<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İnsan Hakları arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/insan-haklari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/insan-haklari/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 03 Aug 2026 11:52:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;nin Yeni Yüzyılı Başlıyor mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-yeni-yuzyili-basliyor-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Aug 2026 11:52:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209399</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye, Cumhuriyet tarihinin belki de en kritik eşiklerinden birine doğru ilerliyor. Önümüzdeki dönemde TBMM&#8217;nin gündemine gelmesi beklenen anayasal ve yasal düzenlemeler yalnızca hukuk metinlerinden ibaret olmayacak; aynı zamanda Türkiye&#8217;nin gelecek elli yılını şekillendirecek yeni bir toplumsal sözleşmenin de temelini oluşturabilecek. Bu sürecin en önemli yönü ise yıllardır güvenlik ekseninde tartışılan Kürt meselesinin, ilk kez kalıcı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-yeni-yuzyili-basliyor-mu/">Türkiye&#8217;nin Yeni Yüzyılı Başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, Cumhuriyet tarihinin belki de en kritik eşiklerinden birine doğru ilerliyor. Önümüzdeki dönemde TBMM&#8217;nin gündemine gelmesi beklenen anayasal ve yasal düzenlemeler yalnızca hukuk metinlerinden ibaret olmayacak; aynı zamanda Türkiye&#8217;nin gelecek elli yılını şekillendirecek yeni bir toplumsal sözleşmenin de temelini oluşturabilecek.</p>
<p>Bu sürecin en önemli yönü ise yıllardır güvenlik ekseninde tartışılan Kürt meselesinin, ilk kez kalıcı biçimde siyaset, hukuk ve demokratik temsil zemini üzerinden çözülebilme ihtimalidir.</p>
<p>Türkiye, yaklaşık yarım asırdır terörün ekonomik, sosyal ve psikolojik maliyetini ödüyor. Binlerce insan hayatını kaybetti. Milyarlarca dolarlık kaynak güvenlik harcamalarına ayrıldı. Bölgeler arasında gelişmişlik farkı derinleşti. Yatırımlar gecikti. Gençler umutlarını başka şehirlerde veya başka ülkelerde aradı.</p>
<p>Bugün ise tarih farklı bir kapıyı aralıyor.</p>
<p>Silahların değil, siyasetin konuştuğu bir Türkiye&#8230;</p>
<p>Kimliklerin çatışma değil zenginlik olarak görüldüğü bir Türkiye&#8230;</p>
<p>Devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin yeniden inşa edildiği bir Türkiye&#8230;</p>
<p>İşte asıl mesele budur.</p>
<p>Liberal demokrasiler bize önemli bir gerçeği öğretmiştir: Devletler, farklılıkları bastırarak değil; özgürlük alanlarını genişleterek güçlenir. Güçlü devlet ile özgür toplum birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, eşit vatandaşlık ve demokratik temsil güçlendikçe devletin meşruiyeti de güçlenir.</p>
<p>Eğer Meclis&#8217;e gelecek düzenlemeler bu ilkeler doğrultusunda hazırlanırsa, yalnızca Kürt vatandaşların değil, Türkiye&#8217;deki herkesin demokrasiye olan güveni artacaktır. Çünkü özgürlükler bir gruba tanındığında değil, herkese güvence altına alındığında gerçek anlamına kavuşur.</p>
<p>Terörün tamamen sona erdiği bir Türkiye&#8217;nin ekonomik etkileri çoğu zaman yeterince konuşulmuyor.</p>
<p>Oysa güvenlik riskinin ortadan kalkması;</p>
<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu&#8217;ya doğrudan yabancı yatırımları artırabilir.</p>
<p>Tarım, sanayi, turizm ve lojistik sektörleri büyük ivme kazanabilir.</p>
<p>Bölgenin genç nüfusu üretimin önemli bir parçası hâline gelebilir.<br />
Kamu kaynakları güvenlik harcamalarından eğitim, teknoloji ve inovasyona yönlendirilebilir.</p>
<p>Özellikle Irak Kalkınma Yolu Projesi, Orta Koridor ve Türkiye&#8217;nin lojistik üs olma hedefi düşünüldüğünde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu artık güvenlik sorunlarıyla anılan bölgeler değil; Asya ile Avrupa arasında ekonomik köprüler hâline gelebilir.</p>
<p>Şırnak&#8217;tan Mardin&#8217;e, Hakkâri&#8217;den Diyarbakır&#8217;a kadar uzanan hat, yalnızca sınır illeri değil; küresel ticaretin yeni merkezlerinden biri olma potansiyeline sahiptir.</p>
<p>Barışın en büyük getirisi yalnızca huzur değildir. Barış aynı zamanda yatırımdır, İstihdamdır, İhracattır ve Refahtır.</p>
<p>Türkiye&#8217;deki Kürt vatandaşların büyük çoğunluğu bu ülkenin asli unsuru olarak yaşamaktadır. Aynı bayrağın altında, aynı kaderi paylaşmaktadır. Sorun, yıllarca terör ile vatandaşın birbirine karıştırıldığı dönemlerde derinleşti. Oysa demokratik devletin temel ilkesi açıktır:</p>
<p>Suç bireyseldir.</p>
<p>Kimlikler suçlanamaz.</p>
<p>Bir etnik köken, birkaç örgütün eylemleri nedeniyle mahkûm edilemez. Tam tersine, demokratik siyaset güçlendikçe, şiddetin toplumsal zemini daralır. Devlet vatandaşına güvenirse, vatandaş da devletine güvenmeye başlar. İşte kalıcı barışın gerçek temeli budur.</p>
<p>Bugün dünya yeni ticaret yolları arıyor.</p>
<p>Kızıldeniz krizleri&#8230;</p>
<p>Süveyş Kanalı&#8217;ndaki belirsizlik&#8230;</p>
<p>Karadeniz&#8217;deki savaş&#8230;</p>
<p>Küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi&#8230;</p>
<p>Bütün bu gelişmeler Türkiye&#8217;yi yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte stratejik bir aktöre dönüştürüyor. Fakat jeopolitik avantajın ekonomik güce dönüşebilmesi için içeride istikrar şarttır. Yatırımcıların baktığı ilk gösterge yalnızca vergi oranları değildir.</p>
<p>Hukukun üstünlüğü&#8230;</p>
<p>Öngörülebilirlik&#8230;</p>
<p>Toplumsal huzur&#8230;</p>
<p>Siyasi istikrar&#8230;</p>
<p>İşte bunlar Türkiye&#8217;nin önümüzdeki on yıllardaki rekabet gücünü belirleyecek temel unsurlardır.</p>
<p>Terörün tamamen sona erdiği, demokratik güven ortamının oluştuğu bir Türkiye; yalnızca bölgesinin değil, Avrasya&#8217;nın en güçlü üretim ve lojistik merkezlerinden biri olabilir.</p>
<p>Elbette Meclis&#8217;e gelecek her düzenleme ayrıntılarıyla tartışılmalıdır. Anayasa değişiklikleri geniş toplumsal mutabakatla yapılmalı; temel hak ve özgürlükler evrensel hukuk ilkeleri doğrultusunda güvence altına alınmalıdır. Farklı görüşlerin dile getirilmesi, demokratik sürecin doğal bir parçasıdır. Önemli olan, bu tartışmaların şiddet yerine siyaset ve hukuk zemininde yürütülmesidir.</p>
<p>Gerçek başarı, bir tarafın diğerine üstünlük sağlaması değil; toplumun tamamının kendisini ortak geleceğin parçası olarak hissedebilmesidir.</p>
<p>Yani, Türkiye&#8217;nin önünde belki de yüz yılın en önemli fırsatı duruyor.</p>
<p>Bu fırsat yalnızca yeni yasalar çıkarmak değildir.</p>
<p>Yeni bir güven inşa etmektir.</p>
<p>Yeni bir demokrasi kültürü oluşturmaktır.</p>
<p>Yeni bir ekonomik sıçrama gerçekleştirmektir.</p>
<p>Ve en önemlisi;</p>
<p>Çocukların silah seslerini değil, okul zillerini duyduğu&#8230;</p>
<p>Yatırımcıların risk raporlarını değil, fırsat raporlarını okuduğu&#8230;</p>
<p>Kimliklerin ayrışma nedeni değil, ortak zenginlik olarak görüldüğü&#8230;</p>
<p>Dünyaya güven veren, kendi vatandaşına umut veren güçlü bir Türkiye inşa edebilmektir.</p>
<p>Çünkü büyük devletler yalnızca sınırlarını koruyarak değil, vatandaşlarının gönlünü kazanarak büyür. Belki de Türkiye&#8217;nin gerçek yükselişi, silahların sustuğu gün değil; hukukun, özgürlüğün ve demokrasinin herkes için eşit şekilde konuşmaya başladığı gün başlayacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-yeni-yuzyili-basliyor-mu/">Türkiye&#8217;nin Yeni Yüzyılı Başlıyor mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haksızlık, Zaman ve Meşruiyet İlişkisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/haksizlik-zaman-ve-mesruiyet-iliskisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tayfun Gümüş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 17:31:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209344</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi boyunca en tehlikeli düşüncelerden biri, uzun süre devam eden bir haksızlığın zamanla meşrulaştığı inancıdır. Oysa bir fiilin uzun yıllar sürmesi, onu doğru hâle getirmez sadece ona alışılmış olunduğunu gösterir. Alışkanlık ile hak, süre ile meşruiyet, güç ile adalet aynı şey değildir. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de bu ayrımı zamanla unutmalarıdır. Bir kişi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/haksizlik-zaman-ve-mesruiyet-iliskisi/">Haksızlık, Zaman ve Meşruiyet İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi boyunca en tehlikeli düşüncelerden biri, uzun süre devam eden bir haksızlığın zamanla meşrulaştığı inancıdır. Oysa bir fiilin uzun yıllar sürmesi, onu doğru hâle getirmez sadece ona alışılmış olunduğunu gösterir. Alışkanlık ile hak, süre ile meşruiyet, güç ile adalet aynı şey değildir. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de bu ayrımı zamanla unutmalarıdır. Bir kişi ya da topluluk, aslında hiçbir zaman sahip olmadığı bir eylemi yıllarca yapabilir. Çevresindekiler de buna alışabilir. Yeni nesiller o düzeni doğal kabul edebilir. Fakat bütün bunlar, başlangıçta olmayan hakkı sonradan ortaya çıkarmaz. Çünkü hak, zamanın ürettiği bir olgu değil, adaletin tanıdığı bir değerdir.</p>
<p>Ahlâkın temel ilkelerinden biri, doğru ile yanlışın çoğunluğun alışkanlıklarına göre değişmeyeceğidir. Eğer bir haksızlık sırf uzun sürdüğü için hakka dönüşebilseydi, tarihte işlenen sayısız zulmün bugün meşru kabul edilmesi gerekirdi. Oysa vicdan tam tersini söyler. Kölelik yüzyıllar boyunca dünyanın büyük bölümünde olağan kabul edildi. İnsanların alınıp satılması hukuki metinlerle desteklendi, ekonomik sistemlerin temel taşlarından biri hâline geldi. Fakat kölelik hiçbir zaman ahlâken doğru olmadı. Süresi uzun olduğu için değil, insan onuruna aykırı olduğu için yanlıştı. Aynı şekilde sömürgecilik, ırk ayrımcılığı, kadınların temel haklardan mahrum bırakılması ve daha nice uygulama uzun yıllar devam etti. Bugün bunların yanlış olduğunu kabul etmemizin nedeni kısa sürmeleri değil; insanın doğuştan sahip olduğu haklara aykırı olmalarıdır. Toplumsal hafıza ise çoğu zaman alışkanlık üretir. İnsan zihni sürekli gördüğü şeyi normalleştirmeye eğilimlidir. Psikolojide buna “normalleşme etkisi” denir. Sürekli tekrar edilen bir davranış, sorgulanmadan kabul edilmeye başlanabilir. Ancak toplumun bir uygulamaya alışması, o uygulamanın haklı olduğu anlamına gelmez. Bir yanlışın sıradanlaşması, onun sadece görünürlüğünü azaltır, yanlışlığını değil.</p>
<p>Bu nedenle “bugüne kadar böyle gelmiş” cümlesi, haklılığın değil, çoğu zaman düşünsel tembelliğin ifadesidir. Tarihte ilerleme sağlayan bütün büyük dönüşümler tam da bu cümleye karşı çıkabilen insanlar sayesinde gerçekleşmiştir. Eğer insanlık sadece alışılmış olanı doğru kabul etseydi, ne kölelik kaldırılabilir ne kadınlar seçme hakkına kavuşabilir ne de temel insan hakları bugünkü seviyesine ulaşabilirdi. Hukuk da ideal anlamda bu anlayış üzerine kuruludur. Her ne kadar bazı hukuk sistemlerinde uzun süreli fiilî durumların belirli sonuçlar doğurduğu istisnai kurumlar bulunsa da bunların amacı haksızlığı ödüllendirmek değil, toplumsal düzeni korumaktır. Hiçbir hukuk devleti, “Uzun zamandır yapıyorsan artık haklısın” ilkesini evrensel bir adalet ölçüsü olarak benimsemez. Çünkü hukukun varlık sebebi güçlü olanın fiilini kutsamak değil hak sahibini korumaktır. Felsefe tarihinde de benzer bir çizgi görülür. Aristoteles adaleti herkese hakkını vermek olarak tanımlarken, Immanuel Kant insanı hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görmemeyi öğütler. Her iki yaklaşım da hakkın kaynağını süreye değil, ilkeye dayandırır. Bir davranışın yıllarca sürmesi onun ahlâkî niteliğini değiştirmez. Değişen sadece insanların ona karşı geliştirdiği alışkanlıktır.</p>
<p>Toplumlar açısından daha büyük bir tehlike ise “kazanılmış hak” kavramının yanlış yorumlanmasıdır. Gerçek kazanılmış hak, hukuka uygun şekilde elde edilmiş ve korunması gereken menfaatleri ifade eder. Hukuka aykırı biçimde elde edilen bir imtiyaz ise kazanılmış hak değildir. Aksi düşünce kabul edilirse, her usulsüzlük yeterince uzun sürdüğünde meşru hâle gelir. Böyle bir anlayış, adaleti değil fırsatçılığı ödüllendirir. Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. Gücü elinde bulunduranlar çoğu zaman önce fiilî durum oluşturmuş, sonra da bu fiilî durumu zamanın desteğiyle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ancak tarih, sonunda bu tür meşruiyet iddialarını değil, adalet talebini haklı çıkarmıştır. Çünkü güç geçicidir hak ise kalıcı bir ideal olarak varlığını sürdürür. Gerçek medeniyet, yanlışları uzun süre sürdürebilmekte değil, ne kadar kökleşmiş olursa olsun onları düzeltebilmektedir. Bir toplumun olgunluğu, alışkanlıklarını savunma becerisiyle değil, gerektiğinde onları sorgulayabilme cesaretiyle ölçülür. Yanlışa alışmak kolaydır onu terk etmek ise karakter ister. Bu nedenle hiçbir birey, kurum veya toplum, “Ben bunu yıllardır yapıyorum” cümlesini ahlâkî bir savunma olarak ileri süremez. Çünkü zaman, haksızlığı hakka dönüştürmez. Sessizlik adalet üretmez. Alışkanlık meşruiyet sağlamaz. Hak, ancak doğru olanın yanında durduğu ölçüde haktır. İnsanlık tarihi de bize defalarca aynı gerçeği hatırlatmıştır: Uzun ömürlü olmak doğru olmanın delili değildir, bazen yalnızca yanlışın yeterince uzun süre sorgulanmamış olmasının sonucudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/haksizlik-zaman-ve-mesruiyet-iliskisi/">Haksızlık, Zaman ve Meşruiyet İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Muhalif Mahallenin Aynası: Alevilik Üzerinden Üretilen Ayrımcı Dil ve Demokratik Tutarsızlık</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-muhalif-mahallenin-aynasi-alevilik-uzerinden-uretilen-ayrimci-dil-ve-demokratik-tutarsizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Kaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2026 08:05:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209078</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de siyaset dili uzun süredir sertleşiyor. Ancak son yıllarda yaşanan bazı tartışmalar, meselenin yalnızca siyasî kutuplaşma olmadığını; toplumun derinlerinde taşınan önyargıların kriz anlarında nasıl açığa çıktığını da gösteriyor. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kullanılan bazı ifadeler, yalnızca bir siyasî liderin performansına dönük eleştiri sınırlarını aşmış; doğrudan kimlik merkezli, dışlayıcı ve ayrımcı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-muhalif-mahallenin-aynasi-alevilik-uzerinden-uretilen-ayrimci-dil-ve-demokratik-tutarsizlik/">Türkiye’de Muhalif Mahallenin Aynası: Alevilik Üzerinden Üretilen Ayrımcı Dil ve Demokratik Tutarsızlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de siyaset dili uzun süredir sertleşiyor. Ancak son yıllarda yaşanan bazı tartışmalar, meselenin yalnızca siyasî kutuplaşma olmadığını; toplumun derinlerinde taşınan önyargıların kriz anlarında nasıl açığa çıktığını da gösteriyor. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kullanılan bazı ifadeler, yalnızca bir siyasî liderin performansına dönük eleştiri sınırlarını aşmış; doğrudan kimlik merkezli, dışlayıcı ve ayrımcı bir dile dönüşmüştür.</p>
<p>Merdan Yanardağ “Alevilerin haini çok olur”, Orhan Bursalı “Aleviler siyaseti cemaati oluştu”, Fikri Sağlar “Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca Alevileri sömürerek işbaşında kaldı” gibi kamuoyunda etkili olan bazı sol aydın ve siyasî isimlerin kullandığı söylemler bu açıdan dikkat çekicidir. Benzer şekilde Mine Kırıkkanat’ın kullandığı <strong>“kılıç artığı”</strong> ifadesi de Türkiye’de kimlikler üzerinden kurulan üstünlük ve dışlama dilinin ne kadar kolay dolaşıma sokulabildiğini göstermiştir. Toplumsal hafızada etnik ve mezhepsel imaları çağrıştıran bu tür ifadeler, Türkiye’nin demokratikleşme sorununu açık biçimde ortaya koymaktadır. Çünkü bu ülkede insanlar çoğu zaman fikirleriyle değil, kökenleriyle; siyasî tutumlarıyla değil, aidiyetleriyle yargılanmaktadır.</p>
<p><strong>Kılıçdaroğlu Eleştirisi Meşrudur, Kimliği Üzerinden Saldırı Değildir</strong></p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu elbette eleştirilebilir. Hatta sert biçimde eleştirilmelidir. Sonuçta siyaset kurumu başarı, başarısızlık, strateji ve sonuç üzerinden değerlendirilir. Seçim kaybetmiş bir liderin performansının sorgulanması kadar doğal bir durum yoktur.</p>
<p>Ancak Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde dikkat çeken nokta şudur: Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştiriler çoğu zaman siyasî başarısızlığı, örgütsel tercihleri ya da liderlik kapasitesi üzerinden değil; Alevi kimliği üzerinden şekillenmiştir. Açık ya da örtük biçimde “toplum onu kabul etmez”, “Türkiye buna hazır değil”, “mezhep gerçeği var” gibi cümleler kurulmuştur. Bazı yorumcular daha ileri giderek seçim sonucunu doğrudan onun mezhebî kimliğine bağlamıştır.</p>
<p>Bu yaklaşım iki açıdan sorunludur. Birincisi, milyonlarca yurttaşın eşit vatandaşlık hakkını zedelemektedir. İkincisi ise siyasî başarısızlığın gerçek nedenlerini tartışmayı engellemektedir. Çünkü bir liderin hatalarını analiz etmek yerine, yenilgiyi kimliğe bağlamak kolaycı ama tehlikeli bir yoldur.</p>
<p><strong>Sorun Yalnızca Muhafazakâr Kesimde Değil</strong></p>
<p>Türkiye’de uzun yıllar Alevilere yönelik önyargıların yalnızca İslamcı ya da muhafazakâr Sünnî çevrelerde bulunduğu varsayıldı. Oysa son tartışmalar gösterdi ki mesele bundan çok daha geniştir. Kendini laik, seküler, Atatürkçü, ilerici, solcu ya da özgürlükçü olarak tanımlayan bazı kesimlerde de benzer refleksler güçlü biçimde yaşamaktadır.</p>
<p>Normal şartlarda bu çevrelerin çoğulculuğu, laikliği, yurttaşlık eşitliğini ve kimlikler karşısında devlet tarafsızlığını savunması beklenir. Ancak kriz anlarında aynı çevrelerden gelen bazı söylemler, bu ilkelerin ne kadar yüzeysel içselleştirildiğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Çünkü söz konusu Aleviler olduğunda, bazı kesimlerin bilinçaltındaki önyargılar hızla devreye girmektedir. “Bizden biri ama fazla öne çıkmasın”, “toplum buna hazır değil”, “lider olabilir ama aday olmasın” gibi cümleler, modern ve seküler bir dille yeniden üretilmiş ayrımcılıktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu nedenle Türkiye’de ayrımcılığı yalnızca sağ-muhafazakâr blokla açıklamak eksik kalır. Solun, merkez muhalefetin ve entelektüel çevrelerin de kendi içindeki mezhepsel ve kültürel önyargılarla yüzleşmesi gerekir.</p>
<p><strong>Türk Solu ve Aydınlarının Tarihsel Kör Noktası</strong></p>
<p>Türkiye solu tarihsel olarak emek, eşitlik, özgürlük ve adalet söylemleri üretmiştir. Ancak kimlik meselelerinde her zaman tutarlı bir sınav verdiğini söylemek zordur. Kürt meselesinde, başörtüsü meselesinde, dindar kesimlerle ilişkilerde ve Alevilik konusunda zaman zaman vesayetçi ya da seçici bir özgürlük anlayışı sergilenmiştir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/alevilerin-sorunlarini-cozmek-cok-mu-zor/">Aleviler</a> de bu seçiciliğin önemli örneklerinden biridir. Alevi yurttaşlar çoğu zaman “laik cephe”nin doğal müttefiki olarak görülmüş; fakat özne olarak değil, destek kitlesi olarak değerlendirilmiştir. Onların kimlik talepleri, inanç özgürlüğü sorunları, cemevlerinin statüsü ya da temsil meseleleri çoğu zaman ikinci plana itilmiştir.</p>
<p>Daha çarpıcı olan ise, Alevi bir siyasetçi sistemin en üst makamına talip olduğunda ortaya çıkan rahatsızlıktır. Bu noktada bazı çevreler, yıllarca savundukları eşit yurttaşlık ilkesini bir kenara bırakmış ve seçilebilirlik bahanesiyle ayrımcı dili meşrulaştırmıştır.</p>
<p><strong>Kimlik Üzerinden Eleştiri, Demokratik Kültürü Çürütür</strong></p>
<p>Bir insanı siyasî tercihleri, performansı veya söylemleri üzerinden eleştirmek meşrudur. Ancak onu mezhebi, etnik kökeni ya da inancı üzerinden mahkûm etmek demokratik kültürü zedeler. Çünkü bu yöntem, bireyi özne olmaktan çıkarır ve ait olduğu kategoriye hapseder.</p>
<p>Bugün Alevilere yönelik kullanılan bu dil, yarın başka bir kimliğe yöneltilebilir. Kürtlere, Sünnilere, dindarlara, sekülerlere, göçmenlere ya da başka toplumsal gruplara… Ayrımcı dilin en büyük tehlikesi, normalleştiğinde herkesi tehdit eder hale gelmesidir.</p>
<p>Üstelik bu söylem yalnızca hedef alınan topluluğa zarar vermez; kamusal tartışmanın kalitesini de düşürür. Çünkü siyaset fikirlerin yarıştığı alan olmaktan çıkar, kimliklerin çatıştığı zemine dönüşür.</p>
<p><strong>Laiklik ve Özgürlük Sadece Slogan Olamaz</strong></p>
<p>Türkiye’de bazı çevreler laiklik, özgürlük ve çağdaşlık kavramlarını sıklıkla kullanmaktadır. Ancak bu kavramların gerçek anlamı, yalnızca yaşam tarzını korumak değil; kendisinden farklı olanın da eşit haklara sahip olmasını savunabilmektir.</p>
<p>Eğer bir kişi seküler yaşam tarzını savunurken Alevi kimliğini küçümseyebiliyorsa, laiklik anlayışı eksiktir. Eğer bir entelektüel özgürlükten söz ederken mezhepsel önyargıları yeniden üretiyorsa, özgürlük söylemi samimiyet testinden geçemez. Eğer bir Atatürkçü yurttaşlık eşitliğini savunup aday söz konusu olduğunda “ama Alevi” diyorsa, burada ciddi bir tutarsızlık vardır.</p>
<p><strong>Sonuç: Türkiye’nin Gerçek İhtiyacı Yüzleşmedir</strong></p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu tartışması gelip geçecektir. Seçimler kaybedilir, liderler değişir, partiler dönüşür. Ancak bu süreçte ortaya çıkan bir gerçek kalacaktır: Türkiye’de Alevilere yönelik önyargılar yalnızca belli mahallelerin değil, çok daha geniş kesimlerin zihninde yaşamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle mesele sadece bir siyasetçiye yapılan haksızlık değildir. Mesele, eşit yurttaşlık ilkesinin ne kadar içselleştirildiğidir. Türk solu, aydınları, sanatçıları, sekülerleri ve Atatürkçüleri de kapsayan geniş muhalif çevrelerin kendi içlerindeki ayrımcı reflekslerle yüzleşmesi gerekmektedir.</p>
<p>Gerçek demokratlık, yalnızca iktidarı eleştirmek değil; kendi mahallesindeki haksızlıkları da cesaretle sorgulayabilmektir. Türkiye ancak bu yüzleşmeyi başarabilirse daha özgür, daha eşitlikçi ve daha huzurlu bir topluma dönüşebilir. Aksi halde savunulan değerlerle kullanılan dil arasındaki çelişki büyür, inandırıcılık zedelenir ve toplumsal barış her kriz anında biraz daha yara alır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-muhalif-mahallenin-aynasi-alevilik-uzerinden-uretilen-ayrimci-dil-ve-demokratik-tutarsizlik/">Türkiye’de Muhalif Mahallenin Aynası: Alevilik Üzerinden Üretilen Ayrımcı Dil ve Demokratik Tutarsızlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 13:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209047</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, uzun zamandır İsrail ordusunu “dünyanın en ahlâklı ordusu” olarak takdim etmekte. Bu ifade, sıradan bir propaganda cümlesi olmanın ötesinde, İsrail devletinin kendisini dünyaya sunma tarzının merkezinde yer alıyor. İsrail ordusunun resmî değerler metninde de “insan hayatı”, “sorumluluk”, “ölçülülük” ve “silahların saflığı” gibi ilkelerden söz edilmekte. Kâğıt üzerinde bakıldığında, sanki insan hayatına büyük değer veren, gücü son derece dikkatli kullanan, sivil hayatı korumaya özel önem atfeden bir askerî yapıdan bahsediliyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyor.</p>
<p>Ancak devletlerin ve orduların ahlâkı, kendileri hakkında yazdıkları metinlerle değil, yaptıklarıyla ölçülür. Bir ordu için asıl sınav, kendi askerî etik kitapçığında neler yazdığı değil, sahada nasıl davrandığıdır. Sivillere karşı tavrı nedir? Gücü nasıl kullanmaktadır? Savaşı, hukuku bütünüyle askıya alma bahanesi haline mi getirmektedir, yoksa şiddeti gerçekten sınırlandırmakta mıdır? İşte İsrail ordusunun asıl değerlendirilmesi gereken yer burasıdır. O noktada ise karşımıza çıkan tablo, “en ahlâklı ordu” söylemiyle bağdaşmayan, hatta ona tamamen ters düşen bir tablodur.</p>
<p>Gazze’de yaşananlar, bu iddianın ne kadar büyük bir yalan olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Uluslararası kuruluşlar, Birleşmiş Milletler mekanizmaları ve insan hakları raporları, İsrail askerî harekâtının “eşi görülmemiş” düzeyde sivil ölümlerine, kitlesel yıkıma ve toplu yerinden edilmeye yol açtığını kaydetmektedir. Gazze’de evler, hastaneler, okullar, sığınma alanları ve gündelik hayatın sürdüğü yerler sistematik şekilde tahrip edilmiştir. Yüz binlerce değil, neredeyse bütün nüfus yerinden edilmiştir. İnsanlara sadece ölüm değil, hayatın kendisi yaşanamaz hale getirilmiştir. Böyle bir tablo karşısında “ahlâk” kelimesini İsrail ordusuyla yan yana getirmek, kavramların içini boşaltmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâk Sözle Değil, Gücü Sınırlandırmakla Ölçülür</strong></p>
<p>Ahlâk, özellikle de savaş ahlâkı, tam da gücün sınırlandırılması gereken yerde başlar. Silahlı olmak, askerî imkânlara sahip olmak, teknolojik üstünlük kurmak bir orduyu ahlâklı yapmaz. Tersine, gücü olanın kendisini sınırlaması beklenir. Savaşta bile çocukların, kadınların, yaşlıların, hastaların ve genel olarak sivillerin korunması gerekir. Hastaneler, okullar ve ibadethaneler savaşın olağan hedefleri haline getirilemez. Ahlâk, sadece kendi kayıplarına üzülmek değil, karşı taraftaki masum insanın hayatını da değerli sayabilmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa İsrail’in dünyaya yansıttığı manzara tam tersidir. Bugün İsrail ordusu, sivilleri kitlesel biçimde öldüren, sivil hayatın temel altyapısını tahrip eden, insanları açlık, susuzluk, evsizlik ve güvensizlik içinde yaşamaya zorlayan bir güç olarak görünmektedir. Üstelik bütün bunlar, “güvenlik”, “terörle mücadele” veya “meşru müdafaa” gibi kavramların arkasına saklanarak yapılmaktadır. Ahlâk, şiddeti meşrulaştıran bir dil oyunu değildir. Bir ordunun kendisini “savunma kuvvetleri” olarak adlandırması, onun gerçekten savunma yaptığını kanıtlamaz. Nasıl ki bir insan kendine dürüst demekle dürüst olmazsa, bir ordu da kendine ahlâklı demekle ahlâklı olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Ordusunun Durumu</strong></p>
<p>İsrail ordusunun bugünkü durumu, sadece savaş alanındaki uygulamalarla değil, genel davranış kalıbıyla değerlendirilmelidir. Sorun, münferit aşırılıkların ötesindedir. Burada daha derin, daha yapısal bir problem vardır. Karşımızda, sivil hayatı askerî amaçların önüne koymayan, hatta zaman zaman sivil hayatın ortadan kalkmasını olağan bir yan sonuç gibi gören bir yaklaşım durmaktadır. Bu yüzden mesele birkaç yanlış operasyon, birkaç ölçüsüz asker veya birkaç “üzücü hata” meselesi değildir. Sorun, bütün bir askerî ve siyasî yaklaşımın, insan hayatını ikinci plana itmesidir.</p>
<p>Bu durum özellikle Gazze’de çarpıcı hale gelmiştir. Hastanelerin hedef haline gelmesi, sağlık sisteminin felce uğratılması, çocukların ve kadınların çok yüksek oranlarda hayatını kaybetmesi, insanların güvenli bölge denilen yerlere sürüldükten sonra oralarda da ölümle karşılaşması, bu ordunun davranış kalıbı hakkında yeterince fikir vermektedir. Eğer bir ordunun eylemleri, sivil ile savaşçı arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldırıyorsa, orada ahlâktan değil, tam tersine, ahlâkın askıya alınmasından söz etmek gerekir.</p>
<p>Bir ordunun ahlâkı, zafer kazanma isteğinin ne kadar güçlü olduğuyla değil, insan hayatına ne kadar sınır koyduğuyla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında, İsrail ordusunun sergilediği tablo, en ahlâklı ordu olma iddiasını değil, tam aksine, ahlâksız bir güce dönüşme tehlikesini işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Devleti ve Hukukun Çöküşü</strong></p>
<p>Mesele sadece orduyla da sınırlı değildir. Bir bütün olarak İsrail devleti, giderek hukuku aşındıran ve insan hakları fikrini boğan bir yapıya dönüşmektedir. Gözaltı merkezleri, cezaevleri, sorgulama süreçleri ve Filistinlilere uygulanan muamele, başlı başına büyük bir utanç alanı haline gelmiştir. İşkence, kötü muamele, aşağılayıcı uygulamalar ve cinsel şiddet iddiaları, uluslararası kuruluşların dikkat çektiği ağır konular arasındadır. Filistinli çocukların askerî gözaltı sistemi içinde gördüğü kötü muamele de yıllardır belgelenmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Karşı karşıya olduğumuz şey, sadece sert bir güvenlik devleti değildir. Sorun daha büyüktür. Burada hukuk fikrinin kendisi zedelenmektedir. Hukukun bir anlamı varsa, o da tam en zor anlarda, en büyük öfke anlarında bile intikamı sınırlamasıdır. Eğer hukuk, yalnız güçlü olanın öfkesini meşrulaştıran bir araç haline gelirse, artık orada adalet değil, kaba kuvvet vardır.</p>
<p>Bu yüzden İsrail’in gözaltı, tutuklama ve cezalandırma rejimi de askerî uygulamalar kadar önemlidir. Çünkü bir devletin gerçek ahlâk seviyesi sadece savaşta değil, kontrol altına aldığı insanlara nasıl davrandığında da ortaya çıkar. Güçsüz, savunmasız, gözaltındaki kişiye yapılan muamele, ahlâkın en önemli testlerinden biridir. Bu testte de İsrail’in başarılı olduğu söylenemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İdam Cezası ve İntikam Siyaseti</strong></p>
<p>Mart 2026’da İsrail Meclisi’nde belirli davalarda Filistinliler için idam cezasını öngören tartışmalı düzenlemenin geçirilmiş olması, bu gidişatın ne kadar tehlikeli bir istikamette ilerlediğini göstermektedir. İdam cezası, modern hukuk düşüncesinde zaten son derece problemli bir kurumdur. Hele bunu siyasî çatışmanın derin olduğu, yargısal eşitliğin tartışmalı bulunduğu, askerî mahkemelerin devrede olduğu bir zeminde gündeme getirmek, adaleti değil intikamı çağrıştırır.</p>
<p>Hukuk devletinin büyüklüğü, en çok öfkelendiği anda bile ölçüsünü kaybetmemesidir. Devlet, kendisini kurbanların öfkesinin saf temsilcisi haline getirdiğinde, adalet ile intikam arasındaki çizgiyi silmeye başlar. İsrail’in bugün yaptığı da budur. İdamı siyasal bir sembole dönüştürmek, özellikle Filistinliler söz konusu olduğunda, hukuku evrensel bir güvence olmaktan çıkarıp ayrımcı bir güç aracına dönüştürmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu?</strong></p>
<p>İsrail kendisini sık sık “medeniyeti savunan”, “barbarlığa karşı duran”, “Batılı değerlerin ileri karakolu” olan bir devlet gibi sunmaya çalışmaktadır. Bu söylem, özellikle Batı dünyasında belli bir etki de doğurmaktadır. Fakat medeniyet yalnızca teknoloji, askerî güç veya diplomatik destek demek değildir. Medeniyet, insan hayatını evrensel biçimde değerli sayabilmektir. Medeniyet, sadece kendi çocuklarının değil, başkasının çocuklarının da yaşama hakkını savunabilmektir. Medeniyet, hukuku yalnız kendine değil, düşmanına da uygulayabilmektir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, İsrail bugün medeniyeti korumaktan çok, medeniyetin dayandığı temel zemini tahrip etmektedir. Çünkü medeniyetin esası, ölçüsüz güç değil, sınırlanmış güçtür. Medeniyetin esası, toplu cezalandırma değil, bireysel sorumluluktur. Medeniyetin esası, işgalin ve cezasızlığın normalleşmesi değil, hukukun üstünlüğüdür. Eğer bir devlet sürekli olarak sivil hayatı ezip geçiyor, hukuk dilini boşaltıyor ve insan haklarını yalnız seçilmiş bir topluluk için geçerli sayıyorsa, o devletin medeniyet iddiası ciddiye alınamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsrail Medeniyeti Koruyor mu, Tahrip mi Ediyor?</strong></p>
<p>Bu soruya verilecek cevap giderek daha netleşmektedir: İsrail, bugünkü siyasetiyle medeniyeti korumuyor; medeniyeti tahrip ediyor. Çünkü medeniyetin korunması, yalnızca kendi güvenliğini sağlamak değildir. Medeniyetin korunması, gücü ahlâk ve hukukla bağlayabilmektir. İsrail ise bugün tam tersine, gücü hukuk ve ahlâktan kurtarma yönünde ilerlemektedir.</p>
<p>Daha da vahimi, dünyanın önemli bir bölümü de bu tablo karşısında ya sessiz kalmakta ya da hâlâ “en ahlâklı ordu” masalını tekrarlamaktadır. Oysa asıl ahlâk krizi belki de tam burada başlamaktadır. Eğer bu ölçüde bir yıkım, bu ölçüde bir sivil katli, bu ölçüde bir cezasızlık karşısında hâlâ yüksek sesle hakikati söyleyemiyorsak, sorun yalnız Tel Aviv’de değil, bütün dünyanın ahlâk düzenindedir.</p>
<p>Sonuç olarak, asıl mesele İsrail’in kendisini nasıl tanımladığı değildir. Kendi ordusuna “ahlâklı” demesi, saldırıyı “savunma” diye adlandırması, hukuksuzluğu “güvenlik” diliyle örtmesi gerçeği değiştirmez. Gerçek şudur: İsrail ordusu, fiilleriyle değerlendirildiğinde, “dünyanın en ahlâklı ordusu” değildir. Tam tersine, siviller karşısındaki hoyratlığı, hukuku aşındıran tavrı ve insan hayatını hiçe sayan pratiğiyle, dünyanın en ahlâksız ordularından biri haline gelmiştir. Hatta belki de en ahlâksız ordusudur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dunyanin-en-ahlaksiz-devleti-ve-ordusu/">Dünyanın En Ahlâksız Devleti ve Ordusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>The Most Immoral Army in the World</title>
		<link>https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Apr 2026 06:53:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[English]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209008</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Atilla Yayla, İstanbul Medipol University</p>
<p>Israeli Prime Minister Benjamin Netanyahu has long praised the Israeli army as “the most moral army in the world.” This is not merely an ordinary propaganda slogan; it lies at the heart of the way the Israeli state presents itself to the world. The Israeli army’s official code of values also refers to principles such as “human life,” “responsibility,” “proportionality,” and “purity of arms.” On paper, this creates the impression of a military institution that places a high value on human life, uses force with great restraint, and takes special care to protect civilian life.</p>
<p>Yet the morality of states and armies is measured not by the texts they write about themselves, but by what they do. The real test of an army is not what is written in its ethical handbook, but how it behaves in the field. How does it treat civilians? How does it use force? Does it turn war into an excuse for suspending law altogether, or does it genuinely limit violence? This is where the Israeli army must be judged. And at that point, the picture that emerges is utterly incompatible with the claim of being “the most moral army in the world.”</p>
<p>What has happened in Gaza shows with complete clarity how false that claim is. International organizations, United Nations mechanisms, and human rights reports have documented that Israel’s military operations have led to “unprecedented” levels of civilian death, massive destruction, and large-scale displacement. In Gaza, homes, hospitals, schools, shelters, and the ordinary spaces of daily life have been systematically devastated. Not merely hundreds of thousands, but nearly the entire population has been displaced. People have been denied not only safety, but the very conditions of life itself. In the face of such a reality, to continue speaking of “morality” in connection with the Israeli army is to empty the concept of all meaning.</p>
<p><strong>Morality Is Measured by the Limitation of Power</strong></p>
<p>Morality, and especially the morality of war, begins precisely where power is restrained. Being armed, possessing military capability, or enjoying technological superiority does not make an army moral. On the contrary, it is the powerful who are expected to restrain themselves. Even in war, children, women, the elderly, the sick, and civilians in general must be protected. Hospitals, schools, and places of worship cannot be treated as ordinary targets of war. Morality is not merely grieving one’s own losses, but recognizing that the life of the innocent person on the other side also has value.</p>
<p>Yet the image Israel projects to the world is the exact opposite. Today, the Israeli army appears as a force that kills civilians on a mass scale, destroys the basic infrastructure of civilian life, and condemns people to hunger, thirst, homelessness, and insecurity. Moreover, all this is done while hiding behind concepts such as “security,” “counter-terrorism,” or “self-defense.” Morality is not a linguistic game designed to legitimize violence. An army does not become moral simply by calling itself a “defense force.” Just as a person does not become honest by calling himself honest, an army does not become moral by calling itself moral.</p>
<p><strong>The Condition of the Israeli Army</strong></p>
<p>The present condition of the Israeli army must be assessed not only through specific battlefield practices, but through its overall pattern of conduct. The problem goes beyond isolated excesses. There is a deeper, more structural issue here. What stands before us is an approach that does not place civilian life above military aims and, at times, seems to treat the destruction of civilian life as an ordinary side effect. For this reason, the matter is not about a few mistaken operations, a few reckless soldiers, or a handful of “tragic errors.” The problem is that an entire military and political approach relegates human life to a secondary position.</p>
<p>This has become especially evident in Gaza. The transformation of hospitals into targets, the destruction of the health system, the extraordinarily high number of children and women killed, and the fact that people have been driven into so-called safe zones only to encounter death there as well—all this tells us a great deal about the conduct of this army. If the actions of an army effectively erase the distinction between civilians and combatants, then one must speak not of morality, but of the suspension of morality itself.</p>
<p>The morality of an army is measured not by the intensity of its desire to win, but by the limits it places on itself in relation to human life. Judged by this standard, the conduct of the Israeli army does not support the claim of being the most moral army in the world. On the contrary, it points to a force that has become one of the most immoral.</p>
<p><strong>The Israeli State and the Collapse of Law</strong></p>
<p>Nor is the matter limited to the army alone. The Israeli state as a whole is increasingly turning into a structure that erodes law and suffocates the very idea of human rights. Detention centers, prisons, interrogation procedures, and the treatment of Palestinians have become a major field of shame. Torture, ill-treatment, degrading practices, and sexual violence are among the grave issues repeatedly raised by international bodies. The mistreatment of Palestinian children within the military detention system has likewise been documented for years.</p>
<p>All this shows that what we are dealing with is not merely a harsh security state. The problem is larger. What is being damaged here is the very idea of law itself. If law has any meaning at all, it is precisely that it limits vengeance at moments of greatest anger and fear. If law becomes nothing more than a tool for legitimizing the anger of the powerful, then what remains is not justice, but brute force.</p>
<p>This is why Israel’s detention, imprisonment, and punishment regime is as important as its military practices. The true moral level of a state is revealed not only in war, but in the way it treats those under its control. The treatment of the powerless, the defenseless, and the detained is one of the most important tests of morality. And on this test, Israel cannot be said to have succeeded.</p>
<p><strong>The Death Penalty and the Politics of Revenge</strong></p>
<p>The passage in March 2026 of a highly controversial measure in the Israeli parliament envisioning the death penalty for Palestinians in certain cases shows how dangerous the direction of this trajectory has become. The death penalty is already deeply problematic in modern legal thought. To revive it in the context of an intense political conflict, disputed judicial equality, and the operation of military courts is not a sign of justice, but of revenge.</p>
<p>The greatness of a state governed by law lies in its refusal to lose its sense of proportion even at moments of greatest anger. When the state turns itself into the pure representative of the victims’ rage, it begins to erase the distinction between justice and vengeance. This is what Israel is doing today. By turning execution into a political symbol, especially in relation to Palestinians, it transforms law from a universal guarantee into a discriminatory instrument of power.</p>
<p><strong>Is Israel Protecting Civilization?</strong></p>
<p>Israel often seeks to present itself as a state that “defends civilization,” “stands against barbarism,” and serves as an “outpost of Western values.” This rhetoric has had a certain effect in the Western world. But civilization is not merely technology, military strength, or diplomatic support. Civilization means being able to regard human life as universally valuable. Civilization means being able to defend not only the lives of one’s own children, but also those of others. Civilization means applying law not only to oneself, but also to one’s enemy.</p>
<p>Viewed from this perspective, Israel today is not defending civilization so much as destroying the very ground on which civilization rests. For the essence of civilization is not unrestrained power, but restrained power. The essence of civilization is not collective punishment, but individual responsibility. The essence of civilization is not the normalization of occupation and impunity, but the rule of law. If a state continually crushes civilian life, civilization is not simply to secure one’s own safety. To protect civilization is to bind power to law and morality. Israel today is moving in the opposite direction: It is seeking to free power from both law and morality.</p>
<p>Worse still, a significant part of the world either remains silent in the face of this reality or continues to repeat the fable of “the most moral army in the world.” Yet perhaps the real moral crisis begins precisely here. If, in the face of destruction on this scale, civilian slaughter on this scale, and impunity on this scale, we still cannot speak the truth clearly, then the problem lies not only in Tel Aviv, but in the moral order of the world as a whole.</p>
<p>In the end, the real issue is not how Israel describes itself. Calling its army “moral,” describing aggression as “defense,” or cloaking lawlessness in the language of “security” does not change reality. The reality is this: Judged by its deeds, the Israeli army is not “the most moral army in the world.” On the contrary, through its brutality toward civilians, its erosion of law, and its disregard for human life, it has become one of the most immoral armies in the world—perhaps the most one of all.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/the-most-immoral-army-in-the-world/">The Most Immoral Army in the World</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 10:37:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208986</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi… Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa? İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İnsan Haklarından Siyonizmin Yavrusu İslamofobiye: Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan soykırım, yaygın insan kaybı ve küresel yıkımın enkazı üzerine temellendirilen “evrensel barış” söyleminin günümüz ABD-İsrail ve İran Savaşına nasıl zemin hazırladığının hikâyesi…</p>
<ol>
<li><strong>Soykırım Suçtur. Evet Ama Kime ve Kim Tarafından Yapılırsa?</strong></li>
</ol>
<p>İkinci Dünya Savaşı  pek çok yerde soykırım yapıldığına ilişkin kanıtlar tarihçiler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Tarihçi ve antropologların emperyal istila öncesi ve sonrası nüfus projeksiyonları Batılı güçlerin ya da Frantz Fanon’un tabiriyle “yeryüzünün lanetlilerinin” Avrupa kıtası dışındaki istila ve soykırım suçlarını şüpheye yer bırakmayacak düzeyde kanıtlamaktadır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında Almanya’nın uyguladığı “genocide” politikasının önceki soykırımlardan farkı, kendi vatandaşlarını da içerecek şekilde devasa bir boyuta ulaşmasıdır. Irkçı ideoloji temelinde şekillenen Alman soykırım politikası, Alman ırkının saflığını ifsada uğrattığı düşünülen genetik hastaların, eşcinsellerin ve zihinsel engellilerin yok edilmesini, üreme haklarının ellerinden alınmasını ve benzer uygulamanın engelli olsun ya da olmasın Roman ve Yahudi kökenli olan kişilere de uygulanmasını içermekteydi. Alman soykırımının İkinci Dünya Savaşındaki Alman istilasında ırksal sınıflandırmada “aşağı” olarak kabul edilen Slav ve Afrika kökenli (zenci) savaş esirlerine de uygulandığı bilinmektedir. Sözde aşağı ırklardan esirlere, beyaz ırktan ve Yahudi kökenli olmayan Avrupalı savaş esirlerinden daha kötü muamele edildiği, hatta bunlardan bazılarının esir kamplarında infaz edildiği bilinmektedir. Almanlar tarafından ırksal temelde yapılan böylesi uygulamalar küresel vicdanı o denli yaralamıştır ki, Birleşmiş Milletlerin (BM) kuruluşunda soykırımın yasaklanması ve insan haklarının geliştirilmesi başlıkları ön plana alınmıştır.</p>
<p>İster ulusal isterse uluslararası olsun hukuki düzenlemeler suçların toplumsal, tarihsel, antropolojik ve psikolojik nedenleri ile ilgilenmezler. Hukuki düzenlemeler için amaç suç olarak kabul edilen fiillerin tanımlanması ve caydırıcı önlemlerin belirlenmesidir. Bununla birlikte özellikle Yahudi soykırımına neyin neden olduğuna ilişkin geniş bir külliyat oluşmuştur. Sosyal bilimlerin farklı alanlarından uzmanlar ve siyaset yapıcılar, soykırım suçuna yol açan Alman ırkçılığını yaratan nedenlerin tespiti ve bunların ortadan kaldırılmasına odaklanmıştır.</p>
<p>Özellikle ABD üniversitelerinde önemli pozisyonlar elde eden Frankfurt Okulu kökenli Yahudi akademisyen ve yazarların konuyu “antisemitizmle mücadele”ye indirgeyen tutumu, Batıda soykırımla değil sadece Yahudilere uygulanan soykırımla mücadelede küresel kamuoyunu ikna etmeyi başarmıştır. Öyle ki 1948 tarihli BM Sözleşmesine rağmen dünyada yaşanan diğer soykırımlarla mücadele nispeten sönük kalmıştır.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşındaki soykırım suçu sadece Yahudileri hedef almadığı halde, uygulamada neden sadece Yahudi Soykırımıyla mücadeleye odaklanılmıştır? Soykırım karşıtı küresel bir konsensüs varsa Bosna, Ruanda ve Gazze soykırımları neden önlenememiştir? Acaba İsmet Özel’in ifade ettiği gibi BM ve Avrupa Birliği sözleşmelerinde altı çizilen “İnsan Hakları”nın tanımı, Yahudilerin dünyanın herhangi bir ülkesinde özgürce yaşayabilme hakkını teminat altına alan ve sadece Yahudi olanlara ve seçkin Batılı insanlara tanınan haklarla sınırlı bir alanı mı ihtiva etmektedir? 80 yıla yaklaşan uygulama bize Özel’in haklı olabileceğini göstermektedir. Soykırımın önlenmesi ve nefret suçu Yahudilere yönelik olduğunda uluslararası sistem bunlarla en güçlü şekilde mücadele ederken, Bosna Soykırımı ve Gazze Soykırımlarından sorumlu yönetimler Batı ülkeleri tarafından açıkça korunmuş, en hafifinden yapılanların cezalandırılması çağrıları duymazdan gelinmiştir.</p>
<p>Kuruluşundan önce ve sonra tam bir terör örgütü gibi davranarak komşu coğrafyamızı kan ve gözyaşına boğan soykırımcı İsrail’in işlediği suçlara karşı takınılan tutum da bundan farklı değildir. Özellikle Gazze Soykırımında sergilenen pervasızlık ve İran’a yapılan saldırılarda nükleer silah kullanma tehditlerinin dile getirilmesi ve en son ABD’nin Roma’nın deli imparatoru Caligula profilli Başkanı tarafından tüm İran medeniyetinin yok edileceğine ilişkin ifadeler, soykırım ve katliamların kendisini tüm milletlerden ve ırklardan üstün gören (übermensch) Yahudilere karşı yapıldığında suç kapsamına alındığını, aşağı insan  (untermensch) kategorisindeki Müslüman halklara yapıldığında ise suç sayılmadığını kanıtlar niteliktedir. İran halkına soykırımı reva gören anlayışın İran halkının Müslüman olmasından ve kendilerini “übermensch” olarak gören Yahudi İsrail terör devletiyle düşman bir pozisyonda yer almasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu formülasyona göre soykırımcı übermensch olursa ya da soykırıma uğrayan untermensch olursa BM Sözleşmelerindeki “genocide” suçu işlenmiş sayılmayacaktır. Almanların “genocide” suçunun Yahudiler dışında kalan örneğin Roman halkına uluslararası sistemde hiçbir imtiyaz sağlamamış olması, bununla birlikte İsrail terör devletinin kuruluşunda Yahudilerin maruz kaldığı soykırım ve katliam suçlarının gerekçe oluşturması bu durumu kanıtlar niteliktedir.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Antisemitizm Suçsa İslamofobi Suç Değil mi?</strong></li>
</ol>
<p>Ne yazık ki İslamofobi suç değildir. Hatta çoğu Batı ülkesinde antisemitizmle mücadele mevzuatı yürürlükteyken İslamofobi kabahat kategorisinde dahi değerlendirilmemektedir. Ülke düzenlemelerinde ağırlıklı olarak Holokost olarak tabir edilen Yahudi Soykırımını inkâr etmeyi suç sayan diğer düzenlemeler varken soykırım suçlarına ilişkin bir genişletme yapılmamaktadır. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki buradaki ayrımcılıktan kasıt ülkelerin yönetimleri ve yüksek siyasetlerine ve elitlerin düşünme biçimlerine ilişkin bir işaretlemedir. Yoksa Gazze Soykırımını protesto eden onurlu küresel vicdanın hakkını teslim etmek gerekmektedir. Peki bu soykırıma ilişkin ikiyüzlü yaklaşımın gerekçeleri neler olabilir?</p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden oluşturulan uluslararası sistem savaş suçlarına ve bu suçu işleyenlere ilişkin bir anlatı oluşturmuştur. Nürnberg yargılamaları ve uluslararası kurumların teşekkülünde özellikle Holokost anlatısı çok güçlü bir doku haline gelmiştir. Savaşın yarattığı küresel yıkım, savaş karşıtı bir küresel kamuoyu oluşmasını kolaylaştırmıştır. Ülkelerin kapitalist, sosyalist ve bağlaşıksız paktlar arasında bölünmesi ve bunlar arasındaki ilişkilerin çatışmasız olarak yürütülebilmesi adına, herkesin üzerinde uzlaştığı küresel bir düşmana ve belli değerler sistemine ihtiyaç duyulmaktaydı. Burada imdada Nazi Rejimi ve onun savaş suçlarıyla mücadele motivasyonu yetişti. Böylelikle İkinci Dünya Savaşının küllerinden iki kutuplu dünya sistemi inşa edilebilmişti.</p>
<p>Nazi Almanyası ve onun müttefiklerine, savaşın tüm kötülükleri fatura edilirken, savaşın en büyük mağduru olarak kabul edilen Avrupa’daki Yahudi toplumuna da kadim devletlerinin bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında yeni bir Yahudi devleti kurma imtiyazı verildi. Holokost mağdurlarına Federal Almanya Devleti tarafından yüklüce tazminatlar ödenerek bir nevi hesaplaşma sağlandı. Ancak Yahudi Soykırımı, günümüzde kültür ve medya endüstrisinin Siyonist Yahudilerin egemenliğinde olması nedeniyle küresel kamuoyu tarafından en iyi bilinen soykırım hatırası olarak yaşatılmaya devam etti. Yahudi Soykırımını konu alan sinematografik yayınlar bazı araştırmalara göre 5000 adetten fazladır. Buna karşın Ruanda Soykırımını konu alan yapım sayısı 200, Bosna (Srebrenitsa) Soykırımını konu alan yapım sayısı ise en çok 20 civarıdır. Küresel vicdan ağırlıklı olarak soykırım suçunu Yahudi Soykırımıyla sınırlandırmak üzere biçimlendirilmektedir. En acımasız ve pervasız soykırımlardan biri olan Gazze Soykırımıyla ilgili yapımlar da Bosna Soykırımıyla aynı kaderi paylaşacaktır ne yazık ki.</p>
<p>Buradaki adaletsizliğin sadece Siyonist sermaye gücünden ileri geldiğini düşünmek yanlıştır. Derinlerde Yahudi Siyonistleri etkisi altına alan güçlü bir üstünlükçülük (supremacy) duygusu/düşüncesi olduğunu düşünmekteyiz. Bu konuda pek çok akrabası Yahudi Soykırımında öldürülen Amerikalı vicdanlı akademisyen Norman G. Finkelstein da benzer düşünceleri dile getirmektedir. İş aleminde, akademide, siyasi ve yüksek elit sınıflar içerisindeki Yahudi kökenli kişi temsillerinin diğer milletlerin çok üstünde olması nedeniyle, Yahudi toplumunda nesnel gerekçelere dayanan bir üstünlükçü ırkçılığın kökleşmesine neden olmaktadır.</p>
<p>Peki bu ırkçı bakış açısı Alman ya da ABD’deki beyaz üstünlükçülüğü gibi şiddet üretme potansiyeli taşımakta mıdır? Yoksa kendi içine dönük bir kibir ve diğer milletlere ilişkin bir aşağı görmeyle mi sınırlıdır? 80 yıla yaklaşan İsrail devleti deneyimi Siyonist ırkçılığın da diğer ırkçılık ya da üstünlükçülük türleri gibi en aşağılık suçlara gerekçe oluşturduğunu kanıtlamıştır. Filistinlilere reva görülen zulüm ve katliamların ve en son yaşanan Gazze Soykırımının meşruiyet zemini de Siyonist ırkçılık temelinde oluşturulmuştur. Übermench Yahudilerin untermensch Filistinlileri kadın, bebek, yaşlı demeden yok etmek istemesi, Batı elitleri tarafından desteklenen ya da göz yumulan suçlardır. İster Yahudi üstünlükçü sekülerler isterse de tahrif edilmiş Eski Ahit’e bağlı dindar Siyonistler olsun neredeyse bütün bir İsrail halkının bu konuda müşterek bir bakış açısına sahip olması sosyal antropolojik bir hasta toplum vakasıdır. Eski Ahit’i okuyan sağlıklı kafadaki bir insanın sözde Rab adına İsraillilere düşmanlarının tamamını erkek, kadın ve çocuk demeden yok etmeyi, geride canlı bırakmamayı hatta hayvanlarını bile katletmeyi emreden bölümlerini okuduğunda dehşete kapılmaması imkânsızdır.  Soykırım emri tahrif edilmiş Eski Ahit’te en az beş bölümde geçmektedir. Eski Ahit’in sadece dini emirleri içeren bir kitap olmadığı, Eski İsrail tarihini de anlattığı düşünüldüğünde 3000 yıldan beri Yahudi zihninde taşınan bir soykırım güdüsünün varlığı inkâr edilemez.</p>
<ol start="3">
<li><strong> İran Medeniyetini Yok Etmek ya da Küresel Nükleer Felâket</strong></li>
</ol>
<p>ABD’nin Caligula Başkanı, Mossad’ın elindeki Epstein belgelerinden ürkmüş olsa gerek seçim döneminde MAGA seçmenine verdiği vaatleri bir tarafa bırakarak Ortadoğu’nun kadim medeniyeti İran’la bir savaşa girmiştir. Devlet Başkanı ve yüksek devlet yöneticilerini İsrail’in terör saldırılarıyla yok ederek hızlı bir rejim değişikliği uman modern Caligula, İran’ın sert direnişi, çatışmayı Körfezdeki ABD’nin kukla devletlerine genişletmesi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla savaş hedeflerine ulaşamamıştır. Savaşın başından beri pazarlıkçı kabzımal ağzıyla hem tehdit eden hem de İran’ı anlaşma yapmaya davet eden çağrıları cevap bulmayınca, sosyal medyadan küfür ve hakaretler eşliğinde tüm bir İran medeniyetini bir gecede yok edebileceği tehdidini savurmuştur. Peki bu sözler ABD yönetimini ele geçiren modern Caligula’nın deli saçması sözlerinin ötesinde bir anlam ifade etmemekte midir? Ne yazık ki evet.</p>
<p>ABD yönetimindeki kişilerin Gazze Soykırımı yaşanırken ve günümüzde yaptıkları açıklamalara bakıldığında gerek Gazze’de gerekse de teslim olmayan halklarla yapılan savaşlarda nükleer silah kullanımını haklı ve gerekli gördükleri anlaşılmaktadır. İsrail’in Gazze Soykırımında atom bombası kullanmamış olması bir yüce gönüllülük olarak sunulmaktadır. O halde übermensch Siyonist ırkçılara teslim olmayan untermensch halklara yönelik nükleer silah kullanımı meşru kabul edilmelidir biçiminde rezil bir mantık yürütülmektedir. İran yönetimi araya giren Çin, Pakistan ve Türkiye’nin arabulucu rolleri ve telkinleriyle ateşkese ikna olmasaydı nükleer saldırıların hedefi olabilecekti. Belki de bu ihtimali gören Çin tarafından uyarılması, yönetimi bir ateşkese ikna etmiş olabilir. Bununla birlikte Siyonist yönetimlerin nükleer silah kullanımını seçeceğinin hiç de azımsanmayacak düzeyde bir ihtimal içerdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. İran Savaşı bu yılın sonuna kadar uzadığı takdirde, umarız ki yaşanmaz ancak Kasım ayındaki ABD Kongre Seçimleri öncesinde İran’a yönelik bir nükleer saldırı ihtimali olasıdır.</p>
<p>Nüfusu hızla artan ve çoğunluğu yapay zekânın üretimde başat rol oynamasıyla ekonomik açıdan lüzumsuz hale gelecek untermensch halkların imhasına İslam ülkelerinden başlamak Siyonist ırkçılar için optimal bir seçenektir. Rusya, Hindistan ve Çin gibi nükleer kapasitesi olan ülkeleri de içerecek şekilde savaşın ve çatışmaların genişletilmesi halinde dünya nüfusunu hedeflenen bir milyar insanın altına indirme hedefine ulaşılabilecektir. Okurlarımızdan bazılarının bu öngörüleri aşırı bulduğuna ve komplo teorileri diye burun kıvırdığına eminim. Lütfen şunu unutmayınız ki İkinci Dünya Savaşını başlatan ve soykırım suçu işleyen Hitler ve Mussolini, modern Caligula ve Netanyahu’dan daha berbat profiller değildi. Ne de Siyonizm Alman ırkçılığından daha az zararlı bir ideolojidir. Yine de yazılanları komplo teorisi olarak görenler keşke haklı olsalar.</p>
<p><em>Görsel: Reuters</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evrensel-baris-soylemiyle-mesrulastirilan-irkcilik-ve-iran-savasi/">Evrensel Barış Söylemiyle Meşrulaştırılan Irkçılık ve İran Savaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:42:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar Gültekin dosyasına ilişkin gerekçeli kararı[1], yüzeyde ağır bir cinayeti ayrıntılı biçimde ortaya koyan güçlü bir ceza hukuku metni gibi görünse de yakından incelendiğinde ciddi mantık hataları, seçici delil değerlendirmeleri ve yapısal bir bakış eksikliği içermektedir. Karara göre sanık Cemal Metin Avcı, maktulü bağ evine götürdüğünü, darp ettiğini, boğduğunu ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/">Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar Gültekin dosyasına ilişkin gerekçeli kararı<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, yüzeyde ağır bir cinayeti ayrıntılı biçimde ortaya koyan güçlü bir ceza hukuku metni gibi görünse de yakından incelendiğinde ciddi mantık hataları, seçici delil değerlendirmeleri ve yapısal bir bakış eksikliği içermektedir. Karara göre sanık Cemal Metin Avcı, maktulü bağ evine götürdüğünü, darp ettiğini, boğduğunu ve ardından varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığını kabul etmektedir. Metinde sanığın “maktulü yere düşürdüğü, boyun bölgesine halat dolayarak sıkıştırdığı ve daha sonra demir varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığı” belirtilmektedir. Buna rağmen mahkemenin olay örgüsünü kurma biçimi, ortaya çıkan kritik soruları sistematik biçimde tartışmamaktadır. Özellikle olayın fiziksel olarak gerçekleşme ihtimali, delillerin bütünlüğü ve olası iştirak ihtimali gibi konular kararın gerekçesinde yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. Örneğin davaya katılan vekilinin duruşmada dikkat çektiği önemli bir nokta, cinayetin tek kişi tarafından işlenmiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığıdır. Vekil, maktulün fiziksel özelliklerini hatırlatarak “1.83 boyunda, 68 kilo maktulün tek başına varile konulmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu” ifade etmiştir. Bu iddia yalnızca retorik bir savunma değildir; ceza muhakemesinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından ciddi bir soru doğurmaktadır. Eğer cinayet, gerçekten tek kişi tarafından işlenmişse bunun fiziksel olarak nasıl mümkün olduğu ayrıntılı biçimde açıklanmalıydı. Başka kişiler olayın belirli aşamalarında rol oynamışsa, mahkemenin bu ihtimali çok daha derinlemesine incelemesi gerekirdi. Gerekçeli karar ise bu kritik noktayı büyük ölçüde sanığın anlatısına dayanarak çözmüş görünmektedir.</p>
<p>Kararın bir diğer büyük problemi, sanığın savunmalarındaki açık çelişkilerin değerlendirilme biçimidir. Dosyada sanığın farklı aşamalarda tamamen farklı savunmalar yaptığı görülmektedir. İlk aşamada maktulün kendisini ailesine söylemekle tehdit ettiğini iddia etmiş, daha sonra şantaj ve para talebi savunmasına başvurmuş, ardından maktulün kendisine bıçak çektiğini ileri sürmüştür; ancak, olay yerinde bir bıçak bulunmamış, adli tıp raporları da bu iddiayı desteklememiştir. Raporda sanığın kolundaki yaranın bir bıçak kesişi değil, “abrazyon (sıyrık)” olduğu belirtilmiştir. Bu durum yalnızca sanığın savunmasının inandırıcılığını zayıflatmakla kalmaz, ceza yargılamasında sıkça görülen bir stratejiye de işaret eder.</p>
<p>Kadın cinayeti davalarında failin mağdurun davranışlarını cinayetin nedeni gibi sunması oldukça yaygındır (Russell 1992). Bu tür savunmalar, sanık avukatının ifadesiyle “Türkiye’de birçok kadına yönelik şiddet dosyasında görülen ve cezayı minimize etmeye yönelik haksız tahrik anlatılarıdır.” Bu noktada kararın temel mantık hatası ortaya çıkar: Mahkeme bir yandan sanığın eylemini planlı ve tasarlanmış bir cinayet olarak kabul ederken diğer yandan haksız bir tahrik indirimi uygulamaktadır. Tasarlama, soğukkanlılık ve önceden düşünülmüş iradeyi ifade ederken; haksız tahrik ani öfke ve kontrol kaybına dayanan psikolojik bir zemini ifade eder. Mahkeme, sanığın bağ evini seçmesini, delilleri yok etmesini, telefonu ve sim kartı parçalayarak izleri yönlendirmesini planlı davranış olarak kabul etmekte ancak aynı failin, mağdurun davranışı nedeniyle anlık tepki verdiğini söyleyerek cezayı indirmektedir. Böylece karar kendi içinde çelişkili bir model üretmektedir: Hem son derece planlı bir fail hem de anlık tahrikle hareket eden bir fail. Mahkeme, savunmanın bir kısmını “hikâye” olarak nitelendirirken; o hikâyenin içinden faili kurtaran kısmı, normatif gerçeklik gibi kabul etmektedir. Bu, maddi gerçeğe ulaşma değil, fail lehine seçici inanma pratiğidir.</p>
<p>Kararın diğer bir problemi, canavarca his veya eziyet çektirerek öldürme nitelikli halinin dışlanmasıdır. Dosyadaki adli tıp raporlarında maktulün “hayatta iken yangına maruz kaldığının kabul edilmesi gerektiği” belirtilmiştir. Buna rağmen mahkeme, taraflar arasında önceden bir ilişki bulunduğu için sanığın sırf öldürme amacıyla hareket ettiğinin kesin olmadığını ileri sürerek bu nitelikli hali uygulamamıştır. Oysa diri diri yakılma fiilinin kendisi zaten eziyet çektirerek öldürmenin en tipik örneklerinden biridir. Mahkemenin bu olguyu kabul edip yine de ilgili nitelikli hali uygulamaması, kavramın fail lehine daraltılması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Kararın başka bir problemi, sanığın ileri sürdüğü şantaj anlatısının delil mantığı bakımından yeterince sorgulanmamış olmasıdır. Sanık, savunmasında, maktulün kendisini bayıltarak yanına erkekler yatırdığını, bu görüntüler üzerinden kendisine şantaj yapıldığını, bu nedenle para göndermek zorunda kaldığını ve ATM görüntülerinin de bunu doğruladığını ileri sürmüştür. Ancak ATM görüntülerinin veya para transferlerinin varlığı, bu iddianın doğruluğunu otomatik olarak kanıtlayan deliller değildir. Bir kişiye para gönderilmiş olması, gönderim nedeninin gerçekten şantaj olduğu anlamına gelmez; bunun pek çok farklı açıklaması olabilir. Ceza muhakemesinde deliller yalnızca varlıklarıyla değil, nedensel bağlarıyla anlam kazanır. Bu nedenle mahkemenin para transferlerini şantaj anlatısının doğrulanması yönünde yorumlamadan önce bu iddianın iç tutarlılığını, maddi delillerle desteklenip desteklenmediğini ve alternatif açıklamaları ciddi biçimde tartışması gerekirdi. Karar metninde ise bu kritik nedensellik tartışmasının yeterince yapılmadığı görülmektedir.</p>
<p>Kararın diğer bir hatası, mağdurun özel hayatının dolaylı biçimde yargılamanın merkezine yerleştirilmesidir. Savunma vekili, maktulün özel hayatına ilişkin görüntü ve kayıtların araştırılmasını eleştirerek “burada yargılanan maktulün özel hayatı değil” demiştir. Buna rağmen yargılama sürecinde mağdurun yaşamı ve davranışları sürekli tartışmaya açılmıştır. Feminist hukuk literatüründe bu durum “ikincil mağdurlaştırma” olarak adlandırılır: Kadın öldürülür fakat yargılamada failin fiilinden çok kadının davranışı tartışılır (Koğacıoğlu: 2007). Katılan babanın “Türkiye’de katledilen bütün kadınlar üzerine genelde aynı iftirayı atarlar” sözleri, bu yapısal kalıbı açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Kararın bir başka hatası, erkek şiddetinin toplumsal bağlamının tamamen göz ardı edilmesidir. Oysa dosyanın kendi anlatısı bile bu cinayetin sıradan bir kişilerarası anlaşmazlık olmadığını göstermektedir. Sanık, ilişkiyi ailesinden gizlemekte, ifşa ihtimalini varoluşsal bir tehdit olarak algılamakta ve kadını ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmektedir. Feminist kriminoloji literatürü bu tür olayları hegemonik erkeklik ve erkeklik krizi kavramlarıyla açıklar (Connell: 2016; Messerschmidt: 2016; Messerschmidt: 2019; Sancar: 2020). Erkek, toplumsal statüsünün tehdit altında olduğunu düşündüğünde şiddete başvurabilir.</p>
<p>Bu dava üzerinden de görülmektedir ki kadın üzerindeki erkek tahakkümünün ölümcül formu kısmen sıradanlaştırılmaktadır. İnsanî perspektiften bakıldığında bu dosyada tartışılması gereken soru “Pınar Gültekin ne yaptı?” değil; “bir erkek neden bir kadının hayatı üzerinde bu kadar mutlak bir sahiplik iddiasında bulunabilmektedir ve hukuk sistemi bunu neden ceza indirimiyle karşılayabilmektedir?” sorusudur.</p>
<p>Kısacası bu karar, olguyu görmekte kısmen başarılı fakat anlamlandırmakta derin biçimde başarısızdır. Mahkeme cinayeti, planı ve delil karartmayı görmekte fakat bütün bunların üzerine yine de haksız tahrik örtüsü sererek erkek şiddetini kadın davranışıyla açıklamaya meyyal bir yorum üretmektedir. Bu nedenle kararın temel sorunu, hukuki teknikten çok, erkek egemen şiddeti yorumlama biçiminde ortaya çıkan yapısal bir zihniyet problemidir. Pınar Gültekin dosyası bu yönüyle yalnızca bir ceza davası değil, Türkiye’de kadınlara yönelik ölümcül şiddetin hukuk tarafından nasıl anlamlandırıldığına dair çarpıcı bir toplumsal metin niteliği de taşımaktadır.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Connell, R. (2016). <em>Toplumsal cinsiyet ve iktidar</em> (C. Soydemir, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</p>
<p>Koğacıoğlu, D. (2007). Gelenek söylemleri ve iktidarın doğallaşması: Namus cinayetleri örneği. <em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar</em>, (3), 92–120.</p>
<p>Messerschmidt, J. W. (2016). Masculinities and femicide. <em>Culture, Masculinities, and Femicide in Europe Conference</em>, Ljubljana.</p>
<p>Messerschmidt, J. W. (2019). <em>Hegemonik erkeklik: Formülasyon, yeniden formülasyon ve genişleme</em>. Çev. Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi. Özyeğin Üniversitesi Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi. (2022). Pınar Gültekin cinayeti davası gerekçeli kararı (E. 2020/230, K. 2022/214). (E.T. 04.04.2026) Erişim linki: <a href="https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf">https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf</a></p>
<p>Russell, D. E. H. (1992). <em>Femicide: The politics of woman killing</em>. New York, NY: Twayne Publishers.</p>
<p>Sancar, S. (2020). <em>Erkeklik: İmkânsız iktidar</em>. İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf">https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/">Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</title>
		<link>https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 12:07:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208816</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti kendilerince meşrulaştırmaya kalktılar. Güçlü olduklarını söylediler; öyleyse yakmaya, yıkmaya, sevinci susturmaya hakları vardı. Çocuklar gelecekti; bu yüzden öldürülmeliydiler. Umudun filiz verdiği her yer, onların korkusunu büyütüyordu. Çünkü zalim, en çok masumiyetten ürker; en çok bir çocuğun gülüşünde yenilgi ihtimalini görür.</p>
<p>Bugün fail bellidir; fakat maktul yalnızca o çocuklar değildir. Maktul olan, hepimizin içindeki insanlık kırıntısıdır. Maktul olan, yeryüzünün ortak vicdanı, annelerin duası, evlerin neşesi, yarının ihtimalidir. Her öldürülen çocukla birlikte gökyüzünün bir parçası kararır; her susturulan kahkahayla birlikte insanlık biraz daha yetim kalır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuğun üzerine bomba düşüyorsa, aslında bütün insanlığın kalbine taş düşüyor demektir.</p>
<p>Bugün ABD/İsrail hattında billurlaşan siyasal akıl, artık yalnızca bir tahakküm dili değil, neredeyse tanrısal bir kudret vehminin hezeyanıdır: “İstediğimi var eder, istediğimi yok ederim.” Bu, sınır tanımaz bir güç sarhoşluğunun; merhameti, hukuku ve insanlık duygusunu bütünüyle yitirmiş bir ruh halinin dışavurumudur. Kendilerinden olmayanı eksik, değersiz, yarım insan sayan bir zihniyet, nihayetinde insanı değil, kendi karanlığını çoğaltır. Ve o karanlık, yalnızca şehirleri değil, ruhları da yakar; yalnızca bedenleri değil, çağın hafızasını da küle çevirir.</p>
<p>Büyük ideolojik anlatıların gürültüsüne sığınan bu yeni barbarlık, evrensel hiçbir değeri tanımamakta; hakikati çıkarın, merhameti şiddetin, adaleti ise korkunun altına gömmektedir. Üstelik bu cinnet hali, çoğu zaman ekonomik aklın soğuk hesabını bile aşmakta; yıkımı bir araç olmaktan çıkarıp bir kimliğe, bir hazza, bir alışkanlığa dönüştürmektedir. Bu yüzden bugün karşımızda olan şey sadece siyasal bir çatışma değil; insan ruhunun kendi gölgesine yenik düşmesidir. Ve ne acıdır ki, katledilen çocukların ardında kalan sessizlik, dünyanın en gürültülü salonlarında bile duyulmayan bir çığlık gibi büyümektedir.</p>
<p>Savaşın, çatışmanın ve sistematik eziyetin “yeni normal” diye takdim edildiği bir çağda yaşıyoruz. Eski zamanların utancı, yeniden dirilmiş gibi kapımızda duruyor. Kötülük sıradanlaşıyor; vicdan, gündelik hayatın uğultusu içinde ağır ağır köreliyor. İnsanlık, kendi yarattığı bu büyük kırılmanın eşiğinde, derin bir ruhsal çöküşün içine sürükleniyor. Umutsuzluk, depresyon, yabancılaşma ve parçalanmışlık, görünmez bir salgın gibi toplumların üzerine çöküyor. Özellikle İslam dünyasında yaşayan ve uzun zamandır aşağılanmanın, kuşatılmanın ve sürekli tehdit altında tutulmanın ağırlığını taşıyan kitleler için bu tablo, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ontolojik bir yaralanmaya dönüşmektedir. İnsan, bazen vatanını değil, anlamını kaybeder; işte bugün yaşanan da biraz budur.<br />
Ne var ki zalimlerin çoğu zaman unuttuğu bir hakikat vardır: Katil, sonunda kendi karanlığının maktulü olur. Büyük güç tacirleri, yaydıkları korkunun, ürettikleri umutsuzluğun ve çoğalttıkları nefretin bir gün kendi boyunlarına dolanacak bir ilmeğe dönüşeceğini hesaba katmazlar. Oysa tarih, kibirle yükselen her zulmün kendi iç çöküşünü de beraberinde taşıdığını defalarca göstermiştir. Her büyük silah zafer getirmez; her büyük ordu haklı çıkmaz; her yüksek ses sonsuza kadar yankılanmaz. Bir mazlumun ahı, bazen bütün stratejilerden daha uzun ömürlüdür. Bir annenin gözyaşı, bazen en gösterişli imparatorlukların haritasını sessizce değiştirir. İçinde yaşadığımız zaman, yalnızca kuvvetin değil, vicdanın da hükmünü açıklayacağı bir zamandır.</p>
<p>İnsanın insana yaşattığı bu tarifsiz trajedi karşısında susmamak gerekir. Çünkü bazen bir itiraz, bir halkın hafızasını diri tutar; bazen bir söz, tarihin karanlığına bırakılmış bir şahitlik olur. Yaşananı adıyla çağırmak, kötülüğü teşhir etmek, zulmün dilini reddetmek ve insanlığın tarafında ısrarla durmak, belki de bu çağın en ahlâkî tutumudur. Bu nedenle zalimin zulmüne karşı bağırmak, gerektiğinde sessiz ama sarsıcı bir çığlık olarak var olmak, insan olduğumuzu kendimize hatırlatmanın en sahici yollarından biridir. Çocukları topluca katleden yüzsüzlerin dudaklarına ilişen o zehirli tebessüm, aslında kendi ruhlarının ebedî mahkûmiyetinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bütün bu kederin, bu derin insanlık yıkımının gölgesinde, Liberal Düşünce Dergisi editörlüğünü devretmiş olmanın bende bıraktığı hüznü de ifade etmek isterim. Her vedada biraz eksilir insan; hele ki o veda emekle, dostlukla, hatırayla örülmüş uzun bir yolculuğun sonuysa, kalpte kalan boşluk daha derin olur. Bu süreçte biriktirdiğim güzel hatıraları, paylaşılan emeğin sessiz ama kalıcı izlerini ve birlikte düşünmenin kıymetini içimde taşıyarak, yol arkadaşlarıma barışın, sevincin ve insan onurunun egemen olduğu bir dünyada yaşama duası gönderiyorum. Dilerim ki yarının dünyası, çocukların korkmadan gülebildiği, annelerin evlat acısıyla sınanmadığı, insanlığın kendi vicdanıyla yeniden buluşabildiği bir dünya olsun.</p>
<p>Bu vesileyle, dergimizin bu sayısında yer alan nitelikli yazıları dikkatle okumanızı ve onlardan istifade etmenizi temenni ediyorum.</p>
<ul>
<li>Editörden, Liberal Düşünce dergisi, 121. Sayı, Kış 2026.</li>
</ul>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 11:57:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208811</guid>

					<description><![CDATA[<p>12. Yargı Paketi Kapsamında Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dikkat çektiği üzere, Türkiye’de aile hukukuna ilişkin önemli sorunlardan biri, çekişmeli boşanma davalarının oldukça uzun sürmesidir. 12. Yargı Paketi kapsamında bu soruna çözüm olarak arabuluculuk mekanizması gündeme getirilmektedir. Bu düzenlemeyle, tarafların boşanma konusunda mutabık olduklarını beyan etmeleri halinde, evlilik birliğinin arabuluculuk [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/">Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>12. Yargı Paketi Kapsamında Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar </strong></p>
<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dikkat çektiği üzere, Türkiye’de aile hukukuna ilişkin önemli sorunlardan biri, çekişmeli boşanma davalarının oldukça uzun sürmesidir. 12. Yargı Paketi kapsamında bu soruna çözüm olarak arabuluculuk mekanizması gündeme getirilmektedir. Bu düzenlemeyle, tarafların boşanma konusunda mutabık olduklarını beyan etmeleri halinde, evlilik birliğinin arabuluculuk süreci sonunda hızlı biçimde sona ermesi, buna karşılık nafaka, velayet, maddi ve manevi tazminat gibi boşanma sonuçlarının yargılama sürecinde ayrıca görüşülmeye devam etmesi öngörülmektedir.</p>
<p>Türkiye’de çekişmeli boşanma davalarının yıllarca sürmesi, tarafların fiilen sona ermiş bir münasebet içinde hukuken evli kalmaya devam etmeleri anlamına gelmekte ve bu bireyin hayatını yeniden kurma özgürlüğünü tahdit etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi uyarınca, herkesin, medeni hak ve mükellefiyetlerine ilişkin uyuşmazlıkların makul bir süre içinde karara bağlanmasını talep etme hakkına sahip olmasından neşet eden ve liberal hukuk düşüncesinde bireyin devlet karşısındaki özgürlük sahasının muhafazasının mühim bir unsuru olarak telakki edilen “makul sürede yargılanma” hakkı (Hayek, 1960) çerçevesinde de değerlendirilebilecek bu çözüm önerisi, ilk bakışta makul ve işlevsel bir reform gibi görünse de, çeşitli açılardan birtakım mahzurları bünyesinde barındırmaktadır. Başka bir deyişle, boşanma davalarının makul sürede sonuçlanması ve yargılamanın etkin biçimde yürütülmesi anlamına gelen bu reform önerisi, usule ilişkin adaleti güçlendirmeyi amaçlarken, esasa ilişkin adalet bakımından yeni sorunlar doğurma potansiyeline sahip görünmektedir.</p>
<p>Muhtemel sorunlar arasındaki ilk dikkat çeken, boşanmanın erken kesinleşmesi ile evlilikten doğan yükümlülüklerin sona ermesi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki bilhassa sadakat yükümlülüğü ve kusur rejimi bakımından ehemmiyet arz etmektedir. TMK 185. Madde, eşlerin evlilik birliği devam ettiği sürece birbirlerine sadık kalmakla yükümlü olduğunu bildirdiğinden, Yargıtay’ın klasik yaklaşımına göre, boşanma davasının açılması sadakat yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve dava sürerken taraflardan birinin başka bir ilişki yaşaması kusur sayılmaktadır. Kusur tespiti boşanmanın yalnızca ahlaki cephesine değil, iktisadi cephesine de tesir ettiğinden (Dural, Öğüz &amp; Gümüş, 2020), arabuluculuk yoluyla boşanmanın erkenden kesinleşmesi, usulde yarar fakat esasta zarar üretebilmektedir. Türk hukukunda maddi ve manevi tazminat talepleri tarafların kusur oranlarına göre takdir edilmektedir. Arabuluculuk yoluyla boşanma erken kesinleştiğinde evlilik içi sadakat mükellefiyetinin ihlali olarak telakki edilemeyecek davranışlar kusur tetkikinin haricinde kalabilmekte; böylece usuli bir hızlandırma, esasa ilişkin sorumluluk rejiminin uygulanma alanını daraltabilmektedir.</p>
<p>Arabuluculuk yoluyla boşanmanın erken kesinleşmesinin yaratabileceği bir diğer sorun ekonomik koruma mekanizmalarının zamanlamasıyla ilgilidir. Önerilen modelde her ne kadar boşanma erken bir tarihte vuku bulacak olsa da nafaka ve benzeri taleplerin ayrı bir yargılama sürecinde karara bağlanması gerekliliği, aile mahkemelerindeki davaların birkaç yıl sürebildiği gerçeğiyle birleştiğinde, bir eşitsizliği derinleştirebilmektedir. Evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte eşler arasındaki dayanışma yükümlülüğü de hukuken ortadan kalkacaktır. Bu süreçte nafaka veya benzeri ekonomik koruma araçları henüz karara bağlanmamış olacağından, ekonomik açıdan kırılgan konumda bulunan tarafın dezavantajlı konumunun, bir süre daha herhangi bir koruma mekanizmasından yararlanamayacağı için, pekişeceği ifade edilebilir.</p>
<p>Boşanma sürecinde nafaka ve tazminat taleplerinin ayrı bir dava konusu haline gelmesi gerektiğini öngören reform, müracaat eden taraf üzerinde yeni bir yargılama külfeti yaratabilmektedir. Nafaka ve tazminat taleplerinin ayrı bir dava kapsamında ileri sürülmesi, müracaat eden tarafın dava harçları, avukatlık ücretleri ve diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulması yüzünden, ekonomik olarak daha zayıf konumda bulunan başvurucunun yargı yoluna müracaat iradesini zayıflatma riski taşımakta ve böylece bir adalete erişim sorunu doğurabilmektedir.</p>
<p>Boşanmanın erken kesinleşmesi mal rejimi ve miras hukuku bakımından da bir güçlüğe neden olabilmektedir. Arabuluculuk yoluyla boşanan tarafların henüz mal rejimi tasfiyesi veya tazminat davaları sonuçlanmamış olacağından, yeni bir evlilik birliği kurmaları durumunda eski evliliğe ilişkin malvarlığı talepleri ile yeni evlilikten doğan hukuki ilişkiler iç içe geçebilir. Bu durum bilhassa miras hukuku bakımından eski ve yeni evlilikteki tarafların aynı malvarlığı üzerinde hak iddia etmelerinden kaynaklanan karmaşıklıklar doğabileceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Bütün bu sorunlar özellikle bakım emeği meselesi dikkate alındığında daha görünür hale gelmektedir. Türkiye’de ev içi bakım işi büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmektedir.  TÜİK (2023) verilerine göre ev içi işgücüne katılım oranı erkeklerde %71,2 iken kadınlarda %35,8’dir. Boşanma sonrası ekonomik durum üzerine yapılan çalışmalar da yoksulluk seviyesinin yükseldiğini göstermektedir (Acar &amp; Ayata, 2010; Kızılgöl, 2012). Bu iki gerçeklik arasındaki ilişki, evlilik içindeki bakım emeğinin iktisadi bir karşılığa tahvil edilememesi dolayısıyla boşanma sonrasında maddi bir teminat doğurmamasından kaynaklanmaktadır (Fineman, 2004). Nafaka ve tazminat gibi usuli mekanizmalar ekonomik boyutları olması yanında şiddetle de ilişkilidir. Kadınların ihtiyaç duyduğu nafaka ve ekonomik destek mekanizmaları yalnızca mali düzenlemeler bakımından değil, şiddet içeren ilişkilerden güvenli biçimde ayrılabilmek bakımından da önem arz etmektedir (Fineman, 2004; Stark, 2007). Boşanmanın arabuluculuk yoluyla erken tarihte kesinleşmesi ve nafaka ve benzeri destek mekanizmalarının gecikmesi ya da fiilen erişilemez hale gelmesi, halihazırda dezavantajlı konumda olan taraf boşanma kararını erteleyebileceğinden, ekonomik bağımlılığın sürmesine yol açabilmekte ve özellikle şiddet içeren ilişkilerden güvenli biçimde ayrılma kapasitesini zayıflatabilmektedir. Bu da fiziksel şiddet sürekliliğinde cinayet bağlamında tartışılan yapısal riskleri derinleştiren bir sonuca kadar varabilmektedir (Campbell et al., 2003).</p>
<p>Özetle, her ne kadar çekişmeli boşanma davalarının uzun sürmesine ilişkin sorun üzerine düşünülen reform, davaların hızlandırılmasıyla usule ilişkin adalet açısından önemli bir iyileşme temin edebilirse de hukuki düzenlemelerin yalnızca hız üzerinden değerlendirilmesi eksik bir yaklaşımdır. Bu, kusur rejimini daraltması, nafaka gibi ekonomik koruma mekanizmalarının uygulanmasını geciktirmesi ve taraflar açısından yeni usûlî yükler doğurması bakımından esasa ilişkin adalet bakımından yeni sorunlar yaratabilmektedir. Nitekim, Okin’in de (1989) işaret ettiği üzere, aile kurumu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretildiği başlıca alanlardan biridir ve bu nedenle adalet teorisinin aile içindeki güç ilişkilerini de dikkate alması gerekmektedir.</p>
[1] İlgili yaklaşım için şunlara bkz.: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/1895, K. 2015/15882 ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/2-367, K. 2022/1497.</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>Acar, F., &amp; Ayata, A. G. (2010). Gender and politics in Turkey. <em>International Feminist Journal of Politics, 12</em>(3-4), 382-400.</p>
<p>Campbell, J. C., Webster, D., Koziol-McLain, J., et al. (2003). Risk factors for femicide in abusive relationships: Results from a multisite case control study. <em>American Journal of Public Health, 93</em>(7), 1089-1097.</p>
<p>Dural, M., Öğüz, T., &amp; Gümüş, M. A. (2020). <em>Türk özel hukuku: Aile hukuku</em> (Cilt III). Filiz Kitabevi.</p>
<p>European Convention on Human Rights. (1950). <em>European Convention on Human Rights</em>. Council of Europe. https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_ENG</p>
<p>Fineman, M. A. (2004). <em>The autonomy myth: A theory of dependency</em>. The New Press.</p>
<p>Hayek, F. A. (1960). <em>The Constitution of Liberty</em>. University of Chicago Press.</p>
<p>Kızılgöl, Ö. A. (2012). Türkiye’de kadın yoksulluğu. <em>Çalışma ve Toplum, 34</em>(3), 187-212.</p>
<p>Okin, S. M. (1989). <em>Justice, gender and the family</em>. Basic Books.</p>
<p>Stark, E. (2007). <em>Coercive control: How men entrap women in personal life</em>. Oxford University Press.</p>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). <em>İşgücü istatistikleri</em>. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53521</p>
<p>Yargıtay 2. Hukuk Dairesi. (2015). <em>E. 2015/1895, K. 2015/15882</em>. <a href="https://kazanci.com.tr/gunluk/2hd-2015-1895.htm?utm_source=chatgpt.com">https://kazanci.com.tr/gunluk/2hd-2015-1895.htm</a></p>
<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu. (2022). <em>E. 2020/2-367, K. 2022/1497</em>. <a href="https://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/bosanma-davasinin-acilmis-olmasi-eslerin-birbirlerine-karsi-olan-sadakat-yukumlulugunu-ortadan-kaldirmaz?utm_source=chatgpt.com">https://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/bosanma-davasinin-acilmis-olmasi-eslerin-birbirlerine-karsi-olan-sadakat-yukumlulugunu-ortadan-kaldirmaz</a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlgili yaklaşım için şunlara bkz.: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/1895, K. 2015/15882 ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/2-367, K. 2022/1497.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/">Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanı Öteleyen Her Devrim ve İdeoloji Kaybeder</title>
		<link>https://hurfikirler.com/insani-oteleyen-her-devrim-ve-ideoloji-kaybeder/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 May 2025 08:15:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208146</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bertrand Russell Batı’da 20. yüzyılın en özgün düşün ve yazın insanlarından biridir bence. Onu daha çok, Batı Felsefe Tarihi kitabından tanıyoruz. Siyaset, iktidar ve toplum üzerine yazıları soğuk savaş dönemi solcuları tarafından pek ilgi görmedi. Görmedi çünkü sadece “devrimci şiddet”i değil, şiddetin hiçbir türünü benimsemiyordu. Siyasi meselelerde başlıca gündemi savaş karşıtlığı, vicdan ve adalet gibi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insani-oteleyen-her-devrim-ve-ideoloji-kaybeder/">İnsanı Öteleyen Her Devrim ve İdeoloji Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bertrand Russell Batı’da 20. yüzyılın en özgün düşün ve yazın insanlarından biridir bence. Onu daha çok, <em>Batı Felsefe Tarihi</em> kitabından tanıyoruz. Siyaset, iktidar ve toplum üzerine yazıları soğuk savaş dönemi solcuları tarafından pek ilgi görmedi. Görmedi çünkü sadece “devrimci şiddet”i değil, şiddetin hiçbir türünü benimsemiyordu. Siyasi meselelerde başlıca gündemi savaş karşıtlığı, vicdan ve adalet gibi konular oldu.</p>
<p>Bertrand Russell, Birinci Dünya Savaşı yıllarında sosyalizme sempati duyan Avrupalı genç bir gazetecidir. 1917 Ekim Devrimi birçokları gibi onu da heyecanlandırır. Lenin’le röportaj yapmaya karar verir ve bu hayalini 1919’da gerçekleştirir. Lenin’le Bolşevik devrimin geleceği üzerine uzun bir söyleşi yapar. Russell anılarında Lenin’le yaptığı söyleşide büyük bir hayal kırıklığına uğradığını söyler. Lenin’i çok iradeci ve maddeci bulur. Lenin’in insanları her şeye ayarlanabilir bir makine gibi düşündüğünü, insanların ruhsal bir varlık olduğunu göz ardı ettiğine tanık olur. Rus edebiyatının, sanatının geleceğinden kaygı duyar ve Ekim devrimine olan inancı sarsılır. Russell o görüşmede Lenin’i çok heyecanlı bulduğunu ve eleştirilerini yapamadığı için sonraki yıllarda pişmanlık duyar. Russell’a göre insanı öteleyen her devrim ideoloji kaybeder. Buradan baktığı için de 1917 Ekim Devrimi üzerine sonradan pişman olacağı büyük sözler kurmaktan imtina eder. Russell bir başka yazısında Marx’ın felsefesinin de insani olmaktan uzak olduğunu söyler. Ona göre, &#8220;Mutluluk getirecek bir felsefe sevecenlikten ilham almalıdır. Marx işçi sınıfının mutluluğunu ister gibi görünse de asıl istediği burjuvanın mutsuzluğudur. Bu nefret unsuru sebebiyle felsefesi felaket doğurmuştur.&#8221;</p>
<p><strong>Bertrand Russell&#8217;ın Che Guevara&#8217;ya cevabı&#8230;</strong></p>
<p>Che Guevara gençliğinde çok sıkı bir Bertrand Russell okurudur, Latin Amerika’yı dolaşırken onun kitaplarını yanından eksik etmez. Che Guevara anılarını okurken fark etmiştim. B. Russell okuyan biri nasıl şiddet yanlısı olur sorusunu bazen sorarım kendime.</p>
<p>Russell, Che Guevara üzerinde olumlu etkiler bırakmış olacak ki, Küba devriminden sonra Bolivya’ya gitmeden önce Bertrand Russell’a bir mektup yazar. Bolivya’da başlatacağı gerilla savaşının takipçisi olması ve uluslararası kamuoyunda savunması için ricada bulunur. Russell’ın buna tepkisi örnek alınacak türdendir. “İnsan öldüren bir davayı haklı bulamam ve savunamam.” der. Bu konuda uzun yıllardır Russell gibi düşünüyorum. İnsan öldüren hiçbir dava haklı bulunmamalı ve savunulmamalıdır.</p>
<p><strong>Bize devrim lazım değil, vicdan lazım; adalet lazım…</strong></p>
<p>Russell <em>Sorgulayan Denemeler</em> kitabında “Bir insan rasyonaliteden uzaklaştığı ölçüde, başkalarını inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret ve haset onu köreltmiştir. Bu nedenle, bilerek gözetilen kişisel çıkarın en yüce ahlâk ilkesi olduğunu savunmuyorsam da eğer bu ilke yaygın olarak benimsenirse dünyanın şimdi olduğundan çok daha iyi bir dünya olacağında ısrar ediyorum.” (<em>Sorgulayan Denemeler</em>, s. 54, Say Yay.)</p>
<p>Bertrand Russell sadece bizde değil, tüm dünyada okullarda okutulsa bazı şeylerin değişeceğine inanıyorum. Çoğumuz, eğer bir ülkede devrim olursa orada işlerin düzeleceğine güllük gülistanlık olacağına inandık. Bu koca bir yalandı. İçinde vicdanın adaletin olmadığı devrimlerin ve örgütlerin hepsi zalim oldu. Bu yüzden her şeyden önce bize vicdan lazım, adalet lazım!</p>
<p>Hapishanede B. Russell okuduğumda örgüt sorumlularının tepkileriyle karşılaşıyordum. Bu örgüt aklına göre, devrimin bunca önceliği varken reformist devrimci olmayan bir yazarı okumak anlamsızdı. Oysa genç yaşlarımdan beri Russell’ın siyasi düşüncelerini çok kıymetli buluyordum. Hayatınızda öyle yazarlar vardır ki, hayata bakış açınızı değiştirirler. B. Russell da benim için bu yazarlardan biridir. Şiddet bağımlısı bir örgüt geçmişinden, şiddet karşıtı bir duruma gelmek kolay değildir. Barışık olduğum kişiliğimi, severek okuduğum bu gibi yazarlara borçluyum. Bunlara olan saygı sevgim sonsuzdur. Vicdan ve adaletten yoksun olan devrim ve devrimcilerin tümü zalim oldular. Bir toplumun neleri kimleri okuduğu çok önemlidir. Eğer eski alışkanlıklarımızı değiştirmek istiyorsak, ilk önce okuduğumuz kitapları yazarları değiştirerek çoğaltarak başlayabiliriz.</p>
<p><strong>Bertrand Russell&#8217;ın Kitaplarından ve Yazılarından Alıntılar</strong></p>
<p><strong><em>Mutlu Olma Sanatı</em></strong></p>
<p>“Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde çekememezlik en kötüsüdür; çekememezlik, yalnız kötülük yapma eğilimine yol açmaz, kişiyi mutsuz da eder. Çekemez olanlar kendilerinin olanlardan sevinç duyacaklarına başkalarının elindekiler yüzünden acı çekerler.”</p>
<p>“Hiç kimseden, yaşamını başkası uğruna temelden değiştirmesini beklememeliyiz.”</p>
<p>“İnsan kendi yükselişi için diğer insanları bir ham madde gibi görmekten gerçek bir gönül doyumu sağlayamaz.”<strong><br />
<em><br />
Sorgulayan Denemeler</em><br />
</strong></p>
<p>“İnsanlar ‘hakikati’ sadece kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler.”</p>
<p>&#8220;İnsanlığın iki tür ahlâk anlayışı vardır: Biri sözünü edip uygulamadığımız diğeri, uygulayıp sözünü etmediğimiz.&#8221;</p>
<p><em><strong>Aylaklığa Övgü</strong></em></p>
<p>“Kendi uygarlığını doğru perspektiften görmenin belli üç yolu vardır. Bunlar da seyahat, tarih ve antropolojidir.”<strong></p>
<p></strong>“Tatlı bir yalan söylersen on kişi seni alkışlar, acı bir gerçek söylersen sekiz kişi sana saldırır. Ama iki kişi sorgulamaya başlar.  O iki kişiye selam olsun.”</p>
<p>“Belki de artık, zihni serbest bırakan, saat tarafından idare edilmeyen yeni bir yaşama biçimine geçmeliyiz. Yavaşlamayı ve hayattan öğrenmeyi, ruhsal anlamda tekâmül etmeyi hayatımızın öncelikli hedeflerinden birisi kılmalıyız..”<strong></p>
<p></strong>“İster bir propagandist ister bir Saray soytarısı olarak hizmetini budala zenginlere satmaya razı olduğu sürece, modern entellektüelin yağlı bir kuyruk bulması, bol gelir sağlaması hiç de zor değildir.” <strong></p>
<p><em>İktidar</em><br />
</strong></p>
<p>“Başkaldırı olmasa, insanlık durgunluktan kokuşur ve adaletsizliği giderecek çareden yoksun kalırdı.”</p>
<p><strong><em>Yetke ve Birey</em></strong></p>
<p>&#8220;Üzüntü, endişe ve öfke hiçbir işe yaramayan duygulardır.&#8221;</p>
<p>&#8221;İnsanlık köleliği bulduğundan bu yana güçlüler başkalarına acı vererek mutluluğa kavuşabileceklerine inanmışlardır.&#8221;<strong></p>
<p></strong></p>
<p><strong> </strong><em>Kapak görseli kaynağı: https://www.dunyabizim.com/</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insani-oteleyen-her-devrim-ve-ideoloji-kaybeder/">İnsanı Öteleyen Her Devrim ve İdeoloji Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
