<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Demokratikleşme arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/dosya/demokratiklesme/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/dosya/demokratiklesme/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Apr 2026 07:02:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adem Çaylak]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 06:46:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208922</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin “Çözüm Süreci” deneyimi iyi niyetlerle ve büyük umutlarla başlamış ancak sonuçlandırılamamıştır. Bu yazıda “Çözüm Sürecinde” yaşanan sorunların ışığından “Terörsüz Türkiye Süreci”ne siyaset bilimi perspektifinden yaklaşılmıştır. Siyaset Bilimi Perspektifinden Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi Devletler vatandaşları için ürettikleri hizmetten duyulan memnuniyet oranında başarılı ya da başarısız addedilirler. Devlet başarısı siyasal iktidarın başarısından ayrı olarak ele alınmalıdır. Siyasal [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/">“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin “Çözüm Süreci” deneyimi iyi niyetlerle ve büyük umutlarla başlamış ancak sonuçlandırılamamıştır. Bu yazıda “Çözüm Sürecinde” yaşanan sorunların ışığından “Terörsüz Türkiye Süreci”ne siyaset bilimi perspektifinden yaklaşılmıştır.</p>
<p><strong>Siyaset Bilimi Perspektifinden Çözüm Sürecinin Değerlendirilmesi</strong></p>
<p>Devletler vatandaşları için ürettikleri hizmetten duyulan memnuniyet oranında başarılı ya da başarısız addedilirler. Devlet başarısı siyasal iktidarın başarısından ayrı olarak ele alınmalıdır. Siyasal iktidarlar için iktidar ömrünü uzatmak ve güç kullanımının sınırlarını genişletmek bir başarı ölçüsü olarak kabul edilebilirken, devletler için başarı kriterleri başka bağlamlar üzerinden ele alınmalıdır. Yunan, Roma ve Orta Çağ doğu ve batı düşünce geleneğinde devletlerin başarısına kafa yoran müfekkirler yönetim şeklinden iktidarı elinde tutanlara verilen tavsiyelere kadar bir dizi eseri meydana getirmişlerdir. Bütün bir külliyatı analiz etmeksizin toplum sözleşmesi bağlamında devletlerin başarısı kurulu sistemin işleyişi, ayakta kalması, uzun ömürlülüğü ve halkı nezdinde ürettiği rıza ile ölçülmelidir. Rousseau’cu toplum sözleşmesi kadar Hobbes’un güvenlik devleti ve Locke’cu özgürlük kriterlerinin devletlerin başarısını ele alırken dikkate alınması gereken ilkeler olduğu düşünülmektedir. Bu yazıda bu üç önemli yaklaşım çerçevesinde her iki sürecin nasıl işlediği ele alınacaktır.</p>
<p>Kadim devlet geleneğine yaslanan Türk devletleri için başarı kriteri istikrarlı ve güçlü yönetimlerden ve halkına sağladığı adalet ve refahtan ileri gelmiştir. Yaşadığımız coğrafyada kurduğumuz devletlerin tarihine baktığımızda güç ve başarının içte ve dışta ortaya çıkan tehdidi yönetmek ve istikrarlı bir yönetimi sağlamaktan geçtiği anlaşılmaktadır. Özellikle iç karışıklık ve isyan olaylarıyla mücadelede başarı ya da başarısızlık devletlerin bekasında önemli bir rol oynamıştır. Yakın tarihimizde coğrafi ve demografik koşullardan mı yoksa kültürel ve diğer faktörlerden mi olduğu bilinmez ama bu coğrafyada isyan, eşkiyalık ve terör tehdidi eksik olmamıştır. Bu bakımdan Türk-İslam imparatorlukları devlet geleneğinden başlayarak Cumhuriyet Türkiye’sine kadar siyasi tarihimizde kaos ve iç çatışmayı önlemek, devlet otoritesini ayakta tutmak ve toplumun dirliği, birliği ve bütünlüğü adına nizam fikri (nizam-ı âlem) kamu sulh ve düzeni adına önemli siyasi tasavvur ve uygulama haline gelmiştir. Kadim siyasetname geleneğinde bunun ciddi örnekleri vardır. İktidarların karşılaşılan iç tehditlerle mücadelede belli dönemlerde kesin başarılar kazandığı, zayıf yönetim dönemlerinde ise bu iç tehditleri bertaraf edemese bile yönetmeye çalıştığını görmekteyiz. İç güvenlik teşkilatının kapasitesini aşan asayiş olaylarıyla mücadele ederken izlenen yöntemlerin oldukça sıra dışı ve ustalıklı olduğunu söylemek gerekir. Örneğin jandarma takibiyle bertaraf edilemeyen eşkıya tehdidinin affetme ve eşkıyalığı bırakmayı teşvik eden (para, arazi verme gibi) yöntemlerle hafifletildiği örneklere yakın tarihimizde sıklıkla rastlanmaktadır.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde de merkezi otoriteye karşı isyan ve eşkıyalık hareketleri devam etmiştir. 1960’lı yıllarda başlayan sağ-sol çatışması ve terör hadiselerinin bir devamı olarak 1978’de kurulan PKK, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı en büyük varoluşsal tehdit olarak kabul edilebilir. Devletin PKK ve onun oluşturduğu silahlı terör tehdidiyle mücadelesinde güvenlik tedbirlerinin tek başına sonuç vermeyeceği anlaşıldığından AK Parti’nin daha önceki yıllarında terör ve Kürt sorununu çözmeye yönelik bazı girişimler olmuşsa da AK Parti iktidarları döneminde sorunu çözmeye yönelik en önemli girişim, 2012 yılının sonunda dönemin Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve onun Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan önderliğinde adına “Çözüm Süreci” denilen şiddetsiz çözüm arayışıdır.</p>
<p>PKK terörüyle mücadelede siyasal inisiyatif AK Parti hükümetlerine gelinceye kadar geri planda kalmış, özellikle güvenlik bürokrasisi bu alanda başat rol oynamıştır. Erdoğan hükümetleri öncesinde Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Süleyman Demirel gibi siyasilerin soruna hukuki ve siyasal zeminde çözüm bulma çabası belki de bu şartların zorlamasıyla akim kalmıştır. Çözüme ilişkin siyasal girişimler ağırlıklı olarak PKK tarafından yeniden başvurulan terör saldırılarıyla da baltalanmıştır. Bu tecrübeden hareketle Erdoğan yönetimi terör örgütünün provokasyonuna imkân vermeyecek şekilde örgüt mensuplarının sınır dışına çekilmesini sürecin bir ön koşulu olarak sunmuştur. Nitekim çözüm süreci silahlı örgüt mensuplarının geriye çekilme sürecinin başlaması, durdurulması ve şehirlerdeki milis faaliyetleri eliyle terörün yeniden tırmandırılması aşamalarına indirgenebilir. Ülke içindeki silahlı örgüt mensupları tamamen sınır dışına çekilmiş ve şehirlerdeki milis faaliyetleri durdurulmuş olsaydı hiç kuşkusuz Çözüm Sürecinin başarı şansı daha fazla olabilirdi.</p>
<p>Cesur bir siyasal girişim olarak başlayan Çözüm Süreci, sürece yeterince inanmayan ve zemin kazanmak için zamana oynayan terör örgütü ve süreci baltalayarak Erdoğan&#8217;ı zayıflatmaya çalışan FETÖ unsurları gibi bürokratik provokatörlerin girişimleriyle başarıya ulaşamadan kesintiye uğramıştır. Bugün yakın geçmişe bakıldığında “Çözüm Süreci” sonlandırılmamış ancak yarım kalmış bir girişim olarak kabul edilmelidir. O kadar ki geniş toplum kesimlerinde uzun süre yeniden Çözüm Sürecine dönülme beklentisi diri tutulmuştur.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-208931" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1.jpeg" alt="" width="275" height="183" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1.jpeg 275w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/cozum-sureci-1-150x100.jpeg 150w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></p>
<p>Çözüm Sürecinin başarısız olmasındaki en temel faktörlerden biri toplumsal grupların silahsızlanma sürecini yeterince sahiplenmemesidir. Bu durum başka ülkelerdeki silahsızlanma süreçlerinde de tecrübe edilmiştir. Ülkemizde Kürt kökenli vatandaşların sürece olan yoğun desteği terör örgütü tarafından bir istismar aracına, Türk kökenli vatandaşların sürece ilişkin kuşkuları yaşanan seçim süreçlerinde siyasal bir istismar aracına dönüştürülmüştür. İktidar partisi ve HDP dışında kalan siyasal partilerin süreci acımasız şekilde eleştirmesi ve baltalama girişimleri de süreci zayıflatmıştır. Bu sürecin sonuçlarına umut bağlayan Kürt kökenli vatandaşların HDP’yi güçlü bir şekilde desteklemesi de sürecin siyasal getirisinin tek taraflı fayda sağlamasına yol açmıştır. Türk kökenli vatandaşlardaki kuşku AK Parti içindeki milliyetçi muhafazakâr seçmenin uzaklaşmasına, dahası AK Parti içindeki bir kısım Kürt kökenli seçmenin de HDP&#8217;ye yönelmesine neden olmuştur. Sürece ilişkin tek taraflı toplumsal destek süreci ayakta tutmaya yeterli gelmemiş, özellikle 6-8 Ekim 2014 tarihindeki sokak terörü hadiseleri ve belli bölgelerde hendek barikat eylemlerinin yoğunlaşması, güvenlik tedbirlerine ağırlık verilmesini zorunlu kılmıştır. 2015 yılının Haziran ayında yapılan genel seçimlerin ardından yeniden güvenlik operasyonlarının başlamasıyla Çözüm Süreci fiilen dondurulmuştur.</p>
<ol start="2">
<li><strong>Başlangıçları ve Sorunu Ele Alışları Bağlamında İki Sürecin Karşılaştırılması</strong></li>
</ol>
<p>Çözüm Süreci, Arap Baharının siyasal ikliminde, Türkiye&#8217;nin terörle mücadeleye yönelik güvenlik operasyonlarının yoğunlaştığı bir dönemde başlamıştır. Sürecin başında Arap Baharı etkisinin sürece bu denli etki edeceği siyasal aktörler tarafından yeterince değerlendirilememiştir. Bugün anlaşılmaktadır ki örgütün süreci baltalamasındaki en temel faktör Suriye sahasında elde ettiği kazanımların yarattığı güç sarhoşluğudur.</p>
<p>Ülke içinde ise terör örgütü ile güvenlik alanındaki mücadele günümüzle karşılaştırılamayacak ölçüde yoğun bir silahlı çatışmayı içerecek unsurlar barındırmaktaydı. Çözüm süreciyle birlikte Öcalan&#8217;ın yakalandığı dönemde yaşanan çatışmasızlık dönemine (1999-2004) benzer bir sükûnet döneminin başlaması beklenmekteydi. İç siyasal iklime bakıldığında şimdi hiç kimsenin FETÖ kumpası olduğuna ilişkin kuşkusunun olmadığı Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları tüm hızıyla sürmekteydi. Hükümet cephesine göre kendi meşru iktidarına karşı darbe ve terör faaliyetlerinin kovuşturulması anlamına gelen davalar, karşı cephede AK Parti hükümetlerine muhalefet eden kesimlerin yargı eliyle sindirildiğine ilişkin bir anlatıya dönüşmekteydi. Siyasal kutuplaşma had safhadaydı.</p>
<p>Ayrıca 2014 yılında yerel ve Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2015 yılında milletvekili genel seçimleri ufukta görünmekteydi. Hükümet açısından Türkiye’nin önündeki seçim takviminin sorunsuz atlatılabilmesi için yurt içinde belirli bir sükunetin sağlanması elzem görülmekteydi. İşte böylesine sıkışmış ancak yönetim açısından ciddi riskler barındıran bir konjonktürde “Çözüm Süreci”ne girişildi.</p>
<p>Dahası Çözüm Sürecine yüklenen anlam AK Parti, HDP ve diğer siyasal gruplar bakımından oldukça farklılık arz etmekteydi. Çözüm Süreci AK Partililer için terör tehdidi ve Kürt Sorununun güvenlik dışı yöntemlerle çözümü, HDP ve ona müzahir kesimler için ülke içinde statü kabulü ve öz yönetim kurma imkanına kapı aralanması, diğer siyasal gruplar içinse ülke birlik ve bütünlüğüne yönelik tehdidin kontrolden çıkması anlamına gelmekteydi. Sayılan bütün iç ve dış şartlar, Çözüm Sürecinin başarısını, iyi bir strateji ve planlama olsa bile kaderin süreç lehine gelişmesine bağlıyor gibi göstermekteydi. İçeride ve dışarıda çok fazla belirsizlik ve yönetilmesi gereken pek çok hassas süreç söz konusuydu.</p>
<p>Terörsüz Türkiye Süreci ise pek çok açıdan Çözüm Sürecinden bambaşka şartlarda ortaya çıktı. Her şeyden önemlisi Çözüm Sürecine en fazla muhalefet eden Türk milliyetçiliğinin öncü partisi ve onun lideri, Terörsüz Türkiye Sürecinin baş aktörü haline geldi. AK Parti süreci destekledi ve kendi içinde ve Cumhur İttifakında ciddi bir konsolidasyona muvaffak oldu. Ana Muhalefet partisi sürece genel olarak olumlu yaklaşan bir siyasal çizgi izledi. DEM Parti ise Çözüm Sürecindekine benzer maksimalist beklentilerden uzak ve daha mutedil bir tutum takınarak siyasal tabanını provokasyonlardan uzak tutmayı seçti. Sürece muhalif kalan milliyetçi kesimlerin toplumsal desteği ise sürece ilişkin marjinal bir muhalefetin ötesine geçemedi.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208932 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken.jpeg" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Bahceli-el-sikarken-150x84.jpeg 150w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Dış konjonktür bakımından ise Suriye’de Esed rejimi devrilmiş, mevcut merkezî hükümetle Suriye’deki PKK uzantısı yapı olarak bilinen PYD/YPG arasındaki güç savaşı sürse de Türkiye’nin desteklediği merkezi hükümetle PYD/YPG arasında görüşmeler devam etmektedir. Bu bakımdan Çözüm Sürecini en fazla zora sokan Suriye faktörü biraz daha hafiflemiş bir durum arzetmektedir. Gazze Soykırımı, Rusya-Ukrayna Savaşı ve İran Savaşı gibi dış konjonktürel krizlerin sürece olan etkisinin nispeten sınırlı ya da olumlu olacağı değerlendirilmektedir. Çözüm Sürecinden farklı olarak uluslararası toplumun yeni sürece ilgisi pek yüksek değildir. Zira Rusya-Ukrayna Savaşı gibi başka krizlere yoğunlaşan Batı ülkeleri, Trump yönetiminin Türkiye lehine tutum takınmasıyla DEM Parti cephesinin maksimalist talepler dile getirmesini teşvik eden bir pozisyonda bulunmamaktadır. Bu yönüyle yeni süreç ve aktörler daha cesur adımlarla daha güvenli bir zeminde yürümektedir.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Terörsüz Türkiye Süreci için Çözüm Sürecinden Alınan Dersler</strong></li>
</ol>
<p>Çözüm Sürecini yürüten irade, toplumsal tabanını genişletirken Akil Adamlar Heyeti marifetiyle her kesimden kanaat önderini vatandaşla buluşturan etkinliklere ağırlık vermiştir. Heyet çok geniş bir toplumsal yelpazeyi yansıtırken iş dünyasından sanat camiasına akademisyenlerden gazeteciler ve yazarlara toplumun saygın pek çok şahsiyetini sürecin halkla ilişkiler çalışmasına dahil etmiştir. Yapılan halkla ilişkiler çalışmasında sürece ilişkin toplumsal desteğin bir miktar arttırılabilirliği sağlanmış gözükse de özellikle Türk kökenli vatandaşlarda oluşan sürece ilişkin kuşkuların ve terörden zarar gören kesimlerin endişelerinin tam olarak giderilemediğini not etmek gerekir. Toplumsal desteği tam olarak sağlanamayan benzer silahsızlanma süreçlerinin siyasal halk desteği düşük kaldığı takdirde, siyasal hareketlerin bu tür süreçlerin maliyetini karşılama yeteneği düşmektedir. Terörsüz Türkiye sürecinin de bu perspektiften hareketle toplumsal desteğinin güçlü tutulması gerekmektedir. Özellikle Cumhur İttifakı partilerinin süreç nedeniyle siyasal desteklerinin erozyona uğrama ihtimali süreçte atılması muhtemel cesur adımların önünü tıkayabilecektir. Geçmiş tecrübeden hareketle Akil İnsanlar Heyeti gibi halkla ilişkiler çalışmalarının bu tip süreçlerin halk desteğini artırmada pek fazla katkısı olmadığı anlaşılmıştır. Yeniden buna girişilmemesi olumlu bir adımdır.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208926 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti.jpg" alt="" width="730" height="486" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti.jpg 730w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/akil-insanlar-heyeti-696x463.jpg 696w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p>Çatışmasızlık döneminin zarar görmemesi için Çözüm Süreci boyunca terör örgütü ve uzantıları tarafından yapılan pek çok provokasyon ve alan genişletme çabası, devlet kurumları tarafından tabiri caizse soğukkanlılıkla karşılanmış ancak bu durum terör örgütünün şehirlerdeki milis etkinliğinin genişlemesine neden olmuştur. Günümüzde terör örgütünün yurtiçinde neredeyse silahlı gücünün kalmaması ve geçmişe nazaran şehirlerdeki milis faaliyetlerinin yok denecek düzeye inmesi güvenlik açısından oluşabilecek riskleri azaltmıştır. Ancak sivil ölümlerine sebebiyet veren terör saldırılarından sorumlu eski terör örgütü mensuplarının DEM Parti etkinliklerinde halkla buluşturulması ve geçmişte sivil kayıplar yaşanmasına neden olan terörist fotoğraflarının Nevruz kutlamalarında kullanılması gibi örnekler örgüte müzahir grupların provokasyon girişimlerinin söz konusu olabileceğini işaret etmektedir.</p>
<p>Sürecin uluslararası gelişmeler bağlamındaki kırılganlığına değinmek gerekirse, Çözüm Süreci döneminde başarı ihtimalini en çok zayıflatan unsurun, müzakereci bir üçüncü aktörün taraflar arasındaki müzakerelere dahil olmaması akla gelmektedir. Mevcut sürecin de yine bir uzlaştırıcı olmadan sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Arada bir uzlaştırıcı olmadan taraflar arasındaki beklenti ve talepler arasındaki uçurum sürecin sonlanmasına ve taraflar arasındaki güvenin aşınmasına sebebiyet verebilir.</p>
<p>İran savaşında Siyonist İsrail hükümeti tarafından kullanılmak istenen İran&#8217;daki bazı Kürt grupların olası bir kara savaşına dahil edilmesi ihtimali, terör örgütüne müzahir grupların Terörsüz Türkiye Sürecine ilişkin iyimserliğini azaltabilir. Türkiye&#8217;nin Suriye&#8217;de yaşanana benzer bir dış kırılganlığı önleyebilmek adına İranlı Kürtlerin dahil olacağı bir kara savaşını önlemeye dönük politikalar üretmesi gerekmektedir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Genel Değerlendirme</strong></p>
<p>İyi niyetle yola çıkılmış ancak gerek baştaki stratejik planlama eksikliği gerekse de gelişen iç ve dış olumsuz konjonktür nedeniyle yarıda kalmış Çözüm Sürecinden elde edilen tecrübeyle Terörsüz Türkiye Sürecinin başarı şansının çok daha fazla olduğu düşünülmektedir. Günümüzde PKK terör örgütünün mevcut insan gücü ve kapasitesinin Türkiye için hayati bir tehdit oluşturması söz konusu değildir. Türkiye özellikle savunma sanayiinde gerçekleştirdiği ilerlemelerle örgütün ülke içindeki hareket kabiliyetini sıfıra indirdiği gibi sınır ötesindeki terör tehdidini de istese tamamen bertaraf edebilecek bir askerî güce ulaşmıştır. Bu bakımdan askerî başarı şansı sıfırlanmış bir örgütün silahsız şekilde de-radikalize edilebilmesi her iki taraf açısından kazan-kazan bir sonuca işaret etmektedir.</p>
<p>Terör örgütünün Suriye uzantısının DEAŞ’la Uluslararası Mücadele Koalisyonu bağlamında üstlenmiş olduğu misyonun, Suriye’de yeni dönem ve bölgesel yeni gelişme ve denklemlerle birlikte daha az tehdit içerdiği belirtilmelidir. Suriye’de kendisine hasım grubun uluslararası arenada Suriye&#8217;nin meşru yönetimi olarak kabul görmesi, terör örgütü açısından uluslararası desteğin minimize olduğu anlamına gelmektedir. Suriye üzerinden Türkiye&#8217;yi tehdit edecek bir manivela etkisinin daha az hissedilecek boyutlara indirgeyecek çatışma çözümcü, müzakereci ve önleyici dış politika araçlarının takip edilmesi söz konusu örgütün silahsızlanma sürecine daha bir ciddiyetle yaklaşmasını zorunlu kılabilecektir.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208927" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-300x150.jpg" alt="" width="300" height="150" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-300x150.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-768x384.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-150x75.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi-696x348.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Sry-gorusme-sonasi.jpg 880w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Örgüt kurucusu ve benzer durumdaki örgüt üyeleri açısından “umut hakkının” dile getirilmesi, Çözüm Süreci döneminde kimsenin kolay kolay aklına gelemeyecek hukuki düzenlemelerdir. Benzer bir toplumsal bütünleşmenin sağlanabilmesine ilişkin devlet yöneticilerinin sergilemiş olduğu özgüvenli ve cesaretli tutum, bir taraftan devletin PKK tarafından oluşturulabilecek tehdidi geçmişe nazaran hayati görmediğini diğer yandan da çözüm için cesur pek çok adımın atılabileceğine işaret etmektedir. Çözüme ilişkin ortaya konulan fırsat penceresinin tüm taraflar bakımından değerlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Taraflar arası müzakerelerde ayrıntılı teknik düzenlemeleri içeren hususlarda müzakere konusunda uzman kurum ya da kişilerden destek alınması başarı şansını artırabilecektir. Terörsüz Türkiye sürecinin en zayıf ve riskli görünen unsuru taraflar arasında karşılıklı ve aracısız müzakere yönteminin tercih edilmiş olmasıdır. Bu bağlamda yeni çatışma çözümü yaklaşımları ve uygulamalarından yararlanılması büyük önem arz etmektedir. Bu konuda uluslararası tecrübeden de istifade edilmesi sürece ilişkin riski azaltabilecektir.</p>
<p>Çözüm Süreci Locke’çu bir devlet anlayışına ulaşmak için özgürlükleri genişleten bir perspektifle başlamıştır. Başarılı olsaydı Kürt kökenli vatandaşlarımızın Rousseau’cu bir toplum sözleşmesiyle entegrasyona giden yolda ayrılıkçı perspektifi ortadan kaldırabilecek bir fırsata dönüşebilirdi. Süreç başarılı olamadığı için siyasal iktidar Çözüm Sürecinin bitiminden itibaren Hobbes’çu güvenlik politikalarını hayata geçirmek zorunda kalmıştır. Bin yıllık devlet geleneğimizde Hobbes’çu güvenlik yaklaşımı en çok başvurulan siyaset tarzıdır. Bu yaklaşımda güvenlik ve yönetim istikrarı halkın özgürlük ve refah beklentisinin önündedir. Terörsüz Türkiye Süreci Locke’çu özgürlük, hukuk devleti ve çoğulculuk temelinde Türkiye’nin toplumsal sözleşme parantezini tüm kesimler bakımından kapatmak için tarihî bir fırsat sunmaktadır. Kendisini bu ülkeye ait hissetmeyen hiçbir toplum kesimini dışarıda bırakmayan ve herkes için refah, adalet ve özgürlükleri teminat alan bir devlet modelini elbirliğiyle hayata geçirmek için tarihî bir fırsatın eşiğindeyiz.</p>
<p>Prof. Dr. Adem Çaylak, Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozumsuz-surecten-terorsuz-turkiye-surecine-karsilastirmali-bir-analiz/">“Çözüm(süz) Süreç”ten “Terörsüz Türkiye Sürecine”: Karşılaştırmalı Bir Analiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 13:33:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208779</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK ve radikal sol örgütler 1970’lerden beri bu ülkede cinayetler işlediler. Bazen karşı örgütten bazen de kendi yoldaşlarını öldürdüler. Sonuç olarak bu örgütlerde kim kimi öldürürse öldürsün ölen kurbanlar hiçbir dönem gündem olamadılar bu ülkede. Örgüt cinayetlerinde kaç insan yaşamını yitirdi bu sayı tam olarak tespit edilemiyor. Çünkü örgüt mağdurlarının çetelesi tutulmadı. Abdullah Öcalan İmralı’da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/">Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>PKK ve radikal sol örgütler 1970’lerden beri bu ülkede cinayetler işlediler. Bazen karşı örgütten bazen de kendi yoldaşlarını öldürdüler. Sonuç olarak bu örgütlerde kim kimi öldürürse öldürsün ölen kurbanlar hiçbir dönem gündem olamadılar bu ülkede. Örgüt cinayetlerinde kaç insan yaşamını yitirdi bu sayı tam olarak tespit edilemiyor. Çünkü örgüt mağdurlarının çetelesi tutulmadı. Abdullah Öcalan İmralı’da 1999’daki mahkemesinde “Bizde 15 bin iç infaz yaşandı.” diyerek bir itirafta bulundu. Bunun bir de 1999’dan sonra olanları var. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu belgesiz olduğu için ne zaman nerede kimin öldürüldüğünü bilemiyoruz. PKK dağlarda iç infaz yaptığı kişilerin akıbetini ailelerine bildirmiyordu. Ölenler bir mezarlığa değil, çukurlara konulup üstü araziye uyumlu biçimde kapatıldığını tanıkların anlatımlarından öğreniyoruz. Bir zaman sonra da bu üstü kapatılan çukurlar kendiliğinden unutulmuş oluyordu. Bir tek hapishanede işlenen cinayetlerin kaydı vardı, o kayıtların çoğunu kendi araştırmalarım sonucu buldum.</p>
<p>2000’li yılların başlarında Adalet Bakanlığı’ndan 1990 – 2000 yılları arasında hapishanelerde PKK ve radikal sol örgütlerin öldürdüğü insanların kaydını ve sayısını istediğimde, bana yardımcı olamayacaklarını söylediler. Üstelediğimde 2. Müdür konumundaki kişi, işin karanlık yüzünü bana itiraf etmek zorunda kaldı. “Hocam biz bu kayıtları size veremeyiz, sözünü ettiğiniz yıllarda (1990 – 2000) cezaevlerinde idari personel görevini kötüye kullanmıştır. Biz o dönemin kayıtlarını belgelerini arşive kaldırdık.” demişti. İnanılır gibi değil ama Müdür doğru söylüyordu. Hapishanede idare desteği olmadan içeriye değil silah, tırnak çakısı bile sokamazsınız. Misal 1990 – 2000 yılları arasında PKK ve radikal sol örgütler hapishanelerde tespit edebildiğim 42 kişiyi yani kendi yoldaşlarını öldürmüşler. Ama 2000 yılı sonrası (F tipi hapishanelerinde) hiçbir örgüt bir kişiyi dahi öldürememiştir. Bu da 1990’lı yıllardaki devletin/hükümetlerin örgütlere göz yumduğunun açık belgesi olmaktadır. Dönemin hükümetleri, örgütler hapishanelerde bu cinayetleri işlerken adeta kolaylaştırıcı işlevi görmüştür.</p>
<p>İstanbul Bayrampaşa hapishanesinde DHKP-C davasından tutuklanmış Şimel Aydın henüz<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208780 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-226x300.jpeg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-226x300.jpeg 226w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-772x1024.jpeg 772w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-768x1019.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-150x199.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-300x398.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-696x924.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel.jpeg 880w" sizes="auto, (max-width: 226px) 100vw, 226px" /> 17 yaşındayken, 21 Ağustos 1994 yılında koğuşunda gece uyurken kadın yoldaşları tarafından boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür.</p>
<p>Ulaş Şahintürk ise Ankara Ulucanlar hapishanesinde 17 yaşındayken 23 Aralık 1996 yılında DHKP-C’li yoldaşları tarafından boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208781 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-216x300.jpeg" alt="" width="216" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-216x300.jpeg 216w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-737x1024.jpeg 737w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-768x1067.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-150x208.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-300x417.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-696x967.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk.jpeg 864w" sizes="auto, (max-width: 216px) 100vw, 216px" /></p>
<p>Benzer şekilde, PKK yöneticileri 23 Temmuz 1994 günü, Erzurum E Tipi hapishanesinde Ercan Yıldız, İrfan Doğan ve Sait Fidancı’yı koğuşlarında boğdurmak suretiyle infaz etmiştir. Bu infazlar yapılırken çok aleni biçimde yapıldığı anlaşılıyor. İnfaz anlarında koğuşlarda onlarca kişi bulunmasına rağmen bir tek kişinin dahi itiraz edemediğini cinayetlerin tanıklarından öğrenmiştim.</p>
<p>Bu konuyu araştırırken çok tuhaf diyebileceğim acı bir gerçekle karşılaştım. O da şuydu: Normalde her mahpus kaldığı cezaevinde devletin güvencesi altındadır. Mahpusların can güvenliğinden birinci elden öncelikle devlet sorumludur. Devletin sorumluluğu altında bulunan mahpuslarını, 1990’lı yıllarda korumadığı anlaşılmaktadır. Buradan yola çıkarak hapishanelerde öldürülen kurbanların yakınlarından bazılarına “Devlete dava açın mahkemeyi mutlaka kazanırsınız.” dedim. İlginç biçimde hiçbir kurban yakını devlete dava açamadı ve bu meselelerin tümü zaman aşımından düştü. Ailelerden bazılarına “Neden çekiniyorsunuz, korkuyorsunuz?” dediğimde, “Devletten değil, örgütlerden korkuyoruz” demişlerdi. Burası önemli biraz daha izini sürelim mi? Örgüt mağduru aileler örgütten korktukları için çocuklarının kaybını dava edemediler. Peki bu yıllarda yakınlarını faili meçhullerde kaybetmiş devlet mağduru ailelerin tavrı nasıldı? Bu ailelerden çoğu Devlete karşı dava açtı. (Özellikle köy yakma, köy boşaltma gibi konularda) Anayasa Mahkemesi’ne kadar çıktılar, yetmedi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiler ve bazıları bu davaları kazandı. Görüldüğü üzere örgütten çekinen korkan ailelerin aksine devlet mağduru aileler devletten hiç çekinmemişlerdir. <img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208782 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-295x300.jpeg" alt="" width="295" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-295x300.jpeg 295w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-768x780.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-150x152.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-300x305.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-696x707.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin.jpeg 1008w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" /></p>
<p style="text-align: right;">(Berfin &#8211; Mülkiye Doğan)</p>
<p>Peki bu konuya yani örgüt cinayetlerine Türkiye’de mahalleler nasıl bakıyor: Sol mahalle örgütlerin cinayetlerine dair bir şey görmek; duymak istemiyor, 50 yıldır kör ve sağırlar. Sağ muhafazakârlar ise örgüt içi cinayetleri duyduklarında &#8220;İyi oldu bir terörist daha azaldı&#8221; diyerek sessiz kalmayı tercih ediyorlar.</p>
<p><strong>Peki gazetecilerin ve hak örgütlerinin tavrı nasıl oldu?</strong> Sol mahallenin gazetecileri, örgüt cinayetlerinin haberini yapmadılar. İnsan hakları örgütleri örgüt cinayetlerinin kaydını tutmadı, ancak aynı hak örgütleri devlet mağdurlarının çetelesini tutmuş ve listeler hazırlamıştır. Bu listeleri iyi ki yapmışlar, fakat aynı özeni örgüt cinayetlerinde göremiyoruz. Bu ikiyüzlü tutumlarından dolayı gerçek anlamda insan hakları örgütümüz hiçbir zaman olmadı.</p>
<p><strong>Kültür sanat kurumlarının tavrı nasıldı?</strong> Sol mahalleye ait kültür sanat çalışmalarının bu konuyu gündemlerine almadığını görüyoruz. Neredeyse her konuda film çekenlerin örgüt cinayetlerine dair bir tek film dahi çekmediğini biliyoruz. PKK son 50 yılda 100 bin insanımızın ölümüne neden oldu. Ama bu kanlı bilanço sinemacıların ilgisini çekmedi. Devletin faili meçhullerinin filmini çekenler, örgüt cinayetlerine dair bir tek film yapmadılar. Kitaplarında ve romanlarında devleti eleştiren yazarların çoğu yurtdışında ödüllendirildiler. Peki örgütleri eleştiren bir yazarın kitabının yurtdışından ödül aldığını duyduk mu? Hayır, duymadık. Peki yurtiçinden ödül alan PKK eleştirisi yapan bir yazar veya kitap duyduk mu? Hayır, bunu da duymadık.</p>
<p>Yukarıda yazılanları alt alta okuduğumuzda ortaya çıkan gerçeklik şudur: Ülke olarak bilerek veya bilmeyerek hep birlikte örgüt cinayetlerine fazlasıyla susulmuş ve sessiz kalınmıştır. PKK ve sol radikal örgütler bu konuda her zaman çok şanslıydı. Bu derin suskunluk ortamından yararlanarak insan öldürme “özgürlüklerini” sonuna kadar kullandılar. Nasıl olsa kimse bir şey demiyordu. Bir toplumun; bir ülkenin ikiyüzlülüğünü yazmak teşhir etmek sanırım hoşuma gidiyor. Neredeyse herkesin dibe vurduğu bir çukurdan sesleniyorum.</p>
<p><a href="https://www.facebook.com/hashtag/yolda%C5%9F%C4%B1n%C4%B1%C3%B6ld%C3%BCrmek?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#yoldaşınıöldürmek</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/y%C3%BCzle%C5%9Ferekbar%C4%B1%C5%9Fmak?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#yüzleşerekbarışmak</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/onlardaha%C3%A7ocuktu?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#onlardahaçocuktu</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/sondiktat%C3%B6r?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#sondiktatör</strong></a></p>
<p><strong>1990–2000 Yılı Hapishanelerde PKK ve Sol Örgütler Tarafından İnfaz Edilen Mahpuslar</strong></p>
<p><strong>Kimsesiz ölüler listesi!</strong></p>
<p>Şu listede örgütler tarafından öldürülmüş kurbanlara kimseler sahip çıkmıyor, ölü yakını aileleri bile…</p>
<p>İnsan hakları örgütleri bu listeyi kayıtları arasına almadı ve savunmuyor, Barolar kayıtlarına almadı ve dava açmadılar. Gazeteciler haberini yapmıyor, yazarlar ise kitaplarına konu etmiyorlar.</p>
<p>1 -Ali Akgün Çanakkale Cezaevi, 1990, Dev-Sol</p>
<p>2 &#8211; Mehmet Ali Çelik, 1991 Bayrampaşa Cezaevi- Dev-Sol</p>
<p>3 -Ali Sinan Aksünger, 6 Eylül 1991, Bayrampaşa, Dev-Sol</p>
<p>3-Kemal Fırat, 4 Nisan 1991 Bayrampaşa-Dev-Sol</p>
<p>4 -Mehmet Sami Tarhan, 2 Mayıs 1992, Bayrampaşa, Dev-Sol</p>
<p>5 &#8211; Adnan Temiz, Adana Cezaevi, 10 Haziran 1992, Dev-Sol</p>
<p>6 -Osman Tim, Bayrampaşa Cezaevi, 22 Aralık 1992, PKK</p>
<p>7 &#8211; Mülkiye Doğan, Urfa Cezaevi, 12 Nisan 1993, PKK</p>
<p>8 -Sinan Er, 6 Mart 1993 Diyarbakır Cezaevi, PKK</p>
<p>9 &#8211; Ekrem Arslan, İzmir Buca Cezaevi, 1993, PKK</p>
<p>10 &#8211; Süleyman Aydın, İzmir Buca Cezaevi, 1993, PKK</p>
<p>11 &#8211; Mehmet Tuncay, İzmir Buca Cezaevi 1993 – PKK</p>
<p>12 -İsmi belirlenememiş iki kişi, Diyarbakır E Tipi Cezaevi 1994 PKK</p>
<p>13 -Erdoğan Eliuygun, Bayrampaşa Cezaevi 18 Temmuz 1993 Dev-Sol</p>
<p>14- Ali İhsan Kaymaz, 1994 Malatya E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>15 &#8211; Şerif Mercan 1994 Bursa özel Tip Cezaevi – PKK</p>
<p>16 -İzzet Kaplan 1994 Diyarbakır Cezaevi, PKK</p>
<p>17 &#8211; Mehmet Kankaya- A. İhsan Soymaz (iki kişi) 1994 Malatya E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>18 &#8211; Ercan Yıldız, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi- PKK</p>
<p>19 &#8211; İrfan Doğan, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>20 &#8211; Sait Fidangil, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>21 -Ahmet Celal Özkul, 1994 Ankara Ulucanlar Cezaevi-DHKP-C</p>
<p>22 -Şimel Aydın, Bayrampaşa Cezaevi 21 Ağustos 1994 –DHKP-C</p>
<p>23 -Hasan Hüseyin Kulaç, Bayrampaşa Cezaevi 21 Ağustos 1994 – DHKP-C</p>
<p>24-Ahmet Ateş, Bayrampaşa Cezaevi TİKKO</p>
<p>25 -Latife Ereren, Bayrampaşa Cezaevi 5 Mart 1995 – DHKP-C</p>
<p>26 -Hilal Fusün Ünlü, Ankara Ulucanlar kapalı Cezaevi 28 Haziran 1995 DHKP-C</p>
<p>27 -Fatma Özyurt, 22 Ekim 1996 Ankara Merkez Kapalı Cezaevi – DHKP-C</p>
<p>28 -İbrahim Sertel, 23 Ekim 1996 Buca Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>29 -Ulaş Şahintürk, 23 Aralık Ankara Ulucanlar -1996-DHKP-C</p>
<p>30 -Şükrü Akın, Konya Cezaevi 5 Şubat 1996-PKK</p>
<p>31 -Emine Yavuz, Diyarbakır Cezaevi 8 Ağustos 1996 PKK</p>
<p>32- Fikriye G. Muhammed, Diyarbakır Cezaevi, 1996, PKK</p>
<p>33 -Ramiz Şişman, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi 4 Kasım 1996-TİKKO</p>
<p>34 -Hasan Hüseyin, Er Bayrampaşa Cezaevi 5 Kasım 1996- TİKKO</p>
<p>35 -Mehmet Çakar, 20 Eylül 1998 Bursa Özel Tip Cezaevi TİKKO</p>
<p>36-Adem Yeşildağ, 27 Ağustos 1998 Malatya Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>37 -Turan Ünal, Çankırı Cezaevi 4 Temmuz 1999-DHKP-C</p>
<p>38 -Oktay Yıldırım, 19 Mayıs 1999 Bayrampaşa Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>39-Haydar Akbaba, 19 Aralık 2000- Ümraniye Cezaevi -MLKP</p>
<p>40-Muharrem Buldukoğlu, 19 Aralık 2000-Ümraniye Cezaevi MLKP</p>
<p>41-İsimsiz Diyarbakır Cezaevi 1994 PKK</p>
<p>42-İsimsiz Diyarbakır Cezaevi 1994 PKK</p>
<p><strong>İnfaz edilenlerin toplamı</strong></p>
<p>17 kişi DHKP-C</p>
<p>19 kişi PKK</p>
<p>4 kişi TİKKO</p>
<p>2 kişi MLKP</p>
<p><strong>Toplam 42 kişi</strong></p>
<p>Not: Bu rakamlar ulaşabildiklerimdir, gerçek rakamların daha çok olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/">Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Demokrasi ve Ekonomi Defterindeki Eksik Satır</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyenin-demokrasi-ve-ekonomi-defterindeki-eksik-satir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 08:13:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208505</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye son yıllarda güvenlik merkezli dış politikanın ağırlığını azaltmaya, bölgesel entegrasyonun sunduğu fırsatlara daha yakından bakmaya başladı. Fakat hâlâ gözümüzün önünde durup da yeterince konuşmadığımız bir başlık var: Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerle geliştirilecek güçlü ilişkilerin, Türkiye’nin hem demokrasisine hem de ekonomisine sağlayacağı devrim niteliğindeki katkılar. Bu mesele, duygusal ve tarihsel tortularla yüklü olduğu için [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-demokrasi-ve-ekonomi-defterindeki-eksik-satir/">Türkiye’nin Demokrasi ve Ekonomi Defterindeki Eksik Satır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye son yıllarda güvenlik merkezli dış politikanın ağırlığını azaltmaya, bölgesel entegrasyonun sunduğu fırsatlara daha yakından bakmaya başladı. Fakat hâlâ gözümüzün önünde durup da yeterince konuşmadığımız bir başlık var: Suriye, Irak ve İran’daki Kürtlerle geliştirilecek güçlü ilişkilerin, Türkiye’nin hem demokrasisine hem de ekonomisine sağlayacağı devrim niteliğindeki katkılar. Bu mesele, duygusal ve tarihsel tortularla yüklü olduğu için yıllarca “güvenlik” dosyasına hapsedildi. Oysa bugün bölgenin gerçek fotoğrafına bakınca görüyoruz ki bu ülkelerdeki Kürtlerle pozitif diplomasi, Türkiye’nin elindeki en stratejik yatırım araçlarından biri hâline geldi. Üstelik bu sadece dış politika kazanımı değil; içeride demokrasi, hukuk devleti ve ekonomik kalkınma eksenlerini doğrudan güçlendiren çok boyutlu bir fırsat.</p>
<p>Türkiye’nin komşu ülkelerdeki Kürtlerle kuracağı iyi ilişkiler, kendi içindeki demokratik konsolidasyonla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü demokratik sistemler, çevre coğrafyadan beslenir. Nasıl ki AB üyeliği Türkiye’nin hukuk reformlarını teşvik etmişse, Kürtlerle pozitif ilişki de benzer bir demokratik ivme yaratabilir. Suriye ve Irak Kürtleri, bölgede nispeten kurumsal yapılar oluşturmuş, seçim deneyimi edinmiş, yerel yönetimleri güçlendirmiş topluluklardır. Bu yapılarla yakın temas, Türkiye’de gerek yerel yönetim reformlarını, gerekse kimlik temelli siyasetin normalleşmesini besler. Ayrıca iyi ilişkiler, iç politikayı zehirleyen “güvenlik-demokrasi ikilemi”ni de kırar. Çünkü dışarıdaki dengeli ilişkiler, içerideki tansiyonu düşürür; tansiyon düştükçe demokrasi güçlenir. Terörün sosyolojik tabanını zayıflatan en etkili hamle, dış politika ile iç siyasetin uyumlu şekilde yürütüldüğü barışçı bir dönemdir.</p>
<p><strong>Kürt Koridoru Değil, Kürt Ortaklığı</strong></p>
<p>Jeoekonominin yeni kuralı basit: Komşunla iyiysen kazanırsın, kötüysen ödersin. Suriye ve Irak Kürt bölgeleri, Türkiye’nin güneyinde devasa bir ekonomik hinterlant oluşturuyor. Türkiye bugün bu pazarlarda zaten etki sahibi; ancak potansiyelin yalnızca üçte birini değerlendirebiliyor. Bunun sebebi basit: Güvenlik riskleri, siyasî dalgalanmalar ve diplomatik kırılganlıklar ticareti sınırlıyor. Oysa iyi ilişkiler şu anlamlara geliyor:</p>
<p>1. Türkiye için yeni bir 30 milyar dolarlık pazar</p>
<p>Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) tek başına Türkiye’nin toplam ihracatında yıllarca ilk beş ülke arasında yer aldı. Suriye’nin kuzeyi yeniden yapılanıyor; inşaat, enerji, altyapı ve tarımda Türkiye’nin sağlayabileceği katkı çok büyük. İyi ilişki, bu pazarların kontrollü, güvenli ve sürdürülebilir şekilde Türkiye’ye bağlanması demektir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208507 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1-768x512.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1-696x464.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/12/Irak-Kurdistan-Erbil-91-1024x683-1.jpg 1024w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>2. Enerji koridorlarının kilidi Türkiye&#8217;nin eline geçer</p>
<p>Kuzey Irak petrolü ve doğalgazı hâlâ dünyanın iştah kabartan rezervleri arasında. Kürtlerle kurulacak stratejik işbirliği: Enerji arz güvenliğini artırır, Türkiye’nin enerji maliyetlerini düşürür ve Türkiye&#8217;nin enerjideki transit ülke rolünü güçlendirir. Bu sadece ekonomi değil, jeopolitik güç çarpanıdır.</p>
<p>3. Orta Anadolu ve Güneydoğu için yeni kalkınma dalgası</p>
<p>Mardin’den Gaziantep’e, Diyarbakır’dan Van’a kadar bütün bölge, Kürt bölgeleriyle ekonomik entegrasyonun doğal kazananı olur. Sınır ticareti, lojistik koridorlar, tarım sanayi, tekstil kümelenmeleri ve enerji hattı yatırımları doğrudan canlanır. Bugün Doğu ve Güneydoğu’nun ihtiyacı güvenlik değil; büyük ölçekli ekonomik entegrasyondur. Kürtlerle iyi ilişki işte bu kapıları açar.</p>
<p><strong>Kürt Kartı Değil, Kürt Gerçeği</strong></p>
<p>Türkiye’nin bölgedeki Kürtlerle ilişkisini jeopolitik bir “kart” olarak değil, uzun vadeli bir gerçeklik olarak ele alması gerekiyor. Çünkü sınırlar değişebilir, ittifaklar dönüşebilir, hükümetler değişebilir; fakat toplumlar ve coğrafyalar kalıcıdır. Suriye ve Irak’ın geleceğinde Kürtlerin belirleyici bir rolü olacak. İran’da uzun vadede sosyopolitik dönüşüm yaşanması halinde Kürt nüfusun demokratik talepleri daha görünür hâle gelecek. Türkiye ise bu fotoğrafta istikrar üreten ülke olmak zorunda. Bu nedenle Türkiye’nin Kürtlerle olumlu ilişki tesis etmesi, sadece “iyi komşuluk” değil, bölgesel düzen kurucu vizyonun gereğidir.</p>
<p><strong>Güvenlikten Kalkınmaya Geçiş için Fırsat</strong></p>
<p>Türkiye uzun yıllar PKK terörünün oluşturduğu tehditle boğuştu. Bu doğru. Fakat bugün terörün silahlı kapasitesi ciddi ölçüde zayıflamışken, risklerin yerini fırsatlar doldurmaya başlıyor. Suriye’de normalleşme gündemde, Irak’ta Bağdat ve Erbil yakınlaşması ivme kazanıyor, İran’ın iç dengeleri önümüzdeki on yılda büyük değişimlere gebe. Bu ortamda Türkiye, Kürtlerle “çatışma-siyaset” ikilemini aşabilir ve <strong>&#8220;işbirliği-demokrasi</strong>&#8221; denklemine geçebilir. Bunun kazananı Türkiye olur: Ekonomi olur. Demokrasi olur. Devlet olur. Toplum olur.</p>
<p>Bu bölge, duvarların değil köprülerin kazandırdığı bir coğrafya. Türkiye’nin demokrasi kalitesi, sınır ötesi Kürtlerle kuracağı sağlıklı ilişkilerden doğrudan besleniyor. Ekonomisi, milyonlarca insanlık bu havzaya dönük ticaret ve enerji entegrasyonu ile güçleniyor. Jeopolitiği, etnik gerginlik yerine bölgesel ortaklık üreten bir vizyonla büyüyor. Gerçek şu ki: Kürtlerle kurulan her iyi ilişki, Türkiye’nin geleceğine yazılmış bir yatırım; her kötü ilişki ise ekonomik ve siyasi maliyetin artması demektir. Türkiye bunu anlayacak olgunluğa sahip. Artık mesele, bu olgunluğu cesur bir politik vizyona dönüştürmekte.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyenin-demokrasi-ve-ekonomi-defterindeki-eksik-satir/">Türkiye’nin Demokrasi ve Ekonomi Defterindeki Eksik Satır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Nov 2025 12:21:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208491</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hafıza, Sorumluluk ve Değişim Dinamikleri CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun süren sessizliğini bir video ile bozması, parti içinde ve kamuoyunda yeni bir tartışma dalgası yarattı. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması hem parti içindeki konumlanmaların hem de 2023 seçimlerine dair değerlendirmelerin yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Bu tartışmaların sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi için seçim öncesi ve sonrasındaki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/">CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Hafıza, Sorumluluk ve Değişim Dinamikleri</strong></p>
<p>CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun uzun süren sessizliğini bir video ile bozması, parti içinde ve kamuoyunda yeni bir tartışma dalgası yarattı. Kılıçdaroğlu’nun açıklaması hem parti içindeki konumlanmaların hem de 2023 seçimlerine dair değerlendirmelerin yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Bu tartışmaların sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi için seçim öncesi ve sonrasındaki gelişmelerin bütüncül bir çerçevede ele alınması gerekmektedir.</p>
<p><strong>2023 Öncesinde Oluşan Destek Tablosu</strong></p>
<p>2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden süreçte, CHP içinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına yönelik belirgin bir destek oluştu.</p>
<p>23 Aralık 2022’de Konya’da biraraya gelen, aralarında Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın da bulunduğu 11 büyükşehir belediye başkanı yaptıkları ortak açıklamada Kılıçdaroğlu’nun adaylığına güven ve destek mesajı verdi.</p>
<p>Açıklamada Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masa sürecindeki rolü ve yürütülen işbirliğinin önemi vurgulandı. Bu dönemde parti yönetimi, belediye başkanları ve örgüt kadroları arasında adaylık konusunda görünür bir itiraz veya ayrışma ortaya çıkmadı. Bu durum, partinin seçim öncesi stratejisinin geniş bir iç mutabakata dayandığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Seçim Süreci ve Kolektif Sorumluluk</strong></p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, Altılı Masa’nın ortak kararı olarak şekillendi. Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası; CHP, Millet İttifakı bileşenleri, yerel yönetimler ve parti örgütlerinin ortak çalışmalarıyla yürütüldü.</p>
<p>Bu çerçevede seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, siyaset bilimi açısından bireysel değil kolektif bir sorumluluk anlayışı gerektirir. Seçim stratejisi; aday belirleme, kampanya yönetimi, iletişim dili ve saha çalışmasını içeren çok aktörlü bir süreçtir. Bu nedenle sonuçların tek bir kişi ya da aktör üzerinden okunması analitik açıdan sınırlayıcıdır.</p>
<p><strong>Seçim Sonrası Dönem ve Parti İçi Tartışmalar</strong></p>
<p>Seçim yenilgisinin ardından CHP’de liderlik tartışmaları hız kazanmış, parti içi eleştiriler belirginleşmiştir. Bu tartışmaların bir kısmı, seçim sürecinin yönetimine dair değerlendirmelerden, bir kısmı ise değişim talebinden beslenmiştir.</p>
<p>Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun seçim sonrası dönemde öne çıkan aktörler haline gelmesi, CHP içinde yeni bir güç dengesi oluşturmuştur. Ancak bu iki isim de Kılıçdaroğlu döneminde önemli görevler üstlenmiş, parti karar mekanizmalarında yer almış aktörlerdir. Bu durum, CHP’de yaşanan dönüşümün “tam bir yönetsel kopuş” değil, “mevcut kadrolar içinde konum değişimi” niteliği taşıdığı yönünde yorumlara neden olmaktadır.</p>
<p><strong>CHP’nin Tarihsel Liderlik Dinamikleri</strong></p>
<p>CHP’nin tarihine bakıldığında liderlik değişimlerinin çoğu, partinin kendi iç dinamikleri üzerinden şekillenmiştir. 1970’lerde Bülent Ecevit’in başlattığı parti içi muhalefet hareketi bu açıdan dikkat çekici bir örnektir. Ecevit’in Genel Sekreterlikten istifa ederek tabana yönelmesi ve örgütü mobilize etmesi, CHP’deki en belirgin liderlik mücadelelerinden biridir.</p>
<p>Bu tarihsel perspektif, bugün yaşanan tartışmaların daha çok “yönetsel devamlılık içinde değişim” niteliği taşıdığını göstermektedir. Liderlik iddiasının ortaya çıkması ise kurultay süreçlerinde belirginleşmektedir.</p>
<p><strong>Kurultay Öncesi CHP’nin Gündemi</strong></p>
<p>Kasım ayı sonunda yapılacak 39. Olağan Kurultay, CHP’nin siyasal yönelimini ve kurumsal yapısını belirleyecek kritik bir eşiktir. Bu kurultayda yalnızca genel başkan seçilmeyecek; aynı zamanda parti içi dengeler, örgüt yapısı, seçim stratejisi ve liderlik tartışmalarının geleceği şekillenecektir.</p>
<p>Kurultay sürecini sağlıklı bir zeminde değerlendirebilmek için:</p>
<ul>
<li>geçmiş süreçlerin kişisel değil kurumsal bir perspektifle ele alınması,</li>
<li>sorumluluk analizinin tekil aktörlere indirgenmeden yapılması,</li>
<li>CHP’nin siyasal hafızasının doğru şekilde korunması önem taşımaktadır.</li>
</ul>
<p><strong>Sonuç: Rasyonel Değerlendirmeye İhtiyaç Var</strong></p>
<p>CHP’de yeniden başlayan tartışma, parti içi demokrasinin doğal bir yansımasıdır. Ancak bu tartışmanın yapıcı olabilmesi için duygusal, kişiselleştirilmiş ve suçlayıcı bir dilden uzak durulması gerekmektedir.</p>
<p>Seçim sonuçlarının nedenleri, aday belirleme süreçleri ve kampanya stratejileri; tüm aktörleri kapsayan geniş bir analiz çerçevesiyle ele alınmalıdır.</p>
<p>CHP’nin önündeki kurultay süreci, partinin kendisini yeniden değerlendirmesi ve geleceğe yönelik daha net bir yol haritası oluşturması için önemli bir fırsattır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpde-2023-sonrasi-tartismalar-seyit-cuma/">CHP’de 2023 Sonrası Tartışmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</title>
		<link>https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 07:50:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208456</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mücahit Bilici, “Akademi hakikatin peşinde midir?” başlıklı makalesiyle üniversite çevrelerinde ciddi bir tartışma başlattı. Sadece Türkiye’deki değil dünya genelinde üniversitelerin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini aktaran Bilici, başlığa çektiği soruya verdiği “akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır” cevabında olduğu gibi yazısının birçok yerinde de kışkırtıcı değerlendirmelerde bulundu. Serbestiyet’te [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/">Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mücahit Bilici, “<a href="https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/akademi-hakikatin-pesinde-midir-222926/">Akademi hakikatin peşinde midir?</a>” başlıklı makalesiyle üniversite çevrelerinde ciddi bir tartışma başlattı. Sadece Türkiye’deki değil dünya genelinde üniversitelerin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini aktaran Bilici, başlığa çektiği soruya verdiği “akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır” cevabında olduğu gibi yazısının birçok yerinde de kışkırtıcı değerlendirmelerde bulundu.</p>
<p><em>Serbestiyet</em>’te yayımlanan yazı üzerine epey bir paylaşım yapıldı. Kimileri Bilici’nin akademinin krizine parmak bastığını ifade ederken bazıları da haksız buldu. Örneğin Deniz Ülke Kaynak, dünyada akademinin de dahil olduğu sistemi finanse eden çevreler karşısında kendi konumlarını “akademik kölelerden başka bir şey değiliz” şeklinde tanımladı.</p>
<p>Akademik üretimin yüzde doksanının zayiat olduğunu dile getiren Bilici, akademik yayınların büyük bir kısmının dolgu malzemesi olduğundan söz edip, bu yayınların hakikate ulaşma gibi bir amacının olmadığını da ekliyor. Hakikate ulaşma ideali herkesin altına imza atacağı bir temel ilke olarak makul görülebilir. Fakat, hakikatin ne olduğu konuşulmaya başlandığında birbirinden farklı hakikat tarifleriyle karşılaşılma ihtimali yüksektir. Ayrıca hakikatin tek olduğu kabul edilse dahi buna nasıl ulaşılacağıyla ilgili yöntemlerde de ayrışma yaşanacaktır. Herkesin kendi hakikatini ve ona ulaşma metodunu biricik kılıp bu hedefi ve yöntemi başkalarına dayatmaya kalktığında ortaya çıkacak ilk şey çatışma ve despotluk olacaktır. Tarihte bunun örneklerine çokça rastlanılmıştır. Prof. Dr. Atilla Yayla da yıllar önce konuyla ilgili bir yazısında şöyle bir yorum yapmıştı: “Hakikat üzerine toplum ve siyasî-ekonomik sistem kurma teşebbüsleri, kaçınılmaz olarak kaos ve kargaşa yaratır ve en sonunda insanların köleleştirilmesiyle noktalanır.”</p>
<p>Bilici’nin akademiye yüklediği “hakikate ulaştırma” misyonunun haricinde yazısında söz ettiği bir diğer konu da akademide üretilen içeriklerin nitelik problemi; “Akademik sürü psikolojisi, yayın için yayın yapma lüzumu ve benzeri marazlar özgün ve duru düşüncenin önünde büyük bir engeldir.” Bu sorun üzerinde durulması gerekir. Çünkü bu sadece akademinin bir sorunu değil. Aynı zamanda bir okur ve bu ülkede yaşayan insanlar olarak herkesin muhatap olduğu, hepimizi ilgilendiren bir durum söz konusu. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de bilgi üniversitelerde üretiliyor ve yaygınlık kazanıyor. Öğrenciler, okuldan/hocalarından öğrendikleri bilgiler ışığında meslek hayatlarını sürdürüyor, toplumsallık inşa ediyor. Fakat bunun yanında üniversitelerin etkisi sadece bununla sınırlı değil. Aynı zamanda iletişim araçlarının güçlenmesiyle birlikte akademide üretilen bilgi geniş halk kitlelerine de ulaşıyor. Bu açıdan üniversitelerde üretilen bilgi sadece akademisyenlerle öğrenciler arasındaki bir durum değil. Ayrıca akademisyenlerin paylaştığı görüşler farklı mecralarda her gün milyonlarca insana ulaşıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208458 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-696x464.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni.jpg 750w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu sebeple üretilen bilgilerin özgünlüğü ve niteliği ciddi bir sorun. Çünkü bu bilgiler toplumun düşüncelerini, bakış açılarını doğrudan etkileme gücüne sahip. Akademi, özgün ve nitelikli bilgiler üretmediği, herkesi ilgilendiren konularda ciddi bakış açıları sunmadığı ve kamusal tartışmalara katılmadığı takdirde, toplumun sahih bilgiye ulaşmasında da büyük bir eksiklik ortaya çıkar. Bu yüzden akademisyenlerin insanı ve toplumu ilgilendiren konularda duyarlı olması, demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüklerin gelişmesine katkı sağlaması beklenir. Dünya genelinde adı saygıyla anılan Edward Said gibi entelektüellerin pozisyonu biraz da bu duruşlarıyla ilgilidir. Entelektüel sadece bilgi üreten değil aynı zamanda yeri geldiğinde risk alabilen, adaletten, özgürlükten ve barıştan yana olan kişidir.</p>
<p>Buradan hareketle şu sıralar Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında yer alan <a href="https://hurfikirler.com/?s=Ter%C3%B6rs%C3%BCz+T%C3%BCrkiye">“Terörsüz Türkiye”</a> sürecine üniversitelerin nasıl yaklaştığını tartışabiliriz. Türkiye, terör örgütlerinin saldırılarında binlerce vatandaşını kaybetti. Dolayısıyla terörle mücadele, ülkenin en öncelikli meselesi oldu. Türkiye’de istikrar ortamının oluşması ve demokrasinin kökleşmesinin önünde en büyük engel olan terörün son bulması adına özellikle son yıllarda ciddi mesafe katedildi. Güvenlik kapasitesinin geliştirilmesinin yanında toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya dönük reformlar hayata geçirildi.</p>
<p>Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim’deki tarihî çağrısı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesiyle adı konan “Terörsüz Türkiye” süreci terör sorununun çözümü adına yeni bir dönemi başlattı. Önce TBMM çatısı altında bir komisyon kuruldu. Farklı partilerden milletvekillerinin yer aldığı komisyonda toplantılar düzelendi, konuyla ilgili çalışma yürüten araştırmacılar dinlendi. MİT başta olmak üzere devlet yetkilileri de komisyonu bilgilendirdi. DEM Parti İmralı heyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’la üst üste görüşmeler gerçekleştirdi. Öcalan&#8217;ın silah bırakma ve örgütün kendisini feshetmesine dönük açıklamalarının ardından PKK da önce örgütün feshedildiğini ardından da son olarak Türkiye sınırlarının terk edildiğini duyurdu. Kamuoyunun yakından takip ettiği şekilde sorunun çözümüne ilişkin dört koldan faaliyetler gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor.</p>
<p>Fakat Türkiye için böylesine önemli bir süreçte özellikle üniversitelerin bu sürece anlamlı bir katkı sağladıklarını söylemek o kadar kolay değil. Bilici’nin bahsettiği özgünlüğün nasıl önemli bir eksikliğe yol açtığını ispat edercesine daha ziyade bir izleyici pozisyonunda kaldılar. Oysa akademisyenlik sadece üniversite koridorlarında yürütülen, toplumsal meselelere mesafeli bir meslek uzmanlığı olarak görülemez. Ülkenin en önemli sorununun çözümü için yürütülen bir sürece akademisyenlerin kayıtsız kalması mümkün olabilir mi? Terörün bitirilmesine dönük atılan adımlar akademisyenleri hiç mi ilgilendirmiyor? Elbette ilgilendiriyordur. O halde neden bu sürece akademisyenler bilgileriyle, çalışmalarıyla katkı sağlayamıyorlar? Akademisyenlerin terör gibi önemli bir toplumsal sorunun çözümüne dönük farklı katmanlarda çözüm önerileri getirmesi gerekir. Barışın ve adaletin tesisine dair teklifte bulunmaları beklenir. Siyasi popülizmden uzak, soğukkanlı, bilgi temelli politikalar geliştirmeleri siyasi bir tavır değil mesleklerinin gereğidir.</p>
<p>5 Kasım’daki grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da herkesin bu sürece katkı sağlaması gerektiğini şu sözlerle ifade etti: “Bu konuda herkesin elini taşın altına koyması, sürece destek vermesi, olabilecek en fazla katkıyı sunmaya odaklanması gerekiyor.” Böylesine tarihî bir süreçte, ülkenin yıllardır enerjisini çalan en önemli sorununun kökten çözülmesine dönük atılan adımlar karşısında akademisyenlerin sürece kayıtsız kalması entelektüel duruşla çeliştiği gibi meslekî bilgilerini toplum yararına kullanmadıkları anlamına da gelir. Çünkü terörün sonlandırılmasının birçok farklı boyutu bulunmaktadır. Bu nedenle akademisyenler en azından bu pasif tutumun haricinde terörün psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sebepleriyle ilgili derinlemesine çalışmalar yaparak, demokratik kültürün gelişmesine ve üretilen politikalara da ciddi katkılar sağlayabilirlerdi. Akademiden bunu beklemek çok mu?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/">Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çözüm Süreçleri Niçin Başarılı Olamıyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cozum-surecleri-nicin-basarili-olamiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Nov 2025 08:18:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer PKK’nin silahlı terör eylemlerini 1984’ten itibaren ele alırsak, şu an 40 yaşında olanlar “terörsüz bir ülkede nasıl yaşanır” yaşam deneyiminden habersiz büyümüş. Benim kuşağımın normali hiç olmadı. Gözümü açar açmaz bir sabah, önce 12 Eylül darbesine uyandım, ardından PKK’nin 40 yıldır bir türlü bitmeyen terör eylemlerine tanık oldum. Bu gerçeğin altını çizmek isterim. Bazen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozum-surecleri-nicin-basarili-olamiyor/">Çözüm Süreçleri Niçin Başarılı Olamıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer PKK’nin silahlı terör eylemlerini 1984’ten itibaren ele alırsak, şu an 40 yaşında olanlar “terörsüz bir ülkede nasıl yaşanır” yaşam deneyiminden habersiz büyümüş. Benim kuşağımın normali hiç olmadı. Gözümü açar açmaz bir sabah, önce 12 Eylül darbesine uyandım, ardından PKK’nin 40 yıldır bir türlü bitmeyen terör eylemlerine tanık oldum. Bu gerçeğin altını çizmek isterim. Bazen düşündüğüm oluyor, enerjisini bu kadar heba eden başka bir ülke var mıdır acaba? Bugün Kürt sorunu başlığıyla konuşulan şeyler, kırk yıldır sürekli tekrar edilerek konuşuldu, tartışıldı. Kürt sorunu, bu ülkenin en çok tartışılan, konuşulan ama bir çözüme de ulaşılamamış bir sorunudur. Bazen bu konuda bir şeyler yazmak istiyorum sonra içimden bir ses, “Kaçıncı defa aynı şeyleri yazıyorsun?” deyince yazmaktan vazgeçiyorum. Çünkü bu sorun esasında şöyle bir sorundur. <strong>Çözüme dair</strong> <strong>tam iyi şeyler olacak gibi oluyor, sonra bir şey oluyor o iyi şeyler olmuyor</strong>! Bu defa kesin olacak gibi olup da olmayan bu süreçlerin ilkinde İstanbul Bayrampaşa Hapishanesi’ndeydim.</p>
<p>Hafızam beni yanıltmıyorsa Devletin <strong>PKK ile soruna çözüm arama girişimlerinin ilki</strong> <strong>1993’te idi</strong>. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın isteği üzerine Abdullah Öcalan 21 Mart 1993’te tek taraflı ateşkes yapmıştı. İktidarda DYP-SHP hükümeti vardı. Başbakan Süleyman Demirel “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti. Başbakan yardımcısı Erdal İnönü ise hapishanedeki PKK üyeleri için bir af tasarısı üzerinde çalışıyordu. Tasarı bir ay içinde meclise geldi. Biz hapishanede, “Af çıkıyor, dışarı çıkacağız.” diye sevinirken o günlerde (24 Mayıs 1993’te) Elazığ &#8211; Bingöl karayolunda PKK’li militanlar izne çıkan 33 askeri katletti. Ateşkes o gün fiilen bozuldu. Ateşkesin bozulmasıyla PKK eski silahlı terör uyguladığı günlerine geri dönünce biz de içerde kaldık. İlk ateşkesin şöyle bir özel yanı vardı. Devlet cumhuriyet tarihinde ilk kez Kürt inkârından vazgeçmişti. Ülkenin en üst makamında oturan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz.” diyebilmiştir. Kürt vekiller SHP’den milletvekili seçilerek HEP adıyla mecliste grup olarak siyaset yapma imkânı doğmuşken PKK meclisteki bu olumlu gelişmeyi dikkate almamış silahlı yöntemde ısrar etmiştir. Üstelik ’90’lı yılların başında tüm dünyada reel sosyalist sistem yıkılırken, dünyanın başka ülkelerinde sosyalist örgütler kendilerini kapatırken, PKK dünyadaki bu reel gelişmeyi dikkate almadan “Gerçek sosyalizmi biz temsil ediyoruz” diyerek silahlı terör eylemlerini sürdürme kararı almıştır. Silahlı yöntemde ısrar, terör kısırdöngüsüne yol açmasına rağmen PKK bu terör yöntemini terk etmemiştir. Abdullah Öcalan o günlerde 33 askerin ölümüne ilişkin açıklamalarında her ne kadar “33 askerin öldürülmesi talimatını ben vermedim” demiş olsa da eylemi yapanlar kınanmamış ve örgüt içi cezai yaptırımlara uğramamışlardır. <strong>Üç aylık sürecin sonunda Abdullah Öcalan’ın ateşkes ilanıyla yaptığı bu girişimi, örgüt dışarıda yaptığı terör eylemleriyle süreci sonlandırmıştır. </strong></p>
<p><strong>İkincisi</strong> <strong>1999’da Abdullah Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesiyle başladı.</strong> O dönem ben hâlâ Bursa Cezaevi’nde hapisteyim. Abdullah Öcalan’ın tutulduğu İmralı cezaevi bize yakın bir yerdi.  Avukatlar sayesinde İmralı’daki görüşme notlarını her hafta okuyor gelişmeleri takip ediyorduk. Abdullah Öcalan o yıl çıktığı ilk mahkemede hâkime dönüp “Bana 6 ay süre verin silahları sonlandırayım.” demişti. Üç ay sonra örgüt Abdullah Öcalan’ın çağrısına uydu, sınır dışına çekildi. Bununla kalınmadı dağdan ve Avrupa’dan iki PKK’li grup gelip devlete teslim oldu. Biz af çıkacak cezaevleri boşalacak diye beklerken, dağdan ve Avrupa’dan gelip teslim olanlara da hapis cezası verildi. O dönem askeri vesayetin hâlâ hâkim olduğu bir dönemdi. 2000’li yılların ortalarına kadar sivil hükümet İmralı’da olup bitenler üzerine açıklama bile yapamıyordu. 1999’dan 2004’e kadar tam beş yıl örgüt eylem yapmadı. Bu süre içinde 2002’de iktidar olan AK Parti hükümeti AB reformlarına hız vererek çok önemli gelişmeler kaydetmişti. <strong>Biz Türkiye uçuşa geçti her şey iyi olacak diye düşünürken, artık örgüt bitti bir daha silahlara dönülmez beklentisi içindeyken, PKK 2004 yazında silahlı eylemlerine yeniden başladı. Bu beklentimizden de geriye koca bir hayal kırıklığı kaldı.</strong> İkinci defa Abdullah Öcalan’ın başlattığı süreci örgüt dışarıda sonlandırmış oldu. Bu sürecin sonlandırılmasında o dönem İmralı’ya bakan askerî vesayetin bitmesini istemeyen paşaların parmağı olduğunu düşünüyorum. AK parti hükümetinin yapmış olduğu reformlardan rahatsızlık duyan erklerin işi olduğuna inanıyorum. Dağdaki PKK militanları sınır dışına çekilme kararı aldığında, İmralı’da Abdullah Öcalan’a “500 kişi içerdeki kamplarda kalabilir” diyen hangi askerî rütbeliyse, çatışmaları başlatanların da en azından örgüte kolaylık sağlayanların da bu kişiler olduğunu düşünmek abartı olmaz.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="size-thumbnail wp-image-208425 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/PKKdan-150x150.png" alt="" width="150" height="150" /></p>
<p><strong>Üçüncüsü 2013’teki “Çözüm süreci” idi.</strong>  İlk kez AK Parti Hükümeti ve dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan açık biçimde sorunun çözümü için önemli riskler aldı. Benim gibi çoğu insan evet bu kez bu sorun çözülecek diye düşünmeye başlamıştı. İyi niyet ve temennilerle başlayan bu süreç de en fazla iki yıl sürdü. Olumlu başlayan süreç iki yılın sonunda “Seni Başkan yaptırtmayacağız!” saçmalığıyla sekteye uğratılıp, akabinde hendek çukurlarına gömüldü. PKK bir kez daha en iyi bildiği “devrimci halk savaşı” terör yöntemine yeniden döndü. Oysa 2013’te başlayan süreç çok kıymetli bir girişimdi. Bölgede HDP’nin 100’ün üzerinde yönettiği il ve İlçe belediyeleri vardı. Kısmî yerel özerklik gibi bir yönetimle birçok şeyi yapabiliyorlardı. Bölgede çok dilli belediyecilik dönemi başlamıştı. Kürtçenin önündeki engeller kalkmıştı. Bugünden bakınca bazen soruyorum DEM’lilere, o dönem belediyelerde neyi yapamıyordunuz da çukur/hendek eylemlerine alet oldunuz? <strong>Örgüte angaje bir siyaset ve yerel yönetim tarzı HDP’nin kazanımlarının sonu oldu. Bir kez daha örgüt Abdullah Öcalan’la başlayan süreci sonlandırıp silahlı terör eylemlerine geri döndü. </strong></p>
<p><strong>Başarısızlığa uğramış süreçlerin kritiği</strong></p>
<p>Yukarıda bahsettiğim başarısızlıkla sonuçlanmış üç sürecin de benzer ortak yanı, Abdullah Öcalan’la başlayan ateşkes süreçlerinin dışarıdaki örgüt tarafından sonlandırılmış olmasıdır. Bu durum genel olarak Abdullah Öcalan’ın devlete yönelik talepleriyle, örgütün taleplerinin uyuşmamasından kaynaklanmaktadır. Bu uyuşmazlık durumu bize şunu göstermektedir; Abdullah Öcalan’ın aslında dışarıdaki örgüt üzerinde bir etkisi yoktur. Peki Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerinde etkisi olmadığı halde varmış gibi göstermek kimin işine gelir? Ya da şöyle düşünelim: Acaba Abdullah Öcalan’ın başlatıcısı olduğu, olacağı kaç süreç başarısızlığa uğrarsa farklı bir yöntem denenecek? Bu sorunun izini sürerek cevap aramak önümüzü görmemiz açısından iyi olacaktır. <strong>Araştırmalarıma ve tanıklığıma göre, Abdullah Öcalan 15 Şubat 1999’da İmralı’ya getirildiği günden beri örgüt üzerinde söz sahibi ve karar alıcı biri değildir. Eğer dikkat edilirse üç girişim de Abdullah Öcalan tarafından başlatılmış ama bir süre sonra dışarıdaki örgüt tarafından sonlandırılmıştır.</strong> Yaptıkları ateşkesleri sonlandırırken de Abdullah Öcalan’ın görüşüne başvurulmamıştır. O halde aynı örgüt niçin her defasında Abdullah Öcalan’ı çözümün adresi olarak göstermektedir? Üç defa sözünü dinlemedikleri birini neden dördüncü defa adres gösterirler? Tersinden soracak olursak Abdullah Öcalan üç defa sözü dinlenmediği halde dördüncü defa benzer misyonu niçin üstleniyor? Bunun danışıklı bir PKK politikası/taktiği olduğunu düşünmekteyim. Buna örgütün risk almadan Abdullah Öcalan üzerinden kendini dışarıda meşrulaştırma ve manevra alanı yaratma çabası diyebiliriz. Nasıl olsa istediği zaman süreci sonlandırabiliyorlar. <strong>Örgüt için önemli olan ilk sözü söyleyen değil, son sözü söyleyen olmaktır.</strong></p>
<p>Peki örgüt ve Abdullah Öcalan ilişkisi bu haldeyken devlet niçin Abdullah Öcalan’ı baş müzakereci olarak kabul ediyor? Bunun da Abdullah Öcalan’la devlet arasında kurulmuş özel bir durumdan kaynaklandığını düşünüyorum. Eğer dikkat edilirse 1999’dan beri Abdullah Öcalan’ın devlete sunduğu proje önerileri üniter devletin kabulü yönündedir. Abdullah Öcalan’ın İmralı’dayken devleti rahatsız edecek hiçbir radikal talebi olmamıştır. En son yaptığı 27 Şubat 2025 açıklamasına bakalım, orada Kürtler için kültüralist talebinin bile olmadığı görülür. <strong>Abdullah Öcalan’ın talepleri örgütün taleplerine göre daha makul olduğu için, bir de hapiste olması sebebiyle kendi kontrolünde olan biriyle görüşmenin devlet için daha konforlu olmasından kaynaklandığını düşünebiliriz.</strong> Dün gibi hatırlıyorum: Abdullah Öcalan 2013’teki süreç için kendisiyle görüşme yapan heyete, “Eğer bu süreç başarısız olursa beni yok bilin.” demişti. Süreç başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen HDP/DEM’lilerin Abdullah Öcalan’ı her defasında çözümün adresi olarak göstermeye devam etmeleri ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.</p>
<p><strong>Mecliste grubu olan bir parti Kürt sorununun çözümü için niçin kendilerini değil de illegal örgüt lideri Abdullah Öcalan’ı adres gösterir? Çözüm süreçlerinin başarısız olmasında HDP/DEM geleneğinden olan partiler hiç de masum değildir.</strong> Kürt seçmen oylarıyla seçilip meclise gönderilmelerine rağmen, onlar da çözümün adresi olarak Abdullah Öcalan’ı dolayısıyla örgütü adres gösteriyorlar. HDP/DEM çizgisinde olan partiler, bu örgüte angaje olmalarından dolayı Kürt sorununun demokratik yollarla çözümüne yönelik gereken katkıları verememiştir. Ne zaman çözüm imkânları konuşulsa kendilerini muhatap gösterememişlerdir. Gelinen aşamada bu bakımdan, DEM için de yolun sonuna gelinmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208423 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Cozum-sureci2.jpeg" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Cozum-sureci2.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/Cozum-sureci2-150x84.jpeg 150w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Yeni süreçten beklentiler</strong></p>
<p><strong>Son bir yıldır (1 Ekim 2024’ten beri) çözüm sürecinin dördüncüsü başladı.</strong> Bu kez yine muhatap Abdullah Öcalan. Geçmişten ders çıkarılmadığı anlaşılmaktadır.  Tam 26 yıldır hapiste özgürlüğünden yoksun olan birini böylesine tarihî, siyasî bir sorunun çözümünde muhatap kabul etmek, bence geçmişte de doğru değildi, bugün de doğru değil. Hele bir de daha önceleri aynı kişiyle üç defa denenmiş ve üçü de başarısızlıkla sonuçlanmış olmasına rağmen yeniden denemek, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Kürt sorunu gibi devasa kapsamlı bir sorunun konuşulması, çözüme kavuşturulması, hürriyeti kısıtlanmış insanlarla değil, özgür insanlar arasında yapılabilir ancak. Dün de bugün de Abdullah Öcalan’ı esas almayan yeri geldiğinde onu dinlemeyen bir örgüt var. Daha önceleri de “Önderliğimizin açıklamalarını esas alacağız.” demelerine rağmen son 40 yılda üç defa bu sözlerinde durmadılar. Peki bu defa sözlerinde dururlar mı? Durmalarını ve silahlara tövbe etmelerini çok isterim.</p>
<p><strong>Eleştirilerime rağmen şiddet karşıtı biri olarak, PKK’nin geçmişteki silah bırakma girişimlerinin tümünü destekledim. Bu süreçler başladığında ilk tepkim, “Devlet hiçbir adım atmasa bile PKK gereksiz şiddetine son vermeli ve bir daha silahlı yönteme başvurmamalıdır.” olmuştur. Bugün de aynı tavrımı devam ettiriyorum. Devlet hiçbir adım atmasa bile PKK silahlı dönemine son vermelidir. Örgütün sınır dışına çekilme kararı iyi olmuştur, ancak yetmez. PKK bir daha geri dönmemek üzere silahlara ve şiddete tövbe etmelidir.</strong> Gelinen aşamada devlet eski hatalarında ısrar etmemelidir. PKK’nin terör yöntemini ayrı, Kürt sorunun çözümünü ayrı ele almalı ve buna göre çözümler geliştirmelidir. Başından beri devletin Kürt sorununu PKK’yle özdeşleştirmesi, Kürt yurttaşlarının özgürlük alanlarına ilişkin atması gereken adımlar konusunda örgütü bahane etmesi doğru bir tutum değildi. <strong>Devletin örgütle konuşması müzakere etmesi gereken tek konu örgütün elindeki silahlar olabilir ancak. Örgütün silahsızlandırılması için müzakere yapılabilir, ama Kürt yurttaşlarının anadilinin korunması, Kürt kültürünün özgürlükler içinde geliştirilmesi, yasal güvencelere kavuşturulması için devletin bir örgütle veya kişilerle görüşmesi gerekmemektedir</strong>. Devletlerin sözleri yürürlükteki yasalarıdır ve yurttaşlarına eşit biçimde uygulayacakları demokrasileridir. Bunu yurttaşları arasında ayrım yapmadan layıkıyla uygulayan bir devletin, başkalarıyla müzakere yapmasına gerek yoktur. Türkiye’de eksik olan ve bugüne kadar yapılmayan işin bu kısmıydı. <strong>Kabul etmek gerekir ki devlet başından beri Kürt sorununu iyi yönetemedi. Devlet yaklaşık 50 yıldır, “Kürt sorunu vardır” ile “Kürt sorunu yoktur” tavrı içinde bir gidip bir gelmektedir. Devletin bu konudaki gel gitleri, başından beri mağduriyetler üzerinden siyaset yapan PKK gibi bir örgütün işine yaramıştır. </strong></p>
<p><strong>Sorunun çözümü için ortak bir hafıza oluşturulamadı </strong></p>
<p>Yukarıda bahsettiğimiz çözüm süreçlerinin devlet tarafının aktörleri sürekli değişti. Her yeni gelen aktör süreci kendisiyle başlattı. <strong>Geçmişte yaşanan deneyimler ortak bir hafızaya dönüşmedi. Ortak bir hafıza oluşmadığı için de kimse geçmişten ders çıkarma gayretine pek yanaşmamaktadır. Geçmişten ders çıkarılmadığı için de benzer şeyler tekrar ediliyor. </strong>Oysa böylesine devasa bir konuda fikri takip hafızayı diri tutar ve geçmişteki hataların tekrarının önlenmesine yarar. Geçmişteki başarısız girişimlerin muhasebesi yapılmadan bulunacak yeni girişimlerle geçmişi tekrar etmek durumunda kalınabilir. Oysa bu konuda beklediğimiz şey başarısızlıklara dolu geçmişin tekrarı değil, 40 yıldır canımızı yakan çatışmalı sürecin bir an evvel son bulması ve sorunun çözüme kavuşturulması olmalıdır.</p>
<p><strong>“Terörsüz Türkiye” sürecinin amacına ulaşması için yapılması gereken dört şey </strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> (Bu madde örgütle ilgili olanıdır) Bunca yıldan sonra silah bırakma aşamasına gelmiş örgüt üyelerinin toplumsal yaşama katılmaları için, <strong>bir Af veya İnfaz Yasası’nın çıkarılması doğru olanıdır.</strong> Örgütün silahsızlandırılması için “af” bu sürecin olmazsa olmazı gibidir. Örgütün silahsızlandırılmasının yolu buradan geçmektedir. Devlet bu konuyu örgütle müzakere edebilir/etmelidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Devlet Kürt yurttaşlarının sorunlarını kimseyle pazarlık konusu yapmak zorunda olmamalıdır. <strong>Kürt dili ve kültürünün yasal güvence altına alınması için, devlet örgütün talebine gerek duymamalıdır.</strong> Bu haklar gecikmiş yurttaş hakları olarak düşünülmelidir. Bunun için kimseyle müzakere yapmak zorunda olmamalıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> <strong>Yerel yönetimlerin yerinden yönetilmesi için yasal değişiklerin yapılması ve seçmen tercihinin esas alınmasına özen gösterilmelidir. Kayyımlara son verilmelidir</strong>. Bu da bir devletin yurttaşlarına tanıdığı seçme ve seçilme hakkının bir gereği olarak yapılmalıdır.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> <strong>Geçmişin bir muhasebesi yapılmalıdır, 40 yıldır canımızı yakan bu çatışmalı süreç, nedenleriyle birlikte kamuoyu önünde aydınlatılmalıdır</strong>. Bununla birlikte çatışmalı süreçte mağdur olan insanlarımıza yönelik özür telafi süreci başlatılmalıdır. <strong>Devlet, savaş çatışma dönemlerinde mağdur olmuş yurttaşlarını korumakla yükümlüdür. Bunun bir gereği olarak çatışmalarda ortaya çıkan mağduriyetleri gidermek devletin aslî işlerinden olmalıdır.</strong> ’90’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerle yakınlarını kaybetmiş <strong>“Cumartesi Anneleri” için</strong> bir açıklamayı yurttaşlarına karşı sorumlu her devletin yapması gerekir. Öte yandan HDP/DEM’lilerin de <strong>“Diyarbakır Anneleri”ne</strong> ilişkin bir açıklama yapması gerekir. Sorunlu geçmişin muhasebesini yapmak gerekir derken, bu bir hesap sorma girişimi olarak algılanmamalıdır. Yanlışların telafisini yapmak, özür dilemek erdemli olmanın ve yeni bir sayfa açmanın gerekliliğidir. Bu yeni bir sayfaya ülke olarak hepimizin ihtiyacı vardır.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="size-thumbnail wp-image-208426 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/anneler-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" /></p>
<p><strong>Yeni sürece dair olası riskler</strong></p>
<p>Yeni süreçte riskler ne olabilir sorusuna cevap aradığımızda hafızam bana eski çözüm süreçlerini hatırlatmaktadır. <strong>Daha önceki çözüm süreçlerini sonlandıran şeyler neyse bugünkü süreci de benzer biçimde tehdit etmektedir</strong>. Sürecin Abdullah Öcalan üzerinden başlatılması bir risktir. Hatırlarsak daha önceki üç deneyim de Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrılarıyla başlamış ama bir süre sonra örgüt tarafından sonlandırılmıştır. Yeni sürece dair insanlarda benzer kaygının olmadığını kim reddedebilir. Sürece olan güvensizliğin başlıca nedenlerinden biri geçmişte başarısız olmuş bu deneyimlerdir. <strong>Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihli açıklamalarında hiçbir talepte bulunmazken, PKK merkez yöneticileri geldiğimiz bu aşamada taleplerini sıralıyor ve devletin özgürlük demokrasi ve entegrasyon yasalarını bir an evvel çıkarması gerektiğini dile getiriyorlar.</strong> Bu süreçte en çok merak edilen konu Abdullah Öcalan’ın açıklamaları Suriye’deki SDG/YPG’yi kapsıyor mu, kapsamıyor mu? Geride bıraktığımız sekiz ayın sonunda halen bu durumun netleşmemiş olması düşündürücüdür. Hatırlarsak 2013’te başlayan çözüm süreci, önemli oranda 2015’te Suriye’deki gelişmeler yüzünden örgüt tarafından sonlandırılmıştı. Bu dönemin diğer dönemlerden farkı, örgütün içeride askerî anlamda eski gücünde olmamasıdır. Örgüt birkaç yıldır Türkiye sınırları içinde eylem yapamaz bir durumdaydı. Bence bu sürecin diğer süreçlere nazaran profilinin düşük olması önemli oranda bununla ilgilidir. Abdullah Öcalan’ın çıtayı düşürmesi ve kültüralist taleplerde bile bulunmamasında örgütün içeride tasfiye olmasının önemli bir etkisi olmuştur.  <strong>Dileğimiz örgütün geçmişte yaptığı yanlışları bir kez daha yapmayıp kendilerine bile faydası olmayan silahlı yönteme geri dönmemesidir. </strong></p>
<p><strong>Barış ve kardeşliğin iyiliği bizimle olsun.</strong></p>
<p><strong>* </strong><em>Liberal Düşünce Topluluğu’nun Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi ve Kapadokya Üniversitesi ile işbirliğinde 31 Ekim – 2 Kasım tarihlerinde Ürgüp’te düzenlediği Liberal Düşünce Kongresi’nin “Kürt Meselesi ve Terörsüz Türkiye” başlıklı oturumunda sunulan tebliğ metnidir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cozum-surecleri-nicin-basarili-olamiyor/">Çözüm Süreçleri Niçin Başarılı Olamıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devlet Bahçeli’nin Devrim Yaratan Çıkışları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devlet-bahcelinin-devrim-yaratan-cikislari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Bardakçı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Jul 2025 15:45:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208265</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye, siyasi geleneği itibarıyla çoğu zaman çatışmalarla, kimlik tartışmalarıyla ve kutuplaşmalarla büyüyen bir ülke oldu. Etnik kökenler, mezhepler, yaşam tarzları ve ideolojik ayrımlar uzun yıllar boyunca bir “birlik” değil, “ayrılık” vesilesi olarak kullanıldı. Bu coğrafyada yaşayan milyonlarca insan, zaman zaman kendi devletinde ikinci sınıf hissetti. Ne yazık ki, siyaset de çoğu zaman bu acıların üzerinden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devlet-bahcelinin-devrim-yaratan-cikislari/">Devlet Bahçeli’nin Devrim Yaratan Çıkışları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, siyasi geleneği itibarıyla çoğu zaman çatışmalarla, kimlik tartışmalarıyla ve kutuplaşmalarla büyüyen bir ülke oldu. Etnik kökenler, mezhepler, yaşam tarzları ve ideolojik ayrımlar uzun yıllar boyunca bir “birlik” değil, “ayrılık” vesilesi olarak kullanıldı. Bu coğrafyada yaşayan milyonlarca insan, zaman zaman kendi devletinde ikinci sınıf hissetti. Ne yazık ki, siyaset de çoğu zaman bu acıların üzerinden yürüdü. Ancak tam da bu noktada tarihin ilginç bir cilvesiyle karşı karşıyayız. Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, &#8220;Cumhurbaşkanı&#8217;nın iki yardımcısı olsun; biri Kürt, diğeri Alevi kökenli olsun&#8221; şeklindeki önerisi iddiası, sadece siyasetin değil, devlet aklının da kodlarını değiştiren sessiz bir devrimdir. Bu ifade eğer Bahçeli tarafından gerçekten dile getirilmişse- ki yalanlansa bile gündeme girmesi dahi başlı başına sembolik bir kırılmadır. Bu, Türkiye’nin geleceği adına kurulmuş en cesur cümlelerden biridir. Çünkü bu cümle, Türkiye’nin en kırılgan fay hatlarına doğrudan temas etmektedir. Kürt meselesi, Alevi vatandaşların yıllardır devam eden eşitlik talepleri ve merkez-çevre arasındaki makas; tüm bunlar, yıllardır ya ötelenmiş ya da bastırılmış meselelerdi. Ancak şimdi bu konular, ilk kez milliyetçi ve muhafazakâr bir liderin ağzından çözüm zemini olarak kamuoyunun önüne çıkıyor.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Sessiz Ama Derin Bir Liderlik</strong></p>
<p>Devlet Bahçeli, Türkiye siyasetinde çok uzun süredir yer alan bir aktör. Kimi zaman geri planda sessiz, kimi zaman çok sert ama her zaman etkili. Özellikle son 10 yılda, Türkiye&#8217;nin çok zor dönemlerinde aldığı pozisyonlarla devletin krizlere karşı direnç üretmesine katkıda bulundu. 2002 seçimlerinde partisini barajın altında bırakacak kadar bedel ödemeyi göze alması, 2015’te hükümet kurma tekliflerine rağmen ilkelerinden sapmaması, 15 Temmuz sonrası Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi&#8217;ne verdiği destek, tüm bunlar siyasi hayatına “sabit bir duruş” notunu düşürdü. Devlet Bahçeli, birleştiren değil dışlayan bir milliyetçilik anlayışıyla anılsaydı, bugün Türkiye çok daha çatışmalı bir yer olabilirdi. Ama onun milliyetçiliği, zamanla “devletin bekası” adına reformlara da kapı aralayan bir çizgiye evrildi. Şimdi de bu çıkışıyla, milliyetçilik adına yıllardır “karşısında konumlandırılan” kesimleri Kürtleri ve Alevileri ya da dışlandığını düşünenleri çözümün ve sistemin merkezine taşıyor. Bu bir meydan okumadır. Statükoya, kemikleşmiş korkulara, klişe kutuplaşmalara karşı verilmiş bir meydan okumadır bence.</p>
<p><strong>Gerçek Anlamda Ulusal Birlik</strong></p>
<p>Doğru bir bakış açısıyla Sn. Bahçeli’nin söylediği iddia edilen bu öneriye bakıldığında, mesele sadece bir Kürt veya Alevi vatandaşın Cumhurbaşkanı yardımcısı olması değil; asıl mesele, devletin kapsayıcı kimliğini yeniden inşa etme iradesidir. Bahçeli’nin çıkışı, kimliklerin temsilini sembolik bir pozisyona indirgemekten öte, bu ülkenin farklılıklarını tanıyan, onurlandıran ve onlarla barışan bir siyaset anlayışının ifadesidir. Bu öneri hayata geçirilirse, bir Kürt genç artık devlete yabancılaşmayacak, bir Alevi vatandaş artık yalnız hissetmeyecek, bir Sünni veya Türk yurttaş da bu birlikteliğin bir tehdit değil zenginlik olduğunu görecektir. Siyasetin temel görevi, halkı birbirine karşı değil, birlikte yaşama fikrine inandırmaktır. İşte Bahçeli bu noktada tarihi bir adım atıyor. Türkiye’de siyasetçiler çoğu zaman popülizmin rahat limanına sığınır. Oy kaygısı, medya baskısı, algı operasyonları siyasetin cesaretini törpüler. Ama bazen öyle cümleler kurulur ki, tüm dengeleri değiştirir. Bu cümle, onlardan biridir. Siyasi kimliğiniz ne olursa olsun, bu öneriyi &#8220;normalleşme&#8221; adına bir milat olarak görmek gerekir. Devlet Bahçeli, siyasi kariyeri boyunca hep &#8220;bekleyerek kazanmayı&#8221; tercih etti. Ama bu kez öyle bir çıkış yaptı ki, Türkiye&#8217;nin hem geçmişteki kırılmalarına hem de gelecekteki potansiyeline ayna tuttu. Ve belki de en önemlisi, bu cümleyle birlikte “kimlik siyaseti” değil “temsil siyaseti” önerdi. Türkiye, farklılıklarını bastırarak değil, tanıyarak ve kucaklayarak büyüyebilir. Bu öneri de işte bu büyümenin yol haritasını çiziyor. Yani, Devlet Bahçeli’nin gerçekten böyle bir çıkışı olmuşsa; bu ne bir taktiksel manevra, ne de geçici bir siyasi söylemdir.</p>
<p>Bu; Türkiye’nin yarınlarını, barış içinde, eşit yurttaşlık temelinde ve gerçek bir demokrasiyle inşa etme yolunda atılmış çok kıymetli bir adım olarak görülmelidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devlet-bahcelinin-devrim-yaratan-cikislari/">Devlet Bahçeli’nin Devrim Yaratan Çıkışları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Terörsüz Türkiye Hedefine İlişkin Notlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-hedefine-iliskin-notlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Jul 2025 09:19:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208259</guid>

					<description><![CDATA[<p>Terör örgütü PKK’nın fesih kararının ardından Türk siyasetinde yeni bir dönem açılıyor. Terör örgütü üyeleri ve sempatizanları, “ulus devlet” projesinden vazgeçtiklerini açıkladılar. Varlıklarının tanındığı, bundan sonra mücadelenin “siyasi arenada” yapılacağı da terörist başı Öcalan’ın açıklamasında vardı. Bu şu manaya geliyor: “Bundan böyle yeni bir doktrin eşliğinde taleplerimiz için hukuki ve siyasi düzlemde mücadele edeceğiz.” ve bahsettikleri [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-hedefine-iliskin-notlar/">Terörsüz Türkiye Hedefine İlişkin Notlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Terör örgütü PKK’nın fesih kararının ardından Türk siyasetinde yeni bir dönem açılıyor.</p>
<p>Terör örgütü üyeleri ve sempatizanları, “ulus devlet” projesinden vazgeçtiklerini açıkladılar. Varlıklarının tanındığı, bundan sonra mücadelenin “siyasi arenada” yapılacağı da terörist başı Öcalan’ın açıklamasında vardı. Bu şu manaya geliyor: “<em>Bundan böyle yeni bir doktrin eşliğinde taleplerimiz için hukuki ve siyasi düzlemde mücadele edeceğiz</em>.” ve bahsettikleri bu “mücadele” için <strong>yeni bir siyasi yapılanma da görebiliriz.</strong></p>
<p>Hiç şüphesiz, jeopolitik şartlar her iki tarafı da bu anlaşmaya itti. Şaşkınlık yaşamaya gerek yok, daha seçimlerden evvel bir Kürt açılımı yaşanacağı belliydi. <strong>Önemli olan kapsamlı bir operasyon öncesinde mi yoksa sonrasında mı bunun yapılacağıydı. </strong>Operasyon yapılmadı, devlet çeşitli nedenlerden ötürü mühlet verdi. Bu sürede SDG, ABD desteğini kısmen kaybetti. Kısmen diyorum çünkü SDG lehine yoğun bir İsrail lobisinin ve dolayısıyla ABD desteğinin hâlâ var olduğunu tahmin etmek güç değil.</p>
<p>Gel gelelim, tüm bu gelişmeler aslında bölgedeki büyük güç mücadelesinin bir sonucudur. Kürtler, Dürziler, İsmaililer, İmamiler, Nusayriler, Aramiler, Türkmenler, Ermeniler ve Çeçenler… Bu yalnızca Suriye’deki etnik ve dini gruplar. <strong>Bizler, İsrail ve İran ile bölgede büyük bir güç mücadelesi içerisindeyiz</strong>. Yalnızca Suriye’de değil, tüm Levant ve hatta Kafkaslar’da bile büyük bir rekabet söz konusu.</p>
<p>Bu rekabeti yalnızca İslamcı siyasetin sağladığı müttefiklerimiz veya geleneksel milliyetçiliğin oluşturduğu ittifaklarımızla sürdürmek ve zafer elde etmek kolay olmayacaktır. Bu nedenle ittifak ve işbirliklerini genişletmek gerekir. <strong>Babil Sürgünü’nden </strong>bu yana Yahudiler bölgedeki müttefikleriyle ve Yahudilerle iş tuttular. Bölgedeki Yahudiler’in bir kısmını İsrail’e götürdüler. İsrail’e giden Yahudiler’in içerisinde <strong>Mizrahiler’in bir kolu olan Kürt Yahudiler de vardı</strong>. Bugün İsrail’de Kürt Yahudi Topluluğu bulunmaktadır ve bu örgüt Kürtler’e “<em>bizim de sizin gibi devletimiz yoktu, birbirimizi çok iyi anlıyoruz</em>.” propagandası ve yoğun destek ile bir işbirliği sağladılar. İsrail periferik strateji adını verdikleri ve bölgede İslamcı ve Arap olmayan –<em>elbette İslamcı ve Araplarla da çeşitli işbirlikleri güdüyorlar</em>– tüm yapılarla bu tarz ilişkiler kurmayı hedefledi ve hâlâ hedeflemektedir. Ayrıca IBKY’den çıkan petrolün de İsrail için değeri büyük.</p>
<p>Hal böyle olunca <strong>ülkemiz açısından da içeride zayıf karın bırakmamak önemli</strong>. Bu bakış açısıyla terörle mücadele etmekten vazgeçilmedi ancak Bahçeli’nin çıkışı sonrası sorunu kökten çözme yolunda yıllardır konuşulan o inisiyatif alındı.</p>
<p>Sürecin <strong>akıbeti ile ilgili bir şey demek içinse henüz çok erken</strong>. <strong>Çünkü hâlâ</strong> <strong>arızi hususlar üzerinde dönüyor gündem ve asıl meseleler en azından kamuoyu önünde konuşulmuyor.</strong> Örneğin yaşanan silah yakma hadisesinin ardından bazı teröristlerin açıklamaları, kendilerine yönelik siyaset yolunu açan bir af ve terörist başı Öcalan’ın serbest bırakılması oldu. <strong>Bunlar kabul edilebilir şeyler değildir</strong>. Hal böyle olunca ayrılıkların derin olduğunu ifade edebiliriz. Öte yandan isim konusunda dahi birliğin olmadığı bu süreçte tüm bunlara rağmen gelişmeler şu anda devam ediyor. Bir yandan da hem kötü olan ekonomi hem de sert siyasî gündem işleri daha da zorlaştırıyor. Bu nedenlerle rahatlıkla söyleyebiliriz ki itidal herkeste mevcut, böyle de olmalı.</p>
<p>Bu düşüncelerle uluslararası medyaya bakmak istedim. Reuters pek de kapsamlı olmayan bir şekilde PKK’nın silah yakma törenini anlatmış. Diğer yayın organlarında da dişe değer bir şey görünmüyor.</p>
<p>Uluslararası Kriz Grubu’nun haberinde ise şu ifadeler yer alıyor:</p>
<p><em>“Türk yetkililer kamuoyunda herhangi bir pazarlık öngörmediklerini, bunun yerine PKK’nin “koşulsuz” silahsızlandırılmasını istediklerini savunuyorlar. Ancak medyada çıkan haberler, sürecin ilerlemesi halinde PKK üyelerine af, tutuklu üyelerin ve Demokrat Partili siyasetçilerin serbest bırakılması, Öcalan’ın şartlı tahliyesi (ev hapsi) veya daha azı, cezaevinde ziyaret haklarının iyileştirilmesi gibi konuların gündeme gelebileceğini öne sürüyor. Diğer konular arasında Demokrat Parti belediyelerine yönelik baskının hafifletilmesi ve Türkiye Kürtleri için uzun zamandır beklenen Kürtçe eğitim gibi hakların genişletilmesi için anayasa değişikliklerinin yapılması yer alabilir.” (</em><em><a href="https://www.crisisgroup.org/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkiye/promising-route-peace-turkiyes-pkk-conflict">https://www.crisisgroup.org/europe-central-asia/western-europemediterranean/turkiye/promising-route-peace-turkiyes-pkk-conflict</a></em> <em>)</em></p>
<p>Aynı merkez çalışmalarının devamında şu ifadeleri kullanarak “SDG” konusuna dikkat çekmiş:</p>
<p><em>“Bulmacanın kritik bir parçası, SDG kontrolündeki Suriye’nin kuzeydoğusudur. PKK’nın terhis edilmesi süreci ilerlerse, Ankara’nın beklentisi, grupla bağlantılı Suriyeli olmayan kadroların SDG saflarından ayrılması olacaktır. Buna karşılık Ankara, SDG’ye hedef alınmayacağına dair güvence vermeyi düşünebilir. İki taraf arasında, muhtemelen ayrı bir müzakere kanalında ilerleme kaydedilmesini gerektirecek daha geniş kapsamlı bir yumuşama, SDG-Şam arasında 10 Mart’ta varılan, kuzeydoğuyu merkezî devlete dahil etme anlaşmasının somutlaştırılmasını amaçlayan müzakereleri destekleyebilir. Ancak hiçbir şey kesin değil. Farklı nedenlerle hem İsrail hem de İran, Türkiye’nin PKK ile çatışmasını çözme ve Levant’taki varlığını genişletme fırsatını değerlendirme ihtimalinden rahatsız görünüyor. İsrail, Suriye’nin kaynak zengini kuzeydoğusunun Suriye devletine yeniden entegre edilmesinden, olası bir ABD çekilmesinden ve güçlenen bir Şam’dan kaynaklanabilecek potansiyel bir güvenlik tehdidinden endişe duyuyor gibi görünüyor.”</em></p>
<p>Konuya ilişkin Chatham House da bir analiz yayınlamış:</p>
<p><em>“PKK sonrası Kürt siyaseti dönüştürücü olabilir, çünkü Kürt sorununun çözümü Kürt kimliğini de kapsayan ve barındıran bir Türk vatandaşlığı ve ulusçuluğunun yeniden tasavvur edilmesini gerektirir.” (</em><a href="https://www.chathamhouse.org/2025/05/dissolution-pkk-could-transform-turkeys-domestic-politics-and-foreign-policy"><em>https://www.chathamhouse.org/2025/05/dissolution-pkk-could-transform-turkeys-domestic-politics-and-foreign-policy</em></a><em>)</em></p>
<p>Konuya dair İsrail yayın organlarını da merak ettim. Kapsamlı bir analiz göremedim. Bir yayın organındaki yorumlar ise dikkatimi çekti:</p>
<p><em>“Kürt terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısı, Kürt halkının tarihinde tarihi bir adımdır; ancak Ortadoğu’yu değiştirmesi beklenmemektedir • Kürtler her bakımdan heterojen bir halktır ve Öcalan söz konusu olduğunda Ankara, çoktan öfkesini kaybetmiş bir terörist lidere gereğinden fazla güvenmektedir. (…)Erdoğan, siyasi İslam taraftarları (Müslüman Kardeşler) ile Türk milliyetçileri arasında bir köprüdür. Ve Erdoğan’ın, birçok Türk’ün kanını dökmüş bir teröristi serbest bırakmayı amaçlayan hamlesini, ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin bu hamleye destek vermesine rağmen, tam da bu milliyetçiler sakinlikle karşılamıyor. (…)Üniversitelerde Ortadoğu çalışmaları derslerinde işlenen ilgi çekici bir olaya dönüşebilir, ancak Ortadoğu’yu değiştirecek bir olay olmayabilir. Kürtler her bakımdan heterojen bir halktır ve Öcalan örneğinde Ankara, çoktan çıldırmış bir terörist lidere gereğinden fazla güvenmektedir. Dolayısıyla, Sosyal Demokrat Eşitlik Partisi üyelerinin Türkiye Cumhurbaşkanı’nın kendileri için kurduğu tuzağa düşüp anayasa değişikliklerini destekledikten sonra Türkiye’deki Kürt vatandaşların ihmal edilmeye devam ettiğini ve Öcalan’ın ruhunu Yaradan’a teslim edene kadar ıssız bir adada kalacağını görmelerine şaşırmamak gerekir.” (</em><a href="https://www.globes.co.il/news/article.aspx?did=1001503416"><em>https://www.globes.co.il/news/article.aspx?did=1001503416</em></a><em>)</em></p>
<p>Bunların yanı sıra SDG’nin ABD ve Şara ile yaptığı görüşmelerde anlaşmazlıklar çıktığı da basına yansıdı.</p>
<p>Öte yandan Kürtçe yayın yapan kaynakları taradığımda ise sürece ilişkin yorumların farklı farklı olduğunu gördüm. Bazı yayın organlarında Kürtler haklarımız verilmezse süreç işlemez diyor, bazıları PKK ve Öcalan’a güvenmiyor, KYB ise Kürt İttifakı yapıp Türk Devleti ile masaya bu şekilde oturalım deyip sürecin Neo-Osmanlıcı politikanın bir parçası olduğunu iddia ediyor.</p>
<p>Tüm bunlar gösteriyor ki bu tarihî gündem ile birlikte <strong>Türkiye’de siyaset de büyük olasılıkla yeni bir denkleme girecek</strong> ancak gelişmeler<strong> henüz emekleme aşamasında ve çok kırılgan</strong>. Gelişmeler sonuca giderse bunun bazı etkileri de olacak. Mesela “<em>terör örgütü sempatizanları terör örgütünün savunduklarını dile getiriyor</em>” savı artık geçersiz kalacak.  Milliyetçilik güçlenecek, süreç boyunca tepki daha da artacak. Belki Türkiye, <strong>SDG’ye yönelik bir operasyon yapmayı tartışacak</strong> ve <strong>belki böyle olursa SDG ve hatta DEM de -muhtemelen yeni bir isim alacak- ve ayrıca parçalanacak</strong>. Eğer böyle olursa “asi” bir terörist grup da etkisiz hale getirilerek tehdit olmaktan çıkarılmış olacak. Ancak eğer terör örgütü PKK’nın ve <strong>terörist başı Öcalan’ın silah bırakma kararına uymayan ve Suriye’de de merkezi yönetime katılmayan SDG içerisindeki “asi teröristler” fazla olursa veya tamamı böyle olursa bu durumda bu operasyon bizlere maliyetli olabilir, uzun sürebilir ve gelişmelerin yol açtığı kazanımları da riske atabilir hatta anlamsız kılabilir.  </strong></p>
<p>Gizli veya açık bir DEM desteğinin AK Parti için Anadolu’da oy oranlarını nasıl etkileyeceği de gündeme gelecektir. Çünkü olası bir <em>CHP-İP-ZP </em>ittifakı ya 3. bir kanat daha oluşturacak ya da DEM’i AK Parti-MHP ittifakına taşıyacak. Bu durumda dip dalga ihtimali olan YRP-ANAHTAR PARTİ-SAADET-DEVA-GELECEK ittifakı da doğabilir. Böylece 1-CHP-İP-ZP vd. 2-AK Parti-MHP vd. 3-TİP-DEM-EP vd. 4-YRP-Anahtar-Deva-Gelecek şeklinde 4 veya 5 ayrı ittifak söz konusu olabilir.</p>
<p>Ezcümle; <strong>hâlâ</strong> <strong>kırılgan ve kritik olan bu süreçte, Suriye’deki PKK’nın uzantısı SDG asıl kritik olan ve belirleyici konudur; </strong>dikkatle takip etmek gerekir.  <strong>Tüm bu gelişmelere rağmen Suriye’de  devletleşmiş veya özerkleşmiş veya merkezi yönetime entegre ancak silahlı kuvvetlerini “merkezi yönetim görüntüsü altında ama ayrık” tutabilmiş bir Rojava asla kabul edilemez</strong>. Evvelemirde bu konuyu çözmek gerekir. Yapılacak bir müdahalenin Kuzey Irak’taki gibi bir terörle mücadele olmayacağı, İsrail’in desteğini almış, ağır silahları olan bir terör örgütüyle ciddi bir mücadele olacağı da açıktır. <strong>Tedbir almak, hazırlıklı olmak gerekir.</strong></p>
<p>Ayrıca eğer olacaksa, -ki asıl önemli olan budur- ülkemizdeki “demokratikleşme” adımlarının neleri kapsayıp neleri kapsamayacağı şeffaf bir biçimde ortaya konulmalı, özgürlükler önemsenmeli, demokratikleşme adımları atılmalı, vatandaşlarımızın sorunları çözüme kavuşturulmalı ancak <strong>Türk Devlet geleneklerinden de taviz verilmemelidir.</strong> Dünyada pek çok devlet kendi şartlarında bunu başarmıştır.</p>
<p>Türkiye, sınırlarında güvenliği sağlayıp Kürtlerle işbirliği içerisinde olursa neler kazanılır, neler kaybedilir konusunda kamuoyu aydınlatılmalıdır. <strong>Yavuz Sultan Selim’in veya Sultan Alparslan’ın yaptığı gibi Kürtleri yanımıza çekme stratejisinin getirileri (te’lif-i kulub-i Ekrad) iyi hesap edilmeli ve bu durum uygun iletişim teknikleri ile halka anlatılmalıdır. </strong>Bu stratejinin mantığına ilişkin bizleri aydınlatacak olan İdris-i Bitlisi’nin mektubu mealen ve alıntıyla şu şekildedir:</p>
<p><em>“Diyarbekir ve civarındaki mazlum Müslümanlar devletinizin hizmetine taliptir. Siz İstanbul’a döndükten sonra bu kullarınız Diyarbekir Beylerbeyi Bıyıklı Mehmed Paşa’ya itaatlerini arz etmişlerdir. Daha önce düşmanlarımız Kürt beylerini isyana teşvik etmekteydiler. Kürt beldelerinin Devlet-i Aliyye’ye iltihakı İstanbul’un fethini tamamlayacak kadar önemlidir. Çünkü bu bölgenin ilhakıyla Bağdat, Basra, Azerbaycan ile Halep ve Şam’ın yolları da açılmış olacaktır. Bende-i ahkâr ve çâker-i efkâr İdris.” (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. E. 1019) (Konuya ilişkin bakınız: </em><a href="https://www.gzt.com/derin-tarih/yavuz-sultan-selimin-kurt-politikasi-3595842"><em>https://www.gzt.com/derin-tarih/yavuz-sultan-selimin-kurt-politikasi-3595842</em></a><em>)</em></p>
<p>Terörsüz Türkiye hedefine yönelik gelişmelerde entelektüel çevrelerle de temaslar kurulmalı, nedenler, sonuçlar, beklentiler izah edilmelidir.</p>
<p>Bu konu, <strong>İsrail, Suriye, Irak, İran meselelerinden ayrı olarak ele alınamaz. Öyleyse Suriye’de Katar-Suriye-Türkiye enerji hattının çalışılması, Dicle ve Fırat’ı kapsayan su antlaşmasının imzalanması, Suriye’den tarım arazilerinin kiralanması ile Kerkük-Banias Petrol Hattı’nın güvenliğini de sağlayacak Banias yahut Tartus Kara-Deniz Üssü’nün kurulması ivedilikle kararlaştırılmalıdır. </strong></p>
<p>Türkiye, hem<strong> Irak’ta hem de Suriye’de Türkmenleri de siyasî arenada güçlendirmeli,</strong> askerî anlamda eğitmeli, kritik mevkilere gelmeleri için çaba göstermelidir. Bu gündem içerisinde <strong>Kerkük</strong>  de unutulmamalıdır.</p>
<p>Diğer yandan terörsüz Türkiye hedefine ilişkin adımlar atılırken <strong>seküler ve muhalif Türk milliyetçileri bu gelişmelerden dışlanmamalı, milliyetçi gençlerle temas kurulmalı ve amaçlar, stratejiler, tasvirler, beklentiler, eleştiriler interaktif bir biçimde ele alınmalıdır.  Aziz şehitlerimizin hatıralarını, ailelerini ve milletimizi incitebilecek, Türk Devlet geleneklerine aykırı görüntü ve açıklamalara asla izin verilmemelidir. </strong></p>
<p>Ayrıca Anayasa ile ilgili yazdığım <a href="https://rostrastrateji.org/2025/06/26/yeni-ama-nasil-bir-anayasa-haldun-baris/">yazıda</a> da değinmiştim: <strong>Türkiye zıt kutupları bir arada barındıran, etnik köken olarak pek çok farklı ırktan mensubun olduğu bir merkez ve Türk Devletidir</strong>. Tarih boyunca hiçbir imparatorluğumuz, hiçbir devletimiz bunu tartışmaya açmamıştır. Eğer ki anayasal vatandaşlık tanımı tartışılacaksa taviz vermeden zenginleştirmenin yolları aranabilir: “<em>Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan tüm etnik gruplar anayasanın gereği olarak ve ayrımcılık gözetilmeksizin, eşit bir biçimde Türk Devleti’nin vatandaşıdır.</em>” <em>vb</em>.</p>
<p><strong>Tüm bu gelişmeleri rasyonel bir zeminde ele alıp heyecana kapılmamak, itidalli olmak, istediğimiz şekilde güçlenmek ve büyümek için henüz yolumuz olduğunu ve ekonomi başta olmak üzere bir dizi önemli sorunlarımız olduğunu unutmamak, sürecin ters tepebileceği ihtimalini de ele alarak siyasî, diplomatik ve sosyolojik sonuçlarını şimdiden fütürolojinin ortaya koyduğu metotlar ile hesaplamak ve tedbirler almak, gelişmelere ilişkin eleştiri kapılarını kesinlikle açık bırakarak eleştirileri değerlendirmek önemlidir. Şu gerçeği de unutmamak gerekir: Hesapsızca büyümek çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir, dikkatli olmalı, bu konuda yıllardır dile getirilen eleştirileri dikkate alarak adımlarımızı atmalıyız.</strong></p>
<p>Şüphesiz bu gelişmeler, yalnızca terörsüz Türkiye sürecini değil, jeopolitik gelişmeler Türkiye’de milliyetçiliği de farklı yönlerden etkileyecektir. Bana kalırsa Türkiye’deki milliyetçilik farklı bakış açılarıyla da ele alınmalıdır. Bu hususta üniversite yıllarımda kaleme aldığım ve teorisyeni olduğum<strong> Mavi Türk Kuşağı Projesi</strong> kapsamında çalıştığım <strong>evrensel değerlere dayalı, daha rasyonel bir örgü ile ele alınmış milliyetçilik anlayışına da burada temas etmek istiyorum. Büyük ve Güçlü Türkiye ancak ufukları sınırları aşkın, daha rasyonel, daha özgürlükçü, dünyayı ve geleceğin sistemini daha iyi okuyabilmiş ve işbirlikçi-rekabetçi bir milliyetçi anlayışla tasavvur edilebilir</strong>. Çalışmalarım güncellenmeye muhtaç olsa da linkini buraya bırakıyorum: <a href="https://sahipkiran.org/2019/08/10/mavi-turk-kusagi-projesi-1/">https://sahipkiran.org/2019/08/10/mavi-turk-kusagi-projesi-1/</a></p>
<p>Haldun Barış</p>
<p>11.07.2025</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-hedefine-iliskin-notlar/">Terörsüz Türkiye Hedefine İlişkin Notlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 09:49:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208239</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasalar, bireylerin devlet teşkilatı altında bir arada yaşama iradelerinin somutlaşmış hali ve devlet teşkilatının şekillendirildiği temel yasalardır. Bu temel uzlaşı metinleri arka planında tarihsel dinamikler taşır. Rasyonel ve rasyonel olmayan unsurları bir arada bulundurur. Türkiye gibi derin bir tarihsel birikime ve devlet geleneğine sahip ve demokrasi serüveni 100 yılı aşkın bir ülke için anayasa yapımı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasalar, bireylerin devlet teşkilatı altında bir arada yaşama iradelerinin somutlaşmış hali ve devlet teşkilatının şekillendirildiği temel yasalardır.</p>
<p>Bu temel uzlaşı metinleri arka planında tarihsel dinamikler taşır. Rasyonel ve rasyonel olmayan unsurları bir arada bulundurur.</p>
<p>Türkiye gibi derin bir tarihsel birikime ve devlet geleneğine sahip ve demokrasi serüveni 100 yılı aşkın bir ülke için anayasa yapımı nispeten kolay nispeten ise zordur. Kolaydır çünkü çerçeveler, neyin nasıl olması gerektiği az çok bellidir. Zordur çünkü Türkiye, modernleşme sürecinden bu yana toplumsal konsensusu pek çok konuda sağlayabilmiş bir ülke değildir. Bu tez tartışılabilir ama yadsınamaz olan Türkiye’nin yeni anayasaya olan ihtiyacıdır.</p>
<p>Türkiye’nin anayasa ihtiyacının elzem olmasının altında yatan birkaç ehem sebep vardır. Her şeyden evvel, Türkiye yapılan pek çok değişikliğe rağmen halen darbe döneminin anayasası ile yönetilmektedir. Bunun anlamı darbe ruhunun ve getirdiklerinin bir şekilde etkisinin sürdüğü veya dirilmek için kenarda beklediğidir. Bir diğer sebep ise mer’i anayasanın farklı açılardan demokratik olmayan, çözüm üretmeyen, toplumun benimseyemediği, kurumsal kültürümüzle de uyuşmayan maddeleri ihtiva etmesidir.  Şöyle ki:</p>
<p><strong>İlk olarak</strong> bu anayasa darbe döneminde hazırlanmış ve tartışmalı bir halk oylaması ile kabul edilmiştir. 1982 Anayasasının halk oylaması sırasında mavi-beyaz pusulalar ve şeffaf zarflar kullanılmıştır. Ayrıca dönemin atmosferi düşünüldüğünde eleştiri yapmanın ve özgür tartışma ortamının pek mümkün olmayacağı izahtan varestedir. Dolayısıyla bir oydaşmadan ve halkın yapım sürecine temasından söz edilemez.</p>
<p><strong>İkinci olarak</strong> 1982 Anayasası güvenlikçi ve devletçi bir refleksle kaleme alınmış ve vesayet kurumları ihdas edilmiştir. YÖK, RTÜK, Anayasa Mahkemesi, YAŞ, MGK bunun somut örneğidir. Sürekli kriz üreten 1982 Anayasası pek çok açıdan demokratik, hukuken sürdürülebilir, modern, hızlı, etkin bir devlet teşkilatı kurabilmiş bir anayasa değildir. Ayrıca ilerleyen yıllarda anayasaya eklenerek “spor tahkim kurulunun” dahi düzenlenmiş olması anlaşılabilir değildir. Diğer yandan seçim kanunu gibi bir dizi kanunun da anayasa ile benzer baskıcı, vesayetçi ruhu taşıdığını ifade etmek gerekir.</p>
<p><strong>Üçüncü olarak</strong> 1982 Anayasasının ruhsal, metinsel, dilsel bütünlüğü bozulmuştur. Metnin başındaki dil ile yeni eklenen ifadeler arasında fark basitçe anlaşılabilir ve uyumsuzdur. Değişen sistemde yer almayan makamların hâlâ anılıyor olmasından tutun da anlaşılması zor cümlelere kadar verilebilecek pek çok örnek bizlere göstermektedir ki anayasanın dilsel yönü zayıftır. Öte yandan anayasanın ruhu da zayıftır. Asırlarca merhametin, iyiliğin, adaletin öncüsü olan medeniyetimize atıf yapan, tarihsel bağlarımızı kuran ve bunu koruyan, insan onuruna değinilen bir anayasa şarttır.</p>
<p><strong>Dördüncü olarak</strong> ise 2017 değişikliğinden sonra geçiş yapılan yeni sistemin eksiklikleri aradan geçen 9 yılda belirginleşmiş, bazı kriz tehditleri ortaya çıkmıştır. Yine özetle birkaç somut örnek vermek gerekirse AYM-Yargıtay krizi, yargının bağımsızlığı endişeleri, Bakanlıkların ve Başkanlıkların yetkileri, CB kararnamelerinin kapsamı/yetkisi gibi örnekler verilebilir.</p>
<p>Burada listeyi uzatmak ve uzun uzadıya anayasanın sorunlarından bahsetmek mümkündür. Ancak sıklıkla karşılaşacağınız metinlerde bu hususlar uzun uzadıya açıklanmış, anlatılmıştır.</p>
<p>Anayasa üzerine okumalarım ve çalışmalarım neticesinde en önemli gördüğüm birkaç öneriye değinerek yazıma son vermek istiyorum:</p>
<ol>
<li><strong>Yeni Anayasa çalışmaları için oluşturulan komisyonun altında onlarca çalışma grubu kurgulanmalıdır.</strong> Örneğin öğrenci kulüpleri, barolar, stajyer avukatlar, online çalışma grupları, İletişim Başkanlığı aracılığıyla kurulacak bir platformdan alınan öneriler ve gerektiği takdirde mahallelerde dahi kurulacak çadırlarda anayasanın öneminin anlatıldığı ekipler, kamu spotları… Toplumun her kesimi bu sürece dahil olmalıdır. Hemşehri dernekleri, cami dernekleri, insan hakları dernekleri, mahalle dernekleri, sendikalar, üniversite kulüpleri ve hatta liseler… Halk, yeni anayasayı anlamalı, içinde bulunduğunu, katıldığını hissetmelidir. Elbette anayasa teknik bir iştir ama anayasayı ve bu çalışmaları anlatmak önemlidir. Anayasa yazım süreci de şeffaf bir biçimde yapılmalıdır. Hülasa, anayasa çalışmalarına katılımın %60’ın üzerine geçmesi şarttır.</li>
<li>Yeni Anayasada insan hak ver hürriyetlerinin yanı sıra muhakkak “<strong>insan onuruna</strong>” atıf yapılmalıdır. Böylece onlarca AİHM kararının birikimi doğrudan mahkemelerimizi bağlar hale gelir. Özgürlüklerin, yasakların kapsamları dahi tek bir madde ve ifade ile çizilmiş ve korunmuş olur. (Bu konuda Levent Gönenç Hoca’nın çalışması oldukça muteberdir: Prof. Dr. Levent Gönenç, <em>Çağdaş Bir Anayasanın Temelleri-I İnsan Onuru, </em>TEPAV, 2023)</li>
</ol>
<p>Diğer yandan, anayasa metni yazıldıktan sonra muhakkak alanında uzman dil bilimcilere inceletilmelidir. <strong>Sarih, edebi, ahenkli ve incelikli bir dil benimsenmeli</strong> ve <strong>mutlaka eskimiş dahi olsa hukuki terimler kullanılmaktan vazgeçilmemeli</strong>, hukuki birikimlerden kopuş yaşanmamalıdır.</p>
<p><strong>3. Türkiye zıt kutupları bir arada barındıran, etnik köken olarak pek çok farklı ırktan mensubun olduğu bir merkez ve Türk Devletidir</strong>. Tarih boyunca hiçbir imparatorluğumuz, hiçbir devletimiz bunu tartışmaya açmamıştır. Eğer ki anayasal vatandaşlık tanımı tartışılacaksa taviz vermeden zenginleştirmenin yolları aranabilir: “<em>Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan tüm etnik gruplar anayasanın gereği olarak ve ayrımcılık gözetilmeksizin, eşit bir biçimde Türk Devleti’nin vatandaşıdır.</em>” <em>vb</em>.</p>
<p>4. Demokratik bir anayasa istiyorsak öncelikle bir dizi kanunda değişiklik yapmamız şarttır. Bu değişikliklere seçim kanunundan başlanabilir. Örneğin seçim barajı %5 veya %3’e düşürülmelidir. Siyasi Partiler Kanunu değiştirilmelidir. Sivil toplum kuruluşlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılmalı, sivil toplum aktörleri İçişleri Bakanlığı’na değil ihdas edilecek ayrı bir kuruma bağlı olmalıdır. Ayrıca anayasada bazı vesayet kurumlarının kaldırılması elzemdir veya anayasada anılması gereksizdir. Ancak bazı denetim kurumlarının -AYM gibi- yapısı demokratikleştirilerek ve bağımsızlaştırılarak, vesayet kurumu olmaktan çıkarılacak değişikliklerle korunması gerektiği kanaatindeyim.</p>
<p>5. Anayasa yapım çalışmalarında uzlaşmacı bir dil benimsemek, farklı görüşleri -marjinal olsalar dahi- dinleyip çalışmalara dahil etmek belki de bu sürecin en önemli hususudur. Ne de olsa “<em>barika-i hakikat müsademe-i efkâ</em><em>rdan</em> <em>doğar</em>.”</p>
<p>Bu birkaç öneri daha da artırılabilir ancak bu çalışma için bu özet mahiyetteki önerilerin yeterli olacağını düşünmekteyim.</p>
<p>Dünyanın vicdanı olan ve iyilik medeniyetinin, insanlık ittifakının kurucusu olmaya en önemli aday olan güzel vatanımızın vatandaşlarına müreffeh, temiz, sağlıklı, huzurlu bir yaşam sunabileceği bir düzenin kurulması adına iyi bir anayasaya kavuşabilmesi dileğiyle. Öyleyse tekrardan belirtelim:</p>
<p><em>“Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Müreffeh Mille</em>t!”</p>
<p><strong>Av. Haldun Barış, Haziran 2025 </strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-ama-nasil-bir-anayasa/">Yeni Ama Nasıl Bir Anayasa?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Terörsüz Türkiye” Süreci Üzerine Görüş ve Öneriler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-sureci-uzerine-gorus-ve-oneriler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2025 10:03:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208199</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerilla savaşları tarihe mi karışıyor? Latin Amerika’da gerilla örgütleri silahlı eylemlerine 1990’lı yıllarda son verdiler. Bunda SSCB’nin yıkılışı, reel sosyalizmin iflası önemli etken oldu. Benzer şey Avrupa’daki devrimci sosyalist örgütler için de söylenebilir. Almanya’da RAF, Fransa’da “Doğrudan Eylem Grubu” İtalya’da Kızıl Tugaylar birer gerilla örgütü değil ama “devrimci şiddet” uygulayan sosyalist örgütlerdi. Tümü de “Devrimci [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-sureci-uzerine-gorus-ve-oneriler/">“Terörsüz Türkiye” Süreci Üzerine Görüş ve Öneriler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Gerilla savaşları tarihe mi karışıyor? </strong></p>
<p>Latin Amerika’da gerilla örgütleri silahlı eylemlerine 1990’lı yıllarda son verdiler. Bunda SSCB’nin yıkılışı, reel sosyalizmin iflası önemli etken oldu. Benzer şey Avrupa’daki devrimci sosyalist örgütler için de söylenebilir. Almanya’da RAF, Fransa’da “Doğrudan Eylem Grubu” İtalya’da Kızıl Tugaylar birer gerilla örgütü değil ama “devrimci şiddet” uygulayan sosyalist örgütlerdi. Tümü de “Devrimci şiddet”i savunuyordu. Gerek Latin Amerika’daki gerilla örgütleri gerekse Avrupalı sosyalist radikal örgütlerin çoğu 1970’lerde kurulmuş birer soğuk savaş dönemi örgütleriydi. İdeolojik olarak moral üstünlüklerini bazıları Sovyet sosyalizminden bazıları da Çin devriminden alıyordu. Soğuk savaş döneminin kapanmasıyla birlikte bu örgütler de sırasıyla kendilerini kapattılar. Örgütler kendilerini feshederken kamuoyuna yazdıkları son bildirilerinde PKK’nin fesih kongresinde olduğu gibi, “Yeni bir başlangıç yapıyoruz.” demediler. Geçmişin muhasebesini yaparak “Devrimci şiddet” yöntemine tövbe ettiler. İlgili bildiri ve mektuplarında söz birliği yapmışçasına benzer bir üslup kullanmışlardı. “Biz devrimci şiddet yöntemini denedik olmadı. Bundan sonraki mücadelemizi sivil meşru zeminlerde sürdüreceğiz.” dediler. Ve bu sözlerini tutarak bir daha şiddete başvurmadılar. Geçmişte öldürdükleri insanların yakınlarından özür dilemeyi de unutmadılar. Bunların içinde özellikle Avrupalı örgütler ve Avrupalı ülkelerin hükümetleri kendi radikal sol örgütlerini kapattılar ama bizdeki sol örgütleri ve PKK’yi sevmeye desteklemeye devam ettiler. Bugün bile hem PKK hem de DHKP-C ve TİKKO gibi silahlı sol örgütler (eskisi gibi eylem yapabilme kapasiteleri olmasa da) halen Batılı ülkelerden destek görebiliyorlar. Eğer bizdeki silahlı sol örgütler bu kadar uzun süre ayakta kalabilmişlerse önemli oranda bu dış destekler sayesindedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-208209 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/our-day-IRA.jpeg" alt="" width="236" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/our-day-IRA.jpeg 236w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/our-day-IRA-150x107.jpeg 150w" sizes="auto, (max-width: 236px) 100vw, 236px" />PKK Ortadoğu’da kendine has bir örgüt yapılanması olsa da gerilla tarzı savaşma yöntemleriyle Kolombiya’da FARC&#8217;a, İspanya’da ETA&#8217;ya, İrlanda&#8217;da İRA‘ya benzer. FARC’ın 50 yıldan uzun süredir verdiği gerilla mücadelesi bir yerden sonra tıkandı. ETA amacına ulaşamadan 2018’den itibaren toplumun içinde eriyerek varlığına son verdi. Bu örgütler içinde devrimci şiddet yöntemiyle önemli oranda amacına ulaşan tek örgüt İRA’dır. İRA’nın 25 yıllık, PKK’nin 41 yıllık savaşını karşılaştırdığımızda ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. İRA’nın 25 yıllık savaşının finali 2007&#8217;de Kuzey İrlanda’da Katolikler ve Protestanlar arasında bir ortak hükümet kurulmasıyla sonuçlandı. İRA savaşta ölen 3600 insan için özür diledi.<img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-208202 size-medium alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-300x157.jpg" alt="" width="300" height="157" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-300x157.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-1024x537.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-768x403.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-150x79.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-696x365.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327-1068x560.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/agur-eta-e1749549568327.jpg 1312w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>PKK 41 yıllık silahlı/terör eylemleri sonucunda toplamda 100 bin insanın (bunların çok büyük kısmı örgüt militanıdır) ölümüne sebep olmuştur. Örgütün 12. Kongresindeki fesih bildirisinde ölen insanlara dair tek cümle yer almadı ve özür de dilemedi. Oysa 41 yılda binlerce sivilin ölümüne de neden olmuşlardı. PKK bunca yıkım ve ölüme rağmen resmi düzeyde Devlet karşısında hiçbir kazanım elde edemedi. Daha önce savunduğu hiçbir modeli talep olarak öne sürmedi. Yani 1978’de kuruluşunda “Bağımsız Kürdistan” talebiyle yola çıkanlar, 47 yıllık örgüt geçmişlerini hiçbir model talep etmeden kapatmak zorunda kaldılar.</p>
<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208203" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/there-was-never-a-good-war-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/there-was-never-a-good-war-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/there-was-never-a-good-war-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/there-was-never-a-good-war.jpg 614w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />PKK’nin “Gereksiz Şiddet”i </strong></p>
<p>Şimdi burada “Gereksiz şiddet” başlığını görenler, “gerekli şiddet” var mıdır sorusunu sormakta elbette haklıdırlar. Böyle bir şeyi savunduğum için değil, bir trajediyi anlatmak için bu başlığı seçtim. Bu arada “gereksiz şiddet” vurgusu bana ait değil. Nazi toplama kamplarından sağ kurtulmuş yazar Primo Levi’ye aittir. Levi <em>Boğulanlar ve Kurtulanlar</em> adlı kitabında bir amacı olmadan uygulanan şiddete “Gereksiz şiddet” tanımı yapmıştı. Primo Levi’ye göre, Naziler toplama kamplarına aldığı Yahudileri er geç öldüreceklerdi. Sonu başından belli olan bir zulmü bilerek isteyerek uzatıyorlardı. Levi, işte bu işkencenin, şiddetin uzatılmış haline “Gereksiz şiddet” adını koymuştu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft size-medium wp-image-208201" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler-300x173.jpg" alt="" width="300" height="173" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler-300x173.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler-768x444.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler-150x87.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler-696x402.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/dagdakiler.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>PKK’nin gereksiz şiddeti ise, 41 yılda hiçbir işe yaramamış toplamda 100 bin insanımızın ölümüne neden olmuş “devrimci şiddet” yöntemiydi. Bu amaçsız ve gereksiz şiddeti en çok da PKK kullandı. Terör eylemleriyle amacına ulaşmayacağını bildiği halde silahlı eylemlerini sonlandırmadı. PKK şiddetinin hiçbir dönemini onaylamasam da PKK özelinde bir “1984” olgusu var. Bu tarih (1984) PKK’nin örgütlü biçimde silahlı eylemlerine başladığı tarihtir. Bu eylemleriyle birlikte dağlarda bir gerilla ordusu yarattı ve bu süreç 41 yıl devam etti. Arada kısa ateşkes dönemleri olsa da her defasında en iyi bildiği “devrimci halk savaşı” dediği şeyi; terör eylemlerini sürdürdü. PKK de dünyadaki başka gerilla örgütleri gibi, soğuk savaş döneminde kurulmuş sosyalizmi hedefleyen ve terör uygulayan Marksist &#8211; Leninist bir örgüttü. 1990’lara geldiğinde dünyanın başka ülkelerinde bu gibi örgütler faaliyetlerine son verirken, PKK silahlı eylemlerini daha da tırmandırarak varlığını devam ettirdi. Devlet 1990’lı yılların başında katı Kürt inkârından vazgeçti. Legal alanda siyaset yapan HEP, Kürt seçmenin oylarıyla 20 Ekim 1991’de meclise girdi. Bu gelişme Kürtlere siyaset yolunun açık olduğu anlamına geliyordu. Devlet 1990’ların başında Kürt inkârından vazgeçti ama PKK isyandan/terör eylemlerinden vazgeçmedi. PKK dağda şehirde silahlı eylemlerini tırmandırdıkça meclisteki HEP milletvekillerinin siyaset yapma alanları daralmış oldu<strong>. İlk ateşkes olması sebebiyle 21 Mart 1993’teki ateşkes </strong>bir çoğumuzun ezberini bozmuştu. O dönem hapishanedeydim. Abdullah Öcalan tek taraflı ateşkes ilan edince, dönemin Hükümeti DYP/SHP koalisyonu bir AF yasası üzerinde çalışmaya başladı. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Federasyon dahil birçok şeyi tartışabiliriz.” açıklamasında bulunmuştu. Başbakan Süleyman Demirel “Kürt realitesini tanıyoruz.” diyordu. Biz mahpuslar af çıkacak diye beklerken, 6 Mayıs 1993 günü izne çıkmış 33 askerin Elazığ &#8211; Bingöl karayolunda PKK’liler tarafından katledilişine uyandık. İlk ateşkes böyle heba edildi. Sonrasında ’90’lı yıllar boyunca şiddetin tırmandığı yıllara tanık olduk. <strong>15 Şubat 1999&#8217;da Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan İmralı’ya getirilişi sonrasında</strong> Abdullah Öcalan’ın örgütü ateşkese zorlaması, örgütün sınır dışına çıkması, adının değişmesi ve dağdan gelen iki militan grubun devlete teslim olması vb. şeyler derken 2004 yılına kadar PKK eylemlerini durdurdu. 2002’de iktidara yeni gelmiş AK Parti, AB reformları yaparak çok iyi bir ortam oluşturdu. “Eğer böyle devam ederse Türkiye uçar” diyenlere inatla karşı gelircesine, PKK beş yıl sonra silahlı terör eylemlerine yeniden başladı. Üstelik bağımsız devlet fikrinden vazgeçtiği halde silahlı eylemlerine geri döndü. Benim de hiçbir amaca hizmet etmeyen “gereksiz şiddet” dediğim şiddet eylemlerini sürdürme kararı aldı. Ne kendilerine ne de Kürtlere hiçbir faydası olmayan kısırdöngü şiddet sarmalında dönüp durdular.</p>
<p><strong>Üçüncüsü 2013 Mayıs’ında başlayan “Çözüm süreci” idi.</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208211 " src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci-300x150.jpg" alt="" width="356" height="178" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci-300x150.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci-768x384.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci-150x75.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci-696x348.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/2013-cozum-sureci.jpg 880w" sizes="auto, (max-width: 356px) 100vw, 356px" />AK Parti Hükümeti operasyonları durdurdu. Örgütün sınır dışına çıkması istendi ama bu bir türlü gerçekleşmedi. Yaklaşık iki yılın sonunda bu süreç de diğerleri gibi heba edildi. Örgüt yine en iyi bildiği şeye “devrimci şiddet”e geri döndü. Stalinist hezeyanlara kapılıp Diyarbakır- Cizre gibi yerlerde hendek çukur eylemleri başlattı. Bu çukur eylemleri bir bakıma örgütün de Türkiye sınırları içinde sonunun başlangıcı oldu. Bir kez daha siyasi ortam PKK’nin ‘Gereksiz şiddet’iyle terörize oldu. Şöyle ki 2000’li yılların başından beri bölgede 100’den fazla şehir ve ilçede Belediyeler HDP/DEM in yönetimindeydi. PKK’nin Belediyelere atadığı örgüt kayyımları üzerine bu kez Devlet kayyım atadı. Hiçbir devlet yerel yönetimlerde böylesi bir &#8220;örgüt kayyımı&#8221; oluşumuna izin vermez.  Son 40 yılda tüm bunlar olurken HDP/DEM&#8217;in bu sürece hiçbir katkısının olmadığını söylemem lazım. Her defasında örgüte angaje oldular. Mecliste çözümün adresi olarak ya PKK’yi ya da örgütü temsilen İmralı’daki Abdullah Öcalan’ı adres gösterdiler. Böyle yaparak yıllarca PKK’nin “Gereksiz şiddeti”ne alet oldular. Oysa gerçek manada Kürt halkının temsilcileri olduğunu iddia eden siyasetçiler, örgütü ve Abdullah Öcalan’ı değil kendilerini yani meclisi çözüm yeri olarak göstermeliydiler. Bunu yapmamış/yapamamış olmaları bu sürecin uzamasına neden olmuştur. Bu iradesizliğin angaje olmuşluğun ne Kürtlere ne de ülke olarak kimseye bir faydası olmamıştır. Gereksiz bir şiddet, gereksiz bir siyasetin ortaya çıkmasına neden olmuştur.</p>
<p><strong>“Terörsüz Türkiye” Sürecine Dair Görüş ve Öneriler</strong></p>
<p>Terörsüz Türkiye süreci başlayalı beri, ne zaman bana sorsalar, “Gözünüzü kapatın Terörsüz Türkiye sürecini destekleyin” diyorum. Bir ülke için bundan daha haklı hedef olabilir mi? 50 yıllık terör belasından kurtulmanın nesi kötü olabilir? PKK terörü ülkemizin 50 yılına, binlerce insanımızın ölümüne ve ülke bütçesine 2 trilyona maloldu. Dahası da oldu, bugün 1984 doğumlular hayata gözünü açtıklarında PKK şiddetinin/terörünün, çatışmanın içinde buldular kendilerini. Bugün orta yaş kuşak hayatın çatışmalardan ve ölümlerden ibaret olduğunu sanıyor. Çünkü başka bir yaşam deneyimleri yok! Bu anlamıyla mesele şiddet/terör olunca daha başka bir yerden bakmamız gerektiğini düşünüyorum. PKK terörü artık bitmeli ve ülke olarak yeni bir sayfa açmalıyız. Yeni sürece olan desteğin yüksek olduğu anlaşılıyor. Buna karşılık temkinli yaklaşanlar da var. Onların da ortak endişesi şöyle: Peki, PKK kendini feshetti, buna karşılık Devlet ne adım atacak? Bazı çevreler atılacak adımları birer taviz olarak değerlendirirken, Kürt siyasetçiler ise devletin atacağı adımları bekliyor. Bu aşamada atılacak adımlar, yapılacak işler ilk etapta PKK’nin silahsızlanması yönünde olabilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208218 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-1024x576.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110-1068x601.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/tbmm-genel-kurulu-aa-2157110.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Eğer devletin atacağı adımlardan kasıt demokratikleşme ise, bu konu mecliste siyasetin işi olmalıdır. DEM zaten mecliste, bundan sonrası için varsa yapılacak şeyler, DEM’in de içinde bulunduğu meclis üzerinden, yani siyaset üzerinden yapılmalıdır. Kısacası Kürt sorunu ayrı, PKK’nin silahsızlanması ayrı olarak düşünülmelidir. Peki bu süreç başarılı olmasa ne olacak? Bir şey olacağı yok. Kimsenin kaybedeceği bir şey olmaz. Eskiye göre PKK’nin yeniden eylem yapabilme gücü neredeyse kalmadı. Eğer bu süreç amacına ulaşırsa gençlerimiz insanlarımız ölmeyecek bundan daha kıymetli bir şey olabilir mi? “Terörsüz Türkiye” demek, illegal terör örgütlerinin ve PKK’nin olmadığı terörsüz Türkiye demektir. Bu süreç amacına ulaştığında, 41 yılın ardından ilk kez terörün olmadığı bir Türkiye’ye uyanacağız.</p>
<p>Bazıları yeni sürecin mimarı olarak Abdullah Öcalan’ı gösteriyor. Bu doğru değil! Örgüt Abdullah Öcalan’ı 2015’teki çözüm sürecinde dinlememişti. 2019 yerel seçimlerinde de örgüte yazdığı mektubu dikkate almamıştı. Demek ki örgüt geçmişte Abdullah Öcalan’ı her zaman dinlemiyormuş. Peki ne oldu da şimdi Abdullah Öcalan’a mecbur kaldılar. Mecbur kaldılar çünkü örgüt Türkiye’de yenildi. İlkel bir savaş tekniği olan gerilla savaşı, silah sanayiindeki teknolojik gelişme karşısında tutunamadı. Son 10 yılda İHA ve SİHA saldırıları gerilla/terör yöntemlerini etkisizleştirdi, hatta sıfırladı. Eğer bu sürecin bir mimarı aranıyorsa o mimar Türk İHA ve SİHA’larıdır. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın değişik bölgelerinde de bundan böyle ilkel bir savaş tekniği olan gerillacılıkla savaş kazanılamaz. Kolombiya’da FARC gerillaları bitmediler ama amaçlarına da ulaşamadılar. PKK, İHA ve SİHA savaş teknolojisi karşısında 41 yıllık gerilla eylemlerini bitirmek zorunda kaldı. Ayrıca adına barış kardeşlik süreci de dediğimiz bu sürece kazanan kaybeden olarak bakmamalıyız. Bu kanlı geçmişin muhasebesini elbette yapmalıyız, bunu yaparken yarıştırarak, ayrıştırarak değil, barışarak, yaraları sararak, ortak geleceğimizi kurmaya odaklanmalıyız.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208204 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-halayi-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-halayi-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-halayi-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-halayi.jpg 640w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Normalleşmek için yapılacak ilk dört şey</strong></p>
<p><strong>Bir.</strong> Yapılacak öncelikli şey, PKK’nin silahsızlanması topluma yeniden katılımının sağlanması öncelikli olarak <strong>bir AF yasasıyla mümkün olacaktır.</strong> Eğer kavga esnasında rakibiniz silahından arınmışsa ,onu bir af yasasıyla silahlardan arındırıp topluma katılımı sağlanmalıdır. Bu konuda hapishanedekileri ve dağdakileri kapsayacak bir af yasası çıkarılarak örgüt militan yapısının toplumla yeniden bütünleşmesi sağlanmalıdır. Örgüt üyelerine yönelik bir af yasasının çıkması, Terörsüz Türkiye hedefine gidilecek normalleşme yolunda ilk adım olacaktır. Sürecin ilk adımı PKK’nin tamamen silahlardan arınmasıyla başlayabilir. Bunu takip edecek adımlar ise Kürt sorunun çözümüyle ilgili olanlardır.</p>
<p><strong>İki.</strong> Bu konuda atılacak ikinci adım, <strong>Kürt dili ve kültürüne Anayasal güvence</strong> kazandırmak olmalıdır. AK Parti Hükümetleri döneminde TRT Kürdi ve bazı üniversitelerde seçmeli ders gibi olumlu gelişmeler olmuş olsa da daha ileri adımlar atılarak bunlar Anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Kürt dili ve kültürünün Anayasal güvence altına alınması bin yıllık kardeşliğimizi daha da pekiştirecektir. <img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208210 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/zimane-me-rumeta-300x170.jpg" alt="" width="300" height="170" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/zimane-me-rumeta-300x170.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/zimane-me-rumeta-150x85.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/zimane-me-rumeta.jpg 690w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Üç.</strong> Yerelde <strong>yerinden yönetilen Belediyecilik</strong> yasal güvencelerle garanti altına alınmalıdır. On yıl öncesine kadar bölgedeki HDP/DEM Belediyeleri örgüt kayyımlarıyla yönetiliyordu, 2016’dan sonra ise Devletin atadığı kayyımlarla yönetiliyor. PKK kendini feshedip silahtan arındırıldığında, örgüt kayyımları da son bulacaktır. Yerelde yerinden seçilmişler tarafından yönetilen bir belediyeciliğe işlevsellik kazandırmak için yasal güvencelere ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>Dört.</strong> Mecliste kurulacak<strong> “Özür Telafi Komisyonları”</strong> çatışmalı geçmişin yaralarını sarabilir.<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208206" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-anneleri-2-300x166.jpg" alt="" width="300" height="166" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-anneleri-2-300x166.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-anneleri-2-150x83.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/06/diyarbakir-anneleri-2.jpg 642w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>41 yıllık çatışmalı süreç geriye çok fazla mağdurlar bıraktı. Başta “Şehit Anaları” olmak üzere, “Cumartesi Anneleri” ve “Diyarbakır Anneleri” gibi acılı Ailelerin gönlü, onayı ve desteği alınmalıdır. Bu özür telafi girişimi sadece çatışmalarda yakınlarını kaybetmiş insanlarla sınırlı olmamalıdır. Çatışmalı sürecin yaraları sarılmadan, mağdurların gönlü alınmadan, normalleşme ve sahicilikten uzak kalınacağı bilinmelidir. Bu konuda Mecliste kurulacak komisyonlara önemli işler düşecektir. Bu konuda yapılacak geçmişle yüzleşme çalışmaları, iç barışımızı güçlendirecek ve kalıcı hale getirecektir.</p>
<p>Yukarıda altını çizdiğim bu dört şey sürece ilişkin her şeyin anahtarı değildir, ama barış ve kardeşliğimizin pekişmesi yolunda bizi iyi sonuçlara götürecektir. Barışın iyiliği üzerimizde olsun…</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-sureci-uzerine-gorus-ve-oneriler/">“Terörsüz Türkiye” Süreci Üzerine Görüş ve Öneriler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
