<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yekta Şirin, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/yekta_sirin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Nov 2025 14:35:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>
	<item>
		<title>Güçlü Kavramlar Zayıf Düşünceler: Solun gerçeklikle yüzleşme vakti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/guclu-kavramlar-zayif-dusunceler-solun-gerceklikle-yuzlesme-vakti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Nov 2025 14:25:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208481</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kişilerin kendi görüşlerini ya da tercihlerini açıklarken belli kavramlar çerçevesinde izah etmesi, eylemlerine dayanak oluşturacak temel aramaları son derece doğal bir tutumdur. Ahlâkî kaygıları olan kişiler yapıp ettiklerinin iyi/doğru olmasına dikkat ederken eylemlerini kötü olmak, muhataplarına sadece kötülük yapmak kastıyla gerçekleştirmekten imtina eder. Davranışı başkaları tarafından kötü/yanlış olarak algılandığında ise kendi haklılığını ortaya koymak adına: [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/guclu-kavramlar-zayif-dusunceler-solun-gerceklikle-yuzlesme-vakti/">Güçlü Kavramlar Zayıf Düşünceler: Solun gerçeklikle yüzleşme vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kişilerin kendi görüşlerini ya da tercihlerini açıklarken belli kavramlar çerçevesinde izah etmesi, eylemlerine dayanak oluşturacak temel aramaları son derece doğal bir tutumdur. Ahlâkî kaygıları olan kişiler yapıp ettiklerinin iyi/doğru olmasına dikkat ederken eylemlerini kötü olmak, muhataplarına sadece kötülük yapmak kastıyla gerçekleştirmekten imtina eder. Davranışı başkaları tarafından kötü/yanlış olarak algılandığında ise kendi haklılığını ortaya koymak adına: “Ben aslında o amaçla yapmadım”, “kötülüğü engellemek adına bunu yaptım” gibi mazeretler sunarak bir savunma mekanizması geliştirip, meşruiyet arayışı içerisinde olur.</p>
<p>Fakat genel olarak eylemi gerçekleştiren kişinin niyeti iyi olsa da muhatabında yarattığı etki olumsuz sonuç doğurduğunda bu eylem meşru görülmez. Ahlâk ve hukuk tam burada devreye girer. Kişinin kendince iyi olduğunu düşündüğü eylem bir başkasının mağduriyetine yol açıyorsa, kötü bir iz bırakıyorsa bu hareket kusurlu görülür.</p>
<p>Empati yeteneğinden yoksun, diğer kişilerin duygularını anlamakta zorlanan kişiler ise eylemlerinden şüphe duymayarak, her türlü davranışı kendine mubah görür. Kendini merkeze alan, kusursuz ve biricik olduğuna inanan, ötekini eksiklikle malûl gören kişilerde bu eğilim daha çok narsisist kişilik bozukluğuyla ifade edilir. Tamamıyla öznel bir yargıyla kendini hatasız ve üstün gören bu kişiler kusurlarıyla yüzleşmeyi reddedip kendilerine güvenlikli bir alan inşa ederler. “Düşmandan arındırılmış” bu güvenlikli alana kimseyi sokmazlar. Sadece kendi düşüncelerinin doğru, tecrübelerinin eşsiz, fikirlerinin özel, karşıtlarının yanlış içinde olduğunu varsayarak hayali bir dünya inşa edip, muhayyel düşmanlar üretirler. Kimsenin göremediğini gördükleri, sırları aydınlattıkları, gizemi çözdükleri, komploları ifşa ettikleri duygusuna kapılırlar.</p>
<p>Bu eğilime sahip olanlar kendilerini aşırı önemsemelerinin sonucunda güvenlikli alana sıkı sıkıya hapsolur. Kendini değerli hissettiği alanın dışına çıkmayı istemez. Nasıl algılandığıyla ilgilenmez. Kesin inançlı haliyle düşüncelerinden ve söylediklerinden son derece emindir, dışardan gelen yorumlara kapalıdır. Her eleştiriyi şahsına dönük bir tehdit olarak algılar ve aşırı tepki gösterip, agresifleşir. Ufacık eleştiriye dahi tahammül edemeyip, aşağılandığını hisseder. İntikam almak için kinlenir. Ahlâk ve rasyonellik devre dışı kalır.</p>
<p>Politik alandaki narsisistlik ise daha ziyade toplulukla birlikte hareket etme haliyle gelişen bir tutuma evrilir. Kendi gibi olanlarla yeni bir güvenlikli alan kurgular. Bu kez sadece kendini değil grubu yüceltme eğilimi gösterir. Grubun içinde değer gördüğünü, anlamlı bir yaşama sahip olduğu hissetmeye başlar. Bu sebeple belli bir ideoloji ekseninde oluşan gruplarda bireyin değeri yoktur. Ne düşünüleceği, nasıl karar alınacağı, ne söyleneceği, hangi kitapların okunacağı, iyi ve kötünün ne olduğu dahi grup tarafından belirlenir. Erich Fromm, topluluk narsisizmini (küme özseverliği) insan saldırganlığının en önemli kaynaklarından biri olarak görür.</p>
<p>İdeolojik gruplarda bireyin duygusunun, düşüncelerinin, hikâyesinin bir önemi yoktur. Kişi varlığını ideolojiye armağan etmiştir. Sadece kendileri değerli; grubun dışındakiler her türlü değerden yoksundur. Türkiye’de toplumsal yapı içerisinde farklı yapıların da benzer eğilimlere sahip olduğu görülse de siyasal, akademik ve düşünsel yaşamdaki etkinlikleri göz önünde bulundurulduğunda “toplu hücum toplu defans” anlayışını en fazla sahiplenen kümenin daha ziyade sol ve etki alanındaki yapılar olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Durdukları zeminden aşırı emin olma haliyle kendi biricikliğine inanan, kümesini fazla önemseyen, bir cemaat taassubu ile hareket eden grup üyeleri dışarıdakileri tekfir ederek kendilerine güvenli bir alan inşa etmektedirler. Erving Goffman, <em>Damga</em> adlı çalışmasında kişilerin, toplumun uygun gördüğü davranışların dışına çıkanları damgalamasından söz eder; “damgalanmış bireyler, kendilerine mahsus bir aşağılanmanın ıstırabını çekerler.” Sol grupların kendi yapılarının dışında kalanları faşist, gerici, işbirlikçi gibi sözlerle damgalaması da benzer bir duygu ile hareket ettiklerini göstermektedir; benden değilsen kötüsün!</p>
<p>Buradaki amaç ötekinin varlığına dönük bir saldırı gerçekleştirerek onu sindirmek, ürkütmek ve değersiz kılmaktır. Çünkü sadece kendi gibi olanların değerli olabileceğine dönük sağlıksız bir ruh hali içindedirler. Fikrini beğenmediği herkesi faşistlikle suçlayıp öteki üzerinde bir tahakküm kurmaya çabalayarak baskıcı karakterini yansıtan bir tutum geliştirirler. Raymond Aron da faşizm ile sosyalizm arasındaki yakınlığın totaliter karakterlerinden kaynaklandığını belirtir. Solun ötekini sürekli bir şekilde damgalamaya çalışması Aron’un işaret ettiği karakteri yansıtmaktadır. İdeolojik grup içindeki anlamlı birlikteliğin, kendi dışındakileri eksiklikle tanımlayarak tesis edebileceklerine inanmaktadırlar: “Onlar işbirlikçi, biz haklıyız.” Farklı bir bakış açısının da doğru olabileceğini asla düşünemezler. Çünkü onlar tarihin doğru yerinde olduklarına iman etmişlerdir. Doğruyu ancak onlar söyleyebilir!</p>
<p>Kendilerinden o kadar emindirler ki fikirlerini eşit düzeyde tartışamaya açmak yerine, karşıtını damgalama kolaycılığına kaçarlar. Fromm “Kişinin kendi kümesinin özseverlik imgesi en yüksek noktaya çıkarılırken, karşıt kümenin değersizleştirilmesi en alt düzeye indirilir. Kişinin kendi kümesi, insanlık onurunun, dürüstlüğün, ahlâkın ve hakkın savunucusu durumuna gelir. Öteki kümeye şeytanca nitelikler verilir; o küme haindir, acımasızdır, zalimdir ve temelde insanlık dışıdır.” der. Türkiye’deki sosyalist gruplar maalesef tam da böylesi bir karaktere sahip. Cemaatçiliğin dışına çıkan, bireyi değerli gören entelektüeller de mevcut ama sol, özgürlükçü sosyalist aydınlara dahi tahammül edemiyor. Kendini fazla önemseyen, Fromm’un bahsettiği özelliklere sahip olan sosyalist paradigma, herkesin aynı düşünmesini dayatıyor.</p>
<p>Türkiye’de akademik ve siyasal hayatta meselelerin rasyonel bir şekilde tartışılması için solun bu narsisist bozukluktan kurtulup, adil ve özgürlükçü bir anlayışla herkesin onlar gibi düşünmek zorunda olmadığını fark etmesi gerekir. Her konu ve kavram üzerinde tahakküm kurmak despotik bir tavırdır. Herkes Türk solu gibi düşünmek ve kavramları onlar gibi anlamak zorunda değildir. Sadece kendisinin doğru olduğuna inanıp, herkesin kendileri gibi düşünmesini dayatmak, karşıtını damgalamak demokratik teamüllerle bağdaşmaz.</p>
<p>Türkiye’de sosyalist yapıların özellikle Avrupa’daki sol çevrelerin geçirdiği dönüşümlerden ders çıkartarak zincirlerinden kurtulup, özgürleşmesi gerekir. Hâlâ demode yaklaşımlarla Türkiye’yi ve dünyayı analiz etmekte ısrar etmeleri çocuksu bir inattan öte bir şey değil. Örneğin sol yayınevleri çok kıymetli eserleri dilimize kazandırıyor. Türk solu artık bu eserleri okuyup Türkiye’ye uyarlama aşamasını geçip, kendi gerçekliğiyle yeni bir paradigma kurmaya çalışmalı. Her kişinin olduğu gibi her toplumun da ayrı bir serüveni vardır. Dolayısıyla, artık grupçu fanatizmden ve etrafı faşistlikle itham etmekten sıyrılıp, Türkiye’ye dair bir fikirleri varsa bunu kendi özgünlükleriyle yapabilme cesaretini göstermeliler. Batı’da yazılanları zaten herkes okuyor. Türk solunun bir bayi gibi bu eserlerin nakliyeciliğini yapmasına gerek yok. Belli kavramların ardına sığınıp, sanki bu kavramlar kendi tekellerindeymiş gibi davranması solun söylemini zayıflatıyor.</p>
<p>Dünyanın farklı coğrafyalarında gelişen tecrübelerin sonucunda ortaya çıkan her kavramı evrenselleştirmenin artık bir manası olmadığı gibi önemi de yok. Geçmişte bu yöntemler fazlasıyla denendi. Sürekli aynı şeyleri tekrar etmek Türk düşünce dünyasının ve akademinin ilerlemesine bir katkı da sağlamadı. Büyük kavramların ardına sığınmak kavramı araçsallaştırıp doğru anlaşılmasını da engelliyor. Unutulmamalı ki demokrasinin ne olduğunu, insan haklarının nasıl anlaşılacağını, barışa giden yolu münhasıran sol belirlemediği gibi son sözü de sol söylemiyor. Sosyalistlerin sözü yalnız tekliflerden/yorumlardan biridir. Ne başlangıç ne de nihai noktadır. Kendinden bu kadar emin, kesin inançlı olmaya gerek yok. Kesin doğrulara aşırı bağlanma, genellikle yeni durumlar karşısında kaygıyı azaltmak için bir savunma refleksidir. Kavramları dogma haline getirmeyi bırakıp yeni koşullarda eşit tartışmayı denemeliler. Bunun için eski kavramların yeni verilerle güncellenmesi gerekir. Kapalı zihin düşüncenin gelişiminde ciddi engeldir. Solun, kendine zarar veren bu narsisist bozukluktan kurtulması da ancak bu gerçeklikle yüzleşmesiyle mümkün.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/guclu-kavramlar-zayif-dusunceler-solun-gerceklikle-yuzlesme-vakti/">Güçlü Kavramlar Zayıf Düşünceler: Solun gerçeklikle yüzleşme vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</title>
		<link>https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2025 07:50:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208456</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mücahit Bilici, “Akademi hakikatin peşinde midir?” başlıklı makalesiyle üniversite çevrelerinde ciddi bir tartışma başlattı. Sadece Türkiye’deki değil dünya genelinde üniversitelerin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini aktaran Bilici, başlığa çektiği soruya verdiği “akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır” cevabında olduğu gibi yazısının birçok yerinde de kışkırtıcı değerlendirmelerde bulundu. Serbestiyet’te [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/">Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İbn Haldun Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mücahit Bilici, “<a href="https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/akademi-hakikatin-pesinde-midir-222926/">Akademi hakikatin peşinde midir?</a>” başlıklı makalesiyle üniversite çevrelerinde ciddi bir tartışma başlattı. Sadece Türkiye’deki değil dünya genelinde üniversitelerin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini aktaran Bilici, başlığa çektiği soruya verdiği “akademinin derdinin hakikat olduğu beklentisi yanıltıcıdır” cevabında olduğu gibi yazısının birçok yerinde de kışkırtıcı değerlendirmelerde bulundu.</p>
<p><em>Serbestiyet</em>’te yayımlanan yazı üzerine epey bir paylaşım yapıldı. Kimileri Bilici’nin akademinin krizine parmak bastığını ifade ederken bazıları da haksız buldu. Örneğin Deniz Ülke Kaynak, dünyada akademinin de dahil olduğu sistemi finanse eden çevreler karşısında kendi konumlarını “akademik kölelerden başka bir şey değiliz” şeklinde tanımladı.</p>
<p>Akademik üretimin yüzde doksanının zayiat olduğunu dile getiren Bilici, akademik yayınların büyük bir kısmının dolgu malzemesi olduğundan söz edip, bu yayınların hakikate ulaşma gibi bir amacının olmadığını da ekliyor. Hakikate ulaşma ideali herkesin altına imza atacağı bir temel ilke olarak makul görülebilir. Fakat, hakikatin ne olduğu konuşulmaya başlandığında birbirinden farklı hakikat tarifleriyle karşılaşılma ihtimali yüksektir. Ayrıca hakikatin tek olduğu kabul edilse dahi buna nasıl ulaşılacağıyla ilgili yöntemlerde de ayrışma yaşanacaktır. Herkesin kendi hakikatini ve ona ulaşma metodunu biricik kılıp bu hedefi ve yöntemi başkalarına dayatmaya kalktığında ortaya çıkacak ilk şey çatışma ve despotluk olacaktır. Tarihte bunun örneklerine çokça rastlanılmıştır. Prof. Dr. Atilla Yayla da yıllar önce konuyla ilgili bir yazısında şöyle bir yorum yapmıştı: “Hakikat üzerine toplum ve siyasî-ekonomik sistem kurma teşebbüsleri, kaçınılmaz olarak kaos ve kargaşa yaratır ve en sonunda insanların köleleştirilmesiyle noktalanır.”</p>
<p>Bilici’nin akademiye yüklediği “hakikate ulaştırma” misyonunun haricinde yazısında söz ettiği bir diğer konu da akademide üretilen içeriklerin nitelik problemi; “Akademik sürü psikolojisi, yayın için yayın yapma lüzumu ve benzeri marazlar özgün ve duru düşüncenin önünde büyük bir engeldir.” Bu sorun üzerinde durulması gerekir. Çünkü bu sadece akademinin bir sorunu değil. Aynı zamanda bir okur ve bu ülkede yaşayan insanlar olarak herkesin muhatap olduğu, hepimizi ilgilendiren bir durum söz konusu. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de bilgi üniversitelerde üretiliyor ve yaygınlık kazanıyor. Öğrenciler, okuldan/hocalarından öğrendikleri bilgiler ışığında meslek hayatlarını sürdürüyor, toplumsallık inşa ediyor. Fakat bunun yanında üniversitelerin etkisi sadece bununla sınırlı değil. Aynı zamanda iletişim araçlarının güçlenmesiyle birlikte akademide üretilen bilgi geniş halk kitlelerine de ulaşıyor. Bu açıdan üniversitelerde üretilen bilgi sadece akademisyenlerle öğrenciler arasındaki bir durum değil. Ayrıca akademisyenlerin paylaştığı görüşler farklı mecralarda her gün milyonlarca insana ulaşıyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208458 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni-696x464.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/11/uni.jpg 750w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu sebeple üretilen bilgilerin özgünlüğü ve niteliği ciddi bir sorun. Çünkü bu bilgiler toplumun düşüncelerini, bakış açılarını doğrudan etkileme gücüne sahip. Akademi, özgün ve nitelikli bilgiler üretmediği, herkesi ilgilendiren konularda ciddi bakış açıları sunmadığı ve kamusal tartışmalara katılmadığı takdirde, toplumun sahih bilgiye ulaşmasında da büyük bir eksiklik ortaya çıkar. Bu yüzden akademisyenlerin insanı ve toplumu ilgilendiren konularda duyarlı olması, demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüklerin gelişmesine katkı sağlaması beklenir. Dünya genelinde adı saygıyla anılan Edward Said gibi entelektüellerin pozisyonu biraz da bu duruşlarıyla ilgilidir. Entelektüel sadece bilgi üreten değil aynı zamanda yeri geldiğinde risk alabilen, adaletten, özgürlükten ve barıştan yana olan kişidir.</p>
<p>Buradan hareketle şu sıralar Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında yer alan <a href="https://hurfikirler.com/?s=Ter%C3%B6rs%C3%BCz+T%C3%BCrkiye">“Terörsüz Türkiye”</a> sürecine üniversitelerin nasıl yaklaştığını tartışabiliriz. Türkiye, terör örgütlerinin saldırılarında binlerce vatandaşını kaybetti. Dolayısıyla terörle mücadele, ülkenin en öncelikli meselesi oldu. Türkiye’de istikrar ortamının oluşması ve demokrasinin kökleşmesinin önünde en büyük engel olan terörün son bulması adına özellikle son yıllarda ciddi mesafe katedildi. Güvenlik kapasitesinin geliştirilmesinin yanında toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya dönük reformlar hayata geçirildi.</p>
<p>Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim’deki tarihî çağrısı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iradesiyle adı konan “Terörsüz Türkiye” süreci terör sorununun çözümü adına yeni bir dönemi başlattı. Önce TBMM çatısı altında bir komisyon kuruldu. Farklı partilerden milletvekillerinin yer aldığı komisyonda toplantılar düzelendi, konuyla ilgili çalışma yürüten araştırmacılar dinlendi. MİT başta olmak üzere devlet yetkilileri de komisyonu bilgilendirdi. DEM Parti İmralı heyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’la üst üste görüşmeler gerçekleştirdi. Öcalan&#8217;ın silah bırakma ve örgütün kendisini feshetmesine dönük açıklamalarının ardından PKK da önce örgütün feshedildiğini ardından da son olarak Türkiye sınırlarının terk edildiğini duyurdu. Kamuoyunun yakından takip ettiği şekilde sorunun çözümüne ilişkin dört koldan faaliyetler gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor.</p>
<p>Fakat Türkiye için böylesine önemli bir süreçte özellikle üniversitelerin bu sürece anlamlı bir katkı sağladıklarını söylemek o kadar kolay değil. Bilici’nin bahsettiği özgünlüğün nasıl önemli bir eksikliğe yol açtığını ispat edercesine daha ziyade bir izleyici pozisyonunda kaldılar. Oysa akademisyenlik sadece üniversite koridorlarında yürütülen, toplumsal meselelere mesafeli bir meslek uzmanlığı olarak görülemez. Ülkenin en önemli sorununun çözümü için yürütülen bir sürece akademisyenlerin kayıtsız kalması mümkün olabilir mi? Terörün bitirilmesine dönük atılan adımlar akademisyenleri hiç mi ilgilendirmiyor? Elbette ilgilendiriyordur. O halde neden bu sürece akademisyenler bilgileriyle, çalışmalarıyla katkı sağlayamıyorlar? Akademisyenlerin terör gibi önemli bir toplumsal sorunun çözümüne dönük farklı katmanlarda çözüm önerileri getirmesi gerekir. Barışın ve adaletin tesisine dair teklifte bulunmaları beklenir. Siyasi popülizmden uzak, soğukkanlı, bilgi temelli politikalar geliştirmeleri siyasi bir tavır değil mesleklerinin gereğidir.</p>
<p>5 Kasım’daki grup toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da herkesin bu sürece katkı sağlaması gerektiğini şu sözlerle ifade etti: “Bu konuda herkesin elini taşın altına koyması, sürece destek vermesi, olabilecek en fazla katkıyı sunmaya odaklanması gerekiyor.” Böylesine tarihî bir süreçte, ülkenin yıllardır enerjisini çalan en önemli sorununun kökten çözülmesine dönük atılan adımlar karşısında akademisyenlerin sürece kayıtsız kalması entelektüel duruşla çeliştiği gibi meslekî bilgilerini toplum yararına kullanmadıkları anlamına da gelir. Çünkü terörün sonlandırılmasının birçok farklı boyutu bulunmaktadır. Bu nedenle akademisyenler en azından bu pasif tutumun haricinde terörün psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sebepleriyle ilgili derinlemesine çalışmalar yaparak, demokratik kültürün gelişmesine ve üretilen politikalara da ciddi katkılar sağlayabilirlerdi. Akademiden bunu beklemek çok mu?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/terorsuz-turkiye-surecinde-akademinin-sessizligi/">Terörsüz Türkiye Sürecinde Akademinin Sessizliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa’da Laikliğin İflası(mı)?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/avrupada-laikligin-iflasimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2024 13:46:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207809</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsrail’in 1948’den itibaren uyguladığı politikaların ahlâkî olarak hiçbir meşruiyeti olmadığı gibi rasyonel olarak da ikna edici argümanlar üretemediği görülüyor. İşlediği suçlar, soykırım politikaları ve en önemlisi Batı’nın desteği İsrail’e alan açıyor gibi görünse de İsrail’e dönük öfke ve nefreti çoğaltıyor. Görünen o ki, İsrail işgal ettiği coğrafyalarda binlerce insanın ölümüne neden olurken geride kalanların ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupada-laikligin-iflasimi/">Avrupa’da Laikliğin İflası(mı)?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail’in 1948’den itibaren uyguladığı politikaların ahlâkî olarak hiçbir meşruiyeti olmadığı gibi rasyonel olarak da ikna edici argümanlar üretemediği görülüyor. İşlediği suçlar, soykırım politikaları ve en önemlisi Batı’nın desteği İsrail’e alan açıyor gibi görünse de İsrail’e dönük öfke ve nefreti çoğaltıyor. Görünen o ki, İsrail işgal ettiği coğrafyalarda binlerce insanın ölümüne neden olurken geride kalanların ve gelecek nesillerin zihninde büyük bir İsrail karşıtlığının doğmasını engelleyemeyecek.</p>
<p>O halde İsrail bu irrasyonel ve gayrıahlaki politikaları uygulamada neden böylesi bir ısrar içinde olabilir? Genel olarak İsrail siyasetini açıklarken teopolitik kavramı kullanılıyor. Siyasetin belli bir inanç ekseninde yorumlanması olarak ifade edilen teopolitik kavramı aynı zamanda İsrail’in irrasyonel durumunu işaret ediyor. İsrail başbakanı Netanyahu da dönem dönem kendileri açısından kutsal görülen öğretilere atıfta bulunarak teopolitik tutumu gözler önüne seren açıklamalarda bulunuyor. İsrail’in Gazze saldırılarının devam ettiği günlerde  İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich de Ortadoğu&#8217;da Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır, Irak, Suriye ve Lübnan&#8217;ı kapsayan bir Yahudi devleti kurmayı hedeflediklerini söyleyerek gerçek hedefin ne olduğunu göstermiş oldu.</p>
<p>Hatırlanacağı gibi İsrail’in Gazze’de başlattığı işgalin gerekçesi olarak Hamas’ın 7 Ekim’de düzenleği saldırılar gösterildi. Ancak Smotrich ve Netanyahu yaptıkları açıklamalarla İsrail’in işgalci politikalarının asıl nedeninin 7 Ekim olmadığını bilakis kendi teopolitik kurguları olduğunu gösterdi. Zaten 7 Ekim öncesinde ve sonrasında İsrail’in yaptıklarına bakıldığında İsrail’in niyetinin Smotrich’in sözleriyle bağdaştığı görülüyor. İsrail, Filistin’de bir soykırım gerçekleştirirken işgal edip kendi topraklarına katmak istediği Suriye, Yemen, Lübnan ve İran’a da dönük saldırılar gerçekleştiriyor.</p>
<p>Vadedilmiş toprak meselesi Yahudi teolojisinin bir konusu olmanın yanında Yahudilerin bir devlet kurma planıyla da doğrudan ilgilidir. Siyonizmin hedefleri arasında Yahudilerin birlik içerisinde yaşayacağı bir devlet kurma hayali önemli bir yer tutar. 20. Yüzyılın başında devletin nerede kurulacağı konusunda Filistin’in haricinde Arjantin ve Uganda da alternatifler arasındaydı. Arjantin ve Uganda’nın seçenekler arasında bulunması Yahudilerin önceliğinin aslında güvenlikli bir bölge arayışı olduğunu gösterir. Fakat Filistin’de karar kılınması siyonizmin planından bağımsız değildir. Çünkü Filistin tercihinin temelinde vadedilmiş topraklar inancını da geliştiren siyonist paradigma belirleyici olmuştur. Siyonizmin teopolitik tutumuna göre Tanrı, bu toprakları Yahudilere vadetmiştir, Yahudiler kendileri için ayrıcalıklı görülen bu topraklarda yaşamalı ve kimse buna itiraz etmemelidir.</p>
<p>Fakat burada daha mühim olan husus İsrail’in tüm siyasetini inanç temelinde meşrulaştırmasına karşın, modern düşünceyi ve dolayısıyla siyaseti laiklik ekseninde geliştiren Batı’nın buna itiraz etmemesidir. Unutulmamalıdır ki aydınlanma ile birlikte siyasal alandaki en önemli tartışmalarından biri din ve devletin birbirinden ayrıştırılması oldu. Laiklik, devletin tarafsızlığı açısından bir zorunluluk olarak görüldü. Avrupa’da din ve kilise arasında uzun yıllar gerilim yaşandı. Filozoflar, bilim insanları ve sanatçılar bu gerilimde çoğunluklu olarak kilisenin karşısında yer alarak, dinin egemenliğine karşı mücadele ettiler. Sonuçta, kilise kaybetti. Laiklik ilkesi Avrupa’nın temel dinamiklerinden biri haline gelerek kamusal alanda dinin dışarda tutulması sonucunu doğurdu. Öyle ki, Avrupa’nın siyasal ve ekonomik üstünlüğü ele geçirmesiyle laiklik dünyanın dört bir yanına ihraç edilmeye başlandı.</p>
<p>Batı medeniyeti, gelişmenin, aydınlanmanın ve zenginleşmenin ön şartı olarak laiklik ilkesini işaret etti. Bir toplumun yahut devletin din ve devlet işlerini birbirinden ayırmamasını, dini hükümlere göre politika geliştirmesini demokrasi karşıtı bir tutum olarak kusurlu bir davranış olarak gördü. Laikliğin ihlalini demokrasiye karşı işlenmiş bir suç hatta bir ‘günah’ olarak değerlendirdi. Dine dayalı yönetim biçiminin insan hak ve özgürlüklerine aykırı olduğu vurgulandı.</p>
<p>Dünya tarihinin son 250 yılına damgasını vuran Avrupa düşüncesinin laikliği en temel değerlerden biri olarak kabul etmesine karşın bugün varlığını teolojik bir kurguya dayandıran siyonizme destek olması ise Avrupa’nın kendi iddiasından vurulmasının ötesinde lailklik ilkesini ayaklar altına aldığını da göstermektedir. Uluslararası silahlı müdahalelerine dahi teokratik rejimleri gerekçe gösteren Avrupa/ABD, bugün dünyanın en vahşi katliamlarını gerçekleştiren ve bu soykırım politikalarını teopolitik kurguya dayandıran İsrail’e silah desteği sağlamakta. Ayrıca bu katliamları meşru bir eylem olarak desteklerken İsrail’e koruma kalkanı oluşturuyor. İsrail, bebekleri, sivilleri öldürüyor, hastaneleri, ibadethaneleri vuruyor. Başka ülkelerin egemenlik hakkına saygı göstermeden bu toprakların kendilerine ait, vadedilmiş topraklar olduğunu söyleyip işgal ediyor ve bunları sapkın bir dini inançla meşrulaştırmaya çalışıyorken ‘laik Batı’ yaşananlara destek oluyor.</p>
<p>Hal böyleyken hem felsefi hem de siyasi olarak laikliklik ilkesinin çağdaş toplumun vazgeçilmez bir unsuru olduğunu belirten Batı’nın, bugün tüm dünyanın gözleri önünde İsrail’in bu ilkeye aykırı davranmasına ses çıkarmaması her zaman sorgulanacak bir samimiyetsizlik örneği olarak görülecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avrupada-laikligin-iflasimi/">Avrupa’da Laikliğin İflası(mı)?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göçmen Karşıtlığı Değil Göçmenlere Destek Kazandırıyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gocmen-karsitligi-degil-gocmenlere-destek-kazandiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jul 2024 10:06:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207645</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, siyahiler ve Çinliler hakkında ipe sapa gelmez sözünü duyduğum ilk anda büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Nasıl olur da Tanpınar böyle bir şey söyler diye değil. Söyler. Herkeste böyle sapmalar olabilir. Peki, ırkçılık bir sapma mıdır? Ben öyle olduğunu düşünenlerdenim. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, insan doğuştan gelen ya da sonradan edindiği kimliklere sistemli düşmanlık [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gocmen-karsitligi-degil-gocmenlere-destek-kazandiriyor/">Göçmen Karşıtlığı Değil Göçmenlere Destek Kazandırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, siyahiler ve Çinliler hakkında ipe sapa gelmez sözünü duyduğum ilk anda büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Nasıl olur da Tanpınar böyle bir şey söyler diye değil. Söyler. Herkeste böyle sapmalar olabilir. Peki, ırkçılık bir sapma mıdır? Ben öyle olduğunu düşünenlerdenim. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, insan doğuştan gelen ya da sonradan edindiği kimliklere sistemli düşmanlık fıtrattan/iyilikten bir sapmaya işaret eder. Bugün dünyanın dört bir yanında görülen göçmen karşıtlığı da benzer şekilde kötülükle eşdeğerdir. Aslında göçmen karşıtlığı bir marazdır.<br />
Maalesef ülkemizde de son zamanlarda belli ırkçı odaklar savaştan kaçıp ülkemize sığınan mazlum insanları hedefe koyarak kendi kötülüklerini etrafa saçmaktalar. Kadın, çocuk, yaşlı demeyerek evlerini taşa tutanlar, hatta Kayseri’de yaşandığı gibi göçmenlere ait evleri ateşe verip yakmaya kalkanlar hangi gerekçeyle olursa olsun bu hastalıklı ruh halini yansıtmaktalar. Göçmenlerin ülkenin demografik yapısına zarar vereceği, ülke ekonomisini olumsuz yönde etkileyeceği gibi bir takım dikkat çekici manşetler atarak eylemlerini meşru göstermeye çalışanlar ne yaparlarsa yapsınlar tarih boyunca mazluma düşmanca davrananlar hatırlanacaktır. Göçmen karşıtlığı bugün Batı’da görüldüğü gibi aşırı sağcı, ırkçı anlayışları besler. İyiliğe, hayra matuf hiçbir yanı yoktur. Bilakis göçmenlerin gittikleri ülkelere yeni bir enerji katması gibi bir takım olumlu yanları söz konusudur. Elbette sorun çıkartanlar olabilir. Bunlar da kolluk güçleri tarafından sınır dışı edilmektedir. Ancak olumsuz bir iki örneği büyüterek göçmenlerin tamamını suçlamak insafsız ve aldatıcı bir yaklaşımdır.<br />
Geçtiğimiz günlerde sona eren EURO 2024 Futbol Şampiyonası aslında göçmen karşıtlığının değil göçmenlere destek olanların başarı kazandığını tüm dünyaya gösterdi. Başta kupayı kazanan İspanya olmak üzere finaldeki rakibi İngiltere, Hollanda, İsviçre, Fransa ve daha birçok ülkenin milli takım kadrosunda göçmen futbolcular yer alıyordu. 2018 Dünya Kupası’nı kazanan Fransa milli takımında bulunan 23 futbolcunun 15’i Mbappe, Kante, Pogba, Dembele, Adil rami gibi Afrika asıllı isimlerden oluşuyordu.<br />
Euro 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda öne çıkan isimlerden biri de Fransa Milli Takımı’nın yıldızlarından Eduardo Camavinga oldu. Aslen Kongolu olan Camavinga, 2002 yılında Angola’da Miconge mülteci kampında dünyaya geldi. Angola, uzun yıllar Portekiz tarafından sömürüldü. Sömürgecilerin ülke yaşamını alt üst ettiği Angola’da iç savaş 27 yıl boyunca devam etti. 500 bin insanın ölümüne neden olan savaşın ardından binlerce insan ülkeden göç etmek zorunda kaldı. Savaştan kaçıp hayatını kurtarmaya çalışan ailelerinden biri de Real Madridli oyuncu Camavinga’nın ailesi oldu. Fransa’ya göç ettikten sonra çalışıp, başlarını sokacakları bir eve sahip olan aile Fransa’da da çeşitli zorluklarla karşılaştı. Camavinga’nın futbola başlaması kısa süre içinde ailenin kaderini de değiştirdi. Yeteneğiyle dikkat çeken oyuncu spor kulüplerinin takip ettiği bir isme dönüştü. Bu sayede Camavinga ile birlikte tüm ailesi de 2019’da Fransız vatandaşlığına geçmeye hak kazandı. Fransa milli takımının yıldız oyuncusu Eduardo Camavinga tüm bu zorlukları aşarak bugün dünya futbolunun en önemli isimlerinden biri oldu. Fransa milli takımının ve dünya futbolunun en önemli isimlerinden biri olan Kylian Mbappe de göçmen bir ailenin çocuğu. Babası Kamerunlu annesi Cezayirli olan Mbappe, ülkesindeki aşırı sağcılara karşı düzenlenen kampanyalara da destek sağlayarak ırkçılağa karşı tavır geliştiren bir isim. Fransa milli takımında ayrıca Benin, Lübnan, Fas, Senegal, Moritanya, Mali gibi farklı ülkelerden Fransa’ya göç etmiş sporcular da yer alıyor.<br />
Turnuvada İspanya ile birlikte final oynayan İngiltere milli takımının etkili oyuncularından Jude Bellingham’ın hikayesi ise daha da ilginç. Babası İngiliz olan Bellingham’ın annesi ise Gambiya kökenli. Yani İngiliz beyaz olan Bellingham’ın babası, Gambiya kökenli siyahi bir kadınla evlenerek ırkçılık duvarını da aşmış biri. İngiltere forması giyen bir diğer önemli oyuncu Bukayo Saka da göçmen bir ailenin çocuğu. 1990 yılında Nijerya’dan İngiltere’ye göç eden ailenin çocuğu olan Saka, 2001 yılında dünyaya geldi.<br />
Euro 2024’te parlayan bir diğer göçmen futbolcu da İspanya milli takımının yıldızı Nico Williams oldu. Abisi İnaki gibi Athletic Bilbao takımının formasını giyen Nico Williams, özellikle İngiltere’ye karşı oynanan final maçındaki performansıyla tüm dünyanın dikkatini çekmeyi başardı. Nico’nun annesi Maria ve babası Felix 1994 yılında Gana’dan İspanya’ya göç etmek zorunda kalmış bir aile. Üstelik İspanya’ya ulaşmak için Sahra Çölü’nü yürüyerek aştıkları yolculuk esnasında anne Maria, büyük oğulları İnaki’ye hamileymiş. Çıplak ayakla çıktıkları yolculuk sonunda tel örgüleri aşıp İspanya’ya sığınan aile tüm zorlukların ardından dünya futboluna büyük bir yıldız armağan etti. İspanya’ya göçün üzerinden sekiz yıl geçtikten sonra 2002’de dünyaya gelen Nico Williams, başarılarıyla İspanyol halkının gurur kaynağına dönüştü.<br />
Avrupa şampiyonu İspanya’nın en önemli yıldızlarından biri olan Lamine Yamal da göçmen bir ailenin çocuğu. Babası Fas, Annesi Ekvator Gine’den İspanya’ya göç etmiş bir ailenin oğlu olan 17 yaşındaki Yamal, özellikle yarı final maçında Fransa&#8217;ya attığı golle hem İspanyol halkınının göğsünü kabarttı hem de dünya kamuoyunun dikkatini çekmeyi başardı. EURO 2024&#8217;ün en iyi golüne sahip Yamal, henüz 15 yaşındayken Barcelona formasını giydi. Ayrıca 16 yaşında İspanya milli takımının kadrosunda yer alarak en genç oyuncu olma özelliğine de sahip oldu.<br />
Görüldüğü gibi ırkçıların hedef tahtasına yerleştirdiği göçmen ailelerin çocukları performanslarıyla bugün dünya sporuna yön verecek konuma eriştiler. Yamal’ın golüne sadece İspanyollar değil kalbi güzellikler için atan herkes sevindi. Irkçılar, toplumu tek tipleştirerek kendisi gibi olmayanları düşmanlaştırırken, hayat tüm farklılıklarıyla insanlara yeni güzellikler sunmaya devam ediyor. Bu açıdan Euro 2024 Şampiyonası farklı geçmişlere ve kültürlere sahip insanların güvenle bir arada yaşamaları sağlandığında ortaya nasıl bir başarı tablosu çıktığının anlaşılması için güzel bir örnek oldu.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gocmen-karsitligi-degil-gocmenlere-destek-kazandiriyor/">Göçmen Karşıtlığı Değil Göçmenlere Destek Kazandırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Mahcup Faşizm&#8217;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/mahcup-fasizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jan 2024 07:56:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207159</guid>

					<description><![CDATA[<p>Faşizmin iki Dünya Savaşı arasında görülen ve daha sonra terk edilen bir ideoloji olduğunu söylemek gerçekçi görünmüyor. Belki, Hitler ya da Mussolini gibi faşizmi devlet ideolojisi haline getirmek kolay olmayabilir. Ancak günümüzde biyolojik üstünlüğü referans almak yerine özellikle kültürel farklılığı bir üstünlük olarak kabul etmek ve buna ilişkin geliştirilen söylemlerin yoğun biçimde ırkçılığı içinde barındırdığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mahcup-fasizm/">&#8216;Mahcup Faşizm&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Faşizmin iki Dünya Savaşı arasında görülen ve daha sonra terk edilen bir ideoloji olduğunu söylemek gerçekçi görünmüyor. Belki, Hitler ya da Mussolini gibi faşizmi devlet ideolojisi haline getirmek kolay olmayabilir. Ancak günümüzde biyolojik üstünlüğü referans almak yerine özellikle kültürel farklılığı bir üstünlük olarak kabul etmek ve buna ilişkin geliştirilen söylemlerin yoğun biçimde ırkçılığı içinde barındırdığı görülüyor. Açık ya da örtük biçimde kendi kültürel referanslarını biricikleştirip başka kültürleri ötekileştiren/hakaret eden yaklaşım faşizmin bir versiyonu olarak dikkat çekerken, ilginç bir şekilde bu söylemi kullananlar muhtemeldir bu çağda Hitler’i referans almanın mümkün olmayacağını da hesaba katarak yaptıklarının faşizm olmadığını dile getirme ihtiyacı hissediyorlar.</p>
<p>Örneğin Zafer Partisi Genel Başkanı <strong>Ümit Özdağ</strong> dahi ‘faşist’ iddilarının gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Çoğunlukla kendisini ‘Atatürkçü’ olarak tanımlıyor. Hatta ırkçı yakıştırması yapanları ‘salaklıkla’ itham edecek kadar bu tanımlardan ‘rahatsız’ olduğunu ifade ediyor;  ‘<a href="https://www.youtube.com/watch?v=6xZ5sQ209vw">Bize ırkçı diyen salaklar! Biz ırkçı değiliz! Biz &#8216;ne mutlu Türk&#8217;üm diyene&#8217; diyen Türk Milleti&#8217;nin şerefli müdafileriyiz</a>.”</p>
<p>İYİ Parti Genel Başkanı <strong>Meral Akşener</strong> de hemen hemen her konuşmasında, Türkiye’deki mültecilere dönük sert ifadeler kullanıyor. Özellikle parti toplantılarında, kendi tabanının da mülteci karşıtlığı ‘coşkusuna’ kapılarak dozajı arttırıp, savaştan kaçıp Anadolu topraklarına sığınan ve kendini savunma imkânı olmayan insanları hedef haline getiriyor. Bunun ırkçılık olmadığını Türk dilini, kültürünü, ekonomisini ve hatta itikadını korumak gayesiyle yaptığını belirtiyor. Akşener siyaseti Avrupa’daki aşırı sağcı ve ırkçı siyasi partileri hatırlatıyor. Faşizmi açıktan savunmanın mümkün olmadığı bir düzende Batı’daki aşırı sağcı partiler de Türk/Müslüman/Arap/Siyahi göçmenlere karşı ırkçı bir tavır içinde olmadıklarını sadece Avrupa kültürünü korumayı amaçladıklarını ifade ederek mahcup bir faşizm örneğini sergiliyorlar. Hollanda’da aşırı sağcı siyasetçi <strong>Geert Wilders</strong> de ‘ayrımcılık ve nefreti körüklemekle’ suçlandığı bir <a href="https://www.theguardian.com/world/2016/dec/09/geert-wilders-found-guilty-in-hate-speech-trial-but-no-sentence-imposed">davada</a> hâkim karşısına çıkmış ve ırkçı biri olmadığını söylemişti.</p>
<p>Totaliter bir zihne sahip olan siyasetçiler genellikle toplum adına konuştuklarını ileri sürerler. Wilders de mahkemedeki savunmasında Hollanda toplumunun büyük oranda kendisi gibi düşündüğünü belirtmişti. Meral Akşener de toplum adına konuşma hakkının kendinde olduğunu düşünerek “<a href="https://www.sozcu.com.tr/aksenerden-cok-sert-multeci-aciklamasi-wp7808305">Her geçen gün büyüyen sığınmacı meselesi Türk Milleti’nin ortak kaygısı ve hassasiyetidir</a>” demiş, 14 Mayıs seçimleri öncesinde Bursa mitinginde seçim vaadi olarak sığınmacıların geri gönderileceğini söylemişti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise, seçimden sadece iki gün önce katıldığı canlı yayında mültecileri gidecekleri ortam oluşmadan göndermenin insanî bir tavır olmayacağını söyleyerek meydan okumuştu. Sonuçta kazanan Erdoğan oldu. Öyle ki <em>Haksöz</em> dergisi Mayıs seçimlerinin ardından yayınlanan Haziran sayısının kapağında, “<a href="https://www.haksozhaber.net/haksoz-haziran-sayisi-irkcilik-kaybetti-kardeslik-kazandi-163726h.htm">Irkçılık kaybetti, kardeşlik kazandı</a>” ifadelerine yer vererek seçim sürecindeki ırkçılık tartışmasını veciz bir şekilde özetledi.</p>
<p>Akşener seçimdeki başarısızlığına rağmen göçmen karşıtı tavrını sürdürdü. 26 Ağustos’ta Afyon’da yaptığı konuşmada Akşener, “Sığınmacı sorunu milli güvenlik siyasetinin birinci maddesidir. Beka meselesidir.” dedi. Türkiye’nin dünya siyasetinde kurmaya çalıştığı denklemi, teröre karşı yürütülen mücadeleyi, bölgede birçok farklı noktada hem sahada hem de masada yürüttüğü kavgayı, ülkenin kapasite arttırımına giderken karşılaştığı çok ciddi sorunları yok sayıp mülteci meselesini milli güvenliğin birinci konusu şeklinde sunmak Akşener’in Türkiye’yi ne kadar eksik okuduğunu göstermesi açısından da önemlidir.</p>
<p>Dil meselesi de aşırı sağcı, ırkçı politikacıların sürekli gündeme getirdiği konular arasındadır. Akşener, sığınmacıların Türk dili açısından sorun oluşturduğunu belirtmişti. Benzer şekilde Belçika’da aşırı sağcı <strong>Flaman Çıkarı Partisi</strong> de ülkelerinde kamu kurumlarında Türkçe afiş kullanılmasının yasaklanmasını isteyerek dil konusuna ‘dikkat’ çekmişti. Akşener sık sık sığınmacıları geri göndereceklerini ifade ederken Hollandalı aşırı sağcı Geert Wilders de birçok konuşmasında Türk göçmenlere sınırların kapatılması gerektiğini söyleyip, Türklerin ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulunmuştu. Fransa&#8217;da aşırı sağcı <strong>Ulusal Cephe Partisi</strong>nden Marine Le Pen&#8217;in yeğeni Marion Marechal-Le Pen de Türklere Türkiye’ye dönme çağrısında bulundu. Batı’daki aşırı sağcılar inanç boyutuyla Müslümanların Avrupa için tehdit olduğunu iddia ederlerken Akşener de “Bin yıldır ilmek ilmek dokuduğumuz maneviyatımız ve mukaddesatımız başka coğrafyalarda, başka kültürlerden yeşermiş çeşitli itikadların hedefi haline geliyor” sözleriyle sığınmacı meselesine ‘teolojik’ bir itirazda bulunmuştu.</p>
<p>Kasım ayındaki bir grup konuşmasında Akşener, yaklaşan yerel seçimler öncesi İYİ Parti’nin belediyecilik ‘vizyonunu’ anlatırken zihin dünyasında sıradanlaştırdığı faşizmin yeni bir ‘müjdesini’ paylaştı; “Sığınmacılara kira ve mülk satışına izin verilmeyecek”. Sığınmacıların evlerine göz diken Akşener, belki gelecekte elektrik ve su verilmesinin de engellenmesini isteyebilir. Almanya&#8217;da aşırı sağcı Almanya için <strong>Alternatif (AfD)</strong> gibi İYİ Partili siyasetçiler ve Akşener de sığınmacıların ülke ekonomisini olumsuz etkilediği yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, hem yurt içinde sığınmacılarla ilgili saha çalışmalarına katılıp hem de dünyanın farklı coğrafyalarında sığınmacılarla ilgili yapılan bilimsel çalışmaları kamuoyu ile paylaşan bir isimdir. Özipek, yapılan araştırmalarda sığınmacıların ülke ekonomilerine uzun vadede ciddi ekonomik katkılar sağladıklarını belirtmektedir. Dünyanın en güçlü ekonomilerine sahip ülkelerinin göçmenlere kapılarını açık tutan ülkeler olması elbette tesadüf olamaz.</p>
<p>Ümit Özdağ, Meral Akşener ve özellikle sosyal medyada seküler milliyetçilik adına algı oluşturmaya çalışanların iddialarının aksine göçmen karşıtı siyaset Batı’daki ırkçı partilerle ruh ikizi özelliğine sahiptir. <strong>Açıktan faşizm propagandası yapmaktan çekinen ya da seküler milliyetçiliği merkez sağ siyaset adına kavramsallaştırmaya çalışanlar birer mahcup faşizm örneği sergilemektedir.</strong> Kendilerini her ne kadar seküler değerlere yaslanıp demokratik siyasetin bir parçası olarak sunmaya çalışsalar da kurguladıkları siyaset ve söylemleri faşizm havuzundan beslendiklerini ortaya koymaktadır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/mahcup-fasizm/">&#8216;Mahcup Faşizm&#8217;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin ve Türk Solunun Krizi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/chpnin-ve-turk-solunun-krizi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Aug 2023 14:17:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206904</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tanıl Bora’nın birikimdergisi.com’da Türk solunun sembol isimlerinden Ahmet Kardam’ın (1976) CHP Nedir? Ne Değildir kitabına atıfla aynı başlıkla bir yazısı yayımlandı. Kardam, 77 seçimleri öncesinde CHP’nin solun ümidi olarak görülmesini bir sosyalist olarak doğru bulmuyordu. Tanıl Bora ise Kardam’ın 1976’daki itirazlarından hareketle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından CHP’de yaşananların, benzer bir ‘hayal kırıklığı’ yaşatmasına dikkat çekerken, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpnin-ve-turk-solunun-krizi/">CHP’nin ve Türk Solunun Krizi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tanıl Bora’nın birikimdergisi.com’da Türk solunun sembol isimlerinden Ahmet Kardam’ın (1976) <em>CHP Nedir? Ne Değildir</em> kitabına atıfla aynı başlıkla bir yazısı yayımlandı. Kardam, 77 seçimleri öncesinde CHP’nin solun ümidi olarak görülmesini bir sosyalist olarak doğru bulmuyordu. Tanıl Bora ise Kardam’ın 1976’daki itirazlarından hareketle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından CHP’de yaşananların, benzer bir ‘hayal kırıklığı’ yaşatmasına dikkat çekerken, bu benzerliğin tesadüf olmadığını, CHP’nin doğal yapısından kaynaklandığını belirtiyor; “İçinden ve/veya dışından sol tazyik olmadığında, ‘kendi haline’ kaldığında, CHP’nin iliği kemiği, Güven Partisi’dir.”</p>
<p>Tanıl Bora’nın genel bir muhasebe olarak değerlendirilecek bu yazısı Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinden sonra, 26 Temmuz’da yayımlandı. Bora’nın seçim kaybedildiği için böyle yazdığını söylemek doğru olmaz. Zaten, Kardam’a atıfla yaptığı analiz seçim sonuçlarından çok seçimin ardından CHP’de ortaya çıkan tabloyla ilgili. CHP’de son iki ayda yaşanan tartışmaları ‘hayal kırıklığı’ olarak tanımlarken, hikâyeyi maziye dayandırıyor; “Solun CHP’yle ilgili hayal kırıklıklarının ve ona içerlemelerinin tarihi, CHP kadar eskidir. CHP’lilerin, solun CHP’yle ilgili hayal kırıklıklarına ve içerlemelerine içerlemelerinin tarihi de öyle.”</p>
<p>Peki, bunca hayal kırıklığı yaşamış Türk solu neden hâlâ CHP’den beklenti içine giriyor? Sol, Bora’nın tarihsel örnekleriyle ortaya koyduğu gerçekleri bir nevi çaresizlik gereği görmezden mi gelmiş yoksa artık gerçekliği görebilecek yetisini mi kaybetmiştir? Türk solu Ahmet Kardam’ın 45 yıl önce CHP hakkında yaptığı analizleri yapabilecek olgunluktan uzaklaşmış olabilir mi? Kardam, CHP’yi sosyalist ekonomiye uzak, Nato’cu olmakla eleştirirken TKP, TKH, Devrim Hareketi, TSİP, Sol Parti’den oluşan Sosyalist Güç Birliği ittifakı, “anti-emperyalist, emekten, laiklikten ve barıştan yana yeni bir ülke kurma bayrağını yükseltmek için” sözleriyle CHP Genel Başkanına açık destek verdi. Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i, Kardam’ın TKP’si geçmişte CHP’ye mesefeli dururken HDP, TİP, EHP, EMEP, SMF ve TÖP&#8217;ün bir araya gelerek oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı, “Üzerimize düşen tarihî görevi hem geleneğimize hem de gelecek kuşaklara borcumuz kapsamında yerine getirme konusunda mutabık kaldık” sözleriyle Kılıçdaroğlu’na destek olurken hangi geleneğe borçlarından bahsediyordu acaba?</p>
<p>Murat Belge, 13 Mart tarihli, ‘Rüzgar gibi geçti’ başlıklı yazısında demokratik sicili pek parlak olmadığını ima ettiği CHP’nin değiştiğini ifade ederken, bugün MİT başkanlığı için ortaklarına haber vermeden Ümit Özdağ ile el sıkıştığı ortaya çıkan Kılıçdaroğlu ile gerçek bir sosyal demokrat parti kimliği kazanacağına dahi inanmıştı; “Kılıçdaroğlu’nu anlayan ve onun oluşturmaya çalıştığı kanallar içinde siyaset yapmayı benimseyen parti üyeleriyle CHP gerçekten sosyal-demokrat bir parti kimliği kazanabilir.” 24 Nisan tarihli ‘14 Mayıs seçimi’ başlıklı yazısında ise Belge, sadece CHP’den değil bugün gizli anlaşmalar yapıldığı gerekçesiyle, ağır hakaretlerle birbirinin ahlakını sorgulayan, meseleyi ‘namus’, ‘ihanet’ düzeyine getiren altılı masaya da büyük anlamlar yüklemişti; “Muhalefetin farklı dünya görüşlerine rağmen kurmayı başardığı ‘demokratik konsensüs’ Türkiye için değerli bir kazanım oldu. Bunun boşa gitmesine izin vermemeliyiz. Bu, kendi başarımızı kendi elimizle sildiğimiz anlamına gelir. Şu anda muhalefet cephesini meydana getiren kadroların güçleri ve yeteneklerinin bu zorlu işleri yapmaya yeteceği kanısındayım.” Acaba Murat Belge gibi bir isim, mahalle aralarındaki bakkallarda asılı Arapça tabelaları indirmek için yarışan CHP’li kadrolarla sosyal demokrat bir siyasetin ne denli mümkün olabileceğini hiç düşünmemiş olabilir mi? Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kendisi gibi düşünmeyen, yaşamayan insanları bir tehdit olarak görme sosyal demokrat siyasetin göstergesi olarak mı kabul edilecek? Belge, 8 Mayıs tarihli ‘Seçim Güvenliği’ yazısında da; “Bu seçim önümüze hangi yolu açacak, demokrasiyi mi, diktatörlüğü mü?” sorusunu sorarak, sokakta göçmen avına çıkma noktasına gelen millet ittifakını demokrasi cephesi olarak tanımlıyordu. Bu durum Belge’nin yaklaşımının Tanıl Bora’nın Türk soluna hasrettiği hayal kırıklığının farklı bir versiyonu olarak dikkat çekmektedir.</p>
<p>Seçimlere girerken millet ittifakının Türk demokrasisinin zor konuları hakkında ne söylediği de tam olarak bilinmiyordu. Örneğin İYİ Parti’nin Kürt meselesindeki yaklaşımı nedir? Kılıçdaroğlu ya da DP Genel Başkanı Gültekin Uysal, sırtını YPG’ye dayadığını söyleyen Figen Yüksekdağ’ın temsil ettiği siyaset hakkında ne düşünür? CHP’nin, Alevilik bağlamında Diyanet’e nasıl bir rol biçtiği, millet ittifakı partilerinin azınlıklara yaklaşımı pek dillendirilmemişti. Net olan tek bir şey, Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Ümit Özdağ’ın ırkçılıkta rakip tanımayan tavrıydı. Tüm bunlara rağmen Ahmet İnsel, 25 Nisan’da ‘Yakın tarihimizin en önemli seçimi mi?’ başlıklı yazısında Kılıçdaroğlu’nu destekleyen partilerin, Türkiye’nin kültürel farklılıklarını birleştirdiğini yazmıştı. Bunun karşısında AK Parti Ermeni asıllı Sevan Sıvacıoğlu’nu İstanbul’dan Milletvekili adayı göstermiş, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmuş, AK Parti Doğu’da Kürtçe şarkılar eşliğinde propagandasını sürdürmüş, Cumhurbaşkanı Erdoğan mültecilerle ilgili pozitif açıklamalar yapmıştı. Hal böyleyken İnsel, hangi somut adım/açıklamaya karşın kültürel farkların bir araya geldiğini söylemiş olabilir bilemiyoruz! Sanıyorum İnsel, beklentilerini demokratik uygulamayla gerçekleşmiş gibi algılamaktaydı.</p>
<p>Bu bağlamda Tanıl Bora’nın hatırlattığı şekliyle solun CHP hakkındaki hayali sadece son seçim süreciyle de sınırlı değil. Türk solunun geçmişten bugüne içine düştüğü pozisyonlar aynı zamanda solun durumunun anlaşılması açısından da işaretler sunmaktadır. Bu işaretler genel olarak Türk solunun ülke sosyolojisine ve değerlerine olan tutumundan kaynaklanmakla birlikte kendi teorilerinin pratikle sınanması karşısında düştüğü durumu da göstermektedir. Pratik, teoriyi daima aşıyor. Türk solu da pratikle karşılaştığında ya hayal kırıklığına uğruyor ya da kaybediyor. Bu açıdan CHP’nin içine düştüğü krizin, seküler, aydınlanmacı sol bloğun süreklilik arz eden handikabını yansıttığı söylenebilir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpnin-ve-turk-solunun-krizi/">CHP’nin ve Türk Solunun Krizi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yekta Şirin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Apr 2023 09:24:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206698</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belli aralıklarla sosyal medyada ‘Özlem Zengin’ isminin ülke gündemine ‘taşındığına’ tanık oluyoruz. Belli çevreler onu sürekli hedef haline getirip, hakkında çok farklı boyutlara ulaşan paylaşımlarda bulunuyorlar. Konu hiç değişmiyor. Minik bir tarama yapıldığında anlaşılıyor ki kavganın merkezinde hep aynı konu var: Kadın hakları. Aslında bunun bir kavga olduğunu söylemek de zor. Çünkü kavga olması için [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/">Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Belli aralıklarla sosyal medyada ‘Özlem Zengin’ isminin ülke gündemine ‘taşındığına’ tanık oluyoruz. Belli çevreler onu sürekli hedef haline getirip, hakkında çok farklı boyutlara ulaşan paylaşımlarda bulunuyorlar. Konu hiç değişmiyor. Minik bir tarama yapıldığında anlaşılıyor ki kavganın merkezinde hep aynı konu var: Kadın hakları. Aslında bunun bir kavga olduğunu söylemek de zor. Çünkü kavga olması için denk güçler olmalı. Fakat buradaki taraflara baktığımızda birbirine denk iki taraftan söz etmek neredeyse imkânsız. Bir tarafta Zengin karşı tarafta hakkında paylaşımlarda bulunan ve yazdıklarından biraz da organize oldukları anlaşılan kalabalık..</p>
<p style="text-align: left;">Sakin bir şekilde bu tartışmada kimin ne dediğini kısaca özetlemek gerekirse, Özlem Zengin, kadına karşı şiddetin önlenmesi adına yapılan yasal düzenlemelerin önemine işaret ederken diğer taraf kadını koruma altına alma gerekçesiyle hayata geçirilen düzenlemelerin aile yaşamına ciddi zararlar verdiğini iddia ediyor.</p>
<p style="text-align: left;">Anlaşıldığı kadarıyla Zengin ve diğerleri arasındaki çatışmanın ilk çıkış noktası İstanbul Sözleşmesi bağlamında yürütülen tartışmalar oldu. Bir tarafta, sözleşme kötüdür mutlaka kaldırılmalıdır diyenler. Diğer tarafta ise sözleşme kaldırılırsa kadın mücadelesinin büyük yara alacağını dillendiren aynı zamanda iktidara muhalif çevreler. Zengin ise kendini bu denklemin dışında tutuyor. Özlem Zengin’in İstanbul Sözleşmesiyle ilgli yaptığı açıklamalarda özellikle sözleşmenin kaldırılmasını isteyen ve buna karşı çıkan kesimlerin çağrılarına kulak verdiği ve bu iki kesimi makul bir tartışma ortamı için ortak bir zemin inşa etmeye davet ettiği anlaşılıyor. Katıldığı programlarda, medyada yer alan açıklamalarında sözleşme mükemmeldir, eksiksizdir demediği gibi bu konunun tartışılmasının da dünyanın sonu olmadığını ifade ederken, ne kaldırılsın ne de kaldırılmasın diyor. Fakat sonuç olarak her iki kesim de olayı farklı şekillerde ele almayı tercih etti. 8 Temmuz 2020 tarihinde Habertürk canlı yayınında Zengin’in de ifade ettiği gibi konu artık içeriğinden bağımsız bir şekilde “itirazların toplandığı bir havuza” dönüşmüştü. Meselenin sağlıklı bir şekilde konuşulması için çabalayan Zengin kimileri için sözleşmenin avukatı diğerleri içinse sözleşmenin kaldırılmasına ses çıkarmayan kişi olarak yaftalandı.</p>
<p style="text-align: left;">Sonuçta İstanbul Sözleşmesi kaldırıldı. Fakat Zengin’e dönük saldırılar hiç durmadı. Bu konularla ilgili ne zaman bir söz söylese aynı grupların sosyal medya kampanyalarının hedefi olmaya devam etti. Özlem Zengin bir siyasetçi. Toplumun kendisini eleştirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Fakat Zengin’in söyledikleriyle kendisine dönük saldırılar arasındaki uyumsuzluk, tıpa tıp aynı mesajların yazılması, ortak başlıklar kullanılması aleyhinde yürütülen kampanyanın organize olması ihtimalini güçlendiriyor.</p>
<p style="text-align: left;">Yakın zamanda Özlem Zengin adı bu kez 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’la ilgili tartışmalar etrafında yeniden gündeme geldi. AK Parti ile Yeniden Refah Partisi arasında seçim ittifakı için yapılan görüşmeler sırasında 6284 sayılı kanunun pazarlık konusu yapıldığı iddia edilmişti. Bunun üzerine Zengin, mecliste bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını ifade eden bir konuşma yaptı. Açıklamaların ardından Özlem Zengin’le ilgili yeni bir kampanyanın fitili ateşlendi. Hakkında binlerce tweet atılırken, ağır hakaretlere maruz kaldı, dinî inancı hedef alındı ve tehdit edildi. İstanbul Sözleşmesi meselesindekine benzer bir durum söz konusuydu. Bir kesim Zengin’in 6284’ün sözcülüğünü yaptığını iddia ederek onu yine hedef tahtasına oturtmuştu. Günlerce sosyal medyada en çok konuşulan isimlerden biri oldu. Fakat Zengin’in bu süreçteki açıklamalarına bakıldığında kayıtsız bir şekilde 6284’ü savunmadığı bilakis kanunun uygulanmasıyla ilgili yaşanan eksikliklerin giderilmesi gerektiğini söylüyor. Örneğin bu sözleri katıldığı bir canlı yayında dile getirdi; “Bu konu bu kadar tartışmayı hak edecek bir mevzu değildir. Her bir kanun maddesi elbette tartışılır. Ben biliyorum 6284 uygulamasında çok ciddi sorunlar var, başından itibaren. Bu sorunların hepsini giderebiliriz.”</p>
<p style="text-align: left;">Görüldüğü gibi Zengin, 6284 sayılı Kanunun uygulamasında hatalar olduğunu zaten kabul ediyor ve bunların düzeltilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Ancak sanki hiç böyle söylememiş gibi bir ortam oluşturulmaya çalışılmakta ve belli kesimler yine sözlerinin içeriğine bakmadan onu hedefe oturtmaktadır. Öyle ki bu ‘tepki’ bir gün sürmedi. Sosyal medyada Zengin isminin gündemde tutulması için özel bir çaba gösterildi. Her iki olayda da konunun savunucusu olmamasına, ısrarlı bir şekilde amacını tartışmanın belli bir usûl çerçevesinde yapılması şeklinde ifade etmesine rağmen belli çevrelerin onu bir noktaya çekme çabası biraz tuhaf duruyor. Tarafların yaklaşımı ortada. Zengin’in açıklamları da. “Hayır, bu konu tartışılamaz” demiyor. Hem İstanbul Sözleşmesinin hem de 6284 sayılı Kanunun eksik yanları nedeniyle tartışılabilir olduğunu söylese de birileri onun bu çabasını görmezden gelip Özlem Zengin ismine farklı bir misyon yükleyerek ona saldırmayı belki de ismi üzerinden iktidar partisiyle hesaplaşmaya çalıştı. Hatta Kafkaslar’dan Ordu’ya ardından Tokat’a göçen bir ailenin çocuğu olmasını gerekçe gösterip Yahudi olduğunu söyleyenler dahi oldu. Açıkça anlaşılacağı gibi Yahudilik kriminal bir anlamda kullanılıyordu. Benzer bir üslupla tartışmaya dahil olanlar Zengin’in siyasî kimliği üzerinde kuracakları baskıyla bu tartışmayı kendi istedikleri gibi yönlendireceklerini düşünmüş olabilirler. Zengin’in söylemedikleri üzerinden farklı bir kimlik inşa edip, bu meselelere dahil olacakların önünü kesmeyi de hedefleyebilirler. Fakat bu konuların hem dünyada hem de ülkemizde tartışılma boyutu göz önüne alındığında komplo teorileriyle muhatapların etkisizleştirileceğini düşünmenin nafile bir çaba olduğu görülecektir. Çünkü mesele sadece birkaç kadının inadından kaynaklanmıyor. Ortada ciddi sorunlar varken kamusal tartışmanın tarafı olarak kadınları yok saymak pek gerçekçi durmuyor.</p>
<p style="text-align: left;">Tokat’ın Niksar ilçesinde dünyaya gelen öğretmen bir babanın kızı olan ve 80’lerin sonunda İstanbul’da Hukuk okuyan Zengin, öğrencilik yıllarında da rejimin baskıları karşısında hak ve özgürlük mücadelesi veren bir isim. Dünden bugüne değişen pek bir şey yok. Dün nerede duruyorsa bugün de aynı noktada. Başörtüsü mücadelesinin savunucularından olan Zengin’in aslında ele aldığı her konuyu aynı cesaret ve kararlılıkla savunduğu görülüyor. Patriarkal geleneğe mesafeli dururken gösterilen tepkiler pek de geri adım attırmıyor. Belki şahsına dönük tepkinin ardında onun özgürlükçü ve cesur tavrı yatıyor olabilir! Zengin, İstanbul Kadın ve Aile Araştırmaları Merkezi, Beyaz El Dayanışma Derneği ve KADEM’in kuruluşunda bulunmuş, 2015 seçimlerinin ardından TBMM tarihinde başörtülü yemin eden 21 milletvekili arasında yer almıştı. Geçmişte başörtüsü yasağıyla kadınların haklarının ellerinden alınmasına karşı mücadele ederken bugün kadına dönük şiddetin son bulması için çalışması aynı zamanda tutarlı bir aktivist olduğunu gösteriyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadin-mucadelesinin-tutarli-aktivisti-ozlem-zengin/">Kadın Mücadelesinin Tutarlı Aktivisti: Özlem Zengin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
