<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yenal Berzeg, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/yenalberzeg/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Jul 2024 13:56:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Türkiye’de Vergi Yükü Az mı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-vergi-yuku-az-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jul 2024 13:56:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207658</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde sosyal medyada işletmelerin vergi ödemediğine dair bir algı yaratılıyor. Özellikle büyük şirketlere ait, sosyal medyaya yansıyan matrahsız vergi levhası görüntüleri, toplumda yaygın bir şekilde, çok kazananların vergilendirilmediği ve vergi yükünün adaletsiz bir şekilde dağıldığı düşüncesini besliyor. Bunun yanında, Türkiye&#8217;deki vergi yükünün OECD ülkelerine kıyasla düşük olduğu da yetkililerce dile getiriliyor. Özel ve kamu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-vergi-yuku-az-mi/">Türkiye’de Vergi Yükü Az mı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde sosyal medyada işletmelerin vergi ödemediğine dair bir algı yaratılıyor. Özellikle büyük şirketlere ait, sosyal medyaya yansıyan matrahsız vergi levhası görüntüleri, toplumda yaygın bir şekilde, çok kazananların vergilendirilmediği ve vergi yükünün adaletsiz bir şekilde dağıldığı düşüncesini besliyor. Bunun yanında, Türkiye&#8217;deki vergi yükünün OECD ülkelerine kıyasla düşük olduğu da yetkililerce dile getiriliyor. Özel ve kamu sektör çalışanları, sık sık kendi ücret bordrolarında gördükleri gelir vergisi ile işletmelerin vergi levhalarında gördükleri meblağları karşılaştırarak, şirketlerden daha fazla vergi ödediklerini iddia edebiliyorlar. Bu düşüncelere göre Türkiye, şirketler için bir vergi cenneti. Bakalım gerçekten öyle mi? Türkiye’deki vergi yükü düşük mü?</p>
<p>Mazlum adında bir kahramanımız olsun. Mazlum’un bir şirkette % 100 hissesi var ve bu şirketten edindiği kâr payı ile geçimini sağlıyor. Şirket yılda 4 milyon lira kâr ediyor ve bu kârın 1 milyon lirasını % 25 kurumlar vergisi olarak ödüyor. Kalan 3 milyon lirayı ise Mazlum kâr payı olarak alıyor (hesaplamayı basitleştirmek için yedek akçe gibi detaylara girmeyeceğim). Mazlum, bu paradan gelir vergisi de ödüyor. Bu tutarın yarısı gelir vergisinden muaf olduğundan, Mazlum’un gelir vergisi 1,5 milyon TL’den hesaplanıyor ve %15 ile %35 arasındaki dilimlere göre yaklaşık 480.000 TL gelir vergisi tahakkuk ediyor. Mazlum’un şirketi 4 milyon lira kar etmişti. Bunun 1 milyonunu kurumlar vergisi, 480.000 TL’sini de gelir vergisi olarak ödedi. Toplamda 1.480.000 TL yapıyor. Yani Mazlum’un cebine yaklaşık yılda 2,5 milyon, ayda da 200 bin lira civarında para giriyor. Mazlum’un vergi yükü bununla kalmıyor. Mazlum’un 3 yılda bir yenilediği bir arabası var. Arabanın satın alım değeri 2,5 milyon lira. Mazlum, 3 yılda bir arabasına yaklaşık 1,25 milyon lira ÖTV ve KDV ödüyor. Bu arabayı şirketine aldığı için bu tutarları matrahtan düşse bile, yine de Mazlum’un arabasının satın alma vergilerinin maliyeti yılda 300 bin lirayı buluyor. Mazlum, kurumlar vergisi ve gelir vergisinin ardından kendisine kalan aylık 200 bin lira gelirin tümünü ailesinin ihtiyaçları için harcıyor. KDV, ÖTV, muhtelif vergi ve harçlar derken ortalama olarak harcamalarının %10’u yine vergiye gidiyor diyelim. Yani yılda yaklaşık 250.000 TL de bu şekilde vergi ödüyor. Tekrar başa dönelim. Mazlum, bir yıl boyunca çalışıp kazandığı 4 milyon liranın yaklaşık 2 milyon lirasını vergi olarak devlete ödemiş oluyor. Diğer taraftan Mazlum, şirketi için yapmak zorunda olduğu masrafların hepsini de masraf olarak kabul ettiremiyor. Hele yatırım yaptıysa yandı. İşini büyütmek için yatırım yapıyor, yaptığı harcamanın sadece beşte birini cari yılda masraf gösterebiliyor. Kasada para yok ama bilançoda kâr var. Mazlum’un kredi kullanıp kurumlar vergisi ödediği oluyor.</p>
<p>Yetkililerin açıkladığı rakamlara göre Türkiye&#8217;de vergi yükü % 20,8, OECD ortalaması ise % 34. Bu verilere göre, Türkiye&#8217;de az vergi ödendiği sonucu çıkarılabilir. Ancak yukarıda gördüğümüz gibi, bu durum Mazlum için pek geçerli değil. Mazlum kazandığının yarısından fazlasını vergi olarak ödüyor. Bu da demek oluyor ki problem başka bir yerde. Belki milli gelir hesabında hata var ya da vergilendirilmeyen çok fazla alan mevcut. Bunu vatandaş olarak bilmem çok da mümkün değil. Ancak, ülkedeki tüm Mazlumlar adına rahatlıkla söyleyebilirim ki, bir işletme sahibinin vergi yükü hiç de öyle % 20,8 değil.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-207659 size-medium alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-1024x576.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-1536x864.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku-1068x601.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2024/07/vergi-yuku.jpg 1920w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Çalışanın Vergisini Kim Ödüyor?</strong></p>
<p><strong> </strong>Yukarıda yaptığım hesaplamada aslında kocaman bir eksik daha var. Mazlum’un şirketi, tüm çalışanlarının adına gelir vergilerini kaynakta keserek ödüyor. Ayrıca SGK primlerini ödüyor (SGK primleri de sisteme sonra katılanların önce katılanları beslediği bir sağlık vergisi niteliğindedir). Bu ödemeler, aslında çalışanların gelir vergisi olmaktan çok, işletmenin ödediği bir istihdam vergisidir. Bu iddiamı da şöyle bir sağlamayla destekliyorum: Eğer bir kanun değişikliğiyle çalışanların gelir vergisi bir gecede sıfırlansa, buna çalışanlar değil işverenler sevinirdi. Bu sağlama, stopaj yoluyla ödenen gelir vergisinin aslında kimin vergisi olduğunu gösterir. Bunu da hesaba kattığımızda, Mazlum’un ve şirketinin ödediği vergilerin, günün sonunda kendi cebine giren paranın birkaç misli olduğunu görürüz.</p>
<p>Mazlum’un durumu böyle. Peki, işletmeler bunca vergi yükü altında ezilirken ve ekonomideki katma değerin, istihdamın ve vergilerin tümünü doğrudan ya da dolaylı olarak yaratırken, onları ekonominin asalak unsurları gibi göstermek büyük bir haksızlık değil midir? Elbette, vergilendirmede eşitlik sağlanmalı ve kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmalıdır. Ancak, kayıt dışını önleme çabalarının birçok işletme ve hatta sektörün yok olmasına yol açabileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle, vergi oranlarının artırılması değil, aksine radikal bir biçimde düşürülmesi kayıt dışı ile mücadelenin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Kurumlar ve gelir vergilerinin düşürülmesi refahımızı artıracaktır. Daha düşük vergiler, daha fazla tasarruf, yatırım, istihdam ve refah olarak geri dönecektir. Unutulmamalıdır ki, yapılan araştırmalarda da desteklendiği gibi, devletin istihdam ettiği her ilave personel için özel sektörde birden fazla kişi işini kaybetmektedir.</p>
<p>Devletlerin faaliyetleri, kamu harcamalarının ölçülü ve denetlenmiş olması, vergi oranlarının da düşük olması nispetinde meşrudur. Devlet ile apartman/site yönetimi benzetmesi sık sık yapılır. Bir site yönetiminin, sitedeki güvenlik, temizlik, bakım onarım gibi ortak hizmetleri yürütmek için ortak bir bütçeye ihtiyacı olur. Site yönetimi, yani hükümet, bazı kişileri yani devlet memurlarını istihdam ederek bu hizmetleri yürütür. Ancak, site yönetimi eğer siteye üç güvenlik görevlisi yeterliyken on kişi işe alırsa ya da yönetim kuruluna makam arabaları ve şoförler tahsis ederse, aidatlara yani vergilere zam yapması gerekir. Sitelerde böyle saçma şeylere pek rastlanmaz çünkü mülk sahipleri yapılan işleri yakından görüp inceleme şansına sahiptir. Sivil toplum aynı hassasiyeti vergiler için de göstermelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-vergi-yuku-az-mi/">Türkiye’de Vergi Yükü Az mı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fahiş fiyat sorunu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/fahis-fiyat-sorunu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2023 05:03:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207077</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde medyada bir haber çıktı. Enflasyonla mücadele amacıyla fahiş fiyat denetimi yapmak üzere bin beş yüz memur alınacakmış. Dün okuduğumuz başka bir habere göre de işletmelere sadece para cezası verilmeyecek, işletmenin belli bir süre için kapatılması da mümkün olacakmış. Marketler ile başlayan bu fahiş fiyat denetimlerinin, oteller, lokantalar, hizmet sektörü, konfeksiyon, beyaz eşya, elektronik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fahis-fiyat-sorunu/">Fahiş fiyat sorunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Geçtiğimiz günlerde medyada bir haber çıktı. Enflasyonla mücadele amacıyla fahiş fiyat denetimi yapmak üzere bin beş yüz memur alınacakmış. Dün okuduğumuz başka bir habere göre de işletmelere sadece para cezası verilmeyecek, işletmenin belli bir süre için kapatılması da mümkün olacakmış. Marketler ile başlayan bu fahiş fiyat denetimlerinin, oteller, lokantalar, hizmet sektörü, konfeksiyon, beyaz eşya, elektronik eşya gibi çeşitli sektörlerde de devam ettirilmesi planlanıyormuş. Bu haberlerden anladığımız kadarıyla enflasyonun sebebinin açgözlü şirketler olduğu tespit edilmiş durumda.</p>
<p>Devletler zaman zaman kendi sebep oldukları problemler için çözümler üretmeye çalışır. Ürettikleri çözüm ise çoğu zaman sorunun daha da büyümesine yol açar. Enflasyon para arzının artmasından başka bir şey değildir. Ülkelerin para arzı grafiği ile enflasyon grafiği arasında her zaman paralellik vardır. Üretim artmadan para arzının artması, paranın satın alım gücünü azaltır ve enflasyon oluşur. Enflasyonla mücadele için sağlam para politikasını tercih etmek yerine fiyat kontrolleri yapmak devletlerin alışılageldik ama hiçbir işe yaramayan pratiklerindendir.</p>
<p>Açgözlü diye nitelenip enflasyonun sebebi olarak işaret edilen işletmeler kâr elde etmek için çalışırlar. Daha iyi şartlara ulaşma çabası insanın ve işletmelerin doğasında vardır. İşletmeler kâr etmek, büyümek ve elde ettikleri kârı hissedarlarına dağıtmak için kurulmuşlardır. Bunu temin edebilmek için de sundukları mal ve hizmeti satabilecekleri maksimum fiyatla satmaları gerekir. İşletmelerin belirleyeceği fiyatları sınırlayan faktörler vardır. Bunların başında rekabet ve tüketici tercihi gelir. Ayrıca fiyatlarını belirlerken başka psikolojik ya da stratejik faktörleri de göz önünde bulundururlar. Örneğin bir işletme en düşük marjla faaliyet göstererek ucuza ürün satmayı hedeflerken bir başkası ise kalitesini yüksek fiyatı ile kanıtlama ve kendi pazarında en pahalı ürünler sunma gibi bir strateji izliyor olabilir. Ya da bir başka işletme diğer sektörlere göre daha yüksek bir kâr marjının doğmasını ve başka yatırımcıların kendi sektörüne yönelmesini istemediği için çok ucuza mal satmayı strateji olarak belirleyebilir. Bunların hepsi normaldir, bir işletmenin fiyatını artırmasının ekonomi açısından bir sakıncası yoktur. Kâr eden işletmeler toplum için faydalıdır. Enflasyon sorunu yaşamayan ülkeler piyasadaki fiyatları zorla indiren değil para politikasını doğru uygulayan ülkelerdir.</p>
<p><strong>Kâr toplum için faydalıdır</strong></p>
<p>Bir alışveriş ancak o alışverişten iki tarafın da fayda görmesi halinde gerçekleşebilir. Malın alıcısı, mala satıcının biçtiği değerden daha fazla değer biçtiği için talip olur. Girişimci, girdi fiyatlarına kendi katacağı değeri de eklediği zaman ondan kâr edebileceğini hesaplar ve bu yüzden girişimde bulunur. Yaptığı faaliyet sonrasında da kârı hedefler. Bu kâr sayesinde o malın tüketicisine ihtiyaç duyduğu ürünü sunar. Kâr edemediği takdirde üretim yapmaz, tüketici de bu yüzden kayıp yaşar. Ticari kâr, tasarrufların doğru kullanıldığının göstergesidir. Kâr eden işletmelerin çalışanları da kazanç elde eder. İşletme istikrarlı bir şekilde kâr ederek sermaye birikimini arttırır ve yüksek teknolojili yatırımlar yapacak kapasiteye ulaşır. Çalışanların marjinal verimliliği ve ücretleri de bundan olumlu olarak etkilenir. Kâr eden şirketler kazandıkları paralarla yeni yatırımlara girişirler. Bu da ekonomiyi büyütür, yeni istihdam imkânları sağlar.</p>
<p>Fiyat mekanizması bir ekonomi için çok önemlidir. Fiyatlar ekonomide neyin üretilmesi gerektiğiyle ilgili sinyallerdir. Bir nihai tüketim ürününün fiyatının artması üreticiye ondan daha fazla üretmesi için bir mesaj gönderir. Böylece o üründe oluşabilecek talep fazlası önlenmiş olur. Eğer artması gereken fiyata müdahale edilirse piyasada kıtlık oluşur. Piyasadaki tüm planlama fiyatlara göre yapılır. Fiyatların kendiliğinden oluşması engellenirse ekonomideki kaynak dağılımı bozulur. Dünya Bankasının 2020 yılında yayınladığı <em>Global Economic Prospects</em> raporundaki “Price Controls, Good Intentions, Bad Outcomes” makalesine göre, fiyat kontrolleri yatırımı ve girişimci aktiviteyi azaltmakta, rekabeti bastırmakta, verimliliği düşürmekte, karaborsa yaratmakta olduğu gibi enflasyonu önlemekte de faydasızdır.</p>
<p>Fiyat kontrolleri baskıcı rejimlerin alameti farikalarındandır. Ekonomiye müdahale edilen ülkelerde bireysel özgürlükler tehlike altındadır. Ekonomi, beşerî hayatın en önemli alanıdır. Tüccarın bir malı kaça alıp kaça satması gerektiğine müdahale eden bir devletin diğer özgürlüklere karışmamasını beklemek yanlıştır. Ekonomik özgürlük endeksinde üst sıralarda bulunan ülkelerin aynı zamanda en özgür ülkeler olması, devlet terörünün en korkunç örneklerinin yaşandığı ülkelerin ekonomilerinin de merkezi planlamayla idare edilmesi tesadüf değildir. Mises’e göre “sosyalist ülkelerin diktatörlükle yönetilmesi bir kazanın sonucu değildir”. Guenter Reimann, 1939 tarihli <em>The Vampire Economy</em> kitabında nasyonal sosyalist Almanya’da devletin ekonomik planlama ve fiyat kontrolleri ile özel mülkiyete saldırmasını ve bunların özgürlüklere ve ekonomiye verdiği zararı anlatıyor. Nazi Almanya’sında bir işletmenin bir malı nereden kaça alacağı, hangi çalışana ne kadar ücret vereceği, ürünü nereye kaça satacağı karmaşık kanunlarla belirleniyordu. İşletmelerde parti tarafından atanmış memurlar bulunuyor ve tüm faaliyetler bu memurların gözetim ve onayıyla gerçekleştiriliyordu. Küçücük muhasebe hatalarına hapse varacak kadar büyük cezalar veriliyordu.</p>
<p><strong>Fahiş fiyat yanlış bir kavramdır</strong></p>
<p>Fahiş fiyat anlamsız ve sübjektif bir tanımlamadır. Devlet milyonlarca işletmedeki girdilerin maliyetini hesaplayıp üzerine kanunun uygun gördüğü bir kâr marjı koyarak piyasadaki fiyatları belirleyemez. Ekonomik sorunlar bu şekilde çözülemez. Bu, piyasadaki regülasyon hastalığının ve maliyetlerin artmasına, kâr marjlarının düşmesine ve ekonominin küçülmesine sebep olur. Devletimiz inşallah Venezuela, Zimbabwe gibi ülkelerin gittiği yoldan değil de ekonomisi sağlam ülkelerin yolundan gitme kararı alır ve piyasayı kendi hâline bırakır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fahis-fiyat-sorunu/">Fahiş fiyat sorunu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kira Düzenlemesi ve Fiyat Kontrolleri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kira-duzenlemesi-ve-fiyat-kontrolleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 May 2022 03:59:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kira-duzenlemesi-ve-fiyat-kontrolleri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ludwig von Mises’e göre ekonomi insan eylemi ile ilgili bir disiplindir. İnsanın fıtratından kaynaklanan eylemler toplumdaki ekonomik süreçlerin belirleyicisidir. Bu eylemler ve eylemlerden doğan neticeler adeta doğa kanunu gibidir. Doğa kanunlarının insan eliyle değiştirilmesi imkânsızdır. İnsan fıtratını hiçe sayan ve ekonomik hayatı merkezî bir akılla yönetmeye çalışan ideolojiler istisnasız olarak sefalete ve otoriterliğe yol açmıştır. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kira-duzenlemesi-ve-fiyat-kontrolleri/">Kira Düzenlemesi ve Fiyat Kontrolleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ludwig von Mises’e göre ekonomi insan eylemi ile ilgili bir disiplindir. İnsanın fıtratından kaynaklanan eylemler toplumdaki ekonomik süreçlerin belirleyicisidir. Bu eylemler ve eylemlerden doğan neticeler adeta doğa kanunu gibidir. Doğa kanunlarının insan eliyle değiştirilmesi imkânsızdır. İnsan fıtratını hiçe sayan ve ekonomik hayatı merkezî bir akılla yönetmeye çalışan ideolojiler istisnasız olarak sefalete ve otoriterliğe yol açmıştır.</p>
<p>Geçen gün bir gazetenin ana sayfasında iki haber dikkatimi çekti. Haberlerin birincisinde Türkiye’deki konut stoğunun azaldığı yazıyordu. Bu haberin hemen yanı başında ise kiralara düzenleme getirileceğiyle ilgili bir haber vardı. Gazetenin editörü eğer yapılması planlanan kira düzenlemesinin yaratacağı probleme dikkat çekmek için bu iki haberi yan yana koyduysa kendisini kutluyorum.</p>
<p>Düzenlemede kiraların rayiç bedellerine oranlanarak belirleneceği söyleniyor. Fakat eğer bu düzenleme yapılır ve sıkı bir şekilde uygulanırsa uzun vadede amaçlananın tam tersi bir neticenin ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Kiralar kanun yoluyla sınırlandığında, konut inşaatları daha da azalır, ev sahipleri evlerini kiraya vermekte daha isteksiz davranır ve neticede konut açığı artar. Uzun vadede konut bekleme sıraları oluşur. Ya da kiralama işlemleri el altından ödenen ücretlerle yapılır hale gelir. Kira düzenlemesi uygulamalarının tarih boyunca neticesi hep aynı olmuştur. Günümüzde de kira bedellerinin kanun ile belirlendiği ülkelerde kiralık ev bulmak yıllar sürmektedir. Kira bedellerinin düşürülmesi için imarlı arsa üretmek, konut stoğunu artırmak, enflasyonu kontrol altına almak, tapu harç bedelleri, emlak vergisi, değerli konut vergisi gibi vergileri düşürmek ya da ortadan kaldırmak gerekir.</p>
<p>Kira düzenlemesi gibi fiyat kontrolleri de kamuoyunda çok taraftar bulan fikirlerdendir. Fakat fiyat kontrolleri yapıldığında kira düzenlemesi konusunda olduğu gibi amaçlananın tam tersi neticelerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Tarihteki fiyat kontrollerinin hepsi kıtlıkla sonuçlanmıştır. Tarihin bilinen ilk fiyat kontrollerinden birisi milattan sonra üçüncü yüzyılda Roma’da uygulanmıştır. İmparator Diocletianus, paradaki gümüş miktarının düşürülmesinin neticesinde oluşan büyük enflasyonu tavan fiyatlar koyarak engellemeye çalışmış, bine yakın malda uygulanan fiyat kontrolleri büyük bir kıtlığa sebep olmuştur. Fiyat kontrolleri yakın geçmişte Venezuela’da uygulanmıştır. Burada da kaçınılmaz son gerçekleşmiş ve kıtlık başlamıştır. En ciddi kontrol hangi üründe ise o üründeki kıtlık da daha fazla gerçekleşmiştir. Fiyatları zabıta ile kontrol etmek yerine para politikasını gözden geçirerek enflasyonu düşürmek gerekmektedir. Enflasyonu yaratan marketler değil devletlerdir.</p>
<p>Henry Hazlitt’e göre kötü bir ekonomist, sadece ilk göze çarpan şeyi görür, iyi bir ekonomist ise daha ötesine de bakar. Kötü bir ekonomist tasarlanan sürecin sadece doğrudan sonuçlarını görürken, iyi bir ekonomist uzun vadeli ve dolaylı sonuçlarına da bakar. Toplumdaki ekonomik okur yazarlık seviyesi çok düşük. Bu nedenle böyle popülist uygulamalar maalesef kamuoyundan destek görüyor. Kira düzenlemesi sıkı bir şekilde uygulanırsa olumsuz sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kira-duzenlemesi-ve-fiyat-kontrolleri/">Kira Düzenlemesi ve Fiyat Kontrolleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belediyelerin Ticari Faaliyetlerinin Sınırı Yok</title>
		<link>https://hurfikirler.com/belediyelerin-ticari-faaliyetlerinin-siniri-yok/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2021 03:14:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/belediyelerin-ticari-faaliyetlerinin-siniri-yok/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Spor salonu işleten bir arkadaşım bundan birkaç yıl önce epey yüksek bir yatırımla açtığı ikinci salonunu kapatmıştı. Kendisini gördüğümde “hayırdır” diye sordum. “Belediye bizim ilçede bedava hizmet veren on yedi tane salon açtı, çok etkiledi bizim işleri, mecburen kapattık” demişti. Bir ilçede belediyeye ait on yedi spor salonu. İnanılmaz bir sayı. “Ciddi misin” demiştim. İnternetten [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/belediyelerin-ticari-faaliyetlerinin-siniri-yok/">Belediyelerin Ticari Faaliyetlerinin Sınırı Yok</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Spor salonu işleten bir arkadaşım bundan birkaç yıl önce epey yüksek bir yatırımla açtığı ikinci salonunu kapatmıştı. Kendisini gördüğümde “hayırdır” diye sordum. “Belediye bizim ilçede bedava hizmet veren on yedi tane salon açtı, çok etkiledi bizim işleri, mecburen kapattık” demişti. Bir ilçede belediyeye ait on yedi spor salonu. İnanılmaz bir sayı. “Ciddi misin” demiştim. İnternetten açtım baktım, gerçekti. Bir Anadolu ilçesinin belediyesi irili ufaklı tam on yedi tane spor salonu işletiyordu.</p>
<p>Belediyeler günümüzde spor salonu, otel, lokanta, kafe, kreş, kurs, fırın, market, güvenlik şirketi, organizasyon şirketi, reklam ajansı, sigorta şirketi ve bunlar gibi çeşitli işletmeler kuruyor ve işletiyor. Son zamanlarda tarım sektörüne de girmeye niyetlendiler. Hamburgerci açan belediyemiz bile oldu. Devlet, doğası gereği tüm bu işleri özel sektöre göre daha yüksek maliyetlerle ve daha kalitesiz yapıyor. Bu maliyet belediyeye ait işletmelerden mal ve hizmet alan vatandaşa doğrudan olmasa da vergi mükelleflerine vergi olarak yansıtılıyor. İşin diğer bir kötü tarafı, bu hizmetlerden faydalanmayan kişiler de bu maliyetlere katlanmak zorunda kalıyor. Bir çarpıcı örnek vermek gerekirse, ülkemizdeki neredeyse tüm belediyelerde vatandaşa çeşitli alanlarda ücretsiz eğitimler veren devasa işletmeler var. Bu işletmeler astronomik bedellerle ihaleye çıkarak hizmet alıyor. Bazı vatandaşların ücretsiz biçki dikiş ya da bahçecilik kursuna gitmelerinin vergi mükelleflerine maliyeti yıllık olarak milyarlarca lirayı buluyor. Belediyeler bu şekilde işletmeler açarak sadece vergi mükelleflerinin sırtındaki yükü artırmakla kalmıyor, ayrıca risk alan, yatırım yapan, istihdam sağlayan, vergi ve sigorta ödeyen işletmelerin karşısına kâr zarar hesabı yapmak zorunda olmayan bir rakip olarak çıkıyorlar. Pek çok işletme belediyeler yüzünden bu şekilde zarar görüyor, hatta verdiğim örnekteki gibi iflas ediyor. Belediyelere ait ticari işletmeler kuşkusuz ki aynı zamanda hem arpalık vazifesi görüyor hem de yolsuzluk için imkân yaratıyor.</p>
<p>Belediyelerin son girişimi ise yemek siparişi web sitesi ve uygulaması üzerine. Lokanta esnafının benzer web siteleri ve uygulamalara yüksek komisyon verdiğini düşünen Ankara Büyükşehir Belediyesi, sıfır komisyonla aynı hizmeti vereceği söylenen Lezzet Ankara adında bir web sitesi ve akıllı cihaz uygulaması kuracakmış. Oldukça fantastik ama ciddi problemli bir fikir bu. Yemek siparişi uygulamaları, aldıkları komisyon karşılığında lokantalara birtakım hizmetler sunuyorlar. Sundukları en büyük hizmet işletmeleri internette görünür hale getirmek. Küçük lokantaların internette fark edilebilmeleri için kaliteli bir web sitesine sahip olmaları, web sitesi bakımı, görsel tasarım, seo faaliyetleri gibi işler için teknik personel istihdam etmeleri ya da dışarıdan hizmet almaları, sosyal medyada ve arama motorlarında bol bol reklam yapmaları lazım. Bunlar büyük bütçeler ve farklı beceriler gerektiriyor. Yemek siparişi uygulamaları bu maliyetleri küçük işletmelerin sırtından alıyor. Milyonlarca liralık reklamlar veriyor, binlerce personel istihdam ediyorlar. Hatta dileyen lokanta kurye bile çalıştırmadan paket servis yapabilme imkanına sahip oluyor. Bu hizmetlerin elbette bir bedeli var. Belediyenin bu hizmeti sıfır komisyonla vermeye talip olması, vergilerin piyasada hali hazırda verilmekte olan bir hizmet için gereksiz yere harcanması anlamına geliyor.</p>
<p>Yerel yönetimlerin ticari işletme açmalarının sonu maalesef yok gibi gözüküyor. Ankara Belediyesi’nin bu girişimi korkarım ki halktan gerekli tepkiyi almayacaktır. Diğer belediyelerin de bu işe girmesi, hatta bazı belediyelerin tekstil ürünleri gibi malların satıldığı pazar yeri web siteleri ve uygulamaları da kurmaya yeltenmesi hiç sürpriz olmayacaktır. Halkımız maalesef devletin ne kadar kötü ve müsrif bir işletmeci olduğunun bilincinde değil. Devletin bu gibi ticari faaliyetlerinin gerçek girişimcilere zarar vereceğini, uzun vadede Türkiye’de girişim hevesini baltalayacağını, hepimizi fakirleştireceğini ve vergileri artıracağını görebilecek ve bu konularda sebep sonuç ilişkisi kurabilecek kadar ekonomik okur yazarlığı ya da piyasa bilgisi de yok. Devlet esnafa gerçekten yardım etmek istiyorsa başta istihdam yükü olmak üzere vergileri düşürebilir. Yerel yönetimler de tabela vergisi, çevre temizlik vergisi gibi vergileri almayabilirler. Devletin esnafa yapacağı en büyük yardım bu olacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/belediyelerin-ticari-faaliyetlerinin-siniri-yok/">Belediyelerin Ticari Faaliyetlerinin Sınırı Yok</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asgari Ücret Uygulaması Kötüdür</title>
		<link>https://hurfikirler.com/asgari-ucret-uygulamasi-kotudur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2021 09:34:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/asgari-ucret-uygulamasi-kotudur/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tecrübesiz gençlerin iş bulma zorluğu konusunda asgari ücretin yarattığı problemlere de değinmek gerekiyor. Asgari ücret, devletin belirlediği tutardan daha az para ödeyerek işçi çalıştırmanın yasak haline gelmesidir. Oysa işçinin fiyatını belirleyen şey verimliliğidir. Eğer kanun yoluyla işçinin sağlayacağı verimden daha fazla bir ücret ödenmesini şart koşarsanız vasıfsız insanları ve tecrübesiz gençleri işsiz bırakırsınız. İşgücü piyasası [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asgari-ucret-uygulamasi-kotudur/">Asgari Ücret Uygulaması Kötüdür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tecrübesiz gençlerin iş bulma zorluğu konusunda asgari ücretin yarattığı problemlere de değinmek gerekiyor. Asgari ücret, devletin belirlediği tutardan daha az para ödeyerek işçi çalıştırmanın yasak haline gelmesidir. Oysa işçinin fiyatını belirleyen şey verimliliğidir. Eğer kanun yoluyla işçinin sağlayacağı verimden daha fazla bir ücret ödenmesini şart koşarsanız vasıfsız insanları ve tecrübesiz gençleri işsiz bırakırsınız. İşgücü piyasası da emtia piyasasına benzer. Bir malın fiyatına taban fiyat koyarsanız o mal daha az talep görecektir. İşgücü piyasasında asgari ücret uygulamasının benzer bir etkisi olacaktır. Son yıllarda ülkemizdeki ölçüsüz asgari ücret artışı pek çok kişiyi işsiz bırakmıştır.</p>
<p>Eğer asgari ücret uygulaması olmasaydı tecrübesiz gençler daha düşük ücretlerle iş bularak tecrübe edinme ve iş öğrenme imkânı bulabilirlerdi. Bu da onların ömür boyu bir baltaya sap olmadan yaşamalarının önüne geçerdi. Bu demek oluyor ki asgari ücret yüzünden işsiz kalan gençler aslında hayatlarının daha sonraki döneminde elde edebilecekleri yüksek gelirlerden de mahrum kalmaktadır. Türkiye’de asgari ücret çok yüksek. Dünyada kişi başına düşen milli gelire oranla en yüksek asgari ücretlerden birisi ülkemizde bulunuyor. Asgari ücretin yüksek olduğunu iddia ederken geçim hesabı yapmıyorum elbette. Asgari ücret bir ailenin geçimini sağlayabilecek bir ücret tabii ki değil. Adı üstünde asgari ücret. Yani en vasıfsız ve tecrübesiz çalışana verilecek olan ücret. İşletmeler Türkiye’deki yüksek asgari ücret sebebiyle tecrübesiz çalışanları işe almakta isteksiz davranıyorlar.</p>
<p>Bundan birkaç sene önce çok sevdiğimiz bir çalışanımız kendi işini kurmaya karar vermişti. Binasını tuttu, yatırımını yaptı sıra personel almaya geldi. Beni aradı. “Satış personeline kaç para vereceğiz” diye sordu. Ben de kendisine “sen satışta çalışmıyor muydun, kaç para alıyorsan onu vereceksin” demiştim. “Alırken az geliyordu da verirken çok geliyor” demişti. Ben de “aramıza hoş geldin” demiştim. Kısacası işler çoğu zaman dışarıdan gözüktüğü gibi olmayabiliyor. Düşük bir tutar gibi gözüken asgari ücret özellikle hizmet sektöründe çok büyük bir probleme dönüşebiliyor. Asgari ücret sebebiyle kapanan, hiç açılamayan işletmeler ve kaybolan işler var.</p>
<p>Asgari ücret işsizliğin en önemli sebeplerinden bir tanesidir. Çoğu araştırma, asgari ücret uygulamalarının başta gençler ve düşük vasıflı çalışanlarda olmak üzere istihdamı genel olarak düşürdüğünü göstermektedir. Bugün neredeyse tüm ülkelerde genç işsizlik oranı genel işsizlik oranının bir hayli üstündedir. Tecrübesiz gençlere bir iş ve bir gelecek sağlamanın yolu asgari ücret uygulamasının kaldırılmasıdır. Eğer asgari ücret uygulaması olmasaydı, yazının ilk bölümündeki tavsiyeme gerek kalmayacaktı. Şirketler tecrübesi olmayan gençlere daha düşük ücretlerle iş teklifleri yapabilecek, bu sayede gençler de düşük bir ücretle de olsa iş hayatına atılmış olacak ve tecrübe kazanmaya başlayabileceklerdi.</p>
<p>Asgari ücret hakkındaki bu görüşlerim de bazılarınca yadırganacaktır. Oysa insanların daha iyi koşullarda yaşamalarının ve daha yüksek gelir sahibi olmalarının yolu asgari ücret değildir. Ben tüm kesimleriyle daha zengin bir ülke hayal ediyor ve asgari ücret ve benzer uygulamaların bu yüzden sona ermesini, Türkiye’nin bir iş ve yatırım ülkesi olarak büyüyerek zenginleşmesini, yerli ve yabancı sermayeli yeni iş yerleri açılmasını, müteşebbis gençlerin kolaylıkla iş kurmasını, çalışanların şartlarının da bu zenginliğe paralel olarak iyileşmesini diliyorum. Ülkeler piyasaları özgürleştirdikleri ölçüde zenginleşirler. İsviçre, Danimarka, Singapur, Norveç, İzlanda gibi zengin ve ileri ülkelerde asgari ücret uygulaması yoktur ve bu ülkelerde işsizlik oranları yüzde 2-4 gibi çok düşük oranlardadır. Ücretleri artırmanın yolu, işgücünün verimliliğinin artırılmasıdır. Bu da kanunla değil, tasarruf, sermaye birikimi ve yatırımla mümkündür.</p>
<p>Benzer Yazılar:<br />
<strong><br />
</strong><a href="http://www.hurfikirler.com/gencler-size-bir-tavsiyem-var/"> <em>Gençler Size Bir Tavsiyem Var, Yenal Berzeg</em></a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asgari-ucret-uygulamasi-nicin-yanlis/">Asgari Ücret Uygulaması Niçin Yanlış, Atilla Yayla</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asgari-ucret-muammasi/">Asgari Ücret Muamması, Ahmet Uzun</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asgari-ucretin-dusundurdukleri/">Asgari Ücretin Düşündürdükleri, Buğra Kalkan</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ucret-nasil-belirlenmeli/">Ücret Nasıl Belirlenmeli, Melik Nazır Esirci</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/is-calisma-ve-kazanc/">İş, Çalışma ve Kazanç, Mehmet Ali İlkaya</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/asgari-ucret-uygulamasi-kotudur/">Asgari Ücret Uygulaması Kötüdür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençler Size Bir Tavsiyem Var</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gencler-size-bir-tavsiyem-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 May 2021 07:08:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gencler-size-bir-tavsiyem-var/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İş hayatının başındaki gençlere bir tavsiyem var. Mesai gözetmeden, gece gündüz demeden bol bol çalışın. İşyerindeki tüm görevlere talip olun. Angaryalara bile. Yıllar geçtikçe aslında patronunuz için değil, kendiniz için çalışıyor olduğunuzu göreceksiniz. İş hayatına bir hak mücadelesi olarak bakan, mesai saatlerini sayan kimsenin iş hayatında pek başarılı olduğunu görmedim. Aksine, özellikle gençliğinde gözünü budaktan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gencler-size-bir-tavsiyem-var/">Gençler Size Bir Tavsiyem Var</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İş hayatının başındaki gençlere bir tavsiyem var. Mesai gözetmeden, gece gündüz demeden bol bol çalışın. İşyerindeki tüm görevlere talip olun. Angaryalara bile. Yıllar geçtikçe aslında patronunuz için değil, kendiniz için çalışıyor olduğunuzu göreceksiniz. İş hayatına bir hak mücadelesi olarak bakan, mesai saatlerini sayan kimsenin iş hayatında pek başarılı olduğunu görmedim. Aksine, özellikle gençliğinde gözünü budaktan sakınmadan çalışan genç profesyonellerin otuzlu yaşlarından sonra çok daha iyi imkânlara sahip olduğunu yakın çevremden gözlemliyorum. Bu yüzden eğer böyle takıntılarınız varsa bu tip takıntılardan kurtulmanızı ve kendinizi işinize vererek bol bol çalışmanızı tavsiye ediyorum.</p>
<p>İş arayan fakat bulamayan ve ümidini kaybetmek üzere olan gençlere ise daha önemli bir tavsiyem var. Hemen gidin, becerileriniz ve kariyer hedefleriniz doğrultusunda çalışabileceğiniz bir işletmeye geçici bir süreyle de olsa ücretsiz çalışmak için başvurun. Gerekirse ve imkânınız elveriyorsa yol ve yemek parasını bile cebinizden ödeyin. Tecrübesiz gençler ilk dönemlerinde çalıştıkları şirketlere pek bir şey kazandırmazlar. Onları eğitmek şirketler için ayrı bir maliyettir. Bu eğitim aylar boyu sürer. Şirketler ilk aylarında kendilerine pek bir faydası olmayacak bu tecrübesiz gençleri işe alıp eğitmekte çok istekli davranmayabilirler. Bu sebeple tecrübesiz gençlerin hiçbir ücret talep etmeden beğendikleri bir işe talip olmaları kendilerine muhtemelen başka türlü ulaşamayacakları bir kariyer kapısı açacaktır. Sevgili gençler, sadece ücretsiz çalışmakla da kalmayın. Kendinizi gösterin. Gece demeden gündüz demeden çalışın. Aynı zamanda iş öğrenin. Elinizdeki iş bitince hemen yeni iş talep edin. İnsanların sırtındaki yükü alın. Vazgeçilemeyecek bir personel olduğunuzu gösterin. Bu şekilde kendi hayatınızı iyileştireceksiniz, bana güvenin. Örneğin yeni mezun genç bir mimarsınız. İş bulamıyorsunuz. İş bulamadığınız için tecrübe de edinemiyorsunuz. Başvurduğunuz tüm şirketler tecrübe istiyor. Yıllar geçtikçe tecrübesiz ve yaşını başını almış bir insana dönüşeceksiniz. Bu sarmaldan çıkmanın yolu nedir? Bir mimarlık şirketine gidip kendinizi göstermek için gece gündüz demeden ücretsiz çalışmak istediğinizi, sadece tecrübe kazanmayı ve iş öğrenmeyi amaçladığınızı söyleyin. Bu talebinizi dile getirdiğinizde nasıl tepkiler alırsınız? Bazı firmalar bunu prensip olarak kabul etmeyecek, ihtiyacımız yok diyeceklerdir. Bazıları ise sevinip zaten yeni eleman alacaklarını söyleyecek ve ücretsiz çalışacağınız dönemi sizi deneyecekleri ve yetiştirecekleri dönem olarak kabul edeceklerdir. En kötü ihtimal “bedava çalışacak bir enayi bulduk” diyerek sizi sömürmeyi düşünmeleri olacaktır. Bu sömürü durumunda bile iş öğrenecek, tecrübe kazanacaksınız. Tecrübesiz bir işsiz mimar olmak yerine tecrübeli bir işsiz mimar haline geleceksiniz. Hem bir işte çalışırken iş bulmak daha kolaydır. Başka şirketlere daha özgüvenle ve işi bilerek başvurabilirsiniz artık. Zaten kendinizi gösterebiliyorsanız şirket size mutlaka iş teklif edecektir. Eğer etmiyorsa muhtemelen yeteri kadar gayret edip kendinizi gösterememişsinizdir. Her halükârda bu hamle size başarılı bir kariyerin kapısını açacak bir hamle olabilir. Unutmayın ki bugün şirketlerin en üst düzey yöneticisi olan profesyoneller bile iş hayatlarına çok düşük, belki bazı kesimlerin sömürü diye adlandırdıkları ücretlerle başlamışlar, zaman içinde çalışarak ve kendilerini kanıtlayarak yükselmiş ve gelirlerini artırmışlardır.</p>
<p>Bu görüşlerim eminim ki okuyucuların bir kısmı tarafından yanlış anlaşılacak ve büyük tepki alacaktır. Keşke herkesin hayalindeki işi ve ücreti kolaylıkla bulabildiği bir dünyada olsaydık. Ben en yakınlarıma da aynı tavsiyeyi veriyorum. Hatta mezun olup iş bulamıyor durumda olmanıza da gerek yok. Eğer üniversitede öğrenciyseniz de eğitiminizle ilgili bir yer bulup ücretsiz çalışmayı talep edin. İşler olması gerektiği gibi giderse mezun olduğunuzda çalışmakta olduğunuz yerde işe başlayabilir, ya da tecrübeli bir mezun olarak daha dolu bir özgeçmiş sahibi olabilirsiniz. Üniversitedeyken bu yolu izleyen arkadaşlarımız olmuştu. Hepsi daha kolay iş buldular. Bugün yurtdışında bir üniversitede profesör olarak çalışan bir yakınım Türkiye’deki üniversite öğrenciliği sırasında bir ücret beklentisi olmadan çalışmaya başlayarak hayatı boyunca büyük başarıyla sürdüreceği sektöre adımını atmıştı. Eğer o gün ücretsiz çalışmaya talip olmasaydı kariyeri bambaşka bir şekilde gelişecekti, belki bu kadar başarılı olamayacaktı. Aslında eski nesiller iş öğrenmenin önemini daha iyi bilirdi. Gençler yaz aylarında tanıdık bir esnafın yanına verilir, eti senin kemiği benim denirdi. Önemli olan üç beş kuruş harçlık değil, gencin iş öğrenmesi, hayatı tanımasıydı.</p>
<p>Bir tanıdığım var. Oğlu üniversiteden yeni mezun olmuş ve özel sektörde bir işe başlamıştı. Birkaç ay sonra kendisini gördüğümde oğlunu sordum. İşten ayrıldığını söyledi. Sebebini merak ettim, iş yerinde tüm işleri kendisine yaptıran tecrübeli bir çalışan yüzünden ayrıldığını söyledi. Ben de “daha iyi ya ne güzel bütün işleri o yapmaya devam etseymiş hem iş öğrenir hem de vazgeçilmez personel olurmuş” demiştim. Kırk yıla yakın devlet memuriyeti geçmişi olan tanıdığıma pek mantıklı gelmemişti bu söylediklerim. Sanırım bazen aileler de iş hayatı hakkında gençlere doğru tavsiyeyi vermeyebiliyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gencler-size-bir-tavsiyem-var/">Gençler Size Bir Tavsiyem Var</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletin Büyümesini Kim Dizginleyecek?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devletin-buyumesini-kim-dizginleyecek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 May 2021 11:01:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/devletin-buyumesini-kim-dizginleyecek/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçen gün bir haber okudum. Avrupa’da yaşayan bir Türk’ün, Paris’teki Türkiye turizm ofisinin tam önünde arabasının lastiği patlıyor. Yardım istemek için turizm ofisine giriyor. Ofiste çalışan on Türk’ten dokuz tanesinin Fransızca bilmediğini görüyor. Haberin devamında konuyla ilgili TBMM’nin bir raporundan bahsediliyor ve raporda &#8220;Türkiye, yurt dışında müşavirler ordusuna sahiptir. Büyük bölümü ihtiyaç dışıdır ve yabancı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletin-buyumesini-kim-dizginleyecek/">Devletin Büyümesini Kim Dizginleyecek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen gün bir haber okudum. Avrupa’da yaşayan bir Türk’ün, Paris’teki Türkiye turizm ofisinin tam önünde arabasının lastiği patlıyor. Yardım istemek için turizm ofisine giriyor. Ofiste çalışan on Türk’ten dokuz tanesinin Fransızca bilmediğini görüyor. Haberin devamında konuyla ilgili TBMM’nin bir raporundan bahsediliyor ve raporda &#8220;Türkiye, yurt dışında müşavirler ordusuna sahiptir. Büyük bölümü ihtiyaç dışıdır ve yabancı dil bilmemektedir&#8221; denildiği yazıyor.</p>
<p>Bundan birkaç sene önce bir kamu kurumunda işim vardı. Gitmişken müdürü ziyaret edeyim dedim. Müdürün kaleminde oturup beklerken odaya bir memur girdi. Sohbet etmeye başladık. “Burada kırk memuruz ama taş çatlasa beş kişilik iş var” dedi. “Emekliliğim geldi aslında ama emekli olursam maaşım yarı yarıya düşecek. Burada çay bedava internet bedava neden emekli olayım” diye ekledi. Bu arada söz konusu kamu kurumunun vatana, millete pek bir faydası olmayan bir iş yaptığını da eklemeliyim. Yine birkaç sene önce medyaya yansımış olan bir haberi unutamıyorum. Bir kamu kurumunda çalışan şoförlerin baş şoför unvanlı amiri kendisine makam aracı ve şoför tahsis etmişti. Bu anlattığım olaylara benzer sayısız örnek verilebilir. Bir türlü bitirilemeyen makam aracı saltanatı, ikişer üçer maaş alan kamu görevlileri, şoförler, sekreterler, hiçbir işe yaramayan kamu kuruluşları, işe gitmeden maaş alan çalışanlar, belediyelerin ticarî işletmeler açarak holdinglere dönüşmesi gibi.</p>
<p><strong>Kararları Kim Veriyor?</strong></p>
<p>Benim bu konuyla ilgili olarak kafamı durmadan kurcalayan sorular var. Paris’te bir turizm ofisi açılmasına hangi politik süreç ile karar veriliyor? Burada bir turizm ofisinin gerekli olup olmadığını, eğer gerekliyse kaç kişi istihdam edilmesi gerektiğini kim belirliyor? Neden beş ya da yirmi değil de on kişi meselâ? Çalışanları kim seçiyor? Ya da ikinci örneğimde bahsettiğim kamu kurumunun ne iş yapacağına, burada kaç kişi çalışması gerektiğine kimin karar verdiğini, kurumun bağlı olduğu mevzuatın kim tarafından yazıldığını, hangi süreçlerin sonunda beş kişilik işi kırk kişinin yapar hâle geldiğini merak ediyorum. Acaba bu konulara o kurumlarda çalışan memurların maaşlarını ödeyen vergi mükellefleri mi karar veriyor? Yoksa giderek büyüyen, büyüdükçe önlenemez bir şekilde hâkimiyet alanını genişleten bürokrasi canavarı siyasî popülizmle el ele vererek mi bunu yaratıyor? Belki “vatandaşlar seçtikleri vekiller vasıtasıyla bütçeyi onaylıyor, yasaları yapıyor ve bu şekilde bu tarz kararlar temsili demokrasi ile alınmış olunuyor” diye düşünenler olacaktır. Bu görüşe pek katılamıyorum. Basına yansıyan bir olayda üst düzey kamu görevlilerinin bakanlara çok pahalı şahsî hediyeler aldığı ortaya çıkmış, bunun bir gelenek olduğu yolunda savunma yapılmıştı. Aklı başında hiçbir vatandaş kendisinden toplanan vergiyle Paris’te Fransızca bilmeyen memurlara maaş ödenmesini ya da bakanlara yüzbinlerce TL değerinde hediyeler alınmasını kabul etmez.</p>
<p>Bürokrasi göreve seçimle gelmez. Ülke yönetimiyle ilgili işler kötüye gittiğinde kimseye hesap verme zorunluluğu yoktur. Devamlı büyüme, hâkimiyet alanını genişletme eğilimindedir. Gereksiz ve karmakarışık mevzuatlar yazar. Devamlı değişen karmakarışık mevzuata sivil hayatın uyması da çoğu kez mümkün değildir. Durmadan artan mevzuat, yeni teşkilât ve memur ihtiyacı doğurur. Siyasetin de devletin büyümesine bir itirazı yok gibi durmaktadır. Hatta ülkemizde tüm işsizleri devlet memuru yapmak gibi ciddiyetten yoksun politikalar üreten muhalefet partileri bile vardır. Bugün maalesef devleti küçültmek siyasî arenada pek popüler bir söylem değildir. Tam tersi siyaset de harcama konusunda tüm gücüyle gaza basmakta, devlet harcamaları ve devlet memuru sayısı günden güne artmaktadır</p>
<p><strong>Kamu İstihdamının Zararı</strong></p>
<p>Devletin fazladan personel istihdam etmesinin bir zararı olmayacağını iddia edenler var. Bu iddianın sahipleri memurlara ödenen ücretlerin harcamayla yeniden ekonomiye döneceğini, bu yüzden bir kayıp olmadığını savunuyorlar. Bu görüş çok yanlış. Devlette istihdam edilen her ilave kişi özel sektörde birden fazla kişinin işini kaybetmesi anlamına geliyor. 2013 yılında IMF’in hazırladığı “Does Public Sector Employment Fully Crowd-Out Private Sector Employment?” adlı raporun referans gösterdiği başka bir araştırmada, kamu sektöründe yaratılan her 100 iş için 117 tane özel sektör işinin yok olduğu hesaplanmış.</p>
<p>Devletin harcamaları vergiyle finanse edilir. Devletin yaptığı her harcama özel sektörün yapacağı bir harcamadan, istihdamdan, yatırımdan ve en kötüsü de tasarruftan vazgeçilmesi demektir. Kaynakların verimli özel sektörden verimsiz kamusal alana kaydırılması anlamına gelir. Henry Hazlitt, <a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/tek-derste-iktisat/404504.html"><strong>Tek Derste İktisat</strong></a> kitabında devlet harcamalarının dolaylı etkilerini bir köprü inşaatını örnek vererek anlatır: “Köprü olayında iki görüş vardır. Bir tanesi köprü inşa edilmeden, diğeri tamamlandıktan sonra kendini gösterir. İlk görüş köprü inşaatının istihdam sağlayacağıdır. Diyelim ki, yılda 500 iş olanağı sağlayacak. Buradaki çıkarım bu iş olanaklarının aksi takdirde var olmayacağıdır. Bu, anında görülen etkidir. Eğer anlık etkiden ziyade ikincil sonuçlara bakacak olursak ve bu projeden doğrudan faydalananların dışında dolaylı yoldan faydalananları da göz önünde bulundurursak, farklı bir tabloyla karşılaşırız. Bu durum, köprü çalışanları için elbette daha fazla istihdam demektir. Ancak, köprü inşaatının masrafı vergiler yoluyla karşılanmaktadır. Köprü için harcanan her bir doları insanlar vergi olarak ödemektedir. Eğer köprünün maliyeti 10 milyon dolar olursa, bu vergi mükelleflerinin cebinden 10 milyon dolar çıkacağı anlamına gelmektedir. İhtiyaçlarını karşılamak için harcayacakları parayı artık vergi olarak ödemek zorunda kalacaklardır. Bu nedenle köprü projesiyle ortaya çıkan bir iş olanağı demek başka bir yerde başka bir iş olanağının yok olması demektir. Köprüde çalışan işçileri görebiliriz. Onları çalışırken izleyebiliriz. Devlet harcamalarının istihdam yarattığı görüşü kimileri için yeterince ikna edicidir. Ancak göremediğimiz başka şeyler vardır; onları göremeyiz çünkü ne yazık ki ortaya çıkmaları engellenmiştir. Bunlar, vergi mükelleflerinin ödediği 10 milyon dolar sebebiyle yok olan çalışma alanlarıdır. Yani, bu proje sebebiyle, iş alanlarında sapmalar meydana gelmiştir. Daha fazla köprü işçisi demek daha az tamirci, teknisyen, tekstilci, çiftçi demektir.”</p>
<p><strong>Ekonomik Yol – Politik Yol</strong></p>
<p>Murray Rothbard, “<a href="http://www.libertedownload.com/LD/arsiv/36/20-murray-n.-rothbard-devletin-anotomisi.pdf">Devletin Anatomisi</a>” adlı makalesinde Franz Oppenheimer’ın şu görüşlerinden alıntı yapar: Servet elde etmenin iki farklı yolu vardır. Bir tanesi üretim ve mübadele, yani ekonomik yol. Diğeri üretkenlik içermediği için daha kolay olan bir yol, başkasının ürettiği mal ve hizmetleri güç ve şiddet kullanarak ele geçirmek. Bu, Oppenheimer’in deyimiyle “politik yol”dur. Rothbard şöyle devam eder: “Zorlayıcı sömürücü araçlar doğal hukuka aykırıdır, asalaktır, çünkü üretimi artırmak yerine ondan eksiltir. Siyasi araçlar, üretimi, asalak ve yıkıcı bir birey veya gruba aktarır ve bu aktarma sadece üretenlerin sayısından azaltmakla kalmaz, aynı zamanda üreticilerin kendi asgari geçiminin ötesinde üretme güdüsünü de azaltır.” Bu görüş paralelinde siyaset, bürokrasi, devletle iş yapan “ahbap” (“crony”) iş adamları ve sosyal yardımlarla geçinenlerin politik yolu takip ettiğini söyleyebiliriz. Tabii ki devletin tüm harcamalarının ya da tüm istihdamının fuzuli görülmesi doğru olmaz. Devlet fonksiyonlarının gerekliliği ya da meşruiyeti konusunda farklı görüşler vardır. Ben kendimi minarşizm ile klasik liberalizm arasında görüyorum. Devletin iç-dış güvenlik ve adalet başta olmak üzere bazı sınırlı ama meşru faaliyetlerinin olduğunu, hatta iç güvenlik ve yargı fonksiyonlarının bile kısmen özel sektöre devredilebileceğini, devletin yapısı itibarı ile verimsiz ve hantal bir “gerekli kötülük” olduğunu, kontrol edilmediği takdirde kaçınılmaz olarak büyüyeceği ve aynı zamanda otoriterliğe yöneleceği için sınırlandırılması ve sivillerin kontrol ve denetimi altına alınması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Kamu Harcamalarını Dizginlemenin Zorlukları</strong></p>
<p>Peki vergi mükellefleri alın teriyle kazanıp ödedikleri vergilerin gereksiz işler için harcanmadığını nasıl denetleyecekler? Devletin sivillerin kontrolünün dışına çıkmasını nasıl engelleyecekler? Bu konuda büyük problemler var.</p>
<p>Birinci problem, insanların ekonomik okur yazarlığının yetersiz olması. Ortalama insan yüksek vergilerin, devletin büyümesinin ekonomiye zararlarının farkında değil. Örneğin vergilerin yüksekliğine itiraz eden bir kişi aynı zamanda devletin daha fazla memur alımı yapmasını talep edebiliyor. İnsanlar oturdukları sitede yapılan yüz liralık aidat zammı ya da gereksiz olduğunu düşündükleri ufacık bir harcama için gerektiğinde kavga çıkarıyorlar. Aynı tepkiyi hayatlarını çok daha yakından etkileyen devlet harcamaları söz konusu olduğunda göstermiyorlar. Aslında sitedeki malikler arasından seçilen yönetimi hükümete, bahçıvan, güvenlik görevlisi gibi çalışanları da memurlara benzetmek yanlış olmaz. Her ne kadar son dönemde makam araçları, birden fazla maaş alan memurlar gibi konulara eleştiriler dile getirilmeye başlandıysa da, bu eleştiriler devletin harcamalarının kontrol edilmesi bilincinden ziyade karşıt görüşlerin siyasî kavgası sebebiyle yapılıyor.</p>
<p>İkinci problem, işsizlerin ve geçimini sağlayamayanların devletten beklenti içinde olması ve bunun yarattığı siyasî baskı. Politikacılar daha çok kısa vade ile ilgileniyorlar. Vergi ve regülasyonlar konusunda reformlar yaparak serbest piyasanın önünü açmak ve işsizlere iş temin edilmesini sağlamak yerine kolay yoldan hiçbir işe yaramayan kişileri istihdam etme ya da sosyal yardım dağıtma yoluna gidiyorlar.</p>
<p>Üçüncü problem ise vergilerle geçinen nüfusun yüksekliği ve giderek artması. Bu aynı zamanda demokrasi için giderek büyüyen bir tehlike. Ludwig von Mises, <strong><a href="https://www.trendyol.com/liberte-yayinlari/burokrasi-ludwig-von-mises-p-86093902">Bürokrasi</a> </strong>kitabında bürokratın seçim hakkını sorgular ve bürokrat için şunları söyler: “O (bürokrat) garip bir pozisyondadır: Hem işverendir hem de çalışan. Ve çalışan olarak maddî çıkarı işveren olarak çıkarının üstündedir. Bürokrat seçmen olarak maaşına zam almayı bütçedeki dengeden daha fazla önemser.” Mises’e göre “Eğer seçmenlerin büyük bir bölümü devletin bordrosundaysa temsilî demokrasi varlığını sürdüremez. Eğer parlamentonun üyeleri kendilerini vergi mükelleflerinin vekili değil de hazineden maaş, destek, yardım ve diğer menfaatler temin edenlerin temsilcisi olarak görmeye başladılarsa demokrasinin sonu gelmiştir.” Ülkemizdeki memur statüsü bu ciddî tehlikeyi daha tuhaf hâle getiriyor. Bir kez memur olarak atanan kişi hayatının sonuna kadar yaşantısını memur olarak sürdürmeyi garanti altına alıyor. Bu da memurların sivil halktan farklı politik gündemleri olan, adeta ayrı bir sınıf olmasına yol açıyor. Bugün Türkiye’de memurlar ve sosyal yardımlarla geçinenlerin sayısı özel sektör çalışanlarından daha fazla. Daha özet bir şekilde anlatmak gerekirse, vergi yiyiciler vergi üretenlerden daha kalabalık. Seçmen kitlesinin de büyük kısmını oluşturuyorlar.</p>
<p><strong>Yeni Nesil Müteşebbis Olmayacak</strong></p>
<p>Devletin yüksek harcamalarının ekonomiye uzun vadede yapabileceği en büyük kötülük, yüksek vergiler sebebiyle müteşebbisliğin artık yeni nesiller tarafından iyi bir gelecek planı olarak görülmemeye başlanması olacaktır. Kimse ancak az bir bölümünün kendisine kaldığı bir gelir için o kadar risk almaz. Ekonomide kimin en çok parayı kazanacağını belirleyen temel faktör devlet olduğu için para kazanmanın en kolay ve etkili yolu siyasetten geçmektedir. Organize azınlıklar siyaseti ve dolayısıyla devleti ve ekonomiyi ellerine geçirmeyi hedeflemektedir. Bazı cemaatlerin bazı bakanlıkları ele geçirdiğine dair eleştiriler yapılmaktadır. Bu eleştirilerin eksik olduğunu düşünüyorum. Buradaki konu ekonomiktir ve bu cemaatler şirketleşmiştir. Mesele sadece cemaatler değil, hemşeri gruplarının, etnik ve mezhep gruplarının partileri, belediyeleri ve devleti ele geçirmeye çalışmasıdır. Bunun sebebi devletin ekonomide ana aktör oluşudur. Para kazanmanın en geçerli yolu bu olmaya devam ettikçe ülkenin ihtiyacı olan teşebbüs arzusu bitecektir. Büyük devlet teşebbüsü öldürür. Ondan sonra “peki vergiyi kim verecek” sorusuna cevap bulmak gerekecektir. Bugün Türkiye’deki küçük ve orta ölçekli işletmeler vergi ve sosyal güvenlik yükünün altında ezilmiş durumdadır. Kamu alacakları yapılandırmasına 7 milyon başvuru yapılmıştır. Bunların önemli bölümü işverenlerdir. Çok sayıda şirket teknik olarak iflas durumunda olan zombi şirketlerdir. Yüksek teknolojili yatırımların yapılması için tasarruf ve sermaye birikimi gerekmektedir. Bugün işverenlerde sermaye birikimi değil borç birikimi vardır. Servet edinmenin geçerli yolu “ekonomik yol” değil “politik yol”dur. Sosyal medyaya yansıyan ve itiraz edilmediği için doğru olduğunu düşündüğüm bazı bürokratların gelirleri, senede 15 milyon TL kâr eden bir şirkete %50 hisseyle ortak olan bir iş adamının geliri kadardır. Bu tabloya bakan aklı başında bir genç, risk almak yerine devlete kapağı atmayı daha akıllıca bulacaktır.</p>
<p>Devletin büyümesi sadece ekonomi açısından değil özgürlükler açısından da kötüdür. Friedrich von Hayek <a href="https://www.liberte.com.tr/kolelik-yolu"><strong>Kölelik Yolu</strong></a> kitabında planlı ekonominin, büyük devletin, sosyalizmin kaçınılmaz olarak otoriterliğe dönüşeceğini anlatmıştır. Günümüzde en özgür toplumlar devlet gücünün çeşitli yöntemlerle sınırlandırıldığı toplumlardır. Devlet büyük olduğu ölçüde sadece ekonomiye zarar vermez, aynı zamanda özgürlükleri de azaltır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletin-buyumesini-kim-dizginleyecek/">Devletin Büyümesini Kim Dizginleyecek?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kamu Alacakları Yapılandırılmalı mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kamu-alacaklari-yapilandirilmali-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 07:30:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kamu-alacaklari-yapilandirilmali-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilindiği gibi 2020 yılının son aylarında çıkan bir kanunla kamu alacaklarında yeniden yapılandırmaya gidilmesine ve 2021 Ocak ayının sonunda yapılandırma taksitlerinin ödenmeye başlanmasına karar verildi. Bundan önce en son 2018 yılında bir yapılandırma kanunu çıkmış, tüm yapılandırma kanunlarında olduğu gibi bunun son olduğu konusunda da bir uyarı yapılmıştı. Fakat 2019 yılının son çeyreğinden itibaren başlatılan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kamu-alacaklari-yapilandirilmali-mi/">Kamu Alacakları Yapılandırılmalı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilindiği gibi 2020 yılının son aylarında çıkan bir kanunla kamu alacaklarında yeniden yapılandırmaya gidilmesine ve 2021 Ocak ayının sonunda yapılandırma taksitlerinin ödenmeye başlanmasına karar verildi. Bundan önce en son 2018 yılında bir yapılandırma kanunu çıkmış, tüm yapılandırma kanunlarında olduğu gibi bunun son olduğu konusunda da bir uyarı yapılmıştı. Fakat 2019 yılının son çeyreğinden itibaren başlatılan e-haciz yağmurundan pek bir sonuç alınamadığı görülmüş olsa gerek, piyasadan gelen yoğun beklenti ve talepler de değerlendirilerek tekrar yapılandırma yoluna gidildi.</p>
<p>Kamu alacaklarının yapılandırılması önemli bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkmış olsa da kamuoyunda yapılandırma kanununa muhalif görüşler de var. Yapılandırma karşıtlarının en çok dile getirdiği argümanlardan birisi, işletmelerin “nasıl olsa yapılandırma çıkar” beklentisiyle, lehlerine bir fon yaratmak adına vergi ve sigortalarını kastî olarak ödemeyerek durumu istismar ettikleri düşüncesi. Bu argümanın gerçeklere büyük ölçüde aykırı olduğunu düşünüyorum. Bir işletme sahibi, eğer aklıyla ilgili sorunu yoksa, bilerek vergi ve sigorta borcu biriktirmez. Vergi ve sigorta borcu olan işletme, SGK teşviklerinden, borçsuzluk indiriminden faydalanamaz. Borcuna faiz ve gecikme zammı işler. Hesabına e-haciz konulur. Bu sebeplerden dolayı bankalarla kredi ilişkisi kuramaz hâle gelir, ticarî itibarı bozulur. Yapılandırma kanunu çıktığında da hem cari vergi ve sigortayı hem de yapılandırma taksidini bir arada ödemek zorunda kalır. İşin neticesinde borcunu ödeyemezse, borç evladına miras kalır. Dolayısıyla vergi ve sigorta borcu olan işletmeler, bunu tercih ettikleri için değil, vergi ve sigortalarını ödeyemedikleri için borçludurlar. Şu iddiayı çok duymuşumdur: “benim bir tanıdığım var, nasıl olsa yapılandırma çıkacak diye vergi borcunu ödemiyormuş”. Bu tarz iddialar gülünç olmakla birlikte daha çok yiğitliğe toz kondurmama çabasıdır.</p>
<p>Yapılandırma karşıtı bir başka argüman da borçlarını günü gününe ödeyen işletmelere haksızlık yapılıyor olması düşüncesi. Bu argüman da çok doğru değil. Borçsuz işletmelerin faydalandıkları teşvikler, borçsuzluk indirimleri, gecikme cezasıyla karşı karşıya kalmamaları zaten borçlu şirketlere karşı onları avantajlı duruma getiriyor. Borçlarını zamanında ödemenin faydalarını zaten görüyorlar.</p>
<p>Bir başka argümana göre ise vergi ve sigortalarını ödeyemeyen şirketlerin zaten iflas etmesi gereken, sadece devlete değil, piyasaya ve çalışanlarına olan yükümlülüklerini de aksatan ‘zombi’ şirketler oldukları, dolayısıyla devletin bu şirketlerin yaşamasına izin vermemesi gerektiği yolundaki itirazlar. Muhakkak ki piyasada mal ya da hizmet tedarikçiliği yapılmaması ya da çok zorda kalmadıkça çalışılmaması gereken işletmeler var. Fakat devlete borçlu olan işletmelerin hepsinin kaçınılmaz olarak ödeme ahlâkı bozuk firma olarak değerlendirilmesi büyük yanlış olur. İşletmeler farklı sebeplerden dolayı vergi ve sigorta borcu sahibi olabiliyorlar. İşletmeler büyüyen bir çocuk gibidir. Aynen bir çocuğun büyümesi gibi önce oturmayı öğrenir, emekler, ayağa kalkar, düşer, tekrar kalkar, önce yürümeye sonra da koşmaya başlar. Tüm bu süreçlerde büyük maceralar yaşanır. Sonradan çok başarılı olmuş pek çok işletme ilk yıllarındaki yapılanma dönemi zorluklarını yaşadıktan sonra büyüyor. Bu şirketlerin vergi borcu var diye yaşamasını engellemek ekonomiye büyük zarar verir. Ayrıca bir şirketin ekonomiye katkısı ödediği vergilerin çok ötesindedir. Vergi ve sigorta borcu olan tüm şirketleri ‘zombi şirket’ kategorisine sokar ve bunların hepsini kapatırsak en büyük problemi bu şirketlerde çalışan kişiler yaşar.</p>
<p>İşin bir dramatik boyutundan da bahsetmek lâzım. Bir hevesle girişim yapan, işleri çeşitli sebeplerle istediği gibi gitmeyen müteşebbisler var. Belli bir süre sonra ya işlerini kapayarak ya da zararına devrederek işverenlik hayatından çıkıyorlar. Ellerinde avuçlarında ne varsa kaybediyorlar. Bu kişilerin çoğunun uykularını kaçıracak kadar vergi sigorta borcu birikmiş oluyor. Bu borcu bitirme ümidi olmadığı için hayatı boyunca bir banka hesabı olmadan, üzerine bir taşınmaz almadan yaşayan, öldüğü zaman evladına tek vasiyeti olarak reddi miras yapması gerektiğine dair bir öğüt bırakmayı düşünen kişiler tanıyorum. Rahmetli Gazanfer Özcan, tiyatrosunda birikmiş vergi ve sigorta borçları sebebiyle tiyatrosunu kapadıktan sonra televizyon dizilerinde oynayarak devlete olan borcunu ödemeye çalışıyordu. Bu çaba içinde yaşayıp giderken hayatını kaybetti. Basından öğrenebildiğimiz kadarıyla ailesi reddi miras yapmak zorunda kaldı. Bu tür durumlara düşmüş kişiler için de bir yapılandırma imkânı tanınmasını istemek bir vicdani gerekliliktir.</p>
<p>Kamu alacaklarının yapılandırılması, mevcut koşullar içinde pek çok açıdan doğru bir uygulamadır. Devlet birikmiş alacaklarını tahsil etme imkânı buluyor. Borçlu işletmeler de borçlarını ödeyip kurtulmak için bir umuda sahip oluyorlar. Banka hesaplarındaki e-hacizlerin kalkması, işletmeler ve ortaklarının bu açıdan sicillerinin düzelmesinin ve ticaret hayatlarının bir nebze de olsa normale girmesinin yolunu açıyor.</p>
<p>Yapılandırma gerekli olmakla birlikte, son çıkan kanunun zamanlaması ve detayları hakkında eleştirilmesi gereken çok şey var. Covid-19 pandemisi ekonomilerin üzerinden silindir gibi geçmeye devam ediyor. İşletmeler kira, maaş, kredi, vergi, sigorta vb. ödemelerini yapmakta zorlanıyorlar. Özellikle perakende ve hizmet sektörü hâlen çok düşük kapasiteyle çalışıyor. Belki de yeni yasakların eli kulağında. Pandemi bitse dahi, bu defa yara sarma dönemi başlayacak. Birikmiş kiralar, ertelenmiş kredi taksitleri ödenecek. Vergi ve sigorta borcu olan işletmelerin tüm bu sorunları dururken ve pek çok konuda desteğe ihtiyaçları varken yapılandırma taksitlerinin Ocak ayında başlatılması çok yanlıştı. İlk taksit ödemesi Şubat ayına ertelendi. Fakat Şubat ayında hâlen kapalı olan pek çok işletme ödemesini yapamadı ve yapılandırmaları daha ilk aydan bozuldu. Ocak ayında ertelenen taksit ise ödeme planının sonuna değil, Mart ayına ertelendi. Yani Mart ayı sonunda iki taksit birden ödenmesi bekleniyor. Pandeminin olumsuz etkilerini bir süre daha yaşayacağı kesin olan işletmelerin bu taksitleri ödeyebilmelerini beklemek aşırı iyimser bir beklenti. Pandemi koşullarında, şimdiye kadarki kanunlardan çok daha uzun vadeli, 2021 yılının ödemesiz geçtiği bir plan tasarlanmalıydı. Büyük ihtimalle böyle düşünülmediği için yapılandırma başarısızlığa uğrayacak. Bu durumda en geç bir sene içinde yeni bir yapılandırma kanunu çıkarılması sürpriz olmayacaktır.</p>
<p>Üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken önemli bir husus daha var. Neden bunca işletme vergi yükü altında eziliyor? Neden neredeyse iki senede bir çıkan yapılandırma kanunlarına yüz binlerce işletme başvurmak zorunda kalıyor? Burada bir yanlış var diye durup düşünmek gerekiyor.</p>
<p>Türkiye’de tasarruf az. Dolayısıyla sermaye yok, kredi olanaklarına ulaşmak zor. Ticarete atılan müteşebbisler bunu büyük ölçüde kısa vadeli borç ile gerçekleştiriyor. İlk senelerde bir taraftan sektörde bir pazar payı elde edilmeye, diğer taraftan yatırım maliyetinden kaynaklanan borçlar ödenmeye çalışılırken vergi ve sigorta borcu oluşmaya başlıyor. Yüksek gecikme zamları ve faizleriyle bu borç kısa zamanda büyüyor. Özellikle yeni kurulmuş şirketlere ilk yıllarında bazı vergi avantajları tanınması bu bakımdan faydalı olurdu. Tabi vergi ve sigorta borcu sadece yeni işletmelerde gözükmüyor. Zaman zaman çok köklü işletmeler de çeşitli sebeplerden dolayı borçlanabiliyorlar. Son yıllarda pek çok siyasî ve uluslararası kriz yaşayan ülkemizde bu krizlerin ekonomiye etkisini unutmamak lazım. Komşu ülkelerdeki savaş, darbe girişimi, paramızın büyük değer kaybetmesi ve son olarak pandemi gibi faktörler de bazı sektörlerdeki işletmeleri şüphesiz olumsuz etkiledi. Borçların bir kısmı bu gibi krizlerin yansımasından dolayı oluştu.</p>
<p>Kamu alacaklarının yapılandırılması ile ilgili bir yazıda ülkemizdeki vergi yükünün yüksekliğinden bahsetmemek eksiklik olur. Başta istihdam maliyeti olmak üzere tüm vergilerin düşürülmesinin ekonomiye büyük faydası olacaktır. Vergiler düşürülürse işletmeler daha sağlıklı, daha borçsuz bir şekilde faaliyetlerine devam edecek, yeni yatırım ve istihdam yapabileceklerdir. Ülkemizin refaha kavuşmasının yolu, özel sektör tarafından yeni işyerlerinin açılması, yatırımlar yapılıp mal ve hizmet üretiminin artırılmasıdır. Ekonomiden vergi olarak alınan her kuruş, kaynakların verimli bir alandan verimsiz bir alana aktarılması anlamına gelmektedir. Yüksek vergiler, girişim iştahını azaltmakta, işletmelerin borç içinde olması iş kurmak isteyen girişimci adaylarının önünde kötü örnek oluşturmaktadır. İşletmelerin önemli bir kısmının vergi borcunun olması bir ekonomi için olabilecek en kötü şeylerden birisidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kamu-alacaklari-yapilandirilmali-mi/">Kamu Alacakları Yapılandırılmalı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zincir Marketler Enflasyonun mu Yoksa Ucuzluğun mu Sebebi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zincir-marketler-enflasyonun-mu-yoksa-ucuzlugun-mu-sebebi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2021 04:26:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/zincir-marketler-enflasyonun-mu-yoksa-ucuzlugun-mu-sebebi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gıda ve temizlik malzemesi fiyatlarında son aylarda görülen artış kamuoyunu son birkaç haftadır epeyce meşgul etti. Ayçiçek yağı fiyatlarındaki yüksek artış oranı bu konuda sembol hâline geldi. Kamuoyunda genel olarak fiyatlardaki artışın sorumlusu olarak marketler görüldü. Oysa, ayçiçek yağı örneğinden gidersek, fiyat artışının sebebi, yükselen kur ve dünya piyasasında ayçiçek yağı fiyatının artması. Hatta ayçiçek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zincir-marketler-enflasyonun-mu-yoksa-ucuzlugun-mu-sebebi/">Zincir Marketler Enflasyonun mu Yoksa Ucuzluğun mu Sebebi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gıda ve temizlik malzemesi fiyatlarında son aylarda görülen artış kamuoyunu son birkaç haftadır epeyce meşgul etti. Ayçiçek yağı fiyatlarındaki yüksek artış oranı bu konuda sembol hâline geldi. Kamuoyunda genel olarak fiyatlardaki artışın sorumlusu olarak marketler görüldü. Oysa, ayçiçek yağı örneğinden gidersek, fiyat artışının sebebi, yükselen kur ve dünya piyasasında ayçiçek yağı fiyatının artması. Hatta ayçiçek yağındaki aşırı artış sebebiyle bu üründeki perakende kâr oranı eskiye göre daha düşük. Yani marketlerin bu konuda herhangi bir günahı yok.</p>
<p>Hükümet ise, fiyat artışları konusunda suçu marketlerde bulanlarla aynı kanaatte olacak ki, market fiyatları denetlenmeye ve alım satım fiyatları arasındaki “fahiş farklar” için cezalar kesilmeye başlandı. Bundan iki sene önce de benzer bir şekilde soğan fiyatlarındaki artış sebebiyle marketlerde fiyat kontrol ve cezaları, iki kamyonu doldurmayacak kadar soğanın bulunduğu depoya baskın gibi akıl almaz tedbirler alınmaya çalışılmıştı.<img decoding="async" class="size-medium wp-image-33159 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2021/02/market-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" /></p>
<p>Hangi fiyatın “fahiş” olduğunun yetkililerce nasıl belirlendiği ciddî bir soru. Piyasa, müdahale edilmediğinde tüm ürünleri tüketiciye en ucuz şekilde ulaştıran bir mekanizma. Fiyatları mevzuatla ya da bir bürokratın kanaatine göre belirlemek pek mümkün değil. İşletmeci, bürokratın bilgi sahibi olmadığı çok sayıdaki faktöre göre fiyatlarını belirler. Fiyatların artışını devlet denetimiyle ceza keserek önlemek yüzyıllardır ülke yönetimlerince denenen ve neticede karaborsa ve kıtlık yaratan bir uygulamadır. Fiyatlarla bu şekilde kavga etmenin sonucunu en taze örnek olarak Venezuela’da görebiliyoruz. Yumurta, süt, bebek maması gibi ürünlerin fiyatlarıyla edilen mücadele sebebiyle bu ürünler Venezuela’da artık marketlerin raflarında bulunamıyor. Ancak karaborsadan temin edilebiliyor.</p>
<p>Yükselen fiyatlar tartışması henüz tazeyken gündeme yeni bir yasa taslağıyla ilgili haberler düştü. Bu yasa taslağına göre AVM’lerin ve zincir marketlerin faaliyetlerine kısıtlamalar getirilmesi hedefleniyor. Bunun sebebi de zincir marketlerin tedarikteki avantajları sayesinde bakkalların ve yerel esnafın bu zincirlerle rekabet edemeyişi. Bu doğrultuda, bakkalların 200 metre yakınında zincir market şubesi açılmaması, zincir marketlerin her 20 metrekare için bir otopark bulundurması, aynı caddede bir tüzel kişiliğe ait sadece tek market şubesinin olabilmesi, zincir marketlerin sigara, elektronik ve mobilya gibi ürünler satamaması gibi önlemlerin yer aldığı taslak yasalaşırsa zincir marketlerin faaliyetlerine ciddî bir sınırlama getirilmiş olacak. Bundan en büyük zararı tüketicinin göreceği açık. Yıllardır tüketiciye mal çeşitliliği ve ucuzluk sağlayan pek çok zincir market şubesi kapanmak zorunda kalacak. Uzun zamandır şehir merkezlerinde hizmet veren ve yasa taslağındaki fiziki koşulları sağlamayan çok sayıda zincir market şubesi var. Bunların kapanması tüketicilerin bu marketlerdeki mal çeşitliliğine ve ucuzluğa ulaşımını engelleyeceği gibi binlerce insanı da işsiz bırakacak. Zincir marketleri haksız rekabet iddiasıyla engellemek aslında devlet eliyle rekabeti yok etmek ve vatandaşı daha yüksek fiyatlı ürünlere mahkûm etmek anlamına geliyor. Zincir marketleri engellemek bunun yanında pek çok üreticinin de tüketiciye ulaşmasını engellemeye yol açacak. Örneğin yerel zincir marketlerde satılan elektronik ürünlerin ya da oyuncakların belki de o marketin müşteri kitlesine ulaşmak için başka bir kanal bulma imkânları olmayacak.</p>
<p>Hemen hemen aynı dönemde kamuoyunu meşgul etmeye başlayan bu iki görüş aslında birbiriyle epey çelişiyor. İşin garibi, çoğu zaman aynı kişiler zincir marketlerin hem yüksek fiyata mal sattığını hem de düşük fiyatları sebebiyle haksız rekabet yarattıklarını iddia edebiliyorlar. Bu enteresan kafa karışıklığının sebebi, Türkiye’de çok eskiden beri yapılagelen serbest piyasa karşıtı propaganda sebebiyle beyni yıkanmış bir şekilde piyasaya olan güvensizlik. Oktay Yenal’ın biyografi  alanında <em><strong>Tiz Perdeden Gümbür Gümbür</strong></em> başlılı kitabındaki kısa bir bölüme değinmeden geçemeyeceğim. Milton Friedman Türkiye ziyaretinde iki tane iktisat mezunu DPT çalışanına burs vermek istiyor. Yenal, Friedman’ın bunlarla gerçekleştirdiği mülakattan sonra şaşkınlıkla “Oktay, bu kadar saçma sapan fikirleri bunlar nereden öğrenmiş” diye sorduğunu, Yenal “öğrenciler sıkıntıyla büyüdükleri için ellerine ne geçerse onu okuyorlar” diye cevap verdiğinde “yok, bu kadar saçmalık hiçbir kitapta yoktur” dediğini anlatıyor. Ben tahmin edebildiğimi düşünüyorum o saçma fikirleri.</p>
<p>Son bir iki günde gündeme gelen başka bir habere göre, kafa karışıklığı burada da bitmiyor. Fiyat artışlarıyla mücadele etmek için yine tanzim satışların başlatılması planlanıyor. Bu da ciddî bir çelişki. Bir taraftan zincir marketler ucuz fiyat iddiasıyla engellenmeye çalışılırken, belediyeler eliyle ucuz perakende işletmeciliği yapılması isteniyor.</p>
<p>Çok uluslu zincir marketlerin Türkiye’ye yatırım yapmaya başladığı doksanlı yılların başlarında aslında benzer tartışmalar vardı. Süpermarket zincirlerinin yerel esnafı bitireceği o zamanlarda da iddia ediliyordu. Fakat böyle olmadı. Hatta yıllar içinde yerli sermayeli dev ulusal zincirler kurularak bu çok uluslu zincirlerin karşısına büyük rakipler olarak çıktılar. Şimdi de dünyaya açılıyorlar. Bunun yanında daha küçük yerel market zincirleri de kendilerine piyasada yer buldular. Geçtiğimiz senelerde çok uluslu zincir marketler pek çok büyük şubelerini kapatmışlardı. Bu, yerli zincirlerin onlara karşı kazandığı bir zaferin göstergesiydi.</p>
<p>Joseph Schumpeter, “yaratıcı yıkım (creative destruction)” diye adlandırdığı süreci serbest piyasanın dinamiği şeklinde tanımlar. Yeni üretim, dağıtım, satış, organizasyon teknikleri her gün geliştirilmeye devam edecektir. Bunların regülasyonlarla engellenerek eski tarz metotların kanun gücüyle devam etmesini sağlamak ekonomiye zarar verir. Ben bir küçük işletme taraftarı olarak esnafın zarar görmesini hiç istemiyorum. Fakat devletin piyasada bu şekilde düzenleyici olmasını çok daha tehlikeli buluyorum. Küçük esnaf serbest piyasa koşullarında kendisine bir yasal ayrımcılık yapılmadan var olmayı becerebilecek şekilde yenilikçi olmalıdır. Belki dropshipping (direkt nakliye) benzeri internet üzerinden satış yapan işletmelere dönüşmek bu işletmelerin geleceği olabilir. Ya da küçük yerel zincirler hâline gelebilmiş markaların yolundan giderek tedarik konusundaki dezavantajlarını daha düşük idarî masrafları sayesinde kapatabilirler. Kendilerine avantaj sağlayacak bir mevzuatın arkasına sığınmaları yanlıştır. Devlete düşen de rekabeti önlemek yerine rekabetin önünü açacak, market açılmasını kolaylaştıracak önlemler almak ve işletmelerin üzerindeki vergi yükünü azaltmak olmalıdır.</p>
<p>Ticaret hayatındaki regülasyonlar çıkar gruplarının talepleri sebebiyle düzenlenebiliyor. Bunu UBER meselesinden de çok iyi biliyoruz. Yarın, devlet, AVM’lerdeki esnaf için de internette yapılan satışlara müdahale etmek isteyebilir. AVM esnafı kira veriyor diye haksız rekabet olduğuna kanaat getirerek internet satış sitelerine asgari fiyat sınırı koyabilir. Devletin bu şekilde düzenleyiciliğe soyunması kesinlikle yanlıştır. Ticaret hayatı devamlı olarak yeni yöntemlerle gelişecektir. Devletin buna yetişmesi mümkün değildir. Serbest piyasa, bir ürünün tüketiciye en ucuz şekilde ulaşmasının en iyi yoludur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zincir-marketler-enflasyonun-mu-yoksa-ucuzlugun-mu-sebebi/">Zincir Marketler Enflasyonun mu Yoksa Ucuzluğun mu Sebebi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Regülasyonları Azaltmadan Üretim Ekonomisine Geçilemez</title>
		<link>https://hurfikirler.com/regulasyonlari-azaltmadan-uretim-ekonomisine-gecilemez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yenal Berzeg]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Dec 2020 08:36:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/regulasyonlari-azaltmadan-uretim-ekonomisine-gecilemez/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde sıkça kullanıldığını fark ettiğim bir kavram var. Üretim ekonomisi. Sanırım bu kavramdan çoğunluğun anladığı şey, bol mal ve hizmet üreten, istihdam yaratan dinamik bir ekonomiye sahip olmak. Ekonomi yetkililerimizin, güvenilir limanlar arayan yatırımcıları, küresel markaları Türkiye’ye davet eden açıklamaları çok güzel. Fakat Türkiye üretim ekonomisi için uygun bir habitat sunuyor mu acaba? The [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/regulasyonlari-azaltmadan-uretim-ekonomisine-gecilemez/">Regülasyonları Azaltmadan Üretim Ekonomisine Geçilemez</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde sıkça kullanıldığını fark ettiğim bir kavram var. Üretim ekonomisi. Sanırım bu kavramdan çoğunluğun anladığı şey, bol mal ve hizmet üreten, istihdam yaratan dinamik bir ekonomiye sahip olmak. Ekonomi yetkililerimizin, güvenilir limanlar arayan yatırımcıları, küresel markaları Türkiye’ye davet eden açıklamaları çok güzel. Fakat Türkiye üretim ekonomisi için uygun bir habitat sunuyor mu acaba?</p>
<p>The Heritage Foundation’ın 2020 yılındaki ekonomik özgürlük endeksine göre Türkiye 180 ülke arasında 71. sırada. Cato Institute’un 2018 yılındaki insanî özgürlük endeksine göre ise 162 ülke arasında 95. sırada. Eski doğu bloku ülkesi olan bölgemiz ülkelerinden Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, Arnavutluk gibi ülkeler bu sıralamalarda üzerimizdeler. Bu komşularımız, dünyadaki en zengin ülkelerin, ekonomik özgürlük sıralamalarının en tepesindeki ülkeler olduğunu iyi analiz edebiliyorlar olsa gerek ki, eski kötü alışkanlıklarını bıraka<img decoding="async" class="size-medium wp-image-25490 alignright" src="http://www.hurfikirler.com/wp-content/uploads/2020/12/YenalBerzeg_9Aralık2020-300x156.jpg" alt="" width="300" height="156" />rak, girişimcilere iyi bir iş yapma ortamı sunmaya çalışıyorlar. Bugün Bulgaristan’da kurumlar vergisi oranı % 10, gelir vergisi sabit oranda % 10. Romanya’da kurumlar vergisi oranı % 16, gelir vergisi sabit oranda % 10. Arnavutluk’ta kurumlar vergisi oranı % 15, gelir vergisi oranı sabit oranda % 15. Karadağ’da kurumlar vergisi oranı % 9, gelir vergisi oranının ise en yüksek dilimi % 11. Bu ülkeler zenginliğe ulaşmak yolunda çok yolları olduğunu bildikleri için en akıllıca politikayı izleyerek şirketlere iş yapılması en kolay ortamları sunmaya çalışıyorlar. Türkiye’de kurumlar vergisinin % 22, gelir vergisinin en yüksek diliminin oranının % 35 olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin şirketlere bu ülkelere göre astronomik bir vergi yükü  sunduğunu söyleyebiliriz. Zaten pek çok yerli şirket bu ülkelere kaçıyor. Ekonomik özgürlük endekslerinde vergi yükü çok önemli bir faktör olmakla birlikte tek faktör değil. Bu yazının konusu da vergi yükü değil. En az vergi yükü kadar problemli olan, şirketlere ve halkımıza çok yüksek ama ölçülmesi çok kolay olmayan maliyetler getiren, adeta gizli bir vergi niteliği taşıyan aşırı regüle etme hastalığı, bu yazının konusu.</p>
<p>Aşırı regülasyon aslında dünyadaki tüm ekonomilerin güncel problemi. Trump, ABD’de başkanlığa ilk geldiğinde her yeni regülasyon için iki tane eski regülasyonun kaldırılması hedefini bildirmişti. Regülasyonlar dünyanın her yerinde yeni bir işletme açmanın ya da mevcut işletmeyi devam ettirme çabasının karşısında en önemli engellerden biri oluyor. Kimse tarafından seçilmemiş, başka bürokratlar tarafından atanmış bürokratlarca hazırlanıyor çoğu regülasyon. Herhangi bir regülasyona uyum için harcanmış her kuruş, şirketlerin ilave bir istihdam yaratma, kâr ederek sermaye birikimi elde etme ve bunu yüksek teknolojili yatırımlara dönüştürme gibi topluma çok faydalı eylemlerinin önüne geçiyor. Yani burada iki yönlü bir darbe var ekonomiye. Bir taraftan regülasyon yapan ve uygulayan bürokrat ordusu sebebiyle vergiler verimli serbest piyasadan verimsiz bir alana kayıyor. Diğer taraftan da şirketlerin regülasyonlara uyma gayreti sebebiyle kârları azalıyor ya da zarar ediliyor. Regülasyonlar neticede tüketiciye de fiyat artışı olarak yansıyor. Prensip olarak insan sağlığı ve kişilik haklarının korunmasını hedefleyen düzenlemelerin haricindeki regülasyonlar çoğunlukla gereksiz, faydasız, hatta zararlıdır. Regülasyondan kastım yönetmelik, tüzük, yönerge ve hatta kanun. Piyasada iş yapan insanların kaderini derinden etkileyen konularda hazırlanan regülasyonlar seçilmişler tarafından değil, konuyu siyasetçiye göre nispeten daha iyi bilen (ama müteşebbise göre daha az bilen) fakat herhangi bir sorumluluğu bulunmayan bürokratlarca hazırlanıyor. Belki işin ruhunda bu var. Siyasetin tüm konulara detaylı bir şekilde hâkim olması mümkün değil. Mevzuat metinleri bürokratların elinden çıkmak zorunda. Mevzuatı onlar yazar. Bu konuda siyasetçiye düşen, herhangi bir ekonomik konuda bir mevzuat yazılırken o sektörde faaliyet gösteren işletmelerin sürece katılmasını sağlamak ve bürokrasinin devamlı büyüme ve hâkimiyet alanını genişletme eğiliminin farkında olarak ekonomik hayatı gereksiz mevzuattan korumak olmalı. Ludwig von Mises, <em><strong>Bürokrasi</strong> </em>adlı şaheserinde, “<em>Her gün bürokratların nüfuz ve kudreti biraz daha artmaktadır. Yakın zamanda memleket idaresi tamamıyla onların eline geçecektir. Bürokrasi sisteminin antiliberal, antidemokrat, anti-Amerikan olduğuna, anayasanın ruhuna ve lafzına tam manasıyla aykırı olduğuna ve Stalin ile Hitler’in totaliter metotlarının kopyası olduğuna hiç şüphe yoktur”</em> demektedir.</p>
<p>Aşırı regülasyona örnek vermek gerekirse, Türkiye’de bir otelde odalarda bulunması gerekli olan yatak, yastık, yastık kılıfı, çarşaf, pike, yorgan, yatak başucu sehpası, priz, tuvalet masası vb gibi eşyaların sayısı, kaç metrekare odanın kaç kişilik olması gerektiği, süit odanın özellikleri, odaların aile odası ya da süit oda olarak düzenlenebilip düzenlenemeyeceği, apart odaların toplam yatak sayısına oranı, hangi katta müşteri odası yapılıp yapılamayacağı, devre tatil hakkının hangi tesislerde olabileceği, hangi tesiste nasıl bir asansör bulunması gerektiği, kaç yıldızlı otelde hangi hizmetlerin verilmesi gerektiği gibi bilgiler ve daha yüzlerce detay yönetmelikle belirlenmektedir. Bir butik otelde “üstün kaliteli, özel tasarım seri üretim, sanatçı tarafından tesise özel olarak tasarlanarak üretilmiş veya antika ürünlerden oluşan tefriş, dekorasyon, donanım ve servis malzemeleri bulunması gerektiği” gibi bir madde, yönetmelikte yer alan yüzlerce gereksiz detaydan sadece bir tanesidir. Bir kişi tüm bu detayların gerekli olduğunu düşünebilir. Oysa bir turizm işletmesinin sahibi, müşterilerini mutlu edebilmek için odada kaç yatak, kaç yastık vs bulunması gerektiğini, bir butik otel sahibi ise antika ürünlerden oluşan tefriş malzemelerini kullanıp kullanmayacağını, bu yönetmeliği yazan ve uygulayan bürokrattan çok daha iyi bilmektedir. Bir otel sahibi, müşteri odasına koyduğu TV’yi ya da klimayı yönetmelikte yazdığı için değil, müşteriyi memnun etmek için koymaktadır. Bir başka sektörden örnek vermek gerekirse, Türkiye’de bir dil kursu, 1 kanun, 4 yönetmelik, 3 yönerge, 1 usül ve esas olmak üzere toplam 241 sayfa ve 258 maddeden oluşan Milli Eğitim Bakanlığı mevzuatına tabidir. Bu mevzuatta odaların, dersliklerin kaç metrekare, kapı genişliğinin ve koridorların kaç santim olması gerektiğinden tutun, öğretmenler ve disiplin kurulu kararları, nöbet defterleri, gelen-giden evrak dosyaları, resmi yazı bittikten sonra imzanın kaç santim aşağıya atılması gerektiği vb. yüzlerce konu en ufak detayına kadar regüle edilmektedir. Türkiye’nin eğitim alanındaki başarılarına bakınca bu şekilde regüle etme sevdasının da pek bir işe yaramadığı ortadadır. İngiltere’de ise bir dil kursu herhangi bir mevzuata tabi değildir. Bir şirketin dil öğretme maksadı ile ticaret odasına kayıt olması yeterlidir. İngiltere’ye her yıl dünyanın dört bir yanından milyonlarca öğrenci dil öğrenmeye gider. Eğitimiyle, konaklamasıyla, yayınıyla dev bir gelir kapısıdır bu ülke için. Ülkemizdeki mantıkla baktığımızda bu sektörü regüle etmek için çok gerekçe vardır. Fakat regüle etmemeyi tercih etmektedirler. Doğru kararı müşteri verir, müşteri iyi kurumu kötü kurumdan ayırmasını bilir, kötü hizmet veren işletme yaşayamaz düşüncesi vardır. Müşteriye yapılan en ufak bir yanlış sosyal medyada ses getirir. Bugün işletmelerin müşterilerine iyi mal ve hizmet vermelerini sağlayan faktör regülasyon değil sosyal medyadır.</p>
<p>Son dönemde tüm dünyada insanların hayatına giren bir regülasyon da kişisel verilerin korunması hakkındaki kanunlardır. İnsanların hassas kişisel verilerinin bu verileri saklayan şirketler tarafından iyi bir şekilde korunması, bununla ilgili teknik ve idarî önlemlerin alınması, zamanı geldiğinde imha edilmesi vb. gibi önlemlerin alınmasının istenmesi yanlış değildir. Fakat burada da kantarın topuzu kaçmış gibi gözükmektedir. Kişisel verilerin korunması, esasen teknoloji devlerini ilgilendirmektedir. Bu konuyla ilgili tedbirler, bir müşterisine gerekli izinleri almadan mesaj atan bir doktorun ya da berberin 50.000 TL ceza alması için düzenlenmemiştir diye tahmin ediyorum. Çoğu küçük işletmenin bu kanun hakkında danışmanlık alabilecek bir maddi imkânı da, onca mevzuat ve iş yükü arasında bunu araştırıp kendi kendine öğrenme ihtimali de yoktur. İşletmenin müşterisinin isim ve telefonunu saklama ihtiyacı duyduğunda doğru şekilde düzenlenmiş aydınlatma metni ve açık rıza beyanı imzalatılması, eğer bu bilgileri dijital ortamda saklıyorsa başta güvenlik duvarı ve ağ geçidi olmak üzere ancak uzman bir bilişimcinin yardımıyla anlayabileceği gerekli teknik tedbirlerin alınabilmesi, işletmeye internetten gelen bilgi alma formlarında yine açık rıza beyanı ve aydınlatma metinlerinin dijital olarak imzalatılıp zaman damgalı loglarla saklanması, kişisel verilerin kâğıt olarak ya da dijital ortamda saklandığı ortamın kilit altında tutulması, bu ortamdaki giriş çıkış kayıtlarının muhafaza edilmesi, eğer kamera kullanıyorsa kamera ile ilgili ayrı metinler hazırlanması, personelin özlük dosyası gibi dosyaların kilitli ortamda tutulması, personele ayrıca bir takım metinler imzalatılması, verilerin bir süre sonra kimsenin ulaşamayacağı şekilde silinmesi ya da anonim hale getirilmesi gibi çoğu işletmenin kolay kolay altından kalkamayacağı, burada saymanın mümkün olmadığı pek çok detay bulunmaktadır. Küçük bir işletme sahibinin bu detayları bilmesini beklemek doğru değildir. Dünya devi teknoloji şirketleri kanuna uymakla ilgili her türlü maddî imkâna sahipken küçük işletmeler başlarına ne gelebileceğinin bile farkında değildir. Kanun, en çok bu konuda danışmanlık yapan şirketlere yaramış gözükmektedir.</p>
<p>İşletmelerin uymak zorunda olduğu mevzuat toplamı binlerce maddeden oluşmaktadır. Hiçbir çalışanına en ufak bir yanlış bile yapmayan bir işletme bile, özlük dosyalarını muntazam hazırlamadığı, bordroları imzalatmadığı, giriş çıkış föyü kullanmadığı gibi “suç”lar yüzünden ceza yiyebilmektedir. Yine küçük işletmelerin patronlarının iş kanunu ile ilgili teferruatları bilip yerine getirmesi çok mümkün değildir. Bir insan kaynakları uzmanı da istihdam edemezler. Elli ayrı müşteriye yetişmeye çalışan malî müşavirin de bu işin altından kalkması imkânsızdır. Takip etmeleri gereken tek kanun iş kanunu da değildir. İşletmeler harfiyen uymalarının imkânsız olduğunu bildikleri binlerce maddelik farklı farklı mevzuatla karşı karşıyadırlar. Winston Churchill’in dediği gibi, “eğer on bin regülasyon yaparsanız kanuna duyulan tüm saygıyı yok edersiniz”.</p>
<p>Regülasyonlar en çok yeni kurulmuş şirketlere zarar verir. Sektörde yıllardır faaliyet gösteren ve yerini sağlamlaştırmış firmalar bazen regülasyon taraftarı olurlar. Çünkü artık maddî olarak kuvvetlidirler, yıllar önce uyamadıkları regülasyonlara uymak artık onlar için daha kolay hâle gelmiştir. Regülasyonlar yeni şirketlerin sektöre girerek rekabet yaratmasının önündeki en büyük yapay engeldir çoğu zaman. Küçük işletmeleri regülasyonlarla boğmak ekonomiye ve topluma çok zararlıdır. Küçük işletmeler toplumdaki en vasıfsız insanlara istihdam sağlarlar. Bugün ülkedeki toplam özel sektör istihdamının yaklaşık yüzde sekseni küçük ve orta ölçekli işletmeler tarafından sağlanmaktadır. Fakat bu şirketler ya kısa zamanda batmakta ya da büyüyememektedir. Zaten büyük ölçüde kısa vadeli borç ile kurulan bu işletmeler, zorlu geçen ilk birkaç yıllık maceralarında vergi ve regülasyonlarla batırılmaktadır. Bunları regülasyon ve vergiye boğarak yok etmek yerine ülke ekonomisini yatırım ve girişim dostu bir ekonomi haline getirmek gerekmektedir. Üretim, istihdam ve kâr, vergiden çok daha faydalıdır. Ludwig von Mises <em><strong>Bürokrasi</strong></em>’de şöyle demektedir: <em>“Bugün iş dünyasında durum budur. Yalnızca bir örneğe bakalım, gelir vergisi. Geçmişte becerikli bir yeni gelen (işletme) yeni bir proje başlatmıştır. Mütevazı bir başlangıçtır; fakirdir, fonları azdır ve çoğu borçtur. İlk başarı geldiğinde, tüketimini artırmamış, ancak kârın çok daha büyük bir kısmı ile yeniden yatırım yapmıştır. Böylece işi hızla büyümüştür. Kendi kulvarında lider olmuştur. Tehditkâr rekabeti, eski zengin firmaları ve büyük şirketleri, yönetimlerini onun müdahalesinin getirdiği koşullara uymaya zorlar. Onu göz ardı edemezler ve bürokratik ihmallere kapılamazlar. Böylesine tehlikeli yenilikçilere karşı gece gündüz tetikte olma zorunluluğu altındadırlar. Kendi işlerinin yönetimi için yeni gelenle rekabet edebilecek bir adam bulamazlarsa, kendi işlerini onunla birleştirmek ve liderliğine teslim etmek zorunda kalırlar.</em></p>
<p><em>Ancak bugün gelir vergisi, yeni gelen böyle bir işletmenin ilk kârının yüzde 80 veya daha fazlasını yutuyor. Sermaye biriktiremeyecek; işini genişletemeyecek; teşebbüsü asla büyük bir iş hâline gelemeyecek. Eski müesseseler kıyasıya rekabet tehlikesinden kurtulmaktadır. Eski şirketler zaten azımsanmayacak bir sermayeye sahiptir. Gelir ve kurumlar vergileri, eski şirketlerin daha fazla sermaye biriktirmesini engellerken yeni gelen şirketin sermaye birikimini tamamen engeller. Yeni gelen, sonsuza kadar küçük işletme olarak kalmaya mahkûmdur. Zaten var olan işletmeler, yeni gelen becerikli şirketlerin tehlikelerine karşı korunaklıdır. Rakipleri tarafından tehdit edilmiyorlardır. İşlerini geleneksel çizgilerde ve geleneksel boyutta tutmakla yetindikleri sürece sanal bir ayrıcalığın tadını çıkarırlar. Elbette ki daha fazla gelişmeleri kısıtlanmıştır. Kârlarının vergiler tarafından sürekli olarak tüketilmesi, işlerini kendi fonlarından genişletmelerini imkânsız kılar.”</em></p>
<p>Türkiye’de yakın geçmişte bürokratik oligarşiye karşı verilen mücadeleden çok bahsedildi. Bürokratik oligarşi kavramı ağırlıklı olarak yargı bürokrasisine karşı kullanılageldi. Bugün ise bürokratik oligarşi dendiğinde, 657 gibi dünyada eşi benzeri bulunmayan bir memuriyet statüsüne sahip, devamlı büyüyen ve hâkimiyet alanını genişleten, hemen her alana yayılmış  bürokrasi anlaşılmalı. Türkiye’nin aşırı regülasyon hastalığını yenebilmesi için devletin sınırlarının yeniden belirlenmesi şart.</p>
<p>Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eseri <em><strong>Saatleri Ayarlama Enstitüsü&#8217;</strong></em>nde, Halit Ayarcı saatleri ayarlama enstitüsünün faydalarını şu sözlerle anlatır: <em>“Bu demektir ki iyi ayarlanmış bir saat bir saniyeyi bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse, saatte on sekiz milyon saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek, yüz seksen milyon saniye eder. Bir günde yüz seksen milyon saniye yani üç milyon dakika; bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur. Halbuki bu on sekiz milyonun yarısının saati yoktur; ve mevcut saatlerin çoğu da işlemez. İçlerinde yarım saat, bir saat gecikenler vardır. Çıldırtıcı bir kayıp. Çalışmamızdan, hayatımızdan, asıl ekonomimiz olan zamandan kayıp. Şimdi anladın mı Nuri Efendi’nin büyüklüğünü, dehasını. İşte biz onun sayesinde bu kaybın önüne geçeceğiz. İşte enstitümüzün asıl faydalı tarafı.”</em></p>
<p><em> </em>Türkiye eğer gerçekten üretim ekonomisi dönemine geçmeyi hedefliyor, yatırım ve girişim dostu bir habitat yaratılmak isteniyorsa, her şeyden önce ülkede iş yapmayı daha kolay hale getirmek gerekiyor. Bunun için büyük bir zihniyet devrimi şart. Saatleri ayarlama enstitülerinin ortadan kaldırılması ve regülasyonların azaltılması en az vergilerin düşürülmesi kadar önemlidir.</p>
<p><em> </em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/regulasyonlari-azaltmadan-uretim-ekonomisine-gecilemez/">Regülasyonları Azaltmadan Üretim Ekonomisine Geçilemez</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
