Türkiye’nin ekonomisi son kırk yılda defalarca dalgalandı; kriz dönemleriyle yükseliş dönemleri birbirini kovaladı. Ne zaman hızlanmaya başladık, bir başka savrulma gerçekleşti. Bu döngü aslında Türkiye’nin temel sorununun bir özetidir: Biz büyüyoruz, ama sürdürülebilir büyüme üretemiyoruz. Bugün artık Türkiye için temel mesele, “nasıl büyürüz?” sorusu değil; “Nasıl istikrarlı, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir refah inşa ederiz?” sorusudur. Bunun için atılması gereken adımlar açıktır; mesele bu adımları siyasî cesaret, kurumsal kalite ve toplumsal bilinçle hayata geçirebilmektir. Sürdürülebilir refahın ilk şartı güçlü hukuk düzenidir.
Bir ülkenin hukuk sistemi ne kadar öngörülebilir ve bağımsızsa, uzun vadeli sermaye akışı da o kadar güçlü olur. Türkiye’nin yatırımcıya söylemesi gereken ilk cümle şudur:
“Bu ülkeye güvenebilirsiniz; kural dün nasılsa yarın da öyle olacak.”
Kısa vadeli düzenlemeler, anlık vergi değişiklikleri veya belirsiz idarî süreçler yatırımın en büyük düşmanıdır. Hukuk devleti güçlenmeden büyüme hızlanmaz, hızlansa da kalıcı olmaz. Yine bugün dünya ekonomisinin motoru, insan sermayesidir. Ne petrol ne altın ne de doğalgaz… Bir ülkenin kaderini belirleyen tek kaynak, insanının niteliğidir. Türkiye’nin sürdürülebilir refah için ihtiyacı olan şey, ezberci, sınav odaklı eğitim değil; üreten, tasarlayan, analiz eden, yorumlayan bir nesildir. Bu yüzden kodlama ve algoritma eğitimi ilkokula inmeli, meslekî eğitim, özel sektörle entegre edilerek yeniden tasarlanmalı; üniversiteler araştırma kapasitesine göre fonlanmalı ve gençler, küresel teknoloji yarışına dâhil olacak şekilde desteklenmelidir. Kısacası nitelikli insan gücü demek; ihracatta yüksek teknoloji payının artması, şirket değerlemelerinin yükselmesi ve verimlilik devrimi demektir.
Bir diğer önemli konu ise Türkiye’nin ihracatı artıyor, ancak katma değer hâlâ sınırlı. Dünyada sürdürülebilir refah yaratan ülkelerin ortak özelliği nettir: İleri teknoloji ürünleri üretmek. Türkiye bunu başarmak zorunda. Bu yüzden savunma sanayiindeki başarıyı sivil teknolojiye yaymak durumundadır. Yapay zekâ, biyoteknoloji, nanoteknoloji gibi alanlarda odak programlar kurmalı, KOBİ’leri teknolojiye geçişte fonlarla desteklemelidir. Tabiî en önemlisi de artık üniversite-sanayi işbirliğini zorunlu hale getirmek ve stratejik sektörlerde uzun vadeli programlar oluşturarak devleti hakem pozisyonuna getirmek durumundadır. Bu yapılmadan yüksek gelirli bir ülke olmak imkânsızdır.
Yine tarım Türkiye’nin en zayıf halkalarından biri olmaya devam ediyor. Oysa güçlü tarım, sadece gıda güvenliği değil; aynı zamanda enflasyonla mücadele ve bölgesel kalkınma demektir. Türkiye’nin sürdürülebilir refah için yapması gereken adımlar şunlardır: Tarımda ölçek büyütülmeli, parçalılık ortadan kaldırılmalıdır. Dijital tarım, sensör teknolojileri ve sulama verimliliği yaygınlaştırılmalı, çiftçi finansmanı ucuzlatılmalıdır. Tabiî en önemlisi tarım, teknolojiyle buluşturulmalıdır. Tarım sadece bir ekonomik sektör değil; stratejik bir güvenlik meselesi olarak görülmelidir.
Tarım konusu ne kadar önemli ise enerji konusu da aynı öneme sahip bence. Türkiye’nin enerji faturası ekonominin en büyük kamburlarından biri. Sürdürülebilir refah için atılacak adım açıktır: Enerji bağımlılığını düşürmek ve yeşil dönüşümü hızlandırmak. Bu yüzden bunun için güneş ve rüzgâr yatırımları iki katına çıkarılmalı; karbon ticareti ve sınır vergilerine hazırlık yapılmalı; hidrojen, enerji depolama ve batarya teknolojilerine yatırım yapılmalı ve tabiî sanayi, yeşil finansman araçlarıyla desteklenmelidir. Dünya karbon-nötr ekonomiye geçiyor; Türkiye bu treni kaçırırsa maliyet ağır olur.
Tüm bunlar bize sürdürülebilir refah için devlet kurumlarının liyakat temelli, özerk, veri temelli çalışan ve hesap verebilir bir yapıya kavuşması şartının önemini ortaya koyuyor. Merkez Bankası’ndan TÜİK’e, düzenleyici kurumlardan planlamaya kadar tüm devlet mekanizmasının bilimsel ve bağımsız çalışması, piyasa güvenini yeniden tesis edecektir. Kurumsal kalite olmadan, hiçbir ekonomi uzun süre ayakta kalamaz.
Ekonomiyi rakamlar büyütür, ama onu sürdürülebilir kılan şey kurumsal kalite, toplumsal huzur ve iç istikrardır. Türkiye’nin kutuplaşmayı azaltan, ortak aklı önceleyen, devlet-millet uyumunu güçlendiren ve güvenlik sorunlarını minimize eden bir iç iklim yaratması gerekir. Siyasî tansiyon düştüğü anda Türkiye ekonomisi her zaman hızlı toparlanmıştır; bu tarihsel bir gerçekliktir. Türkiye güçlü bir ülke.
Genç nüfusu var, girişimcilik ruhu var, coğrafî avantajı var, sanayi altyapısı var. Eksik olan tek şey; kısa vadeli düşünmeyi bırakıp büyük resmi seçebilmek. Sürdürülebilir refah; günü kurtaran politikalarla değil, 10-20 yıllık planlarla mümkündür. Bugün atılacak her adım, gelecek kuşakların Türkiye’sini belirleyecektir. Eğer Türkiye bu stratejik aklı yakalarsa, sadece büyümez; kalıcı bir refah devleti haline gelir.

