<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vahap Coşkun, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/vahapcoskun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 29 Sep 2025 08:12:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Vahap Coşkun: &#8220;Bugün Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var&#8221;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/vahap-coskun-bugun-turkiyenin-onunde-tarihi-bir-firsat-var/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Sep 2025 10:50:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208336</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun&#8217;un TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu&#8217;nun 17 Eylül 2025 tarihli toplantısında yaptığı konuşma metni: Sayın Başkan ve Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun saygıdeğer üyeleri; Davet için müteşekkirim. Öncelikle uzlaşmayı ve diyalogu esas alan tavrıyla Komisyon’un oluşumunda ve faaliyetlerini ilerletmesinde büyük pay sahibi olan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/vahap-coskun-bugun-turkiyenin-onunde-tarihi-bir-firsat-var/">Vahap Coşkun: &#8220;Bugün Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun&#8217;un TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu&#8217;nun 17 Eylül 2025 tarihli toplantısında yaptığı konuşma metni:</em></strong></p>
<p>Sayın Başkan ve Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun saygıdeğer üyeleri;</p>
<p>Davet için müteşekkirim.</p>
<p>Öncelikle uzlaşmayı ve diyalogu esas alan tavrıyla Komisyon’un oluşumunda ve faaliyetlerini ilerletmesinde büyük pay sahibi olan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a ve yoğun bir özveri ile çalışmalarını sürdüren siz çok değerli Komisyon üyelerine saygılarımı sunarım.</p>
<p>Bu sürece katkıda bulunan ve çözüm için elini taşın altına koyan bütün kişi ve kuruluşlara da muvaffakiyetler dilerim.</p>
<p>Kürt meselesi, kadim bir mesele; Cumhuriyet ile yaşıt ve ne yazık ki bugüne kadar bir çözüme kavuşturulmuş değil. Bir asırlık tecrübeyle sabittir ki; bu mesele hem içte hem de dışta ciddi tahribatlara sebebiyet veriyor.</p>
<p>Kürt meselesi; sosyal hayatta birlikte ve bir arada yaşamayı sağlayan bağları zayıflatıyor.</p>
<p>Ekonomide, aslında memleketin eğitimine, sağlığına ve altyapısına harcanması gereken ve trilyon dolarları bulduğu belirtilen kaynaklarını kurutuyor.</p>
<p>Siyasette, kutuplaşmayı keskinleştiriyor ve makul çözümlerin bulunmasını güçleştiriyor.</p>
<p>Hukukta, temel hak ve hürriyetlerin çıtasını aşağıya çekiyor ve yoğun bir hukuksuzluk üretiyor.</p>
<p>Dış politikada ise Türkiye’nin yumuşak karnını oluşturuyor. Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaya veya güçlü bir aktör olmasını engellemeye niyet edenler, bu mesele üzerinden Türkiye’nin hareket sahasını daraltmaya çalışıyor.</p>
<p>Artık tahammülfersa bir hal alan bu tahribatlar bir bütün olarak düşünüldüğünde denilebilir ki, Kürt meselesi Türkiye’de rejimin karakterini belirleyen bir meseledir. Binaenaleyh bu konu, gündelik siyasi çekişmelere hapsedilmemelidir. Toplumun bugününü ve geleceğini biçimlendirme potansiyeli taşıdığından daha geniş bir perspektifle ve daha tarihsel bir bakışla ele alınmalıdır. Bu meyanda iki husus her daim akılda tutulmalıdır:</p>
<p><strong>Birinci husus,</strong> Kürt meselesi benzeri etno-politik bir sorunla sadece Türkiye’nin meşgul olmadığıdır. Bir önceki oturumda ve bu oturumda hocalarım birçok örnek verdiler. Dünyanın pek çok yerinde siyasi toplulukların bu türden sorunlarla uğraştıklarını gösterdiler. Etno-politik meselelerle yüzleşmek ve bu türden meseleleri siyasi müzakerenin meşru ya da gayri-meşru bir parçası saymak bu çağda bir istisna değil bir norm, bir kaza değil bir kuraldır.</p>
<p>Ezcümle etno-politik meselelerin mevcudiyeti evrensel bir nitelik taşır. Zira nerede olursa olsun, bir toplumsal kesim eğer dışlandığını ve mağdur olduğunu hissederse bir direnç gösterir. Direnç, bazen şiddet içermez ve şiddetsiz bir çatışma olarak demokratik sahada cereyan eder. Bazen de şiddete bulanır ve kanlı bir çatışmaya zemin hazırlar. Bir çatışma başladıktan sonra birtakım talepler gündeme gelir ve çatışmanın bitmesi bunların karşılanmasına bağlanır. Çatışmaların çözümü için öne sürülen bu talepler de çoğunlukla birbirine benzerler.</p>
<p>Dünyanın hemen her yerinde bu süreçler genellikle aynı taleplerin etrafında döner durur. Bunlar da esas itibariyle üç tanedir.</p>
<ol>
<li>İdari sistemin yeniden düzenlenmesi ve gücün dağıtılması</li>
<li>Hak ve özgürlüklerin tanınması ve korunması</li>
<li>Maddi ve manevi iktidar kaynaklarının paylaşılması.</li>
</ol>
<p>Kürt meselesinde de -silahsızlandırmayı bir yana bırakırsak- taleplerin bu minvalde olduğunu söylemek mümkündür. Burada da öne çıkan üç talep vardır.</p>
<ol>
<li>Anadilin -öncelikle eğitimde olmak üzere- özgürce kullanımı,</li>
<li>Kapsayıcı ve eşitlikçi bir anayasal vatandaşlık,</li>
<li>Daha güçlü bir yerel yönetim sistemi.</li>
</ol>
<p>Çözüm, uzun vadede bu talepleri karşılayacak yasal ve anayasal değişikliklere dair asgari bir mutabakatın oluşmasıyla bulunacaktır.</p>
<p><strong>İkinci husus,</strong> dünya tecrübelerinden gerekli dersleri çıkarmakla birlikte kendi tecrübelerimizin de kıymetini bilmemizdir. Türkiye, PKK’ye silah bıraktırmayı ilk kez denemiyor. 1993’te rahmetli Turgut Özal’ın ilk girişiminden bu yana devlet birçok kez görüşmeler yoluyla örgütü silahsızlandırmayı denedi. Süleyman Demirel’den Tansu Çiller’e, Necmettin Erbakan’dan Mesut Yılmaz’a, Bülent Ecevit’ten Recep Tayyip Erdoğan’a kadar bütün iktidarlar, örgütü silahsızlandırmak için girişimlerde bulundular. Her ne kadar bu girişimlerden beklenen netice elde edilmemişse de ciddi bir birikim oluştu. Bu birikimimizden istifade etmeliyiz.</p>
<p>2013-2015’teki çözüm denemesinde hem zaten hasbelkader bu alanda çalışan bir akademisyen ve hem de Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan biri olarak, İç Anadolu Bölgesi’nde görev yaptım, süreci doğruları ve yanlışlarıyla çok yakından takip etme fırsatı buldum. O dönemde yaptığım ve Demokratik Gelişim Enstitüsü tarafından yayınlanan bir çalışmada, süreci tehdit eden altı risk alanı tespit etmiştim.</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> süreci yürütenlerin sürece farklı anlamlar yüklemeleriydi. İktidar ve PKK’nin süreçten anladıkları birbirinden farklıydı. Hükümet “süreç” derken; silahlı mücadelenin bitirilmesini ve taleplerin demokratik siyaset içinde konuşulmasını kastediyordu. Buna mukabil PKK, Kürt meselesine esas teşkil eden taleplerin kendisiyle müzakere edilmesini istiyordu.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ülkede iç politikadan kaynaklanan gerginliklerin çözüm sürecine menfi etkisiydi. Gezi Parkı, 17/25 Aralık Operasyonları ve Kobani gibi olayların gerginleştirdiği siyasi atmosfer, bazı çevrelerde çözüme olan ilgiyi azaltmıştı. Bilhassa iktidara yönelik tepkiler, zaman içinde çözüm sürecine yönelik bir tepki formuna girmişti. Bir başka ifadeyle, iktidara karşıtlık, sürece karşıtlığa dönüşmüştü.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> taraflar arasında kullanılan dilden ve koordinasyon eksikliğinden kaynaklanan problemlerin varlığıydı.  Karşılıklı kullanılan sert dil, zaman zaman çözüme güveni sarsacak bir niteliğe bürünüyor ve sürecin ihtiyaç duyduğu ılımlı atmosferi zedeliyordu. Taraflar arasında belirgin bir koordinasyon eksikliği de bulunuyordu. Bazen ikili görüşmelerin sonrasında yapılan açıklamalar birbirini tekzip ediyor ve bazen de rahatlıkla çözülebilecek bazı sorunların devam etmesine karşılıklı olarak izin veriliyordu. Bu sorunlar süreci zayıflatıyordu.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> kamu düzeninin ihlal edilmesiydi. Çatışmasızlık ortamı, PKK ve onun gençlik yapılanması olan YDGH tarafından bölgede bir denetim ve bireyler üzerinde baskı kurmak için kullanıldı. Bu da sürece dönük şikâyetleri büyüttü. Yol kesme, kimlik kontrolü yapma, iş makinelerini yakma, insan kaçırma, yargılama, vergi alma ve cezalandırma gibi faaliyetler, Kürtler arasında çözüm için beslenen umutları aşındırdı ve sürece ilişkin güveni ciddi biçimde azalttı.</p>
<p><strong>Beşincisi</strong>, Suriye’de değişen koşullara karşılık verecek cevapların üretilememesiydi. Türkiye, PKK ile irtibatlı PYD’nin Suriye’de belirli bir alanda hâkim hale gelmesinden tedirgin oldu ve bunu bir beka meselesi olarak kodladı. PKK ise, Suriye’de fiili olarak bir iktidar alanına sahip olmasına, Türkiye’deki çözüm sürecinden daha fazla değer biçti. Mevcut bir iktidarı korumak, muhayyel bir barış için çalışmaktan daha fazla önem kazandı. Taraflar arasındaki makas açıldıkça süreci yürütmek olanaksızlaştı.</p>
<p><strong>Altıncısı, zamanın kötü kullanılmasıydı. </strong>Bir taraftan, süreç, seçime endeksli olarak yürütülüyordu, aktörler her adımı seçimi düşünerek atıyorlardı. Sürecin gerekleri ile seçimin gerekleri çatıştığında, seçimde elde edecekleri azami faydayı gözeterek, sürecin aleyhine sonuç doğurabilecek kararlar alıyor ve eylemlerde bulunuyorlardı. Diğer taraftan ise, süreç içinde hangi tarafın hangi adımı ne zaman atacağı konusu da belirli değildi.</p>
<p>Her sürecin hata içermesi kaçınılmazdır ama önemli olan hatalardan öğrenmek ve daha önce yapılmış olan hataları yeniden yapmamaktır. Dolayısıyla bu süreçte, geçmişin bu hataları tekrarlamamalı ve aynı çukurlara bir kez daha düşmemeliyiz. Bir başka ifadeyle bu süreçte;</p>
<ul>
<li>Sürecin nihai hedefi belirlenmeli,</li>
<li>İç politikadaki çekişmelerin sürece olumsuz etki etmemesi için çaba gösterilmeli,</li>
<li>Dilin kullanımına ve koordinasyona azami dikkat edilmeli,</li>
<li>Kamu düzeninden asla taviz verilmemeli,</li>
<li>Suriye’de şartlara uygun düşen yeni politikalar belirlenmeli ve</li>
<li>Zamanı kullanma noktasında hassas olunmalıdır.</li>
</ul>
<p>Türkiye’nin bugün izlediği yol, geçmişten farklı; zira bu tür süreçlerde genellikle son adım olarak düşünülen silahsızlanma, burada ilk adım olarak gündeme geldi. Eğer bu başarılırsa, artık çözüm süreci literatürüne <em>“Türkiye Modeli”</em> diye bir model armağan edilmiş olur.</p>
<p>1 Ekim 2024‘te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin cesur hamlesiyle başlayan süreçte Türkiye önemli tarihsel kavşaklardan geçti. Lideri Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla PKK kendini feshetti ve sembolik olarak silahlarını yaktı. Kamuoyunda PKK’nin neden silah bıraktığına dair yoğun bir tartışma yapıldı ve yapılmaya devam ediyor. Bu konu tartışılırken bilhassa silah teknolojisindeki muazzam gelişmeye, Türkiye’nin savunma sanayinde aldığı mesafeye, çatışmaların değişen doğasına atıflar yapılıyor ve PKK’nin silah bırakması ile bu gelişmeler arasında bir bağlantı kuruluyor.</p>
<p>Elbette, PKK’nin silah bırakmasında bu gelişmelerin etkisine işaret edilebilir. Ancak PKK’nin silahı terk etmesini yalnızca bu açıdan değerlendirmek resmin tamamını görmeyi engeller. Zannımca bu kararın altında daha derin nedenler yatıyor. Üç nedenin altı çizilebilir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> 41 yıldır devam eden çatışmanın hiçbir sorunu çözmediğinin genel bir kanaate dönüşmesidir. Çözüm silahta değil demokratik siyasette aranmaktadır. Bunun en net göstergesi, 2015-2016’da PKK’nin çatışmaları şehirlere taşıma stratejisinin Kürtler tarafından hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde reddedilmesidir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> 1990’dan bu yana siyaset köprüsünün altından çok suların akmış olmasıdır. Bir yandan Kürt meselesi Türkiye siyasetinin merkezine oturmuştur, diğer yandan Kürtlerin taleplerinin taşıyıcılığını üstlenen bir hareket hem genel hem de yerel siyasette belirleyici bir aktöre dönüşmüştür. Güç ve taraftar kazandıkça siyasetin, halkın çözüm için dönüp baktığı tek adres olması tabiîdir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> Kürt sosyolojisinin büyük bir değişimden geçmiş olmasıdır. 1970’lerdeki veya 1990’lardaki bir sosyolojiden bahsetmiyoruz. Artık daha kentli, daha okur-yazar, daha orta sınıf, Kürt kimliğine bağlılığı daha fazla olan ama aynı zamanda daha Türkiyeli bir Kürt sosyolojisi var. Bu sosyolojide kadınların siyasal ve toplumsal hayatta ağırlıkları giderek artıyor.  Popüler kültür alanları genişliyor ve kimlik mücadelesi için farklı kanallar açılıyor. Bütün bunlar silahı bir seçenek olmaktan çıkartırken, siyasetin cazibesini artırıyor.</p>
<p>Bu geniş çaplı değişim göz önüne alındığında, PKK için silah bırakmanın, artık taktik bir karar değil stratejik bir karar olduğu söylenebilir.</p>
<p>Suriye sahasının bu süreç için hususi bir ehemmiyeti haiz olduğu izahtan vareste olsa gerektir. Hâlihazırda çözüm süreci için en büyük risk Suriye’deki gelişmelerdir. Yaklaşık bir yıldır Türkiye’de tarih farklı akıyor. Dolayısıyla Suriye’ye ve Suriye’deki aktörlere de eski nazarlarla bakılamaz. Türkiye, kendi sınırları içindeki Kürtlerden emin olmalı ve sınırları dışındaki Kürtlerin kazanımlarından da kuşku, kaygı ya da tedirginlik duymamalıdır.</p>
<p>Türkiye, geçmişte Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kuruluşu esnasında yaptığı yanlışlara Suriye’de düşmemelidir. Irak Kürtleri gibi Suriye Kürtleri de Türkiye için bir tehdit değil, bir fırsattır. Yıllarca Irak’ta bir Kürdistan Yönetiminin Türkiye için çok büyük bir tehlike olduğu söylendi ama Kürdistan Yönetimi Türkiye’nin bölgedeki en büyük müttefiki oldu. Türkiye, Kürdistan Demokrat Partisi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği ile olduğu gibi Suriye Demokratik Güçleri ile de ortaklaşabilir. Bugün Irak Kürtleriyle kurulan yoğun ilişki ağının bir benzeri ve hatta daha genişi yarın Suriye Kürtleri ile de kurulabilir. Çünkü Suriye Kürtleri, Irak Kürtlerine nazaran, sosyolojik olarak Türkiye’ye daha yakındırlar.</p>
<p>Türkiye SDG ile daha yapıcı bir ilişki kurmalıdır. Bu, hem içteki çözüm çabalarına kuvvet verir, hem de Türkiye’nin bölgedeki elini güçlendirir. Tabiatıyla Türkiye, Şam yönetimi ile ilişkilerini sürdürecektir, ancak bunu yaparken diğer gruplarla irtibatını da artırmalıdır. Yeni bir devlet inşa sürecindeki Suriye’de taraflardan birinin yanında ve diğerinin karşısında konumlanmak doğru bir siyaset değildir. Türkiye, Suriye’deki bütün taraflarla görüşebilmeli ve onları bir masanın etrafında toplayabilmelidir. Çok taraflı olan ve dürüst arabuluculuğu üstlenen bir siyaset, Türkiye’yi Suriye’de garantör bir ülke haline getirebilir.</p>
<p>Her çatışma kendine özgüdür ve her çözüm de kendine özgü özellikler içerir. Eğer bir çözüm inşa edeceksek, bu bizim çözümümüz olacaktır. Çözüm yolunda psikolojiyi yönetmek hayatidir. İnsanları psikolojik olarak çözüme ve barışa hazırlamak için ise incelikli olarak yapılması gereken birçok iş vardır. Bunlardan bazlarını hatırlatmak faydalı olacaktır:</p>
<ul>
<li>Bir, güven artırıcı önlemlerle taraflarda güven duygusu güçlendirilmelidir.</li>
<li>İki, çözümün bir tarafa kazandırdığı ve bir tarafa kaybettirdiği hissiyatı önlenmeli, çözümün herkese yararının dokunacağı görüşünün yerleşmesi sağlanmalıdır.</li>
<li>Üç, dile ihtimam gösterilmeli; çözümü öne çıkaran ve farklı toplumsal kesimlerin hassasiyetini dikkate alan bir dil kullanılmalıdır.</li>
<li>Dört, siyasi aktörler eleştiriler ve saldırılar karşısında sağlam durmalıdır. Başarılı olan ve olmayan süreçler arasında en önemli farklardan biri, başarı olanların süreçlerin arkasında güçlü bir siyasi iradenin varlığıdır.</li>
<li>Beş, süreç sadece iki tarafa dayanarak yürütülmez, elden geldiğince çok sayıda aktörü sürecin içine katmak gerekir. Semboller, önemlidir. Kadınlar, gençler, işçiler, işverenler, vb. farklı toplumsal kesimler bir yol bulunarak sürecin paydaşı kılınmalıdır.  Sivil toplum burada kritik bir işlev üstlenebilir.</li>
<li>Altı, bu süreç başarılı olsa bile bütün sorunların çözülmeyeceği bilinmelidir. Ağır siyasal yükleri ve bütün toplumsal hedefleri sürecin sırtına yüklemekten imtina edilmelidir. Politik ya da ideolojik bütün tasavvurları süreç üzerinden gerçekleştirmeye yeltenmekten uzak durulmalıdır. Süreç sihirli bir değnek değildir.</li>
</ul>
<p>Bir çözüme varılsa da fikri tartışmalar, ideolojik ayrışmalar ve hayat tarzı farklılıkları sürecektir. Ancak, bu farklılıklar ve ayrışmalar arasındaki mücadele silahla değil, siyaset ve oy sandığı aracılığıyla yürütülecektir.</p>
<p>Gerçekliği elden bırakmamak lazım. Kanaatimce bir çatışma çözüm sürecinin iki temel amacı olmalıdır: Çatışmaları durdurmak -yani silahı devreden çıkartmak- ve çatışmayı yaratan nedenleri zaman içinde ortadan kaldırmaya çalışmak. Bu bağlamda Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun rolü mühimdir.</p>
<p>Evvela, Komisyonun faaliyetleri, kamuoyuna üç noktada bir mutabakatın olduğunu göstermiştir.</p>
<p><strong>Birincisi siyasi mutabakattır.</strong> Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adını alan Komisyon’un, siyasi zemini kuvvetlidir. Halkın % 90’ınından fazlasını temsil eden siyasi partilerin bu komisyona katılmayı kabul etmesi; hem partilerin bu meselenin çözümüne ne kadar büyük bir değer verdiğini gösterir, hem siyasi uzlaşmaya katkıda bulunur ve hem de bu süreçte yapılacak düzenlemelerin güçlü bir meşruiyete sahip olmasını sağlar.</p>
<p><strong>İkincisi bürokratik mutabakattır.</strong> İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve MİT Başkanı’nın komisyonu bilgilendirmeleri, bürokratik desteğin tam olduğunu ve sürecin bir devlet politikası olarak ele alındığını göstermesi açısından önemlidir. Zira 2013-2015’te böyle bir mutabakat yoktu. Sürece dair devlet içinde bir çekişme ve direnç vardı; bu da süreci başarısızlığa uğratan temel bir faktördü.</p>
<p><strong>Üçüncüsü toplumsal mutabakattır. </strong>Güvenilir kamuoyu araştırmaları, halkımızın üçte ikisinden fazlasının, memleketimizde kardeşliği tesis edecek bu sürece arka çıktığını göstermektedir. Mamafih destek oranı yüksek olmasına rağmen güven oranı henüz istenilen seviyenin çok uzağındadır. Bu tablo özelde Komisyon’a ve genelde de sürece destek verenlere iki yönlü bir vazife yüklemektedir: Sürecin selametle yol almasını isteyenler, bir taraftan sürece müspet yaklaşan kesimleri tahkim edecek bir gayret içinde olmalıdır. Diğer taraftan da sürece dair endişeleri, kaygıları ve korkuları olan kesimlerin tereddütlerini anlamak ve gidermek için çaba sarf etmelidir.</p>
<p>Komisyonun çalışmaları muhalefet partilerini sürecin bir parçası haline getirirken, iktidar partilerine de sürecin risklerini muhalefetle birlikte yüklenme noktasında bir fırsat yaratmıştır. Muhalefetin olumlu tutumunun değeri büyüktür. İktidar ile birçok mevzuda taban tabana zıt bir konumda olmalarına rağmen muhalefet partileri Komisyon’da yer almaktan kaçınmamışlardır. İktidara olan karşıtlıklarını süreç karşıtlığına dönüştürmemişlerdir. Bu itibarla Komisyon’a omuz veren bütün muhalefet partilerinin genel başkanlarının hakkı teslim edilmelidir.</p>
<p>Komisyon bugüne kadar, hem bu sorunla ilgili bir hafıza işlevi görmüş, hem de farklı kesimlerin demokratik taleplerini dillendirdikleri bir zemine dönüşmüştür. Sürecin toplumsallaştırılmasında ve destek havuzunun genişletilmesinde bu çabaların değeri takdir edilmelidir.</p>
<p>Bununla birlikte Komisyon’un üstüne düşeni layıkıyla yerine getirebilmesi, Komisyon’un görev alanının dikkatlice belirlenmesine bağlıdır. Ülkemizin bütün yapısal sorunlarını çözmek, halkın demokratik taleplerinin tamamını karşılamak ya da yeni bir anayasa yapmak gibi devasa işleri Komisyon’a havale etmek ne hakkaniyetli ne de işlevsel olacaktır. Zira böyle bir halde Komisyon’un çalışması da karar alması da mümkün olmaz.</p>
<p>Komisyon’un asli görevi, geçmişe dair hafızayı ve demokratik talepleri kayda geçirmekle beraber, sürecin ruhuna uygun ve silahları bütünüyle tasfiye edecek bir kanun önerisini hazırlamak ve Meclis’in önüne koymaktır. Bunun iki yolu vardır: Komisyon ya mevcut mevzuat içinde birtakım değişikliklerle bunu gerçekleştirebilir ya da tamamıyla silahsızlanma sürecine özgü bir kanun önerisi hazırlayabilir.</p>
<p>Kanımca, bu süreç için özel bir kanun önerisi geliştirmek daha doğru bir tercih olacaktır. Komisyonun kıymetli üyelerinden Feti Yıldız, sosyal medya hesabında yaptığı bir açıklamada, bizlerden politik değerlendirmelerimizin yanında <em>“ön mevzuat tekliflerimizi</em>” de Komisyon üyelerine iletmemizin faydalı olacağını belirtti. Feti Bey’in bu haklı beklentisine cevap olması umuduyla, Komisyon’un hazırlayacağı kanuni çerçeve hakkındaki somut önerilerimi paylaşmak isterim.</p>
<ol>
<li>Kanun, örgüt mensuplarının silah bırakmalarını mümkün kılan, toplumsal hayata dönmelerini teşvik eden, barışçıl bir yaşam sürmelerini sağlayan, kamu düzenini güçlendiren, toplumun adalet duygularına hassasiyetle yaklaşan ve mağdurların haklarını gözeten bir anlayışla kaleme alınmalı, şeffaf ve denetlenebilir mekanizmalar kurmalıdır.</li>
<li>Kanun, silah bırakan örgüt mensuplarının sadece hukuki pozisyonlarını tayin etmekle yetinmemeli, aynı zamanda onların eve dönmelerini ve toplumsal hayata katılmalarını sağlayan hükümleri de içermelidir. Kanun parçalı değil, silahtan arındırmayı (Disarmament), eve dönüşü (Demobilization) ve toplumsal bütünleşmeyi (Reintegration) hedefleyen bütüncül bir perspektife dayanmalıdır.</li>
<li>Kanunun amacı sarih, sınırlı ve ölçülebilir olmalıdır. Ucu açık ve belirsiz tanımların hukuki sorunlara yol açtığı göz önünde tutularak mümkün mertebe net tanımlar kullanılmalıdır.</li>
<li>Kanunun hangi grupları kapsadığı açık bir biçimde belirtilmelidir. Kapsanması gereken dört gruptan söz edilebilir:<br />
a. Haklarında herhangi bir soruşturma ve kovuşturma bulunmayan PKK mensupları<br />
b. PKK ile bağlantılı davalardan hüküm giyenler<br />
c. PKK ile bağlantılı davalardan yargılananlar<br />
d. PKK ile bağlantılı davalardan ötürü yurt dışında olanlar (vatandaşlığını kaybedenler, ülkeye girmesi yasak olanlar, vs.)</li>
<li>Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte; PKK ile irtibatlı kovuşturma ve soruşturmalar durdurulmalı; verilmiş ve kesinleşmiş cezaların infazın başlanmamalı ve başlanmış olanların infazları durdurulmalıdır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Bu tür süreçlerde genel ve koşulsuz affa başvurulabilir. Nitekim Türkiye de Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli vesilelerle bu hukuki enstrümana müracaat etmiştir. Ancak koşulsuz af için toplumsal rıza üretmenin zor olacağı düşünülürse bu takdirde örgüt mensupları hakkında kademeli bir düzenleme yapılmalıdır.</li>
</ol>
<p>a. Kademeler “örgüt lideri”, “örgüt yöneticisi” ya da “örgüt üyesi” gibi kavramlara göre belirlenmemelidir.</p>
<p>b. Kademeler; haklarında hüküm tesis edilenler için aldıkları hapis cezasının süresi, haklarında bir soruşturma ya da kovuşturma olanlar için de bu kovuşturma ve soruşturma için ön görülen cezanın üst sınırına göre tespit edilebilir.</p>
<p>c. Adli tedbirler ve denetimli serbestlik süreleri de bu kademelere göre belirlenir. Bu süreler uzun tutulmamalıdır.</p>
<p>7. Kanun, 6551 Sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun 2. Maddesinde olduğu gibi, Cumhurbaşkanına, “<em>siyasi, hukuki, sosyoekonomik, psikolojik, kültür, insan hakları, güvenlik ve silahsızlandırma alanlarında ve bunlarla bağlantılı konularda”</em> gerekli tedbirleri almak üzere genel bir yetki vermelidir.</p>
<ol start="8">
<li>Kanun, silah bırakanların yeniden şiddete yönelmemesi için izleme ve destek mekanizmaları kurmalıdır. Topluma uyum sürecini hızlandırmak için bu mekanizmalar;<br />
a. Eğitim, sağlık, mesleki beceri kazandırma ve istihdam programlarını<br />
b. Psiko-sosyal destek sağlanmasını<br />
c. Barınma ve geçici gelir desteğini ihtiva etmelidir.</li>
<li>Kanun; kadın, çocuk ve hasta örgüt mensupları için özel önlemler getirmelidir.</li>
<li>Kanun süresiz değil, belirli bir dönem için uygulanmalıdır.</li>
</ol>
<ol start="11">
<li>Kanunun uygulanmasını izlemek ve denetlemek üzere bağımsız bir komisyon kurulabilir. Meclis’e düzenli olarak rapor sunacak olan bu komisyonun farklı kaynaklardan gelecek kişilerden (Meclis’ten, bakanlıklardan, yerel yönetimlerden, sivil toplumdan ve mağdur ailelerin temsilcilerinden) teşekkül etmesi doğru olacaktır. Meclis eliyle gerçekleştirilecek kamusal denetim, demokratik meşruiyeti tahkim eder.</li>
</ol>
<p>Komisyon, bir hukuki mutfak gibi çalışarak sürece dair seçenekler geliştirirken, iktidarın da yerine getirmesi gereken önemli sorumluluklar vardır. İktidar, Komisyon’un zeminini güçlendirmeli ve sürecin toplumsal desteğini büyütecek şekilde hareket etmelidir. İktidarın hızlıca atabileceği bazı adımlar vardır. Örneğin;</p>
<ul>
<li>AİHM ve AYM kararlarının gereğinin yerine getirilmesi</li>
<li>Kayyum uygulamasına son verilmesi ve kayyum atanan belediyelerin seçilmiş başkanlarının görevlerine iade edilmesi</li>
<li>Hasta hükümlü ve tutukluların tahliye edilmesi</li>
<li>Belediye başkanları ile ilgili olarak sürdürülmekte olan kovuşturma ve soruşturmaların en kısa sürede bitirilmesi</li>
<li>Cezaevi idarelerinin keyfi ve hukuksuz tutumlarıyla, kişilerin denetimli serbestlikten yararlanma ve açık cezaevine ayrılma taleplerinin reddedilmesinin önlenmesi</li>
<li>KHK’lar ile bir nevi sivil bir ölüme terk edilenlerin mağduriyetlerinin giderilmesi</li>
<li>Umut Hakkı’na dair bir hukuki düzenleme yapılması bu kapsamda değerlendirilebilir.</li>
</ul>
<p>İktidarın bunları yapması halinde hem bazı kesimlerin sürece karşı itirazları ortadan kalkmış olur ve hem de toplumun tamamında sürecin herkes için faydalı sonuçlar ürettiğine dair olan inanç güçlenir. Bu da Komisyon’un elini rahatlatır.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün Suriye’de<strong> “</strong>kalıcı barışın” Türkiye’nin en büyük arzusu olduğunu ifade etti. Türkiye’de de Suriye’de de kalıcı barışın temini, bu süreçle doğrudan irtibatlıdır. Eğer bu süreçte menzile varılırsa kalıcı barış için dev bir adım atılmış olur.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var. Daha önce hiç bu noktaya varılmamıştı ve çözüme bu kadar yaklaşılmamıştı. Bu tarihi fırsat kaçırılmamalı ve birtakım ezberlere kurban edilmemelidir. Türkiye yıkıcı korkuları bir kenara koymalı, Kürt meselesinin içte ve dışta kendisini rehin almasına bir son vermeli ve kurucu bir cesaretle kalıcı barışı inşa etmelidir.<br />
Dinlediğiniz için teşekkür eder, haziruna saygılarımı sunarım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/vahap-coskun-bugun-turkiyenin-onunde-tarihi-bir-firsat-var/">Vahap Coşkun: &#8220;Bugün Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İki Ziya” (1): “Başı Kurşunsuz Ziya” ve “Başı Kurşunlu Ziya”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iki-ziya-1-basi-kursunsuz-ziya-ve-basi-kursunlu-ziya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Dec 2019 07:54:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/iki-ziya-1-basi-kursunsuz-ziya-ve-basi-kursunlu-ziya/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rohat Alakom’un “Ziya Gökalp’in Büyük Çilesi: Kürtler” başlıklı kitabı ilk olarak 1992’de (Fırat Yayınları) yayımlandı. Aradan çeyrek asrı aşan bir süre geçtikten sonra bu önemli çalışma Avesta Yayınları tarafından tekrar basıldı.* Yeni baskıya yazdığı önsözde Alakom, 6-8 Ekim 2014 olayları esnasında Diyarbakır’daki Ziya Gökalp Müzesi’nin yakılmasına işaret ederek, Kürtlerin Ziya Gökalp’e tepkilerinin zaman zaman uç noktalara vardığını belirtir. Alakom’a [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iki-ziya-1-basi-kursunsuz-ziya-ve-basi-kursunlu-ziya/">“İki Ziya” (1): “Başı Kurşunsuz Ziya” ve “Başı Kurşunlu Ziya”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rohat Alakom’un<em> “Ziya Gökalp’in Büyük Çilesi: Kürtler”</em> başlıklı kitabı ilk olarak 1992’de (Fırat Yayınları) yayımlandı. Aradan çeyrek asrı aşan bir süre geçtikten sonra bu önemli çalışma Avesta Yayınları tarafından tekrar basıldı.*</p>
<p>Yeni baskıya yazdığı önsözde Alakom, 6-8 Ekim 2014 olayları esnasında Diyarbakır’daki Ziya Gökalp Müzesi’nin yakılmasına işaret ederek, <em>Kürtlerin Ziya Gökalp’e tepkilerinin zaman zaman uç noktalara vardığını </em>belirtir.<br />
<img decoding="async" class="" title="Ziya Gökalp'in Büyük Çilesi Kürtler.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/thumbnails/image/2019/12/09/229071-10055661.jpg" alt="Ziya Gökalp'in Büyük Çilesi Kürtler.jpg" width="166" height="266" /></p>
<p>Alakom’a göre, Türkiye’de <a href="https://www.independentturkish.com/tags/k%C3%BCrt-meselesi">Kürt meselesi</a> barışçıl bir çözüme kavuşturulmadıkça;</p>
<p><em>Kürtlerin asimile edilmesi alanında düşünce üretmiş olan Ziya Gökalp hem devletin hem de Kürtlerin gündeminde kalmaya devam edecektir. </em>(s. 13)</p>
<p>Celadet Ali Bedirhan’ın<em> “Türkçülüğün en büyük peygamberi” </em>diye tanımladığı (s.11), Alakom’un <em>“Türkiye’nin manevi kurucusu, babası, ideoloğu ve düşünsel mimarı” </em>olarak nitelediği (s.16) Gökalp, 1876 yılında <a href="https://www.independentturkish.com/tags/diyarbak%C4%B1r">Diyarbakır</a>’da doğar.</p>
<p>Babası Çermik Kürtlerinden Tevfik Efendi, annesi ise Pirinççizadeler olarak bilinen bir Kürt aileden gelen Zeliha Hanım’dır.</p>
<p>Gökalp ilk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da tamamlar, 24 yaşında amcasının kızı ile evlenir.</p>
<p><strong>“Tabancam bana hıyanet etti”</strong></p>
<p>Daha evlenmeden önce, 1894’te 18 yaşındayken, Gökalp’in hayatını derinden etkileyen bir olay yaşanır; genç Ziya, kafasına bir kurşun sıkarak intihar girişiminde bulunur. Ancak şans eseri hayatta kalır.</p>
<p>Olayın canlı tanıklarından biri, Abdullah Cevdet’tir. Gökalp’in, Cevdet’e ilk sözü <em>“Tabancam bana hıyanet etti”</em> olur. Ardından ona kurşun kalemle yazılmış buruşuk bir kağıt uzatır.</p>
<p>Cevdet, bu ana ilişkin anılarını 26 Ekim 1924 tarihli <em>Vakit </em>gazetesinde etraflıca anlatır:</p>
<blockquote><p><em>Kendisinin hayattan bizar olduğunu yaşamaktan lezzet almadığını söylüyor, fakat kanının çehre-i istibdada saçılmamış olduğuna teessüf beyan ediyordu.</em></p>
<p>Yani Sultan Hamid’i öldürmek yoluna ölmek mümkün iken bunu yapmış olduğu teessüfle söylüyordu.</p>
<p>Kurşun kalemle yazılı olan bu mektup hâlâ mahfuzumdur, ancak Harput’taki evrak ve kitapların arasındadır.  (s.28)</p></blockquote>
<p>İntiharın nedeni hakkında çok farklı görüşler vardır. Kimi intiharın altında sorunlu aile yapısının &#8211;<em>“asabi” </em>bir anne ve<em> “akşamcı” </em>bir baba- yattığını söyler.</p>
<p>Kimi neden olarak, okumak isteyen Ziya’yı İstanbul’a göndermeye yanaşmayan ve kızını ona vermek isteyen amcası Hacı Hasip’in dayatmalarını gösterir.</p>
<p>Kimileri ise intiharı Ziya’nın düşünsel bunalımına bağlar.</p>
<p>Genç Ziya’nın fikir dünyasını şekillendiren iki isim vardır. Biri, felsefe öğretmeni Yorgi Efendi’dir. Hilmi Ziya Ülken, Ziya’yı intihara Yorgi Efendi’nin onun üzerindeki tesirinin sürüklediğini iddia eder:</p>
<blockquote><p><em>Yorgi efendi kendisine felsefe öğretiyor, Yunan filozoflarını tanıtıyordu. Bir yandan da aile bakımından dinci ve muhafazacı idi. Bu iki yön arasında kalan Ziya şiddetli bir inanç krizi geçirdi, kurşun kafasında kaldı. </em> (s. 30)</p></blockquote>
<p><strong>“Manevi bir kolera”</strong></p>
<p>Ziya’nın düşüncelerine yön veren diğer isim ise Abdullah Cevdet’tir. Muhafazakar çevreler <em>“tanrıtanımazın biri” </em>olarak gördükleri Cevdet’ten rahatsızdırlar.</p>
<p>O dönemde Diyarbakır’da zaten var olan koleranın yanında Cevdet’in Diyarbakır’da bulunmasını <em>“manevi bir kolera” </em>olarak adlandırırlar.</p>
<p>Yakınlarını Cevdet’ten uzak tutmaya çalışırlar. Nitekim Ziya’nın amcası da onun Cevdet ile arkadaşlık kurmasına karşı çıkar.</p>
<div class="dnd-widget-wrapper context-custom_image type-image">
<div class="dnd-atom-rendered">
<h6 class="entry-media-inner-img"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="" title="Abdullah Cevdet Wikipedia.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2019/12/09/229086-577522908.jpg?itok=n8Dm0-Td" alt="Abdullah Cevdet Wikipedia.jpg" width="205" height="304" /><br />
Abdullah Cevdet / Fotoğraf: Wikipedia</h6>
</div>
</div>
<p>Ancak, 1894’te –intiharından kısa bir süre önce- Cevdet ile tanışan Ziya, onun etkisi altına girer. Mesela, Ziya’nın Diyarbakır’dan İstanbul’a gelerek Baytar Mektebi’ne girmesini sağlayan Cevdet’in teşvikleridir.</p>
<p>Bu nedenle Cevdet’in Ziya’nın kişiliği üzerinde bıraktığı kalıcı etkilerin Ziya’yı intihara götürdüğünü düşünenler az değildir.</p>
<p>Örneğin Uriel Heyd’e göre <em>“Abdullah Cevdet’in etkisi, duygularını boşaltmasına ya da etkin bir çalışma yapmasına olanak sağlamaksızın Gökalp’in iç gerilimlerini daha da artırmış” </em>idi. (s. 33)</p>
<p>İntiharındaki Cevdet etkisini Gökalp’in kendisi ise şöyle anlatır:</p>
<blockquote><p><em>Abdullah Cevdet eline balta almış yıkılması gereken düşünceleri yıkıyor, bu bir hizmettir. Fakat biz gençleri yalnızca Abdullah Cevdet’e bırakıp da onların kafalarına yeni idealler, yeni inançlar yerleştirmesek, fikir ve ruh bakımından onları harabe haline sokmuş oluruz. Ben gençliğimde bunun acısını pek iyi tattım. O acı beni intihara bile sürükledi. </em>(s.31)</p></blockquote>
<p><strong>“Keşke kurtulmasaydı da memlekete Türkçülük gibi geri fikirleri yaymasaydı” </strong></p>
<p>Gökalp’in intiharına ilişkin farklı sebepler ileri sürülse de bu olayın Gökalp’in hayatında bir dönüm noktası oluşturduğuna dair bir mutabakat vardır.</p>
<p>Cevdet, intihardan önceki Ziya ile intihardan sonraki Ziya’nın farkını çok veciz sözlerle betimler:</p>
<blockquote><p><em>Otuz sene evvel başı kurşunsuz Ziya’yı, otuz sene zarfında başı kurşunlu Ziya’da beyhude aradım ve ben onu matemini otuz seneden beri her gün bir vesile ile biraz daha tutuyorum; başına tabanca sıkan Ziya, başına tabanca sıkılan Ziya’yla hiç de aynı değildir. </em> (s. 32)</p></blockquote>
<p>İki Ziya vardır ve bu iki Ziya birbiriyle sürekli kavga halindedir. Cevdet, intihardan önceki Ziya ile dost, intihardan sonraki Ziya ile düşmandır.</p>
<p>Yıllar sonra Gökalp, Malta’ya sürüldüğünde onun ailesini ziyaret eden Cevdet, Gökalp’in kızına <em>“Ben, babanızın şahsını severim, fakat fikirlerine düşmanım” </em>der. (s. 32)</p>
<p>Kendisi Türkçülüğün karşısında olan ve zaman zaman Kürt gruplarla yakın ilişkiler kuran Cevdet, Gökalp’in zaman içinde Türkçü bir ideoloğa dönüşmesine o kadar büyük öfke duyar ki, onun için <em>“Keşke kurtulmasaydı da memlekete Türkçülük gibi geri fikirleri yaymasaydı”</em> ifadesini kullanır. (s.32)</p>
<div class="dnd-widget-wrapper context-custom_gallery type-image">
<div class="dnd-atom-rendered">
<div class="entry-media-inner-img"><img decoding="async" class="" title="Türkçülüğün Esasları.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/thumbnails/image/2019/12/09/229081-1319754684.jpg" alt="Türkçülüğün Esasları.jpg" width="177" height="266" /></div>
</div>
</div>
<p>İntihar olayının nedenleri ve sonuçları Gökalp’in düşünce dünyasının şekillenmesinde çok belirleyici olur. Kafasına sıktığı kurşunu bütün hayatı boyunca kafasında taşır. İntiharın tesirinden ölünceye kadar kurtulamaz.</p>
<p>Onun intihara kalkışmasında Cevdet’in ne kadar etkili olduğu bilinemez. Ama son dönemlerinde bu iki Kürt&#8217;ün birbirlerinden hiç ama hiç hazzetmedikleri kesin olarak bilinir.</p>
<p>Hatta “<em>Abdullah Cevdet’e duyulan kızgınlığının yön değiştirerek, onun Kürt oluşu nedeniyle bütün Kürtlere yöneldiği” </em>belirtilir. (s. 35)</p>
<p><strong>“Kendimi hissen Türk sayıyordum”</strong></p>
<p>Başarısız intihar girişiminden sonra Ziya hayatına yeni bir rota çizme çabası içine girer. Abdullah Cevdet’in yönlendirmesiyle 1895’te İstanbul’a gelir, Baytar Mektebi’ne girer.</p>
<p><em>“O zaman İstanbul’da tıbbiyelilerin teşkil etmiş olduğu gizli bir cemiyet vardı. Onlarla beraber çalışmaya başladım” </em>diyen Gökalp, ilk ciddi siyasi çalışmalarına bu dönemde başlar. (s. 40)</p>
<p>Kürt ve Türk siyasi ve kültürel hareketlerin yeni yeni gelişmeye başladığı bu yıllarda Gökalp, hem Türk hem de Kürt milliyetçi aydınlarla ilişkiler kurar.</p>
<p>1899’da çocukluk arkadaşı ve yakın akrabası olan Ahmet Cemil Asena’ya yazmış olduğu bir mektup dolasıyla gözaltına alınır. On ay Taşkışla’da tutuklu kalır ve 1900’de Diyarbakır’a sürülür.</p>
<p>Uzun yıllar sonra yazdığı bir yazıda bu ilk İstanbul tecrübesini anlatırken bir arayış içinde olduğunu net cümlelere ortaya koyar:</p>
<blockquote><p><em>O zaman kadar kendimi hissen Türk sayıyordum, fakat bu zannım ilmi bir tahkikata müstenit değildi. Hakikati bulabilmek için bu taraftan Türklüğü, diğer taraftan Kürtlüğü tetkik etmeye başladım. Her şeyden önce de işe dilden başladım. (s. 41)  </em></p></blockquote>
<p>Bazı kaynaklarda, İstanbul’da kaldığı dönemlerde Gökalp’in Bitlis bir Kürt yazar olan Halil Hayali ile birlikte Kürtçe üzerine dilbilgisi incelemeleri yaptığına değinilir.</p>
<p>Mesela Kadri Cemil Paşa şöyle der;</p>
<blockquote><p><em>Halil Hayali, Ziya efendi ile birlikte Kürtçenin gramerini kaleme almışlar bir de sözlüğünü yazmaya başlamışlardı ki, Ziya Efendi bu okuldan çıkarılınca Diyarbekir’e dönmeğe mecbur olduğundan bu yazılan eserleri de beraberinde Diyarbekir’e götürmüştü. (s. 52-53.)    </em></p></blockquote>
<p>Gökalp de, Hayali’nin adını vermeksizin, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/k%C3%BCrt%C3%A7e">Kürtçe</a> üzerine çalıştığını teyit eder. Aile üyeleri de Gökalp’in Kürtçeye dair araştırmalarının olduğunu doğrularlar.</p>
<p>Örneğin, kardeşi Nihat Gökalp anlarında, Ziya Bey’in “<em>Kürtçeyi, tetkik ettiğini… Kürtler ve Kürtçenin Diyarbakırlılar ile olan münasebeti hakkında Küçük Mecmua’sında mufassal malumat verdiğini” </em>anlatır. (s. 42-43)</p>
<p>Gökalp’in dayısının oğlu Pirinççizade Fevzi, 1909’da <em>Kürd Teavün ve Terakki </em>gazetesinin 6&#8217;ncı sayısında yayınlanan bir mektubunda Gökalp’in on yılı aşan çalışmalar sonucunda Kürtçe konusunda üç kitap hazırlamakta olduğunu yazar:</p>
<blockquote><p><em>En mükemmel Kürt ulularından ve erdemlilerinden Aktepeli Abdurrahman Efendi’nin Kürt diliyle bir tarih yazmakta olduğunu ve saygıdeğer Ziya Efendi’nin de on yıllık araştırmalarının bir ürünü olmak üzere müsveddesini hazırladığı Kürtçe atasözleri, dilbilgisini ve bir Kürtçe sözlüğü yakında yayınlayacağına… (s. 45)  </em></p></blockquote>
<p>Halide Edip Adıvar de Londra’da İngilizce yayınlanan anılarında, Ziya Gökalp’in gençliğinde Kürtçenin temeli ve grameri üzerine çalıştığını, bu durumun onun bazı çevrelerce bir Kürt milliyetçisi olarak tanınmasına yol açtığını belirtir.</p>
<p>Ne var ki Adıvar’ın sonradan Türkçe yayınlanan anılarında bu bilgiye yer verilmez. (s 45)</p>
<p><strong>“Düşünsel intihar” </strong></p>
<p>Gökalp’in kısmen Halil Hayali ile birlikte hazırladığı belirtilen Kürtçe gramer ve sözlük, maalesef, elimizde bulunmuyor. Bu çalışmanın akıbetine dair çeşitli rivayetler var.</p>
<p>Kadri Cemil Paşa’ya göre, Ziya 1900’de Diyarbakır’a sürüldükten sonra Hayali ile olan ilişkisi kesilmişti.</p>
<p>II. Meşrutiyet’ten sonra toplanan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kongresine Diyarbakır delegesi olarak katılan Gökalp’in İstanbul’da bulunduğu bir sırada Hayali beraber hazırlamış oldukları Kürtçe Grameri istemiş, ama “<em>Ziya Efendi bunları yaktığını söyleyerek vermek istemediğinden Halil Hayali, Kürt milletinin muhtaç olduğu bu eserleri yeniden yazmağa başlamıştı.” </em>(s. 53)</p>
<p>Hayali’nin Kürtçe Alfabesi 2004’te yayınlandı.</p>
<div class="dnd-widget-wrapper context-custom_image type-image">
<div class="dnd-atom-rendered">
<div class="entry-media-inner-img"><img loading="lazy" decoding="async" class="" title="Musa Anter.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2019/12/09/229116-505769312.jpg?itok=rGv1y689" alt="Musa Anter.jpg" width="282" height="211" /></div>
</div>
<div class="dnd-caption-wrapper">
<div class="meta">Musa Anter</div>
</div>
</div>
<p>Gökalp’in Kürtçe diline ilişkin bir diğer iddia <a href="https://www.independentturkish.com/tags/musa-anter">Musa Anter</a>’e aittir. Anter, Gökalp’in kendi eliyle yazmış olduğu Kürtçe Gramerinin kendisinde olduğunu, 1972 yılında yapılan bir aramada diğer bütün kitaplarla birlikte Diyarbakır sıkıyönetim görevlileri tarafından toplatılıp daha sonra yakıldığını belirtir.</p>
<p>Alakom, bütün bu açıklamalardan, Gökalp’in, Kürtçe alanındaki çalışmalarını Kürt çevrelere vermek istemediği için<em> “yaktım” </em>dediği sonucuna ulaşır.</p>
<blockquote><p><em>Bu sözler ileride Ziya Gökalp üzerine yük olacak, düşüncelerini yakmaktan duyduğu sıkıntılar, suçluluk duygusu ve yoğun eleştirilerin hedefi olmaktan kurtulamayacaktır.</em></p>
<p>Ziya Gökalp’in asıl çilesi bence bu yılardan sonra başlayacaktır. Böylece o ikici kez ‘intihar’ etmekten çekinmeyecektir. Bu ‘düşünsel intihar’ın acıları 1894 yılındaki intihar girişiminden daha yoğun olacaktır. (s. 55)</p></blockquote>
<p><strong>“Bir gün milli davaya kalkacaklar” </strong></p>
<p>Gökalp’in <a href="https://www.independentturkish.com/tags/k%C3%BCrtler">Kürtler</a>e dair en dikkat çekici eseri <em>“Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler”</em> başlıklı incelemesidir.</p>
<p>Çalışma 1922’de hazırlanır ama fikri alt yapısı çok önceden Ziya’nın kafasında şekillenir. Özellikle <em>Peyman </em>gazetesinde çıkan bazı makalelerindeki görüşler, bu çalışmaya temel oluşturur.</p>
<p>Gökalp’in kızı Seniha ile evlenen ve Gökalp üzerine araştırmalarıyla bilinen Ali Nüzhet Göksel, çalışmanın önce Milli Eğitim ve sonra Sağlık Bakanı olan Dr. Rıza Nur’un isteği üzerine yazıldığını belirtir.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="" title="Rıza Nur.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2019/12/09/229136-948079317.jpg?itok=ZJKWB-Xd" alt="Rıza Nur.jpg" width="208" height="252" /></p>
<div class="dnd-widget-wrapper context-custom_image type-image">
<div class="dnd-caption-wrapper">
<div class="meta">Dr. Rıza Nur</div>
</div>
</div>
<p>Rıza Nur da, <em>Kürdistan’ı kaybetmemek için Gökalp’i Kürt yerleşim birimlerinde incelemeler yapmakla görevlendirdiğini</em> söyler:</p>
<blockquote><p><em>Sıhhiye vekili iken iskânın da o vakit bu vekâlete ait olmasından istifade ederek Ziya Gökalp’e Kürtleri tetkik ettirdim.</em></p>
<p>Maksadım bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtlerin Türk olduğunu öğrendikten sonra, Kürtlere Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim.</p>
<p>Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu çoktan bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı.</p>
<p>Türk, zavallıdır. Hadi Mısır’da, Cezayir’de yüzbinlerce Türkü kaybetmişiz, Araplaşmışlar. Fakat Kürdistan henüz elimizden de çıkamamıştır ve anayurtta Türkleri Kürtleşmeye bırakmışız. (s. 57)</p></blockquote>
<p>Nur, anılarında da, Kürtleri asimile etmek için sarf ettiği çabaları anlatır ve Kürtlerin sosyolojik yapısını araştırmak için Gökalp’e bir rapor yazdırmasını da bu çerçevede anar:</p>
<blockquote><p><em>Kürtler meselesi beni üzüyor. Bir şey yok ama bir gün milli davaya kalkacaklar. Bunların temsil (asimile) etmek lazım.</em></p>
<p>Tetkikata başladım. Temsil (asimilasyon) usullerine dair kitaplar getirttim. Kürtler hakkında kitaplar buldurdum.</p>
<p>Diyarbakır’da olan Ziya Gökalp’a de para yollayıp Kürtlerin coğrafi, lisani, kavmi, içtimai ahvalini tetkik ettirdim. Bir rapor gönderdi.</p>
<p>Maksadım, oranın bir Makedonya olmadan kökünden meselenin halli idi. (s. 57)</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dnd-widget-wrapper context-custom_gallery type-image">
<div class="dnd-atom-rendered">
<div class="entry-media-inner-img"><img loading="lazy" decoding="async" class="" title="ziya gökalp kürt aşiretleri hakkında sosyolojik incelemeler.jpg" src="https://www.independentturkish.com/sites/default/files/thumbnails/image/2019/12/09/229106-70550060.jpg" alt="ziya gökalp kürt aşiretleri hakkında sosyolojik incelemeler.jpg" width="186" height="248" /></div>
</div>
</div>
<p>Ancak bu kadar önem verilen bu rapor yazıldığı dönemde yayımlanmaz. Gökalp taraftarları bu incelemenin kamuoyu tarafından bilinmesini istemezler.</p>
<p><em>Türkçülüğün Esasları</em>’nı yazmış bir sembol ismin Kürt aşiretleri hakkında esaslı bir inceleme yaptığının ortaya çıkması halinde, <em>“Kürt yoktur” </em>ya da<em> “Kürtler Türktür”</em> diyen devletin resmi ideolojisi tepetaklak olurdu.</p>
<p>Bunun için, kimileri tarafından <em>Kürtçülüğün Esasları </em>olarak adlandırılan Gökalp’in bu çalışması tam 53 yıl karanlıkta kaldı ve ancak 1975’te Komal Yayınları tarafından kitap olarak basıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>* Rohat Alakom; Ziya Gökalp’in Büyük Çilesi: Kürtler, Avesta Basın Yayın, İstanbul, 2018. </em></p>
<p>The Independentturkish, 9 Aralık 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iki-ziya-1-basi-kursunsuz-ziya-ve-basi-kursunlu-ziya/">“İki Ziya” (1): “Başı Kurşunsuz Ziya” ve “Başı Kurşunlu Ziya”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni partiler için siyaset zemini</title>
		<link>https://hurfikirler.com/yeni-partiler-icin-siyaset-zemini/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2019 03:09:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/yeni-partiler-icin-siyaset-zemini/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye giderek normal olandan uzaklaşıyor ve normalleşmeden kaçınıyor. Bunun nedeni, AK Parti-MHP ittifakının normal şartlarda iktidarlarını koruyamayacaklarını düşünmeleri. Tersinden söylemek gerekirse, Cumhur İttifakı iktidarını olağanüstülüğün devamına bağlamış durumda. Bunun için iktidar medyasında, olağanüstü koşulların sürdüğünün propagandası yapılıyor. Olağan dışılığı olağan kılan bir iktidar dili kullanılıyor ve toplum hep bir teyakkuz durumunda tutulmaya çalışılıyor. Türkiye siyasetinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-partiler-icin-siyaset-zemini/">Yeni partiler için siyaset zemini</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye giderek normal olandan uzaklaşıyor ve normalleşmeden kaçınıyor. Bunun nedeni, AK Parti-MHP ittifakının normal şartlarda iktidarlarını koruyamayacaklarını düşünmeleri. Tersinden söylemek gerekirse, Cumhur İttifakı iktidarını olağanüstülüğün devamına bağlamış durumda. Bunun için iktidar medyasında, olağanüstü koşulların sürdüğünün propagandası yapılıyor. Olağan dışılığı olağan kılan bir iktidar dili kullanılıyor ve toplum hep bir teyakkuz durumunda tutulmaya çalışılıyor.</p>
<div>Türkiye siyasetinde hareket eksik olmaz; siyaset sahnesi her daim canlı, gündem sürekli yoğun ve içinden geçilen günler hep “kritik”tir. Bununla birlikte hareketin ve heyecanın dozunun bir nebze daha yükseleceği bir döneme giriliyor. Çünkü 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisinin içinden iki yeni partinin çıkması söz konusu.</div>
<div class="haber-text">
<p>Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, AK Parti’nin ağır toplarındandı. AK Parti’nin 2002-2015 aralığında izlediği dış politikada Davutoğlu’nun, iktisadi politikada ise Babacan’ın derin izleri vardı. Denilebilir ki AK Parti’nin dış politikasının mimarı Davutoğlu, ekonomi politikasının mimarı ise Babacan’dı.</p>
<p>Sonra AK Parti ile yolları ayrıldı ve yeni arayışlar başladı. İlk başlarda bu iki ismin birlikte hareket edeceği düşünülüyordu. Lâkin siyasete yaklaşımlarının farklı olduğundan bahisle Davutoğlu ve Babacan aynı çatı altında bir araya gelemedi. Her biri kendi partisini kurma gayreti içine girdi. Uzun süredir devam eden çalışmalar artık son düzlükte; 2020’ye girmeden iki partinin de resmi olarak tabelalarını asmaları bekleniyor.</p>
<p><strong>Seçmenin elini kuvvetlendirmek</strong></p>
<p>Yeni partilerin kurulması başlıca iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi, meseleyi demokratik ilkeler bağlamında ele almaktır. Demokrasi, çok sesli bir rejimdir. Dolayısıyla siyasi arenada ne kadar fazla ses çıkarsa o kadar iyidir. Yelpazenin geniş olması, seçmenlerin alternatiflerini çoğaltır, elini kuvvetlendirir. Aynı ve/ya benzer hassasiyetleri paylaşan toplumsal kesimlere hitap eden çok sayıda partinin varlığı, bu kesimler üzerinde bir partinin tekel kurmasını engeller.</p>
<p>Bir siyasi parti alanda rakipsiz olduğunu düşündüğünde, halktan yükselen seslere daha az kulak kesilir. Fakat kendisini zorlayacak güçlü seçeneklerin olduğunu bildiğinde kendine çeki düzen vermek ve toplumsal taleplere karşı daha duyarlı bir siyaset izlemek mecburiyetinde kalır.  Rekabet, siyasete kalite getirir, insanları tek bir partiye mahkûm olmaktan kurtarır ve temsili güçlendirir. Bu itibarla, demokratik standartları yukarı çekmek için, siyasi mücadeleye katılan parti sayısının artmasını desteklemek gerekir.</p>
<p>İkincisi, cari şartlar çerçevesinde konuyu irdelemektir. Acaba, siyasete yeni bir soluk getirme iddiasındaki partilerin şansı nedir? Halkta karşılık bulmalarını sağlayacak bir iklim var mıdır? Kitlelerde bir umut yaratabilecekler midir? Şikâyet ettikleri mevcut düzeni sarsabilecekler midir? Ciddi bir iktidar alternatifi olabilecekler midir?  Yoksa doğumları bir ölü doğum şeklinde mi gerçekleşecektir?</p>
<p><strong>Normalden korkmak</strong></p>
<p>Çoğaltılması mümkün bu suallere ilişkin genel kanaatim, siyasi zeminin yeni bir partinin kurulması için elverişli olduğu yönündedir. İki noktanın altı çizilebilir bu çerçevede.</p>
<p>(1) Türkiye, şu anda “normal” bir ülke değil. Normalin kaybı, sadece Kürt meselesi, Alevi meselesi, AB ile ilişkiler vb “büyük” meselelerde yaşanmıyor; insanların hayatına doğrudan temas eden “sıradan” meselelerde (meselâ, kamu kurumlarına personel alımında)  bile karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Giderek normal olandan uzaklaşıyor Türkiye &#8212; ve ısrarla normalleşmeden kaçınıyor. Sanırım bunun nedeni, AK Parti-MHP ittifakının normal şartlarda iktidarlarını koruyamayacaklarını düşünmeleridir. Tersinden söylemek gerekirse, Cumhur İttifakı iktidarını olağanüstülüğün devamına bağlamış durumda. Bunun için iktidar medyasında, olağanüstü koşulların sürdüğünün propagandası yapılıyor. Olağan dışılığı olağan kılan bir iktidar dili kullanılıyor ve toplum hep bir teyakkuz durumunda tutulmaya çalışılıyor. Böylece iktidarın anormal ve gayri-hukuki işlemleri, daimi kılınmak istenen olağanüstü hale dayandırılarak meşrulaştırılıyor.</p>
<p>Yani normale dönmek, AK Parti ve MHP için önemli bir tehdit ve sıkıntı kaynağı. Ancak beri taraftan halk normalleşmek istiyor. Her normal düzende olduğu gibi kendini güven altında hissetmeyi ve geleceği öngörebilmeyi arzuluyor. Olağanüstülük halkı yordu, normalleşme öne çıkan bir talebe dönüştü. Böyle bir vasatta normalleşmenin taşıyıcılığını üstlenen ve halka devleti yönetebileceği güvenini veren bir siyaset, geniş hareket alanı bulabilir.</p>
<p><strong>Siyasi boşluk</strong></p>
<p>(2) Türkiye’de bir siyasi boşluk var; İYİ Parti’nin aldığı oy, bunu teyit eden önemli bir gösterge. Kadro derinliği olmayan ve Türkiye’ye yeni bir söz söylemeyen bir partinin çok kısa bir zaman zarfında yüzde 10’luk bir oya ulaşması, alandaki boşluğu ve seçmenlerin arayışını göstermesi açısından üzerinde durulması gereken bir örnektir.</p>
<p>Hâkim iktidar anlayışı toplumda bir muhalefet üretiyor. Ancak adaletsizliğin yaygınlaşmasından ve refah kaybından kaynaklı bu toplumsal muhalefet gerektiği gibi kendini gösteremiyor, konuşamıyor ve geri çekiliyor. Bunun bir sebebi devlet baskısı ve korku ise, bir diğer sebebi de önderliğine güvendiği bir siyasal partinin yokluğudur.</p>
<p>CHP ana muhalefet postunda oturuyor ama bu parti de iki handikapla malûl. Handikaplardan biri, geçmişinden ötürü özellikle muhafazakâr ve dindar çevrelerin CHP’ye güvenmemeleridir. Diğeri ise, CHP’nin yönetim becerisine ilişkin genel bir şüphenin varlığıdır.</p>
<p>Gerçi hâlihazırdaki CHP yönetimi kendilerine dönük bu bakışı değiştirmek için birtakım hamleler yaptı. Misal, Kılıçdaroğlu başörtüsü konusunda bir özeleştiri yaptı ve geçmişte partisinin başörtüsünü ülkenin önemli bir problemi haline getirmesini büyük bir hatâ olarak niteledi. Ancak bu ataklara rağmen CHP’ye dönük yaygın ve derin güvensizliğin ve şüphenin kırılabildiğini söylemenin imkânı yok.</p>
<p>Velhasıl bir taraftan iktidar sorun üretiyor, ürettiği sorunları çözemiyor ve toplumsal talepleri karşılayamıyor. Diğer taraftan ise mevcut partiler, toplumsal muhalefetin taşıyıcılığını üstlenemiyor ve siyasal boşluğu dolduramıyor. Bunun yeni partiler için bir fırsata tekabül ettiği şüphe götürmez.</p>
<p>Ancak fırsatın varlığı tek başına bir anlam ifade etmez; bu fırsatları güçlü bir hale getirmek ve kullanabilecek mahareti göstermek gerekir. Yeni partilerin akıbetini belirleyecek olan da budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/yeni-partiler-icin-siyaset-zemini/">Yeni partiler için siyaset zemini</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ateşe Benzin Döken Akıl</title>
		<link>https://hurfikirler.com/atese-benzin-doken-akil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Oct 2019 10:07:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/atese-benzin-doken-akil/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hâlihazırda iktidara yön veren bir akıl var. Bu akıl, Kürt meselesini demokratik araçlarla çözmeyi, temel hak ve özgürlükleri korumayı, seçilmişlere ve seçmen iradesine sahip çıkmayı, siyasi kanalları ve müzakereyi önemsemeyi “liberal yanılgı” olarak kodluyor. Temsilî demokrasinin iki temel dayanağından söz edilebilir: Seçim ve temsil. Seçim, birçok alternatif içinden halkın kendisini yönetecek olan kişileri belirlemesidir. Seçim [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/atese-benzin-doken-akil/">Ateşe Benzin Döken Akıl</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hâlihazırda iktidara yön veren bir akıl var. Bu akıl, Kürt meselesini demokratik araçlarla çözmeyi, temel hak ve özgürlükleri korumayı, seçilmişlere ve seçmen iradesine sahip çıkmayı, siyasi kanalları ve müzakereyi önemsemeyi “liberal yanılgı” olarak kodluyor.</p>
<div>Temsilî demokrasinin iki temel dayanağından söz edilebilir: Seçim ve temsil. Seçim, birçok alternatif içinden halkın kendisini yönetecek olan kişileri belirlemesidir. Seçim içermeyen bir demokrasi olmaz. Çünkü seçimler halkın taleplerinin alınmasını, toparlanmasını ve uyumlu hale getirilmesini sağlar. Ancak seçimler sayesinde, halk bir yönetimi onaylar veya reddeder. Bunun için belirli aralıklarla sandık kurulur. Seçmenler sandığa gider ve farklı programları savunanlar arasından birine oyunu verir. Çoğunluğun teveccühünü arkasına alanlar da sınırlı bir süre için yönetme yetkisini elde etmiş olur.</div>
<div class="haber-text">
<p>Seçim, halkın iradesini yansıtır. Sandıkta yeterli desteği alarak belli bir makama gelen kişi, seçmenleri ve onların iradelerini temsil eder. Bu bağlamda siyasi temsil, çoğulcu bir seçimle yetkilendirilmiş kişilerin, seçmenler adına davranabilmesini ve karar verebilmesini ifade eder. Temsil ilişkisi, halka ait olan egemenliğin, halk tarafından seçilen kimseler tarafından kullanılmasıdır.</p>
<p>Seçim ve temsil, bizi siyasetin bir diğer önemli kavramı olan meşruiyete götürür. Meşruiyet, en genel anlamıyla, yönetimin kararlarının, eylemlerinin ve işlemlerinin yönetilenler tarafından benimsenmesi, haklı görülmesi ve onanmasıdır. Temsil ile meşruiyet arasında, sıkı bir bağ vardır. Zira temsil ne kadar kuvvetli olursa, bir başka ifadeyle seçmenlerin temsil edildiklerine dair inançları ne kadar geniş bir tabana yayılırsa, iktidarın yapıp etmeleri o derece kabul görür ve bu da iktidarın siyasi meşruiyetini artırır.</p>
<p><strong>Meşruiyet krizi</strong></p>
<p>Meşruiyet, hayatidir; güçlü bir meşruiyete sahip iktidar, kararlarını tatbik ederken mahkemeye, polise, askere ya ihtiyaç duymaz, ya da bunları sınırlı bir miktarda kullanmak mecburiyetinde kalır. Lâkin meşruiyeti zayıf bir iktidar ise programını ancak muhalefeti susturarak, tepkileri bastırarak ve kitleleri zapturapt altına alarak uygulayabilir. İktidar zor araçlarına ne kadar fazla başvuruyorsa, meşruiyet krizi o kadar derin demektir.</p>
<p>AK Parti iktidarı, seçimi ve temsili baltalayan, meşruiyetinin de altını boşaltan işler yapıyor. Kayyım atamaları, bu meyanda liste başına yazılabilir. 31 Mart seçimlerinin daha dumanı tüterken, AK Parti, HDP’nin kazandığı üç büyükşehre kayyım atadı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından adaylıkları onaylanan ve 31 Mart’ta Diyarbakır’da yüzde 62.93 oy alan Adnan Selçuk Mızraklı, Mardin’de yüzde 56. 24 oy alan Ahmet Türk ve Van’da yüzde 53.83 oy alan Bedia Özgökçe Ertan vazifeden uzaklaştırıldı.</p>
<p>Kayyım atamalarına ilişkin gerekçeler, hukuki olmaktan uzaktı. Zaten iktidar, daha seçim neticelenir neticelenmez kayyımlar için hazırlıklara başlamıştı. İktidarın siyasi ihtiyaçlarına binaen kayyımlar atanmaya devam etti ve son olarak Diyarbakır’ın Kayapınar, Kocaköy ve Bismil ilçelerinin seçilmiş belediye başkanları görevden alındı. Böylece 31 Mart’tan ardından kayyım atanan HDP’li belediyelerin sayısı 12 oldu.</p>
<p><strong>“Liberal yanılgı”</strong></p>
<p>Ayrıca son operasyonda, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı, Kayapınar Belediye Başkanı Keziban Yılmaz ve Kocaköy Belediye Başkanı Rojda Nazlıer’in tutuklanmalarına da karar verildi. Mızraklı’nın avukatları, Mızraklı’ya belediye başkanlığı ile ilgili herhangi bir sorunun sorulmadığını, bir itirafçının uyduruk beyanına dayanıldığını ve <em>“yine suç icat edilmeye çalışıldığını”</em> açıkladılar.</p>
<p>Mızraklı, Diyarbakır halkının yakından tanıdığı bir hekim. 24 Haziran 2018 seçimlerinde yüzde 65 oyla milletin vekâletini alıp Meclis’e gitti. 31 Mart 2019’da bu kez yüzde 63 oyla belediye başkanı seçildi. Onun 2009 KCK operasyonlarını anımsatır şekilde elleri arkadan kelepçelenerek cezaevine gönderilmesinin ardında, hukuki değil, siyasi saikler yatıyor.</p>
<p>Hâlihazırda iktidara yön veren bir akıl var. Bu akıl,  Kürt meselesini demokratik araçlarla çözmeyi, temel hak ve özgürlükleri korumayı, seçilmişlere ve seçmen iradesine sahip çıkmayı, siyasi kanalları ve müzakereyi önemsemeyi <em>“liberal yanılgı”</em> olarak kodluyor. Geçmişte sertçe eleştirdikleri kesimlere aynı noktaya gelip ve kolkola girip, tarihi kökleri olan bir toplumsal sorunun üstesinden güvenliği tedbirlerini azamileştirerek gelebileceğini düşünüyor. Çözümü, HDP’yi kriminalize etmekte, özgürleri kısıtlamakta ve bir bütün olarak siyasi alanı daraltmakta görüyor.</p>
<p><strong>Ceza kesmek</strong></p>
<p>Kayyımlar da öncelikle bu strateji bağlamında düşünülmeli. İktidar, görüntüye halel getirmemek için HDP’yi kapatmıyor ama HDP’nin toplumla bağ kuracak bütün damarlarını kesiyor. Teşkilâtlarını baskı altını alıyor, vekillerini ve belediye başkanlarını hapse gönderiyor, sivil toplumla irtibatını koparıyor, belediyelerine el koyuyor.</p>
<p>Bunun yanında, kayyım atamalarında iktidarın bastırılamayan bir öç alma duygusunun izleri de göz ardı edilmemeli. 31 Mart’ta büyükşehir belediyelerinin kaybedilmesinin ve bilhassa Cumhur İttifakı için hezimete dönüşen İstanbul yenilgisinin faturası HDP’ye çıkarılıyor. İktidar kendi kaybının cezasını HDP’ye kesiyor. Keza Millet İttifakı’nda bir çatlak oluşturulması ve muhalif blokun dağıtılmaya çalışılması da, kayyımlarla gözetilen bir başka hedef.</p>
<p>Bu hedefler tutar ya da tutmaz ayrı bir bahis; lâkin eğer dert gerçekten bir problemi çözmek ise bu akılla bir yere varılmaz. Seçimin ve temsilin boşa çıkarılması, meşru sınırlar içinde çare arayanları zayıflatır, radikallere hizmet eder. Siyasi arenada mücadeleyi ve müzakereyi savunanları taca çıkartır; şiddet taraftarlarına arayıp da bulamadıkları fırsatı sunar.</p>
<p>Velhasıl bu akıl iki sonuç üretir:  Biri, kendi meşruiyetini tüketmesidir. Nitekim Rawest’in araştırmasında kayyıma karşı olanların oranı Diyarbakır’da yüzde 81.3, Mardin’de yüzde 69.7 ve Van’da yüzde 71.1 çıktı. Yani HDP seçmenleri bir yana, iktidara destekleyenlerin bir kısmı bile bu kararı yanlış buldu. Halkın iradesini, onun verdiği vekâleti iptal ederek halkın rızası alınamaz. Diğeri ise, ateşe benzin dökmektir.  Böyle bir akıl eninde sonunda sahiplerinin kafasını götürüp taşa çarptırır.</p>
<p>Serbestiyet, 24.10.2019</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/atese-benzin-doken-akil/">Ateşe Benzin Döken Akıl</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güvenli Bölge, Süreç İhtimali ve Kayyım</title>
		<link>https://hurfikirler.com/guvenli-bolge-surec-ihtimali-ve-kayyim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Aug 2019 07:01:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/guvenli-bolge-surec-ihtimali-ve-kayyim/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerinin HDP’li başkanlarının görevden uzaklaştırılmaları ve yerlerine il valilerinin kayyım olarak atanmaları, zamanlama bakımından da ilginç. Diyarbakır Valisi&#8217;nin daha 1 Nisan’daki -yani seçimden bir gün sonra ve daha sonuçlar kesinleşmeden önceki- kayyım talebine dair yazısı gibi veriler, iktidarın kayyım atamayı her daim aklında tuttuğunu gösteriyor. Yine de kayyıma neden şimdi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/guvenli-bolge-surec-ihtimali-ve-kayyim/">Güvenli Bölge, Süreç İhtimali ve Kayyım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="field field-name-body field-type-text-with-summary field-label-hidden">
<div class="field-items">
<div class="field-item even">
<p>Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerinin <a href="https://www.independentturkish.com/tags/hdp-0">HDP</a>’li başkanlarının görevden uzaklaştırılmaları ve yerlerine il valilerinin kayyım olarak atanmaları, zamanlama bakımından da ilginç.</p>
<p>Diyarbakır Valisi&#8217;nin daha 1 Nisan’daki -yani seçimden bir gün sonra ve daha sonuçlar kesinleşmeden önceki- kayyım talebine dair yazısı gibi veriler, iktidarın kayyım atamayı her daim aklında tuttuğunu gösteriyor. Yine de kayyıma neden şimdi müracaat edildiğinin üzerinde durulmaya değer.</p>
<p>Çünkü rüzgârın farklı esmeye başladığının, boğucu atmosferin kısmen aralandığının ve nispi bir yumuşamanın olabileceğinin düşünüldüğü bir anda yapıldı bu hamle.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/suriye">Suriye</a>’de bir güvenli bölge anlaşmasının yapıldığı, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/%C3%B6calan">Öcalan</a>’a yeniden işlev kazandırıldığı ve yeni bir çözüm süreci olasılığının konuşulmaya başlandığı bir dönemde böyle ters bir adım atılmasının nedenlerine dair birkaç ihtimalden bahsedilebilir:</p>
<p><strong>Parçalı iktidar</strong></p>
<p>İlki, bugün <a href="https://www.independentturkish.com/tags/erdo%C4%9Fan">Erdoğan</a>’ın şahsında bir “teklik” görüntüsü veren bir iktidar var. Öyle ki, Erdoğan’ın bütün ipleri elinde tuttuğundan hareketle, Türkiye’de artık eskiden olduğu gibi bir devlet-hükümet ayrışmasından bahsedilemeyeceğini ve bütün alana hâkim olan Erdoğan’ın artık devletin bizatihi kendisine dönüştüğü belirten yorumlar çoğalıyor.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/ak-parti-0">AK Parti</a>’nin ve Erdoğan’ın zihni olarak devletleşmeye süratli bir şekilde yol aldığı bir vakıa; bununla birlikte <strong>“tek ve mutlak Erdoğan yönetimi”</strong> fikrine ihtiyatlı yaklaşılmalı. Zannımca, hâlihazırda Türkiye’de parçalı bir iktidar yapısı var. Hatta Halil Berktay’ın ifadesiyle;</p>
<blockquote><p><em>Karşımızda AKP’nin arkasına saklanan ama hâkim konumda bulunmadığı, dizginlerin başkalarının eline geçtiği değişik bir iktidar konfigürasyonu bulunuyor.  (http://www.serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/tarihsel-uzlasma-849711)</em></p></blockquote>
<p>Kuşkusuz, söz konusu iktidar düzeneği, ne AK Parti’nin sığınabileceği bir mazeret olabilir ne de partinin siyasi sorumluluğunu azaltır. Yine de “teklik” fotoğrafı” altındaki parçalığı görmek, siyasi hadiselerin doğru yorumlanabilmesi için fayda sağlar. Parçalı bir yapıda, iktidarın bileşenleri olan grupların birbirleriyle mücadele etmeleri ve fırsatını bulduğunda birbirlerine çelme takması kaçınılmaz.</p>
<p>Bu çerçevede HDP’li belediyelere kayyım atanması; yeni bir yol arayışı içinde olanlara karşı mevcut pozisyonu tahkim etmeye çalışanların bir çalımı olabilir. Böylelikle normalleşmeye ya da çözüme yönelik bir gayretin ve umudun daha en başından boşa çıkarılması hedeflenebilir. İçişleri Bakanı <a href="https://www.independentturkish.com/tags/S%C3%9CLEYMAN-Soylu">Soylu</a>’ya ilk tebrik telefonun <a href="https://www.independentturkish.com/tags/devlet-bah%C3%A7eli">Bahçeli</a>’den gelmesi ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/do%C4%9Fu-perin%C3%A7ek">Perinçek</a>’in kayyımı iktidardan daha çok sahiplenip HDP’nin kapatılmasını teklif edip el yükseltmesinin bir manası olsa gerektir.</p>
<p><strong>Açmazın üzerini örten şal </strong></p>
<p>İkincisi, Erdoğan yönetimi, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/f%C4%B1rat%C4%B1n-do%C4%9Fusu">Fırat’ın doğusu</a>na operasyon yapma noktasında çok iddialı bir söylem kullandı. Geçen Aralık ayında birkaç gün içinde bölgeye girileceği duyuruldu. Sonra yeni gelişmeler olduğu belirtilerek bundan vazgeçildi. Seçimlerden sonra sınıra büyük bir askeri yığınak yapıldı. İktidar temsilcilerinden hemen her gün her gün operasyon yapılacakmış hissini körükleyen açıklamalar geldi. Fakat bazı kesimlerin hararetle destekledikleri ve bir an önce yapılmasını arzuladıkları operasyon gerçekleşmedi. Bölge dinamikleri, şimdilik, askeri bir harekât yerine diplomasiyi öne çıkardı ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/abd">ABD</a> ile sınırda bir güvenli bölge oluşturulmasına ilişkin bir anlaşmaya varıldığı ilan edildi.</p>
<p>Böylece Fırat’ın doğusuna bir askeri operasyon ihtimali -tamamen masadan kalkmasa da- zayıfladı. Yarın ne olacağını bugünden kestirmek güç ama mevcut halde Suriye’de işler Türkiye’nin düşündüğü yönde ilerlemiyor. ABD’nin <a href="https://www.independentturkish.com/tags/SDG">SDG</a>’yi muhafaza etme siyaseti sürüyor. <a href="https://www.independentturkish.com/tags/idlib">İdlib</a>’de Suriye ordusu ilerliyor. Ankara, buna izin verdiği için <a href="https://www.independentturkish.com/tags/moskova">Moskova</a>’ya sitem ediyor ve iki başkent arasındaki ipler de geriliyor.</p>
<p>Ezcümle Türkiye’nin Suriye politikası büyük bir açmaza girmiş durumda. Bu itibarla kayyımların atanması, operasyon beklentisine sokulan milliyetçileri tatmin için yapılan ve içine girilen açmazın üzerini örtmek için kullanılan bir şal olarak da düşünülebilir.</p>
<p><strong>Siyasi alanı daraltmak</strong></p>
<p>Üçüncüsü, olanlar bir yönüyle 2009’u hatırlatıyor. 2009’da Türkiye bir yandan PKK ile görüşüp adına “Demokratik Açılım” dediği süreci yürütürken bir yandan da KCK Operasyonlarına başlamıştı.</p>
<p>Bugün de benzer bir tablo var. İktidar bir taraftan İmralı’da Öcalan’la görüşüyor ve hatta ondan HDP’nin tercihlerine iktidar lehine müdahalede bulunmasını talep ediyor.</p>
<p>Öcalan’ın avukatları talebi kamuoyuna duyurmakta gecikince kendisi bir akademisyeni Öcalan’a gönderip onun üzerinden açıklamayı yaptırıyor. İktidar, Suriye’de doğrudan ve/veya dolaylı SDG ile konuşuyor ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/g%C3%BCvenli-b%C3%B6lge">Güvenli Bölge</a>’de asgari bir müşterek üretilmeye çalışılıyor. Ama bir taraftan da HDP’ye her yönüyle baskı altına alınıyor.</p>
<p>İktidarın bu tavrının altında iki amaç yatabilir: Biri, müzakere ile mücadeleyi eş zamanlı yürütüp Suriye eksenli bir olası bir açılımın iç kamuoyundaki siyasi risklerini minimize etmek çabası olabilir. Diğeri de siyasi alanı elden geldiğince kontrol altına almak, muhatabının kolunu kanadını kırmak ve böylelikle gücünü ona dayatmak düşüncesidir.</p>
<p>Elbette, bütün bunların hepsi birer ihtimalden ibaret; hükümetin zamanlamasından kaynaklı akıl yürütmeler. Biri ya da birkaçı kısmen veya tamamen geçerli olabileceği kayyım atama ile bunlar arasında hiçbir bağlantı da bulunmayabilir. Ancak netice değişmiyor.</p>
<p>Siyasi alanı daraltan ve kitlelerin demokratik mekanizmalara inançlarını örseleyen kararalar geçmişte de yanlıştı şimdi de. Bu tür kararlar dün herhangi bir sorunu çözmedi, bugün ve yarın da çözecek gibi değil.</p>
<p>The Independentturkis, 24.08.2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<p dir="rtl">
<p><a href="https://hurfikirler.com/guvenli-bolge-surec-ihtimali-ve-kayyim/">Güvenli Bölge, Süreç İhtimali ve Kayyım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güvenli Bölge’den Ötesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/guvenli-bolgeden-otesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Aug 2019 06:58:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/guvenli-bolgeden-otesi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin yaptığı hazırlıklar ve yetkililerden genel açıklamalar, Fırat’ın doğusuna askeri bir operasyonun eli kulağında görüntüsünü veriyordu. Ancak operasyon ihtimalinin güçlenmesi üzerine hız kazanan görüşmelerin neticesinde Türkiye ve ABD, Suriye’de bir Güvenli Bölge kurulması konusunda uzlaşmaya vardıklarını ilan ettiler. Genel prensipleri ihtiva eden uzlaşma üç maddeden oluşuyor: Bir, ilk etapta Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermeye dönük tedbirler alınacak. İki, Güvenli Bölge&#8216;nin inşası, koordinesi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/guvenli-bolgeden-otesi/">Güvenli Bölge’den Ötesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<section class="entry-article-topper">
<div class="grid-x grid-margin-x">
<div class="cell">
<div class="entry-media">
<div class="caption-field">
<p>Türkiye’nin yaptığı hazırlıklar ve yetkililerden genel açıklamalar, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/f%C4%B1rat%C4%B1n-do%C4%9Fusu">Fırat’ın doğusu</a>na askeri bir operasyonun eli kulağında görüntüsünü veriyordu. Ancak operasyon ihtimalinin güçlenmesi üzerine hız kazanan görüşmelerin neticesinde <a href="https://www.independentturkish.com/tags/t%C3%BCrkiye-0">Türkiye</a> ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/abd">ABD</a>, Suriye’de bir Güvenli Bölge kurulması konusunda uzlaşmaya vardıklarını ilan ettiler.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</section>
<div class="grid-container">
<article class="entry-article">
<div class="grid-x align-justify">
<div class="content-wrap-holder cell">
<div class="region region-content">
<div id="block-system-main" class="block block-system">
<div class="content">
<div class="content-wrap">
<div class="printable-area page-taxonomy-term-32386" dir="ltr">
<div class="entry-content" data-io-article-url="https://www.independentturkish.com/node/62356/t%C3%BCrkiyeden-sesler/g%C3%BCvenli-b%C3%B6lge%E2%80%99den-%C3%B6tesi">
<div class="field field-name-body field-type-text-with-summary field-label-hidden">
<div class="field-items">
<div class="field-item even">
<p>Genel prensipleri ihtiva eden uzlaşma üç maddeden oluşuyor:</p>
<p>Bir, ilk etapta Türkiye’nin <a href="https://www.independentturkish.com/tags/g%C3%BCvenlik">güvenlik</a> kaygılarını gidermeye dönük tedbirler alınacak.</p>
<p>İki, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/g%C3%BCvenli-b%C3%B6lge">Güvenli Bölge</a>&#8216;nin inşası, koordinesi ve yönetimi için Türkiye’de bir <a href="https://www.independentturkish.com/tags/m%C3%BC%C5%9Fterek-harekat-merkezi">Ortak Harekât Merkezi</a> kurulacak.</p>
<p>Ve üç, bölgenin bir barış koridoru olması ve Suriyelilerin dönmeleri için ek önlemler alınacak.</p>
<p>Uzlaşmanın duyurulmasından sonra ABD Savunma Bakanlığı (<a href="https://www.independentturkish.com/tags/pentagon">Pentagon</a>), <em>Rûdaw</em>’ın sorusuna verdiği yazılı cevapta, <em>varılan uzlaşmanın hem Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidereceğini hem de Kuzey Doğu Suriye’nin güvenliğini sağlayarak IŞİD’in tekrar geri dönmesine engel olacağını </em>açıkladı.</p>
<p>Pentagon’a göre söz konusu uzlaşma, <em><a href="https://www.independentturkish.com/tags/suriye-demokratik-g%C3%BC%C3%A7leri">Suriye Demokratik Güçleri</a>’nin (SDG) kendilerine yönelik olası bir saldırıyı düşünmekten ziyade bölgenin güvenliğine odaklanmasını ve IŞİD karşıtı Uluslararası Koalisyon&#8217;un ortaklarının asıl amaçları olan IŞİD’i tamamen bitirmeye yoğunlaşmasını</em> sağlayacaktı. (https://www.rudaw.net/turkish/world/13082019)</p>
<p><strong>Köprüleri yıkmaktan kaçınmak </strong></p>
<p>ABD ile Türkiye’nin uzlaşmasına -haklı olarak- büyük bir anlam atfediliyor. Zira bu sayede bölgedeki durumu daha ağırlaştırması muhakkak olan askeri bir operasyon olasılığı, bütünüyle ortadan kalkmasa da, epey zayıfladı.</p>
<p>Bununla birlikte hayati öneme sahip birçok konuda sır perdesi varlığını muhafaza ediyor. Misal, <a href="https://www.independentturkish.com/taxonomy/term/19481">Güvenli Bölge</a>&#8216;nin derinliğinin ve genişliğinin ne kadar olacağı, yönetimin nasıl şekilleneceği, takvimin nasıl işleyeceği noktasında bir bilgi yok. Keza Güvenli Bölge&#8217;nin oluşturulmasının akabinde buraya hangi Suriyelilerin yerleştirileceği de belli değil. Mebzul miktarda senaryo ya da duyum var bütün bu konularda, ama henüz hiçbiri taraflarca teyit edilmedi.</p>
<p>Yani ortada muğlak bir durum var. Ayrıntılarda bir kesinlik olmadan tarafların bir uzlaşmaya varmaları ve bunu deklare etmeleri, kimsenin bütün köprüleri yıkmak istemediğinin bir göstergesi. Muhatapların hepsi, zayıf da olsa halen var olan bağları kesip atmanın büyük bir maliyet doğuracağının farkında; bu sebeple bir esas üzerinde anlaşmayı ve görüş birliğine varılmamış noktaları müzakerelere bırakmayı kabullendiler.</p>
<p>Kaldı ki muğlaklık üzerine bina edilse de bir uzlaşmanın olmasının taraflara üç önemli kazanım sağladığını söylemek de mümkün:</p>
<p><em>Birincisi, </em>ABD ve Türkiye arasında son zamanlarda bilhassa <a href="https://www.independentturkish.com/tags/s-400">S-400</a> ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/f-35">F-35</a>’ler üzerinden gerilen ip, bir nebze de olsa esnedi. Pentagon’un açıklamasında, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/nato">NATO</a> müttefikliği özel olarak vurgulandı, Türkiye’nin güvenlik kaygıları “meşru” olarak nitelendi ve ortak çalışma kararlılığına bağlılık bildirildi. Diplomasiye alan açıldı, iki köklü müttefik arasında krize varan problemlerin çözülme yoluna girdiğine dair bir mesaj verildi.</p>
<p><strong>Masada güçlü olmak için saha da var olmak </strong></p>
<p><em>İkincisi, </em>muğlaklık taraflara hem zaman kazandırıyor hem de hareket kabiliyetlerini artırıyor.<br />
Çünkü her bir aktör, muğlaklığı kendi pozisyonunu tahkim etmek için kullanabilir; bâtıni ve/veya zahirî amaçları doğrultusunda alanı düzenlemek adına siyasi, hukuki ve askeri birtakım tasarruflarda bulunabilir.</p>
<p><em>Üçüncüsü,</em> söz konusu uzlaşma, her bir aktöre mevcut hali kendi tarafına yontma şansı da veriyor. ABD için en önemli mevzu, hem tarihsel müttefiki Türkiye ile ipleri koparmamak, hem de <a href="https://www.independentturkish.com/tags/suriye">Suriye</a> stratejisinde önemli bir yer tutan <a href="https://www.independentturkish.com/tags/sdg">SDG</a>’yi koruma altına almaktı. Uzlaşmayla varılan orta yol, ABD’ye bu çerçevede kazançlı kıldı.</p>
<p>Türkiye, Azez-Cerablus ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/afrin">Afrin</a>’den sonra Suriye’de yeni bir etki sahası kazandı. Böylece “masada güçlü olmak için sahada var olmak” şeklinde özetlediği politikasına uygun bir adım daha attı. <a href="https://www.independentturkish.com/tags/ypg">YPG</a> ise, Türkiye’nin Fırat&#8217;ın doğusuna operasyon yapmaktan caydırılmasını ve ABD’nin koruma kalkanının bir kez daha devreye girmesini artı hanesine yazdırdı. Velhasıl uzlaşma kimseyi zor durumda bırakmadı; aksine, her bir tarafa kendi kamuoylarına anlatabileceği bir başarı öyküsü verdi.</p>
<p><strong>Çözüm için bir fırsat </strong></p>
<p>Gelinen aşamada sorunun tam manasıyla çözüldüğü değil, ancak ötelendiği söylenebilir. Çatışmanın gündemden düşürülmesi için atılması lazım gelen adımlar var. Bunlardan biri, şimdilerde dolaylı olarak görüşen Türkiye ile YPG’nin doğrudan görüşmeye başlamalarıdır. ABD arabuluculuğunda varılan kısmi uzlaşma, direkt müzakerelerle daha ileri boyuta taşınabilir.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/%C3%B6calan">Öcalan</a>’ın devreye girmesi bu bağlamda ele alınabilir. Tekrar sahneye çıktıktan sonra Öcalan hep Suriye hakkında değerlendirmelerde bulundu. YPG’yi uyardı; onlardan Suriye’nin toprak bütünlüğüne riayet etmelerini ve Türkiye’nin hassasiyetlerini gözetmelerini istedi. Türkiye’deki iktidara da sorunu savaşla çözemeyeceğini görmesini ve barışı zorlaması gerektiğini söyledi. En son görüşmesinde de <em>“Çatışma durumunu bir hafta da bitiririm”</em> dedi. Bütün bunlar, devletin Öcalan ile görüşmelerin merkezinde Suriye’nin yer aldığına delalet ediyor.</p>
<p>Eğer Suriye’de varılan uzlaşma derinleştirilir ve Güvenli Bölge tarafların işbirliği yaptıkları bir alana dönüşürse, Öcalan <a href="https://www.independentturkish.com/tags/pkk">PKK</a>’ye, o çok sözü edilen, <em>“silahları bırakma”</em> çağrısı yapabilir. Bu da hem Suriye’de açmazların daha rahat bir şekilde giderilmesini sağlar hem de Türkiye’de de barışı tetikler. Dolayısıyla Güvenli Bölge, her iki sahadaki sorunların çözümü için bir fırsata dönüştürülebilir.</p>
<p>Türkiye’nin nihai hedefi, Suriye’de bir Güvenli Bölge inşası olmamalıdır; Türkiye, Güvenli Bölge&#8217;nin ötesini düşünmelidir.</p>
<p>Asıl gaye, kendi sınırlarındaki çatışmaları bitirmesi ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/bar%C4%B1%C5%9F">barış</a> ortamı kurmasıdır. Güvenli Bölge uzlaşması, buna hizmet ettiği oranda değer kazanacaktır.</p>
<p>The Independentturkish, 18.08.2019</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/guvenli-bolgeden-otesi/">Güvenli Bölge’den Ötesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor Zamanlarda Özgürlüğe Kapı Aralamak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zor-zamanlarda-ozgurluge-kapi-aralamak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Aug 2019 06:52:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/zor-zamanlarda-ozgurluge-kapi-aralamak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın derlediği “ABD Yüksek Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü” başlıklı bir kitap var.* Kitap iki bölümden oluşur: İlk bölümde Arslan ifade özgürlüğünün teorik temellerini, bu özgürlüğün Amerikan sistemi içindeki yerini ve Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne dair yaklaşımını irdeler. İkinci bölümde ise Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarından örnekler verilir. Arslan’ın giriş mahiyetindeki uzun makalesinde en [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zor-zamanlarda-ozgurluge-kapi-aralamak/">Zor Zamanlarda Özgürlüğe Kapı Aralamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi Başkanı <a href="https://www.independentturkish.com/tags/z%C3%BCht%C3%BC-arslan">Zühtü Arslan</a>’ın derlediği <em>“ABD Yüksek Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü”</em> başlıklı bir kitap var.* Kitap iki bölümden oluşur: İlk bölümde Arslan ifade özgürlüğünün teorik temellerini, bu özgürlüğün Amerikan sistemi içindeki yerini ve Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne dair yaklaşımını irdeler. İkinci bölümde ise Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarından örnekler verilir.</p>
<p>Arslan’ın giriş mahiyetindeki uzun makalesinde en çok üzerinde durduğu konulardan biri, zor zamanlarda Yüksek Mahkemenin ifade özgürlüğüyle alakalı nasıl bir tavır aldığı ve alınan bu tavrın siyasi, hukuki ve toplumsal düzeyde ne gibi bir etki yarattığıdır. Arslan’ın kaleminde derinlikli bir <em>“zor zamanlar”</em> betimlemesi vardır:</p>
<blockquote><p><em>Zor zamanlar korkunun hâkim olduğu, belli belirsiz bir düşmandan kaynaklanan bir korkunun yeniden üretildiği ve bunun bir politikaya dönüştüğü dönemlerdir. Korkunun kamçıladığı baskı politikası bu dönemlerde paranoyayı yansıtan boyutlara ulaşabilmektedir. Politik paranoya, doğal olarak, dost düşman ayrışmasını keskinleştirmekte, düşmanın gücü olduğundan fazla gösterilerek korku politikalarına meşruiyet kazandırılmak istenmektedir. Böyle dönemlerde sadece devletin karar alma mekanizmaları değil, toplumun hemen her kesimi korkunun ve onun arkasındaki tehdidin esiri haline gelmektedir.</em></p></blockquote>
<p><strong>Cadılardan korkup kadınları yakmak</strong></p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/korku">Korku</a>nun dayanaksız olduğu, aslının astarının bulunmadığı, en küçük bir gerçekliğe tekabül etmediği söylenemez. Zira her paranoyanın altında bir parça gerçek yatar. Paranoya, bu gerçeği olduğu halden çıkartır, çarpıtır ve büyütür. Böylece korku, toplumun tamamını veya kahir ekseriyetini tesiri altına alır. Bunun sonucu ise aklın tutulmasıdır.</p>
<p>Akıl tutulması büyük çaplı mağduriyetlere yol açar. Çünkü toplumu korkudan bütünüyle kurtarmak için yetkililerin hareket alanları genişletilir ve elleri kuvvetlendirilir. Hedef, korkunun kökünü kurutmak olarak belirlenir ve iktidar var gücüyle sahaya iner. Mücadele çetindir; iş bir varlık-yokluk meselesine dönüştürüldüğü oranda suçlu-suçsuz ayrımı belirsizleşir. Sadece korkuya dayanak olarak sunulan konuyla/olayla ilgisi olduğu düşünülenler veya ilgisi tespit edilenler değil uzaktan yakından bir irtibatı olmayanların da canları yakılır. O çok bilinen deyimle <em>“kurunun yanında yaş da yanar.” </em></p>
<blockquote><p><em>Yargıç Brandeis 1927 yılında yazdığı bir karşı oy yazısında ‘insanoğlu cadılardan korktu ve kadınları yaktı’ diyordu. Brandeis’in korkunun irrasyonel sonuçları konusunda Amerika’yı uyarmasına rağmen McCarthy döneminde histerik boyutlara ulaşan ‘Kızıl Korkusu’ yüzlerce kişinin işini kaybetmesine, aşağılanmasına ve hapiste yatmasına sebep olmuştur.</em></p></blockquote>
<p><strong>Kızıl Korkusu ve Yeşil Korkusu </strong></p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/amerika">Amerika</a>’nın yakın tarihinde korku, iki dönemde politik paranoyaya dönüşür. İlki, 1940’lı ve 1950’li yıllardır. Senatör McCarthy Amerika’yı kasıp kavurur. Onun yaktığı <em>“Kızıl Korkusu”</em> ateşi, özgürlükler ülkesini esir alır. İkincisi ise, 2000’li yılların başıdır. 11 Eylül saldırılarından sonra yükselen <em>“Yeşil Korkusu”</em> sadece Amerika’nın değil bütün dünyanın kaderine damga vurur.</p>
<blockquote><p><em>Korku, her türlü baskıcı politikayı ve özgürlük ihlalini haklılaştırmada kendisine başvurulan psikolojik bir silaha dönüşmektedir. Ronald Dworkin’in 11 Eylül sonrasında vurguladığı gibi &#8216;korkutuldukları vakit insanların temel insan haklarına ve sivil haklara itibarı/saygısı çok kırılgandır ve Amerikalılar çok korkmuştur.&#8217;</em></p></blockquote>
<p>İktidarlar ile <a href="https://www.independentturkish.com/tags/hukuk">hukuk</a> arasında her zaman bir mesafe bulunur. Mamafih zor zamanlarda bu mesafe olabildiğince açılır. Bir ölüm-kalım davasının yaşandığı günlerde hukuk, alınması lazım gelen tedbirlerin hayata çabucak geçirilmesini önleyen bir bariyer olmaktan çıkarılmalıdır. Tamam, normalde devlet, hukuka bağlı olabilir. Fakat zor zamanlarda işler farklı yürür; böyle günlerde yapılması icap eden, hukuku devletin emrine koşmaktır. Hukukun üzerine konulmadığı takdirde devlet, düşmanlara gerektiği gibi cevap verme olanağından mahrum kılınmış olur.</p>
<p><strong>Düşmanın esnekleştirilmesi </strong></p>
<p>Hülasa devlet, zor zamanlarda iki şey yapar: Birincisi, bir taraftan düşman belledikleriyle mümkün olan her türlü araçla mücadele etmesi, diğer taraftan bu mücadelenin zorunluluğunu halka benimsetmeye çalışmasıdır. Devlet, halkın “olur”unu almak için çeşitli araçlara başvurur: Milliyetçiliği kışkırtır, basının manipülatif gücünü kullanır, düşmanı azmanlaştırır. Böylece özgürlükleri sınırlandırmanın ne denli mecburi olduğuna halkı ikna eder. Tarih, devletlerin bu konuda gayet başarılı olduklarını gösteren birçok örnek kaydetmiştir.</p>
<p>İkincisi ise, düşman tanımının esnekleştirilmesi ve düşman kategorisinin genişletilmesidir. Böyle dönemlerde hedef tahtasındakiler sadece düşmanlar değildir. Özgürlük kısıtlamalarına ve baskı politikalarına karşı çıkanlar da atış menziline alınırlar. Hatta denilebilir ki, devletin özgürlük savunusu yapanlara duyduğu öfke düşmana duyduğundan daha fazladır. O nedenle kendisini eleştirenlere karşı çok sert davranır. Onları &#8216;teröristlere yardımcı olmakla, güvenlik güçlerinin azimlerini kırmakla, halkın morallini bozmakla, devleti dışarıya şikâyet etmekle, düşmanlarla ortaklık yapmakla&#8217; itham eder. İtibarlarını sarsmaya, saygınlıklarını yok etmeye dönük kampanyalar yürütür, devlete karşı durmanın cezası olarak onlara maddi ve manevi birçok bedel ödetir.</p>
<p>Peki, böyle bir vasatta yüksek <a href="https://www.independentturkish.com/tags/yarg%C4%B1">yargı</a> ne yapabilir, nasıl davranabilir?</p>
<p>İki yol vardır önünde: Ya araziye uyar, baskının katmerleşmesine ve bir süre daha egemen olmasına neden olur. Ya da risk alır, siyasi ve içtimai baskıya karşın hukukun yanında durur; demokrasiye nefes aldırarak halka ve siyasilere yeni bir ufuk çizer. Mesela Amerikan Yüksek Mahkemesi 1954 tarihli Brown Kararı ile siyah ve beyaz öğrencilerin ayrı okullarda öğrenim görmesini öngören uygulamayı kaldırmıştır. Mahkemenin ırkçılığa attığı bu esaslı tokat, Amerikan demokrasinin kaderini belirlemiştir.</p>
<p><strong>Domino etkisi</strong></p>
<p>Türkiye’de zor günler eksik olmaz. Memleket olarak hep <em>“birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerden”</em> geçeriz. Bununla birlikte son beş-altı yılda ardı ardına yaşanan hadiseler zorluğun derecesini artırdı. İnsanlar korktu. Devlet bu korkudan istifadeyle kuvvetini tahkim etti. Özgürlükleri aşağıya çekti. Hakların çıtasını düşürdü. Çok sayıda insanı mağdur etti. Ve dahası, herhangi bir tercihine tenkit eder bir nazarla bakmayı düşmanlıkla, terörizm yandaşlığıyla eşdeğer kıldı.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/anayasa-mahkemesi">Anayasa Mahkemesi</a> <em>“Bu suça ortak olmayacağız”</em> bildirisi ile ilgili kararını böyle bir vasatta verdi. Mahkemenin 8 üyesi, iktidarın ve aparatlarının bütün güçleriyle yüklendikleri aşırı hassas bir davayı -yaylım ateşine tabi tutulacaklarını bilerek- hak ve özgürlük eksenli bir yorumla incelediler ve Mahkemenin tarihinde iftiharla anılacak bir karara imza attılar.</p>
<p>AYM bu kararıyla; hem düşmanlık söyleminin altını boşalttı hem özgürlük taraftarlarının pozisyonunu güçlendirdi ve hem de domino taşı etkisi gösterip birçok alanda iyileştirmeler yapılmasına zemin hazırladı. Denilebilir ki <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aihm">AİHM</a>’nin için Handyside Kararı ve Amerikan Yüksek Mahkemesi için Terminello Kararı neyse AYM için de bu karar odur. Artık çok sağlam bir dayanağa kavuşan <a href="https://www.independentturkish.com/tags/ifade-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC">ifade özgürlüğü</a>ne ilişkin davalarda hiçbir şeyin eskisi gibi olma şansı yok.</p>
<p>Aşırı zor bir zamanda AYM’nin özgürlüğe bu şekilde kapı aralaması, son derece kıymetlidir. Hâkimler üzerlerine düşeni yapmıştır, bundan sonraki süreçte sivil toplum ve siyasi aktörler devreye girmelidir. Onlara düşen de, AYM’nin araladığı bu kapıyı genişletecek bir irade ortaya koymalarıdır. Zira <a href="https://www.independentturkish.com/tags/demokrasi">demokrasi</a>yi ve özgürlükleri savunmak sadece AYM’nin değil herkesin sorumluluğudur.</p>
<p><em>* ABD Yüksek Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü, Derleyen: Zühtü Arslan, Liberal Düşünce Topluluğu Yayını, Ankara, 2003.   </em></p>
<p>The Independentturkish, 08.08.2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zor-zamanlarda-ozgurluge-kapi-aralamak/">Zor Zamanlarda Özgürlüğe Kapı Aralamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hukukun Dışına Çıkılarak Devlet Korunamaz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hukukun-disina-cikilarak-devlet-korunamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Aug 2019 06:47:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/hukukun-disina-cikilarak-devlet-korunamaz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzaladıkları için terör örgütü propagandası yapma suçundan cezalandırılan dokuz akademisyenin başvurusu ile ilgili kararını verdi. Genel Kurul’da yapılan oylamada 8’e 8’lik bir sonuç çıktı. Dengeyi, Başkan Zühtü Arslan’ın ağırlıklı oyu değiştirdi. Arslan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini belirten oyu sayesinde AYM’nin kararı da ihlal yönünde çıktı. Özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi bakımından son derece [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hukukun-disina-cikilarak-devlet-korunamaz/">Hukukun Dışına Çıkılarak Devlet Korunamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasa Mahkemesi, <em>“Bu suça ortak olmayacağız”</em> başlıklı bildiriyi imzaladıkları için <em>terör örgütü propagandası yapma</em> suçundan cezalandırılan dokuz akademisyenin başvurusu ile ilgili kararını verdi. Genel Kurul’da yapılan oylamada 8’e 8’lik bir sonuç çıktı. Dengeyi, Başkan <a href="https://www.independentturkish.com/tags/z%C3%BCht%C3%BC-arslan">Zühtü Arslan</a>’ın ağırlıklı oyu değiştirdi. Arslan’ın ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini belirten oyu sayesinde AYM’nin kararı da ihlal yönünde çıktı.</p>
<p>Özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi bakımından son derece büyük bir önem taşıyan kararında <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aym">AYM</a>, geniş çaplı bir ifade özgürlüğü tartışması yaptı. İfade özgürlüğünün manasını, demokratik toplum ile olan bağlantısını, nasıl ve ne şekilde sınırlanabileceğini şüpheye yer vermeyecek bir netlikte ortaya koydu. Bu bağlamda AYM; ifade özgürlüğünü <em>“kişinin düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi”</em> olarak tanımladı. (Paragraf 99)</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/ifade-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC">İfade özgürlüğü</a>nün sadece lehte olduğu kabul edilen ya da zararsız veya önemsiz görülen bilgi ve fikirler için değil aynı zamanda devletin veya toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, onları rahatsız edenler için de geçerli olduğunu belirtti. <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aihm">AİHM</a>’nin 1976’da Handyside/Birleşik Krallık kararında geliştirdiği bu içtihada AYM’nin de birçok kararında atıf yaptığını hatırlattı. Toplumun bir kesimini veya yetkilileri şoke eden bulduğu düşüncelerin demokratik bir toplum için gerekli olan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülüğün gereklerinden olduğunu teyit etti. (Paragraf 100)</p>
<div class="simplebox injected-block-holder">
<div class="injected-block injected-block-watch-more">
<div>
<p><strong>“Öfke dili” </strong></p>
</div>
</div>
</div>
<p><em>“Yıkım”, “katliam”, “işkence”, “sürgün”, “kasıtlı ve planlı kıyım”</em> gibi ifadeleri içeren söz konusu bildiri, güvenlik güçlerinin bazı uygulamalarını kabul edilemez buluyordu. Kamu kurumlarını ve yetkilileri katliam yapmak ve bilinçli sürgün uygulamakla suçluyordu. AYM’ye göre bildirinin dili <em>“sert, suçlayıcı ve kamu otoriteleri açısından rahatsız edici”</em> idi. Bununla birlikte AYM, ifade özgürlüğünün salt toplumun benimsediği, zararsız veya ilgisiz gördüğü fikirler için değil incitici, rahatsızlık verici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu yineledi.<em> “İfade özgürlüğünün bir dereceye kadar abartıya ve kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiğini”</em> ifade etti. (Paragraf 102)</p>
<p>AYM’ye göre, bildiriyi kaleme alanların üsluplarının<em> “açıkça polemik çıkarmayı”</em> ve <em>“şiddetli bir tartışma yaratmayı”</em> hedefliyordu, zikredilen kavramların kullanılması da bu üslubun bir parçasıydı. Ancak ifade özgürlüğü noktasında bunda bir sorun yoktu, zira eleştirel bir düşünce açıklamasında muhatabı sarsmak amacıyla öfke dili kullanılabilirdi.</p>
<blockquote><p><em>Nitekim başvurucular uzunca bir süre devam eden şiddet sarmalının sona erdirilmesi için seslerini duyurmaya çalıştıklarını, yetkililerin dikkatini çekmeyi amaçladıklarını, bu nedenle de şoke edici ve rahatsızlık verici ifadeleri tercih ettiklerini belirtmişlerdir. (Paragraf 103)</em></p></blockquote>
<p><strong>Delilsiz ceza </strong></p>
<p>Derece mahkemelerinin mahkûmiyet kararlarını dayandırdıkları gerekçelerin irdelenmesi, AYM kararındaki en önemli hususlardan biridir. AYM, önce temel bir ilkenin altını çizdi. Mer’i mevzuata göre terör ile bağlantılı her düşünce açıklaması suç olarak nitelendirilemezdi. Bir açıklamanın suç olabilmesi için; terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermesi, övmesi ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik etmesi gerekirdi. (Paragraf 80) Dolayısıyla bir açıklama ancak terör ve şiddeti meşrulaştırdığında, övdüğünde veya teşvik ettiğinde hukuki olarak sınırlandırılabilirdi.</p>
<p>Derece mahkemeleri mahkeme kararlarını önemli ölçüde bir <a href="https://www.independentturkish.com/tags/pkk">PKK</a> yetkilisinin, bildirinin yayınlanmasından iki ay önce yaptığı ileri sürülen <em>“Aydın ve demokratik çevreler özyönetime sahip çıksınlar”</em> biçimindeki çağrısının üzerine kurmuşlardı. Çağrının bir talimat olduğunu söyleyen derece mahkemelerine göre, bildiri de bu talimata uyularak yazılmıştı. Başvurucular ise, böyle bir çağrının yapıldığına dair delillerin dosyaya sunulmasını talep etmişlerdir.</p>
<p>Fakat ne çağrının hangi mecrada yapıldığına ilişkin bir bilgi bulunmuş, ne Savcılık tarafından çağrının orijinal metni dosyaya sunulmuş ve de mahkemelerce bu konuda herhangi bir araştırma yapılmıştı. Derece mahkemeleri Savcılığının iddiasıyla yetinmiş, başvurucuların taleplerine ise cevap vermemişti.</p>
<p>AYM ihlal kararında bu duruma -haklı olarak- adeta isyan etti:</p>
<blockquote><p><em>Söz konusu delil ve değerlendirmelerin yargılamaların esasını doğudan etkileyecek önemde olduğu tartışmasızdır. Bildiriye imza atanların çok sayıda mahkemede yargılandıkları düşünüldüğünde mahkemelerden hiçbirinin bu yönde bir araştırma ve değerlendirmeye gitmemiş olması anlaşılır değildir. (Paragraf 94)</em></p></blockquote>
<p>Keza derece mahkemeleri, akademisyenlere bildiriyi talimatıyla bildiriyi imzaladıkları gerekçesiyle cezalar vermişlerdi. Ancak hiçbir mahkeme, akademisyenlerin PKK’nin talimatıyla hareket ettiklerine dair bir delil sunabilmiş değildi. Yani ortada bir delil yoktu; bütün cezalar bir delil gösterilmeksizin, bir varsayım ve soyut değerlendirmeden yola çıkılarak verilmişti. AYM kararında, buna da <em>“dur”</em> dedi:</p>
<blockquote><p><em>Ceza mahkemelerinin ve diğer kamu otoritelerinin ellerinde her tür tartışmayı ortadan kaldıracak nitelikte kesin ve inandırıcı deliller olmadan soyut bazı değerlendirmelerle bir düşünce açıklamasının terör örgütü ile yapılan bir tür iş bölümü neticesinde veya örgütün talimatı ile yapıldığını varsayması ve bu tür bir varsayımla kişilerin cezalandırılması ifade özgürlüğü üzerinde ağır bir baskı oluşturacaktır. (Paragraf 95)</em></p></blockquote>
<p><strong>Devletin tek muhatap alınması</strong></p>
<p>Derece mahkemelerinin mahkûmiyet gerekçelerinden biri de, bildiride sadece devletin muhatap alınması ve aynı yönde bir çağrının terör örgütüne yapılmamış olmasıydı. Bildiride terör örgütünün yaşanan şiddet olaylarının sorumlusu olduğu yönünde herhangi bir değerlendirmenin bulunmaması, derece mahkemelerine göre, başvurucuların silahlı terör örgütünü korumak amacıyla hareket ettiklerinin bir göstergesiydi.</p>
<p>AYM bu argümana da çok sağlam üç itirazla karşı çıktı:</p>
<p>Önce, tanımı gereği <a href="https://www.independentturkish.com/tags/hukuk">hukuk</a> alanın dışında kalan bir terör örgütünü muhatap almamanın, hukuki olarak cezalandırılma sebebi olamayacağını anımsattı.</p>
<blockquote><p><em>Tümüyle hukuk alanının dışında hareket eden, amacı korku salmak olan ve toplumu yıldırmaya dönük her türlü eylemi yapmaktan çekinmeyen silahlı ve tehlikeli bir örgütün muhatap alınmamasına veya değerlendirmelerde şu veya bu sebeple göz ardı edilmesine hukuksal bir sonuç bağlanmasının kabul edilmeyeceğinin altı çizilmelidir. (Paragraf 96) </em></p></blockquote>
<p>Sonra, kişilerin çağrılarında terör örgütüne değil de sadece devlete yönelmelerini cezalandırmanın, düşünce hürriyetini yok edeceğini vurguladı.</p>
<blockquote><p><em>Sivil toplumdan gelen talep ve önerileri dikkate alıp almamak kanunlar çerçevesinde kamu otoritelerinin takdirindedir. Ancak toplum hayatını önemli bir biçimde etkileyen bir olaya ilişkin olarak devlete bazı önerilerde bulunan kişilerin hukuken meşru ve gayrimeşru aktörleri aynı düzeyde tutmamaları ve çağrılarını terör örgütüne değil de yalnızca devlete sunmaları nedeniyle cezalandırılmalarının kamusal tartışmayı tümüyle ortadan kaldıracağında kuşku yoktur. (Paragraf 97) </em></p></blockquote>
<p>Ve nihayetinde, salt düşünceleri tek taraflı olarak açıklamanın bir müdahaleye mesnet teşkil edemeyeceğini kayda geçti. Bir sosyal hadisede bir tarafı paranteze alıp bütünüyle diğer tarafa yüklenmek etik ve/veya akademik olarak sorgulanabilir, yerden yere vurulabilir. Ama bu, hukuki bir cezalandırmanın nedeni olamaz.</p>
<blockquote><p><em>Kaldı ki bilgilerin veya kanaatlerin tek yönlü olması ifade özgürlüğüne müdahale etmek için tek başına bir neden olarak kabul edilemez. (Paragraf 97) </em></p></blockquote>
<p><strong>Algı operasyonu</strong></p>
<p>Bildirinin yazarları ve imzacılar tek amaçlarının yetkililerin dikkatini çekmek ve barış ortamını tesis etmek olduğunu ileri sürmüşlerdi. AYM göre ise, bu tip metinler içerikten belirtilenlerden farklı amaçlar da taşıyabilir ve bunları saklayabilirdi. Lakin hukuki bir sınırlama veya cezalandırmanın söz konusu olabilmesi için, derece mahkemelerinin, bildirinin yazarları ve imzacıları tarafından açıklanan amacın geçerli olmadığını gösterecek somut bir delil göstermeleri gerekirdi. Böyle bir delil yoktu. Dolayısıyla derece mahkemeleri delile değil zanna ve varsayıma dayanarak ceza vermişlerdi. Oysa<em> “ceza mahkemelerinin yalnızca zan ve varsayımlarla mahkûmiyet kararları vermeleri düşünülemez”</em> idi. (Paragraf 98)</p>
<p>Bildirinin, devlete aleyhine menfi bir algı yaratmak gayesiyle kalem alındığı iddia edilebilir, bazıları ve hatta toplumun çoğunluğu buna inanabilir. İddia sahipleri bunu bildirinin imzacıları ile çeşitli platformlarda tartışabilirler. Medyada, akademide, kamuoyunda farklı görüşler dillendirilebilirler. Ama mahkemeler somut delil olmadan bu tür iddialara itibar edip onları cezalandırma gerekçesi olarak kullanamazlar.</p>
<blockquote><p><em>Herhangi bir düşünce açıklamasının algı yaratılmaya çalışıldığından bahisle terör örgütünün propagandası olarak kabul edilmesi hukuksal bir değerlendirme olarak kabul edilemez. (Paragraf 100) </em></p></blockquote>
<p><strong>Hukuk devletini korumak </strong></p>
<p>AYM kararına ilişkin daha birçok söz söylenebilir. Zira davanın akademik özgürlükle olan ilişkisi, kamu otoritelerinin eleştirilmesinde riayet edilmesi gereken ilkeler, orantılılık vb. konularda AYM kararında ders niteliğinde ifadeler var. Öncelikle hukukçular olmak üzere herkes bu kararı dikkatlice okumalı. İfade özgürlüğünün zemini güçlendiren bu kararın her satırı diğer taşımakla birlikte bilhassa şu ifadelerin altını çizmek lazım:</p>
<blockquote><p><em>Terörle etkin mücadele, terörizmin yıkmak istediği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerini koruyarak yapılabilir. Bu kapsamda, ne kadar ağır olursa olsun, devletin terörle mücadele politikalarını eleştiren görüş ve düşüncelerden dolayı kişilere yaptırım uygulanmamalıdır. (Paragraf 105)</em></p></blockquote>
<p>Meselenin özü burada; devleti devlet yapan da hukuktur, devleti koruyan da hukuktur.</p>
<p>The Independentturkish, 03.08.2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hukukun-disina-cikilarak-devlet-korunamaz/">Hukukun Dışına Çıkılarak Devlet Korunamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Topyekûn körlük: AYM&#8217;nin gördüğünü hakimler neden görmez?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/topyekun-korluk-aymnin-gordugunu-hakimler-neden-gormez/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jul 2019 06:24:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/topyekun-korluk-aymnin-gordugunu-hakimler-neden-gormez/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin son yıllarındaki en önemli ifade özgürlüğü sorunlarından biri, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan akademisyenlerin idari ve adli olarak çok ağır yaptırımlara maruz kalmalarıydı. AYM, bildiriye imza atan 10 akademisyenin “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılmaları nedeniyle yaptıkları bireysel başvuruyu karara bağladı. Akademisyenlerin haklarının ihlal edildiğini tespit eden AYM Genel Kurulu, ihlalin kaldırılması için yeniden yargılanma yapılmasına ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/topyekun-korluk-aymnin-gordugunu-hakimler-neden-gormez/">Topyekûn körlük: AYM&#8217;nin gördüğünü hakimler neden görmez?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin son yıllarındaki en önemli ifade özgürlüğü sorunlarından biri,<em> “Bu suça ortak olmayacağız”</em> başlıklı bildiriyi imzalayan akademisyenlerin idari ve adli olarak çok ağır yaptırımlara maruz kalmalarıydı. <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aym">AYM</a>, bildiriye imza atan 10 akademisyenin <em>“terör örgütü propagandası yapmak” </em>suçundan cezalandırılmaları nedeniyle yaptıkları bireysel başvuruyu karara bağladı. Akademisyenlerin haklarının ihlal edildiğini tespit eden AYM Genel Kurulu, ihlalin kaldırılması için yeniden yargılanma yapılmasına ve başvuruculara tazminat ödenmesine hükmetti.</p>
<p>Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasına göre <em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</em> Bu itibarla ilk derece mahkemelerinin, gerek yeniden yargılamalarda ve gerek görülmekte olan davalarda, AYM kararına uymaları ve beraat kararı vermeleri gerekir. Akabinde akademisyenlerin mağduriyetleri giderilmeli, haksız bir şekilde uzaklaştırıldıkları dersliklerine dönmeleri, öğrencilerine ve araştırmalarına kavuşmaları sağlanmalıdır.</p>
<p>AYM’nin verdiği bu kararın, Türkiye’nin normalleşmesinde ve özgürlüklerin tahkiminde önemli bir yer tutacağı kanaatindeyim. Henüz gerekçesi yayınlanmadığından, kararın içeriği hakkında detaylı bir değerlendirmede bulunmanın imkânı yok. Gerekçe açıklandığında ihlalin varlığı ve yokluğu hakkında karar veren hâkimlerin dayandıkları argümanları görür ve ona göre ayrıntılı bir tartışma yapabiliriz.</p>
<p><strong>İhlale gözünü kapatmak </strong></p>
<p>Bu yazıda son derece mühim olduğunu düşündüğüm bir konunun üzerinde durmak istiyorum. O da şu:</p>
<div class="simplebox injected-block-holder">
<div class="injected-block injected-block-watch-more">
<p><em>“Bu suça ortak olmayacağız”</em> bildirisi ile buna destek olmak için yayınlanan ikinci bildiriyi imzalayanlar hakkında sürmekte olan 581 dava bulunuyor. Toplamda 785 akademisyen hakkında açılan davalarda 164 akademisyen hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 4 akademisyen hakkında erteleme kararı verildi. 36 akademisyen ise ceza aldı.</p>
</div>
</div>
<p>Yani imzacı akademisyenlerle ilgili davalar Türkiye’nin birçok yerinde görüldü. Lakin AYM’nin karar verdiği güne kadar hiçbir mahkemeden, bu dosyalarda hak ihlalinin olduğunu belirten tek bir karar çıkmadı. Bütün bu süreç zarfında -bir mahkemedeki bir karşı oy müstesna- davalara bakan hâkimlerin tamamı yürütmeyi haklı buldular, anayasaya ve yasalara aykırı herhangi bir hususun olmadığı yönünde oy kullandılar.</p>
<p>Bu tablo, doğal olarak, akla hemen şu soruyu getiriyor: Nasıl oluyor da AYM’nin gördüğü bir hak ihlalini yüzlerce <a href="https://www.independentturkish.com/tags/hakim">hâkim</a> ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/savc%C4%B1">savcı</a> göremiyor? Hangi faktör hâkimleri bir bütün halinde aynı doğrultuda harekete geçirebiliyor? Apaçık bir ihlale gözler neden kapanıyor? Bu topyekûn körlük nasıl meydana geliyor?</p>
<p><strong>Tek sesli yargı</strong></p>
<p>Herhalde bilgi eksikliğinin buna yol açtığını söyleyemeyiz. Hukukçularımızın, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aym">AYM</a> ve <a href="https://www.independentturkish.com/tags/aihm">AİHM</a>’nin ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarından ve içtihatlarından bihaber olduklarını da düşünemeyiz. Hepsinin elinin altında bu kararlar var. Ayrıca başta Anayasa (m. 90/5) olmak üzere onlara özgürlükçü kararlar alabilme olanağı sağlayan bir mevzuat da var. Dolayısıyla ne bilgi noksanlığından söz edilebilir ne de hâkimlerin ellerini kollarını bağlayan bir yasal çerçeveden. Yargının tek sesliliği bunlarla temellendirilemez.</p>
<p>Öyleyse sebep nedir? Neden tek bir aykırı ses çıkmıyor? Hâkimlerin topunun –aralarında sözleşmişler gibi- aynı cezalara hükmetmeleri nasıl mümkün olabiliyor? Yargı mensuplarının tamamının şeksiz şüphesiz aynı rotayı takip etmelerinin altında ne yatıyor?</p>
<p><strong>Devletin ağırlığı </strong></p>
<p>Birçok cevap verilebilir bu sorulara, ben üç noktaya değineceğim:</p>
<p><em>İlkin,</em> genel bir problemden bahsedilmelidir. Hukukçuların zihninde devlet geniş ve bireylere nazaran daha değerli bir yer işgal eder. Bizde <a href="https://www.independentturkish.com/tags/hukuk">hukuk</a> eğitiminde “<a href="https://www.independentturkish.com/tags/hak">hak</a>”, “birey” ve “özgürlük” gibi kavramlar vurgulanmaz. Bilhassa hâkim ve savcıların yetiştirilmesinde “devletin çıkarı”, “devletin güvenliği”, “devletin bekası” gibi otoriter bir ideolojiye işaret eden kavramların altı çizilir.</p>
<p>Böyle olunca devlet her dönem yargı mensuplarının bilincinde ağırlıklı ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olur. Devlet değişebilir, devlete rengini veren ideoloji farklılaşabilir. Dün laik-seküler yüzüyle temayüz eden devlet bugün muhafazakâr-milliyetçi bir kimliğe bürünebilir. Ama yargının devlete bağımlığı devam eder; yargının kararlarına dün laik-seküler devletin bugün ise muhafazakâr-milliyetçi devletin talepleri yön verir.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/tags/yarg%C4%B1">Yargı</a> devlete tabi olduğunda önüne gelen bir ihtilafta bireylerinin hukukunu savunmak ve adaleti yerine getirmek saikiyle hareket etmez. Merkeze iktidarı ve devleti korumak düşüncesi alındığında, kararlar da devletin istediği tarzda çıkar.</p>
<p><strong>Toplumun baskı politikalarına desteği</strong></p>
<p><em>İkincisi,</em> baskı politikalarına kamuoyunun verdiği destektir. Sosyal ve siyasal çalkantıların arttığı dönemlerde iktidarlar kontrolü sağlamak ve ellerinde tutmak için topluma korku salarlar. Gerçek çarpıtılır, karşı karşıya olunan tehlikeler büyütülür. İhtiyaç duyulduğunda olmayan tehditler yaratılır. Düşman ya da düşman olarak yaftalanan kişi ya da grupların gücü olduğundan fazla gösterilir. Korkuyu büyütmenin gayesi, baskıya zemin hazırlamaktır.</p>
<p>Bütün araçlarıyla pompaladığı korkunun toplumda karşılık görmesi, iktidara baskı politikasını tatbik edecek ortamı sağlar. Toplumsal kabulün büyüklüğü, hem baskının dozunu artırır hem de itirazların sesini kısar. Çoğunluğu arkasına alan siyasi iktidar, herkesi yürütülmekte olana olan politikaya göre hizalanmaya çağırır. Yargı da bu çağrının muhatabıdır, ondan beklenen de bu ölüm-kalım mücadelesinde iktidara arka çıkması, onun elini güçlendirmesidir.</p>
<p>Baskıya verilen destekle şekillenen bir atmosfer bütün toplumsal kesimleri etkiler. Yargı da toplumun dışında değildir, hukukçular bir laboratuvar ortamında yaşamazlar. Baskı politikalarına verilen popüler destek, hâkimlerin de üzerine çöker ve onların kararlarını yönlendirir. Bir hâkim çoğunluğun dışına düştüğünde eleştiri oklarını üzerine çeker, iktidar medyasının hışmına uğrar, toplumsal çevresinden ve/veya camiasından dışlanır. Her hâkim bu zorlukları göğüslemek istemez; iktidarın ve çoğunluğun gadrine uğramamak için birçoğu düşündüğünün tersine kararların altına imza atar.</p>
<p><strong>Yargı bağımsızlığı </strong></p>
<p><em>Üçüncüsü de,</em> yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasıdır. Hâkimlerin olması gerektiği gibi tarafsız bir yargılama yapabilmeleri için kendilerini güvende hissetmesi önemlidir. Bir hâkim verdiği bir karardan ötürü başına bir iş gelmeyeceğini, mesleğini yapmasını engelleyecek bir suç işlemediği müddetçe kürsüsünden olmayacağını bilmelidir. Eğer bu yoksa yargının kendinden beklenenleri yerine getirmesi, tarafsız ve adil bir şekilde işlemesi imkânsızlaşır.</p>
<p>Bağımsızlığı ortadan kaldırılan bir yargı yürütmenin telkin, talep ve zorlamalarına daha açık hale gelir. Yürütme, izlediği siyasete aykırı karar veren bir hâkimi idari ve/veya adli olarak cezalandırarak diğer hâkimlere bir gözdağı verir. Yargıya sınırlarını bildirir, sınır ihlali yapanların başlarına birçok şeyin geleceğini gösterir. Yürütme, yargının bütün iplerini elinde tuttuğunda mahkemelerden de -otomatiğe bağlanmış gibi- aynı yönde kararlar çıkar.</p>
<p>Böyle bir vasatta iktidarın hassasiyet gösterdiği bir mevzuda hukuk ve vicdana uygun doğru bir karar vermek, bireysel bir fedakârlığa dönüşür. (AYM’nin kararından sonra başta Başkan <a href="https://www.independentturkish.com/tags/z%C3%BCht%C3%BC-arslan">Zühtü Arslan</a> olmak üzere ihlal yönünde oy kullanan hâkimleri hedef tahtasına oturtan linç kampanyası bu meyanda ele alınmalıdır.)</p>
<p>Ama çok şükür ki bütün menfi şartlara rağmen bu fedakârlığı gösterenler çıkar. Ve hukuk tarihi, sürüye uyanları değil, <a href="https://www.independentturkish.com/tags/adalet">adalet</a> için fedakârlığı göze alan bu hâkimleri kayda geçer.</p>
<p>The Independentturkish, 30.07.2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/topyekun-korluk-aymnin-gordugunu-hakimler-neden-gormez/">Topyekûn körlük: AYM&#8217;nin gördüğünü hakimler neden görmez?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokrasiye esaslı katkı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/demokrasiye-esasli-katki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Vahap Coşkun]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jun 2019 08:17:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/demokrasiye-esasli-katki/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Seçimler, demokrasilerde siyasi aktörler için bir tartı işlevi görür. Partiler ve adaylar halkın kantarına çıkar, onların nezdinde ne kadar çektiklerini görür. Varılan netice, bazılarını sevindirir, bazılarını üzer; bazılarını terbiye eder, bazılarını heveslendirir. Oyunun içindeki herkes payına düşeni alır. Halkın gözündeki ederleri onlara hem istikamet hem de hedef tayin eder. 23 Haziran’da Türkiye’de bir seçim daha [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasiye-esasli-katki/">Demokrasiye esaslı katkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seçimler, demokrasilerde siyasi aktörler için bir tartı işlevi görür. Partiler ve adaylar halkın kantarına çıkar, onların nezdinde ne kadar çektiklerini görür. Varılan netice, bazılarını sevindirir, bazılarını üzer; bazılarını terbiye eder, bazılarını heveslendirir. Oyunun içindeki herkes payına düşeni alır. Halkın gözündeki ederleri onlara hem istikamet hem de hedef tayin eder.</p>
<p>23 Haziran’da Türkiye’de bir seçim daha yapıldı; bu, son beş yıl içindeki sekizinci seçimdi. Gerçi genel bir seçim değildi bu; parlamentoyu belirlemedi, cumhurbaşkanını seçmedi. Seçmenler sadece bir ilde kimin belediye başkanı olacağını tâyin etmek için sandık başına gitti. Ancak arkasındaki hikâye 23 Haziran’a, bir şehirle sınırlı yerel bir seçim olmaktan öte bir boyut kattı. Öyle ki, Türkiye’nin 23 Haziran’da önemli bir kırılma yaşadığını, tarihî bir kavşağı döndüğünü söylemek abartı olmaz.</p>
<p>Dolayısıyla 23 Haziran’da tecelli eden irade, bir bütün olarak siyasi hayatımıza önemli bir tesirde bulunacaktır. Bütün partiler &#8212; kaçınılmaz olarak &#8212; yapılanmalarını, söylemlerini ve iç-dış politik tasavvurlarını yeni bir gözle masaya yatırma ihtiyacı duyacaktır. İleriki günlerde bunları detaylıca konuşma fırsatı bulacağız. Şimdilik, 31 Mart’tan beri devam eden sürecin doğurduğu ve bundan sonra da siyasete yön verecek altı önemli sonucu paylaşmakla yetineceğim.</p>
<p><strong>Partizan kutuplaşmanın mağlubiyeti</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> 31 Mart’tan sonra sandığa yapılan yanlışın seçmen tarafından yine sandıkta düzeltilmesinin yaşamsal bir değeri vardı. Seçmen, haklı ve haksızı tartışma götürmeyecek netlikte ayırdetti. Siyaseti karakola düşmekten kurtardı, mahkeme kapılarından çekip aldı. Demokratik sabrı ve meşru kanallar içinde mücadeleyi takdir etti. İktidarı demokratik yollardan değiştirerek, bazı kesimlerde bu noktadaki şüphelerin kökleşmesini engelledi. Demokrasiye olan inancı tazeledi. Bir makama ancak halkın “olur”u ile oturulabileceğini ve sandıkla getirdiğini sandıkla göndereceğini ele güne gösterdi. Velhasıl seçmen, haksızlığa geçit vermeyen kararlığıyla Türkiye demokrasisine esaslı bir katkıda bulundu.</p>
<p><strong>İki:</strong> Partizan kutuplaşma ağır bir mağlubiyet aldı. Kendi partisi dışında kalanları damgalayan, ayrı talepleri aynı kazana atıp kaynatan, tercihi farklı olanları şeytanlaştıran ve tabanını bu şekilde tahkim etmeyi amaçlayan siyaset, geldi sınıra dayandı. Artık ötesi yok. Aşırı kutuplaştırıcı dil, birçok zaafla malûldür: “Düşman kamp” olarak nitelendirdiği kesimin/kesimlerin kenetlenmesine yol açar. Zamanla karşıtlarını çoğaltır. Ve hepsinden önemlisi, genelde normal bir hayat sürmek isteyen seçmeni rahatsız eder ve ürkütür.</p>
<p>31 Mart ve 23 Haziran, bu çerçevede değerlendirebilir. Bilhassa İstanbul’daki netice, karşı tarafı lânetlemek üzerinden kurulan bir siyasi dilin, kazandırdığından daha fazla kaybettirdiğini gösterdi. Kutuplaşmayı değil uzlaşmayı, korkuyu değil umudu, aynılaştırmayı değil ortaklaşmayı öne çıkaranlar galip geldi. 23 Haziran akşamı, o âna kadar kutuplaşmayı körükleyenlerin birden pamuk şekerine dönüşmesinin nedeni burada aranabilir.</p>
<p><strong>Merkeze mecburi yolculuk</strong></p>
<p><strong>Üç: </strong>İttifak siyasetinin genel seçimlerden sonra yerel seçimlere de sirayet etmesi, Türkiye’de siyasetin karakterini radikal bir biçimde değiştiriyor. Kazanmak için % 50 + 1’e ihtiyaç duyulması, bütün partilerin herkese seslenen bir öykü üretmesini zorunlu kılıyor. Başarıya ulaşmak, aşırılıklarını törpülemekten, paydaşlarını artırmaktan ve oturduğu zemini genişletmekten geçiyor. Her grup, her kimlik ve her parti bu sistemde büyük bir siyasî değer taşıyor. Bu nedenle bir kimliği, bir grubu veya bir partiyi toptan dışlayan bir söylem, kendi kuyusunu kazmaya başlıyor. 31 Mart öncesindeki anti-Kürt dil ile 23 Haziran öncesindeki “Pontuslular” faciasına gösterilen sert tepki, bunun bir teyidi olarak görülebilir. Partiler artık merkeze daha fazla yaklaşmak mecburiyetinde; ortak değerler üretip merkeze yol alanların önü açık, merkezden uzaklaşanların yenilgisi ise mukadder.</p>
<p><strong>Dört:</strong> Medyanın büyük bir kısmına hükmedilebilir. Tarafsız olması ve kalması gereken organlar ve bürokratlar seçim yarışına koşulabilir. Devletin maddi-manevi bütün olanakları iktidar partisinin ayaklarının altına serilebilir. Muhalefetin çanına ot tıkamaya gayret edilebilir. Ancak bütün bunlar seçim kazanmaya yetmez. Daha önce de çokça tecrübe edilen bu husus, 23 Haziran’da bir kez daha tescil edildi.</p>
<p>AK Parti gibi için ironik bir hal var ortada. Zira AK Parti, medya ve devlet organları ile kıyasıya mücadele ederek iktidara geldi. Geçmişte maruz kaldığı haksızlıkları bugün başkasına reva görmesi, muhalefete karşı medya ve devlet organlarından medet umması, AK Parti için övünülecek bir pozisyon olmasa gerektir.</p>
<p><strong>Ahlâkî meşruiyet debisinin daralması</strong></p>
<p><strong>Beş: </strong>AK Parti psikolojik üstünlüğünü kaybetti. Erdoğan büyüsünü yitirdi. Onun her koşulda seçimi kazanacağı, kaybetmesinin mümkün olmadığı düşüncesi yerle yeksan oldu. Artık muhalefetin karşısında, tabanında çözülme başlamış ve özellikle 31 Mart’taki iptalin ardından ahlâkî meşruiyet debisi daralmış, “mağlup edilebilir bir Erdoğan” var. Erdoğan’ın karizmasındaki bu çizilmenin, muhalefeti daha fazla teşvik edip heveslendireceği ve gelecek seçimlere daha bir sıkı sarılmasını sağlayacağı aşikârdır.</p>
<p><strong>Ve altı:</strong> Hiçbir toplumsal kesim, çantada keklik değil. Bir parmak çıtlatmayla insanlar başka bir yöne gönderilemiyor. Yukarıdan bir talimatla insanların oyunun rengi değişmiyor. Türkiye büyük bir sosyolojik değişim yaşıyor. Eski başarılar yeni zaferleri garanti etmiyor. Artık tarihî vasıf kazanan doğrular, mevcut yanlışların üzerini örtemiyor. Başkalarının günahları sizin hanenize sevap olarak işlemiyor. Güç dengeleri yeniden kuruluyor. Her alanda alternatifler ortaya çıkıyor.</p>
<p>Böyle bir ortamda en güçlü parti kimliği de zayıflıyor. Bağlar gevşiyor. Oy blokları oldukları gibi kalmıyor. Yeni rüzgârlarla birlikte oy blokları aşınıyor, tabanlar arasında kayımalar yaşanıyor. Herkes kendi oyunun efendisi oluyor artık. Kimsenin oyu kimsenin cebinde durmuyor.</p>
<p>Ama iktidarın anahtarı, her zaman olduğu gibi halkın cebinde.  Dün olduğu gibi bugün de halkla inatlaşan ve ona kendi iradesini dayatmaya kalkanlar kaybediyor, halkın gönlünü ve takdirini alanlar ise kazanıyor.</p>
<p><a href="https://www.independentturkish.com/node/46061/t%C3%BCrkiyeden-sesler/demokrasiye-esasl%C4%B1-katk%C4%B1"><strong><em>Independent Türkçe</em></strong></a>, 27.06.2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/demokrasiye-esasli-katki/">Demokrasiye esaslı katkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
