<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Medya arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/medya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/medya/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 22 Jun 2026 13:47:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Medya Kutuplaşması, Halkın Haber Alma Hakkı ve Sözcü TV Tartışması</title>
		<link>https://hurfikirler.com/medya-kutuplasmasi-halkin-haber-alma-hakki-ve-sozcu-tv-tartismasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2026 13:23:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209260</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gazetecilik Yargı Makamı Değildir: Gerçeğin Peşinde mi, Sanığın Karşısında mı? 19 Haziran 2026 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;nun Sözcü TV&#8217;de katıldığı program, yalnızca siyasî açıdan değil, gazetecilik etiği ve medya kültürü açısından da uzun süre tartışılması gereken bir örnek olarak hafızalara kazındı. Programın en dikkat çekici yanı soruların içeriğinden çok, soruluş biçimiydi. Bir gazetecinin temel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/medya-kutuplasmasi-halkin-haber-alma-hakki-ve-sozcu-tv-tartismasi/">Medya Kutuplaşması, Halkın Haber Alma Hakkı ve Sözcü TV Tartışması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gazetecilik Yargı Makamı Değildir: </strong><strong>Gerçeğin Peşinde mi, Sanığın Karşısında mı?</strong></p>
<p>19 Haziran 2026 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;nun <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Bb9NV5DFMcg">Sözcü TV&#8217;de katıldığı</a> program, yalnızca siyasî açıdan değil, gazetecilik etiği ve medya kültürü açısından da uzun süre tartışılması gereken bir örnek olarak hafızalara kazındı.</p>
<p>Programın en dikkat çekici yanı soruların içeriğinden çok, soruluş biçimiydi.</p>
<p>Bir gazetecinin temel görevi gerçeği ortaya çıkarmaya çalışmak, kamu adına soru sormak ve toplumun haber alma hakkını savunmaktır. Ancak programın daha ilk dakikalarında ortaya çıkan atmosfer, birçok izleyiciye gazetecilikten çok bir sorgu odasını hatırlattı.</p>
<p>Soruların tonu, beden dili, kullanılan dil ve kurulan çerçeve; kamu adına bilgi alma çabasından ziyade, konuğu siyasî ve ahlâkî olarak mahkûm etmeye yönelik bir yaklaşım görüntüsü verdi.</p>
<p>Gazeteci ile savcı arasındaki çizgi bulanıklaştığında, gazetecilik de zarar görür.</p>
<p>Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değil, soru sormaktır.</p>
<p>Mesele, Türkiye&#8217;de medyanın neye dönüştüğü; gazeteciliğin kamusal bir hizmet olmaktan çıkıp çıkmadığı; halkın doğru ve tarafsız haber alma hakkının siyasî hesaplaşmaların gölgesinde kalıp kalmadığıdır.</p>
<p><strong>Halkın Haber Alma Hakkı mı, Siyasî Hesaplaşma mı?</strong></p>
<p>Demokratik toplumlarda medya özgürlüğünün temel gerekçesi halkın doğru, eksiksiz ve tarafsız bilgiye ulaşma hakkıdır.</p>
<p>Gazetecilik, siyasi aktörleri zorlayıcı sorular sormayı gerektirir.</p>
<p>Ancak zorlayıcı soru ile peşin hüküm arasında önemli bir fark vardır.</p>
<p>Bir gazeteci;</p>
<ul>
<li>Şüphe duyabilir,</li>
<li>Israrcı olabilir,</li>
<li>Çelişkileri gösterebilir,</li>
<li>Hesap sorabilir.</li>
</ul>
<p>Fakat bunu yaparken konuğu suçlu ilan eden bir pozisyona geçemez.</p>
<p>Özellikle &#8220;Sizi saray mı görevlendirdi?&#8221;, &#8220;Ahlâksızlık yaptınız mı?&#8221;, “Yaşınız 78 miydi”, gibi ifadelerin soru biçimine dönüştürülmesi, gazeteciliğin sorgulama hakkı ile itham etme pratiği arasındaki sınırları yeniden tartışmaya açmıştır.</p>
<p>Sorunun sert olması gazetecilik değildir. Asıl gazetecilik, sert soruyu bile adil biçimde sorabilmektir.</p>
<p><strong>Medyanın En Büyük Gücü Söyledikleri Değil, Seçtikleridir</strong></p>
<p>Bu olay aslında Türkiye&#8217;deki daha büyük bir sorunun küçük bir yansımasıdır.</p>
<p>Uzun süredir medya yalnızca haber aktaran bir araç olmaktan çıkmış, siyasî kamplaşmanın aktif bir parçası haline gelmiştir. İktidar medyası ile muhalefet medyası arasındaki ayrım giderek derinleşirken, her iki taraf da kendi kitlesine hitap eden ayrı gerçeklikler üretmeye başlamıştır. Bu nedenle artık tartışma yalnızca hangi haberin doğru olduğu değildir.</p>
<p>Asıl soru şudur:</p>
<p>Toplum neden aynı olaylara bakıp tamamen farklı gerçeklikler görebilmektedir?</p>
<p><strong>Seçici Maruz Kalma ve Kutuplaşmış Gerçeklik</strong></p>
<p>İletişim biliminde &#8220;seçici maruz kalma&#8221; olarak tanımlanan olgu, insanların kendi görüşlerine yakın medya kaynaklarını tercih ettiğini gösterir.</p>
<p>Zamanla bunun sonucu olarak;</p>
<ul>
<li>Aynı toplum içinde farklı bilgi evrenleri oluşur,</li>
<li>İnsanlar yalnızca kendi görüşlerini doğrulayan haberleri takip eder,</li>
<li>Karşıt görüşlerden gelen bilgiler otomatik olarak reddedilir,</li>
<li>Ortak kamusal gerçeklik giderek zayıflar.</li>
</ul>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de yaşanan sorun tam olarak budur.</p>
<p>İktidar seçmeni bir medya evreninde yaşarken, muhalefet seçmeni başka bir medya evreninde yaşamaktadır. Aynı ülkede insanlar, aynı olaya bakıp tamamen farklı “gerçekler” görebilmektedir.</p>
<p>Her iki taraf da kendi medyasını &#8220;gerçek&#8221;, karşı tarafı ise &#8220;propaganda&#8221; olarak görmektedir.</p>
<p><strong>Tarafsızlık Mümkün müdür?</strong></p>
<p>Elbette hiçbir gazeteci tamamen nötr bir insan değildir. Her gazetecinin bir dünya görüşü, siyasi değerlendirmesi ve kişisel kanaatleri vardır. Ancak gazetecilik etiği tam da bu nedenle vardır. Meslek etiği, kişisel kanaatlerin haber üretim sürecine hâkim olmasını engellemek için geliştirilmiştir.</p>
<p>Gazetecilik;</p>
<ul>
<li>Taraftarlık değil,</li>
<li>Amigoluk değil,</li>
<li>Linç kültürü değil,</li>
<li>Kamu adına bilgi toplama faaliyetidir.</li>
</ul>
<p>Bir gazetecinin görevi siyasî aktörleri yenmek değildir. Gazetecinin görevi toplumu bilgilendirmektir. Eğer gazeteci kendisini siyasî mücadelenin doğrudan tarafı olarak görmeye başlarsa, artık gazetecilik yapmaz; siyasî aktivizm yapar.</p>
<p>Demokratik toplumlarda her iki alanın da meşru yeri vardır. Ancak ikisi birbirine karıştırıldığında hem gazetecilik hem de demokrasi zarar görür.</p>
<p>Bu nedenle gazetecilik mesleği; doğruluk, tarafsızlık, bağımsızlık, hakkaniyet, cevap hakkına saygı ve insan onuruna bağlılık gibi evrensel ilkeler üzerine kuruludur.</p>
<p><strong>Kılıçdaroğlu Programdan Ne Kazandı?</strong></p>
<p>Programın siyasî sonuçları ayrıca tartışılabilir. Ancak görünen o ki, program boyunca kurulmak istenen baskı atmosferine rağmen Kemal Kılıçdaroğlu sakinliğini koruyarak, sorulara cevap vererek ve polemiklere kapılmayarak farklı bir görüntü ortaya koymuştur.</p>
<p>Belki de programın en dikkat çekici sonucu budur.</p>
<p>Siyasi olarak zor durumda bırakılması amaçlanan bir konuk, birçok izleyici açısından mağdur edilen ve kendisini savunmak zorunda kalan bir figüre dönüşmüştür.</p>
<p>Bu nedenle program yalnızca Kılıçdaroğlu&#8217;nun performansını değil, gazetecilik yöntemlerini de tartışmaya açmıştır. Kamuoyunun önemli bir kısmı, programı bir röportajdan çok bir hesaplaşma ve yargılama atmosferi olarak algılamıştır. Bu algı, soruların içeriğinden çok soruluş biçimiyle ilgilidir.</p>
<p>Paradoksal biçimde bu durum, hedef alınmak istendiği düşünülen siyasetçiden çok, gazetecilik yönteminin kendisini tartışmaya açmıştır. Çünkü izleyici artık yalnızca ne sorulduğuna değil, nasıl sorulduğuna da bakmaktadır.</p>
<p><strong>Asıl Tehlike: Gerçeğin Parçalanması</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorun yanlış haberden bile önce, eksik bilginin tam gerçeklik gibi sunulmasıdır. Çünkü insanlar çoğu zaman yalan haberlerden değil, yalnızca bir kısmını gördükleri gerçeklerden etkilenirler. Bir medya kuruluşu bazı bilgileri sürekli görünür kılıp bazılarını sürekli görünmez hale getirdiğinde ortaya çıkan tablo, açık propagandadan çok daha güçlü olabilir.</p>
<p>Gerçeğin parçalanması, toplumun ortak zemininin parçalanması anlamına gelir.</p>
<p><strong>Sonuç: Medya Bir Mahkeme Değil, Kamusal Bir Hizmettir</strong></p>
<p>Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasinin yaşayabilmesi için özgür, bağımsız ve etik ilkelere bağlı bir medyaya ihtiyaç vardır. Gazeteciler siyasetçileri sorgulamalıdır. Ancak gazetecilik sorgulama hakkını, yargılama yetkisine dönüştüremez. Çünkü gazetecilik bir mahkeme değildir.</p>
<p>Bir gazetecinin sadakati siyasi partilere, liderlere veya güç odaklarına değil; hakikate, kamu yararına ve halkın doğru haber alma hakkına olmalıdır.</p>
<p>Bugün sorulması gereken soru şudur:</p>
<p>&#8220;Hangi kanal haklı?&#8221; değil, &#8220;Türkiye&#8217;de medya yeniden nasıl ortak bir gerçeklik zemini üretebilir?&#8221; Çünkü gerçeği savunmanın ilk şartı, onu kendi siyasi kampımızın sınırlarına hapsetmemektir. Gazeteciliğin gücü hüküm vermesinden değil, hakikati aramasından gelir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/medya-kutuplasmasi-halkin-haber-alma-hakki-ve-sozcu-tv-tartismasi/">Medya Kutuplaşması, Halkın Haber Alma Hakkı ve Sözcü TV Tartışması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okuldaki Şiddet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ali İlkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 12:41:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[müfredat]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şanlıurfa’da 14 Nisan günü ve Kahramanmaraş’ta 15 Nisan günü okul öğrencisi olan failler tarafından korkunç silahlı saldırılar yapıldı. Türkiye’de örneğine pek rastlanmayan okul baskını olayı hepimizi dehşete düşürdü. Meydana genel olaylarla ilgili pek çok teori ortaya atıldı, yoğun bir tartışma sürecine dâhil olduk. Ben üç açıdan yorum yapmaya çalışacağım: Bireysel, Sistemsel ve Durumsal tablo. Bireysel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/">Okuldaki Şiddet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şanlıurfa’da 14 Nisan günü ve Kahramanmaraş’ta 15 Nisan günü okul öğrencisi olan failler tarafından korkunç silahlı saldırılar yapıldı. Türkiye’de örneğine pek rastlanmayan okul baskını olayı hepimizi dehşete düşürdü. Meydana genel olaylarla ilgili pek çok teori ortaya atıldı, yoğun bir tartışma sürecine dâhil olduk. Ben üç açıdan yorum yapmaya çalışacağım: Bireysel, Sistemsel ve Durumsal tablo.</p>
<p><strong>Bireysel Faktörler</strong></p>
<p>Bu iki elim olayın merkezinde fail olan çocuklar vardır. Her ikisinde de psikopatolojik bulgular vardır. Yani ikisi de ağır psikiyatrik hastadır. Bu hastalık halinin 2-3 yıllık geçmişi vardır. Şanlıurfa’daki genç anti sosyal kişilik bozukluğu belirtileri, yaygın tabirle psikopat kişilik bozukluğu göstermektedir. İ. Aras Mersinli’nin de ciddi ve oldukça ileri aşamaya geçmiş psikolojik sorunları olduğu anlaşılıyor. Okul rehberlik servisinin konu ile ilgili ifade ettiği öykü de bu durumu kanıtlıyor. İ. Aras, derin bir depresyon içinde olabilir. Bunlar ilk göze çarpan ve sergilenen vahşetin altında yatan en önemli sebeptir. Bilgisayar oyunu, bazı sosyal medya iletişimleri, TV dizileri vs. bunların doğrudan silahlı saldırıyı azmettirmesi söz konusu değildir. Söz konusu araçlar bireye cesaret verebilir, olayı tasarlama aşamasında ona ipuçları sunabilir. Ancak eline beş silah ve mühimmat alarak rastgele katliam yapmanın altında yatan faktörler olamaz. Her iki failin, akran şiddetine maruz kalması, dışlanmış olması, arkadaşlarının olmaması ve okulda kendini gösterebileceği bir faaliyette bulunmuyor olmaları da dikkate değerdir.</p>
<p><strong>Sistemsel Faktörler</strong></p>
<p>Eğitim sistemimiz, çocuğu ve genci koruma ve eğitim yaşantısında tutma üzerine kurgulanmıştır. Ortaokulda disiplin cezalarının en ağırı “<em>okul değişikliği”</em>dir. Lisede ise en ağır ceza; “<em>Örgün eğitim dışına çıkarılma cezası”</em>dır. Bu yaptırımlar belli bir sistem ile ve sıra ile uygulanarak bu son aşamaya geçirilir. Okullarımızda birinci, ikinci yaptırımlar ya da girişimler genellikle atlanır, yumurta kapıya gelince en ağır ceza gündeme gelir bu da üst kurullardan geri dönebilir. Görünür yıkıcı davranışları olmayan ama risk altında olan çocuklar vardır. İ. Aras böyle bir çocuktur. Sistemin asıl imtihanı, adı bilinmeyen kendi halinde görünen bu sessiz çocuklar üzerinden verilir. Eğitim yılı başında rehberlik servisi öncülüğünde Okul Risk Haritası çıkarılır. Buna göre bazı çalışmalar yapılır. Yıl içinde öğretmen gözlemi, çocukların sınıf arkadaşları olağan dışı davranışları fark eder ve okul rehberlik servisine, okul yönetimine bilgi verirler. Genellikle; veli (anne- baba) okula çağrılır, çok da iyi yapılandırılmamış bir görüşme yapılır… Anne-baba bu durumu kabullenmez ve olay öylece kalır. Oysa okulun durumu daha ciddiye alması gerekir. Okul, doğrudan çocuk polisine, il/ilçe Sosyal Hizmetler Müdürlüğüne kayıtlı resmi yazı ile başvurabilir. Ek olarak bazen de çağrı merkezine durumu bildirmekle yükümlüdür. Böylece mahkeme 24 saat içinde çocuk koruma kanunu uyarınca tedbir alır ve uygulanır. Böyle bir eylem için okul yönetimi ve rehberlik servisinin tam bir işbirliği yapması gerekir. Bu olayda da, yukarıdaki kurumsal başvuru yapılsa idi tahmin edileceği gibi beyaz yaka anne-baba okula hücum edeceklerdir, bunu öngören okul yönetimi çekimser davranmış olabilir. Oysa velilere daha okulun ilk günü bu gibi durumlarda ne yapılacağının açıklanması yazılı olarak bilgi verilmesi durumu kolaylaştıracaktır. Okul vaka ile ilgili gereken adımları atmamış, kurumsal sistemi devreye alamamıştır. Eğitim sistemimizde riskli çocuklar için organizasyonlar, kurumlar tanımlanmış ve fiilen bu işleri yerine getirmektedirler. Bütün bunlar yapılmış olsa belki de 9 can hayatta kalacaktı.</p>
<p><strong>Durumsal Faktörler</strong></p>
<p>Şimdi hep birlikte K. Maraş Ayser Çalık Ortaokulu’na gidelim. <em>Bir gün önce Ş.Urfa’da lise öğrencisi tarafından okul basılmış 9 yaralı var. Bu olay üzerine eğitim sendikaları bir veya iki gün iş bırakma kararı almış. Okulda öğretmenlerin bir kısmı (okula gelmeyen öğretmen sayısını bilmiyoruz) okula gelmemiş veya geç gelmiş. Nöbetçi öğretmenler görevi başında değil… Derslere giren öğretmen yok, belki de yöneticiler de okulda değil! Okulun sistemi ve düzeni bozulmuş… Çocuklar üzerindeki gözetim ve denetim yok olmuş. Bir gün önce yaşanan olay sosyal medyada, konvansiyonel medyada boy boy yayınlanıyor. Saldırgan ve eylemi romantize ediliyor. İşte bu şartlar altında İ. Aras zaten bir süredir planladığı saldırı için en uygun zaman olduğunu düşünüyor. Eylem için şartlar olgunlaşmıştır. </em>İ. Aras, hasta olabilir ama zekâsı devrededir, durumunun onun lehine olduğunu kavramıştır. Böylece, tarihe kara bir gün olarak geçecek bu elim olayı gerçekleştirmiştir. Saydığım faktörler olmasa da bu eylem gerçekleşebilirdi ancak can kaybı az veya hiç olmazdı.</p>
<p>Okullarımız, özellikle ortaokullarımız herhangi bir boşluğu kabul etmez, böyle normal akışın bozulduğu, öğretmen ve görevlilerin okulda bulunmadığı zaman dilimleri çok tehlikelidir.</p>
<p>15 Nisan 2026 Çarşamba günü tarihimize kara gün olarak geçmiştir. Bundan sonra başta eğitim sistemimiz, okul yönetimleri, kurumlar, rehberlik sistemi, ebeveynler ve öğretmenlerimiz bu günü milat kabul ederek hızla gereken tüm adımları atmalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/okuldaki-siddet/">Okuldaki Şiddet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 12:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde CHP’li belediyeler hakkında yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve gayri resmi ve ahlâkî ilişkilere dair çeşitli iddiaların kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması, yalnızca münferit vakalara ilişkin bir güvenlik veya hukuk meselesi olmaktan çıkmış; aynı zamanda daha geniş bir siyasal ve yönetsel kriz tartışmasının parçası haline gelmiştir. Farklı ölçeklerde çok sayıda belediyenin bu tür iddialarla anılması, ister [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/">Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde CHP’li belediyeler hakkında yolsuzluk, rüşvet, irtikap ve gayri resmi ve ahlâkî ilişkilere dair çeşitli iddiaların kamuoyunda yoğun biçimde tartışılması, yalnızca münferit vakalara ilişkin bir güvenlik veya hukuk meselesi olmaktan çıkmış; aynı zamanda daha geniş bir siyasal ve yönetsel kriz tartışmasının parçası haline gelmiştir. Farklı ölçeklerde çok sayıda belediyenin bu tür iddialarla anılması, ister istemez “bu durum bireysel hatalarla mı açıklanabilir, yoksa yapısal bir sorun mu söz konusudur?” sorusunu gündeme getirmektedir.</p>
<p>Bu noktada metodolojik bir ayrım yapmak gereklidir: Söz konusu iddiaların önemli bir bölümü henüz yargı süreci tamamlanmamış, kesinleşmiş mahkeme kararlarına dayanmayan dosyalardan oluşmaktadır. Dolayısıyla hukuki açıdan “suç sabitliği” ile “soruşturma veya iddia düzeyi” arasında net bir ayrım korunmalıdır. Bununla birlikte, iddiaların niceliksel artışı ve farklı belediyelere yayılım göstermesi, siyasal bilimler açısından göz ardı edilemeyecek bir kurumsal zafiyet tartışmasını beraberinde getirmektedir.</p>
<p>CHP yönetiminin bu süreçlere verdiği genel refleks ise büyük ölçüde tek bir açıklama çerçevesinde toplanmaktadır: “siyasi operasyon” söylemi. Özellikle Beşiktaş Belediyesi ile başlayan ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne uzanan soruşturmalar, bu çerçevede yorumlanmakta; Ekrem İmamoğlu hakkında yürütülen süreçler de bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.</p>
<p>Ancak burada analitik bir sorun ortaya çıkmaktadır. Farklı içerik, kapsam ve iddia düzeylerine sahip soruşturmaların tamamının homojen bir biçimde “siyasi operasyon” kategorisine dahil edilmesi hem bu kavramın açıklayıcılığını zayıflatmakta hem de kamuoyunda savunma refleksinin inandırıcılığını tartışmalı hale getirmektedir. CHP yönetiminin, siyasal iletişim literatürü açısından “aşırı genelleştirme yoluyla savunma stratejisi” uygulayarak, tüm operasyonları siyasi operasyon olarak değerlendirmesi, uzun vadede kurumsal güven erozyonuna neden olabilir.</p>
<p>Bu çerçevede CHP’nin kriz yönetimi, yalnızca hukuki süreçlere verilen tepki olarak değil, aynı zamanda örgütsel kültür ve güç ile ilişki biçimi üzerinden de okunmalıdır. Burada ortaya çıkan temel tartışma, yerel yönetimlerde elde edilen geniş ölçekli siyasal ve ekonomik gücün nasıl kullanıldığına ilişkindir.</p>
<p>Bu noktada bu olaylar çerçevesinde merkez kavramı olarak <strong>“kıtlık psikolojisi”</strong> öne çıkmaktadır. Kıtlık psikolojisi, uzun süre kaynaklara erişimi sınırlı olmuş aktörlerin, ani veya geniş ölçekli kaynak erişimi elde ettiklerinde bu kaynakları rasyonel ve kurumsal sınırlar içinde değil, çoğu zaman “tekrar elde edememe” kaygısı ile maksimum düzeyde kullanma eğilimini ifade eder. Bu eğilim, özellikle kurumsal denetim mekanizmalarının zayıf olduğu yapılarda daha görünür hale gelmektedir.</p>
<p>Bu durumu açıklamak için toplumsal hafızada yer etmiş bir analoji kullanılabilir: Yaşı elli ve üzeri olanlar iyi hatırlayacaklardır. Suyun belirli gün ve saatlerde verildiği dönemlerde, bireylerin ellerine geçen her kapla suyu depolamaya çalışması yalnızca bir ihtiyaç davranışı değil, aynı zamanda belirsizlik karşısında gelişen bir refleksin sonucudur. Bu davranış biçimi, “kaynak tekrar gelmeyebilir” varsayımı üzerine kuruludur ve bu nedenle maksimum biriktirme eğilimi doğurur. Belediyelerde de durum tam da budur. İstanbul Büyükşehir başta olmak üzere diğer il ve ilçe belediyeleriyle süren soruşturmaların üzerinden nerdeyse bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen, hâlâ yeni yolsuzluk haberlerinin ve soruşturmalarının olması, genelde kamuoyunda “bu ne tedbirsizlik” olarak tartışılmaktadır. Oysaki operasyonların sürmesi ve bir daha iktidar olamayacağız kaygısıyla yolsuzluk adeta tavan yapmıştır. Bir daha iktidar olamama kaygısı tam tersine yolsuzluğa yönelik faaliyetleri artırmıştır. Bunun sonucunda da yerelde güç sahibi olanlar ellerine geçen her fırsatı ekonomik avantaja çevirmeye çalışmaktadır. Seçimlere doğru bu tür haberleri daha çok duyacak gibiyiz.</p>
<p>Benzer şekilde, eleştirel bir perspektiften bakıldığında, bazı yerel yönetim pratiklerinde de benzer bir davranış kalıbı gözlemlendiği ileri sürülebilir. Uzun yıllar merkezî iktidar dışında kalmış, ancak yerel düzeyde önemli bir güç alanı elde etmiş siyasi yapıların, bu gücü kurumsal sınırlar ve uzun vadeli kamu yararı ilkeleri yerine, daha kısa vadeli ve yoğun kaynak kullanımına yönlendirme riski tartışılmaktadır. Bu durum, literatürde <strong>“iktidar açlığı”</strong> olarak kavramsallaştırılabilir.</p>
<p>“İktidar açlığı”, yalnızca siyasal iktidarı elde etme arzusu değil; aynı zamanda elde edilen iktidarın sunduğu idari, ekonomik ve kurumsal kaynakların yoğun ve kontrolsüz biçimde kullanılma eğilimini de kapsayan bir kavramdır. Buna paralel olarak <strong>“muhalefet yorgunluğu”</strong> ise uzun süre iktidar dışında kalmanın yarattığı örgütsel tükenmişlik, stratejik belirsizlik ve ani güç kazanımı karşısında gelişen adaptasyon zorluğunu ifade etmektedir.</p>
<p>Bu iki kavram birlikte ele alındığında, mesele yalnızca bireysel yolsuzluk iddialarına indirgenemeyecek kadar geniş bir yapısal tartışmaya dönüşmektedir. Burada temel soru, iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak, yerel yönetimlerde güç ile denetim arasındaki dengenin nasıl kurulduğudur.</p>
<p>Sonuç olarak, CHP’ye yönelik tartışmaların sağlıklı analiz edilebilmesi için iki uç yaklaşımın dışında bir metodolojiye ihtiyaç vardır. Bir yandan tüm iddiaları peşinen “siyasi operasyon” kategorisine indirgemek analitik derinliği zayıflatırken, diğer yandan her iddiayı doğrudan kesinleşmiş bir gerçeklik olarak kabul etmek de aynı ölçüde sorunludur. Bu nedenle, hem hukuki sürecin beklenmesi hem de kurumsal kültürün eleştirel bir gözle değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede asıl tartışma, yalnızca CHP’nin değil, Türkiye’de yerel yönetimlerin genel olarak güç, denetim ve kaynak kullanımı arasındaki ilişkiyi nasıl yönettiği sorusuna kadar uzanmaktadır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yolsuzluk-sarmalinda-chp-ve-kitlik-psikolojisi-uzerinden-bir-degerlendirme/">Yolsuzluk Sarmalında CHP ve “Kıtlık Psikolojisi” Üzerinden Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasal Manipülasyonun Sınırları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Berk Ünlü]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Sep 2024 11:30:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her şeyin mükemmel bilinirliğinin twitter demokrasisi ve bunun sembolik olarak temsil ettikleri, desantralize iletişim ağlarının “kurgulayıcılarını” arayan devlet otoritesi, kendini “gerçeği” ortaya çıkarmakla yükümlü sayan “mass medya”,  somut-kanıtlanabilir olgulara dayanan-rasyonel-bilimsel bilginin üreticisi unvanları ile kendi kendisine devletçi bir yaklaşımla otorite veren ve dağıtan “yüksek eğitim”, yayıncılık “ilkeleriyle” donanmış ve ciddi “sorumluluklar” üstlenmiş kimi kitap-dergi yayıncılığı,  “atomist” bir titizlik ve incelikle bilgiyi-bireyi öğrenen ve yorumlayan kendiliğim…</p>
<p>Bilgi ve bilmenin dünyalarının aktörleri hikmeti ve hakikati aramaya devam ediyor. Kendi sınırlılığım ve “objektifliğimde” ben en azından böyle görüyorum. Her aktör kendi doğruluğunun kendisini ikna ettiği bilgide siyasetten almak istediklerini de gerçekliklerinin içerisinde görebiliyor. Siyasetin içeriğinin bir çatışmalar halini sürekli ve zorunlu kıldığının varsayımında ise gerçekliğin olduğu hali işe yaramayabiliyor. Gerçeklik işlerliği kadar bir renge büründürülüyor. Bir yanıyla da gerçeklikler siyasal isteklerin içerikleri ile yeniden yaratılıyor. Halkın bize seçimler yoluyla ne söylediğinden, çok büyük rakamlardaki sosyal medya kullanımının siyasete verdiği “tekil” mesajlardan, sahiplenicisinin beklentileri ve istekleri doğrultusunda yeniden yorumlanan dinî içeriklerden yaratılan gerçeklikler. Ve sanki, eğer bir gerçeklik varsa siyasal çıkar ve beklenti ile gelişen manipülasyon tamamlayıcı bir rol üstlenebiliyor.</p>
<p>Dolayısı ile geçerli ve siyasal yaşamın mecbur kıldığı sorulardan bir tanesi de şu: Siyasal manipülasyonun sınırları var mı? Sadece ‘reel politik’çi bir makyavelist için sorulmuş soru olmamalı bu. Vasat ve ılımlı iyimser biri için de geçerli olabilir.</p>
<p>Her siyasal olgunun taraflarca algılanması ve doğası tarafları farklı noktalara konumlandırabiliyor. Uzlaşının imkânsız olması ve imkânsız olarak görülmesinin arzu edilmesi önemli bir etken oldukça, manipülasyon siyasal işlerlik alanının en önemli öğelerinden biri olarak önümüzde duracağa benziyor.</p>
<p><strong>İnsansız Sanat</strong></p>
<p>Yapay zeka konusunu izleyerek, dinleyerek ve deneyerek anlamaya çabalıyorum. Bu süreç, insan zekası ve insani olan hakkında çeşitli fikirler elde etmeme yardımcı oluyor ve özellikle hayattaki merkeziliği konusunda insanın yeri hakkında pek çok söz söylüyor. İster dinî-tanrısal, ister evrimsel, insan merkezli bir hayatta yapay zekanın “yarattıklarını” (objektif-nesnel olarak zor olsa da) olabildiğince farklı boyutlardan anlamaya çabalıyorum.</p>
<p>Konunun en önemli olan yanlarından biri sanat üzerinde gerçekleşiyor. Kreatif yazı, müzik ve görsel içeriklerinde yapay zekânın “yarattıkları” çoğunlukla “güzel” oluyor. Bunu inkâr edemem. Bu alanların farklı biçim ve üsluplarını biraraya getirme konusunu ve özellikle görsel içeriklerde neredeyse “ustaca” işler çıkarabildiklerini de&#8230; Öyle görseller türetiliyor ki, o türetilen dünyaların içinde gerçekten yaşama arzusunun içinde kalabiliyorum. Hatta bu ancak yapay zekâ tarafından türetilmiştir diyeceğim kategorilere bile alıştığımı söyleyebiliyorum. Görsel türetiminde yapay zekânın “ilerleme” yaşayıp yaşayamayacağı da önemli bir konu. Zaman bunu gösterecektir.</p>
<p>Her ne kadar “çok güzel” yaratımlar-türetmeler” ortaya çıksa da, benim için bir nokta belirleyici oluyor. İnsanın zihninden çıkmayan bir sanat eserinin, insan zihninin sonsuzluğu ve yaratıcılığından uzak kaldığını zannediyorum. İnsanın gerçek varoluşunun estetik yansımalarını hissedemeyince, algıladığım eser “sanat” olmaktan uzaklaşıyor. Şu sonuca varıyorum pek çok kez: Sanat eserinde öncelikle yaratıcı kişinin varlığını hissetmek istiyorum. Aklı, duyguları, becerileri ve evet, hepsinden öte de varoluşu…</p>
<p>Estetik haz konusunun yeni manalarının ortaya çıktığı-çıkacağı da reddedilemez. Dijital bir varlığın soyut zihninin olup-olamayacağının varsayımları günümüzün felsefe dünyalarını düşünmeye zorluyor-zorluyor olmalı. Bir yanıyla da yapay zeka öyle sanat türetme becerisine kavuşabilir ki gerçekle-gerçek ötesini ayırt edemez hale gelebiliriz. İnsan zihninin kaybolmaya mecbur tutulduğu bir zamanı işaret edebilir bu bize. Heyecanlandırdığı ve merak ettirdiği kadar korkutucu olduğunu da söylemeliyim.</p>
<p><strong>Dünyadan Haberler: Kendine Yetmesini Bilen İnsan </strong></p>
<p>Burada bir film analizini yapmayacağım. Amacım daha çok, etrafında bir “güvenceye” veya işleyen bir dünyaya sahip olmadığı halde bir iş yaratıp veya keşfedip onun etrafında hayatına kendine yeterek devam eden, filmdeki adıyla Captain Jefferson Kyle Kidd’e dair küçük bir “beğenimi” söylemek.</p>
<p>Filmde iç savaş sonrası ABD’sinin kırsalında şehirden şehre-kasabadan kasabaya (town to town) giderek insanlara “haberleri” okuyan Mr. Jefferson’ın para kazanmak (to make money) yöntemi ve uygulamaları bana “piyasa medeniyeti” insanının en zor şartlarda bile nasıl hayatta kalmasını bildiğini yer yer çok sert bir şekilde tekrar gösterdi.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın kasabalardaki insanların beklentilerinin ve meraklarının farkında olarak, çok ilgi çekici bir şekilde pek çoğu eski sayılabilecek gazetelerden haberleri kendine özgün üslubuyla ve enerjisiyle okuması, kendine yeterek hayatta kalmasını becerebilen insan tipinin ne kadar önemli ve gerçekçi olduğunu bana bir kere daha anlattı. Böyle bir hayatta kendiniz olmanız kendiniz için yeterli oluyor. Bu müthiş bir güç. Müthiş bir kendiliğine ve kimliğine güven.</p>
<p>Bir yanıyla, kasabadan kasabaya “sürüklenir” gibi görünmesinin sebepleri de belki Mr. Jefferson’ın eski bir asker olarak hayatta sadece kendiliği ile ayakta kalmasını ona bahşetmişti. İçinde saklı görünen derin özlem ve acı, hayata amaç ve “bilgi” katan bir etkene de dönüşmüş olabilir. Bir at arabası, birkaç “bozuk para” ve devam eden bir hayat.</p>
<p>Mr. Jefferson’ın yerinde, haberleri “meraklı” insanlara o anlarda okuyanın kendim olup olamayacağını sürekli sordum filmi izlerken kendime. Ben olsam nasıl yapardım? Hepsinden öte böyle bir fikir aklıma gelir miydi? Gelse bile bunu hayata geçirebilir miydim? Hiçbir zaman gerçeklikte bilemeyeceğim. Gerçeklikte bildiğim şey ise, Mr. Jefferson’ın haber okuyuculuğuna duyduğum saygı…</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/siyasal-manipulasyonun-sinirlari/">Siyasal Manipülasyonun Sınırları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1970’leri özleyenlere…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Ertaştan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2022 05:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müzisyen İlhan İrem’i geçtiğimiz günlerde kaybettik. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kendine has müziği ve yorumuyla hemen her şarkısında belli bir standardı tutturmayı başarmış iyi bir müzisyendi. Yaptığı müziği ‘senfonik rock’ olarak adlandırıyordu. Hakkında söylenenlerden ve vaktiyle Aydınlık gazetesinde kaleme aldığı köşe yazılarından takip edebildiğim kadarıyla sıkı bir solcu ve Atatürkçü idi. Veysel’in uzun ince [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/">1970’leri özleyenlere…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müzisyen İlhan İrem’i geçtiğimiz günlerde kaybettik. Ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Kendine has müziği ve yorumuyla hemen her şarkısında belli bir standardı tutturmayı başarmış iyi bir müzisyendi. Yaptığı müziği ‘senfonik rock’ olarak adlandırıyordu. Hakkında söylenenlerden ve vaktiyle Aydınlık gazetesinde kaleme aldığı köşe yazılarından takip edebildiğim kadarıyla sıkı bir solcu ve Atatürkçü idi. Veysel’in <em>uzun ince bir yol</em> olarak tarif ettiği hayatı bir ‘koridor’ olarak gören, seküler-sufi bir dünya görüşüne sahipti.</p>
<p>Vefatının ardından bir dizi taziye mesajı yayınlandı. Onu tanıyanlar, müşterek hatıralarını anlattı veya yazdı. İrem’in müzik dünyasında boy göstermeye başladığı 70’li yıllara bolca atıf yapıldı ve o yıllar özlemle yad edildi. Kimilerine göre 70’ler sevgi dolu masumiyet yıllarıydı.</p>
<p>Gerçekten öyle miydi? 70’ler sevgi ve dostluğun hüküm sürdüğü bir dönem mi idi? Televizyonun, cep telefonunun ve internetin olmadığı bir dünyada aile efradımız, ahbaplarımız ve komşularımızla muhtemelen daha çok görüşüyor, sohbet ediyorduk. Buna mukabil bugün birkaç tuşa dokunarak görüntülü sohbet edebildiğimiz dünyanın öbür ucundaki tanıdıklarımızın yüzünü görmek için bazen senelerce bekliyorduk.<img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-203267 size-medium alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/08/inCollage_20220817_111908994-300x224.jpg" alt="" width="300" height="224" /></p>
<p>70’leri özlemle yad edenler gerçekten o yılları mı özlüyorlar, yoksa gençliklerini mi? Sözgelimi 1970’lerde değil de 50’lerde yahut 60’larda genç olsalardı, 70’leri tekrar yaşamayı mı tercih ederlerdi? Hiç sanmıyorum. Aynı saiklerle ben de 90‘lı yılları özlüyorum çünkü. Sezen Aksu’nun bugün her biri birer klasik haline gelen Unutuldum, Güllerim Soldu, Vazgeçtim, Herşeyi Yak, Seni Kimler Aldı gibi şarkılarının yer aldığı <em>Gülümse</em> kasetinin jelatinini aceleyle açarken kasetin kapağına zarar vermemek için gösterdiğim özeni hatırlıyor, onu bile özlüyorum. Keşke o yıllara tekrar dönsem.</p>
<p>İnsanların ilk gençliğini, o demdeki yaşama heyecanını, enerjisini ve umutlarını özlemesini ve geri dönmek istemesini anlayabiliyorum. Fakat gerçeklere gözümüzü kapamayalım: 90‘lı yıllar, tıpkı 70’ler gibi Türkiye’nin en karanlık dönemlerinden biriydi. Allah her iki dönemi de bu millete tekrar yaşatmasın.</p>
<p>70’li yıllar kavga, ideolojik kamplaşma, sokak çatışmaları, anarşi, soygun, cinayet ve suikastler yanında, parti kapatmalar, sıkıyönetim, muhtıra, darbe gibi pek çok şeametle doluydu.</p>
<p>Siyaset böyleydi de ekonomi daha mı iyiydi sanki? Temel ihtiyaç maddelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede yokluk, kuyruklar ve karaborsa hâkimdi. Enflasyon alıp başını gitmiş, işsizlik yüksekti. Demirel’in tâbiriyle memleket ‘70 sente muhtaç’ halde gurbetçilerden gelecek dövize bel bağlamıştı. Bugün çok tabiî karşıladığımız döviz bulundurmak, ithal sigara ve içki almak-satmak gibi fiiller, bir ucu hapse kadar uzanan suçlar arasındaydı. Hal böyleyken nesini özleyeceğiz 70’li yılların?</p>
<p>70’li yıllar güzellemesi yapanlara sormak lazım: O yıllarda yapıp da şu an yapamadığımız ne var? Yahut şu an yaptıklarınızdan kaçını 70’lerde yapabilirdiniz?</p>
<p>HDP benzeri bir Kürt partisi 1970’lerde kurulabilir miydi meselâ? Kurulsa da yaşayabilir miydi? Şiddete kesinlikle bulaşmamış İslamî partilere bile tahammül edilemeyen 70’lerde, terörle arasına mesafe koymayı hâlâ başaramamış bir Kürt partisine hayat hakkı tanınacağını düşünmek fazla safdillik olur. Kapısına kilit üstüne kilit vurulan Milli Selamet-Milli Nizam-Refah ve Fazilet geleneğinden gelen bir partinin gün gelip bu ülkeyi yirmi küsür yıl tek başına idare edeceğini o yıllarda hayal edebilir miydiniz?</p>
<p>Peki ya sosyalistler? Kendilerini 1970’lerde mi daha rahat ifade edebiliyorlardı, bugün mü? Elbette bugün.</p>
<p>SSCB’nin varlığı, sosyalizmin bir gün bütün dünyaya -bu arada Türkiye’ye de- hâkim olacağı umudunu o yıllarda diri tutuyor ve sosyalistleri ideolojik olarak birbirine daha fazla kenetliyordu. Lâkin bu durum, sosyalistlerin her fırsatta kovuşturmaya uğrayarak soluğu nezaret ve hapishanelerde aldığı hakikatini değiştirmiyordu.</p>
<p>Nezaret ve hapishaneler sadece sosyalistler için değildi. Devletin demir yumruğundan ülkücüler, İslamcılar ve diğer gruplar da nasibini alıyordu. 1970’lerde yolu hapishaneye düşen, darp ve işkence gören bu kesimlerin sayısı sosyalistlerden az değildi. Bunu gazetelere ve edebiyata döküp işlemekte sosyalistler kadar mahir değildiler sadece. Necip Fazıl’ın <em>Zindandan Mehmet’e Mektubu</em> gibi örnekler de olmasa, bu ülkede yalnızca sosyalistlerin hapse düştüğünü sanırsınız. Sol, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de entellektüel hayatta baskın durumda. Son dönemde bu durum değişmeye ve aradaki açık kapanmaya başladı.</p>
<p>Sol çevrelerin ‘Üç Fidan’ olarak sembolleştirdiği Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 1972’deki haksız idamı, 70’li yıllar ile günümüz Türkiyesini mukayese için kullanabileceğimiz bir turnusol kâğıdı adeta. Bu üç genç, ideolojik saiklerle de olsa şiddete ve suça bulaşmışlardı. İddia edildiği gibi masum değildiler. Fakat işledikleri suçun cezası katiyen idam değildi. Sıkıyönetim mahkemesinin verdiği idam cezası TBMM tarafından tasdik edilmese, birkaç yıl sonra çıkacak genel afla bu üç genç özgürlüğüne kavuşacaktı. Kim bilir, belki de hâlâ aramızdaydılar.</p>
<p>1972’den farklı olarak bugün ne idam cezası var, ne sıkıyönetim mahkemesi, ne de böylesi bir cezayı kabullenecek bir kamuoyu. Üç genç, aynı suçu bugün işleseler en fazla hapis yatarlar. Hal böyle iken 70’leri bugünden daha özgür, daha insanî bulmaya devam mı ediyorsunuz? Şaşarım aklınıza.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/1970leri-ozleyenlere/">1970’leri özleyenlere…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbeler ve Medya</title>
		<link>https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 May 2022 06:11:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Darbeler olurken hiç şüphesiz medya kritik öneme sahip olur. Medya, darbelerin zemininin oluşmasında oynadığı rol ve söylemleri ile taraf olur. Taraf olduğu gibi kendini takip eden kitleyi de belirli bir görüşe yönlendirme potansiyeli taşır. Malcom X’in bu konu hakkında “Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!” söylemi yerinde olacaktır. Peki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/">Darbeler ve Medya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Darbeler olurken hiç şüphesiz medya kritik öneme sahip olur. Medya, darbelerin zemininin oluşmasında oynadığı rol ve söylemleri ile taraf olur. Taraf olduğu gibi kendini takip eden kitleyi de belirli bir görüşe yönlendirme potansiyeli taşır. Malcom X’in bu konu hakkında “<strong>Eğer dikkat etmezseniz medya, mazlumlardan nefret etmenize ve zalimleri sevmenize sebep olur!</strong>” söylemi yerinde olacaktır. Peki Türkiye’de darbeler ve medya arasında nasıl bir ilişki vardır? Medya darbelerde zalimi sevmemize yardımcı oluyor mu?</p>
<p><strong>1960 darbesi</strong> tarihimizde ilk darbe olmasa da Cumhuriyet tarihimizin ilk darbesi oldu. 1950 seçimlerinden sonra uzun soluklu CHP iktidarı son bulmuş yerine ise Demokrat Parti gelmiştir. Demokrat Parti’nin on yıllık iktidarı sonucunda ise askeri darbe ile yönetim el değiştirmiştir. Bu darbe sonrasında ise Türkiye on yılda bir sistematik olarak darbe girişimlerine maruz kalarak demokrasisi zarar görmüştür.</p>
<p>Darbeler veya darbe girişimleri yapılmadan önce toplumsal bir zemin hazırlanır. Bu, darbe metni okunduğunda tanklar meydanlarda göründüğü zaman toplumun darbeye destek vermesi için yapılır. Önce sokak eylemleri köpürtülür sonra bu eylemlerde karşıt iki grup arasında kavgalar oluşturulur. Bu eylemlerin sonucunda sokaklarda huzursuzluk olduğu gibi güvensizlik ortamı da oluşturulur. Tüm bunlar olduğunda darbeciler ‘kurtarıcı’ olarak gelir ve sözüm ona bir gecede huzur ve sükûnet ortamını sağlar. Tam bu noktada kimin kurtarıcı kimin düzeni bozan olduğunu da büyük oranda medya yönlendirir.</p>
<p>1960 darbesine giden süreç de bu yönde şekillenmiştir. Darbenin hemen ardından &#8220;Buzhanelerden toplu cesetler çıktı&#8221;, &#8220;Korkunç cinayetler aydınlanıyor: Bir çukura gömülen üç ceset çıktı&#8221; gibi haberler ile darbeye meşruiyet kazandırılmak istenmiştir. Darbenin oluşmasında büyük rol oynayan <strong>6 Eylül olayları</strong> da yine medyanın manipülasyonu ile oluşmuştur. Yine darbe sonrasında Hasan Polatkan’a ait sözde yolsuzlukların açıklanmasıyla da siyasetçilerin yıpratılması hedeflenmiştir. 1980 darbesinde darbecilere verilen destek ve <strong>28 Şubat</strong>’ta sivil yönetime tehdit şeklinde atılan manşetler ile darbecilerin yolu açılmış sivil iktidar yıpratılmıştır. <strong>27 Nisan E-muhtırası</strong> sürecinde de kimilerinin yazdığı köşe yazıları ile iktidar hedeflenmiş ve yeni bir darbenin sinyali verilmiştir.</p>
<p>Bu darbeler sırasında ise medya, elitlerin sözcüsü olarak görev alarak statükodan yana bir tavır sergilemiştir. Medyanın bu rolü gerçekleştirmede başarısını ise <strong>1980 darbesi</strong>nde darbecilerin halk tarafından alkışlarla karşılanmasında görebiliriz. Konvansiyonel medyanın çeşitlenmesi ve dijital medyanın gelişmesi ile medyanın bu işlevi de değişmiştir. 15 Temmuz’da medyanın çeşitliliği ve dijital medyanın gelişmesinin iyi bir örneği olarak yalan haberler anında ortaya çıkmış ve darbeye karşı bir direniş gerçekleşmiştir. Medya bu anlamda <strong>15 Temmuz</strong> ile bir dönüşüm gerçekleştirildiğini gösteriyor. Medya bu dönüşümü gerçekleştirmesiyle darbe karşıtı fikirlerin ve taraftarların artmasına sebep oluyorken darbe zemininin oluşmasını da engelliyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbeler-ve-medya/">Darbeler ve Medya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye gazetesinde yazmaya başlarken</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiye-gazetesinde-yazmaya-baslarken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 May 2022 09:33:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turkiye-gazetesinde-yazmaya-baslarken/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu haftadan itibaren Türkiye gazetesinde çarşamba ve cuma günleri okuyucularla buluşacağım. Bu yazıda kalem oynatırken dikkat edeceğim hususlar hakkında okuyucuları bilgilendirmek istiyorum. Yıllar önce, Yeni Şafak’taki ilk köşe yazımda (23 Temmuz 2013) şunları yazmıştım: “Ben temel insani değerler olarak hürriyet, adalet ve barışı benimsiyorum. Bu değerlerin insan onuruna yakışır, özgür, müreffeh ve şiddetin asgariye indirildiği [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiye-gazetesinde-yazmaya-baslarken/">Türkiye gazetesinde yazmaya başlarken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu haftadan itibaren Türkiye gazetesinde çarşamba ve cuma günleri okuyucularla buluşacağım. Bu yazıda kalem oynatırken dikkat edeceğim hususlar hakkında okuyucuları bilgilendirmek istiyorum.</p>
<p>Yıllar önce, Yeni Şafak’taki ilk köşe yazımda (23 Temmuz 2013) şunları yazmıştım:</p>
<p>“Ben temel insani değerler olarak hürriyet, adalet ve barışı benimsiyorum. Bu değerlerin insan onuruna yakışır, özgür, müreffeh ve şiddetin asgariye indirildiği bir bireysel ve toplumsal hayat için şart olduğunu ve pozitif içerik empoze eden değil ortak yaşama kurallarını koruyan yapıları sayesinde toplumsal çeşitliliği azami ölçüde muhafaza etmemizi sağlayacağını düşünüyorum. Ekonomik model olarak piyasa ekonomisini, siyasi sistem olarak liberal demokrasiyi savunuyorum.”</p>
<p>“Fikirlerin gücüne inanırım ve doğru olduğunu düşündüğüm fikirleri kuvvetle savunurum, ama yanlış oldukları gösterildiğinde onları terk etmekten çekinmem. F. A. Hayek’in nasihatine uyarak, elimde parçalamak için bir baltayla veya her derde deva diye sunmak için bir merhemle gazete sayfalarında olmayacağım. Yazı hayatımda hiçbir zaman kişilerle ve kişiliklerle uğraşmadım, hep fikirleri ve sistemleri hedef aldım. Burada da böyle yapacağım. P. Salin’in altını dikkatle çizdiği, ‘insanlara karşı nazik fakat fikirlere karşı acımasız olma’ ilkesine uyacağım. Kişilik haklarına daima saygı göstereceğim.”</p>
<p>Türkiye gazetesindeki yazılarımda da aynı değerlere ve ilkelere bağlı kalacağım.</p>
<p>Ama bu hususlara, yine eski yazımdan yararlanarak, birkaç şey daha ilave etmek iyi olacak.</p>
<p>Gazetelerde yazıp çizme imkânına sahip her insan bana göre bir kamusal sorumluluk altına girmekte. Bu yüzden her yazarın yapması gereken şeyler var. Bunların ilki, toptancı olmaktan kaçınmak. İkincisi, kişileri ve kuruluşları toptan değil alan, vaka, durum açısından değerlendirmek. Bu çerçevede hiçbir özneyi peşinen haklı veya haksız ilan etmemek; yani kişi ve kuruluşlara bakışta düz veya ters engizisyon mantığından uzak durmak. Ayrıca soğukkanlı, sakin olmak. Bilgi eksikliğinin ve perspektif yanlışlığının hatalı yorumlara ve değerlendirmelere yol açabileceğini unutmamak. Tevazudan ayrılmamak. Otorite istismarı yapmamak. Öğretmeye ve ikna etmeye çalıştığı kadar öğrenmeye hazır ve ikna edilmeye de açık olmak. Bu hususlarda da dikkatli olmaya çalışacağım.</p>
<p>Son olarak, özellikle şahsımla ilgili tartışmalarda çok dile getirilen bir nokta olduğu için, siyasi iktidara karşı tavrımla ilgili kısa bir değerlendirme yapmak arzusundayım.</p>
<p>Siyasi aktörlere kesin ve mutlak destek vermek veya aynı şekilde kesin ve mutlak olarak karşı çıkmak benim tarzım değil. Nitekim, mevcut iktidara karşı da pek çok eleştiri yazısı kaleme aldım. Bu yazılar, hayli geniş bir konu yelpazesine yayılmakta. Yardımcı doçentliğin kaldırılması, kaldırılma biçimi ve AB ile yapılan göçmen iade anlaşmasına itiraz gibi kamuoyunda hemen hemen tek başıma muhalif kaldığım konulardan çeşitli yargılamalara, FETÖ ile gerekli ve haklı mücadelede yapılan yanlışlara ve ihmal edilen noktalara, yanlış ekonomi politikalarına ve piyasaya yapılan iyi niyetli ama istenmeyen sonuçlar vermeye mahkûm müdahalelere kadar uzanmakta.</p>
<p>Bununla beraber, seçilmiş iktidarın peşinen yanında olduğum iki durum var. Bunların birincisi iktidara antidemokratik, demokratik kuralları ve usulleri ihlal eden müdahaleler ve ikincisi iktidarın temsil ettiği toplum tabakalarının küçümsenmesi ve dışlanması. Bu meselelerde kayıtsız şartsız iktidarın yanında yer alırım. Diğer hususlar söz konusu olduğunda ise, duruma göre, beğenimi veya eleştirimi ifade ederim. Şimdiye kadar böyle yaptım bundan sonra da aynısını yapmaya devam edeceğim.</p>
<p>Bana Türkiye gazetesi ile yeni bir yolculuğa çıkma imkânı sağlayan gazete sahibi Sayın A. Mücahid Ören’e ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın İsmail Kapan’a teşekkür ederim. Allah’tan dileğim, onların umutlarını boşa çıkarmamak ve okuyucularıma mahcup olmamak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Türkiye Gazetesi &#8211; 04.04.2022</p>
<p><a href="https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/atilla-yayla/626580.aspx" target="_blank" rel="noopener noreferrer">https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/atilla-yayla/626580.aspx</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiye-gazetesinde-yazmaya-baslarken/">Türkiye gazetesinde yazmaya başlarken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</title>
		<link>https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 05:48:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Film ve Dizi Analizleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öncelikle belirtmekte fayda var. Bu satırlar bir edebiyat yazarının elinden çıkma değil. Bir ekonomistin veya bir siyaset bilimcinin elinden çıkma da değil. Bu satırlar bir bilgisayar yazılımı kullanılarak tuşlar aracılığıyla adına harf dediğimiz sembollerin çocukluğumuzda öğrendiğimiz kodlara uygun hale getirilmesiyle hazırlanmıştır. Matrix filmi -özellikle ilk film-  sinemada birçok şeyi değiştirdiği gibi düşünce yapılarımızda da bazı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/">Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle belirtmekte fayda var. Bu satırlar bir edebiyat yazarının elinden çıkma değil. Bir ekonomistin veya bir siyaset bilimcinin elinden çıkma da değil. Bu satırlar bir bilgisayar yazılımı kullanılarak tuşlar aracılığıyla adına harf dediğimiz sembollerin çocukluğumuzda öğrendiğimiz kodlara uygun hale getirilmesiyle hazırlanmıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-84196 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2022/01/OğuzTuranYayla-Matrix-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" /></p>
<p>Matrix filmi -özellikle ilk film-  sinemada birçok şeyi değiştirdiği gibi düşünce yapılarımızda da bazı şeylerin değişmesine ve sorgulamaya başlamamıza sebep olmuştu. Acaba beynimiz gerçekten bir simülasyonun içinde miydi? 1999 yılındaki internetin ve dijitalleşmenin başlangıcı ile teknolojik inovasyonun eşiğinde olduğumuzu düşündüğümüzde bu kaçınılmaz bir durumdu. İnsanların pil olarak kullanıldığı tarlaları gördüğümüz sahnede, hiç unutmam, o zaman filme birlikte gittiğimiz arkadaşım ve tüm salon bir anda perdeye ağzımız açık baka kalmıştık. İnsanların makinelerin ihtiyaç duyduğu enerjiyi elde edebilmek için pil olarak insan tarlalarında kullanılması, beyinlerinin bir simülasyon içinde “özgür” yaşaması fikri hiç uzak gibi gelmemişti. Üzerinden 20 yıl geçtikten sonra çekilen devam filmi ile birlikte bugüne kadar Matrix hakkında ortaya atılan tüm teoriler yine konuşulur oldu. Bu sefer sorgulatmadı, acaba dedirtmedi, çünkü birer “pil” olarak “makinelerin” ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağladığımızın inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ve bundan uyanmanın bir yolunun olmadığını anlayalı çok uzun zaman olmuştu.</p>
<p>Bir pil olarak hayatımızı geçiriyoruz. Belki bir simülasyon içinde değiliz  -ya da içindeyiz bilemeyiz- bedenlerimiz de beyinlerimiz de kısmen “özgür&#8221;, fakat insan tarlalarında olmadığımızı söyleyemeyiz. Belki biraz saçma ya da belki biraz aptalca gelebilir. Devleti bir makine olarak düşünürsek bizlerin o makineye enerji sağlayan piller olduğumuz çok açık. Matrix’te olduğu gibi  “gönüllü” olarak o makineye çalışıyoruz. Nasıl mı? O zaman Matrix’e bağlanalım ve bunu hep birlikte görelim. Tabii Baudrillard&#8217;ın simulakr&#8217;ı ile.</p>
<p>Hayatının hiçbir döneminde bir araba merakı olmayan birini düşünelim. Sıradan bir insanın ulaşmasının imkânsız olduğu ya da milyonerlerin ulaşabileceği şeylere merak duymayan biri. Sıradan, içinde biraz teknoloji barındıran şeylere ilgi duyan biri. Oyun konsolları, bilgisayarlar ve niceleri. Bir türlü kurtulamadığımız pandemi dolayısıyla hareket kabiliyetini daha güvenli hale getirmek için otomobilin bundan sonraki yaşamında ihtiyaç olduğunu hisseder. Aylarca araştırmalar sonucunda otomobil fiyatları hakkında çok şey öğrenir. Fakat her seferinde karşısına ÖTV denilen irrasyonel bir “yazılım” çıkar. Anladığı şey, otomobil onun değil devletin ihtiyacıymış ki ne zaman almak istese öncelikle devlete iki tane otomobil alması gerektiği olur. Araştırmaya devam eder. Düzenli olarak piyasaları takip eder. Sıfır araçlardan ikinci el araçlara kadar tüm piyasayı öğrenir. Sonra ne mi olur? Ne zaman birine niyetlense bir hafta sonra devlet denen makinenin daha çok enerjiye ihtiyacı olduğunu öğrenir.</p>
<p>Evde kapalı kaldığı günlerde vakit geçirebilmek adına oyun konsolu almak isteyen bir başka kişi… Yine araştırır ve öğrenir. Ne mi olur? Yine ondan çok devlet denen makinenin daha çok ihtiyacı olduğunu öğrenir. Cep telefonu bozulduğu için yenisini edinmek ister. Her birini inceler. “Uzun ömürlü”, sağlam ve verilen paraya değecek bir şey olsun ister. Yine ne mi olur? O telefona kendinden çok devletin ihtiyacı olduğunu öğrenir.</p>
<p>Bu kişisel yaklaşımlar bir stereotip oluşturuyor aslında.</p>
<p>Bunun gibi daha niceleri var. İnsani heveslerin yanında artık en temel ihtiyaçlardan olan birçok şeye bizden çok devletin ihtiyacının olması çok garip değil mi? Zaman ve bilgi satılarak kazanılan aylık maaşlar için bile ay başlarını devletin daha bir hevesle beklemesi garip değil mi? Zaman ve bilgi satılarak 30 günde bir edinilen kazançtan hiçbir katkısı olmadığı halde pay istemek garip değil mi? Yediğimiz içtiğimiz şeylerden, evimize aldıklarımıza kadar pek çok şeye bizden çok devletin ihtiyacı olması ve bunları bizden zorla alması bizi bir pil yapmıyor mu? Tabii bunlar en basit örnekleri. Tüm bunlar 1999 yılında yaptığımız o sorgulamaların tam içinde olduğumuzu göstermiyor mu? Hepimiz bir pil olarak makinenin enerjimiz için yerleştirdiği insan tarlalarındayız.  O yüzden artık “acaba bir simülasyon içinde mi yaşıyoruz?” ya da “Matrix nedir?”  sorusunu sormak zaten cevabını bildiğimiz şeyler. Evet, hepimiz Matrix’te yaşıyoruz ve kırmızı haplar sadece filmlerde işe yarıyor.</p>
<p>Yeni filme gelecek olursak eğer… Madem o kadar andık bahsetmek gerekir. Film iki parçadan oluşuyor aslında. İlk kısmında yine bir makinenin daha fazla enerji isteği karşısında bir pil olan yönetmenin alenen isyanını izliyoruz. Tabii içinde yönetmenin kişisel yaşantısından kaynaklanan disforik betimlemeler yok değil. Fakat asıl önemli olanı yönetmen makineye hikayenin 3. Filmle bittiğini söylemesine rağmen filmin daha fazla enerji için yeniden üretilmesinin istendiğini söylüyor bize. İkinci parçasında ise zaten bitmiş olan bir şey ile çok uğraşmanın güzel olanı nasıl berbat bir hale getireceğini gösteriyor. Tabii daha farklı birçok okuma da yapılabilir fakat konumuz değil.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/matrixteki-piller-oguz-turan-yayla/">Matrix&#8217;teki Piller &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mülteci Düşmanlığının Oluşmasında Medyanın Rolü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/multeci-dusmanliginin-olusmasinda-medyanin-rolu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yavuz Selvi]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 2021 06:37:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/multeci-dusmanliginin-olusmasinda-medyanin-rolu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde en çok konuştuğumuz konu ve büyük ihtimal yakın gelecekte sürekli olarak gerek bizim gerekse dünyanın konuşacağı konu: Mülteciler Amerika’nın Afganistan’dan çekilme kararı almasından sonra ortada ciddi güvenlik zafiyeti oluştu. ABD başkanı Biden Afganistan hükümetine açık açık “başınızın çaresine bakın” dedi. Taliban ise çok hızlı bir şekilde ilerleyerek çok sayıda il merkezini ele geçirdi. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/multeci-dusmanliginin-olusmasinda-medyanin-rolu/">Mülteci Düşmanlığının Oluşmasında Medyanın Rolü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde en çok konuştuğumuz konu ve büyük ihtimal yakın gelecekte sürekli olarak gerek bizim gerekse dünyanın konuşacağı konu: <strong>Mülteciler</strong><br />
Amerika’nın Afganistan’dan çekilme kararı almasından sonra ortada ciddi güvenlik zafiyeti oluştu. ABD başkanı Biden Afganistan hükümetine açık açık “başınızın çaresine bakın” dedi. Taliban ise çok hızlı bir şekilde ilerleyerek çok sayıda il merkezini ele geçirdi. Afganistan’daki halk ise Taliban tarafından silah altına alınmamak için batıya doğru göç etmeye başladı.<br />
Bu göç hareketinin hedef noktaları Türkiye ve büyük ölçüde Avrupa.<br />
Bu göç dalgası başladıktan hemen sonra ülkemizde çok ciddi bir şekilde mülteci karşıtlığı söylemleri devreye girdi. Hatta bu söylemler bazen bir adım ileriye giderek sığınmacının canına kastedecek eylemlere dönüştü. Bu eylemleri ve sığınmacı düşmanlığını körükleyen unsurlar büyük ölçüde medyadır. Peki bu yabancı düşmanlığı medya tarafından nasıl körükleniyor?<br />
Yabancı düşmanlığı genel olarak birkaç iddia üzerinden geliştirilen söylemler üzerinden oluşturulmakta. Ben de bu söylemeleri son günlerde çokça duydum. Söylemleri dillendirenler değişse de iddialar hep aynıydı.<br />
İddialar genel olarak medyadaki söylemlerden beslenmekte ve oluşturulmaktadır. Medyada servis edilen bir görüntü bir olay üzerinden kişilerin yabancılar hakkında belirli kalıp fikirleri oluşuyor. Kimi zaman göçmenler bir sahilde bayraklarını açıyorlar, kimi zaman bir plajda göndere kendi bayraklarını çekiyorlar ve kimi zaman da bir ambulans kaçırarak aracı vatandaşların üstüne sürüyorlar.<br />
<strong>Acaba mülteciler neden bunları yapıyor?</strong> Gerçekten Afganistan’dan yeni gelecek göç dalgası Türkiye için bir güvenlik tehdidi mi oluşturuyor?<br />
İlk olarak sahilde Taliban bayrağı açan Afganlılardan başlayalım. Servis edilen görüntülere göre bir grup Afganistanlı Moda sahilinde Taliban bayrağı açıyor. Bu görüntüden sonra eleştiriler “bunlar Taliban’dan kaçmıyor muydu? Şimdi onların bayrağını sahillerde açıyorlar. İşte yeni gelen Afganlar orada savaştan kaçanlar değil, Taliban üyeleridir. Bunlar savaşçıdır ve ülkemize bir güvenlik tehdidi oluşturacaklardır” deniyor. Daha sonra bu görüntülerin eski olduğu ve iki grup Afgan’ın hatıra fotoğrafı çekilmek isterken bir grubun Afganistan bayrağı açtığı diğer grubun Taliban bayrağı açtığı ortaya çıktı.<br />
Bir diğer iddia ise bir Suriyelinin ambulansı kaçırarak aracı vatandaşların üstüne sürdüğü iddia edildi. Bu da çok kısa bir süre içerisinde yalanlandı ve aracı kaçıran kişinin Türk ve aklî dengesinin yerinde olmadığı açıklandı. Herhangi bir açıklama beklemeden veya şahsın kimliği üzerinde bir araştırma yapmadan böyle bir yalanı servis etmek sadece basit bir hata mıdır yoksa göçmen karşıtlığı üzerinden halkta kin ve nefret oluşturmaya yönelik provokasyon mudur?<br />
Son iddia ise bir plajda Afganlılar kendi bayraklarını göndere çekiyordu. Bu iddia da Antalya valiliği tarafından yalanlanmış ve orada diğer ülkelerin bayraklarının da olduğu ve bunu plajın kendi yönetiminin bir uygulaması olduğunu bayrağı göndere çekenlerin de Afgan olmadığını açıkladı.<br />
Bunlar tesadüf odur ki Türkiye’ye bir göç akını başladığı zaman servis edilmeye başlandı. Örnek verdiğim üç olayda da göçmenlerin Türkiye&#8217;de huzursuzluk çıkarttığı, birtakım asayiş olaylarına karıştığı gibi izlenimler verilmektedir. Bunun nedeni ise göçmenleri bir suç makinesi olarak göstererek halkta bir göçmen karşıtlığı oluşturmaktır. Tabiî ki bunun bir sebebi de buradan bir siyasî rant elde etmektir.<br />
Görüldüğü üzere üç olayda da herhangi bir suç unsuru yoktur. Her ne kadar bunların doğruları daha sonra yayınlansa da bu sefer şöyle bir iddia ortaya çıkmakta; “evet bu olaylar böyle olmayabilir ama hepsi masum değil” deniliyor. Muhakkak bu iddiada da doğruluk payı vardır. Her millette olduğu gibi göçmenler arasında suça karışmış olanlar vardır. Peki ülkemizdeki yabancıların suç oranları nedir?<br />
<strong>Bütün suçları onlar işlemiyor…</strong><br />
“İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, 2014-2017 arasında Suriyelilerin karıştıkları suç oranları %1,32. Türkiye ortalaması olan %3’ün altında yani.” Bir diğer ifade ile evet yabancılar da suç işliyor ama savaştan kaçmış ve üstüne her gün bomba yağan bir milletin psikolojisine göre çok az. Medyanın bize gösterdiği üzere her gün bir suç işlemiyorlar ya da ülkemizdeki bütün suçları onlar işlemiyor. Medyada bir Suriyeli ya da Afgan suç işlediği zaman haberin verilme şekli &#8220;Suriye kökenli biri… ya da Afgan uyruklu biri…’’ diye başlıyor. Bunu özellikle yaptıklarını düşünüyorum. Böylece büyük ihtimal kendi toplumunu akladıklarını düşünüyor.<br />
Göçmen karşıtlığı konusunda tartışmaya devam ettiğinizde karşınızdaki için tüm yabancıların suçlu ilan edilmesi onlardan birinin tek bir suç işlemesi yetiyor. Hatta ilk söz &#8220;hepsi böyle, dışarı çıkmaktan korkar olduk&#8221; deniyor. Burada suçun şahsiliği unutuluyor. Bu unutulduğu için gece bir Suriyelinin evi taşlanıyor. Hiçbir suçu olmayan ve hiçbir şeyden haberi olmayan çocuklar yaralanıyor. Ülkemizde maalesef sürekli kadın cinayetlerini veya başka suçları konuşuyoruz. Bu suçları işleyenler de genellikle kendi halkımızdan oluşuyor O zaman burada yaşayan herkese aynı ithamları yapıyor muyuz? Sadece suçu işleyene karşı bir tepkimiz oluşuyor. Doğru olan da bu. Bir yabancı suç işlediğinde de kökeni dolayısıyla yargılamak yerine sadece o kişiye tepki göstermemiz lazım.<br />
<strong>Afganlar milli güvenliğimize tehdit midir?</strong><br />
Medya son günlerde göçmen karşıtlığında Afganları kullanıyor. Afganistan’da iç karışıklık nedeniyle batıya göç başlamış durumda. En başta belirttiğim üzere bu göç hareketinin hedefi Türkiye ve Avrupa. Bu göç hareketi nedeniyle medyada ve toplumda çok sık duyduğum birkaç eleştiri var. ‘’Sınırlarımızdan ellerini ve kollarını sallayarak geçiyorlar, yeni gelenler sadece erkeklerden oluşuyor bu da Taliban üyelerinin yani ülkemize savaşçıların geldiğini göstermekte, bu bizim için ileride bir milli güvenlik krizine yol açabilir’’ deniyor. Gerçekten böyle mi?<br />
Temmuz ayında birkaç video servis edilerek Afganların sınırı çok rahat bir şekilde geçtikleri söylendi. Daha sonra ise İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasında görüldü ki bu videoların Afganistan-Tacikistan, Afganistan-İran sınırı ve İran’ın iç kısımları olduğu gözüktü.<br />
Yeni gelenlerin sadece erkeklerden oluştuğu ve bunların Taliban üyeleri olabileceği iddiası da Afganların Türkiye’de kaç senedir olduğunun bilinmemesi olabilir? Afganlar Türkiye’de Suriyeliler gibi aslında 10 senedir var olmuş değiller. Afganlar Amerikalılardan önce Rusların işgaline maruz kalmıştı. O zamanlar da Türkiye’ye göç ettiler ve o zaman da sadece erkekler geldi. Çoğumuz muhtemelen çevremizde Afganları görüyoruz. Genel olarak da aileleri yoktur. Afganistan’la Suriye’yi bir tutmamamız lazım. Afganistan ile batının arasında çok uzun bir yol var. Göç yolu oldukça tehlikeli. Hatta son zamanlarda ülkelerin sınırlarında aldıkları ekstra önlemler ile göçmenler zorlu dağları aşmak zorunda kalıyorlar. Bunu da aileleri ile yapmaları oldukça zor. Sadece erkeklerin gelmesindeki bir diğer sebep de Taliban ile PKK’yı karıştırmamızdandır. Suriye’de PYD/PKK terör örgütü ve rejimin uyguladığı terör eylemleri tüm halkı kapsarken Afganistan’da savaş daha çok erkekler üzerinden yürütülmekte. Taliban’ın amacı erkekleri silah altına almak. Kadınlara da resmen hapis hayatı yaşatıyorlar ama ifade ettiğim üzere yol çok uzun ve zorlu. Aile ile göç etmek zor. Bu yüzden erkekler kaçıyor çünkü ölüm riskleri çok yüksek. Bir diğer ifade ile buraya gelenler buraya sadece çalışmak için geliyorlar. Burada çalıştıklarını ise Afganistan’a ailelerine göndermeye çalışıyorlar. Ailelerine bakmaya çalışıyorlar. Elbette ki gelenlerin kayıt altına alınmasını destekliyorum. Ama sınırlarımızdan istedikleri gibi geçiyorlar ya da buraya sadece savaşçılar geliyor gibi söylemlerin de birer iddia olduğunu gördük.<br />
Sonuç olarak mülteci düşmanlığı görüldüğü üzere medyanın kendi servis ettiği iddialar üzerinden oluşmaktadır. Bu iddiaların her ne kadar doğru olanları kısa süre içerisinde ortaya çıksa da insanlar ya ilk başta sunulan yalan iddialara inanmaya devam ediyorlar ya da farklı iddialar üzerinden göçmen karşıtlıklarını sürdürüyorlar. Bu karşıtlığı oluşturan en önemli unsur da medyadır. Çünkü medya Afganların yaklaşık yarım asırdır Türkiye’de olduklarını söylemez. Sanki ilk defa geliyorlar gibi davranıyorlar. Burada bize düşen iddiaları sorgulamak ve doğrusunu araştırmak olmalı.<br />
Daha sonra bir göçmenin evine saldırı olduğu zaman medya ‘’işte herkesi aldınız ve ortamı gerdiniz bu sebeplerin sonucu olarak bu eylem yaşandı’’ der. Aslında eylemin oluşmasına sebebiyet veren de kendileridir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/multeci-dusmanliginin-olusmasinda-medyanin-rolu/">Mülteci Düşmanlığının Oluşmasında Medyanın Rolü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Medyanın Sınavı&#8221; &#8211; Yekta Şirin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/medyanin-sinavi-yekta-sirin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2021 07:17:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/medyanin-sinavi-yekta-sirin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün, bu yılki üniversite sınavına 2,5 milyonun üzerinde öğrencinin başvurduğunu açıklamıştı. Milyonlarca insan, çocuklarının iyi bir eğitim alması için bir yıldır bu sınava hazırlanıyordu. Bir yandan Covid sürecinin etkisi diğer yandan da öğrencilerin sınav heyecanları gençlerin kaygılarını arttıran en önemli faktörler arasında yer almaktaydı. Böylesine zorlu bir süreçte 26 Haziran’da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/medyanin-sinavi-yekta-sirin/">&#8220;Medyanın Sınavı&#8221; &#8211; Yekta Şirin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün, bu yılki üniversite sınavına 2,5 milyonun üzerinde öğrencinin başvurduğunu açıklamıştı. Milyonlarca insan, çocuklarının iyi bir eğitim alması için bir yıldır bu sınava hazırlanıyordu. Bir yandan Covid sürecinin etkisi diğer yandan da öğrencilerin sınav heyecanları gençlerin kaygılarını arttıran en önemli faktörler arasında yer almaktaydı. Böylesine zorlu bir süreçte 26 Haziran’da gerçekleşecek sınavdan 24 saat önce, 25 Haziran sabahı tüm öğrencilerin ve ailelerinin huzurunu kaçırmaya dönük bir medya manipülasyonuna şahit olduk.</p>
<p>Sözcü Gazetesi 25 Haziran Cuma sabahı saat 08.46’da kendi sosyal medya hesabından, ‘Türkiye ile Katar arasında ‘Askeri Sağlık Alanı’nda Eğitim ve İşbirliği’ protokolü imzalandı’ şeklinde bir paylaşımda bulundu. Ancak haberin başlığı biraz farklıydı; ‘Katarlı gençlere Türkiye’de sınavsız tıp eğitimi hakkı verildi’. Sözcü’nün bu haberi kısa bir süre içinde farklı haber sitelerinde de görüldü. Yaşananları doğal bir habercilik olarak nitelendirmek yerine manipülasyon olarak ifade etmememize neden olan editoryal müdahale bu dakikadan itibaren kendini göstermeye başladı. Bahsi geçen anlaşmanın gerçekte askerî bir anlaşma olmasına rağmen haber siteleri başlıklarında bu durumu ifade etmekten kaçınmayı tercih etti ve haberi, yapılan anlaşmanın tüm Katarlı gençleri kapsadığı şeklinde gösterme yarışına girdiler.</p>
<p>Örneğin <em>T24 sitesi</em> 09.20’deki paylaşımında ‘Protokol onaylandı: Katarlı gençler, Türkiye’de sınavsız tıp okuyabilecek’ başlığını kullandı. Kendi haberlerinin içinde Türkiye ile Katar arasında imzalanan anlaşmanın askeri sağlık alanında yapıldığını belirtmesine rağmen <em>Euronews</em>, Türkçe sosyal medya hesabından paylaşım yaparken bu gerçeği başlığa çekmekten imtina ederek; ‘Katar vatandaşları Türkiye’ye tıp, diş hekimliği, eczacılık, veterinerlik ve hemşirelik eğitimi için gönderilecek. Protokolde sınav şartı yer almıyor’ ifadelerini kullandı. <em>Halk Tv</em> de benzer bir şekilde ‘Katarlı gençlere Türkiye’de sınavsız tıp, diş hekimliği ve eczacılık eğitimi hakkı verildi’ başlığıyla haberi okuyucularına duyurdu. Yine <em>Tele 1 Televizyonu</em> da kendi hesabından, ‘Katarlı gençler, Türkiye’de sınavsız tıp okuyabilecek’ şeklinde haberi kamuoyu ile paylaştı. <em>Birgün Gazetesi</em> ise muadilleriyle aynı başlıkları kullanırken kendine has bir fark yaratarak kullandığı görselle manipülasyonun etkisini arttırmaya çalıştı. <em>Birgün</em> ‘Yeni protokol onaylandı: Katarlı gençler, Türkiye’de sınavsız tıp eğitimi alabilecek’ şeklinde tweetle bu haberi duyururken haberin görseli olarak geleneksel Arap kıyafeti giyen, yüzleri peçeli, başları sarıklı iki erkek Arap gencinin fotoğrafını kullandı.</p>
<p>Özellikle Batı’daki iletişim çalışmalarında gerek medyada gerekse sinema alanında Batı’nın Doğu temsillerine ilişkin oldukça geniş bir literatür oluştu. Bu akademik çalışmalarda Doğu’nun ve doğu coğrafyasına dair geleneksel yapıların karikatürize bir şekilde sunulmasının, Coğrafyanın doğusunda yaşayanların stereotipleştirilmesinin biz ve onlar yargısına dayandığı ortaya konmuştu. Yani bir tarafın eğitimli, iyi, üstün ‘ötekinin’ ise cahil, eğitimsiz, düşük olduğu varsayılmaktaydı. <em>Birgün</em>’ün kullandığı görsel tam olarak böylesi bir bakış açısına sahip olduklarını göstermekte. Medyanın haberin etkisini arttırmak için görsel tercihlerinde çok da titiz davranmadığını görüyoruz.  Yeri geliyor bir ülkeyle ilgili haberlerde haberin içeriğiyle hiçbir ilgisi olmayan, o topluma hakaret olabilecek görseller kullanılıyor. Yeri geliyor Avrupamerkezcilikle doğuya, erkek egemen bakışla kadına, ırkçılıkla göçmenlere karşı medyanın hoyratça bir tavır takındığını görüyoruz.</p>
<p><strong>Duyulanla değil bilinenle siyaset yapmak</strong></p>
<p>Konuyla ilgili haber sitelerinde yer alan haberlerin ardından bu kez siyasiler konuya dahil olmaya başladı. Önce İYİ Parti  Adalet ve Hukuk Politikaları Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Bahadır Erdem, sorumlu bir siyasetçi gibi davranıp herhalde konuyu araştırma gereği duymadan bir paylaşımda bulundu; ‘Katarla imzalanan protokole göre, Katarlı gençler Türkiye’de sınavsız Tıp; Eczacılık ve Diş Hekimliği fakültelerine girebilecek. AKP milletin gençlerine kendi vatanlarında ikinci sınıf muamele yapıp Katarlıları Türk üniversitelerinde doktor yapamaz. Gençler bu rezilliğin hesabını sorar!’</p>
<p>Erdem’in açıklamasındaki ‘gençler bu rezilliğin hesabını sorar’ ifadesi, gençlerin ne yapacağından çok ne yapması gerektiğine dair beklentisini göstermekte. Çünkü Erdem hem hukuk profesörü hem de önemli mevkide siyaset yapan bir isim. Duyduğu haberle ilgili yorum yapmadan önce bu haberin doğru olup olmadığını araştırması beklenir. Bir hukuk profesörünün gerçekle ilgisi olmayan bir konuda, bu kadar kolay açıklama yapması siyasi fayda temin etmeye çalışmaktan öte başka türlü nasıl anlaşılabilir? Aksi takdirde Erdem gibi tecrübeli bir ismin gördüğü, duyduğu her şeye inandığını kabul etmek onun birikimiyle izah edilmesi zor bir durumdur.</p>
<p>Son yıllarda siyaset medya ilişkisinde en çok başvurulan kavramlar arasında yer alan Post Truth çalışmalarında örnek gösterilecek bu olaya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da dahil olması olayın boyutunu biraz daha arttırdı. Kılıçdaroğlu, yaptıkları haberin yalan olduğunun ortaya çıkmasıyla okuyucularından özür dilemek zorunda kalan <em>T24</em>’ün haberini alıntılayıp, hükümete yüklenmeye çalıştı. Kılıçdaroğlu da İYİ partili Erdem gibi olayın doğrusunu öğrenme gereği duymadan mesajını paylaştı. Ana muhalefet partisi lideri böylece yaptığı açıklamayla sınav öncesi ortaya atılan bir yalanın yaygınlaşmasına katkı sağlamış oldu. Ülkeyi yönetmek iddiasındaki insanların nasıl oluyor da bu denli özensiz davranabildikleri kolay anlaşılır durmuyor.</p>
<p>Daha da tuhafı yaşananların doğrudan muhatabı olan Milli Savunma Bakanlığı konuyla ilgili yaptığı açıklamada Katarlıların tıp fakültelerine sınavsız ve ücretsiz gireceği tartışmalarının gerçek olmadığını, anlaşmanın Katar Silahlı Kuvvetleri&#8217;nde görev yapmak üzere eğitim alacak askeri personel ve askeri öğrencileri kapsadığı belirtmiş olmasına rağmen siyasetçilerin ve medya mensuplarının bu yanlıştan geri adım atmamaları. Paylaşımlarını silmemeleri. Sınava giren öğrenci ve ailelerinden gereksiz bir şekilde gündemlerini meşgul etmelerinden ötürü özür dilememeleri. Medyanın ve siyasetçilerin yaygınlaştırdıkları haberin yanlış olduğu kanıtlanmasına rağmen bu hatalarını düzeltmemeleri.</p>
<p>Tüm bu yaşananlar karşısında gerçek olmadığı anlaşılacak bir haberin, daha doğrusu yalan haberin neden yapıldığını konuşmak gerekmiyor mu? Gazeteciler neden yalan haber yapar? Gazeteciliğin temel ilkeleri bakımından kamuoyu ile paylaşılan haberin doğruluğu en önemli kriterdir. Bazı haberlerle ilgili yanılmalar olabilir. Medya kuruluşları bu tip durumlarda düzeltme yoluna giderler. Ancak yaşanan son hadisede olduğu gibi hiçbir şey olmamış gibi davranılması dünyanın gelişmiş hiçbir medya ortamında normal bir durum olarak görülemez. Büyük bir toplumsal kesimi ilgilendiren bir konuda bu kadar rahat yalan haber üretilmesi ve akabinde siyasetin de bu yalan haberi yaygınlaştırma gayreti, haliyle medyanın yalan haber üretmesinin siyasetle bir ilişkisi olup olmadığı konusunu gündeme getiriyor.</p>
<p>Maalesef Türkiye’de gerek 27 Mayıs darbe döneminde gerekse 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin gerçekleştiği yıllarda medya çok sağlıklı bir sınav veremedi. Türk medyasında darbelere ne kadar ihtiyaç duyulduğu, darbe yapmanın topluma sağladığı faydalar, darbecilerin aslında ne kadar demokrat insanlar olduğuna dair yazılar yayımlandı.</p>
<p>Türkiye’de yalan haber üretme konusunda medyanın sicili zaten pek iyi sayılmaz (27 Mayıs’ta öğrencilerin kıyma makinalarından geçirildiğini bizim medyamız yazmıştı). Artık Türk medyasının bu kötü sicilinden sıyrılıp, doğru, objektif, güvenilir habercilik adına aparat olma görevini reddetmesi gerekiyor.</p>
<p>Özetlersek medya kelimenin tam anlamıyla 2021 YKS’de sınavda kaldı.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/medyanin-sinavi-yekta-sirin/">&#8220;Medyanın Sınavı&#8221; &#8211; Yekta Şirin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
