<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>admin, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/admin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Aug 2022 11:26:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>Sosyal Medya: Yalan Kadar Gerçek &#8211; Hamit Emrah Beriş</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sosyal-medya-yalan-kadar-gercek-hamit-emrah-beris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Oct 2021 06:48:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sosyal-medya-yalan-kadar-gercek-hamit-emrah-beris/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kuşkusuz internet teknolojisi ve sosyal medya, hepimize eskisine göre çok daha fazla özgürlük ve demokrasi vadediyor. Bundan vazgeçmek için hiçbir mantıklı neden yok. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken nokta, söz konusu platformların kendiliğinden işlemediği. İnterneti kontrol eden yapıların toplumları yönlendirme gücü, özgürlük ütopyasını korkulu bir distopyaya dönüştürebilir. Demokratik toplum yapısının korunması için, bu mecranın doğasında bulunan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyal-medya-yalan-kadar-gercek-hamit-emrah-beris/">Sosyal Medya: Yalan Kadar Gerçek &#8211; Hamit Emrah Beriş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="row">
<div class="col-10">
<div class="detail-page"></div>
</div>
</div>
<div class="row margin-top-lg">
<div class="col-2">
<div class="social flex column">Kuşkusuz internet teknolojisi ve sosyal medya, hepimize eskisine göre çok daha fazla özgürlük ve demokrasi vadediyor. Bundan vazgeçmek için hiçbir mantıklı neden yok. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken nokta, söz konusu platformların kendiliğinden işlemediği. İnterneti kontrol eden yapıların toplumları yönlendirme gücü, özgürlük ütopyasını korkulu bir distopyaya dönüştürebilir. Demokratik toplum yapısının korunması için, bu mecranın doğasında bulunan özgürlük anlayışını da gözeterek sosyal medya alanında düzenlemeler yapılması önem taşıyor.</div>
</div>
<div class="col-10">
<div class="detail-area font-size-18"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright" src="https://imgs.stargazete.com/imgsdisk/2021/09/17/sosyal-medya-yalan-kadar--106_2.jpg" width="323" height="172" /><br />
Yirminci yüzyıl insanlığa kendisinden önceki tüm modelleri aşan bir iletişim teknolojisini, İnternet&#8217;i armağan etti. Söz konusu teknolojinin yayılması ise kısa süre içinde hayatımıza yeni bir fenomeni soktu: Sosyal medya. Öyle ki yalnızca sıradan insanlar değil, siyasetçilerden sanatçılara pek çok kişi, farklı sosyal paylaşım platformlarında kendi hesaplarını oluşturarak kullanıcılara en kısa şekilde ulaşabildi. Sosyal medyanın en belirgin özelliği kullanıcılar arasında etkileşim kurulmasını sağlaması. Böylece her kesimden insan, hem normal koşullar altında ulaşamayacakları ünlülere hem de diğer kullanıcılara kendi mesajlarını iletebildiler. Bu durum, insanların kendi ülkeleri kadar dünyanın farklı yerlerinde yaşanan sorunlara yönelik de kısa süre içinde bilgilenmesini sağladı. Üstelik vatandaş haberciliği aracılığıyla herkesin kendi etrafındaki olayları başkalarına aktarması bilginin dolaysız ve hızlı şekilde yayılması sonucunu doğurdu.<b>Bir sonraki algı dahi planlı</b>İnternet, elbette insanların bilgiye ulaşmalarını kolaylaştırdı, ama kısa süre içinde bu durumun birtakım yan etkileri de ortaya çıktı. Öncelikle kullanıcıların paylaştıkları verilerin hiçbir editoryal süzgeçten geçirilmemesi doğrulanmalarını engelledi. Çok sayıda yanlış ve yanıltıcı bilginin bu mecrada kısa bir süre içinde yayılabileceği ve kullanıcıların bunların gerçek olduğuna inanabileceği görüldü. Hatta bir sonraki kamuoyu algısını oluşturan bilginin doğruluğunun öneminin bulunmadığı, asıl önem taşıyanın insanların kanaatlerinin şekillendirilmesi olduğunu anlatan post-truth (hakikat sonrası) kavramı ortaya çıktı. 2016&#8217;da Oxford Sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilen post-truth, hakikatin tanımlanmasında nesnel bilgilerin değil insanların duygularının ve kanaatlerinin etkili olmasını anlatıyor. Sosyal medya paylaşımları da aslında böyle bir zeminden hareket ediyor.Sosyal paylaşım platformlarının ve İnternet içerik üreticilerinin ilk hedefi, çok sayıda insana ulaşmak. İkinci hedef ise kullanıcıların mümkün olan en uzun süre sitelerinde kalması. Bu açıdan, daha fazla reklam almak amacıyla, öncelikle kullanıcıyı siteye çekmek ardından da burada tutmak için gerçekle ilgisi olup olmamasına bakılmadan ilginç ve dikkat çekici içerikler üretiliyor. İçerik, yine aynı mecranın mantığı doğrultusunda çarpıcı spot ifadeler aracılığıyla sunuluyor. Üretilen içeriklerin etkileşim düzeyi arttıkça daha fazla kullanıcının dikkatini çekme, yani reklam kazancını artırma imkânı doğuyor. Ticarî amaçlarla başlayan bu yöntemin bazı siyasetçiler tarafından kendi kitlelerine ulaşmak doğrultusunda kullanılması giderek yaygınlaşan bir durum. İşin ilginç yanı, etkileşimi artırmayı esas alan bu yaklaşımın sıradan kullanıcılar tarafından da taklit edildiği görülüyor. İnsanların özellikle kendi ideolojik eğilimleri doğrultusunda bazı yalan haberleri yaydıkları dikkat çekiyor. Böylece gerçekle hiçbir ilgisi olmayan bazı haberler, hiçbir şekilde sorgulanma ihtiyacı hissedilmeden kısa sürede geniş kitleler tarafından paylaşılıyor. Daha sonra bunların gerçek olmadığı anlaşılsa bile ilk anda ortaya çıkan etkinin önüne geçmek mümkün değil. Çok sayıda kullanıcı aynı yola başvurunca yalanla gerçek arasındaki çizgiyi belirlemek imkânsız hâle geliyor. Post-truth kavramının burada tam anlamıyla yerine oturduğu söylenebilir. Zira amacın doğruyu bulmaktan çok siyasî hasmını mağlup etmek olduğu bir anlayışta gerçeğin ne olduğu önemsiz bir mesele hâline geliyor.</p>
<p><b>Kutuplaşmayı artırıyor</b></p>
<p>Sosyal medyanın toplum üzerindeki bir diğer olumsuz etkisi kutuplaşmayı artırması. Tüm sosyal paylaşım platformları, kullanıcının kendi sitelerinde daha çok kalmasını sağlamak için birtakım algoritmalar kullanıyor. Kullanıcının geçmişte ziyaret ettiği sayfalar, beğenileri ve takip ettiği hesaplardan hareketle ilgi alanları tespit ediliyor. Bu şekilde, kullanıcı platforma girdiğinde dikkatini çekecek gönderilerin karşısına çıkması sağlanıyor. Aynı bilgiler, ticarî amaçlarla reklam verenlere de satılıyor. Buradan da anlaşıldığı gibi algoritmaların asıl kullanım amacı ticarî.</p>
<p><b>Filtre balonu</b></p>
<p>Filtre balonu adı verilen bu sistem, kullanıcının yalnızca kendi ilgisini çekecek gönderiler ve haberlerle karşılaşmasını sağlıyor. Ancak sosyal medyada siyasî içeriklerin artmasıyla birlikte algoritmaların kullanıcıları başka bir yöne doğru sürüklediği görüldü. Günümüzde Twitter ve Facebook başta olmak üzere pek çok mikroblog ve sosyal paylaşım platformunda kullanıcıların karşısına kendi siyasî eğilimleri doğrultusunda gönderiler çıkıyor. Örneğin göçmen karşıtı bir gönderiyi beğenen kullanıcı, aynı türden başka paylaşımlarla karşılaşıyor. Yine algoritmalar kullanıcıya kendisi gibi düşünen başka hesapları takip etmesini öneriyor.</p>
<p><b>&#8216;Herkes böyle düşünüyor&#8217;</b></p>
<p>Kutuplaşma sorununun tam da bu noktada başladığını söylemek mümkün. Kişi, sosyal medyada sürekli kendisi gibi düşünen hesaplarla karşılaştığında yaklaşımının koşulsuz doğru olduğunu düşünmeye başlıyor. Farklı ya da alternatif bakış açıları neredeyse karşısına hiç çıkmadığı için kullanıcı, sanki toplumun çoğunluğunun kendisiyle aynı düşündüğü izlenimine kapılıyor. Böylece kişinin içine hapsolduğu yankı odalarının insanları bir kısırdöngüye soktuğu söylenebilir. Farklı düşünen insanlar da benzer şekilde yalnızca kendi yankı odalarının sesini duydukları için toplumsal kesimler arasındaki mesafe giderek açılıyor. Genel olarak toplumlar, pek çok tartışmalı sorunda ortada bir yerlerde hizalanırken sosyal medya, toplumu iki ayrı kutba doğru itme potansiyeline sahip. Toplum içindeki çoğulculuğun ortadan kalkmasına yol açan bu süreç, herkesin yalnızca kendisini gibi düşünen, yaşayan ve inanan insanları kabullenmesini, farklılıklara tahammül edememesini beraberinde getiriyor.</p>
<p>Sosyal medyanın kendine özgü dili de kutuplaşmanın güçlenmesinde oldukça etkili. Doğal olarak sosyal medya, kısa ve çarpıcı mesajlar verme üzerine bir dil kullanıyor. Mizah ve ironi de bu dilin önemli ögeleri arasında yer alıyor. Ancak özellikle siyasî tartışmalar söz konusu olduğunda mizah ve ironinin yerlerini küçümsemeye ve alaycılığa bıraktığı görülüyor. Yine gerçekliği doğrulanmamış veya çarpıtılmış bilgilerin, provokatif bir dille aktarılması taraflar arasındaki gerilimi artırıyor. Dolayısıyla bu sürecin farklı görüşten insanlar arasında makul bir tartışma zeminini ortadan kaldırdığı açık. Nitekim sosyal medyada kullanıcıların birbirlerine yönelik olarak yüz yüzeyken söyleyemeyecekleri kırıcı, incitici ve hatta hakaret içeren ifadeleri rahatlıkla kullanabildikleri görülüyor. Siyasî nezaketsizlik (political incivility) denilen bu durum, kutuplaşma sürecini güçlendiren bir yön taşıyor. Kaldı ki bu mecralarda gerçek kimliğini kullanmama, yani anonim kalma şansı, nezaketsizliğin dozunun iyice artmasına neden olabiliyor.</p>
<p>Diğer taraftan, siyasal kutuplaşmanın yalnızca algoritmalar nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olmadığı da söylenebilir. Sosyal medya kuruluşları, ellerindeki teknik özellikleri kullanarak siyasî açıdan belirli mesajların daha görünür olmasını sağlama imkânına sahip. Üstelik bunu açıkça kullanmaktan da çekinmiyorlar. Bu durumun en belirgin örneği, Twitter&#8217;ın ABD Başkanlık Seçimi sürecinde Donald Trump&#8217;ın hesabını bir süre askıya alması. Yine Twitter, daha önce alışık olunmayan şekilde, Trump&#8217;ın hesabını açtığı zaman da paylaşımlarının altına tweet&#8217;de ifade edilen görüşlerin doğru olmayabileceği yönünde uyarı koydu. Buradan da anlaşıldığı gibi sosyal medya şirketleri aslında ellerindeki gücü, istedikleri zaman manipülasyon amacıyla kullanabilirler. Algoritmaların belirli görüş, haber ya da kişileri öne çıkaracak şekilde hazırlanması ve kullanıcılara bunun gayet doğal bir süreç gibi sunulması gayet mümkün. Nitekim ABD&#8217;nin 2016 Başkanlık Seçimleri sonrasında patlayan Cambridge Analytica skandalı bu durumun gayet kolay olduğunu gösterdi.</p>
<p><b>Skandallardan sonra&#8230;</b></p>
<p>Sosyal paylaşım platformlarının kullanıcılarına ilişkin çeşitli bilgileri reklam veren ticari şirketlere aktardıkları biliniyor. Aslında platforma kayıt sırasında kullanıcılar onayladıkları bir sözleşmeyle onlara bu hakkı veriyor. Sosyal medya kuruluşları da doğru hedeflere ulaşmaları için bu bilgileri reklam verenlere aktarıyor. ABD Seçimleri sonrasında Cambridge Analytica isimli bir şirketin Facebook&#8217;tan aldığı verileri, Trump&#8217;ın seçim kampanyasında kullandığı ortaya çıktı. Buna göre, şirket, algoritmalarla kullanıcıların siyasî eğilimlerini açığa çıkarmış ve onlara doğrudan hoşlanacakları türden mesajlar göndermişti. Örneğin göçmen karşıtı bir kullanıcı Trump&#8217;ın bu konuda kendisiyle hemfikir olduğunu görmüş, vergilerin fazlalığından yakınıyorsa Demokrat Parti adayı Hillary Clinton&#8217;ın vergilerin artırılması yönündeki bir açıklamasıyla karşılaşmıştı. Dolayısıyla kullanıcıların algıları doğrudan etkilenmeye çalışılmıştı. Skandalın patlak vermesinden sonra aynı yöntemin İngiltere&#8217;nin Avrupa Birliği&#8217;nden ayrılmasına neden olan Brexit sürecinde ve bazı ülkelerde seçim kampanyalarında da kullanıldığı anlaşıldı. Yapılan soruşturmalar, Facebook açısından bundan sonra daha dikkatli olunacağının açıklanması dışında bir sonuç doğurmadı.</p>
<p><b>Koşulsuz kabul</b></p>
<p>Sosyal medya artık hayatımızın bir gerçeği. Açıkça görülüyor ki İnternet ve sosyal medya önümüzdeki dönemlerde toplumlar üzerindeki etkisini artırmaya devam edecek. Nitekim Z Kuşağı&#8217;nın İnternetle ilişkisi öncesindeki tüm yaş gruplarından çok daha fazla ve çok daha yoğun. Üstelik sosyal medya ile kurulan dolaysız ve yakın bağ, genç kuşakların bu mecralarda üretilen bilgiyi koşulsuz olarak kabullenmesi gibi bir risk barındırıyor. Buradan hareketle, sosyal paylaşım platformlarının siyaseti ve toplumu yönlendirme gücünün gelecekte şimdikine göre çok daha fazla olacağı rahatlıkla öngörülebilir. Kuşkusuz İnternet teknolojisi ve sosyal medya, hepimize eskisine göre çok daha fazla özgürlük ve demokrasi vaat ediyor. Bundan vazgeçmek için hiçbir mantıklı neden yok. Ancak akıldan çıkarılmaması gereken nokta, söz konusu platformların kendiliğinden işlemediği. Bu alanı kontrol eden yapıların toplumları yönlendirme gücü, özgürlük ütopyasını korkulu bir distopyaya dönüştürebilir. Dolayısıyla demokratik toplum yapısının korunması için, bu mecranın doğasında bulunan özgürlük anlayışını da gözeterek sosyal medya alanında belirli düzenlemeler yapılması önem taşıyor.</p>
<p>Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş / Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi</p>
<p>Star &#8211; Açık Görüş, 17.09.2021</p>
<p>https://www.star.com.tr/acik-gorus/sosyal-medya-yalan-kadar-gercek-haber-1653358/</p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyal-medya-yalan-kadar-gercek-hamit-emrah-beris/">Sosyal Medya: Yalan Kadar Gerçek &#8211; Hamit Emrah Beriş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselin Dönüştürücülüğünün Sınırları &#8211; Hüsrev Tabak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kureselin-donusturuculugunun-sinirlari-husrev-tabak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Sep 2021 11:39:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kureselin-donusturuculugunun-sinirlari-husrev-tabak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yerel, farklı normatif düzenlerin iktidar mücadelesi verdiği çok katılımlı bir yapı. Yani ‘yerli’ olarak tasvir ettiğimiz mefhumun sahibinin kim olduğunun cevabı içerideki iktidar mücadelesiyle çok ilişkili. Hâkim normatif blok ‘yerliliğin’ de sahibi olmakta, resmî temsil süreçleriyle alternatif yerlilikleri susturmakta. Bu sebeple küresel normlara alternatif ya da onlarla uyumlu kıymet’ler olarak sunulan yerli normlar ve bunlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kureselin-donusturuculugunun-sinirlari-husrev-tabak/">Küreselin Dönüştürücülüğünün Sınırları &#8211; Hüsrev Tabak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Yerel, farklı normatif düzenlerin iktidar mücadelesi verdiği çok katılımlı bir yapı. Yani ‘yerli’ olarak tasvir ettiğimiz mefhumun sahibinin kim olduğunun cevabı içerideki iktidar mücadelesiyle çok ilişkili. Hâkim normatif blok ‘yerliliğin’ de sahibi olmakta, resmî temsil süreçleriyle alternatif yerlilikleri susturmakta. Bu sebeple küresel normlara alternatif ya da onlarla uyumlu kıymet’ler olarak sunulan yerli normlar ve bunlar arasındaki güç ilişkileri sıklıkla değişmektedir. Anlatıyı somutlaştırmak adına ülkemizden bir örnek verelim. Son otuz yılda ülkemizde küresel toplumsal cinsiyet normlarına verilen <em>yerli</em> cevaplar değişti. ‘90’larda küresel cinsiyet normları Kemalizmin modernliğinin teyidi olarak tasvir edilirken, 2000’lerde <em>yerel </em>süreçlerle iyileştirilmeye ve yerele daha uyumlu hale getirilmeye çalışılmış, günümüzdeyse mukaddesatçı-milliyetçi muhafazakâr aklın hâkimiyeti sebebiyle küresel cinsiyet normları yerele topyekûn bir karşıtlık içerisinde tasvir edilir hale gelmişlerdir. Her bir dönemdeki hâkim iktidar yaklaşımı yerel’in küresele verdiği cevabı değiştirmiştir. Hâlbuki bu üç anlatı her üç dönemde de bir eşbulunuşluk içerisinde olmuş, aralarında rekabet hâsıl olmuş, iktidar mücadelesi hangi anlatının küresele cevap olacağını belirlemiş, haliyle iktidar bu anlatıların kendi aralarındaki güç ilişkisini değiştirmiştir.</p>
<p>Yereldeki bu normatif çoğulculuğu göstermek yerel’i yekpare bir yapı olmanın ötesinde düşünmek açısından kıymetli. Ancak yerel olarak tasvir ettiğimiz alan kültürel kodlar ve farklılıklar anlamında çoklu bir merkez-taşra ilişkisi içerisinde var olmakta. Haliyle yerel’in küresele cevabını bu ikilik zemininde düşündüğümüzde iktidar ilişkilerine referansla gerçekleşen yerli cevap değişiminden fazlasını görme şansımız var. Çünkü, yerelden küresele verilen cevabın merkezde ve taşra’da nasıl yankılandığı ya da o cevaba merkez ve taşra katkısının ne olduğu değişiklik gösterebilir. Bu da küresel süreçlere uyumda yerel’in, dönüştürücülüğünün sınırları anlamında ise küresel’in karşılaştığı zorlukları tespit açısından önemli olabilir.</p>
<p>Küresel toplumsal normlara uyum konusunda günümüz Türkiye’sinde yaygın bir uyum sorunu yaşanmakta, haliyle küresel normatif süreçler Türkiye üzerindeki dönüştürücülük yeteneklerini fazlasıyla kaybetmiş durumdalar. Bunun bir sebebi iktidarca küresele cevap olarak sunulan yerli normların küresel süreçleri dışlayıcılığı. Peki, bu dışlayıcılığa merkezden ve taşradan yapılan katkıların düzeyi nedir? Yani küresel süreçlere uyumda ve küreselin dönüştürücülüğünün sınırlarını belirlemek noktasında merkez ve taşranın katkıları nelerdir?</p>
<p>Genel kanı merkezin küresel süreçlere ve küreselin dönüştürücülüğüne karşı daha uyumlu/hevesli (responsive) olacağıdır. Taşranın ise daha dirençli ve reddedici olması beklenir. Bunun aksini söyleyen, taşrayı bu basmakalıp ikiliğin yersizliğinden ve zulmünden kurtarmaya çalışan entelektüel çırpınışların kıymetini kabul ederek ancak onları başladıkları yere geri götürür biçimde bu yazıda kişisel gözlemimin bu ikiliği teyit ettiğini yazacağım. Merkez ve taşranın mekânsal eşbulunuşluğunu kendi çalışma alanlarımda da sıkça gözlemlemiş olmakla birlikte, taşranın öne çıkan özelliğinin muhafazakâr olma eğilimi olduğunu söylemeliyim. Bu son kanı ile muhafazakârlığı tek bir sosyal gruba (dindar, mukaddesatçı, milliyetçi, mütedeyyin kesim) indirgeme niyetimin olmadığını ifade edeyim. Muhafazakârlık ülkemizde kendini her türden kimlik kategorisinin sosyo-politik ifadesinde gösteriyor – buna ulusalcı/devletçi laisizmin savunucusu geniş bir sosyal kesim de giriyor. Muhafazakârlığa böyle baktığımızda taşralılığın merkezin ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz – bu, kişileri yaşadıkları mekânda hem merkezli hem taşralı yapıyor, bir ruh hali misali. Yazıdaki odak noktamız küresel normatif süreçlere uyum ve küreselin dönüştürücülüğüne heveslilik olunca, bu durumu bir kez daha teyit edebiliyoruz; mukaddesatçı-milliyetçi muhafazakârlar kadar laisist-ulusalcı muhafazakârlar da küresel süreçlere uyuma ve onun dönüştürücülüğüne dirençli olmak ya da kendi yerli’sini dayatmak anlamında müdahaleci. Tam da bu noktada görüyoruz ki, merkezli ve taşralı olma veya öyle davranma hususundaki düğüm yerli’liğin kutsanması ve korunması uğraşlarında yatıyor. Yani küresele direnişin düğümü yerli kalma uğraşı olarak karşımıza çıkıyor – yerli derken tabii kendi iktidarının kuvvetlendiricisi bir yerli. Bu yerli olma ve kalma uğraşı bu görüşü taşralı yani muhafazakâr yapan şey; böylece muhafazakârlık yerli olmanın siyasal ve sosyal aracına dönüşüyor. Müdahaleci laisist-ulusalcı düşünce sahipleri ile müdahaleci mukaddesatçı-milliyetçi düşünce sahipleri kendi yerli’lerini muhafazakârlıklarıyla küreselden koruyorlar. Hülasa, küreselin dönüştürücülüğüne karşı taşranın sunduğu şey yerli lehine muhafazâkar bir direniş oluyor. Bu zeminde biz birbirine zıt muhafazakârlıkları ve yerli direnişleri mekânsal olarak merkezde görülen yerlerde de yaygınca görüyoruz.</p>
<p>Ancak merkez öyle mi? Burada muhafazakârlığın bir merkez ideolojisi olmadığını söyleyip bırakacağım; merkezin ne olduğu ya da günümüz Türkiye’sinde bu anlamıyla bir merkez’in kalıp kalmadığı üzerine şerh düşüp yapmak istediğim asıl tartışmaya geçeceğim.</p>
<p>Küresel değerlerin ortaklığını savunmak anlamında küreselci olarak tanımlamayı sevdiğim liberaller ülkemizde iki muhafazakâr toplumsal kesimin her daim hedefinde olageldiler. Merkezde olduklarından mı? Bilmiyorum. Ancak şurası net: Küreselcilikleri onları kamu gücüyle desteklenmiş muhafazakârlığın, taşralılığın hedefine koydu hep.</p>
<p>Dün özelleştirmeyi, güvenlik sektör reformunu, hesap verebilirliği, şeffaflığı, toplumsal barışı savundukları için laisist-ulusalcı muhafazakârların hedefinde olan liberaller, bugünse bireysel özgürleştirici normları savundukları için mukaddesatçı-milliyetçi muhafazakârların hedefine giriveriyorlar kolayca. Aralarındaki güç ilişkileri değişse de küresele ve küreselin dönüştürücülüğüne verilen cevap değişmiyor, bambaşka referanslarla her iki kesim de iktidarında kamu gücünü bu dönüştürücülüğe direnmek için liberaller üzerinde kullanıyorlar. Bu kesimler küreselin dönüştürücülüğüne karşı onun yerli savunucularını hedef alarak direndiklerini düşünüyorlar. Bu taşranın ve muhafazakârların hiç değişmeyen küreselci ve özgürlükçü avı.</p>
<p>Esasında demokratik bir hukuk devletinde bu sürek avından korunmanın yolları açık ancak ülkemizin demokrasiyle de hukuk devletliğiyle de kendine has bir ilişkisi var; özgürlükçüleri, liberalleri, küreselcileri muhafazakârların insafına bırakan bir ilişki bu.</p>
<p>Bu <em>insaf</em> ilişkisine rağmen küreselin dönüştürücülüğüne yönelik taşra ve muhafazakârlığın çizdiği sınırlar aşılabilirdir. Bunu yapmanın yolu yerli hâkim anlatı ile küresel anlatılar arasında muhafazakârlarca kurulmuş karşıtlıkların üstesinden gelmekten geçiyor. Gerçekten de küresel anlatıların, normların ve değerlerin insan gelişimine ve özgürleşmesine yönelik katkıları ile yerel halkın devlet ve siyasetten beklentileri arasındaki paralelliği gösterebilmek, bu sınırlılıkları aşmak için elzem. Kurulan karşıtlık zaten muhafazakâr bloğun yerli olanın sahibi olma uğraşının parçası. Hâkim bir <em>yerli</em> değer üretmek (ya da kendi değerini yerli olarak kabul ettirmek) ve bunu halkın geri kalanına yayabilmek için bu karşıtlığa ihtiyaç duyuyorlar.</p>
<p>Belki de merkezin görevi budur. Taşranın yerli olan üzerindeki tahakkümüne son vermek, yerli ile küresel arasında taşra/muhafazakâr lehine kurulan karşıtlığı aşmak ve küreselin yereldeki dönüştürücülüğünü kolaylaştırmak (bir diğer ifadeyle, yerlinin kötülüğünün ehlileştirilmesini küresele bırakmak, bunu daha önceki yazılarımda anlatmıştım). Biraz da sürek avında küreselcileri taşranın ve muhafazakârların insafından korumak, bu görev. Kudretli bir muhafazakârın vaktiyle şahsımın küresel norm övücülüğünden ileri gelen rahatsızlığını ifade etmek için söylediği gibi: “Bunu merkezde söylesen sorun olmaz, burada [taşrada] söyleyince sorun oluyor”. Haliyle merkeze düşen son görev küreselcilere sürek avından sığınabilecekleri güvenli bir liman olabilmek.</p>
<p>Hüsrev Tabak, Uluslararası İlişkiler doçenti.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kureselin-donusturuculugunun-sinirlari-husrev-tabak/">Küreselin Dönüştürücülüğünün Sınırları &#8211; Hüsrev Tabak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Halk’sız demokrasi, ‘Hak’sız hukuk</title>
		<link>https://hurfikirler.com/halksiz-demokrasi-haksiz-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:45:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/halksiz-demokrasi-haksiz-hukuk/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;nin cari rejimini tanımlamanın birçok farklı yolu var. Bunlardan biri olan &#8220;devletin iki yüzü&#8221; veya &#8220;ikili devlet yapısı&#8221; açıklamasını ben de -geçen yazıda yaptığım gibi- öteden beri kullanıyorum. Bugün başka bir açıklama modeline başvuracağım. Bunu, başlıktaki gibi, &#8220;&#8216;halk&#8217;sız demokrasi, &#8216;hak&#8217;sız hukuk&#8221; olarak adlandırmak yanlış olmaz sanırım. Resmi Anayasasına bakılırsa, Türkiye Cumhuriyeti hem bir demokrasidir, hem [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/halksiz-demokrasi-haksiz-hukuk/">‘Halk’sız demokrasi, ‘Hak’sız hukuk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Türkiye&rsquo;nin cari rejimini tanımlamanın birçok farklı yolu var. Bunlardan biri olan &ldquo;devletin iki yüzü&rdquo; veya &ldquo;ikili devlet yapısı&rdquo; açıklamasını ben de -geçen yazıda yaptığım gibi- öteden beri kullanıyorum. Bugün başka bir açıklama modeline başvuracağım. Bunu, başlıktaki gibi, &ldquo;&lsquo;halk&rsquo;sız demokrasi, &lsquo;hak&rsquo;sız hukuk&rdquo; olarak adlandırmak yanlış olmaz sanırım.</p>
<p style="text-align: justify">Resmi Anayasasına bakılırsa, Türkiye Cumhuriyeti hem bir demokrasidir, hem de bir hukuk devleti. Şimdi, resmi-şekli anayasaların tanımıyla rejimin gerçek yapısı arasında her yerde az veya çok bir mesafe vardır. Gel gör ki, kendisini &ldquo;Batılı&rdquo; olarak gören ülkeler arasında bu mesafenin en fazla açılmış olduğu yer galiba Türkiye&rsquo;dir. Bunun pratik sonucu, Türkiye&rsquo;nin gerek demokrasi gerekse hukuk devleti olmak iddialarının ikisinin de fevkal&acirc;de problemli olduğudur.</p>
<p style="text-align: justify">Önce &ldquo;demokrasi&rdquo;den başlayalım. Türkiye&rsquo;nin demokrasisi siyaset bilimi literatüründe &ldquo;seçimsel demokrasi&rdquo; veya &ldquo;yarı-demokrasi&rdquo; denen duruma benziyor. Bu şu demek: Böyle adlandırılan rejimlerde düzenli aralıklarla seçimler yapılır, genellikle bunu düzgün bir biçimde de yaparlar. Yani, sistem dışarıdan bakanlara normal bir demokrasi görüntüsü verir. Ne var ki, seçimlerden çıkan sonuçla ülkenin kaderini belirleyen irade arasında tam bir örtüşme yoktur.</p>
<p style="text-align: justify">Bu gibi rejimlerde kamu hayatına ilişkin temel siyasal kararların alınmasında seçilmiş çoğunlukların ya seçilmemiş ortakları vardır ya da temsili-demokratik kurumlar bu ortakların frenlemesine yahut vetosuna tabidirler. Birçok durumda sivil veya askeri bürokratik organlar için &ldquo;hukuken&rdquo; ve/veya fiilen ayrılmış, demokratik çoğunlukların giremeyeceği &ldquo;mahfuz alanlar&rdquo; vardır. Kısaca, görünüşteki demokratik-temsili kurumlara rağmen, aslında &ldquo;halk&rdquo;ı pek işe karıştırmaksızın işleyen bir rejim söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify">Türkiye&rsquo;nin cari rejimi bu kalıba tıpatıp uyduğu gibi, &ldquo;fazlası&rdquo; da var: Türkiye&rsquo;de &ldquo;Devlet iktidarı&rdquo; adıyla maruf olan bürokratik iradeyi ayakta tutan sadece devletin &ldquo;fiziki zor&rdquo; (cebir) gücünü esas olarak onun kontrol etmesi değildir. Bu durumu meşrulaştıran, ortalama vatandaşın onu neredeyse &ldquo;normal&rdquo; olarak algılamasına yol açan bir ideolojik referans da vardır. Bu sözde meşruluk referansının karakteristik özelliği &ldquo;halk&rdquo;tan ve &ldquo;hukuk&rdquo;tan bağımsız olmasından ibaret de değildir; o aynı zamanda meşruluk kaynağı olarak da en üstün olandı.</p>
<p style="text-align: justify">Cari rejimin diğer ayağı olan &lsquo;hak&rsquo;sız hukuka gelirsek, evet burada da görüntüyle gerçek birbirinden epey farklıdır. Gerçi Türkiye&rsquo;nin bir &ldquo;anayasa&rdquo;sı var, hukukunu esas olarak parlamentosu yapıyor ve hukuku uygulayan da &ldquo;bağımsız&rdquo; yargıdır. Ne var ki, bir kere bu anayasa sahici anlamda bir anayasa değildir; çünkü ne onu &ldquo;halk&rdquo; yapmıştır ne de &ldquo;Devlet&rdquo;i insan hakları ve hukuk devleti güvenceleriyle sınırlar. Halk tarafından yapılmamış olduğu için bu anayasa &ldquo;Devlet&rdquo;i değil de daha çok seçilmiş organları sınırlıyor.</p>
<p style="text-align: justify">Öte yandan, &ldquo;hukuk&rdquo;u parlamento yapıyor ama, bunu cunta anayasasının ve &ldquo;12 Eylül hukuku&rdquo;nun kuşattığı dar bir alanda kalarak yapıyor. Kaldı ki, parlamentonun yasama gündemini de esas olarak bürokrasi belirliyor; halk inisiyatifi, hatta parlamentonun kendisi değil.</p>
<p style="text-align: justify">Nihayet, hukuku uygulama işi kendisine havale edilmiş olan yargının &ldquo;bağımsızlığı&rdquo; da &ldquo;Devlet iktidarı&rdquo;na değil fakat sadece seçilmiş organlara işliyor. Esasen, yargı kendisini &ldquo;Devlet&rdquo; olarak gördüğü için, onun faaliyetine hakim olan da evrensel hak-hukuk nosyonu olmaktan çok &ldquo;devlet çıkarları&rdquo;dır.</p>
<p style="text-align: justify">Bütün bunlara bir de, öncelikle yargının -ama kısmen de yasama organının- hukuku &ldquo;hak&rdquo; kavramından kopuk bir şekilde ve esas olarak &ldquo;düzen-koruyucu&rdquo;, hatta &ldquo;otorite-gösterici&rdquo; bir araç olarak kavradığı gerçeğini de eklerseniz, neden &ldquo;haksız hukuk&rdquo;tan söz ettiğim sanırım daha da anlaşılır hale gelecektir.</p>
<p style="text-align: justify">Star, 02.01.2010<br />&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/halksiz-demokrasi-haksiz-hukuk/">‘Halk’sız demokrasi, ‘Hak’sız hukuk</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İfade özgürlüğü kimin hakkı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ifade-ozgurlugu-kimin-hakki-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Apr 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ifade-ozgurlugu-kimin-hakki-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İfade özgürlüğünün ne olup ne olmadığını bazılarına bir türlü anlatamadım. Dilim döndüğünce, kalemim yazdığınca ve somut bir olay üzerinden bir kere daha anlatmaya çalışayım. İfade özgürlüğü bireyin özellikle kamusal meselelerle ilgili görüşlerini bir cezaî yaptırımla karşılaşma tehlikesi ve uygulaması olmadan dile getirebilmesi hakkıdır. Pozitif değil negatif niteliklidir. Bu şu anlama gelir: Bir birey, erişebildiği, kullanımına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ifade-ozgurlugu-kimin-hakki-2/">İfade özgürlüğü kimin hakkı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="title"><span style="font-size: 10px">İfade özgürlüğünün ne olup ne olmadığını bazılarına bir türlü anlatamadım. Dilim döndüğünce, kalemim yazdığınca ve somut bir olay üzerinden bir kere daha anlatmaya çalışayım.</span></h1>
<p>İfade özgürlüğü bireyin özellikle kamusal meselelerle ilgili görüşlerini bir cezaî yaptırımla karşılaşma tehlikesi ve uygulaması olmadan dile getirebilmesi hakkıdır. Pozitif değil negatif niteliklidir. Bu şu anlama gelir: Bir birey, erişebildiği, kullanımına açık yol ve araçlarla fikirlerini açıklamaktan hukukî yaptırımlarla desteklenecek şekilde caydırılmıyorsa, engellenmiyorsa ifade özgürlüğüne sahiptir. Başka bir deyişle, ifade özgürlüğü kişinin fikir ve kanaatlerini uygun gördüğü ve kullanabildiği araçlarla dışa vurabilmesidir. Bu araçların neler olacağı genel ortama ve kişinin imkân ve kabiliyetlerine bağlıdır. Bir kimsenin ifade özgürlüğüne sahip olması için kimsenin ona herhangi bir araç sağlama yükümlülüğü yoktur. Yani ifade özgürlüğü pozitif bir hak değildir. Onu pozitif hak olarak kabul edersek asla yeterli ifade özgürlüğü seviyesine çıkamayız, teorik olarak da olsa insanları bu hakka sahiplik bakımından eşitleyemeyiz.</p>
<p>Meselâ, yıllarca bir gazetede çok yüksek maaşlar alarak yazan bir köşe yazarı şu veya bu sebeple gazetesi tarafından işten çıkartıldığı zaman bu onun ifade özgürlüğünün engellendiği, çiğnendiği anlamına gelmez. Sadece bir iş ilişkisini ve dolayısıyla kolay ve tatlı gelirlerini kaybettiği anlamına gelir. Hâlen iki televizyonda program yapan ve her an yazacak bir yer bulma imkânı olduğu hâlde sanki ona yazdırmak ahlâkî ve hukuki borcuymuş gibi kendisini işten atan gazeteyi suçlayan bu gazetecinin ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğinden bahsetmesi sıkıldığımız anlarda bizi güldürerek rahatlatacak bir komiklik olmanın ötesine geçemez.</p>
<p>İfade özgürlüğü felsefî bir ilke olarak yüksek bir değer taşımasına rağmen pratikte her problem bu ilke açısından kolayca ve tutarlı şekilde izah edilemeyebilir, çözülemeyebilir. Bir defa, tek özgürlük-hak ifade özgürlüğü değildir, başka haklar ve özgürlükler de vardır. Örneğin, sözünü ettiğim gazetecinin toplumsal baskıyla eski yerine dönmeye çalışması mülkiyet hakkının ihlâli sonucunu verebilir. İkincisi, korunması gereken sadece ifade özgürlüğü değildir, başka değerler de vardır; kişilik haklarının korunması bunlardan biridir. İkisinin çatıştığı durumlarda birini diğerine feda etmek yerine makul bir denge kurmaya çalışmak gerekir. Söz gelişi, bir kadının izni olmadan alınan çıplak fotoğrafları rızası dışında milyonlarca insanın ulaşabildiği sanal mecralarda servis ediliyorsa, kişinin mahremiyet hakkının korunması en az ifade özgürlüğü kadar önem taşır. Bu durumda orantısız tepkiye ve kolektif cezalandırmaya gitmeden mağdurun kişilik haklarını korumanın bir yolu bulunmalıdır. Bu ise elbette sanal medya şirketlerinin yerel hukuk makamlarıyla işbirliğine bağlıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de hemen her kesimde sergilenen çifte standartlılık ifade özgürlüğü alanında da görülüyor. Bazıları, sevmedikleri yayın organlarının veya kişilerin ifade özgürlüğünün ihlâl edilmesini görmezden gelebiliyor, hatta bazen onaylayabiliyor. Son örnek YSK&#8217;nın Ahaber televizyon kanalına 45 yayın durdurma cezası vermesi. Bakıyorum, ifade özgürlüğü için mangalda kül bırakmayan kimileri bu olay karşısında kulaklarının üstüne yatmış durumda. YSK bir kamu kurumu. Cezaların gerekçesi yasaklara uyulmaması ve partilere haberlerde eşit yer verilmemesi. Tamamen yersiz gerekçeler.</p>
<p>Bir defa, yasaklar ihlâl edilmişse bile, somut zarar gören bir kimse olmadığına göre, buna sembolik veya makul bir ceza düşünülmesi gerekir. Partilere eşit yer vermemenin ceza sebebi yapılması ise çok saçma. TRT söz konusu olsa bu gerekçenin bir mantığı olabilir. Çünkü TRT bir kamu kurumu ve herkesten alınan paralarla oluşan fonlara dayanarak yayın yapıyor. Özel televizyon ise adı üstünde özel. Neden özel bir televizyon herkese eşit yer vermek zorunda kalsın? Diğer televizyonlar aynı kıstasla nerede duruyor? Meselâ Doğan medyası ve Cemaat medyası AK Parti&#8217;ye seçim süreci boyunca diğer partilerle eşit yer verdi mi? Yoksa söz konusu televizyon hükümete yakın olduğu için mi cezalandırılıyor?</p>
<p>Ahaber&#8217;e verilen cezalar açıkça ifade özgürlüğüne aykırıdır. İfade özgürlüğü sadece imtiyazlı kişilerin ve kesimlerin değil herkesin hakkıdır. Bu olayla ifade özgürlüğünü savunduğunu iddia edenlere samimiyetlerini kanıtlamak için bir fırsat çıktı. Buyrun arkadaşlar, meydan sizin.</p>
<p>Yeni Safak 12 Nisan 2014</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ifade-ozgurlugu-kimin-hakki-2/">İfade özgürlüğü kimin hakkı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İfade hürriyeti ve akademisyenler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ifade-hurriyeti-ve-akademisyenler-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ifade-hurriyeti-ve-akademisyenler-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İfade hürriyeti herkes için önemli ama gazeteciler, politikacılar ve akademisyenler için bilhassa mühim. Bunun sebebi, bu kimselerin işlerinin doğrudan doğruya ve ağırlıklı olarak, hatta bazı durumlarda tamamen, ifade özgürlüğüne dayanması. Bu elbette bu kimselerin ifade özgürlüklerinin kendi başına diğer insanların aynı özgürlüklerinden daha kıymetli olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca, meslekî faaliyette ifade özgürlüğüne doğrudan dayandıklarını gösteriyor. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ifade-hurriyeti-ve-akademisyenler-2/">İfade hürriyeti ve akademisyenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İfade hürriyeti herkes için önemli ama gazeteciler, politikacılar ve akademisyenler için bilhassa mühim. Bunun sebebi, bu kimselerin işlerinin doğrudan doğruya ve ağırlıklı olarak, hatta bazı durumlarda tamamen, ifade özgürlüğüne dayanması. Bu elbette bu kimselerin ifade özgürlüklerinin kendi başına diğer insanların aynı özgürlüklerinden daha kıymetli olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca, meslekî faaliyette ifade özgürlüğüne doğrudan dayandıklarını gösteriyor. Ayrıca, bu kimselerin işlerinin açık kamusal boyutları var. Meselâ politikacıların söz ve icraatları doğrudan doğruya kamuyla ilgili. Bu yüzden çok geniş ifade özgürlüğüne sahip olmaları gerekir. Nitekim, politikacılara Meclis kürsüsünde neredeyse sonsuz ifade özgürlüğünün verilmesi ve kürsüde söylediklerinden -teorik olarak- sorumlu tutulamamaları bunun işareti ve gereği. Gazetecilerin geniş bir ifade özgürlüğünden yararlanması da onların kişiliklerinin üstünlüğünden veya gazeteciğin kutsallığından değil, halkın kamusal işlerden, onların yapılış şeklinden ve sorumlularından haberdar olma ve kamusal otorite sahiplerini sadece seçim zamanı değil her zaman eleştirme ve denetleme hakkına sahip olmasından.</p>
<p>Akademik özgürlük dediğimiz şey akademisyenlerin doğrudan doğruya araştırma konularını, metotlarını serbestçe seçebilmeleri ve araştırmalarının sonuçlarını kamuyla çeşitli yol ve araçlarla paylaşabilmeleri anlamına geliyor. Akademik özgürlük varsa araştırmalarının sonuçlarından ve yorumlarından dolayı akademisyenlerin başı derde girmez. Kuşkusuz bu akademisyenlerin her çalışmasının ve ulaştıkları her sonucun kutsanmasını gerektirmez. Bazen akademisyenler kasıtlı veya kasıtsız, önyargıdan veya yanlış metotlardan dolayı saçma sapan şeylere imza atabilirler. Ancak, bunların açıklanması, paylaşılması da akademik özgürlüğe girer. Diğer mal piyasalarında olduğu gibi fikirlerde ve akademik çalışmalarda da bir piyasa veya bir camia vardır ve bir akademisyenin yazılarının, araştırmalarının kalitesi bu piyasa veya camia içinde kendi kurallarına uygun olarak test edilir.</p>
<p>Akademisyenlerin ifade özgürlüğünü kullanarak yaptığı açıklamalar iki alanda toplanır. İlki uzmanlık alanlarıdır. Bu konu akademik camianın değerlendirmelerine bilhassa açıktır. Yazılan kitaplar ve makaleler bilimsel standartlar açısından değerlendirilir ve kısmen veya tamamen eleştiriye veya övgüye tabi tutulabilir. Uzman olmayan kimselerin bu alana nüfuz etmesi hayli zordur. İkincisi genel kamusal meselelerdir. Burada akademisyenler her vatandaş gibi görüşlerini serbestçe açıklarlar. Hem alan bilgisine sahip insanlar hem de başka kimseler tarafından bu açıklamalar değerlendirilebilir. Görüş açıklayan herkes gibi akademisyenlerin de eleştiriye açık olması beklenir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de üniversite sistemi büyük ölçüde devlet kontrolünde. İki tip üniversite var: Devlet üniversiteleri ve vakıf üniversiteleri. Yükseköğretimi kendi alanı olarak gören devlet felsefesi şimdiye kadar hem özel okullara hem de vakıf okullarının tümüyle kendi kendisini idare eder statüye kavuşturulmasına izin vermedi. Meselâ, ideolojik endoktrinasyon dersleri olan Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi dersleri vakıf üniversitelerinde de okutulmak zorunda.</p>
<p>Kendilerinden çok şey beklenmesine rağmen üniversitelerin fikir hayatına ve kamusal tartışmalara katkısı olması gerekenin çok altında. Bunun en önemli sebebi akademisyenlerin büyükçe bir bölümünün ürkek, renk vermeye hevessiz ve hatta bazı durumlarda fikirsiz olması. Bir diğer sebep YÖK sisteminin üniversite hocalarının bağımsızlığını ciddî oranda azaltması. Bunun çok hoş bir durum olmadığı ortada. Son yapılan yönetmelik değişikliği etrafındaki tartışmalar bu yüzden anlamlı ve yararlı.</p>
<p>Üniversiteler bir bütün olarak resmî bir görüşe sahip olamaz, çünkü onun bileşenleri farklı fikir ve görüşlere sahiptir. Bu yüzden üniversiteler şu veya bu konuda tüm mensuplarını bağlayacak açıklamalar yapmamalıdır. Buna karşılık, bileşenler, tam bir serbestlik içinde hem uzmanlık alanlarında hem genel ülke meseleleri hakkında görüş açıklayabilmelidir. Böyle yaparlarsa başlarına kötü bir şey geleceği endişesi taşımamalıdır. YÖK kendi mevzuatının bununla ilgili her parçasını bu istikamette yenilerse memlekete çok faydalı bir iş yapmış olur. Bunu yapabilmesi için de, kuruluşuna ve mevzuatına egemen anti özgürlükçü felsefeyi sarsıcı şekilde sorgulayacak kadar cesur olması gerekir.</p>
<p>Bu yazı <a href="http://yenisafak.com.tr/yazarlar/atillayayla/ifade-hurriyeti-ve-akademisyenler/50290">Yeni Şafak Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ifade-hurriyeti-ve-akademisyenler-2/">İfade hürriyeti ve akademisyenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tecrübeli vatandaşlar anlatıyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tecrubeli-vatandaslar-anlatiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jan 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/tecrubeli-vatandaslar-anlatiyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Tecrübeli vatandaş&#8221;&#160;başlıklı yazım üzerine çok sayıda mesaj aldım. Bir kısmı&#160;&#8220;Ne kadar yedin de bunları yazıyorsun&#8221;&#160;türü suçlamalarla biten hakaretler ki, ben yıllarca&#160;&#8220;Fethullah&#8217;ın gazetesinden kaç para alıyorsun da bunları yazıyorsun&#8221;&#160;suçlamalarını işitmiş biri olarak, bu tür saldırılara çok alışığım ve açıkçası hiç mi hiç etkilenmiyorum. Asıl bahsetmek istediğim,&#160;&#8220;Sözünü ettiğiniz o tecrübeli vatandaş benim&#8221;&#160;diye başlayan ve bana son aylarda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tecrubeli-vatandaslar-anlatiyor/">Tecrübeli vatandaşlar anlatıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Tecrübeli vatandaş&#8221;</strong><span>&nbsp;başlıklı yazım üzerine çok sayıda mesaj aldım. Bir kısmı&nbsp;</span><strong>&#8220;Ne kadar yedin de bunları yazıyorsun&#8221;</strong><span>&nbsp;türü suçlamalarla biten hakaretler ki, ben yıllarca&nbsp;</span><strong>&#8220;Fethullah&#8217;ın gazetesinden kaç para alıyorsun da bunları yazıyorsun&#8221;</strong><span>&nbsp;suçlamalarını işitmiş biri olarak, bu tür saldırılara çok alışığım ve açıkçası hiç mi hiç etkilenmiyorum.</span></p>
<p><span>Asıl bahsetmek istediğim,&nbsp;</span><strong>&#8220;Sözünü ettiğiniz o tecrübeli vatandaş benim&#8221;&nbsp;</strong><span>diye başlayan ve bana son aylarda olup bitenleri nasıl yorumladıklarını yazanlar&#8230;</span></p>
<p><span>İçlerinden bazıları özellikle öğretici. Bugün geriye çekilip köşemi onlara bırakıyorum.</span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span><strong>Fatin Rüştü Zorlu ve Çiller</strong></span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span>&#8220;Ben, Refik Saydam&#8217;ın başbakanlığını hatırlayan ve 1950 öncesinden itibaren politikayı merakla ve dikkatle takip eden (sizin nitelemenizle) tecrübeli bir vatandaşım.</span></p>
<p><span>Bütün bu yıllar boyunca yolsuzluk iddiaları ile karşılaştım/karşılaştık. Birçoğu çok inandırıcı idi. İnandım da. Fakat Fatin Rüştü&#8217;nün devlet ihalelerinden %10 hisse almasından, Polatkan&#8217;ın (galiba adı vinileks olan) ve diğer bütün Demokrat Partililer&#8217;in yolsuzluk iddiaları üzerinden bir hükümet darbesi ve Yassıada rezaleti geçmesine rağmen ortaya hiçbir yolsuzluk konulamayınca iddiaları şüphe ile karşılamaya başladım. Hele, Cumhuriyet tarihi boyunca en çok yolsuzluklarla itham edilen Çiller&#8217;in, politikadan ayrılmasından, dokunulmazlık zırhından sıyrılmasından sonra kimse hesap sormayınca/soramayınca, herkesin sesi kesilince artık şüphe bile duymuyorum. Adeta gözümün önünde çalsalar bile inanmayacak bir hale geldim. Ve inanıyorum ki geriye dönüp bakabilen pek çok insan benim gibi düşünmektedir.&#8221;</span><br /><span>&nbsp;<br /><strong>&#8220;Bu defa oy vermeyecektim, vazgeçtim&#8221;</strong></span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span>&#8220;Bahsettiğiniz &#8220;Tecrübeli vatandaşlar&#8221; içine ben de giriyorum.</span></p>
<p><span>Yıllardır AKP&#8217;ye oy vermiş birisi olarak, Başbakan&#8217;ın antidemokratik tavır ve söylemlerinin artık zirve yaptığını düşündüğümden 16 Aralık 2013 itibariyle bir daha oy vermeme kararı almış bir vatandaştım. Ancak gelinen noktada artık her şey öyle açık ortada ki bırakın tekrar oy vererek destek olmayı, elimden geldiğince ulaşabildiğim herkese durumu anlatmaya çalışıyorum ve hep olumlu tepki alıyorum. Ülkemin ve milletimin geleceği için bunu şart görüyorum. (&#8230;) İnanın köküne kadar yolsuzluk yapılmış olsun, bu yapıdan daha rahatsız edici gelmiyor.</span></p>
<p><span>Bir Müslüman olarak, adaletin tesis edildiği, kimsenin kimseye inancından, düşüncesinden, ırkından, mezhebinden, meşrebinden dolayı tahakküm etmediği, herkesin özgürce yaşadığı, refahın da adil paylaşıldığı bir ülke istiyorum. Şimdi tüm bunların çok büyük tehlike altında olduğunu hissediyorum.&#8221;</span><br /><span>&nbsp;<br /><strong>&#8220;Ben hukuka bakarım&#8221;</strong></span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span>&#8220;Biz bu ülkede boğazından bir tek haram lokma geçmemiş ama iktidar olduğu dönem boyunca bu ülkeye taş üstüne taş koymamış çok yönetici gördük. Bırakın taş koymayı, kendilerinden öncekilerin yaptıklarını da mahvedip gittiler. Öyle olacağına böyle olsun demiyorum, suç işleyen cezasını çeksin ama iktidarı değerlendirirken tek kıstasın yolsuzluk olduğunu düşünmüyorum.</span></p>
<p><span>Benim yolsuzluktan daha çok canımı sıkan AK Parti&#8217;nin soruşturmaların önünü kesme görüntüsü vermesi, HSYK&#8217;yı kontrolüne almak istemesi. Yolsuzluklar cezasını bulur ve zarar da telafi edilir. Ama hukuk zedelenirse kolay kolay telafi edilemez.</span></p>
<p><span>O yüzden ben AK Parti&#8217;yi değerlendirirken buna bakarım.&#8221;</span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span><strong>&#8220;Köprüyü geçerken at değiştirilmez&#8221;</strong></span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span>&#8220;</span><strong>Aklı sadece akçeli işlere yatan, hassasiyetleri &#8220;yetim hakkının korunmasıyla&#8221; sınırlı vatandaş tipine göre hesap yapanlar&#8221;</strong><span>&nbsp;cümleniz önemli. Evet, bizi böyle gören çok kişi var. Bu da vatandaşı küçümsemenin başka türlüsü. Yani, anlayışı kıt, siyasi dalavereleri anlayamaz, sadece kendisine gösterilen para tomarlarını görür, arkasında ne olduğunu merak etmez zannediyorlar. Halbuki biz her şeyi görüyoruz. Ayrıca, AK Parti&#8217;nin içindeki çürük elmaları da görüyoruz. Onların o kadar çile çektikten sonra nihayet kavuştuğumuz iktidarı lekelemelerini asla affetmeyeceğiz. Ama köprüyü geçerken at değiştirmek olmaz. Şu kriz bir atlatılsın, her şey konuşulacak, her şeyin hesabı sorulacak, emin olun&#8230;&#8221;</span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span><strong>Çifte bahane</strong></span><br /><span>&nbsp;</span><br /><span>&#8220;Yaşlı değilim ama çok tecrübe biriktirdim, bu ülkeyi de, halkı da iyi tanıdığımı iddia ediyorum. İnsanların olayın iki yönünü de gördüğünden eminim. Ama benim çözemediğim şu: Hükümet soruşturmaları engelliyorsun diye suçlayanlara &#8220;Ben bakanlarımı tarafgir oldukları besbelli olan bu savcıların, hakimlerin ellerine teslim edemem&#8221; diyor. Ama başka da bir yargı yok ortada. Bu yapı temizleninceye kadar beklenecek mi? O zamana kadar başlayan soruşturmalar ne olacak? Atı alan Üsküdar&#8217;ı geçmeyecek mi? Sonuçta şöyle bir manzara çıkıyor ortaya: Malum yapı yolsuzlukları bahane edip hükümeti yıkmaya çalışıyor. Hükümet de, malum yapıyı bahane edip soruşturmaları engelliyor.</span></p>
<p><span>Her ikisinin niyetini de gören bizler ise çaresiz izliyoruz. Çözüm?&#8221;</span></p>
<p>Bu yazı <a href="http://www.bugun.com.tr/tecrubeli-vatandaslar-anlatiyor-yazisi-936352">Bugün Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tecrubeli-vatandaslar-anlatiyor/">Tecrübeli vatandaşlar anlatıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bürokratik vesayetin yeni aracı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/burokratik-vesayetin-yeni-araci-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jan 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/burokratik-vesayetin-yeni-araci-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;de kuvvetli bir bürokratik vesayet geleneği ve tecrübesi var. Osmanlı Devleti, Sasani İmparatorluğu&#8217;ndan esinlendiği söylenen ama başka bazı coğrafyalarda da örneği görülen bir uygulamayla devlet işleri için bir kapıkulu sınıfı yetiştirme uygulamasını gerçekleştirdi. Ailelerinden zorla kopartılan çocuklar devletin sistematik ideolojik ve pratik eğitiminden geçirildi. Ailesi olmayan, toplumla ciddî bir bağı bulunmayan, her şeyini devlete borçlu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/burokratik-vesayetin-yeni-araci-2/">Bürokratik vesayetin yeni aracı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="article-text">
<p>Türkiye&#8217;de kuvvetli bir bürokratik vesayet geleneği ve tecrübesi var. Osmanlı Devleti, Sasani İmparatorluğu&#8217;ndan esinlendiği söylenen ama başka bazı coğrafyalarda da örneği görülen bir uygulamayla devlet işleri için bir kapıkulu sınıfı yetiştirme uygulamasını gerçekleştirdi. Ailelerinden zorla kopartılan çocuklar devletin sistematik ideolojik ve pratik eğitiminden geçirildi. Ailesi olmayan, toplumla ciddî bir bağı bulunmayan, her şeyini devlete borçlu olan ve yalnızca devlete sorumlu ve sadık kalan bir yöneticiler sınıfı ortaya çıkartıldı. Bu sınıfın mensupları, gerekirse, saray adına veya &#8216;saray adına&#8217; kılıfı geçirilmiş kendi menfaatleri uğruna toplumun çeşitli kesimlerini vahşice budamaktan, yok etmekten çekinmedi.</p>
<p>İmparatorluk yıkılıp yerine sözde bir cumhuriyet kurulunca da gelenek değişmedi. Değişen tek şey, yeni kapıkulu sınıfının ana kaynağının Balkanlar değil Anadolu olmasıydı. Balkanların kaybedilmesinden doğan eksiklik de göçlerle Türkiye&#8217;ye gelen toplum tabakalarından bir ölçüde giderilmekteydi. Aynen Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda olduğu gibi, devlet merkezli sıkı eğitim süreçleriyle tek sadakati devlete olan, gücü yücelten, devlet adına toplum tabakalarını tepelemekte mahzur görmeyen zümreler ortaya çıkartıldı.</p>
<p>1950&#8217;de demokrasiye geçilmesi bu uygulamayı kaçınılmaz olarak zorladı. Demokrasiyle elitliğe giden yola bürokratik merkeziyetçi eğitim ve kooptasyon sistemine ilâveten demokratik süreçler ve mekanizmalar da eklendi. Bir başka deyişle elitlerin bir kısmı artık siyasî süreçlerle ortaya çıkmaktaydı. Siyasîler aynı zamanda asırlara uzanan bir geleneği olan bu tatbikatı farkında olarak veya olmadan, amaçlı veya amaçsız, şu veya bu oranda rahatsız etmeye, aksatmaya başladı. Buna tahammül edemeyen kapıkulları 1960 darbesini yaptı ve sistemi halk tarafından teveccüh gösterilebilecek siyasetçilerden asgarî zararı görecek şekilde, yani devleti iktidarının belli alanlarını demokratik süreçlere ve etkilere kapalı kalmak üzere restore etti. Bu sistemin ana dayanağı bürokrasiydi. Başlıca &#8216;sivil&#8217; uzantıları ise üniversite ve medyaydı. Sistemin gerçek efendileri, bu sayede, seçilmiş politikacıları hep küçümsedi ve onlara sık sık alenî veya gizli savaşlar açmaktan çekinmedi.</p>
<p>Bu bürokratik vesayet sisteminin en önemli ayaklarından biri yargıydı. Yargı bürokrasisi hem resmî ideolojiyle sıkı şekilde donatıldı hem de demokratik siyasetin muhtemel etkilerinden kendini izole etmek için bir kooptasyon sistemi geliştirdi. Bu sistem yargı bürokrasinin hiçbir demokratik murakabeye açık olmadan kendi kendini yeniden üretmesi anlamına geldi. Yargı bürokratları hep &#8216;al gülüm ver gülüm&#8217; birbirlerini seçtiler. Hiçbir zaman etkili denetime ve halka hesap vermeye açık olmadılar. Daima, şaşmaz biçimde, seçilmiş siyasetçiye karşı devletin yanında yer aldılar. Menderes, Demirel, Özal bu tavırdan nasibini aldı. Şimdi sırada Erdoğan var.</p>
<p>Asker memurlar yakın zamana kadar bu sistemin sürükleyici gücüydü. Yargı memurları askeriyeden aldıkları işaretlere göre hareket ederlerdi. Bu vesayetin meşrulaştırıcı iki ana teması bölücülük ve irtica idi. Bu kavramların ardına mevzilenen bürokratlar seçilmiş siyasetçilere ve halka yaylım ateşi açarlardı. Bunun son örneklerini 28 Şubat&#8217;ta gördük. Bu post-modern darbe sürecinde birçok insan düzmece suçlarla yargılandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Kürtler zaten eskiden beridir baş mağdur. 28 Şubat sürecinde Kürtlerin durumunda bir değişiklik olmadı.</p>
<p>Şimdi bürokratik vesayet zihniyetinin yeni bir atağıyla karşı karşıyayız. Ancak, bazı değişiklikler var. Bu sefer bürokratik vesayetin sürükleyici gücü askerler değil, başka bir yapı. Bürokratik yapı yine seçilmiş siyasetçilerle savaş hâlinde. Bu savaşı &#8217;emniyetli&#8217; şekilde yürütmek ve toplumsal destek sağlamak için kullandığı siper yolsuzluk iddiaları. Takdire şayan bir planlama var. Her şey takvime bağlanmış. Muazzam bir medya desteği seferber edilebiliyor. O kadar sistematik bir propaganda yürütülüyor ki, bırakın sıradan insanları, dikkatsiz ve önyargılı aydınların bile toz bulutunun ardında neyin ne olduğunu görmesi çok zor. Birçok kimse ana veya tek meselenin yolsuzluk iddiaları olduğunu zannediyor. Oysa, yolsuzluklar sadece teferruat. Bir siyasî operasyon yürütülüyor ve siyaset yeniden dizayn edilmek isteniyor. Bürokratik vesayet yeni formatıyla egemenliğini ilân ve tahkim etmek istiyor. Teşebbüs kendisini yolsuzluk iddialarının ve hukukun arkasına çok iyi sakladığı için onu boşa çıkartmaya yönelik her müdahale hukuka, yargıya müdahale gibi sunulabiliyor. Hukukî pozitivizme yakayı kaptırmış birçok aydın bu zokayı kolayca yutuyor.</p>
<p>Bugün görmek zor olabilir, ama çok uzak olmayan bir gelecekte manzara bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır. Umarım hiç kimse o günler geldiğinde ahlâksız ve anti demokratik bir bürokratik vesayet teşebbüsünün aracı veya destekçisi olmuş olma utancıyla yüzleşme durumuna düşmez.</p>
<p>Yeni Şafak, 16 Ocak 2014</p>
</div>
<div class="share cf">
<div class="share-buttons"></div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/burokratik-vesayetin-yeni-araci-2/">Bürokratik vesayetin yeni aracı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokrasi ve devlet içinde otonom yapılanma</title>
		<link>https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-devlet-icinde-otonom-yapilanma-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-devlet-icinde-otonom-yapilanma-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gündemde iki ana konu var. İlki yolsuzluk iddia ve soruşturmaları, ikincisi devlet içinde otonom bir yapılanmanın olduğu ve hükümete özellikle Başbakana karşı harekete geçtiği iddiaları. Yolsuzluk iddialarının usulüne uygun olarak soruşturulması gerektiğini düşündüğümü daha önce yazmıştım. Bunlarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Her zaman her iktidar döneminde yolsuzluk iddiaları ortaya atıldı. Demirel ANAP&#8217;a karşı yeri göğü &#8216;Koskotas [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-devlet-icinde-otonom-yapilanma-2/">Demokrasi ve devlet içinde otonom yapılanma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gündemde iki ana konu var. İlki yolsuzluk iddia ve soruşturmaları, ikincisi devlet içinde otonom bir yapılanmanın olduğu ve hükümete özellikle Başbakana karşı harekete geçtiği iddiaları. Yolsuzluk iddialarının usulüne uygun olarak soruşturulması gerektiğini düşündüğümü daha önce yazmıştım. Bunlarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Her zaman her iktidar döneminde yolsuzluk iddiaları ortaya atıldı. Demirel ANAP&#8217;a karşı yeri göğü &#8216;Koskotas dosyaları&#8217; iddiasıyla inletti, dosyaların hepsi fos çıktı. Şimdiye kadar pek az yolsuzluk iddiası kamu vicdanını tatmin edecek şekilde belgelenebildi. Bir taraftan soruşturmaların ilerlemesini beklerken diğer taraftan da hem âdil yargılama ilkesinin gereklerine özen hem masumiyet karinesine saygı göstermek zorundayız. Benim gördüğüm kadarıyla gerek soruşturmaların yürütülmesinde gerekse hükümetin cevabi ataklarında yanlışlıklar var. Ancak, bu yazıda üzerinde durmak istediğim devlet içinde özel bir yapılanma olduğu iddiası. Bazıları bundan paralel devlet diye de bahsediyor, ama ben Ali Bayramoğlu&#8217;nun &#8216;otonom yapılanma&#8217; adlandırmasının daha uygun olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Devlet dediğimiz şey neticede bir kurallar ve kurumlar toplamdır. Devlet kurumlarının yetkileri ve işleyişleri kurallara bağlanmıştır. Devlet içinde hem kurallar arasında hem de devlet personeli arasında bir hiyerarşi vardır. Devletin ayrımcılık yapmadan işlemesi, faaliyetlerinin öngörülebilir olması ve denetime tabi tutulabilmesi buna bağlıdır. Bu yetki ve personel hiyerarşisinin tepesinde seçimle gelen politikacılar bulunur. Bir kere daha tekrarlayayım: Anayasal düzen içinde politikacılar amirdir, memurlar onların hizmetindedir. Bürokratlara dayanan otonom yapılanmalar siyasal iktidarının sahibi veya ortağı olamaz. Ayrı bir siyasî parti gibi hareket edemez.</p>
<p>Son yıllarda devlet içinde otonom bir yapılanmanın ortaya çıktığını AK Parti ile özdeşleştirilemeyecek ve itibarlarından şüphe edilemeyecek birçok yazar söylüyor. Gülay Göktürk, Ali Bayramoğlu, Alper Görmüş, Oral Çalışlar, Orhangazi Ertekin ilk akla gelen isimler. Diğer taraftan, Şener – Şık olayı, KCK yargılamaları, Avcı yargılaması, İlker Başbuğ hakkındaki iddianameye yansıyan suçlamalar, Mustafa Balbay serbest bırakılırken haklarında hüküm bile olmayan BDP milletvekillerinin içerde tutulması, Oslo sürecine yapılanlar vb. bir otonom yapılanmanın mevcudiyetinin işaretleri olarak görülüyor. Böyle bir otonom yapılanmanın olması, devletin kurallar ve personel bütünlüğünün bozulması ve otonom yapılanmanın kendi hiyerarşisini ve işleyişini oluşturması demektir. Bu, söz konusu otonom yapılanma kimler tarafından ve hangi fikir veya amaç adına kurulursa kurulsun demokrasiyi tahrip eder.</p>
<p>Demokratik bir sistemde politikacılar ne kadar hoyrat olursa olsun ve hangi hataları yaparsa yapsın onlardan korunmak ve kurtulmak mümkündür. Zira, iktidarı kullananın kimler olduğu bellidir. İktidarın hangi kurallara göre kullanılacağı bellidir. Demokratik iktidar halka periyodik olarak hesap vermek zorundadır. Otonom yapılanma ise görünmezdir. Yapılanmasını ve içindeki mevki-yetki dağılımını temsilcileri aracılığıyla halka değil kendi kendisine borçludur. Hiçbir kuralla bağlı değildir. Her yol ve yöntemi pervasızca kullanabilir. İnsanlar bu yapılanmanın unsurlarını teşhis edemezler. Onları hesaba çekemezler. Yapılanmanın kendisini, oy vererek, bir hükümeti ortadan kaldırmaları gibi ortadan kaldıramazlar. Bu demokrasi için de tek tek her birey için çok ağır bir tehlike yaratır.</p>
<p>Bu yüzden, söz konusu otonom yapılanmayla mevcut iktidar arasındaki mücadele basit bir iktidar kavgası olarak görülemez. Bu, demokratik siyaset ile bir bürokratik iktidar odağı arasındaki genel bir mücadeledir. Varlığını demokrasiye borçlu olan her parti bu mücadelede demokratik siyaset lehine tavır almak zorundadır. Aksi takdirde, varlığının meşruiyetini inkâr etmiş olur. Bir iktidar partisini tabiri caizse &#8216;harcayabilecek&#8217; bir otonom yapılanma diğer partileri de harcayabilir ve demokratik siyaseti esir alabilir. Siyasetçileri şamar oğlanına çevirebilir. Seçmenlerin iradesini etkisizleştirebilir. Demokratik siyaseti bitirebilir.</p>
<p>Bu vahim olgunun yolsuzlukla savaş ve yargı bağımsızlığı gibi doğru amaç ve ilkelerle perdelenmek istenmesi gerçeği görmemize engel olmamalı. Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı bir başlangıç değil sonuçtur. Mesele temelde bir siyasî felsefe meselesidir ve hukuk devleti belli bir felsefenin ürünüdür. O felsefeyi reddederseniz geriye hukukçular kalır ama hukuk devleti kalmaz. Hukuk devleti ile hukukçuların devleti aynı şey değildir. Hukukun hâkimiyeti hukukçunun hâkimiyeti değildir. Unutmayalım ki, pozitif hukukun ana kaynağı da halkın iradesidir. Kanunları meclis yapar ve hukukçu memurlar ona uymak zorundadır. Meclis gerektiğinde de en üst yargı organdır. Meclis&#8217;in iradesini yalnızca doğal hukuk ve/veya klasik insan hakları sınırlayabilir. Bu gerçeklerin görülmemesi ve &#8216;paralel devlet Ak Partiyi dengeliyor&#8217; benzeri demokrasinin tüm ilkelerini reddeden bakışların seslendirilmesi hayret ve dehşet vericidir. Bu fikri savunanlara, &#8216;paralel devleti kim dengeleyecek?&#8217; diye sormamız gerekir.</p>
<p>Hiçbir demokratik devlet bu tür bir otonom yapılanmayı içinde barındırarak yaşayamaz. Otonom yapılanma bir partinin kurduğu hükümeti etkisiz hâle getirse ve iktidardan düşürse bile bu bir Pirus zaferi olur, sonraki hükümetin/hükümetlerin söz konusu otonom yapılanmayı tasfiye etmesi için daha fazla sebep ve meşruiyet üretir…</p>
<p>Yeni Şafak, 28.12.2013</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasi-ve-devlet-icinde-otonom-yapilanma-2/">Demokrasi ve devlet içinde otonom yapılanma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gezi Külliyatı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gezi-kulliyati-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Nov 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gezi-kulliyati-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gezi depreminin üzerinden aylar geçti ama olayların yankıları çeşitli şekillerde sürüyor. Örneğin, yaklaşan seçimler münasebetiyle, siyasî partiler, özellikle CHP, Gezi&#8217;ye sık sık atıf yapıyor. CHP sözcüleri her vesileyle Gezi&#8217;den söz ediyor, ona övgüler yağdırıyor, &#8216;Gezi ruhu&#8217;ndan bahsediyor ve bu ruha sahip çıkma iddiası ve çabası sergiliyor. Gezi katılımcılarını partiye davet ediyor. Bana göre, Gezi eylemcilerinin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-kulliyati-2/">Gezi Külliyatı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="article-text">
<p>Gezi depreminin üzerinden aylar geçti ama olayların yankıları çeşitli şekillerde sürüyor. Örneğin, yaklaşan seçimler münasebetiyle, siyasî partiler, özellikle CHP, Gezi&#8217;ye sık sık atıf yapıyor. CHP sözcüleri her vesileyle Gezi&#8217;den söz ediyor, ona övgüler yağdırıyor, &#8216;Gezi ruhu&#8217;ndan bahsediyor ve bu ruha sahip çıkma iddiası ve çabası sergiliyor. Gezi katılımcılarını partiye davet ediyor. Bana göre, Gezi eylemcilerinin kahir ekseriyeti zaten CHP&#8217;li olduğundan, davet anlamsız, ama bu tavır CHP&#8217;nin Gezi&#8217;den ilave siyasî kazançlar çıkarabileceğine inandığını gösteriyor. Öyle mi değil mi, Gezi&#8217;den seçimlerde fayda sağlayan veya zarar gören partiler olacak mı, Mart 2014&#8217;te anlayacağız.</p>
<p>Gezi olayları sözlü olanlar yanında yazılı değerlendirmelere de konu oluyor. Çoğu solda yer alan kimi ılımlı kimi radikal birçok dergi Gezi özel sayıları veya dosyaları yaptı. Bunları mümkün olduğunca takip ettim, etmeye çalışıyorum. Okuduğum yazılar Gezi&#8217;yi daha iyi anlamada, en azından hangi kesimlerin onu nasıl gördüğünü kavramada ve olaylar süresince hangi rolleri üstlenip neler yaptığını öğrenmede bana çok yardımcı oluyor. Gezi&#8217;yle ilgilenen herkese aynısını yapmayı hararetle tavsiye ederim.</p>
<p>Şaşırtıcı olmayacak şekilde, Gezi olayları kitaplara da konu oldu, oluyor. İlk kitaplar daha olaylar sürerken piyasaya çıktı. Gezicilerin çoğu piyasayı sevmiyor ama piyasa imkânlarını değerlendirmede meselâ benim gibi ömrü serbest piyasa ekonomisinin faziletlerini anlatmak ve onları savunmakla geçmiş piyasacılardan çok daha atılgan ve becerikliler. Kitapların bir kısmı zengin görsel malzemeyle desteklenmiş. Sloganları, (nedense, küfürler hariç) duvar yazılarını, afişleri, fotoğrafları vs. kapsıyor. Diğerleri görsel malzemeden çok yazılı analize ağırlık veriyor. Hemen hemen tamamı sol-Kemalist perspektiften yazılmış. En son küçük bir kitap gördüm, adı ilginç: &#8216;Gezi&#8217;nin Yükselişi, Liberalizmin Çöküşü&#8217;. Ergün Yıldırım&#8217;ın LDT İstanbul seminerlerindeki bir konuşmasından, bazı akademisyenlerin Gezi&#8217;yi kavramsal bir çelişkiyle &#8216;küresel muhafazakârlığın çöküşü&#8217; olarak değerlendirdiğini öğrenmiştim. Demek ki, başka bazıları da Gezi&#8217;yi &#8216; liberalizmin çöküşü&#8217; olarak görüyormuş. Nitekim, Nilüfer Göle de, aceleye getirilmiş ve kendisi için talihsizlik teşkil eden bir yazısında, Yıldırım&#8217;ın işaret ettiği üzere Gezi üzerinden bir &#8216;neo-liberalizm&#8217; eleştirisi yapmaktaydı.</p>
<p>Gezi üzerinde en çok yazanlardan biri benim. Vakayla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ilgili onlarca günlük kısa yazı yayımladım. Biri Liberal Düşünce&#8217;de diğeri aşağıda bahsedeceğim derlememde yer alan iki uzunca yazı kaleme aldım. Insight Turkey&#8217;de yayımlanan bir İngilizce makale hazırladım. Hâlen, Gezi hakkındaki tüm analizlerin en kapsamlısı olacağını düşündüğüm uzunca bir makaleyle meşgulüm. Daha sakin bir kafayla ve devamlı artan maddî bilgi stokunu değerlendirme imkânına sahip olma avantajından yararlanarak ilkeli, her aktörü ve boyutu objektif biçimde değerlendirme masasına yatıran etraflı bir analiz gerçekleştirmeye çalışıyorum.</p>
<p>Gezi hakkında yazılanlarda perspektif bakımından büyük bir dengesizlik var. Söz gelimi, kitapların hepsi, Geziyi öven, yücelten, kutsallaştıran, eleştirilemez kılan ve hâliyle ona tek boyutlu yaklaşan çalışmalar. Bunun tek istisnası, Markar Esayan ile Cemil Ertem&#8217;in &#8216;Dünyayı Durduran 60 Gün&#8217;ü. Gezi&#8217;ye eleştirel yaklaşımları olanlar üzerinde ciddî bir baskı olduğu söylenebilir. Bunun en son örneği 20 Kasım&#8217;da Sakarya Üniversitesi&#8217;ndeki bir toplantıda Prof. Dr. Hüsamettin Aslan&#8217;a karşı sergilendi. Aslında, olaylar esnasında ve sonrasında çok sayıda farklı bakışa sahip yazılar belirmişti, ama bunlar sel gibi boşalan Gezi sempatizanı malzemeler arasında yeterince dikkat çekmedi ve arada kaybolmaya, unutulmaya mahkûm edildi.</p>
<p>Bu nahoş durumu gören genç arkadaşım Ekrem Saltık, bir Gezi Külliyatı hazırladı ve Kaldırım Yayınları&#8217;ndan yayımladı. Sağ olsun, böylece, yakın tarihimizle ilgili kaynaklara ve düşünce hayatımıza büyük bir katkı sağladı. Külliyat dediysem de, söz konusu olan, yalnızca üç kitap. İlki benim bazı yazılarımın derlendiği, &#8216;Gezi Parkı&#8217;ndan Tahrir Meydanı&#8217;na #Diren Demokrasi&#8217;. Kitap Zaman ve Yeni Şafak&#8217;ta yer alan 28 gazete yazısını ve &#8216; Gezi Olaylarının Psikopatolojisi&#8217; aslı nispeten büyük ve daha önce yayımlanmamış bir makaleyi kapsıyor. İkinci kitabın adı, &#8216;#Diren Sosyoloji: Gezi Olaylarına Sosyolojik Bakışlar&#8217;. Bu cilt Buğra Kalkan, Ali Murat Yel, A. Yaşar Sarıbay, Fahrettin Altun, Mehmet Ali İlkaya, Süleyman Seyfi Öğün, Uğur Kömeçoğlu gibi isimlerden yazıları bir araya getiriyor. Üçüncü kitaba &#8216;#Diren Diplomasi: Dış Politika ve Küresel Komplo Teorileri&#8217; adı verilmiş ve Birol Akgün, Etyen Mahçupyan, İbrahim Karagül, Şaban Kardaş, Tamer Çetin gibi yazarlar tarafından yapılan değerlendirmeleri kapsıyor.</p>
<p>Ekrem Saltık&#8217;a ve Kaldırım Yayınları&#8217;na yakın tarihimizin en önemli olaylarından daha doğrusu olaylar zincirinden biriyle ilgili bilgi ve yorum hegemonyasını kırma yolunda attıkları bu adımdan dolayı teşekkür ediyorum. Gezi hakkında farklı perspektiflerden okumalar yapmak, tek boyutlu bakışlara ve analizlere yakayı kaptırmamak isteyenleri de bu kitapları incelemeye çağırıyorum.</p>
<p>Bu yazı <a href="http://yenisafak.com.tr/yazarlar/atillayayla/gezi-kulliyati/42174">Yeni Şafak Gazetesi&#8217;</a>nde yayınlanmıştır.</p>
</div>
<div class="share cf">
<div class="share-buttons"></div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gezi-kulliyati-2/">Gezi Külliyatı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dershaneleri değil okulları kapatın*</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dershaneleri-degil-okullari-kapatin-4/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Nov 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dershaneleri-degil-okullari-kapatin-4/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kanun nedir? Doğa kanunlarına benzer beşerî kanunlar var mıdır? Kanunları kim yapar? Hukuktaki kanunlar doğa kanunlarına benzer mi? Ya iktisadî kanunlar? İktisadî kanunlar devlet zoruyla uygulanabilir mi? Devlet bu kanunları istediği zaman dilediği şekilde değiştirilebilir mi? Şüphe yok ki, tabiat kanunlarıyla sosyal hayatta zuhur eden ve bazen kanun adı verilen davranış kalıpları, birbirinin tıpkısının aynısı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dershaneleri-degil-okullari-kapatin-4/">Dershaneleri değil okulları kapatın*</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kanun nedir? Doğa kanunlarına benzer beşerî kanunlar var mıdır? Kanunları kim yapar? Hukuktaki kanunlar doğa kanunlarına benzer mi? Ya iktisadî kanunlar? İktisadî kanunlar devlet zoruyla uygulanabilir mi? Devlet bu kanunları istediği zaman dilediği şekilde değiştirilebilir mi?</p>
<p>Şüphe yok ki, tabiat kanunlarıyla sosyal hayatta zuhur eden ve bazen kanun adı verilen davranış kalıpları, birbirinin tıpkısının aynısı değil. Bu yüzden, belki de, her ikisinin de &#8216;kanun&#8217; olarak adlandırılması hatalı. Tabiat kanunları insanlar için bir veridir. Başka bir şekilde ifade edilirse, insan kendini tabiat kanunlarının hükmettiği bir ortam içinde bulur ve bu kanunları keyfince tadil veya iptal etme gücünden mahrumdur. Tabiat kanunları insanın iradesinden bağımsızdır. Zayıf da şişman da, uzun da kısa da, fakir de zengin de yer çekimi kanununa aynı şekilde tabidir. Bu bakımdan insanlar arasında mutlak bir eşitlik bulunur.</p>
<p>Buna karşılık, beşerî dünyanın kanun adı verilebilecek davranış düzenlilik ve kalıpları, insanın eseridir. İnsanlar belli şekillerde davrandığı için doğar ve yaşar. Ancak burada düşünce tarihi boyunca birçok filozofun -meselâ Rousseau&#8217;nun- gözden kaçırdığı mühim bir nokta var. Sosyal davranış kuralları, insan davranışının eseri olmakla beraber, bilinçli ve amaçlı insan dizaynının ürünü değildir. Deneme yanılmayla ilerleyen; genel fayda kuralı tarafından rehberlik edilen; hiçbir somut tekil iradenin kontrol, denetim ve yönlendirmesinde olmayan davranışların milyonlarca defa tekrarına dayanan; başarıların doğmasıyla kurumsallaşan ve başarıların taklit edilmesiyle kurumsallaşmayı yayan bir beşerî akışın ürünüdür. Bu yönüyle sosyal kurallar kanun yapan otoritenin -parlamentonun veya monarkın- iradesinin ötesinde ve üstündedir. Kimileri bunu doğal hukuk kavramıyla açıklar. Benim bağlı olduğum felsefî gelenekse evrim, tekâmül, inkişaf, kendiliğinden doğan düzen terimlerini bu olguyu izah etmek için kullanır.</p>
<p>Bu yaklaşımı iktisadî hayata uygularsak karşımıza ne çıkar? İktisadî hayatın kendine mahsus kurallarının ve işleyişinin olduğu ve bunlara keyfî şekilde müdahale edilemeyeceği. Bir örnek vereyim: Bir malın fiyatı onun arzı ile talebinin buluştuğu noktada oluşur. Böyle olması, bir siyasî emrin veya pozitif hukukta yer alan bir kanunun sonucu değildir. Bundan dolayı da bir siyasî kararla veya yasayla ortadan kaldırılamaz, değiştirilemez.</p>
<p>Dershane olayı da bu çerçevede görülebilir. Türkiye&#8217;de üniversite eğitimine büyük bir talep var. Buna karşılık, arz sınırlı. Sebep, eğitimde piyasanın işlemesine müsaade edilmemesi, devletin bu alanda katı bir tekel olmayı on yıllardır sürdürmesi. Arz ile talep arasındaki dengesizlik ister istemez üniversiteye girmek isteyen öğrenciler arasında bir eleme yapılması mecburiyetini doğuruyor. Bu yüzden lise öğrencileri neredeyse daha ilk yıllarından itibaren sınav yarışına başlıyor. Dershaneler, işte bu eğitim sisteminin ürünü. Her öğrenci yarışta daha avantajlı konuma gelmek için resmî eğitim sisteminin dışında bilgi ve ders kaynağı aramaya başlayınca, kurumsallaşmış ve ticarileşmiş eğitim yapıları olarak dershaneler ortaya çıktı. Ve dershaneler toplumdan çok ilgi gördü. Bunu nereden anlıyoruz? On yıllardır ayakta kalmalarından, gelişmelerinden ve devamlı &#8216;müşteri&#8217; bulabilmelerinden.</p>
<p>Hükümet dershanelere menfi bakışı sanki sabit fikir hâline getirmiş. Israrla &#8216;Dershaneler kapanacak!&#8217; diyor. Niye? Dershanelerden insanlar ne zarar gördü? Dershanelere çocuklarını gönderenler çocukları için neyin iyi olduğunu bilmiyorlar mı? Dershaneleri kapatmanın fakire yararlı olacağı iddiası tamamıyla yanlış. Devlet tekelini kırıp yükseköğretim piyasasını tamamen serbestleştirsek ve böylece arz ile talebi dengelesek bile, devlet eğitim sistemi dışında ders alma ihtiyacı ortadan kalkmaz. Bazı okullar her zaman daha çok ilgi göreceği için yarış sürer. Zengin çocukları en pahalı hocalardan alınacak özel derslerle sınavlara hazırlanırken fakir çocukları, ilave dersin maliyetlerini kendileri gibi fakirlerle paylaşarak karşılanabilir miktara indiremeyeceklerinden, yarışta geri kalmaya mahkûm olur.</p>
<p>Bana sorarsanız, dershaneleri değil Milli Eğitim okullarını kapatmak daha doğru ve faydalı. Baksanıza, okulların neredeyse 12 senede öğrencilere kazandıramadığını dershaneler 1 senede kazandırıyor. Çünkü öğrenciler MEB okullarına gönüllü olarak değil, zor korkusundan gidiyor. Öğretmenler, iş garantisine sahip. Göreve hangi birikimle başladılarsa onunla, hatta daha azıyla, emekli olabiliyorlar. Rekabet yok denecek kadar az. Öğrenciler ve veliler eğitimin maliyetini hissetmiyor ve doğrudan üstlenmiyor. Böyle bir sistem etkin ve verimli olabilir mi? Dershanelerde tam tersi söz konusu. Gönüllülük esas. Maliyeti müşteri ödüyor. Her bakımdan rekabet müthiş. Dolayısıyla, kaynaklar çok daha etkin kullanılıyor, randıman kıyaslanmayacak kadar yüksek oluyor.</p>
<p>Dershanelerle uğraşmak, sanal bir probleme zaman ve enerji harcamaktır.</p>
<p><em><strong>*Bu yazı 14 Eylül 2012&#8217;de Zaman&#8217;da yayımlanan yazımın kısaltılmış ve güncellenmiş hâlidir.</strong></em></p>
<p><em>Yeni Şafak, 19.11.2013</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dershaneleri-degil-okullari-kapatin-4/">Dershaneleri değil okulları kapatın*</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
