiminin-verimsizligi/">657 değişikliği ve kamu kesiminin verimsizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan 657 Sayılı Devlet Personel Kanununun değişmesi gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanı ayrıca 657’nin içinin çürüdüğünü, devletin malı deniz mantığı için kullanılabileceğini ve kamuda hiç işe gelmeden maaş alanların olduğunu söyledi.</p>
<p>Bu tespitlere çeşitli çevreler itiraz edebilir, ancak onların doğruluğu konusunda çok az kişinin şüphesi olacaktır. Türkiye’de kamu kesiminde bir disiplin ve verimlilik sorunu olduğu muhakkaktır. Bu hem memur hem de işçiler için eşit derecede geçerlidir. Yasaların, muhataplarına getirdiği aşırı koruma böyle bir verimsizliğe katkıda bulunmaktadır. Aslında bu, sadece Türkiye’ye has bir sorun da değildir. Genel olarak kamu kesiminde, kaynak israfı ya da daha masum ifadeyle etkinsizlikyaygın bir durumdur. Bunu azaltmak mümkün olsa bile, ortadan kaldırmak imkânsızdır.</p>
<p>Burada göz önünde tutulması gereken şey, kamudaki verimsizliğin sadece mevzuatla bağlantılı olmadığıdır. Sorunlarımızın mevzuatla ilgili tarafları elbette vardır ve bunların giderilmesi gereklidir. Ancak esas mesele, kamuda, özel sektördeki gibi bir geri besleme mekanizmasının olmayışıdır, dolayısıyla bir etkinlik sorununun ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Özel sektörde bir üretici, tüketicilere rakipleri kadar etkin hizmet edemez ise, müşteri kaybeder ve zamanla piyasanın dışına sürüklenir. Bu baskı firmaları daima disiplinli, ölçülü ve etkin olmaya sevk eder. Başarı rekabete ve daha iyi performansa bağlıdır. Müşterilerin isteklerini iyi şekilde karşılayan firmalar kâr elde eder ve başarılı olur.</p>
<p>Kamu kesiminde ise rekabetolmadığı için, verimli çalışma koşulları yaratmak oldukça zordur. Rekabet yokluğunda çalışanlar her türlü rehavet ortamına alışık hale gelirler. Ve böyle bir çalışma temposu zaman içinde kendi kurallarını ve yapılarını oluşturur. Bu kurallar o kadar güçlenir ki, onları değiştirmek bir yana, gündeme getirmek bile zorlaşır. Rekabetten uzak, esnek olmayan, kayırmacılığı açık bir çalışma ortamı ve kültürü güçlenir.</p>
<p>657 değişikliği için iyimser olamayışımızın sebebi bu. İyi kurallar getirilse bile, rekabet yokluğu devam edeceği için, kamu hizmeti üretenlerin, onları satın alanların isteklerine karşı duyarlı olması gerekmeyecektir. Çünkü onları, özel sektördeki gibi kâr/zarar mekanizmasıyla disipline edecek bir ölçü yoktur. Kimse etkin çalışıp çalışmadığıyla ilgili bir kaygı; etkin olmayan uygulamaların kaldırılmasına dönük bir endişe taşımayacaktır. Dolayısıyla sektörde pek çok insan çok çalıştıkları halde az kazandıklarınıhaykırmaya devam edecektir.</p>
<p>Kamu sektörü çalışanları ve yöneticilerinin kötü performans göstermeleri halinde yaptırımla karşılaşmaları düşük ihtimaldir. Yine onların daha düşük maliyetlerden ve performans artışlarından da kazanç sağlamaları pek mümkün değildir. Bir hükümet birimi kendisine tahsis edilen bütçeyi tam harcamadığı zaman, başarısız bile sayılabilmektedir.</p>
<p>Şu haldedisiplinsizlik, insanlara kötü davranma, işe gelmeden maaş alma, kaynakları müsrif kullanma gibi uygulamaların azalmasını istiyorsak, üretim faaliyetlerinin daha az kısmının kamu kesimince sağlanması olanaklarını konuşmalıyız. Devlet hizmetlerini, onun varoluş gerekçesini oluşturan temel işlevlerle sınırlamalıyız.</p>
<p>Diğer taraftan hükümet birimlerinin ürettiği hizmetler için, özel sektörle eşit şartlarda rekabet imkânları araştırılabilir. Ayrıca personel rejiminde performansa ve rekabete dayalı kurallara yer vermek doğru olacaktır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 27.12.2015</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/657-degisikligi-ve-kamu-kesiminin-verimsizligi-661</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/657-degisikligi-ve-kamu-kesiminin-verimsizligi/">657 değişikliği ve kamu kesiminin verimsizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2016 Eylem planının düşündürdükleri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/2016-eylem-planinin-dusundurdukleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Uzun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2016 13:48:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/2016-eylem-planinin-dusundurdukleri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hükümetin 2016 yılı için ilan ettiği eylem planı icraatlar ve reformlar olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Planda çok sayıda hedef var. İcraatların mali dengelerin bozulmadan gerçekleştirilmesi temel beklentimiz. Türkiye’nin yakın tarihte en önemli kazanımlarından biri kamu mali yönetimine getirilen disiplindir. Bu durum ülke ekonomisini iç ve dış şoklara karşı dirençli hale getirmektedir. Bütçe disiplinin korunması [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2016-eylem-planinin-dusundurdukleri/">2016 Eylem planının düşündürdükleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hükümetin 2016 yılı için ilan ettiği eylem planı icraatlar ve reformlar olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Planda çok sayıda hedef var. İcraatların <strong><em>mali dengelerin</em></strong> bozulmadan gerçekleştirilmesi temel beklentimiz. Türkiye’nin yakın tarihte en önemli kazanımlarından biri kamu mali yönetimine getirilen disiplindir. Bu durum ülke ekonomisini iç ve dış şoklara karşı dirençli hale getirmektedir. Bütçe disiplinin korunması diğer hedeflerin önünde olmalıdır.</p>
<p>İşgücü piyasasında <strong><em>esnekliği</em></strong> sağlamaya dönük planlanan düzenlemeler son derece olumludur. Ancak bir taraftan bunlar planlanırken diğer taraftan taşeron işçileri daimi kadroya aktarmak, ücret katılıkları yaratmak ne kadar tutarlıdır? Her şeye rağmen, çalışma hayatında esnek uygulamalar istihdama olumlu yönde yansıyacaktır. Unutmayalım ki, işçi çalıştırmak ve çıkarmak ne kadar güç olursa işletmelerin istihdam kararları o kadar zorlaşacaktır.</p>
<p>Öncelikli dönüşüm programlarını etkin şekilde hayata geçirmek için tasarlanan çeşitli koordinasyon mekanizmaları yeni<strong><em>bürokratik yapılar</em></strong> oluşturacaktır. Bu tür mekanizmaların ne kadar etkin çalıştıkları konusunda geçmiş deneyimlerin çok olumlu olmadığı biliniyor.</p>
<p>Gecikmiş olmakla birlikte, demiryollarında serbestleştirme taahhüdü olumlu bir adımdır. Bu sektöre özel yatırım girişi kolaylaştırılmalıdır. Uzun vadede bu, ülkenin hayrına olacaktır.</p>
<p>Eğitim için planlanan düzenlemelerin fayda getirme ihtimali zayıf gözüküyor. Çünkü sorunların azaltılması için sistemde<strong><em>deregülasyona</em></strong> ihtiyaç var. Eğitim sitemi artık tek başına devletin planlayacağı ve yürüteceği bir sektör olmaktan çıkmıştır. Sektörü çağın gereklerine uyumlu hale getirmek için en başta serbestleştirme ve rekabete dayalı uygulamalara yer vermek gerekmektedir.</p>
<p>Yatırım ortamını iyileştirmeye dönük olarak idari ve teknik zorlukları azaltma çalışmaları isabetli bir adımdır. Dünya Bankası tarafından yayımlanan <strong><em>Doing Business </em></strong>(İş Yapma) indeksinde hâlâ oldukça gerilerdeyiz. İş yapma prosedürlerinin kolaylaştırılması ve engelleyici düzenlemelerin kaldırılmasıyla birlikte yatırımlarda iyileşme beklenebilir.</p>
<p>Vergi kanunlarında değişiklik acil bir ihtiyaçtır. Vergi sisteminde basitleştirmeye gitmek, lüzumsuz prosedürleri ortadan kaldırmak, üretim faaliyetlerini caydırıcı kuralları gidermek önemlidir. Değişiklikler yapılırken, sektör temsilcilerine danışılmasında fayda vardır.</p>
<p>Şahıs ve kurum vergilerinin birleştirilmesi işlemlerin basitleştirilmesi ve denetimin kolaylaştırılması açısından gereklidir. Vergi mükelleflerinin özel harcamalarını matrahtan düşme imkânı verilmemesi eğlence, konaklama ve kiralama sektörü gibi alanlarda kayıt dışılığın devamına neden olmaktadır.</p>
<p>Planda arazilerini büyütmek isteyen mirasçılara faizsiz kredi desteği taahhüdü var. Arazilerini birleştirmek suretiyle büyük ölçekli tarım işletmeleri oluşturanlara özel destekler verilmesi yerinde bir karardır. Türkiye’nin tarımda gerçek bir dönüşüm sağlayabilmesi için piyasaya dönük kâr amaçlı üretim yapan, modern teknolojiyi kullanan işletmelere ihtiyacı vardır. Büyük işletmeler tarımda ölçek ekonomilerinden yararlanmak için de gereklidir. Eğer uygulama başarılı olursa, sektörün rekabet edebilirliğinde artış bekleyebiliriz.</p>
<p>Binalarda enerji tüketimini azaltmaya dönük girişimler fayda maliyet analizine bağlı olarak olumlu sonuçlar üretebilir. Bu konuda karmaşık düzenlemeler yapmak ve masraflı kontrol mekanizmaları oluşturmak yerine özel çabaları harekete geçirecek müşevvikler yaratmak daha doğru olacaktır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 25.12.2015</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/2016-eylem-planinin-dusundurdukleri-634</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2016-eylem-planinin-dusundurdukleri/">2016 Eylem planının düşündürdükleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
