<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adem Çaylak, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/ademcaylak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Jun 2026 09:13:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Yeni Nesil Ergen Şiddeti “Sınıfsal Ayrım” Temeline mi Dayanmaktadır yoksa Anne Baba Yetiştirme Tarzına mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-nesil-ergen-siddeti-sinifsal-ayrim-temeline-mi-dayanmaktadir-yoksa-anne-baba-yetistirme-tarzina-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2026 09:13:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209235</guid>

					<description><![CDATA[<p>Asıl Suçlu Kim? Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti örneğindeki çocuk çeteler sorunu ile Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları yeni nesil bir ergen şiddetine ve sınıfsal bir ayrışmaya işaret ediyor olabilir. 1. Soruna Kriminolog Gibi Bakabilmek Ülkemiz çocuklarının şiddetin hem failleri hem de mağdurları olmasından canımız fena halde yanmaktadır. Yetişkin yaş öncesinde ve ağırlıklı olarak ergenlikte [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-nesil-ergen-siddeti-sinifsal-ayrim-temeline-mi-dayanmaktadir-yoksa-anne-baba-yetistirme-tarzina-mi/">Yeni Nesil Ergen Şiddeti “Sınıfsal Ayrım” Temeline mi Dayanmaktadır yoksa Anne Baba Yetiştirme Tarzına mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><em><strong>Asıl Suçlu Kim?</strong></em></h3>
<p>Mattia Ahmet Minguzzi cinayeti örneğindeki çocuk çeteler sorunu ile Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları yeni nesil bir ergen şiddetine ve sınıfsal bir ayrışmaya işaret ediyor olabilir.</p>
<h3>1. Soruna Kriminolog Gibi Bakabilmek</h3>
<p>Ülkemiz çocuklarının şiddetin hem failleri hem de mağdurları olmasından canımız fena halde yanmaktadır. Yetişkin yaş öncesinde ve ağırlıklı olarak ergenlikte şiddet suçuna bulaşmak ve bunun yaygın örneklerini görmek sosyolojik suç eğilimi analizine konu edilmelidir. Konu tek başına suçun faillerini ve mağdurlarını ilgilendirmemektedir. Burada sosyolojik bir eğilim göze çarpmaktadır.</p>
<p>İki tür ergen suç eğilimi, iki farklı sınıf ve iki farklı sosyalleşme modeli öne çıkmaktadır. Bu sınıflandırma modelinde esas alınan kaynaklar yakın zamanda yaşanan adli olaylara ve yapılmış bazı akademik ve olay bazlı araştırmalara dayanmaktadır. Sınıfsal ve mekansal ayrışmayı içeren yeni tip ergen suç modelinin ilki sanal ortamda başlayan ve inceller örneğindeki gibi sanal suç gruplarından oluşmaktadır. İkincisi ise çocuk çeteler diye tabir edilen üyelerini genelde erken ergenlik ve gençlik dönemindeki bireylerin oluşturduğu organize suç örgütleridir. Her iki suç dinamiği bize ergenlerde şiddet temelli bir gelişim bozukluğu olduğuna işaret etmektedir.</p>
<h3>2. Ergenlik Değil Ebeveyn Olamama Sorunu</h3>
<p>12 yıllık zorunlu eğitim, disiplinsiz okul sistemi, kimi liyakatsiz öğretmen ve idarecilerden oluşan Türk eğitim sisteminin okullarda görülen “amaçsız” şiddet sorunuyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünmüyorum. Saydığım sorunlar genel olarak eğitim sistemimizin hastalıklarıdır. Genel olarak ülkemizin eğitim sorunlarına her ilde bir ya da birden fazla üniversite açmayla başlayan ancak gençlere hiçbir yetenek eklemeden diploma basan üniversite sistemimizi de dahil edebilirsiniz.</p>
<p>Eğitim sisteminin bu ve bundan fazla sorunu olabilir. Ancak ailelerin sorumluluk bilinci veremediği ve değer yükleyemediği çocuklara değer aktarmasını eğitim sisteminden beklememek gerekir. Belli bir hazır bulmuşluğu olmayan çocuklar ve gençler için eğitim kurumlarında değer aktarımı yapmak pek olası görülmemektedir. Eğitim sisteminden, ailelerin temel attığı belli değerler üzerine bilgi, donanım, ülke sevgisi, sosyal bağ kurma ve üretime katkı yapma gibi konularda çocuklarımıza katkı sağlaması beklenmelidir. <strong>Bebeklikten itibaren üzerine “aşırı” titrenilerek fetişleştirilen, hiçbir disiplin, kural uygulanmadan ve terbiye edici yol ve yöntemlere başvurulmadan anne ve babasından “itaat” edilecek varlık gibi muamele gören bir çocukta sorumluluk bilinci ve ödev ahlakı oluşmasını beklemek safdillik olur.</strong> Disiplin, kural ve terbiye ahlak ve pratiğinden bihaber bir çocuğun ailesinden değer almayı bırakın anne ve babası ile doğru düzgün iletişim kurması da mümkün görünmemektedir. Bu bakımdan böylesi bir çocuğun okuldan alabileceği çok bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bu konu özelinde Türkiye’nin eğitim sisteminin ve okulların sorumlu gibi hedefe konması doğru değildir.</p>
<p>Sorun çok yanlış bir yerde aranmaktadır. Hanesi içinde sorun haline gelmiş bir çocuk çözülmemiş psikolojik rahatsızlıklarını temas ettiği sosyal gruplara yansıtmaktadır. Okul çağında ve okula devam etmekte olan ergenlerin dışlanmışlık duygularıyla ya da sanal alemin zihinlerini kirletmesi yüzünden şiddeti kendi okullarında sergilemeleri normaldir. Burada çocuğun saldırıda bulunduğu okul ya da okul yönetimini sorumlu tutmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Çocuklar tedavi edilmemiş psikiyatrik rahatsızlıklarıyla okula gönderiliyorlarsa yanlışın birincil muhatapları bakım yükümlülüğü olan kişilerdedir.</p>
<p>Ülkemizde geçtiğimiz yıl devlet tarafından aile yılı ilan edilmiştir. Nüfus artış hızının düşmesi, evlilik yaşının ertelenmesi, boşanmaların artması ve sorunlu aile yapılarının çoğalmasıyla ülkemiz “demografik kıyamet” belirtileri veren ülkelerden biri haline gelmiştir. Önümüzdeki 10 yıllarda nüfusun hızla yaşlanması ve sosyal güvenlik ve sağlık sistemini zorlayacak zorlukların karşımıza çıkması olasıdır.</p>
<p>Geleneksel aile sistemi içeriden ve dışarıdan maruz kaldığı saldırılarla sınanmaktadır. Kentleşme, modernleşme ve batılılaşmayla birlikte çocuklarını ihmal eden ya da kendi ihtiyaçlarını düşünmeyi bırakıp <strong>çocuklarının ihtiyaçlarının k</strong><strong>ö</strong><strong>lesi haline gelen hastalıklı aile yapıları </strong>ortaya çıkmıştır. Alt gelir gruplarında çok çocuklu anne ve babanın çok uzun saatlerde ev dışında çalışması nedeniyle ihmal edilmiş çocukların büyüdüğü aileler kırsal bölgeleri ve kentlerin çeperlerini kuşatmıştır. <strong>Orta ve üst sınıflarda sözüm ona Batı tipi “özgür” çocuk yetiştirme ideolojisine teslim olmuş, çocuklarına hayır diyemeyen, disiplin uygulamayan, sınır koyamayan ve tek derdi ç</strong><strong>ocu</strong><strong>ğun bir dediğini iki etmeyen aile modelleri yaygındır.</strong> <strong>Teşbihte hata olmaz, bebeklikten itibaren çocuklarına tapınılacak ulu bir varlık muamelesi yapan bir anne ve babanın çocuğun odasını toplamamasından ve ev işlerine yardım etmemesinden şikâyet hakkı yoktur.</strong> Dolayısıyla kendimi de işin içine katarak söylemeliyim ki kimse kusura bakmasın ama suç ve şiddet üreten mekanizma suça itilen çocuklarımız değil, asıl suçlular bebeklikten itibaren çocuklarına böyle davranan biz anne ve babalarız. Dolayısıyla suça itilen diye tabir edilen çocuklarımızı bu hali neden değil sonuçtur.  Böyle bakılan ve yetiştirilen bir çocukta sorumluluk bilinci ve başkasına karşı ödev ahlakı oluşur mu?</p>
<p>Nasıl bir çelişkili cilvedir ki bu tip velilerin çoğu, ev ortamında sorumluluk almayan kendilerine su ve çay hizmeti bile yapmayan, ev, market ve pazar gibi ailenin ortak işlerine yardım etmeyen çocuklarından bîzar ve şikayetçi iken, okul ortamında öğrencilerine disipline etmeye, terbiye vermeye ve sorumluluk bilinci kazandırmaya çalışan idareci ve öğretmenlerin karşısında çocuklarına “öf” bile denilmesini istemeyen “canavar velilere” dönüşmektedirler.  Bu tip aile modelleri bir dizi sosyal hastalık üretmektedir. Yeni nesilde farklı aile modellerinden ve farklı yetiştirme biçimlerinden kaynaklanan sorunlar benzer bir suç dalgasına zemin hazırlamaktadır: Nedensiz ve kutsanan bir şiddetin tatbik edilmesi.</p>
<h3>3. &#8220;Emredersin Evladımcı” Orta Sınıf Aile Modeli</h3>
<p>Babası emniyet müdürü annesi ise öğretmen olan Kahramanmaraş saldırısını gerçekleştiren katil çocuk tam da batılı eğitim modelini taklit eden orta sınıf bir ailede yetişmiş izlenimi vermektedir. Basına yansıyan bilgilerden hareketle ailesi tarafından sınır konulmadan büyütülen, sosyal medyada ve sanal oyunlarda ne yaşadığı takip edilmeyen bir çocuktan bahsediyoruz. Sosyal medya arkadaşları tarafından cinsel kimlik karmaşasına sürüklendiği anlaşıldığı için “yeniden erkek yapmak amacıyla&#8221; yasalara aykırı şekilde polis babası tarafından poligonda silah talimi yaptırılan bir çocuk.</p>
<p>Dışarıdan bakıldığında güvenlikçi bir baba ve eğitimci bir annenin evladı, klasik bir orta sınıf aile çocuğu olan bu kişinin böylesine insanlık dışı bir eylemi gerçekleştirme motivasyonu tam olarak anlaşılamayacaktır. Halen ailesinin bile böyle bir olayın nasıl yaşandığına ilişkin sağlıklı bilgilere sahip olduğunu düşünmüyorum. Çocuğun göstermiş olduğu bazı psiko-patolojik belirtilerin de doğru okunamadığını, ailesi tarafından bir kısmının doğuştan ve bir kısmının da ergenlik kaynaklı geçici sorunlar olarak telakki edildiğini anlamaktayız. Bilebildiğimiz kadarıyla okul ve ev dışında bir hayatı olmayan bu çocuk, dışarıdan bakıldığında bu kadar normal ve sağlıklı görünen bir aile yapısı içerisinde nasıl canavarlaşmıştır? Sorunu tanımlarken basitleştirirsek iki faktörün etkili olduğunu görürüz. Sosyoekonomik durumu nispeten iyi olan ailenin çocuğun maddi ihtiyaçlarını olabildiğince karşılamış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak çocuğun karakter gelişiminde ihtiyaç duyduğu değer aktarımı, birlikte zaman geçirme, karakter gelişimine katkı sağlayacak sınır koyma ve yönlendirme konusunda ailenin üzerine düşeni yapmadığı anlaşılmaktadır. Maddi ihtiyaçları ailesi tarafından aşırı şekilde karşılanmışken manevi ihtiyaçları eksik bırakılmış ve çocuğun psikososyal gelişimi yaralanmıştır.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-209237 aligncenter" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-300x300.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-1024x1024.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-150x150.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-768x768.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-1536x1536.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-696x696.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-1068x1068.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile-1920x1920.jpg 1920w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/aile.jpg 2048w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<h3>4. “Evden Uzakta Büyüsün” Alt Sınıf Aile Modeli</h3>
<p>Çocuk suçluluğuna karışan “Daltonlar” ve “Casperlar” gibi çetelerin ve bu çetelere mensup ergenlerin işlediği şiddet suçları da alt sınıf ailelerden kaynaklanan bir sosyal soruna işaret ediyor gibi görünmektedir. Ahmet Minguzzi cinayetini işleyen çocukların yargılama sürecinde sergiledikleri küstah ve saldırgan tavır, organize suç-aile ilişkisini işaret etmiştir. Devletin en üst makamlarında ağırlandığı halde mağdur aileye yönelik taciz ve tehdit girişimleri sürmüştür. Minguzzi ailesi yurtdışındaki bir kabadayının avukatı tarafından temsil edilmeye başlandıktan sonra katil çocukların yakınları ve çete mensupları tarafından rahat bırakılmıştır. Çeteler hukuk ve adalet sisteminden ziyade sokaktaki hiyerarşiden çekiniyor gibi görülmektedir.</p>
<p>Bu tip çeteler Doğu ve Güneydoğu illerinden İstanbul’a göç etmiş, şehrin dezavantajlı mahallerinde yaşayan, çok çocuklu hanelerden insan kaynağı temin etmektedir. Çocuğunun bir dediğini iki etmeyen ancak ona disiplin ve kural uygulamayan, değer ve manevi bilinç aşılamaktan yoksun aileler ne kadar başarısızsa, çocuğunun maddi manevi hiçbir ihtiyacıyla ilgilen(e)meyen, küçük yaştan itibaren çocuklarını sokakta çalıştırarak büyüten umursamaz aileler de bir o kadar sorumludur. Çocuğun maddi ve manevi ihtiyaçlarını ihmal eden aileler, bu ihtiyacın sokaktan karşılanmasına göz yumuyor hatta bunu teşvik ediyor gibi görünmektedir. Torbacılık gibi gayri meşru faaliyetlerden gelir elde eden küçük yaştaki çocukların aileleri bu durumdan şikayetçi gibi görünmemektedir. Bu bize çocuklar özelinde görülen ancak aileler düzeyinde ortaya çıkan toplumsal bir yozlaşma yaşadığımızı işaret etmektedir.</p>
<p>Son dönemde özellikle radikal siyasal faaliyetlerin içerisinde yer almış ailelerin çocuklarında gelir getirici suç faaliyetlerine yönelme eğilimleri göze çarpmaktadır. Etnik ya da mezhepsel radikal grupların içinde yetişen çocuklar, siyasal radikalizm aktivizmini kaybettiklerinde organize suç faaliyetlerinde yer almaya başlamışlardır. Özellikle Kolombiya örneğinde radikal terör örgütleri ile uyuşturucu kartelleri arasında benzer eleman geçişkenlikleri gözlenmiştir. Bizde de ne yazık ki bu türden yeni bir sosyal dinamiğin izlerine rastlanmaktadır. Büyükşehirlerin doğu ve güneydoğu illerinden göç alan mahallelerinin rehabilitasyonuna ayrıca özen gösterilmelidir.</p>
<h3>5. Çıkarılacak Dersler</h3>
<p>Bilinmelidir ki yaşanan hadiseler ne ilk ne de son olacaktır. ABD’de bu tip saldırılar trafik kazaları gibi başa gelmesi muhtemel sıradan facialar haline gelmiştir. Bizde de benzer ergen failler kaynaklı saldırıların Allah korusun yoğunlaşarak devam edeceği neredeyse kesin gibidir. Zira sanal ortamın emzirdiği, anne ve babanın sınır koymadığı ve hiçbir değer aktaramadığı, şiddet dışında kutsalı olmayan zombileşmiş bir nesil karşımızdadır.</p>
<p>Bugünden yarına çocuklarımızda yaşanan zihinsel ve psikolojik tahribatı düzeltmek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle çocukların sanal ortamda daha az zaman geçirecekleri bir aile ortamını yaratmak hepimizin sorumluluğudur. Dezavantajlı bölgelerde çocukların ve gençlerin faydalı aktiviteler yapabilecekleri sosyal donatı alanlarının oluşturulması gerekmektedir. Devletin önleyici tedbirlerine anne babaların çocuklarına dikkat kesilerek destek olmaları gerekmektedir.</p>
<p>Anne-babalar ne çocuklarının kölesi olmalı ne de büyütülmeleri için çocuklarını sokağa emanet etmelidir. Çocukların ebeveyni sanal medya ve sokak değil anne-babalarıdır.</p>
<p><em>&#8212; </em></p>
<p><em>Yazı görseli: <a href="https://multeciler.org.tr/cocuk-dayanisma-gruplari-etkinliklerine-devam-ediyor/">Mülteciler Derneği Çocuk Dayanışma Etkinliği</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-nesil-ergen-siddeti-sinifsal-ayrim-temeline-mi-dayanmaktadir-yoksa-anne-baba-yetistirme-tarzina-mi/">Yeni Nesil Ergen Şiddeti “Sınıfsal Ayrım” Temeline mi Dayanmaktadır yoksa Anne Baba Yetiştirme Tarzına mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 10:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208986</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi… Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa? İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi…</p>
<ol>
<li><strong>Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa?</strong></li>
</ol>
<p>İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde soykırım yapıldığına ilişkin kanıtlar tarihçiler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Tarihçi ve antropologların emperyal istila öncesi ve sonrası nüfus projeksiyonları Batılı güçlerin ya da Frantz Fanon’un tabiriyle “yeryüzünün lanetlilerinin” Avrupa kıtası dışındaki istila ve soykırım suçlarını şüpheye yer bırakmayacak düzeyde kanıtlamaktadır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında Almanya’nın uyguladığı “genocide” politikasının önceki soykırımlardan farkı, kendi vatandaşlarını da içerecek şekilde devasa bir boyuta ulaşmasıdır. Irkçı ideoloji temelinde şekillenen Alman soykırım politikası, Alman ırkının saflığını ifsada uğrattığı düşünülen genetik hastaların, eşcinsellerin ve zihinsel engellilerin yok edilmesini, üreme haklarının ellerinden alınmasını ve benzer uygulamanın engelli olsun ya da olmasın Roman ve Yahudi kökenli olan kişilere de uygulanmasını içermekteydi. Alman soykırımının İkinci Dünya Savaşındaki Alman istilasında ırksal sınıflandırmada “aşağı” olarak kabul edilen Slav ve Afrika kökenli (zenci) savaş esirlerine de uygulandığı bilinmektedir. Sözde aşağı ırklardan esirlere, beyaz ırktan ve Yahudi kökenli olmayan Avrupalı savaş esirlerinden daha kötü muamele edildiği, hatta bunlardan bazılarının esir kamplarında infaz edildiği bilinmektedir. Almanlar tarafından ırksal temelde yapılan böylesi uygulamalar küresel vicdanı o denli yaralamıştır ki, Birleşmiş Milletlerin (BM) kuruluşunda soykırımın yasaklanması ve insan haklarının geliştirilmesi başlıkları ön plana alınmıştır.</p>
<p>İster ulusal isterse uluslararası olsun hukuki düzenlemeler suçların toplumsal, tarihsel, antropolojik ve psikolojik nedenleri ile ilgilenmezler. Hukuki düzenlemeler için amaç suç olarak kabul edilen fiillerin tanımlanması ve caydırıcı önlemlerin belirlenmesidir. Bununla birlikte özellikle Yahudi soykırımına neyin neden olduğuna ilişkin geniş bir külliyat oluşmuştur. Sosyal bilimlerin farklı alanlarından uzmanlar ve siyaset yapıcılar, soykırım suçuna yol açan Alman ırkçılığını yaratan nedenlerin tespiti ve bunların ortadan kaldırılmasına odaklanmıştır.</p>
<p>Özellikle ABD üniversitelerinde önemli pozisyonlar elde eden Frankfurt Okulu kökenli Yahudi akademisyen ve yazarların konuyu “antisemitizmle mücadele”ye indirgeyen tutumu, Batıda soykırımla değil sadece Yahudilere uygulanan soykırımla mücadelede küresel kamuoyunu ikna etmeyi başarmıştır. Öyle ki 1948 tarihli BM Sözleşmesine rağmen dünyada yaşanan diğer soykırımlarla mücadele nispeten sönük kalmıştır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşındaki soykırım suçu sadece Yahudileri hedef almadığı halde, uygulamada neden sadece Yahudi Soykırımıyla mücadeleye odaklanılmıştır? Soykırım karşıtı küresel bir konsensüs varsa Bosna, Ruanda ve Gazze soykırımları neden önlenememiştir? Acaba İsmet Özel’in ifade ettiği gibi BM ve Avrupa Birliği sözleşmelerinde altı çizilen “İnsan Hakları”nın tanımı, Yahudilerin dünyanın herhangi bir ülkesinde özgürce yaşayabilme hakkını teminat altına alan ve sadece Yahudi olanlara ve seçkin Batılı insanlara tanınan haklarla sınırlı bir alanı mı ihtiva etmektedir? 80 yıla yaklaşan uygulama bize Özel’in haklı olabileceğini göstermektedir. Soykırımın önlenmesi ve nefret suçu Yahudilere yönelik olduğunda uluslararası sistem bunlarla en güçlü şekilde mücadele ederken, Bosna Soykırımı ve Gazze Soykırımlarından sorumlu yönetimler Batı ülkeleri tarafından açıkça korunmuş, en hafifinden yapılanların cezalandırılması çağrıları duymazdan gelinmiştir.</p>
<p>Kuruluşundan önce ve sonra tam bir terör örgütü gibi davranarak komşu coğrafyamızı kan ve gözyaşına boğan soykırımcı İsrail’in işlediği suçlara karşı takınılan tutum da bundan farklı değildir. Özellikle Gazze Soykırımında sergilenen pervasızlık ve İran’a yapılan saldırılarda nükleer silah kullanma tehditlerinin dile getirilmesi ve en son ABD’nin Roma’nın deli imparatoru Caligula profilli Başkanı tarafından tüm İran medeniyetinin yok edileceğine ilişkin ifadeler, soykırım ve katliamların kendisini tüm milletlerden ve ırklardan üstün gören (übermensch) Yahudilere karşı yapıldığında suç kapsamına alındığını, aşağı insan  (untermensch) kategorisindeki Müslüman halklara yapıldığında ise suç sayılmadığını kanıtlar niteliktedir. İran halkına soykırımı reva gören anlayışın İran halkının Müslüman olmasından ve kendilerini “übermensch” olarak gören Yahudi İsrail terör devletiyle düşman bir pozisyonda yer almasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu formülasyona göre soykırımcı übermensch olursa ya da soykırıma uğrayan untermensch olursa BM Sözleşmelerindeki “genocide” suçu işlenmiş sayılmayacaktır. Almanların “genocide” suçunun Yahudiler dışında kalan örneğin Roman halkına uluslararası sistemde hiçbir imtiyaz sağlamamış olması, bununla birlikte İsrail terör devletinin kuruluşunda Yahudilerin maruz kaldığı soykırım ve katliam suçlarının gerekçe oluşturması bu durumu kanıtlar niteliktedir.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Antisemitizm Suçsa İslamofobi Suç Değil mi?</strong></li>
</ol>
<p>Ne yazık ki İslamofobi suç değildir. Hatta çoğu Batı ülkesinde antisemitizmle mücadele mevzuatı yürürlükteyken İslamofobi kabahat kategorisinde dahi değerlendirilmemektedir. Ülke düzenlemelerinde ağırlıklı olarak Holokost olarak tabir edilen Yahudi Soykırımını inkâr etmeyi suç sayan diğer düzenlemeler varken soykırım suçlarına ilişkin bir genişletme yapılmamaktadır. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki buradaki ayrımcılıktan kasıt ülkelerin yönetimleri ve yüksek siyasetlerine ve elitlerin düşünme biçimlerine ilişkin bir işaretlemedir. Yoksa Gazze Soykırımını protesto eden onurlu küresel vicdanın hakkını teslim etmek gerekmektedir. Peki bu soykırıma ilişkin ikiyüzlü yaklaşımın gerekçeleri neler olabilir?</p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden oluşturulan uluslararası sistem savaş suçlarına ve bu suçu işleyenlere ilişkin bir anlatı oluşturmuştur. Nürnberg yargılamaları ve uluslararası kurumların teşekkülünde özellikle Holokost anlatısı çok güçlü bir doku haline gelmiştir. Savaşın yarattığı küresel yıkım, savaş karşıtı bir küresel kamuoyu oluşmasını kolaylaştırmıştır. Ülkelerin kapitalist, sosyalist ve bağlaşıksız paktlar arasında bölünmesi ve bunlar arasındaki ilişkilerin çatışmasız olarak yürütülebilmesi adına, herkesin üzerinde uzlaştığı küresel bir düşmana ve belli değerler sistemine ihtiyaç duyulmaktaydı. Burada imdada Nazi Rejimi ve onun savaş suçlarıyla mücadele motivasyonu yetişti. Böylelikle İkinci Dünya Savaşının küllerinden iki kutuplu dünya sistemi inşa edilebilmişti.</p>
<p>Nazi Almanyası ve onun müttefiklerine, savaşın tüm kötülükleri fatura edilirken, savaşın en büyük mağduru olarak kabul edilen Avrupa’daki Yahudi toplumuna da kadim devletlerinin bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında yeni bir Yahudi devleti kurma imtiyazı verildi. Holokost mağdurlarına Federal Almanya Devleti tarafından yüklüce tazminatlar ödenerek bir nevi hesaplaşma sağlandı. Ancak Yahudi Soykırımı, günümüzde kültür ve medya endüstrisinin Siyonist Yahudilerin egemenliğinde olması nedeniyle küresel kamuoyu tarafından en iyi bilinen soykırım hatırası olarak yaşatılmaya devam etti. Yahudi Soykırımını konu alan sinematografik yayınlar bazı araştırmalara göre 5000 adetten fazladır. Buna karşın Ruanda Soykırımını konu alan yapım sayısı 200, Bosna (Srebrenitsa) Soykırımını konu alan yapım sayısı ise en çok 20 civarıdır. Küresel vicdan ağırlıklı olarak soykırım suçunu Yahudi Soykırımıyla sınırlandırmak üzere biçimlendirilmektedir. En acımasız ve pervasız soykırımlardan biri olan Gazze Soykırımıyla ilgili yapımlar da Bosna Soykırımıyla aynı kaderi paylaşacaktır ne yazık ki.</p>
<p>Buradaki adaletsizliğin sadece Siyonist sermaye gücünden ileri geldiğini düşünmek yanlıştır. Derinlerde Yahudi Siyonistleri etkisi altına alan güçlü bir üstünlükçülük (supremacy) duygusu/düşüncesi olduğunu düşünmekteyiz. Bu konuda pek çok akrabası Yahudi Soykırımında öldürülen Amerikalı vicdanlı akademisyen Norman G. Finkelstein da benzer düşünceleri dile getirmektedir. İş aleminde, akademide, siyasi ve yüksek elit sınıflar içerisindeki Yahudi kökenli kişi temsillerinin diğer milletlerin çok üstünde olması nedeniyle, Yahudi toplumunda nesnel gerekçelere dayanan bir üstünlükçü ırkçılığın kökleşmesine neden olmaktadır.</p>
<p>Peki bu ırkçı bakış açısı Alman ya da ABD’deki beyaz üstünlükçülüğü gibi şiddet üretme potansiyeli taşımakta mıdır? Yoksa kendi içine dönük bir kibir ve diğer milletlere ilişkin bir aşağı görmeyle mi sınırlıdır? 80 yıla yaklaşan İsrail devleti deneyimi Siyonist ırkçılığın da diğer ırkçılık ya da üstünlükçülük türleri gibi en aşağılık suçlara gerekçe oluşturduğunu kanıtlamıştır. Filistinlilere reva görülen zulüm ve katliamların ve en son yaşanan Gazze Soykırımının meşruiyet zemini de Siyonist ırkçılık temelinde oluşturulmuştur. Übermench Yahudilerin untermensch Filistinlileri kadın, bebek, yaşlı demeden yok etmek istemesi, Batı elitleri tarafından desteklenen ya da göz yumulan suçlardır. İster Yahudi üstünlükçü sekülerler isterse de tahrif edilmiş Eski Ahit’e bağlı dindar Siyonistler olsun neredeyse bütün bir İsrail halkının bu konuda müşterek bir bakış açısına sahip olması sosyal antropolojik bir hasta toplum vakasıdır. Eski Ahit’i okuyan sağlıklı kafadaki bir insanın sözde Rab adına İsraillilere düşmanlarının tamamını erkek, kadın ve çocuk demeden yok etmeyi, geride canlı bırakmamayı hatta hayvanlarını bile katletmeyi emreden bölümlerini okuduğunda dehşete kapılmaması imkânsızdır.  Soykırım emri tahrif edilmiş Eski Ahit’te en az beş bölümde geçmektedir. Eski Ahit’in sadece dini emirleri içeren bir kitap olmadığı, Eski İsrail tarihini de anlattığı düşünüldüğünde 3000 yıldan beri Yahudi zihninde taşınan bir soykırım güdüsünün varlığı inkâr edilemez.</p>
<ol start="3">
<li><strong> İran Medeniyetini Yok Etmek ya da Küresel Nükleer Felâket</strong></li>
</ol>
<p>ABD’nin Caligula Başkanı, Mossad’ın elindeki Epstein belgelerinden ürkmüş olsa gerek seçim döneminde MAGA seçmenine verdiği vaatleri bir tarafa bırakarak Ortadoğu’nun kadim medeniyeti İran’la bir savaşa girmiştir. Devlet Başkanı ve yüksek devlet yöneticilerini İsrail’in terör saldırılarıyla yok ederek hızlı bir rejim değişikliği uman modern Caligula, İran’ın sert direnişi, çatışmayı Körfezdeki ABD’nin kukla devletlerine genişletmesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla savaş hedeflerine ulaşamamıştır. Savaşın başından beri pazarlıkçı kabzımal ağzıyla hem tehdit eden hem de İran’ı anlaşma yapmaya davet eden çağrıları cevap bulmayınca, sosyal medyadan küfür ve hakaretler eşliğinde tüm bir İran medeniyetini bir gecede yok edebileceği tehdidini savurmuştur. Peki bu sözler ABD yönetimini ele geçiren modern Caligula’nın deli saçması sözlerinin ötesinde bir anlam ifade etmemekte midir? Ne yazık ki evet.</p>
<p>ABD yönetimindeki kişilerin Gazze Soykırımı yaşanırken ve günümüzde yaptıkları açıklamalara bakıldığında gerek Gazze’de gerekse de teslim olmayan halklarla yapılan savaşlarda nükleer silah kullanımını haklı ve gerekli gördükleri anlaşılmaktadır. İsrail’in Gazze Soykırımında atom bombası kullanmamış olması bir yüce gönüllülük olarak sunulmaktadır. O halde übermensch Siyonist ırkçılara teslim olmayan untermensch halklara yönelik nükleer silah kullanımı meşru kabul edilmelidir biçiminde rezil bir mantık yürütülmektedir. İran yönetimi araya giren Çin, Pakistan ve Türkiye’nin arabulucu rolleri ve telkinleriyle ateşkese ikna olmasaydı nükleer saldırıların hedefi olabilecekti. Belki de bu ihtimali gören Çin tarafından uyarılması, yönetimi bir ateşkese ikna etmiş olabilir. Bununla birlikte Siyonist yönetimlerin nükleer silah kullanımını seçeceğinin hiç de azımsanmayacak düzeyde bir ihtimal içerdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İran Savaşı bu yılın sonuna kadar uzadığı takdirde, umarız ki yaşanmaz ancak Kasım ayındaki ABD Kongre Seçimleri öncesinde İran’a yönelik bir nükleer saldırı ihtimali olasıdır.</p>
<p>Nüfusu hızla artan ve çoğunluğu yapay zekânın üretimde başat rol oynamasıyla ekonomik açıdan lüzumsuz hale gelecek untermensch halkların imhasına İslam ülkelerinden başlamak Siyonist ırkçılar için optimal bir seçenektir. Rusya, Hindistan ve Çin gibi nükleer kapasitesi olan ülkeleri de içerecek şekilde savaşın ve çatışmaların genişletilmesi halinde dünya nüfusunu hedeflenen bir milyar insanın altına indirme hedefine ulaşılabilecektir. Okurlarımızdan bazılarının bu öngörüleri aşırı bulduğuna ve komplo teorileri diye burun kıvırdığına eminim. Lütfen şunu unutmayınız ki İkinci Dünya Savaşını başlatan ve soykırım suçu işleyen Hitler ve Mussolini, modern Caligula ve Netanyahu’dan daha berbat profiller değildi. Ne de Siyonizm Alman ırkçılığından daha az zararlı bir ideolojidir. Yine de yazılanları komplo teorisi olarak görenler keşke haklı olsalar.</p>
<p><em>Görsel: Reuters</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 06:46:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208922</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin “Çözüm Süreci” deneyimi iyi niyetlerle ve büyük umutlarla başlamış ancak sonuçlandırılamamıştır. Bu yazıda “Çözüm Sürecinde” yaşanan sorunların ışığından “Terörsüz Türkiye Süreci”ne siyaset bilimi perspektifinden yaklaşılmıştır. Siyaset Bilimi Perspektifinden Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi Devletler vatandaşları için ürettikleri hizmetten duyulan memnuniyet oranında başarılı ya da başarısız addedilirler. Devlet başarısı siyasal iktidarın başarısından ayrı olarak ele alınmalıdır. Siyasal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/">“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin “Çözüm Süreci” deneyimi iyi niyetlerle ve büyük umutlarla başlamış ancak sonuçlandırılamamıştır. Bu yazıda “Çözüm Sürecinde” yaşanan sorunların ışığından “Terörsüz Türkiye Süreci”ne siyaset bilimi perspektifinden yaklaşılmıştır.</p>
<p><strong>Siyaset Bilimi Perspektifinden Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi</strong></p>
<p>Devletler vatandaşları için ürettikleri hizmetten duyulan memnuniyet oranında başarılı ya da başarısız addedilirler. Devlet başarısı siyasal iktidarın başarısından ayrı olarak ele alınmalıdır. Siyasal iktidarlar için iktidar ömrünü uzatmak ve güç kullanımının sınırlarını genişletmek bir başarı ölçüsü olarak kabul edilebilirken, devletler için başarı kriterleri başka bağlamlar üzerinden ele alınmalıdır. Yunan, Roma ve Orta Çağ doğu ve batı düşünce geleneğinde devletlerin başarısına kafa yoran müfekkirler yönetim şeklinden iktidarı elinde tutanlara verilen tavsiyelere kadar bir dizi eseri meydana getirmişlerdir. Bütün bir külliyatı analiz etmeksizin toplum sözleşmesi bağlamında devletlerin başarısı kurulu sistemin işleyişi, ayakta kalması, uzun ömürlülüğü ve halkı nezdinde ürettiği rıza ile ölçülmelidir. Rousseau’cu toplum sözleşmesi kadar Hobbes’un güvenlik devleti ve Locke’cu özgürlük kriterlerinin devletlerin başarısını ele alırken dikkate alınması gereken ilkeler olduğu düşünülmektedir. Bu yazıda bu üç önemli yaklaşım çerçevesinde her iki sürecin nasıl işlediği ele alınacaktır.</p>
<p>Kadim devlet geleneğine yaslanan Türk devletleri için başarı kriteri istikrarlı ve güçlü yönetimlerden ve halkına sağladığı adalet ve refahtan ileri gelmiştir. Yaşadığımız coğrafyada kurduğumuz devletlerin tarihine baktığımızda güç ve başarının içte ve dışta ortaya çıkan tehdidi yönetmek ve istikrarlı bir yönetimi sağlamaktan geçtiği anlaşılmaktadır. Özellikle iç karışıklık ve isyan olaylarıyla mücadelede başarı ya da başarısızlık devletlerin bekasında önemli bir rol oynamıştır. Yakın tarihimizde coğrafi ve demografik koşullardan mı yoksa kültürel ve diğer faktörlerden mi olduğu bilinmez ama bu coğrafyada isyan, eşkiyalık ve terör tehdidi eksik olmamıştır. Bu bakımdan Türk-İslam imparatorlukları devlet geleneğinden başlayarak Cumhuriyet Türkiye’sine kadar siyasi tarihimizde kaos ve iç çatışmayı önlemek, devlet otoritesini ayakta tutmak ve toplumun dirliği, birliği ve bütünlüğü adına nizam fikri (nizam-ı âlem) kamu sulh ve düzeni adına önemli siyasi tasavvur ve uygulama haline gelmiştir. Kadim siyasetname geleneğinde bunun ciddi örnekleri vardır. İktidarların karşılaşılan iç tehditlerle mücadelede belli dönemlerde kesin başarılar kazandığı, zayıf yönetim dönemlerinde ise bu iç tehditleri bertaraf edemese bile yönetmeye çalıştığını görmekteyiz. İç güvenlik teşkilatının kapasitesini aşan asayiş olaylarıyla mücadele ederken izlenen yöntemlerin oldukça sıra dışı ve ustalıklı olduğunu söylemek gerekir. Örneğin jandarma takibiyle bertaraf edilemeyen eşkıya tehdidinin affetme ve eşkıyalığı bırakmayı teşvik eden (para, arazi verme gibi) yöntemlerle hafifletildiği örneklere yakın tarihimizde sıklıkla rastlanmaktadır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde de merkezi otoriteye karşı isyan ve eşkıyalık hareketleri devam etmiştir. 1960’lı yıllarda başlayan sağ-sol çatışması ve terör hadiselerinin bir devamı olarak 1978’de kurulan PKK, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı en büyük varoluşsal tehdit olarak kabul edilebilir. Devletin PKK ve onun oluşturduğu silahlı terör tehdidiyle mücadelesinde güvenlik tedbirlerinin tek başına sonuç vermeyeceği anlaşıldığından AK Parti’nin daha önceki yıllarında terör ve Kürt sorununu çözmeye yönelik bazı girişimler olmuşsa da AK Parti iktidarları döneminde sorunu çözmeye yönelik en önemli girişim, 2012 yılının sonunda dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve onun Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde adına “Çözüm Süreci” denilen şiddetsiz çözüm arayışıdır.</p>
<p>PKK terörüyle mücadelede siyasal inisiyatif AK Parti hükümetlerine gelinceye kadar geri planda kalmış, özellikle güvenlik bürokrasisi bu alanda başat rol oynamıştır. Erdoğan hükümetleri öncesinde Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel gibi siyasilerin soruna hukuki ve siyasal zeminde çözüm bulma çabası belki de bu şartların zorlamasıyla akim kalmıştır. Çözüme ilişkin siyasal girişimler ağırlıklı olarak PKK tarafından yeniden başvurulan terör saldırılarıyla da baltalanmıştır. Bu tecrübeden hareketle Erdoğan yönetimi terör örgütünün provokasyonuna imkân vermeyecek şekilde örgüt mensuplarının sınır dışına çekilmesini sürecin bir ön koşulu olarak sunmuştur. Nitekim çözüm süreci silahlı örgüt mensuplarının geriye çekilme sürecinin başlaması, durdurulması ve şehirlerdeki milis faaliyetleri eliyle terörün yeniden tırmandırılması aşamalarına indirgenebilir. Ülke içindeki silahlı örgüt mensupları tamamen sınır dışına çekilmiş ve şehirlerdeki milis faaliyetleri durdurulmuş olsaydı hiç kuşkusuz Çözüm Sürecinin başarı şansı daha fazla olabilirdi.</p>
<p>Cesur bir siyasal girişim olarak başlayan Çözüm Süreci, sürece yeterince inanmayan ve zemin kazanmak için zamana oynayan terör örgütü ve süreci baltalayarak Erdoğan&#8217;ı zayıflatmaya çalışan FETÖ unsurları gibi bürokratik provokatörlerin girişimleriyle başarıya ulaşamadan kesintiye uğramıştır. Bugün yakın geçmişe bakıldığında “Çözüm Süreci” sonlandırılmamış ancak yarım kalmış bir girişim olarak kabul edilmelidir. O kadar ki geniş toplum kesimlerinde uzun süre yeniden Çözüm Sürecine dönülme beklentisi diri tutulmuştur.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-208931" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1.jpeg" alt="" width="275" height="183" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1.jpeg 275w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1-150x100.jpeg 150w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></p>
<p>Çözüm Sürecinin başarısız olmasındaki en temel faktörlerden biri toplumsal grupların silahsızlanma sürecini yeterince sahiplenmemesidir. Bu durum başka ülkelerdeki silahsızlanma süreçlerinde de tecrübe edilmiştir. Ülkemizde Kürt kökenli vatandaşların sürece olan yoğun desteği terör örgütü tarafından bir istismar aracına, Türk kökenli vatandaşların sürece ilişkin kuşkuları yaşanan seçim süreçlerinde siyasal bir istismar aracına dönüştürülmüştür. İktidar partisi ve HDP dışında kalan siyasal partilerin süreci acımasız şekilde eleştirmesi ve baltalama girişimleri de süreci zayıflatmıştır. Bu sürecin sonuçlarına umut bağlayan Kürt kökenli vatandaşların HDP’yi güçlü bir şekilde desteklemesi de sürecin siyasal getirisinin tek taraflı fayda sağlamasına yol açmıştır. Türk kökenli vatandaşlardaki kuşku AK Parti içindeki milliyetçi muhafazakâr seçmenin uzaklaşmasına, dahası AK Parti içindeki bir kısım Kürt kökenli seçmenin de HDP&#8217;ye yönelmesine neden olmuştur. Sürece ilişkin tek taraflı toplumsal destek süreci ayakta tutmaya yeterli gelmemiş, özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihindeki sokak terörü hadiseleri ve belli bölgelerde hendek barikat eylemlerinin yoğunlaşması, güvenlik tedbirlerine ağırlık verilmesini zorunlu kılmıştır. 2015 yılının Haziran ayında yapılan genel seçimlerin ardından yeniden güvenlik operasyonlarının başlamasıyla Çözüm Süreci fiilen dondurulmuştur.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Başlangıçları ve Sorunu Ele Alışları Bağlamında İki Sürecin Karşılaştırılması</strong></li>
</ol>
<p>Çözüm Süreci, Arap Baharının siyasal ikliminde, Türkiye&#8217;nin terörle mücadeleye yönelik güvenlik operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde başlamıştır. Sürecin başında Arap Baharı etkisinin sürece bu denli etki edeceği siyasal aktörler tarafından yeterince değerlendirilememiştir. Bugün anlaşılmaktadır ki örgütün süreci baltalamasındaki en temel faktör Suriye sahasında elde ettiği kazanımların yarattığı güç sarhoşluğudur.</p>
<p>Ülke içinde ise terör örgütü ile güvenlik alanındaki mücadele günümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde yoğun bir silahlı çatışmayı içerecek unsurlar barındırmaktaydı. Çözüm süreciyle birlikte Öcalan&#8217;ın yakalandığı dönemde yaşanan çatışmasızlık dönemine (1999-2004) benzer bir sükûnet döneminin başlaması beklenmekteydi. İç siyasal iklime bakıldığında şimdi hiç kimsenin FETÖ kumpası olduğuna ilişkin kuşkusunun olmadığı Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları tüm hızıyla sürmekteydi. Hükümet cephesine göre kendi meşru iktidarına karşı darbe ve terör faaliyetlerinin kovuşturulması anlamına gelen davalar, karşı cephede AK Parti hükümetlerine muhalefet eden kesimlerin yargı eliyle sindirildiğine ilişkin bir anlatıya dönüşmekteydi. Siyasal kutuplaşma had safhadaydı.</p>
<p>Ayrıca 2014 yılında yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2015 yılında milletvekili genel seçimleri ufukta görünmekteydi. Hükümet açısından Türkiye’nin önündeki seçim takviminin sorunsuz atlatılabilmesi için yurt içinde belirli bir sükunetin sağlanması elzem görülmekteydi. İşte böylesine sıkışmış ancak yönetim açısından ciddi riskler barındıran bir konjonktürde “Çözüm Süreci”ne girişildi.</p>
<p>Dahası Çözüm Sürecine yüklenen anlam AK Parti, HDP ve diğer siyasal gruplar bakımından oldukça farklılık arz etmekteydi. Çözüm Süreci AK Partililer için terör tehdidi ve Kürt Sorununun güvenlik dışı yöntemlerle çözümü, HDP ve ona müzahir kesimler için ülke içinde statü kabulü ve öz yönetim kurma imkanına kapı aralanması, diğer siyasal gruplar içinse ülke birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdidin kontrolden çıkması anlamına gelmekteydi. Sayılan bütün iç ve dış şartlar, Çözüm Sürecinin başarısını, iyi bir strateji ve planlama olsa bile kaderin süreç lehine gelişmesine bağlıyor gibi göstermekteydi. İçeride ve dışarıda çok fazla belirsizlik ve yönetilmesi gereken pek çok hassas süreç söz konusuydu.</p>
<p>Terörsüz Türkiye Süreci ise pek çok açıdan Çözüm Sürecinden bambaşka şartlarda ortaya çıktı. Her şeyden önemlisi Çözüm Sürecine en fazla muhalefet eden Türk milliyetçiliğinin öncü partisi ve onun lideri, Terörsüz Türkiye Sürecinin baş aktörü haline geldi. AK Parti süreci destekledi ve kendi içinde ve Cumhur İttifakında ciddi bir konsolidasyona muvaffak oldu. Ana Muhalefet partisi sürece genel olarak olumlu yaklaşan bir siyasal çizgi izledi. DEM Parti ise Çözüm Sürecindekine benzer maksimalist beklentilerden uzak ve daha mutedil bir tutum takınarak siyasal tabanını provokasyonlardan uzak tutmayı seçti. Sürece muhalif kalan milliyetçi kesimlerin toplumsal desteği ise sürece ilişkin marjinal bir muhalefetin ötesine geçemedi.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208932 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken.jpeg" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken-150x84.jpeg 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Dış konjonktür bakımından ise Suriye’de Esed rejimi devrilmiş, mevcut merkezî hükümetle Suriye’deki PKK uzantısı yapı olarak bilinen PYD/YPG arasındaki güç savaşı sürse de Türkiye’nin desteklediği merkezi hükümetle PYD/YPG arasında görüşmeler devam etmektedir. Bu bakımdan Çözüm Sürecini en fazla zora sokan Suriye faktörü biraz daha hafiflemiş bir durum arzetmektedir. Gazze Soykırımı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İran Savaşı gibi dış konjonktürel krizlerin sürece olan etkisinin nispeten sınırlı ya da olumlu olacağı değerlendirilmektedir. Çözüm Sürecinden farklı olarak uluslararası toplumun yeni sürece ilgisi pek yüksek değildir. Zira Rusya-Ukrayna Savaşı gibi başka krizlere yoğunlaşan Batı ülkeleri, Trump yönetiminin Türkiye lehine tutum takınmasıyla DEM Parti cephesinin maksimalist talepler dile getirmesini teşvik eden bir pozisyonda bulunmamaktadır. Bu yönüyle yeni süreç ve aktörler daha cesur adımlarla daha güvenli bir zeminde yürümektedir.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Terörsüz Türkiye Süreci için Çözüm Sürecinden Alınan Dersler</strong></li>
</ol>
<p>Çözüm Sürecini yürüten irade, toplumsal tabanını genişletirken Akil Adamlar Heyeti marifetiyle her kesimden kanaat önderini vatandaşla buluşturan etkinliklere ağırlık vermiştir. Heyet çok geniş bir toplumsal yelpazeyi yansıtırken iş dünyasından sanat camiasına akademisyenlerden gazeteciler ve yazarlara toplumun saygın pek çok şahsiyetini sürecin halkla ilişkiler çalışmasına dahil etmiştir. Yapılan halkla ilişkiler çalışmasında sürece ilişkin toplumsal desteğin bir miktar arttırılabilirliği sağlanmış gözükse de özellikle Türk kökenli vatandaşlarda oluşan sürece ilişkin kuşkuların ve terörden zarar gören kesimlerin endişelerinin tam olarak giderilemediğini not etmek gerekir. Toplumsal desteği tam olarak sağlanamayan benzer silahsızlanma süreçlerinin siyasal halk desteği düşük kaldığı takdirde, siyasal hareketlerin bu tür süreçlerin maliyetini karşılama yeteneği düşmektedir. Terörsüz Türkiye sürecinin de bu perspektiften hareketle toplumsal desteğinin güçlü tutulması gerekmektedir. Özellikle Cumhur İttifakı partilerinin süreç nedeniyle siyasal desteklerinin erozyona uğrama ihtimali süreçte atılması muhtemel cesur adımların önünü tıkayabilecektir. Geçmiş tecrübeden hareketle Akil İnsanlar Heyeti gibi halkla ilişkiler çalışmalarının bu tip süreçlerin halk desteğini artırmada pek fazla katkısı olmadığı anlaşılmıştır. Yeniden buna girişilmemesi olumlu bir adımdır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208926 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti.jpg" alt="" width="730" height="486" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti.jpg 730w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-696x463.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>Çatışmasızlık döneminin zarar görmemesi için Çözüm Süreci boyunca terör örgütü ve uzantıları tarafından yapılan pek çok provokasyon ve alan genişletme çabası, devlet kurumları tarafından tabiri caizse soğukkanlılıkla karşılanmış ancak bu durum terör örgütünün şehirlerdeki milis etkinliğinin genişlemesine neden olmuştur. Günümüzde terör örgütünün yurtiçinde neredeyse silahlı gücünün kalmaması ve geçmişe nazaran şehirlerdeki milis faaliyetlerinin yok denecek düzeye inmesi güvenlik açısından oluşabilecek riskleri azaltmıştır. Ancak sivil ölümlerine sebebiyet veren terör saldırılarından sorumlu eski terör örgütü mensuplarının DEM Parti etkinliklerinde halkla buluşturulması ve geçmişte sivil kayıplar yaşanmasına neden olan terörist fotoğraflarının Nevruz kutlamalarında kullanılması gibi örnekler örgüte müzahir grupların provokasyon girişimlerinin söz konusu olabileceğini işaret etmektedir.</p>
<p>Sürecin uluslararası gelişmeler bağlamındaki kırılganlığına değinmek gerekirse, Çözüm Süreci döneminde başarı ihtimalini en çok zayıflatan unsurun, müzakereci bir üçüncü aktörün taraflar arasındaki müzakerelere dahil olmaması akla gelmektedir. Mevcut sürecin de yine bir uzlaştırıcı olmadan sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Arada bir uzlaştırıcı olmadan taraflar arasındaki beklenti ve talepler arasındaki uçurum sürecin sonlanmasına ve taraflar arasındaki güvenin aşınmasına sebebiyet verebilir.</p>
<p>İran savaşında Siyonist İsrail hükümeti tarafından kullanılmak istenen İran&#8217;daki bazı Kürt grupların olası bir kara savaşına dahil edilmesi ihtimali, terör örgütüne müzahir grupların Terörsüz Türkiye Sürecine ilişkin iyimserliğini azaltabilir. Türkiye&#8217;nin Suriye&#8217;de yaşanana benzer bir dış kırılganlığı önleyebilmek adına İranlı Kürtlerin dahil olacağı bir kara savaşını önlemeye dönük politikalar üretmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Genel Değerlendirme</strong></p>
<p>İyi niyetle yola çıkılmış ancak gerek baştaki stratejik planlama eksikliği gerekse de gelişen iç ve dış olumsuz konjonktür nedeniyle yarıda kalmış Çözüm Sürecinden elde edilen tecrübeyle Terörsüz Türkiye Sürecinin başarı şansının çok daha fazla olduğu düşünülmektedir. Günümüzde PKK terör örgütünün mevcut insan gücü ve kapasitesinin Türkiye için hayati bir tehdit oluşturması söz konusu değildir. Türkiye özellikle savunma sanayiinde gerçekleştirdiği ilerlemelerle örgütün ülke içindeki hareket kabiliyetini sıfıra indirdiği gibi sınır ötesindeki terör tehdidini de istese tamamen bertaraf edebilecek bir askerî güce ulaşmıştır. Bu bakımdan askerî başarı şansı sıfırlanmış bir örgütün silahsız şekilde de-radikalize edilebilmesi her iki taraf açısından kazan-kazan bir sonuca işaret etmektedir.</p>
<p>Terör örgütünün Suriye uzantısının DEAŞ’la Uluslararası Mücadele Koalisyonu bağlamında üstlenmiş olduğu misyonun, Suriye’de yeni dönem ve bölgesel yeni gelişme ve denklemlerle birlikte daha az tehdit içerdiği belirtilmelidir. Suriye’de kendisine hasım grubun uluslararası arenada Suriye&#8217;nin meşru yönetimi olarak kabul görmesi, terör örgütü açısından uluslararası desteğin minimize olduğu anlamına gelmektedir. Suriye üzerinden Türkiye&#8217;yi tehdit edecek bir manivela etkisinin daha az hissedilecek boyutlara indirgeyecek çatışma çözümcü, müzakereci ve önleyici dış politika araçlarının takip edilmesi söz konusu örgütün silahsızlanma sürecine daha bir ciddiyetle yaklaşmasını zorunlu kılabilecektir.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208927" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-300x150.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-768x384.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-150x75.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-696x348.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi.jpg 880w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Örgüt kurucusu ve benzer durumdaki örgüt üyeleri açısından “umut hakkının” dile getirilmesi, Çözüm Süreci döneminde kimsenin kolay kolay aklına gelemeyecek hukuki düzenlemelerdir. Benzer bir toplumsal bütünleşmenin sağlanabilmesine ilişkin devlet yöneticilerinin sergilemiş olduğu özgüvenli ve cesaretli tutum, bir taraftan devletin PKK tarafından oluşturulabilecek tehdidi geçmişe nazaran hayati görmediğini diğer yandan da çözüm için cesur pek çok adımın atılabileceğine işaret etmektedir. Çözüme ilişkin ortaya konulan fırsat penceresinin tüm taraflar bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Taraflar arası müzakerelerde ayrıntılı teknik düzenlemeleri içeren hususlarda müzakere konusunda uzman kurum ya da kişilerden destek alınması başarı şansını artırabilecektir. Terörsüz Türkiye sürecinin en zayıf ve riskli görünen unsuru taraflar arasında karşılıklı ve aracısız müzakere yönteminin tercih edilmiş olmasıdır. Bu bağlamda yeni çatışma çözümü yaklaşımları ve uygulamalarından yararlanılması büyük önem arz etmektedir. Bu konuda uluslararası tecrübeden de istifade edilmesi sürece ilişkin riski azaltabilecektir.</p>
<p>Çözüm Süreci Locke’çu bir devlet anlayışına ulaşmak için özgürlükleri genişleten bir perspektifle başlamıştır. Başarılı olsaydı Kürt kökenli vatandaşlarımızın Rousseau’cu bir toplum sözleşmesiyle entegrasyona giden yolda ayrılıkçı perspektifi ortadan kaldırabilecek bir fırsata dönüşebilirdi. Süreç başarılı olamadığı için siyasal iktidar Çözüm Sürecinin bitiminden itibaren Hobbes’çu güvenlik politikalarını hayata geçirmek zorunda kalmıştır. Bin yıllık devlet geleneğimizde Hobbes’çu güvenlik yaklaşımı en çok başvurulan siyaset tarzıdır. Bu yaklaşımda güvenlik ve yönetim istikrarı halkın özgürlük ve refah beklentisinin önündedir. Terörsüz Türkiye Süreci Locke’çu özgürlük, hukuk devleti ve çoğulculuk temelinde Türkiye’nin toplumsal sözleşme parantezini tüm kesimler bakımından kapatmak için tarihî bir fırsat sunmaktadır. Kendisini bu ülkeye ait hissetmeyen hiçbir toplum kesimini dışarıda bırakmayan ve herkes için refah, adalet ve özgürlükleri teminat alan bir devlet modelini elbirliğiyle hayata geçirmek için tarihî bir fırsatın eşiğindeyiz.</p>
<p>Prof. Dr. Adem Çaylak, Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/">“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
