CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçtiğimiz günlerde söylediği “Batı sadece bir yön değil, bir anlayıştır” cümlesi, aslında doğru bir tespit içeriyor. Ancak bu tespitin sahibinin CHP lideri olması, ifadenin anlamını tersine çeviriyor. Çünkü CHP’nin tarihsel pratiğine baktığımızda, bu anlayışın en uzak olduğu adresin bizzat CHP olduğu görülüyor.
Eğer bizimle eğlenmiyorsa, büyük bir samimiyetsizlik söz konusu olsa gerek.
Cumhuriyet’in kuruluş süreci, Batı’ya yönelmenin zorunluluk olarak görüldüğü bir dönem olduğu bilinmektedir. Ancak bu yönelim, büyük ölçüde biçimsel bir Batılılaşma olarak kaldı. Batı’nın hukuk düzeni, ifade özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi temel ilkeleri yerine; kıyafet devrimi, harf devrimi, yaşam tarzı ve semboller ön plana çıktı.
Yani bir devlet politikası olarak Batı’nın “görünüşü” ithal edildi ama “ruhuna” mesafe korundu.
Çok partili hayat, seçme ve seçilme hakkı, bireysel haklar, inanç özgürlükleri, özgür basın ve eleştiri kültürü gibi “Batılı değerler”, CHP’nin kurucu kadrolarından itibaren “toplum hazır değil” gerekçesiyle engellendi.
Bu engelleme, yıllarca askerî ve bürokratik vesayetle desteklendi ve sistematik hâle getirildi. Bütün bunlar olurken tam olarak CHP merkezdeydi. Özgür Özel ise partisinin bu tutumunu eleştiren bir açıklama yapmış değil; yani partinin tarihsel refleksiyle bu konuda bir kopuş görülmüyor.
İşte tam da bu noktada bir çelişkiyle, daha doğru bir ifadeyle, samimiyetsizlikle karşı karşıya değil miyiz?
Türkiye’de gerçekten Batı’nın demokrasi ve hukuk anlayışını uygulamak isteyen birisi, otomatik olarak Kemalist vesayetçi modernleşme anlayışıyla çatışmak zorundadır. Çünkü Kemalizm’in devlet merkezli modernleşme modeli ile özellikle Batı’nın (belki de modern Batının demek daha doğru olabilir) toplum merkezli demokrasi anlayışı arasında yapısal bir gerilim var.
Biri “devlet için halk” derken, diğeri “halk için devlet” diyor.
Bu iki anlayış arasındaki fark sadece politik bir tartışma değil, aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. Yani Özel’in ima ettiği Batılı anlayışın Türkiye’de imarı CHP ile değil; CHP’ye rağmen gerçekleşmek zorundadır.
Geçmişindeki bütün aksi örneklere rağmen, Batı’da “birey” merkezî bir rol oynar; devlet bireyin haklarını korumakla yükümlü olarak görülür. Batı’nın asıl gücü kurumsal denge, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve eleştiriye açık bir siyasal kültür inşa etmiş olmasında yatar.
Bu anlayış Türkiye’ye tam olarak yerleşmedi. Bu anlayışın gelişimine Cumhuriyetin kuruluşu da izin vermedi. Böyle bir hedefleri de olmadı. Çünkü Batılılaşma, taşıdığı ruhtan azade bir şekilcilikle, çoğu zaman yukarıdan aşağıya, halkı eğitilecek bir kitle olarak gören vesayetçi bir zihniyetle yürütüldü. Halkın katılımı, rızası, tartışması dışlandı. Vesayet doğası gereği bunları dışlar. Dışlamak yaşananlar karşısında hafif kalır: Halkın seçtiği bakanları ve başbakanın idamına varan yöntemler ile toplumun içinden geçildi. Toplum ağır bedeller ödedi.
Bugün bile “Batı değerlerinden” söz edildiğinde, akla önce yüzeysel bir laiklik ya da yaşam tarzı geliyor. Batı’nın temel değerleri olan özgürlük ve bireysel haklardan habersiz bir yaşam tarzı!
Bu tarihsel mirasın bugüne yansıyan en çarpıcı örneği, CHP’nin siyasal pozisyonudur.
Partinin başında bugün Özgür Özel var; kendisi Batı’yı bir anlayış olarak kavrayan bir lider profili çizmeye çalışıyor. Ancak CHP’nin tarihsel kodları, bu anlayışla çelişiyor. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca CHP, askeri vesayetin meşruiyet zeminini kuran; temel hak ve hürriyetlerin gelişimini engelleyen bir çizgidir.
12 Mart’tan 12 Eylül’e, 28 Şubat’tan 27 Nisan’a kadar uzanan vesayetçi süreçlerde CHP anlayışı, doğrudan ya da dolaylı biçimde bu mekanizmalarla ortak bir misyon benimsedi: “Toplum hazır değil” gerekçesiyle demokrasinin sınırları daraltıldı, halkın tercihleri devletin başlıca kurumlarında örgütlenen vesayetçi bir süzgeçten geçirildi.
Çok partili hayat, seçme ve seçilme hakkı, bireysel özgürlükler, inanç hürriyeti ve özgür basın gibi Batılı değerler bu zihniyet tarafından toplumun olgunlaşmadığı bahanesiyle ötelenip bastırıldı.
Bu anlayışın izlerini yakın dönemde de görmek mümkündür. AK Parti’nin politikalarına karşı demokratik rekabet yerine yargı eliyle partinin kapatılmasına umut bağlayan; ya da ordu müdahalesine umut bağlayan bazı CHP’li siyasetçiler hâlâ hatırlanır. Bir CHP yöneticisinin, ordunun darbe yapmamasını eleştirip “askeri kâğıttan kaplana” benzetmesi ise bu vesayetçi zihniyetin günümüzdeki en çıplak ifadesi olarak hafızalara kazınmıştır.
İşte bu nedenle Özgür Özel’in işaret ettiği “Batı anlayışı”, kendi partisinin kökleriyle-anlayışıyla uyuşmuyor.
Batı, bireyin özgürlüğünü, eleştiriyi ve çoğulculuğu yüceltir; CHP’nin zihinsel dünyası ise uzun yıllar boyunca tek doğrulu, yukarıdan belirlenen şekilci bir modernlik anlayışını sürdürdü.
Bu iki çizginin, aynı anda var olması düşünülebilir mi?
Biri, bireyin iradesine dayanır; diğeri, bireyin yerine düşünen bir devlet aklına.
Dolayısıyla, Türkiye’de Batı’nın demokrasi ve hukuk anlayışını gerçekten hayata geçirmek isteyen biri, kaçınılmaz olarak bu geleneksel CHP anlayışına karşı olmak zorundadır.
Çünkü biri var oldukça diğeri nefes alamaz. Bu, kişisel bir husumet değil; tarihsel bir zorunluluktur.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, Batı’ya yönelmek değil; Batı’yı anlamaktır.
Bu da kılık kıyafetle, vitrinle ya da sloganla değil; hukukun üstünlüğü, özgür basın, bağımsız yargı, katılımcı demokrasi ve bireyin onuru gibi temel ilkeleri içselleştirmekle mümkündür.

