<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yasemin Abayhan, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/yaseminabayhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 09 Jul 2017 08:35:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Emanet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/emanet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Jul 2017 08:35:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/emanet/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayal meyal hatırladığım bir hikaye var, bana anlatıldığında daha küçük olduğum için bağlantılarını ve isimlerini karıştırdığım ya da karıştırdığımı sandığım. Belki de etkisini çocukluğun getirdiği refleksle büyüttüğüm. Çünkü çocukken kocaman gelir dünya. Hikaye şöyle, İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin’in zulmünden kaçan pek çok Kafkasya Halkı gibi benim ailem de kaçmış. Savaşın koca yerküreyi tıpasını kapatıp çalkaladığımız [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/emanet/">Emanet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayal meyal hatırladığım bir hikaye var, bana anlatıldığında daha küçük olduğum için bağlantılarını ve isimlerini karıştırdığım ya da karıştırdığımı sandığım. Belki de etkisini çocukluğun getirdiği refleksle büyüttüğüm. Çünkü çocukken kocaman gelir dünya.</p>
<p>Hikaye şöyle, İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin’in zulmünden kaçan pek çok Kafkasya Halkı gibi benim ailem de kaçmış. Savaşın koca yerküreyi tıpasını kapatıp çalkaladığımız bir içecek misali karman çorman ettiği bir dönem olduğu için ve dedem, büyük ninem, büyük amcalarım arkalarına bakmadan kaçtıkları için artık “vatan”ları yokmuş. Savaş bitmiş, Türkiye Kafkas halklarına kapılarını açmış, mültecileri alması için bir ekip göndermiş, arkalarına bakmadan kaçabildikleri son nokta olan Almanya’dan Türkiye’ye doğru gelirken dedem ve ailem onlara kumanya dağıtılmaya başlanmış. Malum, Kafkasya’da zeytin yokmuş, o güne kadar hiç zeytin görmemiş insanların yürütebileceği en iyi tahmini yürütmüş onlar da. “Galiba bize çürümüş erik verdiler.” Gücenmişler. Çürümüş bir şeyin kendilerine verileceğini hemencecik düşündükleri için de kızmışlar, bozuk erikler kendilerine verildi diye de gocunmuşlar. Ama yemişler. “Çünkü evinin kapısını açanın verdiği makbuldür” demişti halam anlatırken.</p>
<p>Ben Türkiye’de doğmuş ikinci nesilim, Kafkasya’da doğmuş olan dedemi hiç görmedim. Torunu olduğum mülteciyi yukarıdaki hikayelerin ana kahramanı olması dışında pek tanıyamadım. Sanırım bu sebepten, anlatılan her mülteci anısında sanki dedemle bir bağ kuruyor gibi hissettiğim için onları unutmamaya çalışıyorum. Onları unutmamaya çalışıyorum çünkü doğup büyüdüğüm topraklara olan bir minnet duymamı sağlıyor. Türkiye’nin, Anadolu Kültürü’nün kendi içindeki renkleri vurgulamasına gerek kalmadan hepsini barındırabileceğini bilmemin sebebi dedem. Çünkü, insan hayatı kendi ailesinin deneyimleriyle de öğrenir.</p>
<p>Bu duygusal ardalanın getirdiği rahatlıkla hep Suriyeli Türkiyelilerin bir zaman sonra kabullenileceğini, “acaba bunu gerçekten okuyan var mıdır?” dediğim gazetelerin o iğrenç manşetlerine rağmen hayatın birarada daha güzel akacağını düşündüm. “Ay nereye gidiyoruz?” itirazlarına itiraz ettim. Hoş bir sohbette rasyonalleştirilen yabancı düşmanlığına çok sert tepki verip, insanın böyle bir şey söylüyor olmasının onu utandırması gerektiğini söyledim. Öğrencilerimin gözlerinin içine her baktığımda da bu konudaki umudumun tazelendiğini hissettim.</p>
<p>Ama bu hafta bittim. Emani Al Rahmun’un elindeki ve karnındaki bebeği ile katledildiğini okuduğumda tüm umutlarım bitti. Kızamadım dahi. Yıldığınızda, ikrah ettiğinizde kızmazsınız çünkü öfke süreçte bir kontrol sağlamanız içindir. Öfkelensem de geri gelmeyeceklerdi, kızamadım bile.</p>
<p>Daha da kötüsü böyle bir vahşetin geliyor olduğunu hepimiz görüyorduk. Görüyorduk, günlerdir nefret kusuyordu binlerce kişi. Ülkenin “pop kraliçesi” sosyal medyadan huzuru kalmadığı için mültecilere “şimdi artık huzurumdan çekilebilirsiniz” diyor, gazeteler haberleri verirken özellikle Suriyeliler ile ilgili kısımları ön plana çıkartıp hedef tahtasından mültecilerin kıpırdamasına izin vermiyor, mahallesinin ahlakını mahallesindekilere sormadan korumaya kalkan “delikanlı”lar gördükleri mültecileri sıkıştırıyordu. Ülkecek Norveçtik, bizi o pis Suriyeliler bozmuştu. Şu ana kadar sorumluluğunu almadığımız tüm sorunlarımızı mültecilere yükleyince rahatlıyorduk çünkü. Rahatladıkça hiç çekinmeden daha da yüklendik onlara. Gündeliği 15 liraya kaçak çalışan ve öldürseniz yapmayacağımız işleri yapmalarına sinirlendik, tavanından pislik akan bomboş evlerimizi onlara kiralayıp yine de “ay hadi evlerine dönsünler” diyebildik. Sokakta bize yol sorduklarında dileniyorlarmış gibi davrandık, buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık.</p>
<p>Buraya geldikleri için sahip oldukları her şeyi sömürebileceğimizi sandık. Son üç yıldır gelen Suriyeliler’in doğum oranlarını eleştirdik, ki savaş ortamında çok doğaldı, erkeklerin birden fazla kadına sahip olduğuna karar verdik. Zihnimizde “aile” yapısına dair tüm değerleri onlar için bozduk, yıprattık, bitirdik. Çünkü bize sığındıkları için onların her şeyi bize helal idi. Bize sığınanlar zaten kadınlar ve çocuklardı, zannedilenin aksine güçlü kuvvetli olan erkekleri gelmemişti. Ve bizim de gücümüz gelenlere yetti.</p>
<p>Emani, tecavüz edilerek, kafası taşla ezilerek öldürüldü. Bu vahşet sırasında da doğum yaptı. Kucağındaki bebeğinin öldürülmesinde de aynı vahşet kullanıldı, “yenidoğan” ise adeta doğamadı. Yazmaya zorlandığım bu eylemler sırasında fiziken orada olmamız gerekmiyor, ama zımnen hepimiz oradaydık. Katillerin zihinlerinde dönen gazete küpürlerini hazırladı bazılarımız, bazılarımız yalan yanlış “Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor” haberlerini sosyal medya hesabından paylaştı. Savaştan kaçan insanlara sefa sürüyor muamelesini yaptı utanmadan bir kaçımız. O vahşet işlenirken hepimiz oradaydık.</p>
<p>Emani, “emanet” demekmiş. Biz emanete pek sahip çıkamadık. O sırada doğan bebeğinin adı bile olmadığından onu ismiyle anamadık.</p>
<p>Bu lanet hepimize yeter.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/emanet/">Emanet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şakacıktan Tecavüz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sakaciktan-tecavuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Jun 2017 08:15:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sakaciktan-tecavuz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki gündür bu yazıya nasıl başlamam gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu yazıya sebep olan cümleleri buraya koymak istedim ama yazım en baştan tiksinerek, öfkelenerek okunsun istemedim sanırım ya da midem kaldırmadı. Sonra “İnsan eliyle oluşturulan travmaların başında gelir tecavüz” diyerek başlamaya karar verdim, “böyle bir cümle ile tecavüzün nasıl bir şey olduğunu hatırlatmaya gerek var mı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sakaciktan-tecavuz/">Şakacıktan Tecavüz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İki gündür bu yazıya nasıl başlamam gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu yazıya sebep olan cümleleri buraya koymak istedim ama yazım en baştan tiksinerek, öfkelenerek okunsun istemedim sanırım ya da midem kaldırmadı. Sonra “İnsan eliyle oluşturulan travmaların başında gelir tecavüz” diyerek başlamaya karar verdim, “böyle bir cümle ile tecavüzün nasıl bir şey olduğunu hatırlatmaya gerek var mı gerçekten insanlara?” sorusu utandırdı beni.</p>
<p>Tecavüzün ne olduğunu, bir insanın hayatını nasıl karartabileceğini, önyargıların sonucunda dünyada tecavüze uğrayan bireylerin hâlâ profesyonel yardım almada ve kolluk kuvvetlerine durumu rapor etmede zorlandığını biliyoruz. Tecavüz bu, dinden, dilden, ırktan ve daha da belirgini siyasetten uzak bir olgu, herkesin başına gelebilir.</p>
<p>Yaklaşık 3 gün önce bir sosyal medya hesabından Ankara’dan Edirne’ye yürümekte olan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun başına gelmesi için uygun görülen eylemin tecavüz olduğunu söyleyen bir paragraf paylaşıldı. Bu paragrafta yazanları özür dileyerek burada paylaşmak durumundayım ki süreçte sorunlu olduğunu düşündüğümüz ifadelerin analizini daha sağlıklı yapabilelim. Bir kadın profilinden paylaşılan bu temennivari durum güncellemesi noktalama ve imla kurallarına riayet etmeyen, orijinal hâliyle şu cümleleri kapsamaktaydı:</p>
<p><em>“yokmu şu zilliyi (KILIÇDAROĞLU’nu) otobanda duz nefes edecek…soluğunu kesecek…ateşini söndürecek..başını döndürecek..inim inim inletecek…yiğit bir tırcı..</em></p>
<p><em>Gunlerdir heyecanla bir TECAVÜZ haberi bekliyorum…ama hâlâ kimseden tık yok…aaahh..ah..erkek olmak vardı simdi..:p”</em></p>
<p>Aslında yeteri kadar açık ve art niyetli bu cümlelerin analizini uzun uzadıya yapmak gerekmese de, yine de buradaki <strong><em>düşmanca saldırganlığın</em></strong> birden fazla boyutu olduğu görülebilir. Keza sosyal psikoloji literatüründen de bilebileceğimiz gibi, düşmanca saldırganlık sadece fiziksel saldırganlıkla vuku bulmamakta, özellikle kadınlarda sözel ve ilişkisel saldırganlığa dönüşmektedir. Burada edimin sözelleştirilmesindeki “iştah” düşmanca saldırganlığın birebir örneği olarak kabul edilebilir.</p>
<p>Bu tutumun oldukça açık, örtük olmayan, herhangi bir toplumsal norma uyma çabası olmayan bir tutum olması da oldukça ilginçtir. Keza “tecavüze davetiye çıkarmak” evrensel olarak bir <strong><em>toplumsal normun ihlâli</em></strong> iken burada dil çıkaran “smiley”lerle donatılmıştır, adeta dış gruptan olanın başına gelecek olumsuz bir durumun bireyi mutlu etme ihtimalinden bahsedilir ki bu olgu sosyal psikolojide <strong><em>“schadenfreude” </em></strong>olarak tanımlanabilir. Hatta literatürden bağımsız bir şekilde bireyin başına gelmesi planlanan olumsuz olayın faili olmayı istemek bazı psikologlarca daha psikopatolojik olarak nitelendirilebilir.</p>
<p>İlgili paragrafta bu ülkenin bir siyasetçisinin “zilli” olarak nitelendirilmesinin dehşeti bir yana, tecavüze uğrayan/uğraması gerekenlerin ateşi söndürülmesi beklenen zilliler olduğunun belirtilmesi oldukça vahimdir. Buradaki hakaretin, zannedilenin aksine yalnızca Kılıçdaroğlu’na edilmediğini görmek için sanırım yalnızca bu hakareti yazan olmak gerekir. Bu olgu da sosyal psikolojide <strong><em>“tecavüz mitleri”</em></strong> olarak adlandırdığımız olguya denk düşebilir. Tecavüzün belirli bazı ön kabullerinin olduğu ve bu ön kabullere sahip bireylerin tecavüzün faillerinin alması planlanan cezanın az olmasına karar verdiğini gösteren araştırmalar mevcut. Bu tecavüz mitlerinden en sıklıkla karşılaşılanı, yukarıdaki örnekte de gördüğümüz, kurbanın tecavüzü istediği, kurbanın davranışlarının tecavüze sebep olduğudur. Bu mitin en kritik sonucu, kurban eğer “zilli”, “düz nefes” edilmeyi bekliyor ve “ateşi söndürülmeli” ise tecavüzü hak etmiştir. Keza fail, kurbanın “başını döndürebilir”.</p>
<p>Temennivari saldırıyı yazan kişi kurbanı belirlemekle kalmamış, failin de hangi kesimden olması gerektiğini belirleyerek, “yiğit” bir tır şoförüne seslenmiştir. Burada yazan zatın bu ülkede çalışmakta olan tüm tır şoförlerinin sapık olmasının işi kapmada bir ön koşul olduğunu düşünecek kadar naif olmasını bekleyemeyiz sanırım. Tır şoförlerini altında bıraktığı töhmet bir yana, adeta böyle bir edim için kişileri “yiğit” sıfatını kullanarak teşvik etmektedir.</p>
<p>Günlerdir “heyecanla” tecavüz haberini beklediğini yazmasını bir sosyal psikoloji kavramı ile eşleyemeyeceğim ancak “ah ben erkek olsaydım” kısmının da bir adet tecavüz miti ile örtüştüğü söylenebilir, keza bazı tecavüz mitleri failin hep erkek, kurbanın hep kadın olduğu üzerinedir. Ancak bu saldırganlık kokan yazıda da görüldüğü gibi, kadınların da bir başkasına zımnen tecavüz etmesi olasıdır.</p>
<p>Kuşkusuz buraya kadar bu yazıyı okuyanlar “Hepi topu 4 satır olan bu saldırganlıktan daha kötü ne olabilir?” diye sorabilir. Sanırım bunun cevabı da bu yazıyı 719 kişinin beğenmiş olması. 719 insan, bu yazılanları kamusal bir alanda onaylamakta herhangi bir beis görmemişler. 719 kişi, birlikte yaşadığımız 719 insan. Elbette bu yazılanlara sinirlenenler ve tepki verenler de olmuş, sanırım bu tepkilerin gitgide artmasından ve şikâyete dönüşmesinden ilgili hesap bir özür metni yayınlamış, o metnin de tümünü verip sizi daha fazla kendisine maruz bırakmayacağım ancak temel olarak söylediği şey şu: “Kılıçdaroğlu’ndan özür dilerim, ben aslında sadece şaka yapmış idim.”</p>
<p>Dünya genelinde tecavüz kurbanlarının %33’ünün intihar düşünceleri var iken, %13’ü genellikle bir yıl sonra intihar teşebbüsünde bulunuyor iken “tecavüz” kelimesini büyük harflerle yazarak şaka yapmak. Ne zaman bu kadar ayarsızlaştık? Ne zaman bazı şeylerin siyasete bulaştırılmayacak kadar önemli olduğunu unuttuk? Ne zaman şehrimize gelen insanı “dışkı” ile karşılamanın makul olduğunu düşünüp tecavüzü espri konusu yapar olduk?</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nu sevmek zorunda değilsiniz, açıkçası ben kendisinden siyasetçi olarak pek hazzettiğimi söyleyemem. Ama tecavüze uğramasını istemek, tecavüze uğraması için “şaka”cıktan tır şoförlerini galeyana getirmek. Bunların yapılamaz şeyler olduğunu ben yazmaya utanıyorum, lütfen bazılarımız da bunları düşünmeye, edime dökmeye utansınlar.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sakaciktan-tecavuz/">Şakacıktan Tecavüz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçici Irkçılık</title>
		<link>https://hurfikirler.com/secici-irkcilik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Apr 2017 08:09:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/secici-irkcilik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>26 Nisan Çarşamba günü gazetelerde şöyle bir haber okuduk: “Adana Büyükşehir Belediyesi ekiplerince, şehrin çeşitli noktalarına izinsiz asılan Arapça tabelalar söküldü. Büyükşehir Belediyesi&#8217;nden yapılan açıklamaya göre, vatandaşların şikâyeti üzerine harekete geçen Adana Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı Denetim Şube Müdürlüğü ekipleri, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde bulunan Arapça led ışık, tabela ve posterleri sökerek temizlik yaptı.” İç [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secici-irkcilik/">Seçici Irkçılık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>26 Nisan Çarşamba günü gazetelerde şöyle bir haber okuduk: <em>“Adana </em><em>Büyükşehir Belediyesi ekiplerince, şehrin çeşitli noktalarına izinsiz asılan Arapça tabelalar söküldü. Büyükşehir Belediyesi&#8217;nden yapılan açıklamaya göre, vatandaşların şikâyeti üzerine harekete geçen Adana Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı Denetim Şube Müdürlüğü ekipleri, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde bulunan Arapça led ışık, tabela ve posterleri sökerek temizlik yaptı.”</em></p>
<p>İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Daire Başkanlığı’nın yayınladığı istatistiklere göre 20.04.2017 tarihinde Adana’da geçici koruma kapsamında kayıtlı olan Suriyelilerin sayısı 153.490. Bu sayı Adana nüfusunun %6.97’sine tekabül ediyor. Kayıtlı geçici koruma altındaki Suriyeli bireylerin sayısının toplam şehir nüfusuna oranı bağlamında bakıldığında Kilis, Hatay, Gaziantep, Mardin, Osmaniye, Şanlıurfa şehirlerinden sonra Adana’nın geldiği söylenebilir. Yalnızca geçici koruma altındaki Suriyeli birey sayısına göre de en çok göç almış beşinci şehir Adana. Bu ana kadar özetlenmeye çalışılan tüm bu istatistikler Adana’da hayatın akışı içerisinde kültürel çeşitliliğin oldukça fazla olduğunu göstermeye yönelikti. Her ne kadar “geçici” koruma altında olsalar da hepimizin yakından takip ettiği gibi Suriyelilerin geri dönebilecekleri bir “ev”leri şu şartlar altında yok. Hayatın kendi akışının hem toplumsal, hem bireysel krizler için en iyi yara bandı olduğu düşünülürse aslında o bölgede yaşayan Suriyelilerin ticarete başlaması oldukça istendik bir durum olarak görülebilir.</p>
<p>Suriyelilerin ticaret içinde yer alması siyaset bilimi ve ekonomi açısından ele alınabileceği gibi sosyal psikoloji açısından da ele alınabilir. Keza sosyal psikolojinin “babası” kabul edilen Allport’un 1954 yılında yayınlanan “<em>Önyargının Doğası</em>” isimli kitabı II. Dünya Savaşı’nın o kapkaranlık gölgesinde önyargı, kalıpyargı ve ayrımcılık kavramları arasındaki farkı irdelemekle kalmaz ayrıca Gruplararası Temas Hipotezi’ni ortaya koyar. Gruplararası Temas Hipotezi, o dönemde yapılmaya başlanan bazı görgül çalışmaların sonuçlarının ve Allport’un gözlemlerinin sonucunda aslında gözle görebildiğimiz bir sosyal değişimi vurgular. Der ki; ne zaman bir birey kendi grubundan olmayan bir dış grubun üyesi ile temas eder, o zaman bu bireyin o dış gruba yönelik önyargı, kalıpyargı ve ayrımcılık düzeylerinde azalma meydana gelir. Savaş sırasında cephede bir arada çarpışmış olan Avrupa kökenli Amerikalı askerler ile Afrika kökenli Amerikalı askerler arasında savaş sonrasında ayrımcı davranışların azaldığının görülmesi, bireylerin farklı etnik kökenlere sahip komşularının olmasının o etnik kökene yönelik kalıpyargılarında azalmaya sebep olduğunu belirtmesi, Avrupa’da bireylerin aynı işyerinde göçmenlerle çalışırken çalışma sürelerine bağlı olarak göçmenlerin hakkını aramada yardım etme davranışlarının artması Temas Hipotezi’ne örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Allport, günlük hayatın akışı içerisinde bireyler birbirleri ile ne kadar çok iletişim kurarlarsa karşılıklı olarak birbirlerini bir grubun “üye”si olarak algılamak yerine bir “birey” olarak algılamaya başlayacaklarını söyler ve bu sürecin temelde dört ön koşulunun sağlanması gerekir. Aksi takdirde bu tür bir temas bireylerin dış gruba yönelik önyargı düzeylerinin artması ile sonuçlanabilir. Bu dört ön koşul; tarafların eşit statüde olması, ortak bir amaca sahip olmaları, grupların karşılıklı işbirliği içinde olması ve normların, kuralların ya da otoritenin destekleyici tutumudur. Varolan bu dört koşula baktığımızda Suriyeli bireylerin ticarete atılmalarının neden desteklenmesi gerektiğini görebiliriz. Ticarette “Suriyeli &#8211; Türkiyeli” ayrımının olmadığı bir eşit statü söz konusu olacak, karşılıklı işbirliği ile ticaretin ortak amaç olduğu süreç işleyebilecektir.  Ancak buradaki dördüncü koşul olan “otoritenin destekleyici tutumu”nun Adana’daki örnekte pek de var olmadığı görülebilir. Otoritenin ya da kuralların destekleyici olmaması bireylerin birbirlerini kabullenmesine yönelik bir normun oluşmasını zedeleyeceği gibi otoritenin tarafgirliğinin beyanı taraflar arasındaki eşit statüyü de tabiri caizse yakıp yıkacaktır. Yukarıdaki alıntıda görülebileceği gibi zabıtalar Arapça olmayan tabelaları sökerek “temizlik” yapmışlar, dolayısıyla grupların birbirlerine yönelik önyargı düzeylerinin artmasına ya da ayrımcı davranışların kabul görülebileceğine yönelik düşüncelerin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Şu noktadan itibaren bir grup gencin zabıtanın gözünden kaçan tabelaları indirmeye çalışmayacağının, “onların bitirmediği işi biz bitirelim” demeyeceklerinin pek bir garantisi olduğunu sanmıyorum.</p>
<p>Arapça tabelaların bölgenin “otorite”sini temsil eden bireyler tarafından indirilmesinin, oluşmakta olan kabullenici normu zedelemesinin dışında seçici bir ırkçılık örneği olduğu söylenebilir. Bir bilişsel psikoloji kavramı olan “algıda seçicilik” kavramından evirerek söyleyebileceğimiz seçici ırkçılık, bireylerin yalnızca belirli bir gruba yönelik ırkçılıklarını açık bir şekilde dışarı vurdukları, ancak diğer gruplara yönelik herhangi bir ırkçı davranışta bulunma eylemine sahip olmadıkları durumlar olarak tanımlanabilir. Keza Adana’daki otoritelerin Türkçe dışındaki dillere yönelik tutumlarına yakından bakacak olur isek buradaki tek hassasiyetin Arapça’ya yönelik olduğunu görebiliriz. Misal, 8 Ekim 2016 tarihinde Adana Büyükşehir Belediyesi’nin kendi web sitesinden yayınlanan habere göre Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü bir çocuk bakımevini ziyaret etmiş, çocuklar da onu İngilizce ve Fransızca şarkılarla karşılamış, Belediye Başkanı bu şarkılar karşısında, en azından haberden anlayabildiğimiz kadarıyla, kulaklarını tıkamamış, “bu çocuklara yalnızca Türkçe şarkılar öğretilecek” dememiştir. Adana’da takribî 10 adet “McDonalds” , 9 adet “Burger King”, 13 adet Starbucks, 7 adet “English Home” tabelası olduğu düşünülecek olur ise meselenin pek de “Türkçeyi korumak” temelinde devam etmediği görülebilir. Kuşkusuz şöyle bir itiraz ile karşılaşabiliriz: “bahsettiğiniz markalar dünya çapında olduğu için bunlara bir belediye istese de engel olamaz.” Sanırım o zaman Adana’daki butik işletmelerin isimlerine göz gezdirmemiz yeterli olabilecektir: “Greatwall Chinese Restaurant”, “Pizzaria di Mozza”, “Blackfish”, “Friends Cafe”.</p>
<p>Yalnızca belirli bir gruba yönelik gerçekleştirilen bu ayrımcı tavrın temelinde, mültecilerin var olan kültürü “dejenere” edeceğine dair sembolik bir tehdit algılamanın olması olası. Ancak bu sembolik tehdidin çok da rasyonel temelleri olduğu söylenemez. Keza kaldırılan pankartların bulunduğu bölgenin Suriyelilere ayrılmış olan bölge olduğunu unutmamanın yanı sıra, nasıl ki bugüne kadar Mc Donalds’ın var olması kebabın önemini bir Adanalı için azaltmadıysa, aksine bu çeşitliliğin tadını çıkardılarsa, Suriye mutfağının da getireceği çeşitlilik yalnızca olumlu olacaktır.</p>
<p>Ailesi II. Dünya Savaşı’nda bu ülkeye sığınmış biri olarak da yazıyorum bu yazıyı. Biliyorum ki Türkiye, her kanattan gelen misafirine aynı güleryüz ile hoş geldin diyecektir. O yüzden insanların hayata tutunmak amacıyla gerçekleştirdikleri adımları bir elimizle devirip, neyi koruduğumuz belli değil iken kalkanlarımızı kuşanmamalıyız. Korumamız gereken bu kültürün yüzyıllardır göç aldığını unutmamalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secici-irkcilik/">Seçici Irkçılık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sarah Connor’u korumak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sarah-connoru-korumak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Mar 2017 10:27:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sarah-connoru-korumak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer siz de benim gibi 90’larda çocuk olduysanız, 2003’de Terminatör’ün Kaliforniya Valisi olduğunu zannederek dehşete kapılmış olabilirsiniz. Çocukluğun bir sanrısı olan “film kahramanları ile aktörleri birbirlerinden ayırt edememe”yi her ne kadar insan geride bıraksa da, ilk anılar insanın zihninde üstüne eklenen anılar için zemin görevini görebiliyor. Sanırım bu yüzden, 17-25 Aralık ile başlayıp 15 Temmuz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sarah-connoru-korumak/">Sarah Connor’u korumak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğer siz de benim gibi 90’larda çocuk olduysanız, 2003’de Terminatör’ün Kaliforniya Valisi olduğunu zannederek dehşete kapılmış olabilirsiniz. Çocukluğun bir sanrısı olan “film kahramanları ile aktörleri birbirlerinden ayırt edememe”yi her ne kadar insan geride bıraksa da, ilk anılar insanın zihninde üstüne eklenen anılar için zemin görevini görebiliyor. Sanırım bu yüzden, 17-25 Aralık ile başlayıp 15 Temmuz ile şiddetini daha da arttıran bu süreç benim zihnimde hep Terminatör filminin oynamasına sebep oluyor.</p>
<p>İzleyen herkesin bildiği gibi, gelecekten geçmişe insanların ve insanlığın kurtarıcısı olan John Connor’un doğumunu engellemek görevi ile gönderilen kişidir Terminatör. Ütopya/distopya kültürünün temel ögelerinden biri olan “insan dışı yaşam formu” kavramının bu film bağlamında insanın kendisinin yarattığı ama artık durdurulamaz olan robotlar olduğu görülür. İnsanın üzerinde kontrolünün olmayacağı düzeyde teknolojinin gelişiminin devam edeceği pek çok filmde, kitapta vurgulansa da bu filmdeki kritik nokta Terminatör’ün geçmişi de şekillendirebileceğidir. Terminatör Sarah Connor’u ve oğlu John Connor’u öldürmek için görevlendirilir ve geçmişe gönderilir. Film sürecinde izleyici için çekici olan noktalardan bir tanesi insan bedenine sahip olan “robot”un insan zihnine ya da duygularına sahip olmadığının görülmesidir. Terminatör’ün canı acımaz, can acısını anlamaz, empati kurması gerekmez, çünkü o zaman idealini gerçekleştiremez.</p>
<p>15 Temmuz sürecinden beri bir “dinî cemaat” kisvesi altında kurulmuş olan terör örgütünün yakalanan mensuplarının davalarının görüldüğü, yurtdışında olanlarının kendilerini sosyal medya üzerinden ifade ettiği bir sürece tanık oluyoruz. Hem bir sosyal psikolog olarak bu grubun normlarını çalışıyor olduğum için, hem de o gece yaşadıklarımı hazmedemediğim için ifadeleri yakınen takip etmeye çalışıyor ve her davadaki minik “Terminatör”leri gördükçe şaşkınlık ve öfke arasında bir ruh haline bürünüyorum. Aşağıda görülen davalardan elde edilen bazı ifadelere, örgüt tarafından mağdur edilen bireylerin hikâyelerine baktığımızda sahiden aklımıza bu filmin dışında neyin gelmesi beklenebilir?</p>
<p><em>“Yakalanan askerlerden M.A.’nın, FETÖ&#8217;ya mensup subayların 15 Temmuz&#8217;da WhatsApp&#8217;ta oluşturdukları grupta yaptığı yazışmalar deşifre edilmişti. </em></p>
<p><em>Müslüm Kaya&#8217;nın WhatsApp&#8217;taki yazışmalardan bazıları şöyle:<br />
&#8211; Taksim&#8217;de durum kritik<br />
&#8211; Taksim&#8217;deki takviye Beşiktaş lojmanına gitmiş uçaklar uçuyor<br />
&#8211; Özel harekat gelmiş Taksim&#8217;e. Hava desteği?<br />
&#8211; Polis AKOM’a operasyon yapacakmış. Hava desteği olamaz mı Taksim ve AKOM’da durum kritik<br />
&#8211; Taksim TRT radyoyu polis zırhlı araçları sarmış hava desteği, sürekli gaz atıyorlar. Uçak Taksim&#8217;de alçak uçuş yapsın Taksim zorda. Taksim’de askeri almışlar, Taksim radyo gaz ve çok halk var, Taksim kötü<br />
&#8211; Uçaklar yaramış Taksim’e. Şu an sakinmiş.”</em>    (<a href="http://www.milliyet.com.tr/darbeci-komutanlarin-whatsapp-taki-gundem-2295389" target="_blank" rel="noopener">http://www.milliyet.com.tr/darbeci-komutanlarin-whatsapp-taki-gundem-2295389</a>, 15.08.2016)</p>
<p><em>“Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen subay, &#8220;gizli tanık&#8221; olarak savcılığa örgüt ve kendisinin örgütün talimatıyla yaptığı eylemlere ilişkin çarpıcı ifadeler verdi….Sınava girmeden önce kendisine askeri lisede okumak isteyip istemediğinin sorulduğunu, kendisinin de teklifi kabul ettiğini ifade eden Sel, şunları anlattı:<br />
“Teklifi yapan abi bana formları getirdi. Formları doldururken cemaate ne derece bağlı olduğumu anlamak için beni teste tabi tuttular. Abi bana &#8216;Hoca Efendiyi korumak için elinde bir el bombası olsa onun pimini çeker misin? Kendini hoca efendi için feda eder misin? diye sordu. Ben de evet dedim.”</em> (<a href="http://www.hurriyet.com.tr/fetocu-gizli-taniktan-flas-akin-ozturk-iddiasi-40283125" target="_blank" rel="noopener">http://www.hurriyet.com.tr/fetocu-gizli-taniktan-flas-akin-ozturk-iddiasi-40283125</a>, 20.10.2016)<br />
<em>“FETÖ/PDY&#8217;nin &#8216;abi&#8217; ve &#8216;abla&#8217; yapılanmasına yönelik operasyonda gözaltına alınan 42 kişiden 36&#8217;sı tutuklandı. Tutuklanan 27 kişide örgütün şifreli iletişim sistemi Bylock çıktığı belirtilirken, tutuklanan abi M.D&#8217;nin yapılan teknik takibinde, 15 Temmuz şehitleri için, &#8220;Hiç üzüntü duymuyorum, öldülerse öldüler bana ne&#8221; dediği öne sürüldü.” </em>(<a href="http://www.hurriyet.com.tr/feto-abisinden-15-temmuz-sehitleri-icin-kustah-ifade-40348993" target="_blank" rel="noopener">http://www.hurriyet.com.tr/feto-abisinden-15-temmuz-sehitleri-icin-kustah-ifade-40348993</a>, 28.01.2017)</p>
<p><em>58&#8217;inci Tugay Komutan Yardımcısı Albay Selçuk Serhat Pesek&#8217;in ise, Murat Aygün&#8217;ün emri ile birliklerin kışladan çıkışını organize ederken, her bir görevli askere verdiği talimatlar dikkat çekti. Pesek&#8217;in Ankara&#8217;ya intikal için kışladan çıkan askeri birliklere, <strong>&#8220;Polis durdurursa durmuyorsunuz, ateş etme yetkiniz var, tam dolduruşta olsun silahlar, asla durmak yok, görev yerinize gidiyorsunuz, aslanlarım gün bugündür. Önünüze kim çıkarsa vurun, anasını …… polis durdurursa kimse durmasın ve gerekirse çatışın, haydi aslanlarım&#8221;</strong> sözleri iddianamede yer aldı.(</em><a href="http://www.ensonhaber.com/darbeci-generallerden-kan-donduran-ifadeler-2017-01-12.html" target="_blank" rel="noopener"><em>http://www.ensonhaber.com/darbeci-generallerden-kan-donduran-ifadeler-2017-01-12.html</em></a><em>, 12.01.2017)</em></p>
<p><em>“<strong>Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nden Ayrılan ve Atılan Askeri Öğrenciler Platformu</strong> üyesi yaklaşık 2 bin genç, 15 Temmuz gecesi Fetullahçı Terör Örgütü&#8217;nün (<strong>FETÖ</strong>) darbe girişimi içinde yer alan ve yıllar önce kendilerinin de Kara Harp Okulu&#8217;ndan atılmasına veya ayrılmasına sebep olan komutanlara karşı yeni bir hukuk mücadelesi başlatma kararı aldı. </em></p>
<p><em>Platform üyesi 25 yaşındaki Hakan Ekşi, 2011&#8217;de Kara Harp Okulu&#8217;na alındığı dönemde paralel yapı mensupları tarafından uğradığı baskıları ve FETÖ&#8217;ye karşı başlatacakları yeni hukuksal girişimleri AA muhabirine anlattı.</em></p>
<p><em>Ekşi, kendisinin de içinde bulunduğu yaklaşık 100 öğrenciye çok büyük psikolojik baskı yapıldığını iddia ederek, &#8220;Kara Harp Okulu&#8217;ndayken diğerlerinin yattığı zamanlarda biz şınav çekiyorduk, yerlerde sürünüyorduk. İnanılmaz bir psikolojik baskı vardı. Başımızdaki komutan her seferinde bize &#8216;dışarı gidin limon satın.&#8217; gibi sözler sarf ediyordu. Şınav çektirilirken sırtımıza basarak söylüyorlardı bu sözleri. Devamlı &#8216;Buradan ayrılın yoksa sizinle daha çok uğraşacağız&#8217; sözlerini işitiyorduk. Yemek yiyemiyorduk, su içemiyorduk. Bir yudum su bulsak dahi yetecek vaziyete gelmişti. Arkadaşımız gidip tuvaletten su doldururdu, 20 kişi bir şişe suyu paylaşmaya çalışırdık.&#8221; diye konuştu. </em>(<a href="http://aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/feto-magduru-askeri-ogrenciler-dava-hazirliginda/613370" target="_blank" rel="noopener">http://aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/feto-magduru-askeri-ogrenciler-dava-hazirliginda/613370</a>, 22.07.2016)</p>
<p>Sürekli devamı çekilen Terminatör filminin sonu ile bizim yaşayacağımız son aynı mı? Bilemiyorum. Ama bunu belirleyecek şeylerden bir tanesinin o gece yaşadıklarını zihninde tutan, yaşadığı ülkeyi seven, bu ülkeye ait olanın ne olursa olsun “biz”i tanımladığını bilenlerin sayısının ve sesi olduğunu biliyorum. Çünkü bu gerçekten devam eden bir psikolojik savaş. Çünkü bu savaşta bizim sahip olduklarımızdan bazıları bizim lanetimiz de aynı zamanda. Eğer Sarah Connor’u korumak istiyorsak, sahip olduğumuz değer yargılarının, duyguların, ete kemiğe bürünmüş Terminatör misali, kullanılmamasını sağlamalıyız.</p>
<p>Aksi halde ne gerçekten aramızda gezen Terminatör’leri fark edebiliriz, ne de hayata devam edebiliriz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sarah-connoru-korumak/">Sarah Connor’u korumak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suyu Çatlağından Uzaklaştırmamak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/suyu-catlagindan-uzaklastirmamak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2017 05:11:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/suyu-catlagindan-uzaklastirmamak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gençken Avrupa Psikoloji Öğrencileri Birliği’nde çalışıyordum, bir toplantısı için Avrupa’nın pek çok yerinden gelmiş arkadaşlarımla Atina’daydık. Şu ana kadar meselenin ciddiyetini çok aksettirememiş olabilirim ama çalışmaktan kastım hangi şehirde olduğunuzu fark etmeden bir kamp hayatına girmektir böyle birliklerde. Biz de bir havaalanını; bir de kamp alanını görmüştük sadece. Son güne kadar koştur kopar çalışınca evsahipleri [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suyu-catlagindan-uzaklastirmamak/">Suyu Çatlağından Uzaklaştırmamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gençken Avrupa Psikoloji Öğrencileri Birliği’nde çalışıyordum, bir toplantısı için Avrupa’nın pek çok yerinden gelmiş arkadaşlarımla Atina’daydık. Şu ana kadar meselenin ciddiyetini çok aksettirememiş olabilirim ama çalışmaktan kastım hangi şehirde olduğunuzu fark etmeden bir kamp hayatına girmektir böyle birliklerde. Biz de bir havaalanını; bir de kamp alanını görmüştük sadece. Son güne kadar koştur kopar çalışınca evsahipleri bizi yorgunluk attırmak için bir meyhaneye götürdüler. Bir tepenin ardında, denize bakan, sıcacık bir yerdi. Masadaki Türkler kendi aralarında şakalaşırlarken bir garson yanaşıp bize Türk olup olmadığımızı sordu. Yunanistan’da bu soru size soruluyorsa karşılaşabileceğiniz tepkilerin anca yüzde onu olumsuzdur ama yine de insan rahatsız olur, hem o sırada Türkiye ile Yunanistan arasında bir post modern savaş misali devam eden Survivor’dan dolayı da ayrıca gergindik, sakin sakin “evet” dedik. Garson’a bu sorunun nedenini sorunca “oranın sahibinin de Turco” olduğunu söyledi, velhasıl o sahip bir on dakika sonra yanımıza geldi.</p>
<p>Ya ben çok küçüktüm ya da o amca çok yaşlıydı. Ama bir süre bu ülkede alınmış bazı kararların kalbini kararttığı o eski insanlarla aynı masada olduğumu hatırlıyorum. Kırık Türkçesi ile konuşmaya başlamıştı bizimle, İstanbul doğumluydu, mübadele zamanında çok gençti, kendisinden pek kibarca olmayan şekilde istenen sahip olduğu pastaneyi kapatıp gitmek. Pastanenin yerini tarif etti uzun uzun, şimdi ismini hatırlamadığım bir yokuştan tam denize doğru inerken yanda kalan ikinci bina. “Artık var mıdır ki o bina?” dedi, bizim bu soru için fazla genç olduğumuzu anlayıp “kim bilir” deyip gülümsedi. “Ev”inden evi olması gerektiği söylenen topraklara geldiğinde ilk başta pek hoş karşılanmadığını söyledi. “İnsanoğlu ama nelere alışmaz ki” dedi, “döndüğünüzde Boğaz’a selamımı iletin” diye ekledi. Üstünden bu kadar yıl geçtikten sonra gelip gelmeyeceğini sordu içimizden biri, “gelemem” dedi, ağzıyla kırgınım demedi ama o “gelemem” buna delaletti. Toplantıdan döndük, annemle babam “Yunanistan nasıldı?” sorusunun karşısında bir tek bu hikayeyi anlatınca ben ağlamaktan sefil oldular. Bu anı da içimde böylece kaldı.</p>
<p>Üstünden yıllar geçip de Hrant Dink’in Fransa’dan gelip Sivas’ta ölen Ermeni teyze ile ilgili söylediklerini dinlediğimde aklımda canlanan “Turco” amcaydı. Çok kültürlü bir yapı olan imparatorluğu bir ulus-devlet haline getirmek kağıt üstünde kolay olabilir ama insanların aidiyet düzeylerini bir emirle değiştiremezsiniz. Gidip göremesek de bize ait köylerimiz var bizim. Bir başka ülkede de olsak derdiyle dertlendiğimiz bir ülkemiz var bizim. En son 15 Temmuz’da İngiltere’de, Brezilya’da, Almanya’da olan arkadaşlarımın pek çok kişiden önce mesaj atarak sinirlendiklerini, burada olamadıkları için ne kadar üzüldüklerini hatırlıyorum. Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmediği için samimiydi endişeleri. “Burada” olmadıkları için de belki de daha berraktı zihinleri.</p>
<p>Bugün içinde koşturmakta ve harala gürele birbirimize laf yetiştirmekte olduğumuz bir sosyal ve siyasî ortamın içindeyiz. “Derdi olmasa güzel ülke aslında ya” cümlesini espri olarak kurabilmenin, sinirlendiğimiz maç skorundan tut da seçim sonucuna kadar pek çok sebepte “Uganda’ya taşınmanın yolları” listesi hazırlayabilmenin, ülkeye gelen her “yabancı”ya kendi toprakdaşlarımızı şikayet etmenin nasıl bir konfor olduğunu buradan gitmek zorunda kalmış olanlara soymakta fayda vardır belki de.</p>
<p>Bir yere ait olmak orada olmayı gerektirmez. Siz yine de çok suyuyla çatlağını ayırmayın zihninizde.</p>
<p>Hamiş: Yıllar önce o gece Atina’da benimle o masada oturan arkadaşım Keith’i 3 hafta önce kaybettim. En son 15 Temmuz’da gönderdiği “stay strong” mesajını unutmuyorum. Bu yazıyı onu tanıyan kimse okumayacak. Ama olsun, rest in peace my friend.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suyu-catlagindan-uzaklastirmamak/">Suyu Çatlağından Uzaklaştırmamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Dayan, rüsva etme beni.”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dayan-rusva-etme-beni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Jan 2017 06:49:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dayan-rusva-etme-beni/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ne zaman yeise kapılsam yazardım çocukken. O yüzden de Hürfikirler’e ilk yazmaya başladığımda şaşırmıştı pek çok kişi, hayat sağolsun, yazmaya alışmıştım çünkü. Sosyal psikolojiyi de an az yazmak kadar seviyorum. Yüksek lisans mülakatında o meşhur “neden sosyal psikoloji?” sorusuna “çünkü onu çok seviyorum” diye cevap verdiğimi hatırladığımda hâlâ utanırım ama bu konuda bildiklerimi şimdinin öğrencisi, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dayan-rusva-etme-beni/">“Dayan, rüsva etme beni.”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ne zaman yeise kapılsam yazardım çocukken. O yüzden de Hürfikirler’e ilk yazmaya başladığımda şaşırmıştı pek çok kişi, hayat sağolsun, yazmaya alışmıştım çünkü.</p>
<p>Sosyal psikolojiyi de an az yazmak kadar seviyorum. Yüksek lisans mülakatında o meşhur “neden sosyal psikoloji?” sorusuna “çünkü onu çok seviyorum” diye cevap verdiğimi hatırladığımda hâlâ utanırım ama bu konuda bildiklerimi şimdinin öğrencisi, geleceğin meslektaşı olan gençlere aktarmak beni hayatta tutan bir şey.</p>
<p>Öğrencilerimi seviyorum. Birinci sınıfa geldiklerindeki şaşkınlıklarını ve kızgınlıklarını, giderken o ilk zamanlarını özleyecek olmalarını söylemelerini. Gittikten sonra daha da büyümelerini. Öğrendiklerini öğretmelerini. En çok da bana bir şey öğretmelerini. Yaşıtlarımın kör, sağır tepkilerinden ne zaman ikrah etsem onlardan birinin yaptığı minnacık bir edim ile umutlanabilmeyi. “Dünya iyilerinin yüzü suyu hürmetine dönüyor” demişti Özlem Hanım bir keresinde, benim için o bazıları sanırım öğrencilerim.</p>
<p>Umutla uyandığımız bir sabahı sırtından vurmaya kalktığında terör örgütleri, günlük hayatın benim için en değerli olan üç şeyini bir daha yapamayacakmışım gibi hissediyorum. Sevdiğim bir filmi, bir kuram ile bağdaştırıp öğrenciler ile konuşamayacakmış gibi. Sinirlendiğim bir mesele ile ilgili uzun uzun yazamayacakmış gibi. Günlük tutamayacak, laboratuvarda çocuklarla şakalaşamayacak gibi. Çünkü olağan hayatım akmıyor. Hiçbirimizinki akamıyor. Bunun sebebini de sadece lanetlemek yerine konuşmanın zamanı gelmedi mi?</p>
<p>Terörün sosyal psikoloji açısından ele alınmasında siyaset biliminden farklı olarak üzerinde fikir birliğine varılmış bir tanımı mevcut;  terör, doğrudan saldırının ortaya çıkaracağı etkiden daha çok etki sağlayan sembolik şiddet kullanımı ile sivilleri hedef almadır. Burada sadece bir suçun işlenmesi meselesi yoktur, belirli bir talebin kişilerin dikkatini celbetmesi için çabalama vardır. Terörün tanımında bizim için kritik olan yer, sivillerin süreğen bir dehşet yaşamalarıdır. Evden çıkmaya korkmaları, günlük hayatlarını devam ettirememeleri aslında o kadar rahatsızlık verici olur ki, farklı kriterlere göre birbirinden ayrışan terör aslında aynı amaca hizmet eder: korku üretmek ve bunun yayılmasını sağlamak.</p>
<p>Evet, terör grubun maddi destekçisinin kim olduğu, eylemlerini bireysel düzeyde düzenleyip düzenlemediği, otorite ile ilişkisi, bağlamı, dinî güdülenmesi, politik ideolojisi, ölme isteği, hiyerarşik görev dağılımı, hedefi ve sıklıkla kullandığı yöntemleri açısından birbirinden farklılaşsa da amaçta birdir. Kruglanski bu amaçları 11 başlık altında toplasa da en kritik olanları şu şekilde sıralanabilir. Sivillerin kendi hayatlarına ve devletlerine yönelik güvenin ortadan kalkmasını sağlamak, sürekli şüphe duyarak saldırıdan sonra ortaya konan söylemleri daha şiddetli savunmak, yöneticilerin karar verme mekanizmalarını sekteye uğratıp zedelenen bu süreçlerin sonunda siviller ile yöneticilerin bağlarının kopup, özellikle yerel bölgelerde halkın desteğini kendi yanına çekmek. Okuduğunuzda tanıdık geliyor mu bu amaçlar? Peki ya bu gayelerin gerçekleştirilebilmesi için ortaya konan çabalar?</p>
<p>Ne PKK, ne DAEŞ ne de FETÖ eylemlerinde sembolik mesaj verme sürecini üstün körü geçiştiriyor. Hepsi bu süreci ne kadar iyi kullanacağını biliyor ve tabir-i caizse oyunu ona göre oynuyorlar. Saldırılar gerçekleştikten sonra açılan troll hesaplardan hep aynı mesajların verilmesi, saldırılardan önce saldırılacak bölgeye dair nefret mesajlarının sözde farkli siyasî görüşe sahip kişiler tarafından dillendirilmesi birbirinden nefret eden grupların oluşumunun sağlanması açısından hep en kullanışlı yol. Bunu da Türkiye bağlamında 80’lerde gördük.</p>
<p>O zaman içinde yaşamaya çalıştığımız kabustan çıkmanın bir yolu olabilir. Amaçlarına hizmet etmeyebilir, bu bildiğimiz amaçların ortadan kalkması için çabalayabiliriz. Özellikle PKK’nın artık “Kürt hakları” ile bir alakası kalmadığını, dün akşam “babamız evde yok iken kapıyı açamayız” diyen çocuklara sahip Şehit Fethi Sekin’in Kürt olduğunu unutmaz isek bitecek bu terör. Her DAEŞ saldırısından sonra çevremizdeki mütedeyyinlere kin kusmaz isek bitecek. Hangi görüşte olursa olsun, hangi kimliğe sahip olursa olsun arkalara saklananlara “sen hâla buralarda mısın?” der isek bitecek. Ben öğrencilerimle derslerde iddialaşmaya devam edeceğim, hiç olmaz ise akıllarında kalan “önyargı” kavramını önyargılı biri gördüğünde hatırlarlar diye umut edeceğim, siz de her sabah kalkıp işe gidecek, bugüne kadar yaptığınız işe daha da sarılacaksınız. Birbirimizle tartışacağız, hatta belki dalga geçeceğiz ama bunu “biz” olarak yapacağız.</p>
<p>Yoksa bitmez.</p>
<p><em>Hamiş: Bu yazıyı yazarken eski bir öğrencim, yeni meslektaşım Ahmed Arif’in “Öyle Yılma” şiirini koymuş kendi sosyal medya hesabına. Dayanalım, rezil rüsva etmeyelim birbirimizi.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dayan-rusva-etme-beni/">“Dayan, rüsva etme beni.”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evlat acısını da mı anlamıyor yüreğiniz?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evlat-acisini-da-mi-anlamiyor-yureginiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2016 07:43:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/evlat-acisini-da-mi-anlamiyor-yureginiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Bir insanın babası öldüğünde tek gözü, annesi öldüğünde iki gözü birden kapanır” derler. Annem öldüğünde bu sözün ne kadar doğru olduğunu düşünmüştüm. “Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey annesinin, babasının ölümü sanırım” demiştim benden yaşça büyük bir arkadaşıma. “Öyle deme, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey anne iken, baba iken çocuğunun ölmesi” demişti. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evlat-acisini-da-mi-anlamiyor-yureginiz/">Evlat acısını da mı anlamıyor yüreğiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bir insanın babası öldüğünde tek gözü, annesi öldüğünde iki gözü birden kapanır” derler. Annem öldüğünde bu sözün ne kadar doğru olduğunu düşünmüştüm.</em><br />
<em>“Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey annesinin, babasının ölümü sanırım” demiştim benden yaşça büyük bir arkadaşıma.</em><br />
<em>“Öyle deme, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey anne iken, baba iken çocuğunun ölmesi” demişti.</em></p>
<p>Doğru.<br />
Anadolu Kültürü’nde düşmanın başına bile verilmemesi salık verilen şey “evlat acısı”. Onu yaşayana, çocuğunu kaybedeli daha 12 saat bile olmamış olmasına rağmen nasıl davranıyoruz? Bir düşünmemiz gerekmez mi?</p>
<p>Dün gece İstanbul’da gerçekleşen iki bombalı saldırının sonucunda, şu ana kadar gelen bilgiler ışığında, 38 kişi yaşamını kaybetti. İstanbul’un en işlek bölgelerinden biri olması, bir maç çıkışından takriben 2 saat sonra gerçekleşmesi, planlananın ne kadar dehşet verici olduğunu yeteri kadar gözler önüne sermiyormuş gibi patlamadan sonra bazı haber kanallarının olay anından yaptıkları canlı yayının terör örgütünün yaşamamızı istediği dehşeti yaşatmakta gayet de başarılı olduğu aşikâr. Gelen ambulansların sayısını canlı yayında tek tek sayma, polisin belirlediği yerden ileriye gidemediği için sürekli şikayet etme, patlamanın Alman Büyükelçiliği’ne yakın bir yerde gerçekleştiğini defaatle tekrarlama&#8230;Bu edimlerin hiçbirinin o sırada orada çocuğu olan bir aileye yardımcı olduğunu sanmıyorum. Hiçbirinin doğru bir haberi yakalamaya yönelik bir motivasyonla gerçekleştiğini de düşünmüyorum. Habercilerin kanıksadıkları terör saldırılarından rakip televizyon kanalına “fark atma” çabasının 19-20 yaşındaki bir çocuğun bedeni üzerinden gerçekleştirilmesini reddediyorum. Eğer yapacakları haberi bir seyirci olarak bana ulaştırmaları ise amaç, benim o kanallardan birini seçmem ise sonuç; bu tür bir yarışı gerçekleştirenlere benim televizyonumun ekranı kapalı.</p>
<p>Televizyon kanallarının arasındaki yarışı bir kenara bırakıp sosyal medyaya bakmayı denediğini düşünelim o sırada oğlundan haber alamayan annenin. Kaçınmaya çalıştığı tüm detayları gözlerinin önüne el birliği ile serdiğimizin farkında mıyız? Yerde yatan bedenlerin üzerine durduğumuz siyasi pozisyonun bir mottosunu yazarak paylaşmanın çok fiyakalı olduğunu düşününce o siyasî görüş de diğerine bir “gol” atmış oluyor öyle değil mi? Daha sebebi, nedeni, üstleneni belli değil iken şahane akıl yürütmelerimizle meseleyi çözüp bir sonrakine kadar fikrimizin içini bilgi ile doldurmaya devam edebiliriz gibi, değil mi? Eğer yapılan yorumların ne kadar akıllıca olduğunun söylenmesi ise amaç, benim o twitlerden bir ikisini tekrar twitlemem, atıp “fav”a beklememse sonuç; bu tür bir kendini göstermeye benim hesaplarım kapalı.</p>
<p>Sadece sakince oğlundan haber almak isteyen anneyi o anda hep birlikte sessizliğe mahkûm ettik, tebrik ederim. Oturup da beklemeye başlayan o anneye telefon ile ulaştınız kiminiz, kiminiz mesaj attınız, hükümete ya da muhalefet partilerine olan kininizi kustunuz iki cümlede. Çabucak çözdünüz siz sıkıntıyı sizce, sizin aklınız olmadığı için olay mahallinde gerekli tüm aklı beklemekte olan insanlara verdiniz. Açıklamaları beklemeden “şehit” kelimesini cümlede kullandınız, destursuzluğunuz gamsızlığınızla yarıştığı için belki hemencecik “baş sağlığı” dileklerine atladınız. Eğer gerçekleştirilen her şahsî aramanın ardından minnet duyulması ise amaç, benim sergilediğiniz muhteşem “arkadaş”lık karşısında takdir etmemse sonuç; bu tür bir densizliğe benim kalbim kapalı.</p>
<p>İşin kötüsü o annenin, babanın, ailenin de gözü, gönlü kapalı. Bu acının daha hafifini kalbinde saklayan biri olarak biliyorum ki bazıları ile yolda yürürken dahi karşılaşsanız göz bebeklerinde hep o yazdıklarınızla, konuştuklarınızla hatırlanacaksınız.</p>
<p>O annelerin ahları dün gece her kim aldı ise, geriye kalanlarının başı sağolsun.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evlat-acisini-da-mi-anlamiyor-yureginiz/">Evlat acısını da mı anlamıyor yüreğiniz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hep “-mış gibi” yapmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hep-mis-gibi-yapmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2016 08:55:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/hep-mis-gibi-yapmak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Bazen tüyler ürpertici bir Türkiye tablosu çiziveriyordu.&#8221;Bir milyondan fazla yüksek okul öğrencimiz var, eğittiğimiz yalan; yüzlerce camimiz var, müslüman olduğumuz yalan, milyarlarca liralık matbaamız var, gazeteciliğimiz yalan; hükümetimiz var, iktidar olduğu yalan; Türkçe konuşuruz, birbirimizi anladığımız yalan; metrelik cetvelimiz var, yüz santim olduğu yalan; kilogram kullanırız, bin gramı doğru tartabildiğimiz yalan; dünyanın en eski uluslarındanız, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hep-mis-gibi-yapmak/">Hep “-mış gibi” yapmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Bazen tüyler ürpertici bir Türkiye tablosu çiziveriyordu.&#8221;Bir milyondan fazla yüksek okul öğrencimiz var, eğittiğimiz yalan; yüzlerce camimiz var, müslüman olduğumuz yalan, milyarlarca liralık matbaamız var, gazeteciliğimiz yalan; hükümetimiz var, iktidar olduğu yalan; Türkçe konuşuruz, birbirimizi anladığımız yalan; metrelik cetvelimiz var, yüz santim olduğu yalan; kilogram kullanırız, bin gramı doğru tartabildiğimiz yalan; dünyanın en eski uluslarındanız, tarihimiz yalan; NATO&#8217;nun en büyüğü ordumuz var, ülkemizi savunabileceğimiz yalan; Cumhuriyetiz, demokrat olduğumuz yalan; konukseverliğimiz ünlüdür, birbirimizi sevdiğimiz yalan&#8230;daha sayayım mı?&#8221;</em></p>
<p><em>Ritüeller ülkesi olduğumuza katılıyordum. Hep &#8220;&#8230;&#8221;mış gibi, rencide olmuş gibi, bıçak kemiğe dayanmış gibi, isyan edermiş gibi, inanırmış gibi, hatta eğlenirmiş gibi yaptığımız doğruydu. Kim daha iyi &#8230;miş gibi yaparsa o kazanıyordu.”</em></p>
<p>Yukarıdaki satırlar belki de Türkiye’de doksanlarda yazılmış en iyi metinlerden birine ait, Alev Alatlı’nın <em>Or’da Kimse var mı?</em> dörtlüsünün ilk kitabı olan <em>Viva La Muerte</em>’ye. Doksanlardan beri ülkede pek çok şeyin değiştiğini söylediğinizi duyar gibi oluyorum, kabul. Ama değişmeyen bir şey var ki, o da hep “-mış gibi” yapmamız.</p>
<p>Dün gece Adana Aladağ’da bir kız yurdunda çıkan yangında 12 tane kız çocuğu öldü. Burada “öldü” yerine daha yumuşak bir kelimeyi kullanmayı istemedim, çünkü yangının elektrik panosundaki bir kaçaktan çıkmış olma ihtimalinin ihmali akla getirmesinin yanı sıra yurdun en üst katının ahşaptan olmasının yangını arttırması, yangın merdiveninin gerektiği tek anda açılamamasına karşılık bu sonucu aklımıza kazımamızın gerektiğini düşünüyorum. İsim listesi yayınlandığında isimlerinin yanında kaçıncı sınıfa gittikleri yazan; en büyüğünün 8. Sınıfa gittiği o listeden belli olan, küçücük kız çocukları, hepimiz yüzünden öldü. Evet, bunu kabullenin ya da reddedin. Bu, hepimizin suçu.</p>
<p>Hepimizin suçu, çünkü yangının yaşadığımız binanın yanında çıkmaması yalnızca bir tesadüf.  O binadaki ihmalkârlıkların çoğuna günlük hayatta rastlıyor olmamıza rağmen, kendi işimiz olmadığını düşündüğümüz için müdahale etmiyoruz. Hoş, kendi işlerimizi de pek üzerine düşerek yerine getirdiğimiz söylenemez. Binanın sahibi yönetmelikte var diye, gerektiği için yangın merdivenini yaptırmış gibi davranıyor, kapının kilidine sahip olan güvenlik için kilitlemiş gibi oluyor, gerektiğinde açabilecekmiş gibi düşünüyor. Süreci denetlemesi gereken yerel yönetim denetlemiş gibi davranıyor. Meclisteki partiler bu tür sıkıntıları kaale alıyormuş gibi dinliyor. Muhalefet hükümeti ihmal davaları ile ilgili sıkıştırıyormuş gibi yapıyor. Hükümet ihmalkârlıkla ilgili düzenlemeleri yapıyormuş gibi görünüyor. Biz de başımıza gelen her felaketten ders almış gibi, daha 24 saat geçmeden meseleyi tamamen anlamış gibi ahkâm kesiyoruz. Meselede tek -mış gibi yapmayanlar, o çocuklar. Onlar, yıllardır değiştiremediğimiz gamsızlığımız ve sorumsuzluğumuzun sonucu olarak, ölmüş gibi yapmıyorlar. Ölüyorlar.</p>
<p>Yüksek lisansını Almanya’da yapmış bir arkadaşım Türkiye’ye gelip çalışmaya başladığında kış döneminde balkonların altındaki buz sarkıklarının belediye tarafından nasıl olup da temizlenmediğini görüp dehşete kapılmıştı. Bunun için belediyeyi aradığını hayal meyal hatırlıyorum ama nedense sürecin nasıl sonlandığına dair bir anım yok. O arkadaşımla mesai arkadaşlarının belirli bir süre “evhamlı” olması üzerine örtük de olsa şakalaştıklarını hatırlıyorum. Halbuki öngörülebilir bir felaketi engellememenin sonunda insanın hak ettiği sıfatlar evhamlının katbekat ağırı.</p>
<p>Zamanın bir şeyleri değiştirdiğini artık kanıtlamamız şart. Zaman, artık ihmalkârlıktan hayatını kaybeden çocukları tarihimize yazmamalı.</p>
<p>Hamiş: Çıkan yangının sonunda ölenlerin hangi “taraf”ın çocuğu olduğunu vurgulayanlara söyleyecek bir sözüm yok. Siz zaten bir yangında yanan kız çocuğuna acıyamayacak hale gelmişsiniz. Daha n’olsun?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hep-mis-gibi-yapmak/">Hep “-mış gibi” yapmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz’da tekbir getirmek İslamcılığın bir göstergesi midir?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuzda-tekbir-getirmek-islamciligin-bir-gostergesi-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2016 06:10:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/15-temmuzda-tekbir-getirmek-islamciligin-bir-gostergesi-midir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Travmasını hâlâ atlatamadığımız 15 Temmuz ile ilgili birçok nevi şahsına münhasır sosyal bilimci “gözlem”lerini aktarmaya başladı bile. Bir nevî “katılımlı gözlem” sayılsa da gerçekleştirdikleri, gerçekleşenlere pek katılmadıklarından olsa gerek, o gece olanları anlamaya bir hayli uzaklar. Bir Batılıyı hengamenin ortasına atmış gibi steril yorumlar yapmayı “Avrupaî” olarak algılamanın sonucu olarak da canhıraş sokağa çıkmış insanlara [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzda-tekbir-getirmek-islamciligin-bir-gostergesi-midir/">15 Temmuz’da tekbir getirmek İslamcılığın bir göstergesi midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Travmasını hâlâ atlatamadığımız 15 Temmuz ile ilgili birçok nevi şahsına münhasır sosyal bilimci “gözlem”lerini aktarmaya başladı bile. Bir nevî “katılımlı gözlem” sayılsa da gerçekleştirdikleri, gerçekleşenlere pek katılmadıklarından olsa gerek, o gece olanları anlamaya bir hayli uzaklar. Bir Batılıyı hengamenin ortasına atmış gibi steril yorumlar yapmayı “Avrupaî” olarak algılamanın sonucu olarak da canhıraş sokağa çıkmış insanlara bir adet inceleme birimi muamelesi yapmalarını Jane Goodall görse sanırım benden çok sinirlenirdi. Ben öfkemi daha onlara yöneltmeye karar vermediğim için o gece yaşananların sosyal psikoloji bağlamında ele alınmasını gerçekleştirmekle yetineceğim. Kalanını da anlayabileceklerinden zaten şüpheliyim.</p>
<p>Greenberg, Solomon ve Pyszczynski Dehşet Yönetim Kuramı’nı <em>(Terror Management Theory) </em>1986 yılında ortaya attığında temel olarak ölümün dehşet verici olduğu gerçeğinin her gün aklımıza gelmediğini temel olarak kabul etmişlerdi. 1997’de revize ettikleri kuramı aslında hepimizin bildiği bir gerçeği içerir. İnsan ölümlüdür. İnsanın ölümlü olduğunu fark etmesi, yani ölümlülüğünün belirgin hale gelmesi kişinin anlık bir dehşet duygusuna kapılmasına sebep olur. Varoluşunun yaşattığı bu dehşetin yüzüne vurması ile kişinin baş etme yolları farklılaşır. Bunlardan en sık kullanılanı ise kişinin, kendisi ölümlü olmasına rağmen ölümsüz olacağını umduğu, dünya görüşüne daha sıkı sıkıya tutunmasıdır. Bu sebeple geleneklerin, kültürün, ideolojilerin ölümlülük gerçeği karşısında insana bir ölümsüzlük sağlaması söz konusudur.</p>
<p>15 Temmuz gecesi havadan ateş eden helikopterler, arabaları ezip geçen tanklar, binaların arasında saklanıp “tek tek insanları sokak arasında vuruyor olabilirler” diyen ve çaresiz olduğu belli olan polisler ölümlü olduğumuzu yeteri kadar belli etmişti. Bu ölümlülüğün belli olmasının karşısında kişilerin kendilerinden sonraya aktarabilecekleri görüşleri o gece haykırmış olmaları, o görüşe sıkı sıkıya bağlı olduklarını göstermeyebilir. Bireyin dehşetle baş edebilmek için tutunabileceği dünya görüşünün o anda ne olduğu da çok önemli olmayabilir. O dehşetle baş etmenin yolu, tekbir getirmek, “ölürüm Türkiyem” söylemek olarak ortaya çıkabilir ve bunun, birçoğunun provokasyonundan farklı olarak, sokağa dökülen kesimin “İslamcı” olmasından daha bağımsız sebepleri olduğunu görmek önemlidir. Kuşkusuz sokağa dökülen insanların hangi görüşte olduğunu yargılama hakkı kimsenin değil. Ancak sahip olduklarını zannedenlerin formülasyonları da bir temele ait değil.</p>
<p>Hayatımda en çok korktuğum gecelerden birini yaşarken ben tekbir getirdim, evet. Benim dinî bir görüşümün olmadığını bilen insanlar bunu incelenmesi gereken bir “vaka” olarak algılayabilirler ama sanırım çok umurumda değil. Hayatım boyunca bayrak ile kurmadığım bağı da o Demokrasi Nöbetleri’nde kurdum ben, evet. Kürtçe “Ölürüm Türkiyem” diye bağıran adamı da gördüm, cep telefonundan sözlerine bakıp “Türkler geliyor”u Mehter ile söyleyen gençleri de gördüm. 16 Temmuz sabahı ne ben İslamcı oldum, ne de tanıdığım insanların bir kısmı daha milliyetçi hâle geldiler.</p>
<p>Geçirdiğimiz süreçte “bize” ait olanları koruduk sadece, hepsi bu. Bize ait olanı ölüm korkusunun yaşattığı dehşet karşısında bağıra bağıra koruduğumuz doğru. Ama yıllarca aynı ülkede yaşamamıza rağmen o gece sokaktaki insanlara “incelenecek vaka” olarak bakanların durumu nedir? İşte onu bilemiyorum.</p>
<p>Bildiğim bir şey var ki, Arda’nın da nöbetlerde dediği gibi, o gece ve sonrasındaki nöbetlerde bayrak da tekbir de liberal bir araç idi.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzda-tekbir-getirmek-islamciligin-bir-gostergesi-midir/">15 Temmuz’da tekbir getirmek İslamcılığın bir göstergesi midir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yüklerle Vedalaşma Vakti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yuklerle-vedalasma-vakti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yasemin Abayhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2016 05:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/yuklerle-vedalasma-vakti/</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden insanların sayısı an itibariyle 246. Yaralananların sayısı 1154. Ne yazık ki gün geçtikçe bu iki rakam arasında canımızı daha da yakan değişiklikler oluyor. O yüzden atlattığımız şeyin toplumsal “bilançosu”nu hâlâ daha bilmiyoruz. 15 Temmuz gecesinden beri 9 kilo aldım. Çok seviyor olmama rağmen film izleyemiyor, başladığım kitapları kendimi zorlaya zorlaya [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yuklerle-vedalasma-vakti/">Yüklerle Vedalaşma Vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden insanların sayısı an itibariyle 246. Yaralananların sayısı 1154. Ne yazık ki gün geçtikçe bu iki rakam arasında canımızı daha da yakan değişiklikler oluyor. O yüzden atlattığımız şeyin toplumsal “bilançosu”nu hâlâ daha bilmiyoruz.</p>
<p>15 Temmuz gecesinden beri 9 kilo aldım. Çok seviyor olmama rağmen film izleyemiyor, başladığım kitapları kendimi zorlaya zorlaya bitirebiliyorum. Köpeğim ne zaman tankvari gürültü çıkartan bir araç sokaktan geçse cama gidip bakıp sonrasında hemencecik saklanıyor. Mahalledeki komşularımla seviyeli olagelen ilişkimin düzeyini sıfıra indirdim ama o gece tepki gösteren taksiciler ve kapıcımla kelimenin gerçek anlamıyla “ölümüne kankayız.” Arda ve Harun’dan fiziksel olarak uzak olduğumda huysuzlanıp, huysuz sevgililer gibi nerelerde olduklarını merak ediyorum. Çünkü yanyana değil iken bir şey olur da biraraya gelemezsek ne yaparım? Arada bir kere mahallede elektrikler kesildi, bir kere sosyal medyada söylentiler gezindi. Onda da uyumayıp Semizotu’yla mahalleyi bekledik. İçimden “Neyse hiç olmazsa kapıcı Cemal’in evine inerim” diye içimden geçirdim. Bu da benim şahsî bilançom.</p>
<p>Tek çocuk olanlar bilir, “doğal arkadaş” olan kardeş sahibi olmamanın getirisi arkadaşlığın koşullu olduğunu ilk günden itibaren bellemektir. Arkadaşlarınızı hoş tuttuğunuz sürece sizinle arkadaşlardır, ailenin yerine geçerler kabul ama ailenizi istemeseniz de değiştiremezsiniz, arkadaş öyle değildir. O yüzden de arkadaşların hayattaki hassasiyetlerini dikkate almanız gerekir ki hâlâ “arkadaşım” diyebilin.</p>
<p>15 Temmuz’dan sonraki şahsî bilançomda değişenler yalnızca yukarıdakiler kadar değil, bir kısmı gecenin ilk anlarında, çoğunluğu o hafta olmak üzere daha öncesinde Gezi’de yaşadığım yolları ayırma süreçlerini yaşadım. İlki olmadığı için şaşkın değilim ancak tabiî ki hüzünlendim.</p>
<p>Üstünden iki ay geçmiş olup da bu ani değişikliklere yenilerini ekleyeceğimi düşünmezken fark ediyorum ki aynı çevrede olduğum kimi insanlar o gece ben tank ile karşılaştıktan beş dakika sonra beni arayıp “kızım bunlar bir tiyatro yeaa” diyen arkadaşım kadar dürüst değil. En azından o ne düşündüğünü pat diye söylemişken, kimileri onu söyleyecek kadar bile cesaretli değil. Onun yerine “tabiî ki darbe çok kötü bir şey ama şimdi bu süreci sakince analiz etmek gerekirse” diye başlayan ve zihnimden silemediğim görüntüler arasında devamını dinlemediğim analizleri devam ettiren bir tablo çiziyorlar. Dinlemiyorum, evet. Adeta bir kulağımdan girip diğerine varmadan bir yerlerde kayboluyorlar. Ben kendi canımı kaybetmekten, sevdiğim insanların canlarının yitmesinden korktum. Yitenlerin ailelerinden de bu korku yüzünden utandım. Bu anlamsız cümleleri zihnimde tutmama gerek mi var?</p>
<p>Her insan kendi davranışlarından mesuldür, kimsenin o gece ne yapıp yapmadığını tartmak, sorgulamak haddime değil. Ama bu “sakince” analizleri devam ettiren arkadaşların o geceyi televizyon ekranı önünde geçirdiklerini biliyor olmak bir başka sonuca ulaştırıyor beni. O gece sokağa çıkmış hiç kimse, bir tanesi bile şu anda sakin değil. Öfke ile kudurup camları, pencereleri devirmiyor olmaları siz “halka dışarıdan şöyle bir baktım”cıların konuşmalarını dinlediklerinde için için kendilerini yemediklerine delâlet değil. Kaldı ki bu insanlar siz bu analizleri hiç kıpırdamadığınız koltuğunuzdan yapın diye 29 gününü sokakta geçirmiş değil.</p>
<p>Sosyal çevresi ile siyasî görüşü uyuşmayan bir insan olarak ben köprüleri yakmaya ve hatta bazı zamanlarda tükürdüğümü yalamaya alışkınım, hiç sorun değil. Ama aynı siyasî görüşte olduğum insanların yalnızca o gece dışarı çıkmamış olmalarının gözlerine indirdiği puslu camı da kaldırmaya takatim yok açıkçası. En sade hâliyle, o gece dışarı çıkan arkadaşlarınızın kendilerini nasıl hissettiğini anlamadan konuşmanız gücüme gidiyor.</p>
<p>Sanırım hayata televizyon ekranına bakmak ilişkilerde de en sonunda mavi ekranı getiriyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yuklerle-vedalasma-vakti/">Yüklerle Vedalaşma Vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
