<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap İncelemeleri arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/kitap-incelemeleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/kitap-incelemeleri/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Mar 2026 11:32:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 11:32:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208832</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Rabia Nur Kartal’ın Akademisyen Kitabevi tarafından 2025’te yayınlanan Liberal Devletin Devlet ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri adlı kitabı, Türkiye’de liberalizm tartışmalarına önemli bir katkı sunan, başarılı ve dikkat çekici bir çalışma. Kitap, esas itibarıyla, yazarın doktora çalışmasına dayanmakta. Eser klasik liberalizmin savunduğu sınırlı devlet fikrini anarko-kapitalist perspektiften sorgulayan teorik bir inceleme niteliği taşımakta. Yazarın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/">“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Rabia Nur Kartal’ın Akademisyen Kitabevi tarafından 2025’te yayınlanan <strong><em>Liberal Devletin Devlet ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri </em></strong>adlı kitabı, Türkiye’de liberalizm tartışmalarına önemli bir katkı sunan, başarılı ve dikkat çekici bir çalışma. Kitap, esas itibarıyla, yazarın doktora çalışmasına dayanmakta. Eser klasik liberalizmin savunduğu sınırlı devlet fikrini anarko-kapitalist perspektiften sorgulayan teorik bir inceleme niteliği taşımakta. Yazarın temel sorusu gayet açık: Liberalizm gerçekten devleti sınırlayabilir mi, yoksa devlet var olduğu sürece özgürlük ideali kaçınılmaz biçimde zedelenir mi? Bu soru etrafında şekillenen kitap, liberal düşünce geleneğinin içindeki önemli ve konunun uzmanı olmayanlar tarafından çoğu zaman gözden kaçırılan bir gerilimi tartışmaya açmakta.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-208833" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-204x300.jpeg" alt="" width="204" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-204x300.jpeg 204w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-150x220.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568-300x440.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/WhatsApp-Image-2026-03-16-at-14.01.31-e1773659785568.jpeg 312w" sizes="(max-width: 204px) 100vw, 204px" /></p>
<p><strong>Kitabın Ana Tezi</strong></p>
<p>Kitabın ana fikri, klasik liberalizmin savunduğu minimal devlet modelinin kendi içinde çelişkiler barındırdığıdır. Klasik liberal düşünce bireysel özgürlüğü, özel mülkiyeti ve gönüllü mübadeleyi savunur. Ancak, aynı liberal düşünce, bu düzeni korumak için devlete belirli görevler verir: Güvenlik sağlama, hukuk düzeni kurma ve mülkiyet haklarını koruma gibi. Anarko-kapitalist bakış açısına göre işte bu noktada bir sorun ortaya çıkar. Çünkü devlet, bu görevleri yerine getirirken zor kullanma tekeline sahip bir kurumdur ve bu tekel, doğası gereği, zamanla genişleme eğilimi içindedir. Hatta genişlemesi, başka bir deyişle, devletin özgürlükleri geriletecek biçimde büyümesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Yazar, bu çerçevede, devletin doğası gereği genişleyen bir yapı olduğunu savunan anarko-kapitalist argümanları ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Devletin başlangıçta sınırlı yetkilere sahip olsa bile zamanla yeni yetkiler talep ettiği, vergileri artırdığı ve ekonomik hayata müdahale ettiğini önce gelen yazarlara atıfla ileri sürmektedir. Bu nedenle kitap, minimal devletin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve devletin varlığının kaçınılmaz olarak özgürlüğü tehdit ettiği sonucuna ulaşmaktadır.</p>
<p>Bu yaklaşım özellikle Murray Rothbard, David Friedman ve Hans-Hermann Hoppe gibi öncü anarko-kapitalist düşünürlerin savunduğu teorik çerçeveyle uyumludur. Kitap, bu düşünürlerin fikirlerini Türkçe literatüre taşıma bakımından da önemli bir işlev görmektedir. Böylece, bir anlamda, bir boşluğun doldurulmasına da ciddi katkı sağlamaktadır.</p>
<p><strong>Kitabın Güçlü Yönleri</strong></p>
<p>Kitabın en güçlü yönlerinden biri, teorik tartışmaları açık ve sistematik biçimde ele almış olması. Yazar liberalizm, devlet teorisi ve anarko-kapitalizm arasındaki ilişkileri yalnızca ideolojik bir polemik olarak değil, felsefi bir problem olarak de ele almaya ve incelemeye çalışmaktadır. Bu yaklaşım hiç kuşku yok ki kitabın akademik değerini artırmaktadır.</p>
<p>Kitabın ikinci güçlü yönü, Türkiye’de hayli az tartışılan bir düşünce akımını ele almasıdır. Anarko-kapitalizm dünya literatüründe nispeten geniş bir tartışma alanına sahip olsa da Türkçe akademik çalışmalarda bu konuya ayrılmış kapsamlı metin sayısı -kitap ve makale olarak- çok sınırlıdır. Bu nedenle, Kartal’ın çalışması, özellikle siyaset felsefesi ve liberteryen düşünceyle ilgilenen okuyucular için önemli bir kaynak ve referans noktası oluşturmaktadır.</p>
<p>Üçüncü olarak kitap, liberal düşüncenin kendi içindeki gerilimleri görünür kılmaktadır. Liberalizm bir yandan devleti sınırlamak isterken diğer yandan devletin varlığını kabul eder. Bu ikili yapı ve iki şeyin birbiriyle bağdaştırılması fikir tarihi boyunca liberal düşünürlerin üzerinde tartıştığı bir mesele olmuştur. Kartal’ın çalışması bu tartışmayı sistematik biçimde ortaya koyarak okuyucuyu konu hakkında düşünmeye sevk etmektedir.</p>
<p><strong>Kitabın Zayıf Yönleri</strong></p>
<p>Bununla birlikte, kitabın bazı tartışmalı yönleri de var. Öncelikle anarko-kapitalist eleştirinin güçlü biçimde sunulmasına karşın klasik liberal devlet savunusunun aynı ölçüde ayrıntılı biçimde tartışılmadığı söylenebilir. Oysa, minimal devlet fikri yalnızca pratik bir uzlaşmaya değil, aynı zamanda güçlü bir felsefi temele dayanır. Özellikle Locke, Hume, Hayek ve Nozick gibi düşünürlerin devletin neden gerekli olduğunu açıklayan argümanları daha ayrıntılı biçimde ele alınabilirdi.</p>
<p>İkinci olarak, anarko-kapitalist modelin fiiliyatta uygulanabilirliği konusunda daha kapsamlı bir değerlendirme yapılması faydalı olabilirdi. Anarko-kapitalist -yani devletsiz- bir toplumda bedavacılık problemi ve ihtilafların çözülmesinin en sonunda nihai bir karar verme otoritesine yol açacağı görüşü ayrıntılı biçimde el alınabilirdi. Keza, hemen her toplumda bazı insanların yönetme ve çoğu insanın yönetilme eğilimlerinin-taleplerinin nelere yol açabileceği de değerlendirilebilirdi. Güvenlik hizmetlerinin tamamen piyasaya bırakılması veya hukuk düzeninin özel kurumlar tarafından yürütülmesi gibi öneriler teorik açıdan ilginç olsa da pratikte önemli sorunlar doğurabilir. Bu sorunların daha ayrıntılı biçimde tartışılması kitabın analitik gücünü artırabilirdi.</p>
<p><strong>Klasik Liberal Bir Eleştiri</strong></p>
<p>Klasik liberal perspektiften bakıldığında anarko-kapitalist eleştirinin en önemli sorunu, devletin tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olduğu ve bunun özgürlüğü garanti edeceği varsayımıdır. Oysa klasik liberal düşünürlerin büyük kısmı devletin tamamen ortadan kaldırılmasının imkânsız olduğunu ve devletin yokluğunun değil, ancak sınırlı bir devletin özgürlüğü güvence altına alabileceğini savunmaktadır.</p>
<p>Bu görüşe göre devletin varlığı değil, devletin sınırlarının belirsiz olması özgürlüğü tehdit eder. Hukukun üstünlüğü, anayasal sınırlamalar ve kuvvetler ayrılığı gibi kurumlar tam da bu nedenle geliştirilmiştir. Minimal devlet fikri, devletin gücünü sınırsız şekilde artırmayı değil, devleti bireysel hakları korumakla sınırlandırmayı amaçlar.</p>
<p>Klasik liberal düşünürler, ayrıca, güvenlik ve adalet gibi bazı önemli kamusal hizmetlerin tamamen piyasaya bırakılmasının baz sorunlar yaratabileceğini de ileri sürerler. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak bir kamu otoritesinin doğması olabilir. Bu nedenle düşünürler devletin tamamen ortadan kaldırılması yerine, bireysel özgürlükleri koruyan anayasal ve sınırlı bir devlet düzenini daha gerçekçi bir çözüm olarak görürler. Devletin ekonomik alanda büyümesini önlemek için de anayasal iktisat teorisinin önerilerinden yararlanmak düşünülebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Rabia Nur Kartal’ın çalışması, geniş anlamda liberal düşünce içindeki önemli bir teorik tartışmayı gündeme getiren değerli bir katkı. Kitap yalnızca anarko-kapitalist düşünceyi tanıtmakla kalmamakta, aynı zamanda liberal devlet fikrinin sınırlarını sorgulamayı da teşvik etmektedir. Bu tür çalışmalar, düşünce dünyasının gelişmesi açısından son derece önemlidir. Nihayetinde gerçek hiçbir kişinin ve hiçbir yaklaşımın tekelinde değildir ve fikirler ancak eleştiri ve tartışma yoluyla gelişebilir ve olgunlaşabilir.</p>
<p>Kartal’ın kitabı, Türkiye’de siyaset felsefesi alanında daha fazla teorik tartışmanın yapılması gerektiğini hatırlatan bir çalışma niteliğindedir. Liberalizm, devlet ve özgürlük üzerine yürütülen bu tür entelektüel çabalar, düşünce hayatımızın zenginleşmesine katkı sağlamaktadır. Bu nedenle kitap, yalnızca ileri sürdüğü tezler açısından değil, cesur bir teorik tartışma başlatma çabası bakımından da takdire şayan bir entelektüel girişim olarak görülmelidir. Bu tür çalışmaların çoğalması hem akademik dünyamız hem entelektüel hayatımız ve hem de kamusal tartışma kültürümüz açısından son derece sevindirici bir gelişme olacaktır.</p>
<p>Rabia Nur Kartal’ı bu başarılı çalışması için gönülden tebrikler diyorum. Kartal’ın kitabını meşgul olduğu konularla ilgilenen herkese hararetle tavsiye ediyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-devletin-devlet-ile-imtihani-anarko-kapitalist-bir-elestiri-bir-degerlendirme/">“Liberal Devletin ‘Devlet’ ile İmtihanı: Anarko-Kapitalist Bir Eleştiri”: Bir Değerlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostoyevski’nin Hapishanesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 08:54:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208716</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın en ünlü yazarlarının çoğunun tutuklandığını, zindanlara atıldığını, işkence gördüğünü biliyoruz. Herhâlde yaşadıkları zamanlarda yazdıkları ve davranışları, yöneticilerin hoşuna gitmemiştir. Sokrates, Sade, Oscar Wilde, Dostoyevski, Çernişevski; Türkiye’de Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğerleri… Özellikle ülkemizde hapse atılan yazarlar listesini daha da zenginleştirebiliriz, çünkü bizde de yazarlar her zaman rejim karşıtı ve tehlikeli insanlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/">Dostoyevski’nin Hapishanesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın en ünlü yazarlarının çoğunun tutuklandığını, zindanlara atıldığını, işkence gördüğünü biliyoruz. Herhâlde yaşadıkları zamanlarda yazdıkları ve davranışları, yöneticilerin hoşuna gitmemiştir. Sokrates, Sade, Oscar Wilde, Dostoyevski, Çernişevski; Türkiye’de Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğerleri… Özellikle ülkemizde hapse atılan yazarlar listesini daha da zenginleştirebiliriz, çünkü bizde de yazarlar her zaman rejim karşıtı ve tehlikeli insanlar olarak görülmüştür. Yazarları hapse atan yöneticiler, keşke hapse attıkları bu yazarları okusalar ve ufuklarını genişletebilselerdi&#8230; Ama biliyoruz ki bugün Nazım Hikmet’i hapse attıran yöneticilerin adları anılmamaktadır, ama adı geçen bu yazarlar adlarıyla, eserleriyle her zaman aramızdalar. Misal bugün Nazım Hikmet’i 1938-1951 yıllarında hapiste tutan Adalet Bakanlarını tanıyan kimse var mı?</p>
<p>Hapiste olduğum yıllarda dünya edebiyatı okurken, Dostoyevski’nin bir dönem hapishanede kaldığını öğrendiğimde hapishanede ilk kez bir keramet aramaya başlamıştım. Vakti zamanında o da bizler gibi, 19. yüzyıl Rusya’sında devlet düzenini yıkmaya çalıştığı gerekçesiyle tutuklanmış ve Sibirya hapishanelerine gönderilmişti. Dostoyevski 1850’li yıllarda Çar I. Nikola’nın baskıcı yönetimi altında, siyasal ve toplumsal reform hareketlerinin etkisi altında kalmış ve bu hareketi yürütenlerin toplantılarına katılmıştı. Bu grubun adı Petraşevski idi. Uzun soruşturmalardan sonra aralarında Dostoyevski’nin de bulunduğu 21 kişinin kurşuna dizilmeleri kararlaştırılır. Dostoyevski’nin, cezaların indirilmesine ilişkin Çarlık fermanının açıklanmasından önce kurşuna dizilme hazırlıkları sırasında yaşadığı korku dolu anlar belleğinde silinmez izler bırakır. Eserlerinin sayfa aralarında bu korkunun olağanüstü anlatımına rastlarız. Dostoyevski’nin ölüm cezası Sibirya’nın Omsk bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıllık askerlik hizmetine çevrilir.</p>
<p>Bazı edebiyat tarihçileri Dostoyevski’nin yazarlığını ve edebiyatını iki döneme ayırır: hapishaneden önce ve hapishaneden sonra. Daha da somutlaştırmak açısından, hapishane anılarını anlattığı <em>Ölü Evinden Anılar</em> romanından önce ve sonra da diyebiliriz. Dostoyevski hapishanenin üzerinde yarattığı etkiyi şöyle tanımlar:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Bu dört yıla gelince, ben onları diri diri gömüldüğüm, bir tabutta kapatıldığım bir dönem sayıyorum. Ne korkunç bir dönemdi bu. Hapishane bende birçok şeyi öldürdü, birçoğunu da meydana çıkardı. Bu benim ödülümdür ve ben ona lâyık oldum.”</em></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208722 " src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825.jpeg" alt="" width="296" height="193" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825.jpeg 219w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825-150x98.jpeg 150w" sizes="(max-width: 296px) 100vw, 296px" /></p>
<p>Dostoyevski’nin ödülüm dediği şey, hapishane sonrasında yazdığı<em> Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler </em>ve diğer romanlarıdır<em>. </em>Tüm bu hapishane ve sürgünlük sürecini<em> “Hapishane çöplüğünde altın buldum.” </em>diyerek özetler.</p>
<p>Yazar Henri Troyat <em>Dostoyevski</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin hapishane yaşamına ilişkin şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Dostoyevski yaşamının en yararlı dört yılını, hırsızların gammazların, katillerin meydana getirdiği bu hayvanlar topluluğu içinde geçirmiştir.”</em> (Henri Troyat, <em>Dostoyevski,</em> İletişim Yay., s. 146)<strong>  </strong></p>
<p>Edward H. Carr ise <em>Dostoyevski </em>adlı kitabında şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Hapishane, Dostoyevski’nin şimdiye dek duyduğu her türlü ahlâkî değeri yıktı. Toplumun erdem ve kötülük kategorileri artık ahlâk çizgisinin iki zıt kutbu gibi görünmüyordu; aslında bunların biri diğerini olanaksız kılan şeyler olmadığı bile açıktı. Dostoyevski ilk kez <em>Ölüler Evi</em>’nde, yalnızca insan yasasının değil, fakat genellikle kabul edilen ahlâkî değerlerinde yetersizliğini görmeyi, iyinin ve kötünün alışılmış tanımlamalarının sınırından ötede bir gerçek aramayı öğrendi. <em>Suç ve Ceza</em>’nın yükünü oluşturacak olan ahlâkî sorunun ilk donuk, belirsiz parlamalarını burada yakaladı.”</p>
<p>Stefan Zweig ise <em>Üç Büyük Usta</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin farklı bir yanını anlatır:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Dostoyevski Saint-Petersburg’a döndüğü zaman büsbütün unutulmuştu artık; edebiyat alanındaki koruyucuları onu terk etmişlerdi, dostları dağılıp gitmişti. Onu sürükleyip götürmüş olan dalgadan cesaretle, kuvvetle kendini kurtarmayı bildi. <em>Ölüler Evinden Anılar</em>’ı, bir kürek mahkumunun hayatını anlatan bu ölmez eser, Rusya’yı uyuşuk kayıtsızlığından çekip çıkarabildi. Bütün millet Rus dünyasını dümdüz ve sakin yüzeyi altında çeşit çeşit işkencelerin yer aldığı cehennemi bir tabakanın bulunduğunu dehşetle gördü. Suçlamaların alevi Kremlin’e kadar yükseldi; çar bu kitabı okurken göz yaşlarını tutamadı; herkesin ağzında Dostoyevski adı dolaşıyordu.” (Stefan Zweig,<em> Üç Büyük Usta, </em>İş Kültür Yay., <em>s</em>.103.)</p>
<p>Dostoyevski <em>Yeraltından Notlar</em> kitabında sanki tüm bu olup bitenlere bir cevap vermek ister:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna dek götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda.” der. Belki de bu sözlerinden dolayı Dostoyevski edebiyatta bir ısrar ve ısrarda başarının sembolü olmuştur.</p>
<p>Hapishanelerin yazarlar üzerinde her dönem edebî bir büyüsü olmuştur. Dünya edebiyatında Dostoyevski, bizde Nazım Hikmet bunun doruğunu temsil ederler. Birçok yazarı ve Dostoyevski’yi de hapishanede okudum. Kırklareli Hapishanesi’nde Dostoyevski’nin <em>Ölü Evinden Anılar</em> kitabını okuduğumda kafamda bir şeyler canlanmıştı. Hapishaneler üzerine yazılmış başka kitaplar da okudum. Tüm bu kitaplar, devletlerin hapishanelerini anlatıyordu. Ama bana inancımı kaybettiren, sol örgütlerin hapishane içinde hapishanelerini anlatan bir kitabın henüz yazılmadığını anladım. Bu ülkede devletin hapishanelerini yazmanın yeni bir şey olmayacağını düşündüm. Zaten bu konuda bizde de epey yazılmış olanları vardı. Bir yenisini daha yazmak bana tekrar gibi geliyordu; fakat içinde yaşadığımız ve örgütlerin kurduğu bu iç hapishaneyi yazmak yeni bir şey olabilir diyordum.</p>
<p>Hapishane içinde hapishaneleri yazmama neden olan yazar olması açısından Dostoyevski bende hep iyi bir yerde durur. Hapishane yıllarımda ne zaman ümitsizliğe kapılsam Dostoyevski romanlarına dönüyordum. Özel nedeni sanırım şöyle bir şey olabilir: Dostoyevski, <em>Yeraltından Notlar</em> romanında, Liza’ya neden babasının evini bırakıp bu geneleve geldiğini sorduğunda, Liza gizemli bir rezaleti ima eder: “Ya işler orada, burada olduğundan daha kötü idiyse?” Dostoyevski&#8217;nin önemli özelliğinden biri, romanlarında insana her daim beterin de beteri olabileceğini hatırlatmış olmasıdır. Bundan ötesi yok dediğiniz yerde Dostoyevski hemen araya giriyor, adeta bize seslenir gibi, “Daha beteri de var” diyor. Bu daha beter olanı duyduğunuzda, içinde bulunduğunuz durum daha katlanabilir olabiliyor. Teselli ikramiyesi gibi bir şey diyelim.</p>
<p>Dostoyevski edebiyatında ve 19.yüzyıl edebiyatçılarının roman ve hikâyelerine yedirilmiş şöyle bir şey fark ettim. Bu dönemin eserlerinde hapishaneler ve cinayet konusu irdelenirken suç genellikle inançsız olan ya da inanç sorunu yaşayan kahramanlar tarafından işlendiği yazılır. Bu konu tartışmalı bir konudur. Bana göre dün de bugün de dünyanın her yerinde canice cinayet işleyenler, davasına, kitabına inanan insanlardır. Dünya edebiyatı ve de özellikle Dostoyevski gibi idol olmuş yazarlar bir de bu yönleriyle okunmalıdır. Bir an Dostoyevski&#8217;nin tersinden yazmış olduğunu; &#8216;Hayır, bu caniliği yapanlar basbayağı inançlı insanlardır.&#8217; dediğini düşünelim. Dostoyevski romanlarının gerçek yaşama dönüşümü nasıl olurdu? Benim deneyimimden çıkardığım sonuç şu oldu: İnsanın vahşetini ve yıkıcılığını inançlı veya inançsız olmayla açıklamak eksik bir tanımlama olur. İnsanın uyguladığı şiddet ve yıkıcılık da diğer birçok şey gibi insanın yetenekleri arasındadır. Bu anlamıyla insan şiddet uygulamak “zorunda kalabilir” değil, insan “yapmak zorunda kalmadan” da yapabilir. Bu yetenek insanda içkin olandır!</p>
<p><strong><em>Ölüler Evinden İçimizdeki Hapishaneye </em></strong></p>
<p>Dostoyevski’nin <em>Ölüler Evinden Anılar</em> kitabını ilk hapishanede okumuştum. O gün bugün hâlâ aynı fikirdeyim, hapishaneler üzerine yazılmış en etkili anı roman olduğunu düşünüyorum. 1860’lı yıllarda Çar’a hapishane reformu yaptırmasına vesile olduğu söylenir. Yine bir başka anlatıya göre Çar kitabı okurken ağlamıştır. Muhtemelen o dönem Sibirya hapishanesinde mahpusların bedenine vurulan 2 bin 3 bin kez kırbaçlama cezasının anlatıldığı bölümlerdir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208718" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-300x207.jpg" alt="" width="300" height="207" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-300x207.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-768x529.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-150x103.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-218x150.jpg 218w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-696x479.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Dostoyevski’nin bu kitabı bana hapishane anılarımı nasıl yazmayacağımı öğretti. Dostoyevski’nin bu kitabından sonra Devletlerin hapishanesini anlatmak yeni bir şey olmayacağı için, kurguyu başka biçimde kurdum. Dostoyevski’nin bu kitabını erkenden okumak <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane"><em>İçimizdeki Hapishane</em></a> kitabımın ortaya çıkması açısından iyi bir deneyim olmuştu benim için. Okurların bu iki kitaba ilişkin tepkilerinin takipçisi oldum. Bununla da yetinmeyip iki kitabın ve iki yazarın karşılaştırılmalı hapishane deneyiminin kitabını yazdım. 2023’te yayınlanan <em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em> böyle bir kitaptır. Bu kitap sadece iki yazarın değil, dünya hapishane edebiyatının karşılaştırılmalı analizidir. Bu karşılaştırmalı kitabı okuyanların tepkilerinin ne olacağını kitabı yazmaya başladığımda merak etmeye başlamıştım. Doğrusu çok cesaretli ama bir o kadar da riskli bir girişimdi benim için. Birçok yazar Dostoyevski hakkında makale yazmaya çekinirken, kalkıp Dostoyevski üzerine kitap yazmak zaten az buz şey değil. Bunu bir de kendi deneyimimle karşılaştırmalı yapmak büyük bir riskti ve ben bu riski göze aldım. <em>İçimizdeki Hapishane</em> kitabı “hapishane içindeki hapishaneleri” anlatması bakımından hapishane edebiyatına dair yazılan anlatılan tüm ezberleri bozdu. Kitabı okuyan her okurun ilk tepkisi “İnanmıyorum, inanamıyorum.” olmuştur. Okurun böyle bir tepki vereceğini önceden bildiğim için “İnanmıyorum!” diyenlere cevabı kitabın içinde vermiştim, o cevap şöyledir, “İnanılır gibi değil, ama gerçek!”</p>
<p><em>İçimizdeki Hapishane</em> kitabını 30 yılda yazdım. İlk baskısı 2003’te, yeni baskısı bu yıl (2025) yapıldı. İkinci baskısına yeni yazılar eklenerek kitap sayfa hacmi olarak artmış oldu. Kitaba <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane-onsoz-niyetine">20 yıl sonra eklenen <em>Önsöz</em> yazısını</a> özellikle öneririm. Bazı kitap önsözleri tek başına ayrı bir kitap gibidirler, işte bu önsöz de onlardan biridir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208721 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-200x300.png" alt="" width="200" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-200x300.png 200w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-150x226.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-300x451.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane.png 568w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /></p>
<p><strong>Dostoyevski İyimserliği</strong></p>
<p>Dünya yazın tarihinde bence “Dostoyevski iyimserliği” diye bir şey var. Düşünsenize ya 1850’lerde dönemin Rus Çarlığı Dostoyevski’yi sekiz yıllığına Sibirya’da önce (4 yıl) kürek hapisliği, sonra Sibirya’nın dondurucu soğuklarında er olarak (4 yıl) sürgün cezası vermişler. Özellikle hapiste diri diri gömmüşler kendisini. Kaldığı Omsk kalesi hapishanesinde İncil’in dışında içeriye kitap almak yasak. Dostoyevski dört yıl kitapsız kalemsiz geçiriyor yıllarını. Buna rağmen ne hapishanede ne de sürgün yıllarında Rusya’dan umudunu kesmiyor. Siyasî görüşleri bakımından, Dostoyevski ülkesini seven tam Rus milliyetçisi bir insandır.</p>
<p>Şöyle düşünün, Devletiniz sizi az kalsın kurşuna dizecekken son anda kurtuluyorsunuz. Sonra hapsediliyorsunuz sekiz yılınız hapishane ve sürgünlerde heba oluyor. Ama buna rağmen ülkenizi seviyorsunuz. Sevmekle kalmıyorsunuz, Rusya’nın gelecekte dünyanın kurtarıcısı olacağını kitaplarınızda yazıyorsunuz. Dostoyevski’nin bu iyimserliği üzerinden bir yüzleşme yapabilir miyiz? Kitapta bu konuya özel bir bölüm açtım. Bunca baskılara maruz kalmış Dostoyevski kendi ülkesiyle (üstelik 1850’li yıllar Rusya’nın en baskıcı olduğu yıllardır) bireysel yüzleşmesini yaparak barışmışken bizim kuşak neden bunu yapamıyor?</p>
<p>Bizdeki devlet şöyle böyle diyenleri duyar gibiyim. Dostoyevski Rusya’sı da hiç masum değil ki… bir savaştan çıkıp öbürüne giriyor. İçerde baskı diz boyu. Bunun en sert mağdurlarından birinin de Dostoyevski olduğu halde. İdam cezası ve köleliğin yürürlükte olduğu bir Rusya düşünün.</p>
<p>Bu mesele derin bir mesele, “Dostoyevski iyimserliği ne baktığımızda, bizdeki kötümserliğin niçin işe yaramadığını ve bizi iyileştirmediğini anlayacağız.</p>
<p>Misal ben hapisten çıkalı 25 yıl oldu ama devletle hiçbir yakınlık kuramıyorum. Bizdeki devlet çok kötü de Çar Rusya’sı iyi miydi? Sanırım bu öfke önemli oranda iki taraflı aşırı ideolojik etkiden kaynaklanıyor. Dostoyevski hapishanede yüzleşti kendisiyle, biz bilenerek mi çıktık? Bunda devletin sosyal içerme gibi bir politikasının olmadığını bir etken olarak belirtebiliriz. Mahpusluğunuz son bulduğunda bile “sabıka” kaydınız devlet arşivinde sürekli önünüze çıkartılıyor. Bu mimlenme hali 25 yıldır boynuma asılmış bir çıngırak gibi hep benimle. Nereye gidersem gideyim boynumdaki çıngırağın sesi ta uzaklardan bile duyuluyor.</p>
<p>Uzun yılların muhasebesi sonucu şöyle bir sonuca ulaştım: İnsan hükümete/iktidara muhalif olabilir ve bu yüzden de sevmek zorunda değildir. Ama yurttaşı olduğu ülkesine küsmemelidir. Hükümetler gidici ülke kalıcıdır. Bizim yani kuşağımın kategorik olarak devlet/ülke karşıtı olmasında ne gibi etkenler var. Bu yanılsamalı durumu bilinç yarılmasını <em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em> kitabımda karşılaştırmalı olarak masaya yatırdım. Dostoyevski’nin mutsuzluktan canavara dönüşen adlî mahpuslarının yanına, aşırı ideolojiden canavara dönüşmüş sol devrimci radikal mahpusları ekledim. Hangilerinin daha beter olduğuna, okur karar verecek!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208720 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-262x300.jpg" alt="" width="262" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-262x300.jpg 262w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-150x172.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-300x343.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi.jpg 516w" sizes="auto, (max-width: 262px) 100vw, 262px" /></p>
<p><strong>Boynuma Astığım Liyakat Nişanı</strong></p>
<p>Hapisten çıkalı yirmi yılı geride bıraktığım halde bazıları için hâlâ “eski mahpus”um. İnsan bir defa mahpus olduktan sonra artık eskisi gibi olamıyor. Hapishane mahpus olana, hayat boyu sürecek bir statüsüzlük kazandırıyor. Hapishane sonrası yeteneğiniz ve mesleğiniz ne olursa olsun “eski mahpus” etiketiniz hepsini bastırıyor. Hapisten sonra onbir kitap yazdım ama yine de bu etiketim yakamdan düşmedi. Bu kez “eski mahpus yazar” olarak çağrılıyorum. Hapishaneden tanıdığım birçok arkadaşım dışarı çıkar çıkmaz izini kaybettirdi. “Eski mahpus” etiketini yememek için, hapishane geçmişlerini gizli tutmaya özen gösterdiler. Çoğu on yıl yirmi yıl kaldığı hapishane geçmişlerini geride bırakıp unutmaya çalıştılar. Peki gizleyebildiler mi, hayır! Unutabildiler mi, hayır! Bir insanın hapishane geçmişi unutulacak gizlenecek bir şey değildir. Doğru olanı o sorunlu geçmişle yüzleşmektir. Ben ikincisini yaptım. Çıktığım günden beri hapishane geçmişimi inkâr etmek, onu gizlemek yerine bir liyakat nişanı gibi boynuma asarak dolaşıyorum. Hapishane anılarımı yazmakla kalmadım, hapiste benden geriye kalanların daha iyi koşullarda yaşamaları için bu ülkede hapishane reform çalışmalarının başlatıcılarından oldum. Bunu yapmış olmaktan pişmanlık duymadım. Pişmanlık duyduğum ya da yanlış bulduğum şey, şiddeti bir yöntem olarak kullanan bir örgüte katılmış olmaktı.</p>
<p>Yirmili yaşlarımda henüz bilmiyordum, ama sonradan öğrendim, hiçbir amaç için, insanların ölümüne yol açan bir davayı savunmamak ve içinde olmamak gerektiğini. Gittiğim katıldığım her toplantıda gençlere şunu söylüyorum: Yasal meşru olmayan hiçbir mücadele yöntemini denemeyin ve içinde olmayın! Legal meşru olmayan her şey sizi yeraltına çeker. Yeraltı dünyası adı gibi karanlık ve hiçbir yere çıkarmaz sizi. En iyi ihtimal eğer sağ kalırsanız son durağınız hapishane olacaktır. Benim kuşağımdan (1990’lar) hapis olanlar kendini şanslı görürdü. Çünkü hapiste değil de dağlarda olsa birçokları gibi çatışmanın birinde ölebilirdi de. Hatırlıyorum 1993’te İstanbul Bayrampaşa hapishanesinde bir görüş günü ziyaretime gelen Annemi, ziyaret anında mutlu görmüştüm. Bu sevincini kendisine sorduğumda, “Oğlum senin mahalleden arkadaşın H. yok muydu, işte onun dağdan ölüsünü getirdiler.” demişti. Benim kuşağımdan Kürt Anaları çocuklarının Dağda ölmektense hapishanede olmasına seviniyorlardı. Hapisten çıktıktan sonra da Anneme birkaç kez o günkü görüş yerindeki konuşmamızı hatırlattığımda her defasında bana aynı şeyleri söyledi. “Beterin beteri var oğlum, buna da şükür.” derdi. Beterin beterini yaşayan bir kuşağın insanı olduğumu hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacağım!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Görsel çizim: Çetin Özgör</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/">Dostoyevski’nin Hapishanesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anna Karenina Romanı Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Feb 2026 13:54:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Göz sağlığım henüz yerindeyken klasik romanlardan bazılarını yeniden okuyorum. Geçen ay önce Suç ve Ceza romanını (644 sayfa, Çev.Ergin Altay) ardından da Anna Karenina’yı (836 sayfa, Çev. Ergin Altay) okudum. Bu iki romanı ilk defa 20’li yaşlarımın sonuna doğru hapishanede okumuştum. Sanırım nereden baksak bir 25 yıl olmuştur. İki okuma arasında bayağı bir fark (25 [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/">Anna Karenina Romanı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Göz sağlığım henüz yerindeyken klasik romanlardan bazılarını yeniden okuyorum. Geçen ay önce <em>Suç ve Ceza</em> romanını (644 sayfa, Çev.Ergin Altay) ardından da <em>Anna Karenina</em>’yı (836 sayfa, Çev. Ergin Altay) okudum. Bu iki romanı ilk defa 20’li yaşlarımın sonuna doğru hapishanede okumuştum. Sanırım nereden baksak bir 25 yıl olmuştur. İki okuma arasında bayağı bir fark (25 yıl) olduğu için belirtmem gerekiyor. Muhtemelen daha önceki okumam bir normal okur okumasıydı. Bu yüzden olmuş olsa gerek ki fazla not almamış ve altını çizmemiştim kitapların. Ama yeni okumamda hem notlar aldım hem de bolca altını çizdim. Hem yazar gözüyle okudum hem de kitapların üzerine yazı yazacağım için daha çok özen gösterdim. İki roman hakkında ilk gözlemim şöyle: <em>Suç ve Ceza</em>’yı 20’li yaşlarda okuyabilirsiniz. Ama <em>Anna Karenina</em>’yı 40’lı yaşlardan sonra okumakta fayda var. Bunu deneyimlemiş biri olarak söylüyorum. <em>Anna Karenina</em> romanı başka özelliklerinin yanında bir yetişkin kitabıdır. Tolstoy’un romanına konu ettiği sorunlar öyle 20’li yaşlarda anlaşılan türden değildir.</p>
<p>Bazı yazarlar klasik romanları yarıştırıyorlar, ben bu yarıştırmayı terk edeli çok oluyor. Bu gibi romanları birbirinin karşısına değil de yan yana okunması gereken kitaplar olarak görüyorum. Mesela Tolstoy’un yaşayan torunları “Dedemizin en büyük eseri <em>Anna Karenina</em>’dır” demişlerdir. Ben olsam böyle bir cümle kurmak yerine “<em>Savaş ve Barış</em>, <em>Anne Karenina</em> ve <em>Diriliş </em>Tolstoy’un en özgün üç romanıdır.” derdim. Bir de şöyle bir şey var, Tolstoy başka yazarlarla karşılaştırılacak bir yazar değildir. Çok yönlü bir yazardır. Sadece yazar değil Peygamber seviyesinde tutulmuş ve ölümünden sonra düşüncelerini devam ettiren insanlar olmuştur. Rusya ve Uzakdoğu’da Tolstoy’a halen Peygamberliğini ilan etmemiş bir Peygamber gözüyle bakılır.</p>
<p><em>Anna Karenina</em>’yı yeniden okumam çok iyi oldu. Türkçe’ye çevrilmiş Tolstoy külliyatını okuduğum için romanın içine gizlenmiş Tolstoy’un yaşamına dair bazı şeyler buldum.</p>
<p>Dostoyevski romanını okuyup bitirdiğinizde bir süre daha bitirmiş olmazsınız, bir süre kulağınıza sesler gelir. O ses Dostoyevski’nin içe dönük derinliğinin uğultulu sesidir.</p>
<p>Tolstoy romanını okuyup bitirdiğinizde ise bir süre daha görmeye devam edersiniz. O görünen şey Tolstoy romanlarının dışarıya dair gösterdiği ayrıntıların görselidir.</p>
<p>Dostoyevski çok sesli, Tolstoy çok gözlü bir yazardır.</p>
<p>Yazar Merejovski’ye göre ise, “Tolstoy’da gördüğümüz için işitiriz, Dostoyevski’de ise işittiğimiz için görürüz.”</p>
<p>Dostoyevski romanlarında konunun içine derin bir kuyuya girer gibi girersiniz, Tolstoy romanlarının konusu dışarıya doğru genişledikçe genişler. Eğer roman sanatı ayrıntılardan oluşuyorsa hiç kuşkusuz bu ayrıntı sanatının en iyi mimarlarından biri Lev Tolstoy’dur.</p>
<p><strong><em>Anna Karenina</em> romanı Tolstoy’un bunaldığı dönemde yazıldı.</strong></p>
<p>Dünya edebiyatında bazı romanların giriş cümlesi bazılarının da bitiş cümlesi çok etkileyicidir. Ama Tolstoy’un <em>Anna Karenina</em> romanının hem giriş cümlesi hem de bitiş cümlesi çok iyidir. Roman şu cümleyle başlar: <em>“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” </em>Bu giriş sanki romanın bir özeti gibidir.</p>
<p>Tolstoy 1870’li yılların başında <em>Savaş ve Barış</em> romanının ardından derin bir bunalım yaşadı. Hatta yazmayı bırakmayı bile düşündüğü söylenir. Yakın dostlarının teşvikiyle tekrardan yazmaya dönüş yaptıysa da bir süre ısınamadı. Biraz toparlanır gibi olduğunda da Rus tarihine ilişkin bir kitap yazmak üzerinde düşündü. <em>Deli Petro</em> hakkında yazmak ister ama yeterince yoğunlaşamaz. Aile ilişkileri üzerine bir roman yazmaya karar verdiğinde ilginç bir olay ona esin kaynağı olur. Bu olay 4 Ocak 1872’de olmuştur. Anna Stepannovna adında bir kadın dostu tarafından aldatıldığı için, Yasenki istasyonunda kendini bir yük treninin altına atmak suretiyle yaşamına son vermiştir. Ölmeden önce birlikte yaşadığı Bibikov adındaki dostuna şu pusulayı göndermişti: “<em>Siz benim katilimsiniz. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa… isterseniz, Yasenki’de rayların üzerinde cesedimi görebilirsiniz.”</em> Bu intiharın ertesi günü Tolstoy merak içinde, bir polis müfettişi eşliğinde cesedin otopsisinin yapıldığı istasyon barakasına gitmiştir. (Henri Troyat, <em>Lev Tolstoy</em>, İletişim Yay., s.474)<strong>  </strong></p>
<p>Aldatıldığı için intihar eden Anna Stepannovna Tolstoy’un yazacağı yeni romanın esin kaynağı olur. Eşi Sonya Tolstoy’dan tarihî bir roman yazmasını beklerken bir süre sonra aile ilişkilerini konu edinen yeni romanın ilk nüshalarıyla karşılaşır.</p>
<p><em>Savaş ve Barış</em>’ta olduğu gibi, Lev Tolstoy (Anna Karenina romanı için de) modellerini çevresinden topluyordu, Kiti’ye Sonya’nın kimi özelliklerini veriyor, Levin’e kendinden epey bir şeyler katıyor, Oblenski’yi, Veranka’yı betimlemek için o veya bu arkadaşından bir şeyler araklıyor, Levin’in erkek kardeşini, veremden ölen kendi kardeşi Dimitri’nin bir kopyası yapıyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208701 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-189x300.jpg" alt="" width="189" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-189x300.jpg 189w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-643x1024.jpg 643w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-150x239.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-300x477.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-696x1108.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage.jpg 700w" sizes="auto, (max-width: 189px) 100vw, 189px" /></p>
<p>Tolstoy yeni romanına öncelikle <em>İki Çift</em> ya da <em>İki Evlilik</em> isimlerini koymayı düşünmüştü çünkü ilk versiyonda Anna Karenina boşanacak ve Voronski’yle evlenecekti. Fakat roman kişileri kendi istediklerini yazara dayatmaya başladıkça konu bir başka yöne evrildi. <em>Savaş ve Barış</em>’ta, yazar şu veya bu tarih, strateji ya da siyaset meselesine ilişkin bakış açısını ifade etmek üzere doğrudan müdahil olurken, <em>Anna Karenina’</em>da roman kişilerinin arkasına saklanır ve çok önemsediği fikirlerini onlara vermekle yetinir. Tarafsızlık kaygısıyla, bunların karşısına itiraz edenleri çıkarır.</p>
<p>Vladimir Nabokov: Anna Karenina romanının öyküsünü şöyle tarif eder: <em>“Levin – Kiti öyküsüyle Vronski – Anna öyküsü arasında koşutluk kurarak daha iyi anlayabiliriz. Levin’in evliliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir aşk anlayışı üzerine, her an özveriye hazır olmak üzerine, karşılıklı sevgi üzerine kuruludur. Anna – Vronski birlikteliği ise yalnızca cinsel aşk üzerine kuruludur ve yıkılmasına neden olan da budur.” </em></p>
<p>Romanda bu iki çift için iki şehir seçilmiştir. Anna – Vronski için ST. Petersburg, Levin – Kiti için Moskova. <em>Anna</em> romanın başlarında Petersburg’dan Moskova’ya gelirken Vronski’nin annesiyle yolculuk yapmıştır. Yol boyunca Anna, Vronski’nin annesinden Vronski hakkında o kadar çok şey dinlemiştir ki&#8230; Bu yolculuk sonrasında Vronski ile tanışmış ve önce gizliden gizliye sonraları da açıktan aşk hayatları başlar ve bir süre sonra çevrelerinde herkesin duyabileceği kadar aşikâr bir hale gelir.</p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanında ayrıntılar sadece birer ayrıntı değildir. İlk başlarda ayrıntı gibi görünen şey sonraki zamanlarda sorunun kendisi olabilmiştir. Misal romanın başlarında 70. sayfasında, <em>Anna </em>Petersburg’dan yola çıkıp Moskova Tren garında indiğinde İstasyon bekçilerinden biri trenin altında kalarak ölmüştür. Bu feci olayı duyan <em>Anna </em>çok üzülür. Yanından geçen biri, <em>“Adam bir anda öldü kurtuldu ne kolay ölüm”</em> der. <em>Anna</em> o gün Tren garında kulaklarıyla duyduğu bu sözü, intihar etmeye karar verdiğinde romanın 759. sayfasında tekrar hatırlar. Ve benzer bir akıbetle yaşamına son verir. <em>Anna</em> romana tren garında giriş yapar ve yine son defa aynı tren garında görülür. Belli ki romanda çok iyi fikri takip vardır. <em>Anna Karenina</em> romanı sayfa bakımından çok hacimli olmasına rağmen her şey ve tüm ayrıntılar yerli yerindedir.</p>
<p><strong>Tolstoy’un tercih ettiği çift: Levin &#8211; Kiti çifti. </strong></p>
<p>Romanın adı <em>Anna Karenina</em> konulmuş olsa da romanın ana kurgusu Levin üzerine kurulmuştur. Başlarda Anna – Vronski ilişkisi romana damgasını vurmuş gibi görünebilir ama roman ilerledikçe Levin – Kiti ilişkisi baskın çıkar. Romanın bütününde bu iki çiften birinin eleneceğinin işaretlerini görüyoruz. Tolstoy itiraf etmemiş olsa da savunduğu olmak istediği çift Levin – Kiti çiftidir. <em>Levin </em>karakterine kendi yaşamından bir şeyler katmış olması da bunun sonucudur. Tolstoy bu romanda sadakatsiz ilişkiyi ve eş aldatmayı eleştirir. Bu ilişki de (Anna – Vronski ilişkisinde) bir gelecek görmediği için de çözümsüz bırakır. Bu çözümsüzlük romanda <em>Anna’</em>nın intiharıyla son bulmuştur. <em>Anna</em>’nın intiharı gerçek yaşamdan esinlenen Anna Stepannovna’nınkiyle neredeyse birebir aynıdır. Stepannovna da sevgilisinden intikam almak için intihar etmiştir. Ama nedenleri arasında bir fark vardır. <em>Anna Karenina</em> eşini aldatandır, <em>Anna Stepannovna</em> ise sevgilisi tarafından aldatılan.</p>
<p>Tolstoy’un tercihi Levin – Kiti çifti olmasının birçok nedeni var. Tolstoy’da şehir hayatına karşı kırsal yaşamı tercih eder. Hayatı boyunca hep doğayla olmak istemiştir. Bir şehirli gibi değil, köylü gibi toprak da ekip biçmek istemiştir. Levin de öyle biridir. Ara ara şehre gider ama bir an evvel köyüne dönmek ister. Kalabalıklardan uzaklaşıp tarlada hasada tırpan sallamak ona iyi gelir. Hayvanlarla hemhal olmak ona iyi gelir. Köylülerle görünmek onlarla birlikte bir şeyler yapmak ister. Levin de Tolstoy gibi sürekli yazan biridir, günlükler yazar. Dikkat edilirse Levin’de anlatılan tüm bu şeylerin bir benzerini Tolstoy’un gerçek yaşamında fazlasıyla görebiliriz. Sadece bu yanlarıyla değil, ruhen de bir benzerlik vardır, Levin’le aralarında. Levin’in bunalımları, hayata bakışı ve siyasî meselelere yaklaşımı da Levin’inkilerle örtüşür.</p>
<p><strong>Levin’in Bunalımları </strong></p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanının yazımı Tolstoy’un derin bir bunalım yaşadığı döneme denk gelmiştir. Bu bunalım romanda Levin karakterinin bunalımlarıyla örtüşüyor. Levin karakterinin güçlü olmasında bu örtüşme halinin çok önemli etkisi olmuştur. Levin’in hayata ilişkin ve ruhsal dünyasına ilişkin kaygılarının gerçek yaşamdaki Tolstoy’un kaygılarının olmadığını kim söyleyebilir. Romanın bir yerinde Levin’in bu hali şöyle anlatılır:</p>
<p><em>“İlkbahar boyunca kendinde değildi Levin. Korkunç anlar yaşadı. Kendi kendine “neyin nesi olduğumu, bu dünyaya niçin geldiğimi bilmeden yaşamam olanaksız, diyordu. Öğrenemeyeceğim bunu. Öyleyse yaşayamam.” </em>(<em>Anna Karenina</em>, İletişim Yayınları, s.780)</p>
<p>Tolstoy 50’li yaşlarından sonra manevi bir kriz yaşadı ve depresyona girdi. <em>İtiraflarım </em>adlı kitabında şöyle diyordu, “<em>Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Ne yani bir tek ben ve Schopehauer mi hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlayacak kadar akıllıyız”</em> (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, çev. Ayşe Uzunhasanoğlu s. 47.)</p>
<p>Tolstoy’un hayatın anlamını ve insan ilişkilerini sorgularken içinde bulunduğu çağın kendine göre olmadığını düşünmeye başlamıştı. Sonraki yıllarında hiç huzur bulmadı. İtiraflarının bir yerinde tanığı olduğu hayatı şöyle tanımlıyordu.</p>
<p><em>“İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu.”</em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208702" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-1024x576.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-1068x601.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu ilişkileri iğrenç bulan Tolstoy başka bir dünya yaratmak için çözüm arıyordu. Bu hesaplaşmayı yapmak için ilk önce Rus Ortodoks Kilisesi’ne gitti, ancak orada aradığı cevapları bulamadı. Hristiyan kiliselerinin yozlaşmış olduğunu ve din yerine kendi inançlarını geliştirdiğine inanmaya başladı. Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi ve uzun zaman polis tarafından gizlice izlendi.</p>
<p>Levin tıpkı Tolstoy gibi içten içe derin bir inanç bunalımı da yaşıyordu. Tolstoy romanda Levin’in bu inanç krizini şöyle anlatır: <em>“İnsana acı veren bir yalandı bu. Ama insan düşüncesinin bu yönde yüzyıllar boyu çalışmasının vardığı son ve tek sonuçtu. İnsan düşüncesinin hemen her alanda yaptığı araştırmaların dayandığı son inançtı. Bu inanç bastırmıştı ötekileri. Daha belirgin olan öteki açıklamaların yanında ne zaman nasıl olduğunu fark etmeden Levin de benimsemişti bu inancı. Ama yalnızca bir yalan değildi bu. Aynı zamanda, insanın boyun eğemeyeceği iğrenç, kötü bir gücün insafsız alayıydı. Kurtulmak gerekti bu güçten. Herkesin kurtuluşu kendi elindeydi. Kötülüğün boyunduruğundan kurtulmak gerekti. Bunun da tek yolu vardı: Ölüm.</em></p>
<p><em>Böylece, mutlu bir aile babası, sağlığı yerinde bir insan olan Levin kendini intihara birkaç kez öylesine yakın hissetmişti ki, kendini asmamak için ipi saklamaya, kendini vurmamak için tüfekle dolaşmaktan korkmaya başlamıştı. Ama vurmadı kendini Levin, asmadı da. Yaşamayı sürdürdü.” </em>Tıpkı Tolstoy gibi hayatın anlamsızlığına ve saçmalığına rağmen yaşamını devam ettirdi. Levin bu direncini romanın son cümlesinde dile getirir ve şöyle der: <em>“Gene kızacağım arabacı İvan’a. Gene tartışmalara gireceğim. Yerli yersiz atacağım ortaya düşüncelerimi. Ruhumun en gizli köşesiyle başka insanların -hatta karımın- arasında bir duvar olacak gene. Korktuğu için gene azarlayacağım karımı. Sonra pişman olacağım bu yaptığıma. Gene, niçin dua ettiğimi aklımla anlayamadan dua edeceğim… ama artık yaşamım, bütün yaşamım -bana ne olursa- yaşamımın her dakikası eskisi gibi anlamsız olmak bir yana, ruhuma bilinçli olarak yerleştirebileceğim, kuşku edilemeyecek iyilik kavramıyla dolu olacak!”</em></p>
<p>Yazar romanın son cümlesini roman kahramanı Levin’e söyletmiş olsa da aslında bu sözleri söyleyen Tolstoy’un ta kendisidir.</p>
<p><strong>Levin Ateist mi?</strong></p>
<p>Levin ateist olduğu için zaman zaman kuşkuya düşer. Sanki bir suç işlemiş gibi bir defasında eşi Kiti’den kendisini af etmesini ister. Tolstoy bu durumu romanın bir yerinde şöyle tarif eder: “<em>İki şey acı veriyordu Levin’e, geçmişinin temiz olmaması ve Tanrıya inanmaması.” </em></p>
<p>Tolstoy romanda Levin’in Tanrıya inanmamasını onun çok zor bir anında tartışma konusu yapar. Levin’in bu zor an’ı Kiti’nin doğum sancılarının başladığında çaresizlik içinde <em>“Tanrım sen acı bize! Bağışla, yardım et!”</em> der. Levin’in bu yakarışı üzerinden bir yorum çeker Tolstoy ve şunları söyler: “<em>Tanrı’ya inanmayan Levin yalnız ağzıyla söylemiyordu bunu. Şimdi, o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla inanmasının olanaksızlığını bile Tanrıya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. Bunların hepsi yok olmuş, uçup gitmişti ruhunun şimdi. Kendini, ruhunu, sevgisini elinde hissettiği o’na yalvarmayıp da kime yalvaracaktı o anda?” </em>(<em>Anna Karenina</em>, s. 701.)</p>
<p>Tolstoy bu durumu Levin’in iç buhranı olarak değerlendirir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Levin’deki bu iç tutarsızlığın analizini yeniden yapar.</p>
<p><em>“Karısı doğum yaparken hiç beklenmedik bir şey olmuştu Levin’e. Tanrıya inanmıyordu ama o anda, inanan bir insan gibi dua etmeye başlamıştı. Ama o an gelip geçmişti. O andaki ruhsal durumuna ruhunda bir yer veremiyordu şimdi. O zaman gerçeği gördüğünü, şimdi yanıldığını kabul edemiyordu. Çünkü bunu serinkanlılıkla, sakin sakin düşünmeye başlayınca düşünceleri darmadağın oluyordu. Yanıldığını da kabul edemiyordu. Çünkü o andaki ruhsal durumuna değer veriyordu. Bunu zayıflığın bir sonucu olarak kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. Acı dolu bir çelişki içindeydi. Kendi kendiyle bu çelişkiden kurtulmak için ruhunun bütün gücünü seferber etmişti.” </em>(<em>Anna Karenina</em>, s.779)</p>
<p>Levin benzer bir durumu kardeşi Nikolay’ın ölümü sırasında yaşamıştır. Levin, Abisi Nikolay’ın cenaze töreninde inanmayan binlerce insanın yaptığını yaptı. Şöyle sesleniyordu Tanrı’ya: <em>“Gerçekten varsan, iyileştir onu (birçok kez yinelemişti bunu) o zaman hem onu hem beni kurtarırsın.” </em>(<em>Anna Karenina,</em> s.495)</p>
<p>Levin’in Tanrı ile arasındaki ilişki veya ilişkisizlik, tıpkı Tolstoy’unki gibi tartışmalı bir ilişkiydi. Tolstoy belki Levin kadar cesaretli değildi. O hiçbir zaman ateist olduğunu söylemedi ve yazmadı. Ama Levin sayesinde bu konuyu tartışmaya açmaktan çekinmedi. Benzer şeyi bir sonraki romanı <em>Diriliş</em>’te denedi. Tolstoy’un Tanrı inancı da Levin’inki gibi tartışmalı ve sorunluydu. Tolstoy ömrünün son yıllarında çözümü, Tanrı’yla olan ilişkisini tüm aracıları aradan çıkararak sürdürdü. <em>Diriliş </em>romanında bu aracılardan nasıl kurtulduğunu anlatmaya çalışmıştır.</p>
<p><strong>Levin’in Devrimci Düşüncesi</strong></p>
<p>Levin devrimci biri ama radikal biri değildir. Birçok konudaki benzerlik bu konuda da Tolstoy’la örtüşür. Levin’in devrimci düşünceleri Tolstoy’u çağrıştır. <em>“Halkın durumu değişmelidir. Yoksulluğun yerini topluca zenginlik, mutluluk alacak. Düşmanlığın yerini anlaşma, ortak çıkar… Kısacası, kansız bir devrim olacak bu. Ama çok büyük bir devrim…  Kendini önce ilçemizin küçücük bir toprak parçasında, sonra ilimizde, sonra Rusya’da, en sonunda bütün dünyada gösteren bir devrim. Çünkü hakka dayanan bir düşünce kötü, verimsiz olamaz. Evet, uğrunda çalışıp didinmeye değer bir ülküdür bu.” </em>(Anna Karenina, s.343)</p>
<p>Bu değişimden yana devrimci ülkü şiddetten uzak duran bir ülküdür. Devrim olmalıdır ama kanlı olmamalıdır. Kimsenin canı yanmamalıdır. Rusya’da bu değişimin olması için çok çalışılması ve okunması gerektiğini söylemekle kalmaz. Gerçekleşmesi için iz sürer okur araştırır.</p>
<p><em>“Bu düşünceler kimi zaman güçlenerek, kimi zaman zayıflayarak eziyorlardı Levin’i. Acı veriyorlardı ona. Ama hiç bırakmıyorlardı peşini. Okuyor, düşünüyordu Levin. Okuyup düşündükçe de ulaşmak istediği amaçtan uzaklaştığını hissediyordu. Moskova’da köyde geçirdiği son aylar içinde, aradığı yanıtı materyalistlerde bulamayacağı kanısına varınca Eflatun’u, Spinoza’yı, Kant’ı, Schelling’i, Hegel’, Schopenhauer’i yaşamı maddeci olmayan bir görüşle inceleyen filozofların hepsini tekrar okudu.” </em>(Anna Karenina, s.779)</p>
<p>Levin’in bu okuma serüveni bildiğimiz Tolstoy okumalarıdır. Tolstoy da gerçek yaşamında tam da böyle yapmıştır. Materyalistleri kaba radikal bulduğu için Spinoza, Kant ve Schopenhauer çizgisinde devam etmiştir.</p>
<p><strong>Levin’in İşçileri </strong></p>
<p>Levin’in işçi sınıfı analizi bize Karl Marx’ı hatırlatıyor. <em>“Kapitalin işçiyi sömürdüğünü, ezdiğini biliyoruz. Bizde işçiler müjikler emeğin bütün yükünü omuzlarında taşımalarına karşın, öyle bir durumda tutulmaktadırlar ki, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hayvanca yaşamaktan kurtulamazlar. Kazançlarını, durumlarını düzeltmek, boş zaman bulmak, böylece bir şeyler öğrenmek için kullanabilecekleri artanını kapitalist, işçilerin elinden almaktadır. Düzen böyle kurulmuştur. İşçiler ne denli çok çalışırlarsa, zenginler o ölçüde palazlanırlar. İşçilerin hayvanca yaşayışı da değişmez. Bu böyle sürüp gitmemeli…”</em></p>
<p>Yukarıdaki alıntı ne Karl Marx’ın <em>1844 El Yazmaları</em>’ndan ne de F. Engels’in <em>İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu</em> kitabındadır. Tolstoy’un <em>Anna Karenina</em> romanından bir alıntıdır. Lenin boşuna demiyormuş “Rus işçi sınıfı, kapitalizm eleştirisini Tolstoy romanlarından öğrenecektir.” diye. Bir başka yazısında ise, “Tolstoy Rus devriminin aynasıdır” der.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-208704" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya.jpg" alt="" width="300" height="248" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya-150x124.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Levin’in Savaş Karşıtlığı</strong></p>
<p>Romanın bu kısmını okuduğumda Tolstoy hakkında yeni bir şey öğrenmiş oldum. Tolstoy savaş karşıtı olduğunu ilk kez <em>Anna Karenina</em> romanında açıklamıştır. Levin’in savaşa katılmak isteyen gönüllü askerlere ilişkin söyledikleri o dönem bazılarını rahatsız eder. Rahatsız olanlardan biri de Dostoyevski’dir. <em>Anna Karenina</em> romanının ilk ciltleri yayınlandığında Dostoyevski beğenerek bahseder romandan. Ama romanın 8. Bölümü yayınlandığında <em>Bir Yazar’ın Günlüğü</em> kitabında romana yönelik sert eleştiriler yapar. Henri Troyat bu konuda şöyle der: “Dostoyevski Anna Karenina’yı överek cömert davrandı. Özellikle Levin karakterini araştırmak için 1876’da çıkarmaya başladığı bağımsız aylık dergi <em>Bir Yazarın Günlüğü’</em>nün Şubat sayısında romana birkaç sayfa ayırdı. Ancak yıl içinde sonsözü okuyunca, kendini kaybetti. Temmuz – Ağustos sayısında, Levin’i benmerkezci ve Rus halkından kopuk olmakla, vatansever olmamakla kıyasıya eleştirdi.” <em>(Henri Troyat, Dostoyevski, s.251)</em></p>
<p>Dostoyevski’nin eleştirdiği şeylerden biri de Tolstoy’un Kafkasya’ya savaşa katılmak isteyen gönüllülere ilişkin sözleridir. Tolstoy savaş gönüllüsü gençlere, “Gitmeyin ölürsünüz.” der.</p>
<p>Levin geçmişte katılmış olduğu savaşa dair pişmanlık duymakta ve savaştan nefret etmektedir. <em>“Bence savaş öylesine vahşi öylesine kanlı, öylesine korkunç bir şeydir ki, hiçbir insan -Hıristiyan demiyorum- savaşı başlatmak sorumluluğunu üzerine alamaz. Bu sorumluluğu ancak buna zorlanan, savaş onun için kaçınılmaz olan bir devlet alabilir üzerine. Öte yandan, bilim de sağduyu da devlet işlerinde, özellikle savaşta yurttaşın kişisel iradesini reddederler.” </em>(<em>Anna Karenina, </em>s.795)</p>
<p><strong>Romanın En Zor Yeri: Aldatmak</strong></p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanının en zor bölümleri bence Anna eşi Aleksey ve sevgilisi Vronski üçlüsü arasında geçen çözümü bulunamamış, bulunamadığı için de Anna’nın intiharıyla son bulan kısımdır.  Romanın ilgili yerinde <em>Anna</em> yakını Stepan Arkadyeviç’e eşi Aleksey’den bahsederken şöyle der: <em>“Ben erdemi yüzünden nefret ediyorum ondan. Onunla bir arada yaşayamıyorum. Anla beni, onun dış görünüşü eziyor beni, kaybediyorum kendimi.”</em> (<em>Anna Karenina,</em> s.425)</p>
<p>Bir başka yerde, eşini kastederek, <em>“Onun iyiliği beni öldürüyor.”</em> diyor.  Böyle iyi bir kocanın aldatılmış olması Anna’yı da vicdanen yıpratmaktadır. Romanın en zor dediğim yeri belki de eleştirilecek yeridir. Anna’nın kendisinden yaşça büyük olan kocası Aleksey’den hiçbir şikâyeti yoktur. Romanda Anna’nın eşinde bulamadığı ama Vronski’de bulduğu şeyin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Anna ile eşi Aleksey arasında 20 yıl kadar bir yaş farkı var. Tolstoy romanda kadın erkek, aşk gönül ilişkilerini irdelerken bu <em>yaş farkı </em>konusunu belli ki sorun etmiyor. Bunun başlıca nedeni o çağda Tolstoy’un da sorun olarak görmemesinden kaynaklı olduğunu düşünebiliriz. Tolstoy eşi Sonya’dan 16 yaş büyüktür. Kendi yaş farkını sorun etmeyen yazar roman kahramanlarının yaşlarını da sorun etmemiş olabilir.</p>
<p>Tolstoy bu romanda aldatma konusunu çok çarpıcı biçimde eleştirir: <em>“Karısıyla bir arada sekiz yıldır sürdürdüğü mutlu yaşamı boyunca Aleksey Aleksandroviç kocalarını aldatan kadınlara, aldatılan kocalara bakarak kaç kez şöyle geçirmişti içinden: “Bu kadarına göz yumulamaz artık? Bu çirkin duruma nasıl oluyor da son vermiyorlar?” Ama aynı felaket onun başına gelmişken, bu duruma nasıl son vereceğini düşünemediği gibi, durumu bilmezlikten geliyordu. Bu ona çok korkunç, doğaya aşırı aykırı geldiği için böyle davranıyordu.”</em></p>
<p>Tam da Tolstoy’un dediği gibi olur. Aleksey geçmişte çok eleştirmiştir aldatan kadınları ama eleştirdiği şey kendi başına geldiğinde normal karşılamış ve kendisini aldatan eşi Anna’dan ayrılmak istememiştir. Romanda dönemin Rusya’sında (19. yüzyılın ikinci yarısında) eş aldatmak konusunda meselenin yasalar karşısında hukukî ve dinî boyutunun da kadının lehine olmadığını tüm çıplaklığıyla öğreniyoruz. Tolstoy sadece <em>Anna Karenina</em> da değil başka romanlarında da evlilik konusunda kafa yormuş biridir. <em>Savaş ve Barış</em>, <em>Kroyçer Sonat</em> ve <em>Aile Mutluluğu</em> gibi kitaplarında evlilik ilişkilerine epey yer vermiştir. <em>Kroçer Sonat</em> romanının bir yerinde şöyle der: <em>“İnsanlık tarihinde çok korkunç savaşlar olmuş olabilir, ama bu savaşların hiçbiri yatak odasında cereyan eden kadın ile erkeğin savaşından daha dehşet verici olmamıştır.”</em> der. Tolstoy İngiliz romanlarını evlilik sonrası ilişkileri yeterince irdelemediği için eleştirir. O İngiliz romanları için şöyle diyor: <em>“Bu romanlar her zaman erkeğin kolunu kızın beline dolamasıyla son bulur, sonra evlenirler, erkeğe bir mülk ve baronet payesi miras kalır. Bu yazarlar, romanlarını kızı ve erkeği evlendirerek bitirirler. Halbuki bir roman evlenmeden önce olanlarla değil, evlendikten sonra olanlarla ilgilenmelidir.”</em> (Henri Troyat, <em>Lev Tolstoy</em>, s.218)</p>
<p>Sonuç olarak bir iki şey daha deyip yazımı sonlandırmak istiyorum ama içim de rahat değil. Eğer <em>Anna Karenina</em> üzerine bir şeyler yazacaksanız iyi düşünüp taşınmanız lazım. Bu roman sadece bir roman değil, 19. yüzyıl Rus toplumunun aynası özelliğini taşıyor. Her ne kadar Rus toplumu dediysem de biz bu aynayı geniş anlamda konusu ve mesajları bakımından evrensel düzeyde tüm topluma tutabiliriz. Tolstoy bu romanda Anna – Vronski ikilisi üzerinden nasıl yaşamamamız gerektiğini, Levin – Kiti çifti üzerinden ise nasıl yaşamamız gerektiği mesajını veriyor. Elbette ki daha başka şeyler de anlattığını yazımda parçalar halinde anlatmaya çalıştım.</p>
<p>Orhan Pamuk <em>Anna Karenina</em> romanı üzerine yazdığı bir yazıda, “Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman <em>Anna Karenina</em>’dır.” diyor. Sadece roman sanatı için değil, bunu daha da geliştirebiliriz <em>Anna Karenina</em> romanını hayatı öğrenmek isteyenlere de önerebiliriz. <em>Anna Karenina</em> romanı insanın ufkunu genişleten tecrübe kazandıran bir okul gibidir. Bu okulun okuyucularından biri olmanın çok keyifli bir şey olduğunu söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/">Anna Karenina Romanı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyologlara Meydan Okuma, George Leef</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sosyologlara-meydan-okuma-george-leef/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 10:09:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208667</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla Book Review: “Sociology and Classical Liberalism in Dialogue”, Regulation, Spring 2025, CATO Institute, ss. 44-46. Bu metin AI yardımıyla çevrilmiştir. George C. Lee, Araştırma Direktörü, James G. Martin Center for Academic Renewal Sosyoloji, bir akademik disiplin olarak sosyal problemlerin kökenlerini ve olası çözümlerini araştırmak üzere başladı. Diğer sosyal bilimler gibi işliyordu: akademisyenler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyologlara-meydan-okuma-george-leef/">Sosyologlara Meydan Okuma, George Leef</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Çeviren Atilla Yayla</em></strong></p>
<p><em><a href="https://www.cato.org/regulation/spring-2025/book-review-sociology-classical-liberalism-dialogue">Book Review: “Sociology and Classical Liberalism in Dialogue”, Regulation, Spring 2025,</a> CATO Institute, ss. 44-46. Bu metin AI yardımıyla çevrilmiştir.<br />
</em></p>
<h5 class="mb-2"><em><strong>George C. Lee</strong>, Araştırma Direktörü, <span style="color: #222222; font-family: Verdana, BlinkMacSystemFont, -apple-system, 'Segoe UI', Roboto, Oxygen, Ubuntu, Cantarell, 'Open Sans', 'Helvetica Neue', sans-serif; font-size: 15px;">James G. Martin Center for Academic Renewal</span></em></h5>
<p>Sosyoloji, bir akademik disiplin olarak sosyal problemlerin kökenlerini ve olası çözümlerini araştırmak üzere başladı. Diğer sosyal bilimler gibi işliyordu: akademisyenler fikirler ortaya koyuyor, bunları kanıtlarla destekliyorlardı. Bu fikirler, anlama arayışında analiz ve karşı argümanlara tabi tutuluyordu. Tartışma özgürdü ve hiçbir konu yasak değildi.</p>
<p>Ne yazık ki son on yıllarda sosyoloji, diğer “yumuşak bilim” disiplinlerinin izlediği yola girdi; ideoloji çoğu zaman araştırmanın önüne geçti. Bazı fikirler artık yasak sayılıyor; çünkü tartışılmaları bazı insanları rahatsız edebiliyor. Sosyoloji derslerine ve dergilerine o kadar “ilerlemeci” (progressive) düşünceler tarafından domine ediliyor ki alan, eskiden sahip olduğu canlı/sağlam karakterini kaybetti.</p>
<p>Bazı sosyologlar, disiplinlerini bu grup düşüncesinden kurtarmak istiyor. Onlardan ikisi—Indiana Üniversitesi’nden Fabio Rojas ve Stockholm Üniversitesi’nden Charlotta Stern—yeni kitapları <em>Sociology and Classical Liberalism in Dialogue</em>’da güçlü bir deneme derlemesi oluşturmuş. Amaçları, meslektaş sosyologları “ilerlemeci”, hatta Marksist perspektiflere yönelişlerini yeniden düşünmeye ve klasik liberalizmin içgörülerini dikkate almaya teşvik etmek.</p>
<p>Editörler girişte şöyle yazıyorlar:</p>
<p>“Sosyologlar sıklıkla toplumun en yoksul ve en marjinal kesimleri üzerindeki siyasal ve toplumsal kurumların etkileriyle ilgilenir; klasik liberallerin de bu grupları iyileştiren veya onlara zarar veren kurumlar hakkında söyleyecek çok şeyi vardır. Tersine, sosyologların da klasik liberallere öğreteceği çok şey vardır; çünkü kültür ile kurumlar arasındaki bağı anlamak için zengin bir dile sahiptirler.”</p>
<p>Hem sosyoloji hem klasik liberalizm uzun süredir varken neden böyle bir “girişe” ihtiyaç var? Çünkü liberal eğilimli akademisyenler sosyoloji içinde son derece nadir hâle geldi. Sosyologların çoğu liberalizme düşmanca yaklaşıyor ve sosyal problemler konusunda devletçi fikirlere dogmatik biçimde bağlanıyor. Rojas ve Stern’in gözlemiyle: “Sosyolojik konularda çalışan klasik liberal ve liberteryen akademisyenlerin azlığı, alanda önemli fikirlerin kaybolduğunu düşündürüyor.”</p>
<p>Oysa durum her zaman böyle değildi. İlk dönem sosyologlar arasında klasik liberalizme değer veren akademisyenler vardı. Bunların içinde Herbert Spencer ve William Graham Sumner da bulunuyordu; her ikisi de, devlet eylemi yoluyla kolektivizmin istemeden doğurduğu ve zararlı sonuçlara karşı uyarmıştı. Spencer ve Sumner kadar tanınmayan bir başka erken dönem sosyolog da Britanyalı Harriet Martineau idi; Adam Smith’in, gönüllü iş birliği yoluyla ortaya çıkan toplumsal düzene dair gözlemlerini özümsemişti.</p>
<p>Ne yazık ki Spencer, Sumner ve Martineau gibi sosyologlar bugün alanda büyük ölçüde unutulmuş, hatta küçümsenir durumda. Sosyoloji, “hoşnutsuzluk disiplini” hâline geldi; güncel takıntısı “eşitsizliğin ve gücün kaynaklarını ifşa etmek”. Fakat çoğu zaman bu kaynakların hükümet politikalarında kök salmış olabileceği gerçeğini ıskalıyor.</p>
<p><strong>Çağdaş Liberaller</strong></p>
<p>Klasik liberalizmi önemseyen sosyologlar az olsa da, Rojas ve Stern, alandaki solcu ana akıma katılmayan bazı yazarları bir araya getirmiş. Aşağıda bu denemelerden birkaçını ele alıyorum.</p>
<p>Penn State’ten John Iceland ve Eric Silver, “Ekonomik Liberalizm Yoksulluğu Azaltır mı?” başlıklı yazıyla açılışı yapıyor. Sosyologların yaygın biçimde, kapitalizmin kitleler için sefalet ürettiği yönündeki Marksist eleştiriyi kabul ettiklerini not ediyorlar. Bu “çatışma teorisi”, klasik liberal gözlemle çatışır: kapitalizm barışçıl iş birliğinin bir sonucudur ve herkes için yaşama standartlarında genel artışlar sağlama yönünde bir geçmişe sahiptir. Yazarlar, ekonomik liberalizmin yoksullara zarar verdiğine ilişkin standart iddiaları gözden geçirip çürütüyorlar: işletmelerin işçiler üzerinde güç kurduğu ve servette “adil olmayan” eşitsizlikler yarattığı iddiaları gibi. Iceland ve Silver bu iddialara şu karşılığı veriyor: “Eşitsizlik klasik liberalizmin bir özelliği olsa da, eleştirmenlerin çoğundaki temel sorun, ekonomik liberalizmin ortaya çıkışı ve yayılışının hayat standartlarında dramatik artışlarla aynı döneme rastladığı gerçeğini görmezden gelmeleridir… yalnızca ABD ve Avrupa’da değil, küresel ölçekte.” Sonuç olarak, Marksist görüşlere bağlı sosyologlar, klasik liberal ekonomik kurumların—örneğin özel mülkiyetin, serbest teşebbüsün, serbest ticaretin—insanların kendilerini yoksulluktan çıkarabilmelerini nasıl mümkün kıldığını dikkate alsalar dünyaya daha gerçekçi bir resimle bakabilirler.</p>
<p>Rojas, “Irk, Özgürlük ve Toplumsal Değişim” başlıklı denemesiyle takdire değer bir katkı sunuyor. Klasik liberallerin Adam Smith’ten beri ırka dayalı eşitsizliği güçlü biçimde eleştirdiklerini belirtiyor. Ancak, bugün, sosyologların çoğu, ırksal eşitsizliğin liberalizmden kaynaklandığını ve bununla zorlayıcı devlet müdahaleleriyle mücadele edilmesi gerektiğini savunuyor. Rojas, sosyologlar arasında giderek popülerleşen “kölelik ile kapitalizmin bir şekilde bağlantılı olduğu” fikrine karşı çıkıyor; köleliğin ahlaki bir yanlış olduğu yönündeki uzlaşının, klasik liberalizmin kök saldığı ülkelerde ortaya çıktığına işaret ediyor. Şöyle yazıyor: “Bulmaca şudur: Sosyolojik teori bu reformların gerçekleşmemesi ya da yüzeysel kalması gerektiğini söylerken, kapitalist uluslar neden bu kadar çok reform yaptı?”</p>
<p>Özellikle ilginç olan, Rojas’ın ABD’de azınlık topluluklarının devletin onayladığı baskıyla mücadele etmek için özgürlüklerini nasıl kullandıklarına ilişkin anlatımı. Sivil Haklar Dönemi’nde güney şehirlerindeki meşhur otobüs boykotları, Siyah sakinlerin kaynaklarını bir araya getirerek belediye otobüslerine ve düzenlemeye tabi taksilere alternatif ulaşım imkânları sağlayabilmeleri sayesinde etkili olmuştu. Rojas, liberal toplumların baskıyı aşındırmakta ve ikiyüzlülüğü açığa çıkarmakta oldukça başarılı olduklarını; bunun sosyologların ilgisini hak eden bir özellik olduğunu söyleyerek bitiriyor.</p>
<p>Tulane Üniversitesi’nden Brandon Rudolph Davis, “Amerika’nın Yağmacı Devletleri” başlıklı denemesinde, sosyal eşitsizlikleri çözmek için tasarlanan hükümet politikalarının toplumları güçlü biçimde “daha kötüye götürme” eğilimi taşıdığını; sosyologların ise artık bunu pek dikkate almadığını savunuyor. Davis, analizine kamu tercihi teorisini dâhil ediyor ve ceza hukuku ile ceza hukuku uygulamasına odaklanıyor. Ona göre sosyologlar, ceza hukukunda ırksal farklılıklar görüldüğünde otomatik olarak “sebep ırkçılıktır” demek yerine kamu görevlilerinin karşı karşıya olduğu teşvikleri düşünmelidir. Şöyle diyor: “Savcılar marjinal ve düşük nitelikli davalarda suçlama yöneltmeye istekliyse, bu, kolluğa düşük nitelikli tutuklamalar yapmak için teşvik sağlar; bunun da kitlesel hapsedilmeye ve ırksal azınlıkların ceza adaleti sistemi içinde aşırı temsil edilmesine katkıda bulunduğunu savunuyorum.”<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-208669 size-full alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Sociology-and-classical-liberalism-1.jpg" alt="" width="324" height="522" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Sociology-and-classical-liberalism-1.jpg 324w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Sociology-and-classical-liberalism-1-186x300.jpg 186w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Sociology-and-classical-liberalism-1-150x242.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Sociology-and-classical-liberalism-1-300x483.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 324px) 100vw, 324px" /></p>
<p>“Feminizm ve Toplumsal Cinsiyetlenmiş Emek Piyasaları” başlıklı denemesinde Charlotta Stern, çoğu sosyoloğun “sol feminizm” inancına hatalı biçimde bağlı kaldığını ileri sürüyor: erkeklerle kadınlar arasındaki sonuç farklılıklarının tamamını baskı, ayrımcılık ve ataerkil kültüre bağlayan yaklaşım. Bu perspektif, emek piyasalarında gözlemlenebilir birçok cinsiyet farkını açıklayamıyor. Buna karşılık Stern şöyle yazıyor:</p>
<p>“Klasik liberalizm cesur değil, alçakgönüllüdür; bireylerin aynı hedefleri paylaştığını varsaymaz. Ayrıca akla ve hoşgörüye güçlü biçimde inanan bir feminizmdir ve bireylerin hayat hedeflerinin peşinden gitme sorumluluğunun kendilerinde olduğunu varsayar.”</p>
<p>Stern, sol feminist sosyologların pek çoğunun, birçok kadının (ve erkeğin) arzu etmediği “eşitlikçi” yaşama tarzı tercihlerini dayatmak zorunluluğu hissedişinden yakınıyor.</p>
<p>Sağlık hizmetleri de sosyologların ilgi alanında. Rochester Institute of Technology’den Prof. Lauren Hall, “Sağlık Hizmetleri İçin Klasik Liberal Bir Teoriye Doğru” başlıklı yazısında, klasik liberalizmin bu meseleleri anlamak için bir “alet çantası” sunduğunu savunuyor. Çarpıcı içgörüsü şu: sağlık kurumları ve politikaları çıkar gruplarınca ele geçirilmeye eğilimlidir; bu da kurumları grupların avantajına, çoğu kez azınlık nüfusların aleyhine çevirir. Ruhsatlandırma düzenlemeleri ve “ihtiyaç belgesi” (certificate of need) yasaları rekabeti bastırır; örneğin, ebelerin tıbbi mesleğin tercih ettiği doğum seçeneği olan hastaneyle yasal biçimde rekabet etmesini engelleyen düzenlemeler gibi. Hall, meslektaş sosyologları “piyasalardaki seçim anarşisi” diye adlandırdıkları şeyden yakınmakla eleştiriyor; çünkü daha fazla seçeneğin, sözde önemsedikleri insanlara açıkça fayda sağlayacağını söylüyor.</p>
<p>Illinois Üniversitesi’nden Prof. Ilana Redstone, “Kampüsteki Sorun Nasıl Düşündüğümüzdür” başlıklı denemesinde akademiyi inceliyor. Ona göre sosyologlar kendi pozisyonlarından fazlasıyla emin hâle geldi. “Kesinlik,” diye yazıyor, “geniş bir görüş yelpazesine açık bir kültür geliştirmeyi zorlaştırır ve ideolojik ayrımların ötesinde iletişimi neredeyse imkânsız kılar.” Sosyoloji “kesinlik tuzağı”na saplanmış durumda. Öğrenciler ve akademisyenler, “doğru” düşünmedikleri gerekçesiyle sert muamele görecekleri endişesiyle görüş ifade etmekten, hatta soru sormaktan bile çekinebiliyor. Sosyolojinin yeniden canlı bir akademik disiplin olarak inşa edilebilmesi için, kesinlik tuzağından çıkması gerekiyor.</p>
<p><strong>Piyasanın Sınırları?</strong></p>
<p>Kitaptaki bir deneme pek ikna edici değil. George Mason Üniversitesi’nden Prof. Jack Goldstone, “Klasik Liberalizm Popülizme ve Otoriterliğe Karşı” başlıklı yazısında, çoğu insanın klasik liberalizmi benimsemesi için devletin ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini savunuyor. Goldstone’a göre “özgürlük ve refah ile eşitlik arasında bir dengeyi koruma hedefleri, serbest piyasalara bir ölçüde sınır getirilerek başarılmalıdır.” Bunlara asgari ücret yasaları ve güçlü sendikalar da dâhildir.</p>
<p>Bu görüş oldukça tartışmalıdır. ABD’de asgari ücret yasalarımız ve sendikalarımız vardı. Bu zorlayıcı iktisadi müdahaleler, klasik liberal bir mutabakatı gerçekten güvence altına mı aldı; yoksa insanları şu şekilde düşünmeye mi sevk etti: “Eğer hükümet bazı gruplara fayda sağlamak üzere harekete geçebiliyorsa, biz de neden siyasal olarak örgütlenip devlete daha fazlasını vermesi için baskı yapmayalım?” Goldstone, saf klasik liberalizmin laissez-faire anlayışı ile insanların hayatlarına durmaksızın müdahale eden bir devlet arasında bir yerde istikrarlı bir denge bulunduğuna inanıyor gibi görünüyor; ancak bana göre tarih bunun aksini söylüyor.</p>
<p>Goldstone ile olan görüş ayrılığımı bir kenara bırakırsak, <em>Sociology and Classical Liberalism in Dialogue</em> sosyologlara açık bir meydan okuma yöneltiyor: Fanatikler gibi davranmayı bırakın ve yeniden akademisyenler gibi davranın. Acaba içlerinden biri bu meydan okumaya cevap verecek mi?</p>
<p>Sonuç olarak <em>Sociology and Classical Liberalism in Dialogue</em>, sosyoloji disiplininde nadiren duyulan bir sesi yeniden görünür kılmaktadır. Kitap, sosyologları, toplumsal sorunlara dair yerleşik devletçi refleksleri sorgulamaya ve gönüllü iş birliği, piyasa süreçleri ve bireysel özgürlüklerin tarihsel başarılarını daha ciddiye almaya davet ediyor. Sosyoloji yeniden entelektüel canlılığını kazanacaksa, bu tür meydan okumalara ihtiyacı olduğu açıktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sosyologlara-meydan-okuma-george-leef/">Sosyologlara Meydan Okuma, George Leef</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrimci İradenin Psikolojisi ve Felsefesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devrimci-iradenin-psikolojisi-ve-felsefesi-ozgur-kanbir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgür Kanbir]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Nov 2025 10:02:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahmetov Karakteri Üzerinden Akılcılıktan Dogmatizme Geçiş Giriş: Bir Devrimci Arketipinin Doğuşu Nikolay Çernişevski&#8217;nin 1863&#8217;te yayımladığı ve Rus düşünce tarihinde Tolstoy&#8217;dan Lenin&#8217;e kadar derin izler bırakan Nasıl Yapmalı? adlı romanı, sadece bir edebî eser değil, aynı zamanda bir siyasal manifestodur. Romanın en dikkat çekici figürü olan Rahmetov, &#8220;yeni insanlar&#8221; arasında dahi &#8220;özel bir insan&#8221; olarak tanımlanan, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devrimci-iradenin-psikolojisi-ve-felsefesi-ozgur-kanbir/">Devrimci İradenin Psikolojisi ve Felsefesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rahmetov Karakteri Üzerinden Akılcılıktan Dogmatizme Geçiş</strong></p>
<p><strong>Giriş: Bir Devrimci Arketipinin Doğuşu</strong></p>
<p>Nikolay Çernişevski&#8217;nin 1863&#8217;te yayımladığı ve Rus düşünce tarihinde Tolstoy&#8217;dan Lenin&#8217;e kadar derin izler bırakan <em>Nasıl Yapmalı?</em> adlı romanı, sadece bir edebî eser değil, aynı zamanda bir siyasal manifestodur. Romanın en dikkat çekici figürü olan Rahmetov, &#8220;yeni insanlar&#8221; arasında dahi &#8220;özel bir insan&#8221; olarak tanımlanan, adanmışlığın ve devrimci iradenin somutlaşmış bir timsalidir. Edebî bir karakter olmanın ötesinde, Rus devrimci hareketleri için bir rol model olarak yüceltilen Rahmetov, siyaset bilimi ve psikoloji perspektifinden incelendiğinde, ideolojik bağlılığın bireyin bilgi edinme süreçlerini ve rasyonel karar alma mekanizmalarını nasıl şekillendirdiğine dair çarpıcı bir vaka analizi sunar. Bu metin, Rahmetov&#8217;un karakterini bu iki disiplinin merceğinden inceleyerek, onun portresinin modern siyasal davranışları anlamak için ne gibi dersler sunduğunu ve &#8220;Nasıl Yapmalı?&#8221; sorusuna karşın neden bir &#8220;Nasıl Yapmamalı?&#8221; uyarısı olarak da okunabileceğini analiz etmektedir.</p>
<ol>
<li><strong> Rasyonel Sorgulamadan Önce Gelen İdeolojik Tutku: Duygusal Zemin ve Katalizör</strong></li>
</ol>
<p>Rahmetov&#8217;un siyasal kimliğinin inşası, sistematik bir bilgi birikimiyle değil, yoğun bir duygusal ve ahlâkî hazırlık süreciyle başlar. Bu durum, siyasal radikalleşmenin psikolojik temellerini anlamak için kilit bir noktadır.</p>
<ul>
<li>Duygusal Hazırlık: Rahmetov, Petersburg&#8217;a geldiğinde henüz ideolojik bir çerçeveye sahip değildir. Ancak babasının despotizmi, annesinin kırılganlığı ve tanık olduğu toplumsal adaletsizlikler, onda bir &#8220;düşünceler yumağı&#8221; ve çözülmeyi bekleyen bir duygusal gerilim yaratmıştır. Bu durum, siyaset psikolojisinde, motivasyonların ve duygusal yönelimlerin bilişsel süreçleri nasıl şekillendirdiğini açıklayan güdülenmiş akıl yürütme (motivated reasoning) kuramlarıyla uyumludur; birey, mantıksal bir analizden önce duygusal olarak yatkın olduğu sonuçlara yönelir (Kunda, 1990).</li>
<li><strong>İdeolojik Katalizör:</strong> Kirsanov ile tanışması, bu birikmiş potansiyeli kinetik enerjiye dönüştüren bir katalizör işlevi görür. Rahmetov&#8217;un, Kirsanov&#8217;un her sözünü susuz kalmış bir insan gibi yutması, eleştirel bir sorgulamadan ziyade, mevcut duygusal arayışına bir yanıt ve ahlâkî bir tatmin bulduğunu gösterir. Bu, kararlı bir siyasî eyleme geçiş için gerekli olan psikolojik eşiği aştığı andır.</li>
<li><strong>Ahlâkî Rigorizm (Katılık):</strong> Bu tutkulu bağlılık, kendiliğinden bir rigorizm doğurur. Rahmetov, &#8220;insanlık için istediği güzel hayatı&#8221; önce kendi nefsinde ispatlama zorunluluğu hisseder. Bu, eylemlerini meşrulaştıran ve onu kişisel zaaflardan arındıracak olan katı bir ahlâkî koddur. Bu ahlâkî kesinlik, henüz kapsamlı bir bilgi edinme sürecinden önce gelir ve ilerideki entelektüel tercihlerinin tamamını belirleyecektir.</li>
</ul>
<ol start="2">
<li><strong> Doğrulama Yanlılığı ve Seçici Bilgi Edinimi: Kapalı Bir Bilişsel Döngü</strong></li>
</ol>
<p>Rahmetov, ideolojik çerçevesini belirledikten sonra, bu inancı destekleyecek ve sistematize edecek bir bilgi edinme sürecine girer. Bu süreç, bir keşif yolculuğu değil, mevcut bir inancı rasyonelleştirme ve pekiştirme eylemidir.</p>
<ul>
<li><strong>Tek Yönlü ve Yoğun Bilgi Yüklemesi:</strong> Kirsanov&#8217;dan aldığı kitap listesiyle üç gün üç gece aralıksız okuması, bilginin bir sorgulama aracı değil, bir an önce edinilmesi gereken bir mühimmat olarak görüldüğünü kanıtlar. Bu aşırı adanmışlık, altı aylık yoğun bir okuma periyoduyla devam eder ve ideolojik çekirdeği sağlam bir zırhla kaplama amacını taşır.</li>
<li><strong>&#8220;Temel Yapıtlar&#8221; Prensibi ve Bilişsel Filtreleme:</strong> Altı ayın sonunda Rahmetov, okuma alışkanlığını katı bir kurala bağlar: Sadece &#8220;sayısı pek az olan kendi temel yapıtlarını&#8221; okuyacaktır. Diğer yüzlerce eseri, temel fikirlerin &#8220;gevelenmiş ve iğdiş edilmiş&#8221; bir tekrarı olarak görerek reddeder. Bu yaklaşım, psikolojide &#8220;doğrulama yanlılığı&#8221; (confirmation bias) olarak bilinen, bireylerin mevcut inançlarını destekleyen bilgileri arama, yorumlama ve hatırlama eğiliminin kusursuz bir örneğidir (Wason, 1960). Rahmetov, mevcut inanç sistemini tehdit edebilecek çelişkili veya karmaşık bilgilerden kaçınarak, zihinsel rahatsızlık yaratan durumları en aza indirme amacı güder. Bu davranış, Leon Festinger&#8217;in bilişsel çelişki (cognitive dissonance) teorisiyle açıklanabilir; birey, çelişkili düşünce veya bilgilerle karşılaştığında ortaya çıkan psikolojik gerilimi azaltmak için inançlarına daha sıkı sarılır veya çelişkili bilgiyi reddeder (Festinger, 1957).</li>
<li><strong>Düşünce Özgürlüğünün Reddi:</strong> Gogol dışındaki Rus yazınını veya ekonomi politikteki temel birkaç isim dışındaki düşünürleri gereksiz görmesi, entelektüel çeşitliliği ve eleştirel düşünceyi reddeden kapalı bir zihinsel sistem inşa ettiğini gösterir. Düşünce özgürlüğü, yalnızca dışsal baskılardan değil, aynı zamanda bireyin kendi rızasıyla kendini hapsettiği entelektüel yankı odalarından da azade olmayı gerektirir. Rahmetov, bu ilkeyi eylem uğruna feda eder.</li>
</ul>
<ol start="3">
<li><strong> Akılcı Egoizm ve Rigorizm Paradoksu: Araçların Amacı Yutan Mantığı</strong></li>
</ol>
<p>Romanın felsefî temelini oluşturan ve &#8220;yeni insanlar&#8221; tarafından savunulan &#8220;akılcı bencillik&#8221; (rational egoism) kuramı, Rahmetov&#8217;un karakterinde paradoksal bir biçimde uygulanır.</p>
<ul>
<li><strong>Akılcı Bencillik Kuramı:</strong> Bu teoriye göre, en yüce fedakârlıklar dâhil tüm insan eylemleri, temelinde kişisel çıkar ve tatmin arayışı barındırır.</li>
<li><strong>Rigorist Uygulama:</strong> Rahmetov, bu kuramı benimser ancak &#8220;çıkarı&#8221; en uç noktaya taşır: Ona göre en yüksek kişisel çıkar, &#8220;genel olarak insanlar için istenen&#8221; ideali gerçekleştirmek adına tüm kişisel zevk ve konforu feda etmektir. Şarap içmemesi, kadınlardan uzak durması, dinlenmeyi gereksiz görmesi ve hatta acıya dayanıklılığını artırmak için çivili yatakta yatması, bu akılcılığın asketizme varan acımasız bir yorumudur.</li>
<li><strong>Anti-Hümanist Rasyonalite:</strong> Buradaki temel çelişki şudur: Rahmetov&#8217;un akılcılığı, insanlık için daha iyi bir hayat kurma amacına hizmet ederken, bu amaca ulaşmak için kullandığı araçlar (aşırı disiplin, zevkten feragat, duygusal yoksunluk), kurtarılmak istenen hayatın insanî zenginliklerini ve deneyimsel çeşitliliğini yok sayar. Bu durum, kurtuluş adına hayatın kendisini feda eden, mantıksal olarak tutarlı ancak pratik anlamda anti-hümanist bir rasyonalite tuzağına işaret eder. Bu, aydınlanma aklının kendi karşıtına, yani mitsel bir tahakküme dönüşebileceğini öne süren eleştirel teorinin temel argümanlarından biridir (Horkheimer &amp; Adorno, 2014).</li>
</ul>
<ol start="4">
<li><strong> Kantçı Aydınlanma Perspektifi: Kazanılan Özerklik ve Kendi Kendine Dayatılan Dogmatizm</strong></li>
</ol>
<p>Immanuel Kant&#8217;ın 1784’te yayımladığı &#8220;Aydınlanma Nedir?&#8221; başlıklı makalesi, Rahmetov&#8217;un entelektüel yolculuğunu analiz etmek için güçlü bir felsefî çerçeve sunar.</p>
<ul>
<li><strong>Aydınlanmacı Özerklik:</strong> Kant, aydınlanmayı &#8220;insanın kendi suçuyla düşmüş olduğu ergin olmayış durumundan kurtulması&#8221; olarak tanımlar ve bunun için &#8220;aklını kullanma cesareti&#8221; (Sapere aude!) göstermesi gerektiğini belirtir (Kant, 2022). Rahmetov, babasının despotizmi gibi dışsal otoritelerden kurtulup kendi aklını kullanma cesareti göstermesiyle Kantçı özerklik (otonomi) idealinin bir örneğidir. O, vasilikten çıkmış, iradesini kendi ahlâkî yasasına tabi kılmış aydınlanmış bir birey portresi çizer.</li>
<li><strong>Rasyonel Dogmaya Geçiş:</strong> Ancak Kant&#8217;a göre aklın kullanımı sürekli ve kamusal olmalıdır. Rahmetov&#8217;un bilgi edinme sürecini altı ay gibi bir sürede tamamlanmış kabul edip kendini yalnızca &#8220;temel yapıtlar&#8221; ile sınırlaması, aydınlanmanın sürekli sorgulama ruhunu zedeler. Aklını kullanarak ulaştığı devrimci sonucu, artık sorgulanamaz bir dogmaya dönüştürür. Bu, ironik bir şekilde, Kant&#8217;ın tanımıyla &#8220;kendi suçuyla düştüğü yeni bir ergin olmayış durumudur.&#8221; Kişi, aklını kullanarak bir sonuca varır, ancak o sonucu mutlaklaştırarak kendi entelektüel gelişimini ve özgürlüğünü kısıtlar.</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç: Eylem Adamının Uyarısı<img loading="lazy" decoding="async" class="alignright wp-image-208479 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/what-is-to-be-done-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/what-is-to-be-done-197x300.jpg 197w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/what-is-to-be-done-150x228.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/what-is-to-be-done-300x456.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/what-is-to-be-done.jpg 400w" sizes="auto, (max-width: 197px) 100vw, 197px" /></strong></p>
<p>Rahmetov, Çernişevski&#8217;nin &#8220;kusursuz insan&#8221; ve &#8220;devrimci aksiyon adamı&#8221; idealini temsil eder. O, amacı uğruna her türlü kişisel zaafı ve entelektüel şüpheyi feda eden, sarsılmaz bir iradenin simgesidir. Ancak siyaset psikolojisi ve felsefesi açısından bakıldığında, onun yöntemi ciddi sorunlar barındırır:</p>
<ul>
<li><strong>Psikolojik Açıdan: </strong>İdeolojiye duygusal olarak kilitlenmesi ve ardından yalnızca doğrulayıcı bilgilerle kendini beslemesi (Festinger, 1957; Kunda, 1990), onu eleştirel düşünceye ve alternatif perspektiflere kapatır. Bu, siyasal kutuplaşmanın ve fanatizmin temel mekanizmalarından biridir.</li>
<li><strong>Felsefî Açıdan:</strong> Aydınlanmacı özerkliği (Kant, 2022) kendi yarattığı bir dogmatizmle sınırlaması ve insanlık adına insanî olanı feda eden rigorist ahlâkı, araçların amacı yutabileceği tehlikesini gözler önüne serer (Horkheimer &amp; Adorno, 2014).</li>
</ul>
<p>Bu nedenle, Çernişevski&#8217;nin &#8220;Nasıl Yapmalı?&#8221; sorusuna karşılık Rahmetov&#8217;un portresi, siyasal adanmışlığın potansiyel tuzaklarına dair bir uyarı niteliği taşıyarak, adeta bir &#8220;Nasıl Yapmamalı?&#8221; dersi sunar. O, hedefe kilitlenmiş ve bu yolda ilerlemek için gerekli gördüğü her şeyi feda etmeye hazır olan kesin inançlı, dogmatik ve ürkütücü bir siyasal aktör arketipidir. Bu yönü ile sonraki yıllarda Türkiye’de de ortaya çıkan, sol düşüncenin şiddet ile kurduğu ontolojik bağı görünür kılan kişi prototipini oluşturmuştur.</p>
<p><strong>Kaynaklar </strong></p>
<p>Çernişevski, N. G. (1999 [1864]). <em>Nasıl Yapmalı?</em> Oda Yayınları.</p>
<p>Festinger, L. (1957). <em>A theory of cognitive dissonance</em>. Stanford University Press.</p>
<p>Horkheimer, M., &amp; Adorno, T. W. (2014). <em>Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar</em>. Kabalcı yayınları.</p>
<p>Kant, I. (2022 [1784]). <em>Politik Yazılar-Aydınlanma Nedir?</em> Dipnot Yayınları.</p>
<p>Kunda, Z. (1990). The case for motivated reasoning. <em>Psychological Bulletin</em>, <em>108</em>(3), 480–498.</p>
<p>Wason, P. C. (1960). On the failure to eliminate hypotheses in a conceptual task. <em>Quarterly Journal of Experimental Psychology</em>, <em>12</em>(3), 129–140.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devrimci-iradenin-psikolojisi-ve-felsefesi-ozgur-kanbir/">Devrimci İradenin Psikolojisi ve Felsefesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ceza Kanunu 353. Madde</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ceza-kanunu-353-madde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Nov 2025 09:21:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208432</guid>

					<description><![CDATA[<p>“ama hayır, anlamak demek, dedim hâkime, daha ziyade derinlemesine hissetmek demektir” s.110 Ceza Kanunu 353. Madde… Fransız yazar Tanguy Viel tarafından kaleme alınan ve Mehmet Emin Özcan tarafından çevirilen, İletişim Yayınları tarafından basılan bu eşsiz eseri itiraf etmeliyim ki bir çırpıda bitiremedim. Aklıma adliye koridorlarındaki koşuşturmalar geldi. Geçen gün Ankara’nın insanın içini karartan mimarisiyle Sıhhiye [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ceza-kanunu-353-madde/">Ceza Kanunu 353. Madde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“ama hayır, anlamak demek, dedim hâkime, daha ziyade derinlemesine hissetmek demektir” s.110</em></p>
<p><em>Ceza Kanunu 353. Madde</em>…</p>
<p>Fransız yazar Tanguy Viel tarafından kaleme alınan ve Mehmet Emin Özcan tarafından çevirilen, İletişim Yayınları tarafından basılan bu eşsiz eseri itiraf etmeliyim ki bir çırpıda bitiremedim.</p>
<p>Aklıma adliye koridorlarındaki koşuşturmalar geldi.</p>
<p>Geçen gün Ankara’nın insanın içini karartan mimarisiyle Sıhhiye Adliyesi’nde gözüme çarpan “görüşme odasının” kasveti geldi.</p>
<p>Fakültede Prof. Dr. Gülriz Uygur Hocamızın “Hukuka Giriş” dersinde okuttuğu Kuçuradi’nin makaleleri geldi.</p>
<p>Hukukun ne kadar insanla ilişkili olduğu ve ne kadar insana dair olduğu geldi… Okumalarımda sıklıkla duraksadım, düşündüm, notlar aldım…</p>
<p>Başlarken hemen belirteyim: <em>Ceza Kanunu 353. madde</em> adlı eseri başta hukukçular olmak üzere herkese tavsiye ediyorum.<img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft wp-image-208435 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Ceza-Kanunu-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Ceza-Kanunu-200x300.jpg 200w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Ceza-Kanunu-150x225.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Ceza-Kanunu-300x450.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Ceza-Kanunu.jpg 499w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /></p>
<p>İnfaz yasasının çokça tartışıldığı bu günlerde, bu eser, bizlere suçun ve suçlunun, yalnızca suça konu fiilden ibaret olmadığını, toplumsal gerçekliklerin, eğitimin, ekonominin, ceza-infaz yasaları kadar toplumun huzurunda etkili olduğunu, maddi vakıalarda hakikate ulaşmanın tek bir bakış açısıyla mümkün olmadığını ahenkli, edebî bir anlatım ve akıcı bir örgü ile hatırlatıyor.</p>
<p>Eserde ana kahramanımız Kermeur bir dizi sorun yaşıyor. Bu sorunlardan biri de Kermeur’un yaşadığı kasabayı tatil köyüne çevirecek Antoine Lazenec’in dolandırıcı olması. Kermeur için bardağı taşıran son damlalardan biri işte bu ve oğlu Erwan’ın başına gelenler oluyor. Kermeur sonrasında bir suç iddiasıyla yargılanıyor.</p>
<p>Yazar, bir suçluyu suça iten çeşitli nedenleri suçlunun ağzından bizlere aktarıyor. Aklıma kriminoloji dersinde tartıştığımız konular ve meslek hayatımda okuduğum, incelediğim dosyalar ve pek ceza bakmasam da  görev yaptığım birkaç dosya geliyor. Hayat, teorinin, çerçevelerin çok daha ötesinde ve kesinlikle “tahditli” değil diyorum, bir kez daha.</p>
<p>Eserde temel konulardan biri hakimin hükme ulaşırken hangi delillerden nasıl etkilendiğinin sorgulanamayacağı hususu. Bu durum Fransız Ceza Kanunu’nun 353. maddesine atıfla eserde yer alıyor. Kitabın ismi de zaten buradan geliyor. Burada belirtmem gerekir, kitaba olan övgülerim hâkimin bakış açısına ve tavrına değil, bu tartışmaya açıktır. Ancak kitap bizlere farklı bir bakış açısıyla bazı gerçekleri hatırlatıyor.</p>
<p>Kitapta önemli bir diğer bahis ise “<em>vicdani kanaat</em>.” Anayasamızın 138. maddesinde de yer aldığı üzere <em>“hâkimler, g</em><em>ö</em><em>revlerinde bağımsızdırlar</em>; <em>Anayasa, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine g</em><em>ö</em><em>re h</em><em>üküm verirler</em>.” Bu, aslında hukukçuların arasında da çokça tartışılan bir konu: Hakimler vicdanlarına göre mi karar vermeliler?</p>
<p>Bizim de içinde bulunduğumuz Kıta Avrupası hukuk sisteminde yasalar kazuistik sayılacak kadar belirlidir. Usûl kuralları da sıkıcı belirlenmiştir. Dolayısıyla “hâkimin takdir yetkisi” oldukça kısıtlı bir alanda mevcuttur ve takdir konuları da genellikle içtihatlarla, uygulamada belirlenmiştir.</p>
<p>Öte yandan vicdani kanaat hükümde asıl olarak “suçun işlenip işlenmediği” noktasında toplanır. Hakim/heyet tüm delilleri dikkatle ve titizlikle inceler. Eğer en ufak bir şüpheye mahal vermeyecek şekilde suçun işlendiğine kanaat getirdiyse hükmünü verir. Şüphe varsa sanık yararlanır. Ve yine temel bir hukuk ilkesi olarak hukuksuz delil değerlendirilmez çünkü zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208436 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2.jpg" alt="" width="800" height="533" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2.jpg 800w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2-768x512.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/mahkeme-2-696x464.jpg 696w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>Hukukumuzda temel yaklaşımlarımız böyledir ancak mesela Japonya’da şüpheliler uzun süre gözaltında tutulur, avukatsız şekilde sorgulanır ve adeta itiraf etmeye zorlanır. Belki de Japonya hukukunda en çok eleştirilen konulardan biri budur. Bu, bir zamanlar ülkemizde de çokça tartışılmış olan “<em>delilden su</em><em>ç</em><em>luya ulaşılır, şüpheliden delile değil”</em> ifadelerinin bir yansıması gibidir, sanki. Herhalûkârda bu uygulama başta Japon avukatlar olmak üzere hukukçular tarafından ciddi şekilde eleştirilir ve hukukun temel prensiplerine uygun da değildir.</p>
<p>Burada Japonya parantezini açmamın bir sebebi var ki o da şudur: Amaçladığımız düzen, metodlarımız, doğrularımız ve kabul ettiğimiz hukuk tartışılabilmelidir.  Mutlak doğru yok, belki de tek bir doğru yok; tartışmalı ve gerekçelendirmeli, yeni çalışmalarla birlikte yeniden tartışmaya açmalıyız.</p>
<p>Vicdanî kanaat konusunda da söylenecek çok şey vardır. Sahi “vicdan” nedir? <em>Nişanyan</em> <em>Sözlüğ</em>e göre vicdan, Arapça vecd kökünden gelen “<em>bulma, aklına getirme, şiddetli gazap, kendinden ge</em><em>ç</em><em>me</em>” sözcüğünden alıntıdır. Başkaca pek çok kaynakta da yer verildiği üzere vicdan, ahlâkî değerlere dayanır. İşte tam da bu noktada hâkimin vicdanî kanaatinde evrensel bir ahlâk yasasına mı yoksa kendi vicdanî değerlerine göre mi hükme ulaşıp ulaşmayacağı konusu tartışmaya açılır.</p>
<p>Konuya ilişkin Kuçuradi, hâkimin vicdanının hukuk bilgisine ve değerlere (<em>değer yargılarına g</em><em>ö</em><em>re de</em><em>ğil</em>) dayalı olmasını savunur. Bu ne kadar mümkündür, nasıl mümkün olur, tartışılmaya değerdir.</p>
<p><strong>Ancak bana göre bundan evvel, adil bir karar için öncelikle yargıçların, savcıların, avukatların yaptıkları meslekî faaliyeti “</strong><strong>mesaiden</strong><strong>” öte g</strong><strong>ö</strong><strong>rmeleri gerekmektedir</strong>. <strong>Sonrasında ise değerler ile değer yargılarını ayırt edebilen, normları temellendirerek objektif-subjektif temelleri okuyabilen, hukuki bilgiyi analiz edip pratikleştirebilen, mantık bilen hukuk profesyonelleri yukarıdaki tartışmayı nispeten aşabilecektir. </strong></p>
<p>Son olarak bu kısa değerlendirme/tavsiye yazıma kitaptan birkaç alıntı ile ve birkaç makale önererek son vermek istiyorum:</p>
<p><em>“Dünyanı</em><em>n hi</em><em>ç</em><em>bir denizinde, kıyıya bile yakın olsa, hi</em><em>ç</em><em>bir insan giyinik olarak kendini suyun i</em><em>ç</em><em>inde bulmak istemez” </em><em>s.5 </em></p>
<p><em>“İnsanların i</em><em>ç</em><em>indeki şeytan zamanında fark edilebilse, o parlak ve sevimli dış g</em><em>ö</em><em>rünüşün ardındaki bu şeytan g</em><em>ö</em><em>rülebilse, her şey ortaya çıkardı değil mi?”</em><em>s. 40</em></p>
<p><em>“Her neyse, bu olaydan sonra </em><em>ç</em><em>ok ge</em><em>ç</em><em>medi, yatırım yapılacak sokaklarda ince kumaşlı takım elbise giymiş kişiler g</em><em>ö</em><em>rmeye başladık, salonlardaki sehpaların üzerine inşaat planlarını açıyor ve ezberledikleri s</em><em>ö</em><em>zleri tekrarlıyorlardı, deniz manzaralı iki artı bir dairelerini satmaya karar verdiler, belki de yemek odasındaki masaların üstünde bulunan dantelli </em><em>ö</em><em>rtüleri biraz küçüm­süyorlardı, bunlar kendi annelerinkine </em><em>ç</em><em>ok benziyordu belki, ama kendileri </em><em>ö</em><em>yle miydi?” </em><em>s. 46</em></p>
<p><em>“Ama bu, hakimi hiç ilgilendirmiyordu sanki, hastasının şikâyetlerini kayıtsızca dinleyen bir hekim gibiydi.“ </em><em>s. 65</em></p>
<p><em>“sanki benim bilmediğim merkezî bir noktayı hedeflemişti, yani onun sadece “olup bitenler” dediği bir şeyleri hedefliyordu, çünkü ger</em><em>ç</em><em>ek, “olayların” i</em><em>ç</em><em>indeydi.” </em><em>s.65</em></p>
<p><em>“(…) belki bir bilin</em><em>ç</em><em>, kafamızda Adem’in bir asma yaprağıyla </em><em>ö</em><em>rtündüğünü düşünmemizi sağlayan o pek iyi sabitlenmemiş aynanın olabilmesi i</em><em>ç</em><em>in </em><em>ç</em><em>ok erkenden do</em><em>ğmuş bir bilin</em><em>ç</em><em>, bize engel olan, evet ama belki de bizi onurlandıran bir şey.” </em><em>s.127</em></p>
<p><strong><em>                                                                                                                                 </em></strong></p>
<p><strong><em>Av. Haldun Bar</em></strong><strong><em>ış</em></strong></p>
<p><strong><em>avbarishaldun@gmail.com</em></strong></p>
<p><strong>Önerilen Bazı Okumalar</strong></p>
<p>Prof. Dr. Vecdi ARAL, &#8220;Hukuk Nedir?&#8221;, <em>Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumu</em>, İstanbul Barosu Yayınları, 2019 <a href="https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/01/HFSA26-Aral.pdf">https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/01/HFSA26-Aral.pdf</a></p>
<p>Veli Özer ÖZBEK, &#8220;Ceza Muhakemesinde Hakimin Vicdani Kanaati&#8221;, <em>Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi Sempozyumu,</em> İstanbul Barosu Yayınları, 2019 <a href="https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/02/HFSA16-O%CC%88zbek.pdf">https://hfsa-sempozyum.com/wp-content/uploads/2019/02/HFSA16-O%CC%88zbek.pdf</a></p>
<p>Ioanna KUÇURADİ, İnsanca Yaşayabilmenin Nesnel ve Öznel Koşulları Üzerine, İzmir Barosu, <em>İzmir Barosu Dergisi</em>, Eylül 2019, <a href="https://www.izmirbarosu.org.tr/pdfdosya/insanca-yasayab2019121215322672.pdf">https://www.izmirbarosu.org.tr/pdfdosya/insanca-yasayab2019121215322672.pdf</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ceza-kanunu-353-madde/">Ceza Kanunu 353. Madde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostoyevski Okuma Kılavuzu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dostoyevski-okuma-kilavuzu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Oct 2025 09:21:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208397</guid>

					<description><![CDATA[<p>J. L. Borges “Dostoyevski’yi okumak bilmediğimiz büyük bir şehrin içine ya da bir savaşın gölgesine girmek gibidir.” der. Uzun yıllara yayılan Dostoyevski okumalarım sonunda bu yola girdim, umarım alnımın akıyla çıkarım. Esasında Dostoyevski gibi dünya edebiyatına damgasını vurmuş bir yazar hakkında yazılmış kitaplar önerirken seçici olmak gerekir. Hazırlamak istediğim Dostoyevski okuma kılavuzundan kastettiğim şey, hem [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-okuma-kilavuzu/">Dostoyevski Okuma Kılavuzu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>J. L. Borges “Dostoyevski’yi okumak bilmediğimiz büyük bir şehrin içine ya da bir savaşın gölgesine girmek gibidir.” der. Uzun yıllara yayılan Dostoyevski okumalarım sonunda bu yola girdim, umarım alnımın akıyla çıkarım.</p>
<p>Esasında Dostoyevski gibi dünya edebiyatına damgasını vurmuş bir <a href="https://hurfikirler.com/sahici-yazar-yalnizdir/">yazar</a> hakkında yazılmış kitaplar önerirken seçici olmak gerekir. Hazırlamak istediğim Dostoyevski okuma kılavuzundan kastettiğim şey, hem yazar hakkında yazılmış kitaplar seçkisi hem de kendi yazdığı kitapları kastediyorum. Aradan 150 yıl geçmesine rağmen Dostoyevski hakkında halen yeni kitapların yazıldığını görüyoruz. Belki de şöyle dememiz gerekiyor Dostoyevski hakkında şu ana kadar yazılmış Türkçeye çevirisi yapılmış özgün kitaplar şimdilik bunlardır. Gelecekte yazar hakkında yeni kitapların da yazılacağını hatırlatmak iyi olabilir. Yeri gelmişken burada bir konuya açıklık getirmek faydalı olabilir. Dostoyevski’den ilk çevrilen kitap 1933 yılında, Haydar Rıfat’ın çevirdiği <em>Ölü Bir Evden Hatıralar</em>’dır. Yazar’ın Sibirya’da geçirdiği dört yıllık hapishane anılarını anlatan bu kitap yaklaşık 90 yıl önce dilimize çevrilmiş olmasına rağmen Dostoyevski hakkında yazılan kitapların Türkçe’ye çevrilmesi daha geç tarihlerde olmuştur. Aşağıda listelediğim Dostoyevski hakkında yazılmış kitapların Türkiye’de yayınlanmasının aşağı yukarı 30 yıllık bir geçmişi var.  Hazırlamış olduğum on kitaplık Dostoyevski listesi yakın dönem içinde Türkçeye çevirisi yapılmış olan kitaplardır. Muhtemelen başka dillerde Dostoyevski hakkında yazılmış ama henüz çevirisi yapılmamış olan kitaplar da vardır. Bu okuma klavuzunun Dostoyevski edebiyatını ve yazarlığını tanımamızda yardımcı olacağını düşünüyorum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208399 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-2-300x163.jpg" alt="" width="300" height="163" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-2-300x163.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-2-150x81.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-2-696x378.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-2.jpg 737w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<ol>
<li><strong> <em>Dostoyevski</em>, Joseph Frank </strong></li>
<li><strong> <em>Dostoyevski</em>, Henri Troyat </strong></li>
<li><strong> <em>Dostoyevski</em>, Edward H. Carr </strong></li>
</ol>
<p>Dostoyevski hakkında yazılmış yukarıdaki bu üç kitap Dostoyevski’nin yaşamını ve yazarlığını anlatır. Bu üç kitap içinde en kapsamlısı ve özgün olanı Joesph Frank’ın kitabıdır. Troyat ve Carr’ın kitapları da mutlaka okunmalıdır.</p>
<ol start="4">
<li><strong> <em>Üç Büyük Usta</em>,</strong> <strong>Stefan Zweig </strong>bu kitabında Balzac ve Charles Dickens’ın yanısıra Dostoyevski’nin yazarlığını edebiyatını çok etkileyici biçimde anlatır. Sanırım yazarların hayatını anlatan kitapları edebiyatçılardan okumanın tadı başka oluyor. İlgili kitapta Dostoyevski için şunları söylüyor: “Dostoyevski Saint-Petersburg’a döndüğü zaman büsbütün unutulmuştu artık; edebiyat alanındaki koruyucuları onu terk etmişlerdi, dostları dağılıp gitmişti. Onu sürükleyip götürmüş olan dalgadan cesaretle, kuvvetle kendini kurtarmayı bildi. <em>Ölüler Evinden Anılar</em>’ı, bir kürek mahkûmunun hayatını anlatan bu ölmez eser, Rusya’yı uyuşuk kayıtsızlığından çekip çıkarabildi. Bütün millet Rus dünyasını dümdüz ve sakin yüzeyi altında çeşit çeşit işkencelerin yer aldığı cehennemi bir tabakanın bulunduğunu dehşetle gördü. Suçlamaların alevi Kremlin’e kadar yükseldi; çar bu kitabı okurken göz yaşlarını tutamadı; herkesin ağzında Dostoyevski adı dolaşıyordu.”</li>
<li><strong> <em>Dostoyevski’nin Poetikası</em></strong>, <strong>Mihail Bahtin</strong> ise ilgili kitabında çok derin bir Dostoyevski analizi yapar. O “Dostoyevski’nin geleceği ileride” diyerek şu analizi yapar: “İlk kez o anladı modern zamanların insanlarını, bir kafaya doğrunun yerleştirilemeyeceğini, doğrunun ancak tamamlanmamış diyalogda ortaya çıktığını, insanın ve insanlığın içsel olarak sonsuz olduğunu anladı.”</li>
<li><strong> <em>Dostoyevski’nin Dünya Görüşü</em></strong>, <strong>Nikolay A. Berdayaev</strong>. Bana göre Dostoyevski hakkında yazılan kitaplar içinde Dostoyevski edebiyatını ve onun dünya görüşünü çözümleyen en kapsamlı ve bilimsel olanını Bardeyaev yazmıştır. Bardeyaev’ın bu kitabı okunmadan Dostoyevski analizlerimizin eksik kalabileceğini düşünüyorum. Bardeyaev şöyle tanımlıyor Dostoyevski’yi: “Dostoyevski insana, onu nihayetinde tamamen özgür kılacak olan hakikatin yolunu özgürce kabul ederek takip etme fırsatını verir. Fakat bu yol karanlıktan, uçurumun içinden, ikilem içeren bir trajediden geçer. Bu yol ne düz ne de pürüzsüzdür. İnsan bu yolda hayalet görerek, aldatıcı bir ışıkla, daha da karanlık içine çekilerek kaybolur.”</li>
<li><strong> <em>Dostoyevski,</em></strong> <strong>Andre Gide</strong> de Dostoyevski’yi yazarlığı ve edebiyatı üzerinden anlatmış.</li>
<li><strong> <em>Tolstoy mu Dostoyevski mi?</em></strong> <strong>Georgeo Steiner</strong> bu kitabında tarihî tartışmayı yeniden kurcalar. İki yazarın da farklı özgünlükleri olduğu gerçeği üzerinden bazı sonuçlara ulaşır. Ulaştığı sonuç: Ne o ne de o dur. Tolstoyevski’dir.</li>
<li><strong> <em>Fyodor Dostoyevski</em>,</strong> <strong>Anna Dostoyevski</strong>, eş Dostoyevski ve yazar Dostoyevski’yi kendi tanıklığı üzerinden anlatır. <img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208400 aligncenter" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi-300x167.webp" alt="" width="300" height="167" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi-300x167.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi-768x429.webp 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi-150x84.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi-696x388.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-ve-esi.webp 860w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></li>
<li><strong> <em>Dostoyevski Yeraltı İnsanı</em></strong>, <strong>Rene Girard</strong> bu kitabında Dostoyevski’yi bir yeraltı insanı ve yazarı olarak, başka yazarlarla karşılaştırır ve onu en tepe bir yere koyar.</li>
<li><strong> <em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em>, Aytekin Yılmaz. </strong>Bu kitabımda Dostoyevski hapishanesinden benim hapishanelere bir tünel kazdım. Dostoyevski hapishanesinden itibaren 150 yıllık dünya hapishane edebiyatının izi sürülerek yazılmış karşılaştırmalı bir hapishane kitabıdır. Dostoyevski hapishane sonrası yaşamında hapishaneden bahsederken, “Hapishane çöplüğünde altın buldum.” der. Ben de hapis olduğum koğuşta Dostoyevski’nin hapishane anılarını anlattığı “<em>Ölüler Evinden Anılar</em>” kitabını bulmuştum. Kimin daha şanslı olduğunu kim bilebilir?</li>
</ol>
<p><strong>Dostoyevski’nin kitaplarını okumaya nereden başlamalı?</strong></p>
<p>Kitap okurlarına Dostoyevski’nin kitaplarını reçete yazmak, yazılacak reçetelerin en acılı olanı olsa gerek. Dostoyevski okumanın zor olduğunu biliyorum. Cemal Süreyya bir söyleşisinde, “1944 yılında Dostoyevski okudum, odur budur huzurum yoktur.” der. Başkalarını bilmem ama Dostoyevski okumak hapishanede bana iyi gelmişti. Dostoyevski benim için şöyle bir yazar: “Yok artık bundan da beteri mi olurmuş?” dediğimiz yerde, Dostoyevski “durun daha beteri var.” uyarısını yapandır. Dostoyevski, “<em>Yeraltından Notlar</em> kitabında, Liza’ya neden babasının evini bırakıp bu geneleve düştüğünü sorduğunda, Liza gizemli bir rezaleti ima eder, “Ya işler orada burada olduğundan daha kötü idiyse?”</p>
<p>Dostoyevski&#8217;nin önemli bir özelliği, romanlarında insana her daim beterin daha beteri olabileceğini hatırlatmış olmasıdır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208401 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski--300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski--300x225.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski--768x576.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski--150x113.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski--696x522.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Dostoyevski-.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<ol>
<li><strong><em>Ölüler Evinden Anılar </em></strong></li>
</ol>
<p>Dostoyevski’nin yazarlığının iki döneme ayrılması gerektiğini düşünüyorum. 1850 yılından önce ve sonrası. Hapishane öncesi ve sonrası olmak üzere okunmasını ve ona göre değerlendirilmesini öneriyorum. Birinci dönem (1840’lar) yazarlığının ilk dönemidir ve en başarılı bulunan kitabı “<em>İnsancıklar</em>” dır. Dönemin eleştirmenleri Nekrasov ve Belinski bu romanı çok beğenmiş olmalarına rağmen hemen devamında yazacağı “<em>Öteki</em>” romanı aynı eleştirmenler tarafından eleştirilir. Dostoyevski bu başarısızlığın altında ezilir ve birkaç yıl sonra ise Sibirya’da hapislik dönemi başlar. Hapishane sonrası Dostoyevski’nin edebiyatta ikinci dönemi başlar. Hem de birinci dönemiyle kıyaslaması bile yapılamayacak biçimde&#8230; Dört yıl kaldığı Sibirya hapishanesi onun için bir edebiyat okulu olmaz, çünkü dört yıl kaldığı bu hapishanede ona kutsal kitabın dışında kitap verilmez, mektup yazmasına bile müsaade edilmez. Bu anlamıyla edebi açıdan tam bir çölleşme yaşamıştır Dostoyevski. Okumak istediği kitapların hiçbirini okuyamamış ve edebiyat çevrelerini takip edememiştir. Bir yerde bu durumdan sitem ederken, “Dört yıl hayvan gibi insanlarla birlikte kaldım.” der. Hayvan gibi insan dediği kişiler, Baba katili, çocuk katili, kadın katili gibi her gruptan çeşitlilikte katilleri kastetmiştir. Dostoyevski hapisten çıkar çıkmaz, orada yaşadıklarını tanıklığını “<em>Ölüler Evinden Anılar</em>” adıyla anı roman biçiminde yazar. Kitap yayınlandığında çok ses getirir. Stefan Zweig’ın dediği gibi on yıl uzaklaştığı edebiyat alanına müthiş bir giriş yapar. Bana göre de dünya edebiyatında hapishaneler üzerine yazılmış en etkili kitap bu kitaptır. Bu kitap sadece Rusya’ya değil, insanlığa yazılmış bir hapishane raporudur. Dostoyevski’nin edebiyat alanındaki yeri esasında hapishane sonrası yani “<em>Ölüler Evinden Anılar</em>”ın yayınlanmasından sonra başlar. Daha sonra yazacağı romanların kökü kendisinin çarpıcı anlatımıyla, “Hapishane çöplüğünde” bulduğu bu altın deneyimlere ve anılara dayanır.</p>
<ol start="2">
<li><strong><em>Yeraltından Notlar</em></strong></li>
</ol>
<p>Bir romanın giriş cümlesi olarak Dostoyevski&#8230;</p>
<p>Okuduğum romanlar arasından en etkili favori roman giriş cümlelerinden biri, Dostoyevski’nin “<em>Yeraltından Notlar</em>” romanının giriş cümlesidir. Cümle aynen şöyle: “Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben.” İlk okuduğumda bir yazar kendi özgünlüğünü bir cümlede ancak bu kadar iyi anlatır dedim.</p>
<p>Bu romandaki giriş cümlesi aslında Dostoyevski’nin bütün hayatının özetiydi. Hayatı boyunca hasta olduğunu söyleyip durdu, kimseleri inandıramadı. Eşi Anna’yı bile inandıramıyordu. Anna bir gün Dostoyevski’ye, “Çok düşünceli ve sürekli tedirginsin.” dediğinde, onun cevabı, “Çok görüyorum çok hissediyorum, hastayım ben görmüyor musun.” der.</p>
<p>Hasta olduğunu hem kitaplarında hem de yakınındakilere söylemesine rağmen, kimseler onun bu hasta ruh halini anlamak istemediler. Edebiyat dünyası onu roman sanatının dehası olarak gördü. Psikanalizciler ise onun iyi bir psikolog olduğunu yazıp söylediler.</p>
<p>Oysa bu gibi sorulara Dostoyevski’nin cevabı çok net olmuştur. Bir yazısında bu konuya ilişkin şöyle der, “Bana Psikolog diyorlar: Doğru değil, ben sadece yüksek anlamda gerçekçiyim, yani insan ruhunun bütün derinliklerini tasvir ediyorum.”</p>
<p>Dostoyevski romanının bir yerinde, “Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.” olduğunu söylüyor. Buna edebileceğimiz itiraz şu olabilir, her şeyi olanca fazlalığıyla yazmak bir hastalık değilse, yazılanı fazlasıyla anlamak da hastalık olmamalıdır. Dostoyevski’nin <em>Yeraltından Notlar’</em>ına bir intikam kitabı olarak da bakılabilir. Hayat karşısında alçalmış bireyin, hayatı alçaltarak karşı koyuşudur.</p>
<ol start="3">
<li><strong><em>Suç ve Ceza </em></strong></li>
</ol>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208402 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/suc-ve-ceza-300x158.jpg" alt="" width="300" height="158" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/suc-ve-ceza-300x158.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/suc-ve-ceza-150x79.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/suc-ve-ceza.jpg 650w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Gerek <em>Suç ve Ceza</em> romanı olsun gerekse de daha sonra yazacağı <em>Cinler</em> ve <em>Karamazov Kardeşler</em> gibi romanlarında Dostoyevski’nin Sibirya Omsk kalesi hapishanesinden tanıdığı gerçek kişilerin izlerini görürüz. Raskolnikov karakterini yaratmak onun için zor olmadı. Hapishaneden tanıdığı Orlov kişiliğinin Dostoyevski’de bıraktığı etkiye değinen Edward H. Carr, hapisten tanıdığı Orlov, “Dostoyevski’de bir çeşit hayranlık yaratmıştı. Bu, Raskolnikov’un ve daha sonra daha başarılı biçimde (<em>Cinler’</em>deki) Krillov’un aradığı ülküdür.”</p>
<p><em>Suç ve Ceza</em> romanını Rusça’dan Türkçe’ye çeviren Mazlum Beyhan kendi çevirisine yazdığı önsözde romanın öneminden şöyle bahseder: “Dostoyevski’nin bu romanı, yalnızca ezilmişliğin ve toplumsal kötülüklerin sürükleyici trajizmini dile getirmekle kalmaz. Bu aynı zamanda en yüce yargı yeri olarak vicdana ve insan aklına bir başvurudur. (…) Büyük yazar, bir hiç olarak kalmak, ses çıkarmadan boyun eğmek, her şeye sürekli katlanmak istemeyen, tam tersine, bütün varlığıyla toplumsal eşitsizliklere başkaldıran, haksızlıkla uzlaşmayan insanın ahlaki yüceliğini tutkuyla, coşkuyla savunmuştur.” Kanaatimce de Dostoyevski romanları içinde bireyi sorunlu geçmişiyle yüzleştiren ve oradan bir çıkış arayan çok kıymetli bir yüzleşme romanıdır. <em>Suç ve Ceza</em> bu ve başka özellikleriyle Dostoyevski edebiyatının bir özeti gibidir.</p>
<ol start="4">
<li><strong><em>Cinler</em></strong></li>
</ol>
<p><em>Cinler</em> romanının (İletişim Yayınları’nın) Türkçe çevirisine önsöz yazan Orhan Pamuk roman hakkında şöyle diyor: “<em>Cinler</em>, insanoğlunun yazabildiği en sarsıcı yedi – sekiz romandan biri, hiç şüphesiz, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romandır.”</p>
<p>Dostoyevski üzerine en kapsamlı kitabı yazmış olan Joseph Frank <em>Cinler</em> romanını hakkında şunları yazıyor: “Gizli bir devrim hazırlığı konusunda bugüne kadar yazılmış en yetkin roman olma özelliğini hâlâ koruyan <em>Cinler</em>, Neçayev Olayı’na dayanır. Sergey Neçayev’in önderliğindeki bir yeraltı grubunun üyesi olan genç bir öğrenci öldürülmüştür. Bu çelik iradeli, tamamıyla vicdansız kışkırtıcı Neçayev, <em>Devrimcinin El Kitabı</em> diye bir şey oluşturmuştu, buna göre sözüm ona toplum yararına olacak bir amaç için her türlü aracın kullanılması mübahtı, bu yararcı Neçayev’in yanında Machiavelli çocuk kalıyordu.”</p>
<p>19.Yüzyılın son çeyreğinde Rus devrimciliğini bu kadar etkili anlatan başka bir roman var mıdır sanmıyorum. Roman yayınlandıktan sonra Rus devrimciliği çok ağır eleştirel bir teşhire uğrar. O dönemin Rus devrimci aydınları <em>Nasıl Yapmalı?</em> Romanının yazarı <em>Çernişevski </em>etrafında toplanmıştır. Dostoyevski <em>Cinle</em>r romanında devrimcileri yoldaş katilliğiyle eleştirince ortalık birden sertleşir. Dostoyevski’ye karşı amansız bir dışlama mekanizması hayata geçirilir. Ve kısa süre içinde Dostoyevski edebiyat çevrelerinde yalnızlaştırılır.</p>
<p>Nikolay Berdyaev <em>Dostoyevski Üzerine Görüşler</em> kitabında konu hakkında şöyle diyor: “Dostoyevski Solcu Rus entelektüellerinin görünüşte özgürlüğü seven, devrimci ideolojisinde “sınırsız despotizm” olduğunu ortaya çıkardı. O, diğerlerinden çok daha önce bu gerçeği gördü. Dostoyevski Rusya’nın yeraltında, yeraltı katmanında ortaya çıkan devrimin özgürlüğe yol açmayacağını biliyordu.” Bunu bildiği için de kendi kuşağının devrimcilerine hiç inanmadı.</p>
<ol start="5">
<li><strong><em>Karamazov Kardeşler</em></strong></li>
</ol>
<p>Dostoyevski’nin son romanı <em>Karamazov Kardeşler</em> belki en sonuncusu olduğu için en kapsamlı ve etkileyici romanıdır. Bu romanı roman sanatının ilk sırasına koyanların sayısı o kadar çok ki. <em>Suç ve Ceza</em> Dostoyevski romanlarının özetiyse <em>Karamazov Kardeşler</em> onun edebiyatının toplamı ve doruğudur. Dostoyevski için de roman sanatı için de bundan öte köy yok gibidir. Aslında <em>Suç ve Ceza’</em>da yarım bıraktığı günah çıkarmayı bunda tamamlar, <em>Cinler</em> romanında yarım bıraktığı “Yoldaş katilliği”ni, <em>Karamazov Kardeşler’</em>de “Baba katilliği”yle tamamlar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208403 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers-300x240.jpg" alt="" width="300" height="240" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers-300x240.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers-768x615.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers-150x120.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers-696x557.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/karamazov-brothers.jpg 823w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Dostoyevski’ye göre Devrim, her zaman baba katilidir. İvan Karamazov ile onun alt benliği olan Smerdyakov arasındaki ilişkinin tasviri, Dostoyevski’nin en ustaca tasvirlerinden biridir. Burada Devrim Sosyalist Rus Devrimi, baba metaforu ise Rusya’yı temsil etmektedir. Dostoyevski <em>Karamazov Kardeşler’</em>de sosyalizmin Rusya’ya ve Rus insanına yabancı olduğunu düşünür. <em>Karamazov Kardeşler</em>’in yaşlı Zosiması şöyle söyler: “Gerçekten, onların bizden çok daha fazla fantazileri var. Dünyayı adil bir şekilde inşa edeceklerini düşünüyorlar. Oysa Mesih’i reddederek dünyayı kanla dolduracaklar, kan için kan çağrısı yapacaklar ve nihayetinde kılıcı çeken çektiği kılıçla yok olacak. Mesih’in vaadi olmasaydı, yeryüzünün son iki kişi kalıncaya dek birbirlerini yok ederlerdi.” Çok değil romanın yazılışından 40 yıl sonra 1917 Bolşevik devriminde olup bitenleri düşününce yaşlı Zosima’nın öngörüsü tutmuş gibi oldu.</p>
<p>Dostoyevski dünya yazınında en çok <em>Karamazov Kardeşler</em> romanıyla anılmıştır dersek abartmış olmayız. İşte bazı örnekler:</p>
<p>Einstein, <em>Karamazov Kardeşler</em> romanının yazın dünyasındaki en büyük başarılardan biri olduğunu söylerken, Sigmund Freud, kendisini doruk noktasına bu romanla çıkaran Dostoyevski’nin edebî anlamda Shakespeare’in hemen yanıbaşında olduğunu belirtir.</p>
<p>Tolstoy, <em>Karamazov Kardeşler</em> hakkında en sevdiğim kitap der. James Joyce’a göre Tolstoy Dostoyevski’nin edebî kabiliyetine değil kalbine hayrandır.</p>
<p>Orhan Pamuk’a göre <em>Karamazov Kardeşler</em>, baba korkusu, nefret, para hırsı, şehvet gibi duyguların kurgulanan olayın içinde muhteşem bir biçimde eritilebildiği ender romanlardandır. Bu yönden <em>Karamazov Kardeşler</em> ona göre en iyi romanlardan biri belki de en iyisidir.</p>
<ol start="6">
<li><strong><em>Bir Yazarın Günlüğü</em></strong></li>
</ol>
<p><em>Bir Yazarın Günlüğü</em>’nün yazarı Dostoyevski, vasatlıkta içimizden biridir, bu anlamıyla kitapta yer alan siyasî makalelerin özgünlüğü yoktur. Bu aynı zamanda gündelik hayattaki gerçek Dostoyevski’dir. Bu kitap ömrünün son yıllarında yazdığı günlüklerden ve siyasî makalelerden oluşan derleme bir kitaptır. Kendi döneminde hayata ve siyasete dair yazdığı makaleler ve kısa öykülerden oluşuyor. Romanlarını okuyanlar onu edebiyatın dâhisi olarak görüp ulaşılmaz bir yere koyuyorlar, ama <em>Bir Yazarın Günlüğü</em>’nü okuyanlar, Dostoyevski’yi kabullenmekte zorlanıyorlar. Hayatın içindeki gerçek Dostoyevski’yle arkadaş olmak kolay olmayabilir çünkü. O siyasette tam bir Rus/Slav milliyetçisi ve savaşı savunan biri. 1870’lerin sonunda “<em>Günlük</em>” gazetesine yazdığı makaleleri keşke Dostoyevski yazmasaydı, edebiyatından ve yazarlığından ne eksilirdi? Bir şey eksilmezdi, ama hayat geçmişe doğru yaşanmıyor ne yazık ki!</p>
<p>Dostoyevski edebiyatına, yazarlığına en büyük gölge düşüren yine kendisi olmuştur. Bazen yanılma payı bırakıyorsunuz, o dönemin koşullarında onu anlamaya çalışalım diyorsunuz, ama bazı şeyleri koşullara bağlayamayız. Mesela ilkesel olarak şiddet karşıtlığı böyle bir şeydir. Şiddet yanlısı ve şiddet karşıtlığı ikilemini koşullarla, dönemlerle açıklamamalıyız. Tolstoy ömrünün ikinci yarısını şiddet/savaş karşıtlığı yaparak geçirdi. Bunu çok istikrarlı yaptı ve bu konuda savaş karşıtlığı üzerine yazılar ve kitaplar yazdı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-208405 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Rusya.jpg" alt="" width="300" height="248" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Rusya.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/Rusya-150x124.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Dostoyevski’nin <em>Bir Yazarın Günlüğü</em> etrafındaki son yılları ve yazdığı makaleler benim için tam bir hayal kırıklığı olmuştur. Yazdığı romanlar edebi dünyasında onu dâhileştirirken, gerçek hayata dair yazdığı yazılar edebiyatına gölge düşürmüştür. Özellikle Rusya’nın siyasi meselelerine ilişkin yazmaya başladığında tam bir vasat, yancı bir siyasetçiyle karşılaşırız. O edebî romanlarının arkasından bir Slav/Rus milliyetçisiyle karşılaşmamız Dostoyevski edebiyatının trajedisi olmuştur. İstanbul’un Rusya tarafından işgal edilmesinin ateşli biçimde Dostoyevski tarafından Çar’a önerilmesi, bu konularda makaleler yazması Dostoyevski’yi daha iyi biri yapmadı.</p>
<p>Sigmund Freud “<em>Psikanaliz Açısından Edebiyat</em>” başlığı altında Dostoyevski’nin bu edebiyattan uzaklaşıp siyasallaşan yanını çarpıcı biçimde analiz eder. İlgili yazısında şöyle der: “Dostoyevski, bireyin içgüdüsel istekleri ile topluluk hayatının gereklerini uzlaştırmak için çetin savaşlara girdikten sonra dünyasal ve ruhsal otoritelere baş eğmek; Hristiyanların Tanrısının Çar’ın önünde eğilmek ve kaba bir Rus milliyetçiliği düşüncesine bağlanmak durumuna düştü. Oysa, pek de zeki olmayan kimseler, daha az çaba harcayarak aynı sonuçlara varmışlardı. Dostoyevski gibi büyük bir kişiliğin zayıf noktası işte budur. İnsan uygarlığının geleceği, bu bakımdan, Dostoyevski’ye çok az şey borçlu olacaktır. Dostoyevski, insanlığın öğretmeni ve kurtarıcısı olmak şansını tepmiş ve kendi düşmanları ile birleşmiştir. Bu duruma, etkisinde bulunduğu nevroz yüzünden düştüğü söylenebilir. Yoksa, zekasının yüceliği ve insanlığa karşı duyduğu sevginin gücü, ona, peygamberce bir hayatın yolunu açabilirdi.” <img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-208404 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-3.jpg" alt="" width="280" height="180" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-3.jpg 280w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/10/dostoyevski-3-150x96.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 280px) 100vw, 280px" /></p>
<p>Ömrünün son yıllarında gazeteci <a href="https://www.edebiyathaber.net/dostoyevski-hakkinda-yazilmis-en-iyi-10-kitap-aytekin-yilmaz/">Dostoyevski</a> edebiyatçı Dostoyevski’ye adeta savaş açmıştır. Dostoyevski siyasallaştıkça edebiyattan uzaklaşmış, siyasete bulaştıkça Çar yönetimine yaklaşmıştır. Bu da Dostoyevski edebiyatına gölge düşürmüştür.</p>
<p><strong>Dostoyevski okumaları</strong></p>
<p>Dostoyevski okuma kılavuzu başlığı altında önerdiğim ilk 11 kitap yazar hakkındadır. Kendi kitaplarından altısını burada listeye aldım ama bu diğerlerinin (<em>İnsancıklar,</em> <em>Öteki,</em> <em>Ezilenler</em>, <em>Kumarbaz,</em> <em>Budala,</em> <em>Delikanlı</em> vd.” önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bu yazımda Dostoyevski’yi #Dostoyevski yapan eserlerini ve Dostoyevski’yi anlatan kitapları tanıttım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-okuma-kilavuzu/">Dostoyevski Okuma Kılavuzu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Book Critic: Why Nations Fail</title>
		<link>https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Nov 2024 14:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207876</guid>

					<description><![CDATA[<p>Earlier this week we learned that Daron Acemoglu, Simon Johnson and James Robinson were awarded the Nobel Prize in economics, which has been long awaited because they have managed to create a serious literature. I can also say that their productivity in academia has been incredible. For example, I wanted to look at Acemoğlu’s works [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/">Book Critic: Why Nations Fail</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Earlier this week we learned that Daron Acemoglu, Simon Johnson and James Robinson were awarded the Nobel Prize in economics, which has been long awaited because they have managed to create a serious literature. I can also say that their productivity in academia has been incredible. For example, I wanted to look at Acemoğlu’s works published in 2024, which he listed on Google Scholar. 25 in one year. Even if the majority of these are working papers, it requires a great effort to focus on nearly twenty different topics in roughly the same period of time. We have heard and known for years that Acemoğlu is a hard worker and spends most of his day working. That’s why I didn’t find it strange. I saw that the most cited work of all three of these scholars in their careers was the book “Why Nations Fail” and the article “The colonial origins of comparative development: An empirical investigation”, which is the precursor of this book. Therefore, it is clear that the book “Why Nations Fail” is the work that contains the strongest idea in their careers, and of course we have been paying attention for years to what these colleagues explain, how they explain, what examples they give, and even what they omit to explain.</p>
<p>This book has a history of more than ten years in our academic world. The book has been much discussed over the years. The majority of people liked it. It has also received serious criticism from time to time. But what I remember in recent years is that Acemoğlu was frequently invited to Turkey in the run-up to the May 14, 2023 elections. Although he did not make concrete statements about Turkey (he probably did not follow Turkey’s current data), he repeated his claims in this book and warned Turkey. Although he could not express his examples very clearly, he tried to explain that exclusionary institutions are becoming dominant in Turkey. However, in this book, he even mentioned the Ottoman Empire, but said nothing about modern Turkey. If he had something to say, why didn’t he write it? Interestingly, at a meeting of the CHP, we learned that he had been appointed as an economic advisor. I remember being very surprised because Acemoğlu, who we know from academia, as far as we know, had no ambition to do politics. He shouldn’t have had time for this kind of work. Then Ali Babacan, the leader of another opposition party, was citing this book as an example wherever he went. This book was so important that it became the official ideology manual of the opposition table of six. It was an obligation for us Turkish social scientists to re-evaluate this book, which could have been the main source of governance for the opposition. However, although this book has been evaluated almost to the extent of creating a literature abroad, it has not been seriously evaluated in Turkey despite being a bestseller. A few blurbs. A few newspaper columns criticizing it. Moreover, apart from a few historians like Şükrü Hanioğlu, no economic historian from Turkey has expressed an opinion. I waited for the great professors of economic historiography in Turkey, whose knowledge I trusted. Since they did not express an opinion in such a long time, I decided to write my opinion, thinking that it was my right to do so. This is the reason for the lateness of this article.</p>
<p>I was a PhD student when this book came out. I remember reading it piece by piece in reading groups of economic historians and discussing each chapter amongst ourselves before it was even translated. The book had a fascinating way of drawing the reader in with its narrative style. It was extremely fluent and professionally written. The references in the book, from Adam Smith to Dani Rodrik, were interesting. It is very likely that they had editorial support. Because Acemoğlu’s articles were not this fluent. (I remember that we were tortured trying to read Kenneth Pomeranz’s “The Great Divergence” in our reading group before. One of our friends even sent an e-mail to the lecturer. How did you write this text so incomprehensible?) One of the reasons why the book attracted attention was that it was a “grand theory” type of work. It claims to be able to explain big questions systematically. Nowadays, this kind of thesis is not seen much in academia. Academics are now producing cause and effect from quick and small applications without taking risks or spending a lot of time. The big questions are not asked or answered by brilliant social scientists. I remember being impressed by the book Why Nations Fail in such an environment at the time, but as I gained experience in the field, the content of the book started to diminish in my eyes. Many mistakes and shortcomings started to catch my eye. This book is such a work that the examples in it are like the Encyclopedia Britannica! There are examples from Peru, Jamaica and even Greenland. Of course, I am not knowledgeable enough or an encyclopedia reader to interpret the political systems in Greenland! But I can at least comment on how they approach the subject, how they try to solve a problem. My aim is not to cast a shadow on their Nobel Prize in Economics in the eyes of the reader. It is only and only to open up for discussion issues that do not make sense to me. In a scientific world where even Stephen Hawking and Albert Einstein can be wrong, anyone can be wrong. No matter how famous the claimants are, they are not exempt from criticism. Because we will arrive at the truth through discussion.</p>
<p>Even if it was not the fault of the authors of the book, the title of the book in Turkish always caught my eye. I think it was a wrong choice to translate the title “Why nations fail” as “The Fall of Nations”. In fact, there is no basic rule of translation. Mot a mot translations can sometimes be very unpleasant. So the translator may prefer to use words that express the meaning better. I can accept it so far. But the expression “The Fall of Nations” does not fulfill the content of the book in terms of meaning. It creates the impression that nations that have achieved a certain level of economic success have fallen back from that level. However, the authors are not telling a story of decline. They are telling a direct story of failure. Therefore, I think the title should have been translated literally. I am not a linguist, but I was also struck by some subject-predicate mismatches in the book and the strange choice of words for some concepts. I must also express my surprise that Acemoğlu, one of the authors, did not intervene in this title and its content despite his knowledge of Turkish. He had time to advise the opposition parties in Turkey. But he did not have time to read the Turkish version of the book that explains his most important idea!</p>
<p>Having made this long introduction, I would now like to list my thoughts on the content of the book. This book basically questions the most ancient topic of economic historiography. And that is why some countries are richer and others poorer. This question is almost the same age as the emergence of economics. There have been many answers to this question over the last 250 years. The answers in the literature can be grouped into several categories such as race, geography, culture, ignorance, luck, imperialism, etc. This book explains that such views are wrong and that the most fundamental factor is institutions. The claim of institutions is not actually Acemoğlu’s thesis. While it is possible to trace institutionalism back to Veblen, the foundations of the new institutionalism that Acemoğlu joined were laid in the 1940s with Ronald Coase. Over time, many great economists such as Oliver Williamson and Douglass North developed this idea theoretically. The theoretical addition of this book is the division of institutions into inclusive and exclusive. In fact, at this point, we have to admit that they succeeded in revising North’s similar discourse, albeit slightly. Other than that, it is clear that they do not bring a theoretical approach that is very different from the institutionalists before them.</p>
<p>The book is most critical of the assumption that geography is destiny. The authors decided to throw their strongest punches in the first part of the book. Instead of the classical academic style of first explaining the theory and then giving the evidence, they preferred to give the example first and then reach the theory from there. The example they give in the first sentence of the book is the summary of the whole book. The book starts with a city called Nogales, which I had never heard of before. This city is divided into two by a fence. The north was within the borders of the USA and the south was within the borders of Mexico. Therefore, two different institutions were built in the same geography. They cite the difference in economic success between them as proof of their theory. From this point of view, it seems really logical. But why should we only consider physical geography? Aren’t the borders that make up political geography also included in geography? Those who claim that geography is destiny are perhaps trying to express that they would have lived more prosperously if they had been born in the country 200 meters across the border. For some reason, they have preferred to evaluate geography in a narrow sense. Jared Diamond’s bestseller “Guns, Germs and Steel”, which states that geography is an important factor, is mentioned on page 55. They begin by emphasizing that Diamond is an ecologist and evolutionary biologist. However, when describing Max Weber or Karl Marx, they did not feel the need to mention their professions.</p>
<p>I guess they felt the need to emphasize that the person they are criticizing is not an economist or a social scientist so that they can beat him more easily. They say that Diamond’s argument cannot explain the town of Nogales or the North-South Korean dilemma. The authors may be right about that, but Diamond’s book, as far as I remember, did not aim to explain such contradictions of the modern world. He wanted to know how it all started, that is, its origins. According to Diamond’s account, thousands of years ago, people living in New Guinea had to labor for days to use the sap between the bark of trees to feed themselves, while wheat and barley were available in the Fertile Crescent. Can it really be said that geography has no influence on the difference in prosperity between hunter-gatherer societies from these two different regions? So, when examining the differences in the development of prehistoric societies that Diamond cites as an example, should we look to patent laws for inclusive institutions? In fact, even in the modern world, we cannot say that geographical conditions have no influence on wealth. For example, living in an oil region does not guarantee that a region will become richer. We know this from today’s example of Venezuela. But isn’t it advantageous compared to Mongolia? In fact, if the authors of the book had given Diamond his due and said that political institutions in the modern world have begun to overcome geographical conditions, they would have reached an acceptable conclusion. But this time, since they cannot claim to have refuted Diamond, the book will not be a bestseller. It was necessary to bring down the king to sit on the throne! For the sake of being popular, they highlighted examples that supported their thesis and falsified everything else.</p>
<p>They also rejected the determinants of economic development such as religion, culture and morality. Weber’s famous thesis is attacked under this heading. But do faith and culture have no influence at all? In medieval Catholicism, where interest was forbidden, did this belief have no effect on the economy? Then a new heading was opened under the name of the ignorance hypothesis. They stated that the economic failure caused by economists and politicians not knowing how to deal with market failures was exaggerated. So did rational economists and politicians create the German hyperinflation of 1923? Even in a big country like the USA, we learned 40 years later that the reason why the 1929 Depression lasted as long as 3 years according to some and 7 years according to others was the lack of intervention in the shrinking money supply. Wasn’t the failure in these two examples due to the ignorance of the decision-making actors? Of course, neither culture, nor ignorance, nor geography, nor institutions alone can give us a formula for prosperity or failure that can be valid in all parts of the world and in all periods of time.</p>
<p>All of them have had more or less influence in the course of history. Interestingly, they chose not to mention the Marxist-Leninist claim of imperialism, which has lost much credibility in serious academic circles. More precisely, in chapter 5, they opened the subject of Soviet Russia. They attribute it to the exclusionary institutions of the Soviet regime and argue that the political choice led to its failure. The authors may be right in this respect. After all, economic failure brought down the Soviet regime that even the Second World War could not destroy. Given this conclusion, it seems easy to describe Soviet institutions as exclusionary and score an empty goal. But why don’t they test their basic claims against the idea of imperialism, which was the main argument of the Soviet regime? However, the Marxist-Leninist claim of imperialism was an idea that was strong enough to build a state. Max Weber or Jared Diamond never had such an opportunity or power! Where is the dependency theory or Wallerstein’s center-periphery thesis? And why don’t the authors of this book test their own ideas with these theories that ask the same question to the same economic history? As far as we understand the spirit of the book, it is clear that they would have tried to falsify them even if they had addressed these issues. But we are no longer living in the 1970s. There have already been strong criticisms in this field. Attacking Marxist-Leninist based views would no longer bring any popularity. Maybe that’s why they didn’t mention it.</p>
<p>Since the book is aimed at a general readership, it includes a lot of historical examples. There are many examples from different societies from different centuries. The authors jump from here to there. The book turns into soup in this abundance of examples. Most of the time it falls into repetition. Therefore, although the book is written in a fluent style, it tires the reader. If the book had been in the hands of a good editor, perhaps it could have been refined. But what is more troubling is that none of the historical examples given are analyzed in depth. When a historical example is given, Wikipedia-level information is listed chronologically (this criticism has been made by others). The relevant example then supports its own claims. There are three main problems with this method. The first is the issue of researcher blindness. Researchers with bad intentions (sloppy if well-intentioned) tend to select examples that support their theories. Sometimes this is conscious. Sometimes it happens unconsciously because of researcher blindness. For example, to avoid this mistake, I spend a lot of time reviewing the literature. When I write, I read it over and over again at intervals of a few days. If I am not sure, I have others read it. We do not know whether the authors have this concern or not.</p>
<p>However, the fact that they have chosen only those who support their own claims from thousands of years of human history while choosing examples for the most fundamental problem of humanity, and that they have repeated this over and over again, points to an ethical problem that goes beyond the blindness of the researcher. The second problem with this narrative style they have chosen is that they do not examine the historical examples in depth or do not have the opportunity to go deeper than listing examples. This error is more serious. There are many examples of this, but I would like to illustrate what I mean with the Ottoman example in the book. The Ottoman example is included in the book to give examples of exclusionary institutions. For example, on page 59 they write the following sentence; “It was not its geography that impoverished the Middle East. It was the expansion and strengthening of the Ottoman Empire, and it is the institutional legacy of this empire that keeps the Middle East poor today.” Now this is a very big claim.</p>
<p>It would take years of research just to prove this claim. Forget myself, even our professors who have spent a lifetime in the Ottoman archives have not made such a claim. Of course, the authors of the book may have seen what the experienced professors of the field could not see. But what is the source of their ambitious ideas? There is none. In fact, I am writing in capital letters: NONE. Unbelievable. Look! Putting forward a scientifically based thesis is like writing a prosecution indictment. If you put forward a thesis, you have to write the evidence. You cannot just throw words around and run away. Many questions come to mind regarding this claim for which there is no evidence. What does Ottoman expansion and strengthening mean? If he is talking about geographical expansion, where was the influence of geography? If Ottoman institutions are the reason why the Middle East is poor today, what is the reason for the poverty in the part of the Middle East that was not under Ottoman rule? Why don’t you explain the Middle East in terms of the parts that belonged to the Ottomans and the parts that didn’t belong to the Ottomans, when you can even find the unnamed city of Nogara on the world map, separate it with a ruler and explain it?</p>
<p>Besides, the Ottoman Empire was not a homogeneous, stable structure. Which century of the Ottoman Empire are you talking about? And if economic historians can detect economic growth in port cities like Istanbul, Izmir and Trabzon, did the same institutions fail in the Middle East? If there was a failure (by the way, it has not been tested whether the Ottoman Middle East was a failure or not), can one generalize when success is observed in another region? Why were the 19th century Ottoman Tanzimat reforms, legal codifications, trademark registration and patent laws not inclusive institutions? These were the first questions that quickly came to my mind when I read the relevant sentence. After a lot of historical examples from different societies, from different centuries, on pages 116 and 117, they bring up the Ottoman Empire again. After mentioning World War II, Japan and the Soviets in the previous paragraph, they jump to the 15th century Ottoman Empire in the next paragraph. They open up new questions in the reader’s mind before they have fully grasped the previous topic. Perhaps this preferred narrative style is to hide the fact that they are unable to analyze historical examples in depth. If we go back to the Ottoman example of the book, on pages 116-117 we see that they decided to explain the sentence I wrote above, which they mentioned on page 59. So I focus on what they wrote with complete curiosity.</p>
<p>In the first sentence they wrote: “Just as the political and economic institutions of Latin America were shaped by Spanish colonialism for 500 years, those of the Middle East were shaped by Ottoman colonialism.” They carry the same claim further this time. They state that Ottoman institutions were exclusionary/colonialist. Again, it is not clear which century’s Ottomans! This time they have also continued the sentence. In 1453, Mehmet II captured Constantinople (not Istanbul!) and made it the capital. For the rest of the century they conquered the Balkans and the rest of Turkey. From there they spread to the Middle East and then to Africa. In between came Suleiman the Magnificent, and by the time he died, the geography of the state stretched from I don’t know where to I don’t know where. Look at the pretentious sentence they wrote at the beginning of the relevant paragraph. Look at the Wikipedia-like review they write afterwards. In the same paragraph, they continue as follows: “The Ottoman Empire was absolutist. Sultans were responsible to very few people and did not share power with anyone.” Then, looking at the examples given in the same paragraph, the following question is asked: Was there democracy in the world when Istanbul was conquered? Was there a parliament in Europe but not in the Ottoman Empire? This is one of the most important problems of the book: Failure to explain historical examples with the spirit of the time, with the conditions of the period. Unfortunately, there are dozens of examples of such mistakes in the book.</p>
<p>I wondered where they learned about the Ottoman Empire, what were the sources that led them to this conclusion. They even examined articles/books on the history of Ethiopia and Uzbekistan. They did not examine a single source on the Ottoman Empire, which they claim exploited the entire Middle East. Therefore, we can easily say that the claim that the Ottoman Empire caused the Middle East to remain backward stems from the fantasy world of the authors. Moreover, even in the case of other countries, I believe that one cannot make a “Grand Theory” with secondary sources. What is always essential for scientists is to interpret the main source by examining it. Literature can be reviewed from secondary sources such as articles/books. But you can get the main information from the primary source and build your theory that way. Because the secondary articles and books you examine can also be wrong. Historical methodology requires doing this.</p>
<p>If we were to ask the authors of the book about all this, they would say that our aim was not to explain the Ottoman Empire. So why are you making big words about things you don’t know and don’t want to research? Let’s say you did. How do you show these as evidence for your big idea that will win you the Nobel Prize in economics in the future? Let’s see, you have shown that too. How can we economic historians take unsupported, evidence-free claims seriously. Fortunately, the authors don’t need our attention. According to Google scholar, this book has been cited 17,000 times. In my opinion, the number of citations is no longer an indicator of value. Because this rating shows how popular the work is. Not how valuable it is. And the goal of scientists should not be to prioritize popularity.</p>
<p>As a result, this book has turned into a work that is over-generalizing, manipulates history to serve its own purpose, selects biased examples, throws hundreds of confusing and irrelevant examples in front of the reader, fails to examine any of the examples in depth, and overestimates the importance of institutions that we already know. While the idea of institutions being effective in economic success is undoubted, this state of the book has rendered the work worthless in my opinion. It could have been done better, but it would not have been a bestseller with the general readership behind it. I think it is quite sad that the subject was manipulated for the sake of being popular. It may be a bit harsh to say that Acemoglu, Johnson and Robinson did not deserve the Nobel Prize in economics. It may also be unfair to destroy their entire careers with a single book. Anyway, the prize is not usually awarded to a single work. After this book, I had my doubts. The authors’ ambitious articles in the same framework should also be evaluated. But I think they do not have as revolutionary views as Coase or North. These people created a school of economics out of nothing by discovering the economic impact of institutions that economics could not understand for hundreds of years. When we remove this brick in the structure, all that remains of Acemoglu, Johnson and Robinson is beautiful math and statistics.</p>
<p><em><strong>Auto translated from hurfikirler.com</strong></em></p>
<p>Translated and published in English by Straturka.com</p>
<p><a href="https://www.straturka.com/book-critic-why-nations-fail/"><strong><em>https://www.straturka.com/book-critic-why-nations-fail/</em></strong> </a></p>
<p style="text-align: center;">Türkçesi: Ulusların Hayalî Düşüşü, Cihan Güneş, hurfikirler.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/"><strong><em>https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/</em></strong></a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/book-critic-why-nations-fail/">Book Critic: Why Nations Fail</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Açık Toplum ve Düşmanları &#8211; Liberalizmin Güçlü Bir Savunması</title>
		<link>https://hurfikirler.com/acik-toplum-ve-dusmanlari-liberalizmin-guclu-bir-savunmasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2024 14:16:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207819</guid>

					<description><![CDATA[<p>João Carlos Espada Direktör, Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Portekiz Katolik Üniversitesi Karl Popper, 1902’de Viyana’da doğdu. 1944’te  İngiliz onur ünvanıyla Sir Karl Popper olarak  öldü. Popper, eserlerinin çoğunda bilgi ve bilim felsefesine odaklandı. Bu çalışmaları, profesyonel filozoflardan çok (özellikle) bilim adamları arasında büyük etki yarattı. Ancak, siyasi düşünceye yönelik kısa ama etkili eleştirileri—1945’te yayımladığı Açık Toplum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/acik-toplum-ve-dusmanlari-liberalizmin-guclu-bir-savunmasi/">Açık Toplum ve Düşmanları &#8211; Liberalizmin Güçlü Bir Savunması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h6><em>João Carlos Espada Direktör,</em><br />
<em>Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Portekiz Katolik Üniversitesi</em></h6>
<p>Karl Popper, 1902’de Viyana’da doğdu. 1944’te  İngiliz onur ünvanıyla Sir Karl Popper olarak  öldü. Popper, eserlerinin çoğunda bilgi ve bilim felsefesine odaklandı.</p>
<p>Bu çalışmaları, profesyonel filozoflardan çok (özellikle) bilim adamları arasında büyük etki yarattı. Ancak, siyasi düşünceye yönelik kısa ama etkili eleştirileri—1945’te yayımladığı <em>Açık Toplum ve Düşmanları</em> ve 1957’de yayımladığı <em>Tarihselciliğin Sefaleti</em>—ona dünya çapında ün kazandırdı.</p>
<p>Popper, 1938 ile 1943 yılları arasında Avusturya’dan gönüllü olarak sürgüne gittiği dönemde <a href="https://www.liberte.com.tr/acik-toplum-ve-dusmanlari-tek-cilt-karton-kapak"><em>Açık Toplum ve Düşmanları</em></a> başlıklı eserini yazdı.  Ancak hemen bir yayıncı bulamadı fakat Ernst Gombrich ve F. A. Hayek, Londra’da, 1945’te Routledge &amp; Kegan Paul tarafından yayınlanmasını sağladı.</p>
<p>Karl Popper bu kitabı liberal demokrasilerin savunusu olarak sundu. Popper&#8217;a göre, liberal demokrasilerin Nazi ve komünist rejimlerle karşı karşıya olduğu yirminci yüzyıldaki çatışma, Atina demokrasisi ile Sparta tiranlığı arasındaki çatışmaya benziyordu.</p>
<p>Popper, <em>Açık Toplum ve Düşmanları</em>’nın onuncu bölümünde, açık toplum idealinin güçlü ve etkileyici bir savunmasını ele aldı. Bu idealin kökenlerine ve M.Ö. beşinci yüzyıl Atina aydınlanmasının ticari, denizciliğe dayanan, demokratik ve bireyci uygarlığına atıfta bulundu.</p>
<p>Kitapta Karl Popper, açık toplumun esas düşmanları olarak gördüğü üç büyük filozof olan Platon, Hegel ve Marx’a karşı ateşli bir saldırı başlattı.<br />
Açık topluma yönelik saldırılardan sorumlu olan zehirli fikirlerin teşvikini farklı derecelerde onlara atfetti: Tarihsicilik, kolektivizm, etik pozitivizm ve ütopyacılık.</p>
<p>Bu görüşler, Popper&#8217;ın açık toplumun temeli olarak tanımladığı özgürlük ve bireysel sorumluluk ilkelerine karşı aynı düşmanlığı paylaşır.</p>
<p>Liberal demokrasinin kararlı bir savunucusu olan Popper, aynı zamanda sözde &#8220;halk egemenliği&#8221; ilkesinin de güçlü bir eleştirmeniydi.</p>
<p>Demokrasinin, &#8220;kimlerin yönetmesi gerektiği&#8221; ile ilgili değil, daha temel sorunlarla ilgili olduğunu savundu. Bu temel sorunlar, tiranlıktan nasıl kaçınılacağı ve kan dökülmeden değişimin nasıl sağlanacağıdır.</p>
<p>Batı demokrasileri uzun süren bir güç sınırlama mücadelesinin sonucudur. Hukukun üstünlüğü ve anayasal hükümet bu sürecin önemli unsurları olmuştur.</p>
<p><em>Federalist Yazılar</em>’da ya da Edmund Burke&#8217;ün hesap verebilir hükümete ilişkin görüşlerinde olduğu gibi, Popper&#8217;ın temsilî hükümet teorisi onu, bir kişiden ya da birkaç kişiden diğerine aktarılacak mutlak bir güç kaynağı olarak değil, iktidarı sınırlandıran araçlardan biri olarak tanımlar.</p>
<p>Burada bilgi kaynaklarının nihai otoriteyi elinde bulundurmadığını iddia eden Popper’ın bilgi teorisi ile açık bir benzerlik vardır; muhtelif varsayımları karşılıklı çürütme girişiminde bulunan rakip öneriler arasındaki gerilime vurgu yapılmaktadır.</p>
<p>Bundan dolayı Popper, bu demokrasi anlayışı için en uygun seçim sisteminin, parti listelerine dayalı nispî temsil sistemlerine karşı <a href="https://tureng.com/en/turkish-english/her%20se%C3%A7im%20b%C3%B6lgesinden%20tek%20bir%20meclis%20%C3%BCyesi%20%C3%A7%C4%B1karan"> tek bir meclis üyesi çıkaran</a> seçim bölgelerine dayalı çoğunluk sistemi olduğunu savunur. İlki, Popper&#8217;ın modern dünyada özgürlüğün önünde bir tür duvar olarak gördüğü ve İngilizce konuşan milletler arasında yaygın olan sistemdir.</p>
<p>1961&#8217;de Karl Popper, Açık Toplum&#8217;un 1945 baskısına “Gerçekler, standartlar ve hakikat: İleri bir rölativizm eleştirisi” başlıklı bir ek yapmaya karar verdi.</p>
<p>Bu makalede Popper, &#8220;yanılabilir mutlakiyetçilik&#8221; teorisini sunar: Nesnel ve mutlak bir hakikat standardının varlığının savunusuyla, hakikati tanımlama kriterlerinin yanılabilirliğinin tanınmasını birleştiren bir görüş. Popper’ın &#8220;iyi&#8221; veya &#8220;adalet&#8221; kavramlarının &#8220;hakikat&#8221; kavramından açıkça daha karmaşık olduğunu kabul etmesine rağmen, bu benzer şekilde ahlâkî alana da uygulanabilir. Ancak ahlâkî standartlar alanındaki hatalarımızdan da ders çıkarabileceğimizi ve daha zorlu ahlâkî standartlar arayabileceğimizi de savunur.</p>
<p>Bunun, özellikle siyaset ve yasama alanında her zaman daha iyi standartları arayan liberalizmin temel bir özelliği olduğuna inanmaktadır.</p>
<p><strong>Çeviren Müşerref Merve Şahin</strong></p>
<p><a href="https://iea.org.uk/wp-content/uploads/2016/08/EA-Spring-2015_REVIEWED.pdf">“A Powerful defense of liberalism: The Open Society and Its Enemies”,<em> Economic Affairs</em>, Spring 2015, Institute of Economic Affairs, s. 47.</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/acik-toplum-ve-dusmanlari-liberalizmin-guclu-bir-savunmasi/">Açık Toplum ve Düşmanları &#8211; Liberalizmin Güçlü Bir Savunması</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2024 14:57:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu hafta başında Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James Robinson’un Nobel iktisat ödülünü aldıklarını öğrendik. Bu araştırmacılar ciddi bir literatür yaratmayı başardıkları için epeyce zamandır da bekleniyordu. Aynı zamanda akademideki üretkenliklerinin de inanılmaz bir boyutta olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Acemoğlu’nun Google Scholar’da sıraladığı 2024 yılında yayınlanan çalışmalarına bakmak istedim. Bir yılda tam 25 adet. Bunların çoğunluğu working paper statüsünde bile olsa aşağı yukarı aynı zaman aralığında yirmiye yakın farklı konuya odaklanabilmek büyük çaba gerektiren bir iştir. Zaten Acemoğlu’nun da çok çalışkan olduğunu ve gününün çok büyük kısmını çalışarak geçirdiğini yıllardan beri duyarız, biliriz. Bu yüzden de pek garipsemedim. Bu üç bilim adamının da kariyerlerindeki en çok atıf alan çalışmalarının <em>“Why Nations Fail”</em> isimli kitap ve bu kitabın öncüsü olan<em> “The colonial origins of comparative development: An empirical investigation”</em> başlıklı makale olduğunu gördüm. Dolayısıyla kariyerlerindeki en kuvvetli fikri içeren çalışmanın “Why Nations Fail” isimli kitap olduğu açıktır ve bu meslektaşlarımızın ne anlattığı, nasıl anlattığı, nasıl örnekler verdiği ve hatta neleri anlatmayı es geçtikleri tabi ki yıllardan beri dikkatimizi celp etmiştir.</p>
<p>Bu kitabın akademik dünyamızda on yılı aşkın bir geçmişi var. Kitap yıllar içinde çok tartışıldı. Beğenenler çoğunlukta oldu. Zaman zaman da ciddi eleştiriler aldı. Fakat son yıllarda benim hatırımda kalan ise Acemoğlu’nun 14 Mayıs 2023 seçimleri öncesinde sık sık Türkiye’ye davet edilmesi oldu. Türkiye hakkında somut ifadeler kullanmamakla birlikte (muhtemelen Türkiye’nin güncel verilerini de takip etmiyordu) bu kitabındaki iddialarını tekrarlaması ve Türkiye’yi uyarması oldu. Örneklerini çok açık ifade edemese de Türkiye’de dışlayıcı kurumların hâkim olmaya başladığını anlatmaya çalıştı. Oysa bu kitabında Osmanlı’dan bile bahsederken modern Türkiye hakkında hiçbir şey söylememişti. Madem söyleyecek sözü vardı, neden yazmamıştı?  İlginç bir şekilde CHP’nin bir toplantısında ekonomi danışman kadrosunda yer aldığını öğrendik. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Çünkü akademiden bildiğimiz Acemoğlu’nun bildiğimiz kadarıyla siyaset yapma hedefi yoktu. Bu tarz işlere de vakti olmaması gerekiyordu. Ardından diğer bir muhalefet partisinin lideri Ali Babacan her gittiği yerde bu kitabı örnek gösteriyordu. Bu kitap o kadar önemliydi ki, bu aralıkta altılı muhalefet masasının resmi ideoloji kılavuzu haline geldi. Muhalefetin temel yönetim kaynağı olma ihtimali olan bu kitabı yeniden değerlendirmek biz Türk sosyal bilimcileri için farz olmuştu. Fakat bu kitap yurtdışında neredeyse literatür oluşturacak kadar değerlendirildiği halde Türkiye’de de çok satmasına rağmen pek ciddi değerlendirme yapılmadı. Birkaç tane tanıtım yazısı. Birkaç tane gazeteden eleştiren köşe yazısı var. Üstelik Şükrü Hanioğlu gibi birkaç tarihçi dışında Türkiye’den hiçbir iktisat tarihçisi fikir beyan etmedi. İlmine güvendiğim Türkiye’deki iktisat tarihçiliğinin büyük hocalarını bekledim. Bu kadar uzun zaman içinde fikir beyan etmediklerine göre artık hak bana düşmüştür diye düşünerek fikirlerimi yazmaya karar verdim. Bu yazının geç kalmışlığının sebebi budur.</p>
<p>Bu kitap çıktığında doktora öğrencisi idim. Henüz çevirisi bile çıkmadan iktisat tarihçilerinden oluşan okuma gruplarında parça parça okuyup her bir chapter’ı aramızda tartıştığımızı hatırlıyorum. Kitap anlatım tarzı ile okuyucuyu büyüleyici bir tarafa doğru çekmekteydi. Son derece akıcı ve profesyonelce yazılmıştı. Kitapta Adam Smith’ten Dani Rodrik’e kadar yapılan göndermeler ilgi çekici idi. Editör desteği almış olmaları da çok muhtemeldir. Çünkü Acemoğlu’nun makaleleri bu derece akıcı değildi. <em>(Daha önce de okuma grubumuzda Kenneth Pomeranz’ın “The Great Divergence” kitabını okumaya çalışırken işkence çektiğimizi hatırlıyorum. Hatta bir arkadaşımız hocaya mail atmıştı. Bu metni nasıl bu kadar anlaşılmaz yazdınız diye). </em>Kitabın ilgi çekme sebeplerinden biri de “grand theory” türünde bir eser olması idi. Büyük soruları sistemli açıklayabilme iddiasını taşıması. Artık günümüzde bu tarz tezler akademik camiada pek görülmüyor. Akademisyenler artık riske girmeden, büyük zaman harcamadan hızlı ve küçük uygulamalardan neden/sonuç üretiyorlar. Büyük soruları parlak sosyal bilimciler sormuyor veya sorulanları cevaplamıyor. Ben de o dönem böyle bir ortamda Why Nations Fail isimli kitaptan etkilendiğimi hatırlıyorum. Fakat alanda deneyim kazandıkça kitabın içeriği gözümde giderek küçülmeye başladı. Birçok hatası ve eksikliği gözüme çarpmaya başladı. Bu kitap öyle bir eser ki içeriğinde bulunan örnekler Britannica ansiklopedisi gibi!  Kitabın içinde Peru’dan Jamaika’dan Grönland’dan bile örnekler var. Tabi ki kitapta yer alan Grönland’daki siyasal sistemleri yorumlayabilecek kadar bilgi sahibi veya ansiklopedi okuyucusu değilim! Ama en azından konuyu nasıl ele aldıklarını, bir problemi nasıl çözmeye çalıştıklarını yorumlayabilirim. Amacım kendilerinin Nobel İktisat ödülü başarısına okuyucu nezdinde gölge düşürmek değildir. Sadece ve sadece aklıma yatmayan konuları tartışmaya açmak içindir. Stephen Hawking’in, Albert Einstein’ın bile yanılabildiği bilimsel dünyada herkes yanılabilir. İddia sahipleri ne kadar şöhretli olurlarsa olsunlar eleştiriden muaf değiller. Çünkü hakikate tartışarak varacağız.</p>
<p>Kitabın yazarlarının bir kabahati olmasa bile kitabın Türkçe’deki başlığı hep gözüme batmıştı. “Why nations fail” başlığını “Ulusların Düşüşü” şeklinde çevirmek bence yanlış bir tercihti. Aslında çeviri yapmanın temel bir kuralı yoktur. Mot a mot çeviriler bazen çok tatsız gelebiliyor. Bu yüzden çevirmen anlamı daha iyi ifade edebilecek kelimeleri kullanmayı tercih edebilir. Buraya kadar kabul edebilirim. Fakat Ulusların Düşüşü ifadesi anlamca da kitabın içeriğini karşılamıyor. Bu ifade belirli bir ekonomik başarı elde eden milletlerin bu seviyeden geriye düşmesi izlenimini yaratıyor. Halbuki yazarlar bir gerileme hikayesi anlatmıyor. Doğrudan başarısızlık hikayesi anlatıyorlar. Bu yüzden başlık kelimesi kelimesine çevrilmeliydi diye düşünüyorum. Dil uzmanı değilim fakat kitabın içindeki bazı özne-yüklem uyumsuzlukları ve bazı kavramların karşılıklarının tuhaf sözcüklerden seçilmesi de dikkatimi çekmişti. Yazarlardan Acemoğlu’nun Türkçe biliyor olmasına rağmen bu başlığa ve içeriğine müdahale etmemesine şaşırdığımı da ifade etmeliyim. Türkiye’deki muhalefet partilerine danışmanlık yapacak zamanı vardı. Fakat en önemli fikrini anlatan kitabın Türkçesini okuyacak zamanı bulamamıştı!</p>
<p>Bu uzun girişi yaptıktan sonra artık kitabın içeriğine dair fikirlerimi sıralamak isterim. Bu kitap temelde iktisat tarihçiliğinin en kadim konusunu sorgulamaktadır. Bu da neden bazı ülkelerin zengin, bazı ülkelerin daha yoksul olduğudur. Bu soru iktisat biliminin ortaya çıkmasıyla hemen hemen aynı yaştadır. Son 250 yılda bu soruya çokça cevaplar verildi. Literatürdeki cevapları ırk, coğrafya, kültür, cehalet, şans, emperyalizm vb. birkaç kategoride toplayabiliriz. Bu kitap ise bunun gibi görüşlerin yanlış olduğunu ve en temel faktörün kurumlar olduğunu açıklamıştır. Kurumlar iddiası aslında Acemoğlu’nun tezi değildir. Kurumsalcılığı Veblen’e kadar dayandırmak mümkün iken Acemoğlu’nun katıldığı yeni kurumsalcığın temelleri 1940’larda Ronald Coase ile atılıyor. Zaman içinde de Oliver Williamson, Douglass North gibi birçok büyük iktisatçı bu fikri teorik olarak geliştiriyor. Bu kitabın teorik olarak yaptığı ek ise kurumları kapsayıcı ve dışlayıcı olarak ikiye ayırması oldu. Aslında bu noktada North’un benzeri söylemini ufak da olsa revize etmeyi başardıklarını kabul etmek gerekir. Bunun dışında kendilerinden önceki kurumsalcılardan pek farklı bir teorik yaklaşım getirmedikleri açıktır.</p>
<p>Kitap en çok coğrafyanın kader olduğu ön kabulüne vurgu yaparak eleştiri getirmiş. Yazarlar en kuvvetli yumruklarını kitabın ilk bölümünde atmaya karar vermişler. Önce teoriyi açıklayıp ardından kanıtlarını vermek şeklinde ilerleyen akademinin klasik üslubu yerine önce örneği verip oradan teoriye ulaşmayı tercih etmişler. Kitabın ilk cümlesinde verdikleri örnek de bütün kitabın özetini oluşturmuştur. Kitap adını daha önce hiç duymadığım Nogales adında bir kent ile başlıyor. Bu kent bir çitle ikiye ayrılmış. Kuzeyi ABD, güneyi ise Meksika sınırları dahilindeymiş. Dolayısıyla aynı coğrafyada iki farklı kurum inşa edilmiş. Aralarında oluşan ekonomik başarı farkını teorilerinin kanıtı olarak gösteriyorlar. Bu açıdan bakınca da gerçekten mantıklı görünüyor. Peki neden sadece fiziki coğrafyayı dikkate almalıyız? Siyasi coğrafyayı oluşturan sınırlar da coğrafyaya dahil değil midir? Coğrafyanın kader olduğunu iddia edenler belki de sınırın 200 metre ötesindeki ülkede doğmuş olsalardı daha refah içinde yaşayabileceklerini ifade etmek istiyorlardır. Nedense coğrafyayı dar anlamıyla değerlendirmeyi tercih etmişler. Coğrafyanın önemli bir faktör olduğunu dile getiren Jared Diamond’un “Guns, Germs and Steel” isimli bestseller kitabından sayfa 55’te bahis açılıyor. Konuya girerken Diamond’un çevrebilimci ve evrim biyoloğu olduğunu vurgulayarak başlıyorlar. Halbuki Max Weber’i veya Karl Marx’ı tanımlarken mesleklerini söyleme gereği duymamışlardı. Sanırım eleştirecekleri kişinin iktisatçı veya sosyal bilimci olmadığını vurgulayıp daha kolay dövebilmek için ifade etme gereği duymuşlar. Diamond’un iddiasının Nogales kentini veya Kuzey-Güney Kore ikilemini açıklayamadığını söylüyorlar. Yazarlar bu konuda haklı olabilir fakat Diamond’un kitabının hatırladığım kadarıyla böyle modern dünyanın çelişkilerini açıklama hedefi yoktu ki. O bu işin nasıl başladığını yani kökenlerini merak etti. Diamond’un anlatımına göre binlerce yıl önce Yeni Gine’de yaşan insanlar beslenebilmek için ağaç kabukları arasındaki özü günlerce uğraşarak kullanmak zorunda iken, Bereketli Hilal bölgesinde buğday ve arpa bulunmaktaydı. Bu iki farklı bölgeden çıkan avcı-toplayıcı toplumlar arasındaki refah farkında gerçekten coğrafyanın etkisinin olmadığı söylenebilir mi? Peki Diamond’un örnek verdiği tarihöncesi toplumların gelişmişlik farklarını incelerken kapsayıcı kurum aramak için patent kanunlarına mı bakacağız! Aslında modern dünyada bile coğrafi şartların zenginlik üzerinde hiç etkisinin olmadığını söyleyemeyiz. Örneğin petrol bölgesinde yaşamak tabi ki bir bölgenin zenginleşmesini garantilemez. Günümüzün Venezüela örneğinden biliyoruz. Fakat Moğolistan’a göre avantajlı değil midir? Aslında kitabın yazarları Diamond’u da destekler nitelikte hakkını verip modern dünyada siyasal kurumlar coğrafi şartları yenmeye başladı deseydi kabul edilebilir bir sonuca ulaşmış olurdu. Fakat bu sefer de Diamond’u çürüttüğünü iddia edemeyeceği için kitap çok satamayacaktı. Tahta oturmak için kralı indirmek gerekliydi! Popüler olmak uğruna kendi tezlerini destekleyen örnekleri öne çıkarıp diğer her şeyi yanlışlama yoluna gitmişler. Ekonomik gelişmişlikte din, kültür ve ahlak gibi belirleyicileri de toptan reddetmişler. Bu başlıkta Weber’in meşhur tezine yüklenilmiş. Peki inanç ve kültürün hiç mi etkisi yoktur? Faiz’in yasaklandığı Ortaçağ Katolikliğinde bu inancın hiç mi ekonomiye etkisi olmamıştır? Ardından Cehalet hipotezi adıyla yeni bir başlık açılmış. İktisatçı ve siyaset adamlarının piyasa başarısızlıklarıyla nasıl baş edilebileceğini bilememelerinin yarattığı iktisadi başarısızlığın abartılmış olduğunu ifade etmişler. Peki 1923 yılında ortaya çıkan Alman Hiperenflasyonunu rasyonel iktisatçılar, siyasetçiler mi ortaya çıkardı? ABD gibi büyük bir ülkede bile 1929 Buhranının kimine göre 3 yıl kimilerine göre 7 yıl gibi uzun sürmesinin nedeninin daralan para arzına müdahale edilmemesi olduğunu 40 sene sonra öğrendik. Bu iki örnekteki başarısızlık karar alıcı aktörlerin cehaletinden kaynaklanmadı mı? Tabi ki ne kültür ne cehalet ne coğrafya ne de kurumlar tek başına dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde geçerli olabilecek bir zenginliğin veya başarısızlığın formülünü bizlere veremez. Tarihin akışı içinde hepsinin az ya da çok etkisi olmuştur. İlginç bir şekilde ciddi akademik çevrelerde pek itibarı kalmayan Marksist-Leninist emperyalizm iddiasına değinmemeyi tercih etmişler. Daha doğrusu 5. bölümde Sovyet Rusya konusunu açmışlar. Konuyu Sovyet rejiminin dışlayıcı kurumlarına bağlıyor ve politik tercihin başarısızlık sonucunu doğurduğunu ifade ediyorlar. Yazarlar bu çerçevede haklı da olabilir. Sonuç olarak İkinci Cihan Harbi’nin bile yıkamadığı Sovyet rejimini ekonomik başarısızlık yıktı. Bu sonuca bakınca Sovyet kurumlarını dışlayıcı olarak tanımlayıp boş kaleye gol atmak kolay görünüyor. Peki ya kendi temel iddialarını Sovyet rejiminin temel argümanı olan emperyalizm düşüncesiyle neden imtihan etmiyorlar? Halbuki Marksist-Leninist emperyalizm iddiası devlet kurabilecek kadar güç kazanabilmiş bir fikirdi. Max Weber’in veya Jared Diamond’un böyle bir fırsatı veya gücü hiç olmadı! Peki bağımlılık teorisi veya Wallerstein’ın merkez-çevre tezi nerede? Peki bu kitabın yazarları aynı iktisat tarihine aynı soruyu soran bu teorilerle neden kendi fikirlerini test etmez? Kitabın ruhunu anladığımız kadarıyla bu konulara değinseydi de yanlışlamaya çalışacakları açıktır. Fakat artık 1970’li yıllarda yaşamıyoruz. Bu alanda zaten kuvvetli eleştiriler yapıldı. Marksist-Leninist temelli görüşlere hücum etmek artık herhangi bir popülerlik de getirmeyecekti. Belki de bu yüzden değinmemişlerdir.</p>
<p>Kitap genel okuyucu kitlesini hedeflediği için bolca tarihsel örneklere yer veriyor. Farklı yüzyıllardan farklı toplumlardan bir sürü örnekler sıralanıyor. Yazarlar oradan oraya atlıyorlar. Kitap bu örnek bolluğu içinde çorbaya dönüyor. Çoğu zaman da tekrara düşüyor. Bu yüzden kitap akıcı bir üslupla yazılmasına rağmen okuyucuyu yoruyor. Kitap iyi bir editörün eline teslim edilseydi belki de daha rafine hale getirilebilirdi. Fakat bundan daha sıkıntılı olan şey ise verilen hiçbir tarihsel örneğin derinlemesine incelenmemesidir. Tarihsel bir örnek verilirken Wikipedia seviyesindeki bilgiler kronolojik olarak sıralanıyor (Bu eleştiri başkaları tarafından da yapıldı). Ardından ilgili örnek kendi iddialarını desteliyor. Bu yöntemde üç temel problem var. Birincisi araştırmacı körlüğü meselesidir. Kötü niyetli (iyi niyetli ise özensiz) araştırmacılar teorilerini destekleyen örnekler seçme eğiliminde olurlar. Bu bazen bilinçli olur. Bazen de bilinçsizce araştırmacı körlüğü yüzünden olur. Örneğin ben bu hataya düşmemek için literatürü taramaya çok zaman ayırırım. Yazarken de birkaç gün arayla tekrar tekrar okurum. Emin olamazsam başkalarına okuturum. Yazarların bu endişeyi taşıyıp taşımadıklarını bilmiyoruz. Fakat insanlığın en temel sorununa örnek seçerken binlerce yıllık insanlık tarihinden sadece kendi iddialarını desteleyenleri seçmiş olmaları ve bunu defalarca tekrarlamaları artık araştırmacı körlüğünü de aşan bir boyutta etik bir probleme işaret etmektedir. Seçtikleri bu anlatım tarzının ikinci problemi ise tarihsel örnekleri derinlemesine incelememeleri veya örnek sıralamaktan derine inmeye fırsat bulamamalarıdır. Bu hata daha vahimdir. Bunun çokça örneği var fakat ne demek istediğimi kitaptaki Osmanlı örneği üzerinden anlatmak isterim. Kitapta Osmanlı örneği dışlayıcı kurumlara örnek vermek için yer alıyor. Örneğin sayfa 59’da şu cümleyi yazmışlar; <em>“Ortadoğu’yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. Bunun nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.”</em> Şimdi bu çok büyük bir iddiadır. Sadece bu iddiayı kanıtlamak için yıllarca araştırma yapmak gerekebilir. Kendimden vazgeçtim, Osmanlı arşivlerinde ömrünü tamamlayan hocalarımız bile böylesine bir iddiada bulunmadı. Kitabın yazarları pek tabi alanın deneyimli hocalarının göremediğini görmüş olabilirler. Peki bu iddialı fikirlerinin kaynağı nedir? Yok. Hatta büyük harflerle yazıyorum: YOK. İnanılır gibi değil. Bakın! Bilimsel temelli bir tez öne sürmek savcılık iddianamesi yazmaya benzer. Bir tez öne sürüyorsanız kanıtlarını yazmak zorundasınız. Ortaya laf atıp kaçamazsınız. Kanıtı bulunmayan bu iddia ile ilgili birçok soru da akla gelmektedir. Osmanlı’nın genişlemesi, güçlenmesi ne demektir? Coğrafi genişlemeden bahsediyorsa hani coğrafyanın etkisi yoktu? Bugün Ortadoğu’nun fakir kalmasının sebebi Osmanlı kurumları ise Ortadoğu’nun Osmanlı hakimiyetinde olmayan kısmındaki fakirliğin sebebi nedir? Dünya haritası içinde adı duyulmadık Nogara kentini bile bulup cetvelle ayırıp açıklarken koskoca Ortadoğu’yu niye Osmanlı’ya ait olan ve olmayan kısmı ile açıklamıyorsunuz? Ayrıca Osmanlı homojen, stabil bir yapı değil ki. Osmanlı’nın hangi yüzyılından bahsediyorsunuz? Peki; İstanbul, İzmir ve Trabzon gibi liman kentlerinde iktisat tarihçileri tarafından ekonomik büyüme tespit edilebiliyorken aynı kurumlar Ortadoğu’da mı başarısız olmuş? Şayet bir başarısızlık varsa (bu arada Osmanlı Ortadoğu’sunun başarısız olup olmadığı da test edilmiş değildir) başka bölgede başarı görüldüğünde genelleme yapılabilir mi? 19. yüzyıl Osmanlı’sındaki Tanzimat reformları, hukuk kodifikasyonları, çıkarılan marka tescili ve patent kanunları neden kapsayıcı kurum olmasın? Bunlar ilgili cümleyi okuduğumda hızlıca aklıma gelen ilk sorulardı. Araya bir sürü farklı toplumlardan farklı yüzyıllardan tarihsel örnekler boca edildikten sonra sayfa 116 ve 117’ye gelindiğinde tekrar Osmanlı bahsini açıyorlar.  Bir önceki paragrafta II. Dünya Savaşı’ndan, Japonya’dan ve Sovyetlerden bahsettikten sonra ardındaki paragrafta Osmanlı’nın 15. yüzyılına atlıyorlar. Bir önceki konuyu tam algılayamadan okuyucunun kafasında yeni sorular açıyorlar. Tercih ettikleri bu anlatım tarzı belki de tarihsel örnekleri derinlemesine inceleyemediklerini gizleyebilmek içindir. Tekrar kitabın Osmanlı örneğine dönersek sayfa 116-117’de sayfa 59’da bahsettikleri ve yukarıda yazmış olduğum cümleyi açıklamaya karar verdiklerini görüyoruz. Ben de tamamen merakla yazdıklarına odaklanıyorum. İlk cümlede şöyle yazmışlar; <em>“Nasıl Latin Amerika’nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca İspanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse Ortadoğu’nunkiler de Osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.”</em> Aynı iddiayı bu sefer daha ileri taşımışlar. Osmanlı kurumlarının dışlayıcı/sömürgeci olduğunu ifade etmişler. Hangi yüzyılın Osmanlısı olduğu yine belli değil tabi! Bu sefer cümlenin devamını da getirmişler. Merakla okumaya devam ettim. Sömürgeci olmasının kanıtları ne idi acaba? 1453’te II. Mehmet, Konstantinopol’ü (İstanbul’u değil!) ele geçirmiş ve başkent yapmış. Yüzyılın geri kalanında Balkanların ve Türkiye’nin geri kalanını fethetmişler. Oradan Ortadoğu’ya oradan da Afrika’ya yayılmışlar. Arada Muhteşem Süleyman gelmiş, o öldüğünde devletin coğrafyası bilmem nereden bilmem nereye kadar uzanıyormuş. İlgili paragrafın girişinde yazıkları iddialı cümleye bakın. Devamında yazdıkları Wikipedia benzeri incelemeye bakın. İNANILIR GİBİ DEĞİL. Aynı paragrafta şöyle devam etmişler: “Osmanlı Devleti mutlakiyetçiydi. Sultanlar çok az kişiye karşı sorumlu idi ve gücü kimse ile paylaşmıyorlardı.” O halde aynı paragrafta verilen örneklere bakarak şu soru sorulur: İstanbul fethedilirken dünyada demokrasi mi vardı? Avrupa’da parlamento vardı da Osmanlı’da mı yoktu? İşte kitabın en önemli problemlerinden bir diğeri de budur: Tarihsel örnekleri zamanın ruhuyla, dönemin şartlarıyla açıklayamamak. Buna benzer hataların kitapta onlarca örneği var maalesef.</p>
<p>Acaba Osmanlı’yı nereden öğrenmişler diye merak ettim. Bu kanaate varmalarını sağlayan kaynaklar ne idi. Bu yüzden kaynakçasını inceledim. Etiyopya, Özbekistan tarihine dair bile makale/kitap incelemişler. Koca Ortadoğu’yu sömürdüğünü iddia ettikleri Osmanlı üzerine yazılmış tek bir kaynak incelememişler. Dolayısıyla Osmanlı’nın Ortadoğu’nun geri kalmasına neden olduğu iddiasının yazarların fantezi dünyasından kaynaklandığını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik diğer ülke örneklerinde bile olsa ikincil kaynaklarla “Grand Theory” yapılamayacağını düşünüyorum. Bilim insanları için her zaman aslolan ana kaynağı inceleyerek yorumlamaktır. Makale/kitap gibi ikincil kaynaklardan literatür taranabilir. Fakat ana bilgiyi birincil kaynaktan alıp teorinizi öyle kurabilirsiniz. Çünkü incelediğiniz ikincil makale ve kitaplar da yanılabilir. Tarih metodolojisi bunu yapmayı gerektirir.</p>
<p>Tüm bu anlattıklarımı kitabın yazarlarına sorsak, amacımız Osmanlı’yı açıklamak değildi diyeceklerdir. O halde bilmediğiniz ve araştırmak da istemediğiniz konularda niye büyük laflar ediyorsunuz. Hadi yaptınız. Gelecekte Nobel iktisat ödülü alacak olan büyük fikrinize nasıl kanıt diye bunları gösteriyorsunuz? Hadi onu da gösterdiniz. Biz iktisat tarihçileri desteksiz, kanıtsız iddiaları nasıl ciddiye alalım. Neyse ki yazarların bizim ilgimize ihtiyacı yok. Google scholar’a göre bu kitap 17bin kere atıf almış. Benim nazarımda atıf sayısının kıymet belirteci vasfı kalmamıştır. Çünkü bu reyting ne kadar popüler iş olduğunu gösteriyor. Ne kadar kıymetli olduğunu değil. Bilim insanlarının amacı da popülerliğe öncelik vermek olmamalıdır.</p>
<p>Sonuç olarak bu kitap aşırı genelleştirici, kendi amacına hizmet etmesi için tarihi manipüle eden, taraflı örnekler seçen, karmakarışık ve birbiriyle alâkasız yüzlerce örneği okuyucunun önüne boca eden, hiçbir örneğini derinlemesine inceleyemeyen, zaten bildiğimiz kurumların önemini aşırı abartan bir çalışmaya dönmüştür. Kurumların ekonomik başarıda etkili olması fikri şüphesiz iken kitabın bu hali çalışmayı benim nazarımda kıymetsiz hale getirmiştir. Mutlaka daha iyisi yapılabilirdi fakat bu sefer de genel okuyucu kitlesini arkalarına alıp bestseller olamayacaklardı. Popüler olmak uğruna konunun manipüle edilmesinin oldukça üzücü olduğunu düşünüyorum. Acemoğlu, Johnson ve Robinson’un Nobel iktisat ödülünü hak etmediklerini söylemek de biraz ağır olabilir.  Bütün bir kariyerlerini tek bir kitapla yerle yeksan etmek de haksızlık olabilir. Zaten ödül de genellikle tek bir çalışmaya verilmez. Bu kitaptan sonra içime şüphe düştü. Yazarların aynı çerçevedeki iddialı makaleleri de değerlendirmeye alınmalıdır. Fakat Coase kadar veya North kadar devrimci görüşlere sahip olmadıklarını düşünüyorum. Bu insanlar iktisat ilminin yüzlerce yıl anlayamadığı kurumların iktisadi etkisini keşfederek hiç yoktan iktisat ekolü yaratmışlardı. Yapıdaki bu tuğlayı çektiğimiz vakit Acemoğlu, Johnson ve Robinson’dan geriye sadece güzel bir matematik ve istatistik kalır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslarin-hayali-dususu-kitap-elestirisi/">Ulusların Hayali Düşüşü: Kitap Eleştirisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
