Türkiye, son yıllarda iktisadi gelişmenin önemini kavrayan önemli bir ülke haline geldi. Altyapı yatırımları, savunma sanayiindeki atılımlar, sanayileşme hamleleri ve ihracata dayalı büyüme hedefleri, devletin ekonomik büyümeyi stratejik bir mesele olarak gördüğünü gösteriyor. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kalkınma iradesini hatırlatıyor. Bir ülke, eğitimden teknolojiye, tarımdan sanayiye kadar tüm alanlarda kalkınmayı öncelik haline getirmedikçe dünya sahnesinde kalıcı bir yer edinemiyor. Bu açıdan, Türkiye’nin “ekonomik büyüme ve kalkınma” hedeflerini devlet politikası düzeyinde sahiplenmesi takdire şayan. Ancak bu noktada sorulması gereken kritik soru şu: Neden hâlâ gerçek anlamda güçlü iktisadi politikalara yönelmiyoruz? Türkiye, iktisadi gelişmenin gerekliliğini kabul ediyor ama bunu serbest piyasa ilkeleriyle değil, büyük ölçüde devletin yönlendirdiği, piyasanın alanını daraltan ve rekabeti sınırlayan yöntemlerle yürütüyor. Kredi dağıtımında, teşvik politikalarında, yatırım kararlarında devletin “kimin kazanacağına” karar veren bir hakem gibi konumlanması, uzun vadede verimliliği düşürüyor. Güçlü ekonomiler, büyümeyi sadece devlet eliyle değil, bireylerin ve girişimcilerin dinamizmiyle sağlar. Rekabetin önündeki engellerin kalkması, şeffaf ve öngörülebilir bir vergi sistemi, hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakkının mutlak korunması, yatırımların kalıcı hale gelmesinin temel şartıdır. Oysa Türkiye’de hâlâ belirli sektörlerde devletin aşırı müdahalesi, fiyat kontrolleri, kotalar ve teşviklerde keyfiyet ekonomik enerjiyi tam olarak serbest bırakamıyor.
İktisadi gelişme, sadece betona yatırımla ya da ihracat rakamıyla ölçülmez; girişimcinin özgürce karar alabildiği, yatırımcının hukukî güvence altında olduğu, inovasyonun önünün açıldığı bir ekosistemle ölçülür. Türkiye, bu noktada “gelişmeyi devlet eliyle yönlendirme” alışkanlığını bırakıp, “bırakınız yapsınlar” anlayışına doğru evrilmedikçe potansiyelini tam olarak kullanamayacak. Bugün, dünyada en hızlı büyüyen ekonomilerden bazıları, örneğin Güney Kore, Singapur, İrlanda liberal piyasa ilkelerini benimserken, aynı zamanda güçlü bir kalkınma vizyonuna da sahipler. Türkiye’nin de iktisadî gelişme hedefini liberal çerçeveye oturtması, sadece bugünün değil, gelecek kuşakların refahı için zorunludur. İktisadî gelişmeye verilen önem doğrudur; ama özgürlüğün olmadığı bir ekonomi, uzun vadede nefessiz kalır. Artık kalkınmanın motorunu, yalnızca devletin değil, özgür piyasanın da çalıştırması gerekiyor.

