<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tanel Demirel, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/taneldemirel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Thu, 01 Sep 2022 22:54:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Demokrasi Sorunu Askeri Vesayete İndirgendi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/roportaj-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 09:33:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/roportaj-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Konuşan: İslam Özkan, gazeteduvar.com.tr İhtisas alanı Türkiye’de darbeler ve sivil asker ilişkileri olan Tanel Demirel, 2016’daki birtakım hukuki düzenlemelere rağmen sivil-asker ilişkilerinin ideal noktada olduğunun söylenemeyeceği görüşünde. Öte yandan Demirel, sivil kontrol prensibinin hayata geçirilmesinin liberal demokrasi için gerekli olduğunu ancak yeterli olmadığını ifade ederken Türkiye’deki demokrasinin sorunlarının sadece askeri vesayete indirgendiğini vurguluyor. Tanel Hoca, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/roportaj-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi/">Demokrasi Sorunu Askeri Vesayete İndirgendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h5><strong>Konuşan: İslam Özkan, gazeteduvar.com.tr</strong></h5>
<p><strong>İhtisas alanı Türkiye’de darbeler ve sivil asker ilişkileri olan Tanel Demirel, 2016’daki birtakım hukuki düzenlemelere rağmen sivil-asker ilişkilerinin ideal noktada olduğunun söylenemeyeceği görüşünde. Öte yandan Demirel, sivil kontrol prensibinin hayata geçirilmesinin liberal demokrasi için gerekli olduğunu ancak yeterli olmadığını ifade ederken Türkiye’deki demokrasinin sorunlarının sadece askeri vesayete indirgendiğini vurguluyor. Tanel Hoca, seçilmiş olmanın otomatik olarak kimseyi demokrat yapmadığı kanaatinde. Röportajı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.</strong></p>
<p>Türkiye’de günlerdir gündemi işgal eden ve başka bir yöne doğru evrilen darbe tartışmalarının ilk akla getirdiği şey asker-sivil ilişkileridir. Akademik literatürde bu ilişkilerin evrensel standartlara oturtulması, demokrasinin ön şartı olarak görülür. Türkiye’de 2016’daki darbe girişiminin ardından bu alana ilişkin önemli hukuki düzenlemeler yapılmış olsa da bu ilişkilerin gerçek anlamıyla rayına oturmasının zaman alacağı muhakkak. Türkiye’de ordunun kendi özel yapısı ve nevi şahsına münhasır bir seyir izleyen sivil-asker ilişkilerini, bu alana ilişkin önemli eserler vermiş Tanel Demirel’le konuştuk.</p>
<p><strong>TSK’nin askeri vesayet rejimini besleyen ideoloji ve değerlerle hesaplaşmaya hazır olmadığını söyleyenler var, siz de biraz buna yakın duruyorsunuz. Ulusalcı çizgidekilerin tasfiye edildiği Ergenekon ve Balyoz operasyonları; Gülenci unsurların temizlendiği 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ordunun hâlâ askeri vesayet anlayışından uzaklaşmadığını ileri sürmek şaşırtıcı değil mi?</strong></p>
<p>Benim söylemeye çalıştığım şey şu: Evet son yıllarda, orduya dair önemli değişiklikler yapıldı. Darbe teşebbüsüne karışanlar sivil mahkemeler tarafından yargılanıyorlar. Bunlar olumlu adımlar. Fakat bu değişikliklerin yapılmasıyla sivillerin üstünlüğü ilkesi artık geri dönülemeyecek kadar sağlamlaştı gibi bir sonuca varmayalım. Ülkeyi en çok ben seviyorum, ülke için ne yapılması gerektiğini de en iyi ben biliyorum, benim görevim gerektiğinde seçimle gelenlere karşı durmayı da gerektirir anlayışının, askeri vesayeti besleyen zihniyetin, değişmesi zaman alacak.</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın buradan, TSK’nin tamamı vesayetçi çizgide olmuştur ve halen öyledir diye bir sonuç çıkmamalı. Cumhuriyet tarihi boyunca TSK’nin, siyaseten homojen olduğu, yekpare bir biçimde hareket ettiği zamanlar sınırlıdır. Vesayetçi çizginin sürdürülebilir olmadığını düşünen çok sayıda subay da vardı, halen var. Zaten son yıllarda yapılan reformlar biraz da bu subayların desteği ile yapılabildi.</p>
<p><strong>Türkiye’de askeri vesayetin geriletilememesi sadece askerlerle ilgili bir sorun muydu? Örneğin sivillerin üstünlüğü prensibi noktasında göreli olarak tavizsiz davranan Özal döneminde, askeri vesayetin geriletilmesi sizce meselenin biraz sivil kurumların güçlendirilememesiyle ilgili olduğunu göstermiyor mu?</strong></p>
<p>Tabii ki bu sadece askerlerle ilgili bir mesele değildi. Asker-sivil ilişkileri nihai analizde devlete kimin ne ölçüde tasarruf edeceği meselesi etrafında dönen bir iktidar mücadelesidir. İktidar ilişkilerini ise ilişkinin sadece bir tarafına bakarak anlayamazsınız. Siviller kendilerini güçsüz hissediyorsa, askerler kendi alanlarının dışına çıktığında gerekli tepkileri veremez. Neden güçsüz hissediyorlar sorusu ise bizi genel sivil siyasetin zayıflığına, kurumsallaşma eksikliğine ve nihayet iktisadi, kültürel ve siyasi çatışma eksenlerine getirir.</p>
<p><strong>Vesayetçi çizgiye dönersek, neden bu damarın halen ihmal edilebilir düzeyde olmadığını düşünüyorsunuz? Bunu biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Bir kere değişiklikler ne ölçüde hayata geçirildi, geçiriliyor sorusu var. Hukuki kurumsal değişikliklere rağmen bilindik iş yapma tarzlarından vazgeçilmemesi sık rastlanılan bir durum. İkincisi, bu değişikliklerin bazı subaylar tarafından güç ve statü kaybı olarak algılanması yüksek ihtimal. Hiçbir kurum kendi etki ve nüfuz alanının daraltılmasını kolayca hazmedemez. Sivilleşme doğrultusundaki çabaları ordunun zayıflatılması olarak okuyanların ordu içinde ne kadar etkili olduklarını bilemiyoruz. Keza, Gülencilerin orduya sızma süreci ve 15 Temuz gecesi yapılanlar ve yapıl(a)mayanlar hakkında bir özeleştiri olduğuna dair bir veri var mı? Ya da genel olarak vesayetçi yönelimi besleyen ideoloji ve değerlerle hesaplaşmaya yönelik bir şeyler yapıldı mı, yapılıyor mu, bilemiyoruz. İfade özgürlüğünün çok sınırlandığı bir siyasal konjonktürdeki sessizlik yanıltıcı olabilir.</p>
<p><strong>SINIRLANDIRILMIŞ İKTİDAR İÇİN İKTİDAR ÜZERİNDE DEMOKRATİK BASKI ŞART</strong></p>
<p><strong>Sivil-asker ilişkilerine dair teorilerin önemli bir bölümü, demokratikleşmenin askerlerin sivil kontrolüne alınmasıyla belirli ölçülerde de olsa gerçekleşeceğini öngörüyor. Türkiye’de askeri vesayet büyük ölçüde geriletildiği ve askerler sivillerin yönetimine girdiği halde demokrasi konsolide edilemedi. Neden?</strong></p>
<p>Sivil kontrol prensibinin hayata geçirilmesi liberal demokrasi için gerekli ancak yeterli olmayan bir şart. Bu nokta, geçmişte yeterince vurgulanmadı, demokrasimizin problemleri sadece askeri vesayete indirgendi, ya da o azalırsa her şey düzelir sanıldı. Seçilmiş olmak sizi otomatik olarak demokrat yapmaz. Seçilmişler de iktidarlarının hukuk normları ile sınırlı olmasından, denge denetleme mekanizmalarından pek hazzetmezler. Seçimle gelmek insan haklarına saygılı olunacağını da garanti etmez. İktidarın doğası böyle. AKP-MHP koalisyonu da bir istisna değil. Sınırlı ve sınırlandırılmış iktidar pratiğinin hayata geçirilmesi kolay değil. İktidar üzerinde demokratik baskı kurulmasını gerekli kılıyor. Maalesef, Türkiye’de daha fazla denetim, şeffaflık ve insan haklarına saygı talebi de çok güçlü değil ve iktidar bunu biliyor. Sınırlandırılmış iktidarın orta ve uzun vadede siyasi iktidarın da yararına olduğunu kabul edebilecek uzak görüşlülük ve basiretin olduğu da söylenemez.</p>
<p>Türkiye’de demokrasi neden konsolide olamıyor sorusu ise bizi devletin kaynak dağıtımındaki merkezi konumu, burjuvazinin zayıflığı, devleti idare etme geleneği kültürü, ulus-inşaası sürecinde yapılan tercihler, az gelişmişlik ve jeopolitik konumun etkisi gibi burada ele alınması mümkün olmayan bir dizi yapısal faktöre götürür. Buraya girmeyelim isterseniz.</p>
<div id="attachment_929970" class="wp-caption alignleft" style="width: 449px;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-929970" src="https://cdn.media.gazeteduvar.com/2020/05/tanel2.jpg" sizes="(max-width: 620px) 100vw, 620px" srcset="//cdn.media.gazeteduvar.com/2020/05/tanel2.jpg 620w, //cdn.media.gazeteduvar.com/2020/05/tanel2-227x150.jpg 227w" alt="" width="449" height="298" /></div>
<p><strong>İKTİDARI TALEP ETMEK KÖTÜ BİR ŞEY DEĞİL</strong></p>
<p><strong>Tamam girmeyelim. Görüyoruz ki sivil-asker ilişkilerindeki olumlu adımlara rağmen, sistemin otoriterleşmesi aslında Türkiye’de demokratikleşememe sorunu olduğunu gösteriyor. Buradan anlaşılıyor ki geçmişte askeri vesayete karşı çıkanlarla bu vesayetin devam etmesini isteyenler arasındaki mücadele, aslında ülkenin demokratikleşmesi üzerine değil, daha çok kimin yöneteceğine ilişkin gibi görülüyor. Sivillerin de askerlerin de derdi demokrasi değil. Bu tespite katılır mısınız?</strong></p>
<p>Siyaset zaten devlete kimin tasarruf edeceğine dair bir mücadele süreci. Bu anlamda iktidara gelmeyi istemek kötü bir şey değil. Sorun iktidara nasıl gelip gideceğiniz ve orada iken nasıl yöneteceğiniz meselesinde düğümleniyor. Liberal demokrasi buna dair bir kurallar bütünü. Seçimle gelinsin seçimle gidilsin ve iktidar sınırlı olsun muhaliflerin hakları da korunsun diyor.</p>
<p>Askeri vesayetin devam etmesini isteyenlerin demokrasi diye bir dertleri yok. Hiç olmadı da. Millet için neyin doğru olduğunu bilen küçük grup yönetsin ya da kırmızı çizgileri belirlesin, görüntüyü kurtarmak için tahammül ettiğimiz siyasetçiler de bu çizgilerin dışına çık(a)masın dediler, diyorlar.</p>
<p><strong>TÜRK VE SÜNNİ, İDEAL VATANDAŞ GÖRÜLÜYOR, ÇOĞULCU YAPI TASVİP GÖRMÜYOR</strong></p>
<p><strong>Peki hocam askerlerin demokrasiye bakışını konuştuk, sivil siyasetçilerin demokrasi anlayışında sorun yok mu?</strong></p>
<p>Olmaz mı tabii ki var. DP-AP-ANAP-AKP geleneği -kısaca ve kabaca sağ siyaset diyelim- demokrasiyi “çoğunlukçuluk” olarak algılıyor. Seçimle geldim ve “sadece” seçimlerde hesap veririm anlayışı bu. Bu anlayış kutsal devlet mitini yeniden üretiyor. Devletin başına yerli ve milli insanlar geldiği gerekçesiyle kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı gibi ilkelere fazlaca ihtiyaç kalmadığını düşünüyor. Homojen bir millet anlayışı da söz konusu. İdeal vatandaşı Türk ve Sünni olarak görüyor, bunların dışında kalanları birinci sınıf vatandaş olarak görmekte zorlanıyor. Muhalefeti ve genel olarak eleştiriyi fitne, eleştiriye tahammülü ise zayıflık olarak görmek de yaygın.</p>
<p>Öte yandan, tüm bu kusurlu ve eksik demokrasi anlayışına rağmen, askeri vesayet isteyenlerle, sağ siyaset çizgisine aynı düzeyde otoriter yönelime sahip imişler muamelesi yapılmamalı. Çünkü birisi halen seçmen desteğine ihtiyaç duyuyor ve seçimler halen çok önemli bir denetim yolu. Diğerinin gücü ise devlette işgal ettiği pozisyonlardan, silahlı güçten kaynaklanıyor. Biri seçim kaybettiğinde gidecek, öbürü ise hep orada.</p>
<p><strong>ORDUYA DAİR YASAL DEĞİŞİKLİKLER, ÖZGÜRLÜKLERİN SINIRLANDIRILDIĞI BİR VASATTA GERÇEKLEŞTİ</strong></p>
<p><strong>Yasa değişiklikleriyle Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı’na bağlandı. Cumhurbaşkanı’na Kuvvet Komutanlarını doğrudan atama ve emir verme yetkisi verildi. MGK ve YAŞ’ta asker üyelerin sayısı azaltıldı. Bu yasal düzenlemelerin tamamı isabetli mi, ayrıca askeri liselerin kapatılmasının askeri eğitime zarar verip vermediği hakkındaki düşünceleriniz neler?</strong></p>
<p>Bazı düzenlemelerde ufak tefek çelişkiler, iç tutarsızlıklar var. Ama genel doğrultu olumlu. Burada eleştiriye açık nokta, değişikliklerin tartışmanın çok sınırlandırıldığı olağanüstü hal döneminde yapılmış olması olabilir. Kuleli Askeri Lisesi gibi köklü kurumların hoyratça kapatılması can sıkıcı olabilir ama bu kararın askeri eğitime nasıl bir zarar verebileceğini anlayabilmiş değilim. Askeri eğitim sadece askeri liselerde verilmiyordu ki.</p>
<p><strong>MUHALEFET TSK’Yİ İKTİDARA KIŞKIRTIYOR DEĞİL, ANCAK HER İKİ TARAF TA DİKKATLİ OLMALI</strong></p>
<p><strong>Bir yazınızda şu ifadeleri kullanıyorsunuz: “Yapılanların muhafazakâr siyasi iktidarın İslami bir toplum yaratılmasının önündeki son engel olarak gördükleri laikliğin kalesi TSK’yı etkisiz hale getirme politikalarından ibaret olduğuna dair iddiaları besleyen tutum ve davranışlardan uzak kalmanın faydası açık.” Bu cümleyi biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Burada iktidara yönelik bir eleştiri var. Demokrasilerde kamu gücünü kullanarak toplumu devlet eliyle dönüştürmenin sınırları var. İktidar kendi iyi toplum anlayışını kabul ettirebilme mücadelesinde bu sınırları zorlamaktan hiç kaçınmıyor gibi. Böyle olunca da Türkiye artık bir diktatörlüktür diyenler bu ve benzeri davranışları bire bin katarak kullanıyor, bu doğrultuda kesif bir propaganda yapıyorlar. Bunların tamamı TSK’yı iktidara karşı kışkırtma motifli olmayabilir ancak propagandanın varlığı bir gerçek. İktidar hem bu türlü tutum ve davranışlardan uzak kalmalı ve hem de kara propagandalara karşı daha etkili mücadele etmeli demeye çalışıyorum.</p>
<p><strong>EN ANTİ MİLİTARİST UNSURLAR BİLE BASİT GEREKÇELERLE DARBEYE DESTEK VEREBİLİYOR</strong></p>
<p><strong>Türkiye’de şu an en radikal muhalefet de dâhil kimse darbeyi ya da askeri bir müdahaleyi savunmuyor. 15 Temmuz darbe girişimi de zaten toplumdan destek almamıştı. Ama hem iktidar koalisyonundakilerin sürekli olarak darbe meselesini gündemde tutmaları hem de birkaç marjinal örnek üzerinden toplumda sanki darbeyi savunan kesimler varmış gibi bir algı yaratmaları, aslında konunun artık manipülasyon malzemesine dönüşerek bir darbe istismarı noktasına geldiğini düşündürtüyor. Ne dersiniz?</strong></p>
<p>Öncelikle darbeyi açıkça savunamazsınız çünkü bu dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de suçtur. Dolayısıyla “Kimse darbeyi savunmuyor ki” demek çok da anlamlı değil. Kimin hangi fiile ne kadar destek vereceği ancak o an -karar anı- geldiğinde anlaşılır. 15 Temmuz’un çeşitli toplumsal kesimlerden destek alamadığı görüşüne maalesef katılamıyorum.</p>
<p>Şimdi bir darbenin başarılı olması için toplumun tamamının ya da önemli bir çoğunluğunun desteği gerekmez. Böyle riskli durumlarda çoğunluk bekle gör tutumu içine girecek, kazananın yanında yer alacaktır. Darbeye fiilen direnebilecek unsurları etkisiz hale getirirseniz, başarılı olursunuz. Bir kez iktidar olunca da işiniz kolaydır. Her iktidar kendi meşruiyetini yaratır. En anti militarist unsurların bile, eğer öldürülmezlerse, olan oldu askeri rejimle işbirliği yapalım da bir an evvel sivil rejime dönülsün vs. gibi gerekçelerle rejimin yanında yer alabildiklerini biliyoruz.</p>
<p>Ayrıca, tarih tekerrür edecek diye bir şey yok ama ülkemizde askeri vesayet geride kaldı denilen her dönemi ordunun ağırlığının arttığı başka bir dönem takip etti. Hatırlayalım, 1950’lerde, 12 Mart sonrasında, Özal döneminde ve 12 Eylül 2010 referandumu sonrasında asker-sivil ilişkilerinin normalleştiğini, ordunun demokratik kontrolünün sağlandığını söyleyenler vardı.</p>
<p>Beni daha çok endişelendiren şey bu iktidar gitsin de nasıl giderse gitsin diyen iç ve dış siyasi aktörlerin varlığı. Bu aktörlerin gücü hiç de öyle ihmal edilebilecek oranlarda değil gibi görünüyor. Kötü yönetilen, çok ciddi iktisadi sorunlarla boğuşan, son derece sorunlu bir demokrasiye sahip olan bir ülkede, orduyu siyasete çağıran bu kadar siyasi aktör varken, ben sizin kadar iyimser olamıyorum doğrusu.</p>
<p>Tabii bu kısa vadede darbe ihtimali yüksek demek değil. İyi ya da kötü karar alıp uygulayabilen önemli bir seçmen desteğine sahip güçlü bir siyasi iktidar var. 15 Temmuz’dan dersler alındı. Ayrıca, 2015’ten itibaren AKP çok daha devletçi, milliyetçi ve otoriter bir çizgiye yöneldi. Böylece geleneksel TSK duruşu ile kendisi arasındaki ideolojik mesafeyi de çok daralttı. Dolayısıyla kısa vade için alarm zillerini çaldıracak bir durum yok. Fakat orta ve uzun vade söz konusu olduğunda bu kadar rahat konuşamam.</p>
<p><strong>DARBE GEREKÇESİYLE ÖZGÜRLÜKLER KISITLANIYOR, ŞEFFAFLIK TALEPLERİ GEÇİŞTİRİLİYOR</strong></p>
<p><strong>Peki ama iktidar çevreleri darbe istismarı yapmıyor mu sizce?</strong></p>
<p>Haklısınız. İktidar çevrelerinin bu gerekçeyle gündemi değiştirmeye çalıştıkları, denetleme ve şeffalık taleplerini geçiştirdikleri, özgürlükleri daha da kısmaya çalıştıkları doğru. Biz-onlar ayrımı yaparak safları sıklaştırmak, siyasetin doğasında olan kaçınılmaz bir şey. Ama çoğu zaman ölçünün kaçırıldığı da bir gerçek. İktidar bloku, muhalefeti bir bütün olarak kriminalize etmenin cazibesinden kendisini alamıyor.</p>
<p>İzin verirseniz bir noktayı daha belirteyim burada. Bazı muhalefet unsurları da, darbe imalarını çağrıştıran bulanık, çift-anlamlı, her yöne çekilebilecek ifadeler kullanmaktan vazgeçmiyorlar gibime geliyor. İktidar bu türlü ifadeleri kötüye kullanıyor diye şikayet ediyorsanız, o zaman bu türlü imalardan olabildiğince uzak durmayı denemeniz gerekiyor. İktidar ve muhalefet kanadının sertlik ve gerilimden beslenen uç unsurları, ki bunlar azınlıktalar, birbirlerini işaret ederek kendi katı duruşlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Her iki kanattaki makul çoğunluk ise sesini duyuramıyor ve birbirini besleyen kısır döngü böylece devam ediyor.</p>
<p><strong>DEMOKRASİNİN BİR YÖNTEM MESELESİ OLDUĞU ANLAŞILABİLMİŞ DEĞİL</strong></p>
<p><strong>Ordunun konumuna ilişkin alınan tedbirler meyvesini kısa vadede verir mi, sistem oturdu mu size göre? Bunun ordu ve toplumda genel bir kabul gördüğünü düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Mesafe aldığımız açık ancak yukarıda da söylediğim gibi, asker-sivil ilişkileri rayına oturmuştur demek için biraz erken. Meselenin iki boyutu var. Birincisi askerlerin yeni konumlarını içselleştirmeleri. İkincisi ise askerlerin yeni konumunun toplumsal ve siyasal aktörler tarafından kabullenilmesi. Muhalifler arasında iktidara muhalifim ancak iktidarın askeri müdahale ile gitmesine karşı çıkarım diyecek olanların sayısının çok yüksek olmadığını düşünüyorum. Toplumdaki bu hoşnutsuzluğun subaylar arasında yankı bul(a)mayacağını düşünmek yanlış olur.</p>
<p>Liberal demokrasinin her şeyden evvel sonucuna bakılmaksızın usül kurallarına uyma zorunluluğu olduğunun anlaşılabildiği kanaatinde değilim. TSK, siyasete müdahale ederken, bunu sadece kendi kurumsal çıkarları için yapmadı. Değişen konjonktüre uygun olarak ‘sivil’ siyasi güçlerle açık ya da kapalı ittifaklar kurdu. Her müdahale bu müdahalelerden çıkar sağlayan toplum kesimlerince ve müdahalenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğini düşünen devletlerce desteklendi. Siviller, askerler siyasal rakip olarak gördükleri kesimlere karşı harekete geçtiğinde ilkeler bazında tepki göstermek bir yana, askerlere destek verdiler. Halen böyle bir potansiyel var. 2010’lara kadar var olduğunu gördüğümüz anti militarist tutum zayıflamış gibi.</p>
<p><strong>MADALYONUN İKİ YÜZÜ VAR: SİVİLLER DE ASKERLER DE ÜZERİNE DÜŞENİ YAPMALI</strong></p>
<p><strong>Peki hocam ne yapmalı?</strong></p>
<p>Bu noktada siyasi iktidarın sorumluluğu büyük. Siyasi otoriteye hesap vermeyen, bir siyasi parti gibi davranan bir ordunun sadece demokrasiye zarar vermekle kalmayıp, savunma görevini yerine getirecek kadar güçlü ol(a)mayacağı ne kadar vurgulanırsa o kadar iyi. Bir yandan son sözün seçilmiş sivillere ait olduğunu vurgularken, diğer taraftan da subayların kendilerinin “özel” bir mesleğin mensubu olduğunu unutmamak ve unutturmamak gerekiyor. Sadakati ihmal etmeden liyakata önem verilmesi gerektiğini ise söylemeye bile gerek yok.</p>
<p>Fakat bunlar da yetmez nihai analizde, asker sivil ilişkilerinin normalleşmesi, demokrasimizin halihazırda içinde bulunduğu içler acısı durumdan uzaklaşıp bir nebze olsun rahatlamasına bağlı. Ne yazık ki, AKP-MHP koalisyonu hukuk devletini güçlendirme yolundaki adımların devleti ve tabii kendi iktidarlarını zayıflatacağını düşünüyor. Oysa tam da bu yapıl(a)madığı için iktidarın meşruiyeti zayıflıyor, iktidar gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin sayısı artıyor. Bu yetmezmiş gibi, yenilenen İstanbul seçimlerinde gördük, sayıları az da olsa iktidarı terk etmemek için kuralları zorlamaya, seçim yenilgilerini darbe diye sunmaya çalışanlar da ortaya çıktı. İktidar muhtemel bir darbeyi önlemek gerekçesiyle muhalifleri tehdit edenlere karşı harekete geçmiyor izlenimini veriyor. Bunlar çok tehlikeli gelişmeler. Maalesef geçmişten öğrenme yeteneği güçlü olan bir toplum değiliz.</p>
<p>Yine de umutsuzluğa kapılmamak lazım. Siyasette her an yeni fırsat ve imkanlar doğabilir, siyasi aktörlerin geçmişteki davranışlarını gelecekteki eylemlerini belirlemez. Liberal demokrasi kolayca kurulan ve sürdürülebilen bir rejim değil. Demokrasiyi önemseyenlerin bu uğurda karınca kararınca çaba göstermekten başka çareleri yok.</p>
<p>gazeteduvar.com.tr, 16 Mayıs 2020</p>
<p><a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/16/prof-dr-tanel-demirel-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi/?fbclid=IwAR0wO7j3Tmd4ujsXhTqUUjUyq6JiHLRrpmza2Jwct60-1tAW9Qv8_NaLyb8" target="_blank" rel="noopener noreferrer">https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/05/16/prof-dr-tanel-demirel-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/roportaj-demokrasi-sorunu-askeri-vesayete-indirgendi/">Demokrasi Sorunu Askeri Vesayete İndirgendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Tanel Demirel ile Liberalizm ve Liberal Düşünce Topluluğu Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/prof-dr-tanel-demirel-ile-liberalizm-ve-liberal-dusunce-toplulugu-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Feb 2020 06:10:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/prof-dr-tanel-demirel-ile-liberalizm-ve-liberal-dusunce-toplulugu-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muaz Ergü, Çankaya Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretimi Üyesi ve LDT Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Tanel Demirel’le Liberalizm, Siyaset ve Liberal Düşünce Topluluğunu konuştu. Bütün yoğunluğuna rağmen söyleşiyi gerçekleştirme nezaketi gösteren Tanel Bey’e teşekkür ediyoruz. Sanırım dünya genelinde ve özellikle ülkemizde karıştırılan, tam olarak ne olduğu bilinmeyen kavramlardan biri Liberalizm. En [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/prof-dr-tanel-demirel-ile-liberalizm-ve-liberal-dusunce-toplulugu-uzerine/">Prof. Dr. Tanel Demirel ile Liberalizm ve Liberal Düşünce Topluluğu Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Muaz Ergü, Çankaya Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretimi Üyesi ve LDT Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Tanel Demirel’le Liberalizm, Siyaset ve Liberal Düşünce Topluluğunu konuştu. Bütün yoğunluğuna rağmen söyleşiyi gerçekleştirme nezaketi gösteren Tanel Bey’e teşekkür ediyoruz.</strong></p>
<p><strong>Sanırım dünya genelinde ve özellikle ülkemizde karıştırılan, tam olarak ne olduğu bilinmeyen kavramlardan biri Liberalizm. En çok da Kapitalizmle karıştırılıyor. Hocam nedir liberalizm? Gerçekten Kapitalizm ve liberalizm aynı şey mi? Anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p>Liberalizmi tanımlamak zor çünkü tek ya da hakiki bir liberalizmden bahsetmek mümkün değil. Liberalizmlerden bahsetmek daha doğru. Kendilerine liberal diyen insanların üzerinde anlaşabilecekleri bazı tema, ilke ya da değerlerden bahsedilebilir. Bence, bireyin özgürlüğü, her türlü paternalizmin reddi, piyasa ekonomisi, sınırlı ya da sınırlandırılmış siyasi iktidar, insanlar arasında din, dil, ırk, cinsiyete dayalı ayrımcılığın yapılmaması, siyasal iktidarın rızaya dayalı olması temel liberal değerler arasında. Bunlara akla duyulan güven, ilerleme, çeşitlilik ve farklılığın teşvik edilmesi de eklenebilir. Sayılanlardan hangisinin öne çıkacağı bağlama, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre değişecektir. Liberal bir siyasal düzen nelerin yapılmaması gerektiğini belirten ve böylece bireylere geniş bir hareket alanı bırakan çok temel bazı kuralların yerleştirilmesine dayalı. Bu geniş çerçeve içinde bireyler bir diğerine zarar vermedikleri müddetçe istedikleri gibi hareket edebilirler. Liberalizm kimseye özgür olmanın gereği budur ya da bu değildir demez.</p>
<p>Kapitalizm özel mülkiyet ile mal ve hizmetlerin gönüllülük temelinde el değiştirmesine dayalı bir ekonomik sistem. Liberalizm ise bundan çok daha fazlasıdır. Bireyin negatif özgürlüğünün sağlanması liberalizmin temel amacıdır. Mülkiyet ve teşebbüs özgürlüğünün olmadığı toplumlarda liberal bir siyasal düzen de kurulamaz. Fakat kapitalizm insan haklarına saygı duyulmayan, otoriter siyasal rejimlerle de birlikte yaşayabilir.</p>
<p><strong>Dünyadaki bütün siyasi/ekonomik kavramlar durup dururken ortaya çıkmamış. Hepsinin tarihsel bir süreç ve aşamaları var. Liberalizmi ortaya çıkaran süreç hakkında neler söylersiniz?</strong></p>
<p>Bu soruya hangi bağlamda diye ayrı bir soruyla karşılık vermek lazım. Örneğin Batı Avrupa’da liberal fikirlerin gelişiminin Katolik kilisesine, ortaçağın hiyerarşik düzeni ve bunun mirası olan aristokratik ayrıcalıklara ve tabii ki mutlakiyetçi yönetimlere karşı verilen mücadele ile ilişkili olduğunu söylemek gerekir. Farklı bağlamlarda liberal fikirleri tetikleyen olgular da farklılaşacaktır.</p>
<p><strong>Liberalizmin ya da liberalizmlerin batıda ortaya çıkmış, batıya özgü bir ideoloji olduğu söyleniyor ne dersiniz ?</strong></p>
<p>Öncelikle, bireye verilen kıymet ve öncelik, rızaya dayalı otorite ve idarecilerin keyfiliklerinin sınırlandırılması gibi temel liberal değerlerin 17. yüzyıldan itibaren batı Avrupa ve ABD’de belirgin hale gelip kristalleştiğini kabul edelim. Ancak bu kabul, bu değerlerin batı dışı toplumlara tamamen yabancı olduğu anlamına gelmez. Yüklü bir kelime olduğu için medeniyet kavramını kullanmak istemiyorum o yüzden toplumlar diyelim. Toplumlar her hâlükârda birbirlerinden etkilenirler batı dediğimiz dünyanın oluşumunda batı dışı dünyanın etkisi ve katkısı çok önemli.</p>
<p>İnsanın kendisine yönelen zarardan kaçınma güdüsü tıpkı yeme içme ve soyunu sürdürme güdüsü gibi evrenseldir. Hiçbir insan kendisine işkence edilmesinden, hapse atılmaktan ya da keyfi bir biçimde davranılmasından, ayrımcılığa uğramaktan, ürettiklerine zorla el konulmasından memnun olmaz. Buna tepki gösterir. Bu kültürel ya da bağlama bağlı olarak değişen bir özellik değildir. Liberallerin negatif özgürlük dediği şey de budur ve kanaatimce liberalizm tam da bu bahsettiğim türden kötülüklerin en aza indirilmesinin yollarını arayan bir ideolojidir.</p>
<p><strong>Hocam Liberalizmin bu kadar kafa karıştırmasının altında bu kavramı siyasi ya da ekonomik olarak ele almak ve ayrıştırmak yatıyor sanırım. Bütüncül bir sistem olarak değerlendirilmiyor. Ne dersiniz?</strong></p>
<p>Sözünü ettiğiniz faktör önemsiz değil fakat bence daha önemli bir başka faktör daha var. Liberalizm aynı zamanda modernlikle ya da modern olma hali ile iç içe geçmiş durumda. Dolayısıyla liberal temalar modernliği radikal bir biçimde tamamen reddetmeyen bütün siyasal ideolojilere şu ya da bu şekilde bulunabilir. İnsan hakları, kanun önünde eşitlik, piyasa ekonomisi, anayasacılık vs. gibi fikirler liberalizmin tekelinde değil. İyi ki de öyle. Bu liberalizmi tanımlamayı zorlaştıran temel etkenlerden biri.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-12008 alignleft" src="https://i0.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/tttt.jpg?resize=373%2C560" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" srcset="https://i0.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/tttt.jpg?w=450 450w, https://i0.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/tttt.jpg?resize=200%2C300 200w" alt="" width="224" height="327" /></p>
<p><strong>Liberalizm gerçekten, kısaca: <em>“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”</em> mi?</strong></p>
<p>Eğer bununla sınırsız ve  kuralsız bir ekonomi ya da toplumsal hayatı kastediyorsanız kesinlikle değil. Liberalizm başkalarının temel haklarına <em>“zarar vermeme”</em> genel kuralına dayalı bir toplumsal düzen öngörür. Zarar vermeme üzerine kurulu genel davranış kuralları hukukun temelini oluşturur. Bu ilkenin, bireylere en geniş özgürlük alanının tanınmasını mümkün kıldığına inanılır. Başkalarına zarar vermediği müddetçe bireyler istediklerini yapabilirler. Tabii temel hakların ne olduğu ile bir eylemin nerede diğerine zarar vermeye başladığının sınırlarını çizmek zordur. Zamana ve mekâna bağlı olarak bu ilkenin nasıl yorumlanacağı değişecektir.</p>
<p><strong>Peki hocam liberalizm ne değildir sorusunu sorsam?</strong></p>
<p>İyi soru. Benim için liberalizm her zaman her yerde geçerli tarih üstü ve ötesi ayrıntılı evrensel reçeteler vazeden, sorulabilecek her türlü soruya hazır cevabı olan ütopik bir iyi toplum anlayışını hayata geçirmeye çalışan katı bir ideoloji değildir. Tam tersine, insanlık tecrübesinden süzülüp gelen bilgi birikimi ışığında neyin mümkün olup olmadığı konusunda daha gerçekçi olmaya gayret gösteren sürekli arayış içinde olan esnek bir bakış açısı ya da dünya görüşüdür. Tabii liberalizmi katı bir ideoloji olarak gören dogmatik liberallerin olmadığı da söylenemez.</p>
<p>İnsanlık tecrübesinden süzülüp gelen fikirler dedik burayı biraz daha açmak isterim. Mesela <strong>Adam Smith</strong> piyasa ekonomisinin nasıl ortaya çıktığını ve bunun faydalarını anlamaya ve anlatmaya çalıştı. Piyasa ve piyasanın ürettiği toplumsal faydalar <strong>Adam Smith</strong> bunlar hakkında yazmadan önce de zaten var olan yaşanan gerçekliklerdi. Onun yaptığı var olanı açıklamak, faydaları üzerinde durmak ve nasıl daha iyi hale getirilebileceği üzerinde düşünmekti. Ticaretin toplumlar üzerindeki yumuşatıcı etkisi düşünürlerin olmasını istedikleri kurguladıkları bir ideal değildi. Yaşanılan tecrübelerin insanlara düşündürdüğü bir şeydi. Anayasacılık ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri istisnasız neredeyse tüm iktidarların sürekli genişlemeye meyyal olup yozlaşması olgusuna nasıl çözüm bulabiliriz sorusuna yanıt arayışının bir sonucuydu. İnsanların kendi menfaatlerine öncelik vermesi olgusu liberaller bu konu hakkında yazdıkları için değil, hakkında bilgi sahibi olduğumuz tüm insan toplulukları için geçerli bir gözlemdi. Örnekler çoğaltılabilir.</p>
<p><strong>Dünyamız hızla değişiyor. Kapitalist düzende sürekli artan mekanik üretkenlik iş gücünü gereksizleştiriyor. İşsizlik artıyor. Piyasa her şeyi düzenler demek insanları bu olumsuz gelişmeye boyun eğmeye çalışan bir dini söylem olarak görülemez mi? Zira piyasa ve rekabet handiyse tanrı katına yükseltiliyor… Yine liberalizm içinde kalarak bu sorun çözülebilir mi?</strong></p>
<p>Evet piyasayı her türlü toplumsal siyasal sorunu çözecek sihirli bir mekanizma olarak resmedenler var. Örneğin Fransız aydınlanması geleneğinden neşet eden, Amerikan sosyal bilim anlayışından beslenen ilerlemeci bir liberalizm çizgisi bu ve benzeri imalar da bulunuyor. Aşırı rasyonalist seküler mesihçi ve ütopik yönü olan bir anlayış bu. Liberalizm insanlık hallerine dair bütün sorunları, açmazları çözebilecek sihirli bir maymuncuk gibi görülüyor bu kavramlaştırmada. Diğer liberalizm anlayışı ise kurucu rasyonalizmin sınırlarını vurgulayan daha şüpheci bir liberalizm. İskoç aydınlanma geleneğinden süzülen bu geleneğin özünde insanın aklının sınırlarını vurgulayan bir entelektüel tevazu yatar. Toplumsal meselelerde nihai ve herkesi memnun edebilecek çözümler olabileceğine inanılmaz. Maalesef genellikle kötü ile ehven-i şer arasında geçici ve kırılgan uzlaşmalar üzerine kurulu zor seçimler söz konusudur. Piyasa kıtlık sorununu çözecek kendiliğinden özgür bir siyasal düzeni getirecek mucizevi bir araç değil. Tam tersine, bir sürü eksiklikleri, kusurları olan ve fakat alternatifleri ile kıyaslandığında açık bir biçimde daha tercih edilir olan bir mekanizma.</p>
<p><strong>Liberalizmin bizim gibi doğu toplumlarında kötü bir imaja sahip olmasının altında yatan nedenler hakkında ne dersiniz?</strong></p>
<p>Toplumları doğu ve batı şeklinde ayırmanın çok da anlamlı olmayan bir basitleştirme olduğunu düşünüyorum ama bu ayrı mesele. Sorunuzu çok basite indirgeyerek yanıtlamaya çalışayım. Öncelikle anti-liberalizm liberal geleneğin güçlü olduğu ya da güçlü olduğunun varsayıldığı ülkelerde bile hiç zayıf değil. Liberal fikirlerin kitleleri peşinden sürükleyecek cazip bir ütopyası yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Liberalizm dünya cenneti vaadetmez. En liberal bir toplum bile işsizlik, sosyo-ekonomik eşitsizlik, temel  hak ihlalleri, yolsuzluk ve suç gibi olguları ortadan kaldıramayacaktır.</p>
<p><strong>Bu ilginç bir nokta, Türkiye’ye gelirsek?</strong></p>
<p>Evet gelelim. Siyasal yelpazenin tamamında milliyetçilik ve devletçiliğin ki her ikisinin temel özelliği bireyi ikinci plana itmektir, yaygın olmasını ilk sıraya koymayı tercih ederim. Devletin kaynak ve statü dağılımında bu kadar merkezi rol oynadığı, hamasi milliyetçiliğin çok yaygın olduğu bir toplumda anti-liberal temaların kuvvetli olmasına şaşırmamak lazım. Zaten milliyetçilik ve devletçilik iç içe geçmiştir. Milli eğitim sistemimiz matematik, fizik, yabancı dil ve hatta Türkçe öğretemiyor ama hamasi bir milliyetçiliği ve devletçi zihniyeti aşılarken fena değil. Liberalizm karşıtlığı iki büyük siyasi gelenek olan CHP ve sağ muhafazakâr siyaset geleneğinde ilkinde daha fazla olmak üzere belirgin. Birinciler liberalizmi Türkiye’yi iktisadi olarak geri bıraktıracak, siyaseten de Cumhuriyet rejimini tehlikeye düşürebilecek bir ideoloji olarak görme eğilimindeler. Muhalefette iken pragmatik sebeplerle liberal temaları dile getiren sağ siyaset geleneğinde ise, liberalizmi dini geleneksel değerleri moda tabirle yerli ve milli olanı tehdit eden batıdan gelen bir virüs gibi görme eğilimi kuvvetli gibi görünüyor. Her iki çizgi de devleti kendi iyi anlayışlarını topluma dayatmak için kullanmakta bir beis görmüyorlar. Uzun vadede herkesin zararına olan devletçiliği sorgulayacak bir toplumsal koalisyon ortaya çıkmıyor ya da çok güdük kalıyor. Herkesin gözü devlette sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Zenginleşmenin yolunun devletle iyi ilişkiler kurmaktan geçtiğine kuşaklar boyunca şahit olmuş bir toplumda piyasanın nimetlerinden bahseden fikirlerin yankı bulması çok zor. Tabii bütün bu olguları destekleyen temel dinamiklerin başında ulus-devlet olma sürecinin kendine has özellikleri ve toplumumuzun sanayileşme sürecinde mesafe alamamış olmasıyla cemaatçi toplumsal yapımızı da anmak lazım.</p>
<p>Ve nihayet çuvaldızı kendimize de batıralım. Türkiye’de liberal düşünce geleneğinin gerçekten de bu topluma dair, bu toplumun kültürel kodlarına anlam sistemlerine hitap edebilecek anlamlı ve orijinal açıklamalar, yorumlar ve önerilerle geldiğini söylemek de kolay değil.</p>
<p><strong>Malum olduğu üzere bütün siyasi/ideolojik paradigmaların Türkiye versiyonları söz konusu. Bizzat bunu bizim aydınlarımız yapıyor. Türk tipi muhafazakârlık, Türk Solu, Türk tipi kalkınma… Türk tipi bir liberalizm var mı? Varsa bunun liberalizmin evrensel tanımıyla uyumu ne ölçüde?</strong></p>
<p>Liberalizmin evrensel bir tanımından söz ederken dikkatli olmak lazım. Eğer bundan  sanki tüm çağlar ve zamanlar için geçerli liberal bir reçete ya da model var ve liberalim diyen herkes kendini ona uydurmaya çalışmalı gibi bir anlam çıkarırsanız bu doğru değil. <strong>Locke</strong>, <strong>Smith</strong> ve <strong>Hayek</strong> de dâhil, her düşünür ister istemez içinde yaşadığı zaman ve mekânının sorunları ve ufku ile sınırlıdırlar. Zaman ve mekâna göre kendilerine liberal diyenlerin öne çıkardıkları hassasiyetler, vurgular ve çözüm önerileri de farklılaşacaktır. Bunu normal karşılamak lazım. Örneğin Fransız liberal geleneğinde Fransa’da Katolik kilisesinin oynadığı rolden ötürü, katı bir kilise ve din eleştirisi geleneği vardır. Anglo/sakson liberal geleneğinde din karşıtlığı sınırlarında dolaşan bir din eleştirisi görülmez. Çünkü bu ülkelerde Protestanlık liberal değerlere karşı muhalefetiyle öne çıkmamıştır. Alman liberal geleneğinde toplulukçu ya da cemaatçi vurgular öne çıkar, devlete minimalist bir rol biçilmez. Hem ulusal birliğin ve hem de sanayileşmenin gecikmesi bu durumun sebeplerinden biri olarak gösterilir.</p>
<div id="attachment_12007" class="wp-caption alignright">
<p id="caption-attachment-12007" class="wp-caption-text">Tanel Demirel</p>
</div>
<p>Kanaatimce her zaman her yerde geçerli –ve bu sebeple de evrensel denilebilecek olan- olan temel değer bireyin negatif özgürlüğüdür. Negatif özgürlüğe yönelik tehditler ve onlara yönelik çözüm arayışları somut bağlamlara göre farklılık gösterecektir. Bazı ülkelerde bu tehdit mutlakiyetçi yönetimlerden gelirken, bazen çoğunluğun desteğine sahip seçilmiş iktidarların baskısından gelebilir. Bazen dini gruplar, bazen de, siyasal otoritenin yokluğu ya da zayıflığı, özgürlük açısından büyük bir tehdit olabilir. Kısacası her zaman her yerde geçerli evrensel liberal reçeteler yok. Fakat deneyimlerden süzülmüş çok temel bazı çıkarımlar ya da tespitler söz konusu. Bunlar nelerdir diye sorarsanız, insanın kendi çıkarına öncelik verme eğilimi içinde olduğu, iktidarın yozlaştığı, bürokrasinin sürekli büyüdüğü, başta mülkiyet hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin pekişmiş olduğu toplumların daha müreffeh ve mutlu oldukları, merkezi planlama teşebbüslerinin başarısızlığı gibi birkaç tespiti sıralayabilirim.</p>
<p>Türk liberalizmi kavramına gelince, bu kavram ancak Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların sorunlarına liberal bir perspektiften yerele özgü çözümler arayışının ifadesi olarak kullanılırsa anlamlı olur. Daha liberal bir düzenin önündeki engeller konusunda gerçekçi teşhisler ve toplumun kültürel kodlar ve anlam sistemlerine uygun gerçekçi çözüm önerileri arayışları denilebilir. Ve ancak böyle anlaşılırsa, liberalizmin evrenselci yönelimleri ile çatışmaz. Yoksa, biz bize benzeriz veya Türkiye’ye özgü liberalizm diyerek, anti-liberal pratikleri meşrulaştırmaya hizmet edebilirsiniz.</p>
<p><strong>Hocam bir de benim en çok dikkatimi çeken olguların başında ülkemizdeki siyasi/ideolojik geçişlerin çok hızlı olabilmesi. Birbirine zıt ideolojiler bir anda bir araya gelebiliyor. Bir liberal bir anda otoriter, baskıcı, faşizan bir anlayışa bürünebiliyor. Bir sosyalist milliyetçi olabiliyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?</strong></p>
<p>Siyaseten değişmemek yedisinde neyse yetmişinde aynı olmak bir erdem değil. İnsanlar iyice düşünüp taşındıktan sonra ideolojik seçimler yapmazlar. Yaşadıkları zaman diliminde hangi kanallar kendilerine açık gibi görünüyorsa oraya meylederler. Bence ideolojileri iktidar arzusunu ya da menfaat arayışlarını meşrulaştırmaya yarayan maskeler olarak nitelendirenler tamamen haksız değiller. Ayrıca tutarsızlıktan rahatsız olmak toplumumuzda yaygın bir haslet değil. Sonuç odaklı bir toplum olduğumuz söylenebilir. Böyle olunca  siyasi ideolojik geçişler de kolay olabiliyor. Ama yine belirtmek isterim bu sadece bize özgü bir durum değil.</p>
<p><strong>Hocam siz Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu başkanısınız. Topluluğunuz hakkında bilgi verir misiniz? Ne gibi faaliyetleriniz var?</strong></p>
<p>Topluluk 1992 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. Liberal düşünce ve değerleri tanıtmak ve yaymak, bu değerler doğrultusunda Türkiye sorunlarına dair çözüm önerileri sunmak ve liberallerin bir araya gelebileceği entelektüel bir platform ya da ağ oluşturmak üç temel hedef. LDT sadece ve ağırlıklı olarak çeşitli meselelere dair raporlar hazırlayan saf bir düşünce kuruluşu değil. Gençlere yönelik eğitime özel önem veriliyor. Bilgiye dayalı sahici konuşma ve medeni tartışmalar yapılan ortamlar yaratmaya çalışıyoruz.</p>
<p>Ankara ve İstanbul’da haftalık seminerler, yılda bir kez Liberal Düşünce Kongresi ve zaman zaman da sempozyum ya da çalıştaylar da düzenliyoruz. Topluluk çevresi Liberal Düşünce Dergisinin yayınlıyor. Liberte Yayınları da topluluğa ait.</p>
<p><strong>LDT’nin bilindik sivil toplum kuruluşlarından farkı nedir? Zira sizin ve Atilla Yayla’nın topluluğun alışık olunmadık yapısından bahsettiğinizi okumuştum ?</strong></p>
<p>LDT dar anlamda aktivist bir siyasi hareket değil. LDT’nin kolektif bir kimliği ve duruşu yok. Hiyerarşik bir yapılanması da yok. Topluluğun yürütme organı olarak görebileceğimiz yönetim kurulu çok istisnai haller dışında görüş açıklamıyor. Fakat LDT çevresinden söz edilebilir. Bu çevre homojen bir topluluk oluşturmuyor. Bu çevrede klasik liberalizm, liberal muhafazakârlık, muhafazakârlık, liberteryenizm, sosyal liberalizm ve sosyal demokrasinin değişik versiyonlarına sempati ile bakan insanlar var. Ayrıca güncel siyasal meselelere dair de çok farklı değerlendirmeler görmek mümkün. Bu haliyle topluluk farklı görüşlere sahip insanların birlikte çalışabileceklerini gösteren iyi bir örnek. Tabi bu durumun bazı dezavantajları da yok değil. Örneğin LDT çevresinde öne çıkan kişilerin görüşleri, tüm çevreye mal edilebiliyor.</p>
<p><a href="https://www.liberte.com.tr/turk-siyasetini-anlamak?search=t%C3%BCrk%20siyasetini" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-12009 " src="https://i2.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/t%C3%BC%C3%BC%C3%BC%C3%BC.jpg?resize=409%2C602" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" srcset="https://i2.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/tüüüü.jpg?w=450 450w, https://i2.wp.com/www.dibace.net/wp-content/uploads/2020/02/tüüüü.jpg?resize=204%2C300 204w" alt="" width="313" height="467" data-recalc-dims="1" /></a></p>
<p><strong>Toplumda ve akademyada topluluğunuza karşı ilgi nasıl ?</strong></p>
<p>Zor bir soru daha. Bana öyle geliyor ki, topluluğa yönelik ilgi ağırlıklı olarak siyasal konjonktüre bağlı olarak değişiyor. Bu ilginin daha fazla olduğu dönemler oldu. Zor bir dönemden geçiyoruz. Konuşmayı zorlaştıran siyasi atmosferden çok olumsuz etkileniyoruz. İnsanlar konuşmaktan sivil toplum faaliyetlerine katılmak ya da katkıda bulunmaktan kaçınıyorlar. Konuşup yazmanın bir işe yaramadığını yaramayacağını düşünüp köşesine çekilen bir çok insan var. Ayrıca liberal söylemlerin cazip göründüğü bir dönemde de değiliz. Mesela 28 Şubat sonrasında ya da AKP’nin ilk yıllarında durum biraz daha farklı gibiydi. Dindar muhafazakârlar açısından liberal söylemin çoğunlukla araçsal da olsa bir değeri vardı. Şu anda AKP’nin otoriter yönelimlerini liberal bir söylemle eleştirmenin toplumsal düzlemde fazla bir alıcısı var mı emin değilim. Tabii liberallerin böyle bir söylemi ne kadar sunabildikleri  ayrı bir konu. Liberaller AKP’ye kayıtsız şartsız destek vermekle dolayısıyla içine sürüklendiğimiz anti-demokratik ortamın müsebbiplerinden biri olmakla suçlanıyorlar. Bu abartılı bir itham ama algılarla mücadele etmek zor. AKP’nin otoriter yönelimlerini Kemalist bir söylem içinden eleştirmenin daha fazla alıcısı var gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Günümüzde olan biteni sosyal teorilerden çok komplo teorileri ile açıklamaya çalışıyoruz. Bu bağlamda önümüzü görmek adına neler söylersiniz? Önerileriniz neler?</strong></p>
<p>Komplo teorilerinin insanları rahatlatıcı bir yönü var. Kendi sorumluluğunuzu üzerinizden atar mağdur ve mazlum hissetmenin konforu içinde bir ölçüde rahatlarsınız. Liberal demokrasi her şeyden evvel usül kurallarına riayeti gerektirir. İktidarı olması gerektiği gibi cesaretle eleştirirken, iktidar gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin ekmeğine yağ sürmemeye dikkat etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Halihazırdaki durumdan daha kötüye gitme ihtimali de her zaman mevcut. Liberal demokrasi kolayca kurulup sürdürülebilen bir rejim değil. Bilgiye dayalı analizlerle politikalar geliştirebilen, soğukkanlılık ve sabırla çaba gösterebilen liberal demokratlara ihtiyacımız var. Daha liberal bir düzen ancak ve ancak onun için çaba göstermeye ve bedeller ödemeye hazır insanlar oldukça var olabilir. Başka bir çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de başkalarının elini taşın altına koymalarını bekleme eğilimi maalesef çok yüksek.</p>
<p><strong>Hocam çok teşekkür ederim.</strong></p>
<p>Ben teşekkür ederim. İyi çalışmalar dilerim.</p>
<p><strong>Muaz ERGÜ</strong></p>
<p>5 Şubat 2020, dibace.net</p>
<p><a href="http://www.dibace.net/soylesiyorum/prof-dr-tanel-demirelle-liberalizmi-konustuk/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">http://www.dibace.net/soylesiyorum/prof-dr-tanel-demirelle-liberalizmi-konustuk/</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/prof-dr-tanel-demirel-ile-liberalizm-ve-liberal-dusunce-toplulugu-uzerine/">Prof. Dr. Tanel Demirel ile Liberalizm ve Liberal Düşünce Topluluğu Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Harekâtı: Belirsizlikler ve Riskler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/suriye-harekati-belirsizlikler-ve-riskler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Oct 2019 04:41:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/suriye-harekati-belirsizlikler-ve-riskler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin PKK’nın Suriye’de devlet benzeri bir yapılanma oluşturmasına sessiz kalmayıp tepki göstermesi anlaşılabilir. Ancak bu tepkinin Suriye sınırları içinde bir Güvenli Bölge (GB) oluşturulmasına yönelik bir askeri harekat şeklinde tezahür etmesinin çözebileceğinden daha fazla sorun yaratabileceği iddialarını da ciddiye almalıyız. Bu kararın arkasında büyük bir siyasi ve toplumsal desteğin –ki bu destek toplumumuzun militarizme ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suriye-harekati-belirsizlikler-ve-riskler/">Suriye Harekâtı: Belirsizlikler ve Riskler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin PKK’nın Suriye’de devlet benzeri bir yapılanma oluşturmasına sessiz kalmayıp tepki göstermesi anlaşılabilir. Ancak bu tepkinin Suriye sınırları içinde bir Güvenli Bölge (GB) oluşturulmasına yönelik bir askeri harekat şeklinde tezahür etmesinin çözebileceğinden daha fazla sorun yaratabileceği iddialarını da ciddiye almalıyız. Bu kararın arkasında büyük bir siyasi ve toplumsal desteğin –ki bu destek toplumumuzun militarizme ve yayılmacılık sınırlarında dolaşan milliyetçiliğe ne kadar yatkın olduğunu bir kez daha gösteriyor- var olması büyük belirsizlikler ve bunların yarattığı risklerden söz etme gereğini ortadan kaldırmıyor. Siyasette kolay seçimler, ya da sıfır riskli politikalar diye bir şey yoktur ancak bu harekât kararının çok riskli olduğu inkâr edilemez.</p>
<p>Hayata geçirilebilse bile, ABD ve Rusya’nın Güvenli Bölge’nin kontrolünü ülkemize bırakmak istememeleri halinde ne olacağı büyük bir soru işareti. Ayrıca, PKK/PYD militanlarının halkın içine karışarak bu bölge içinde eylemlerine devam etmeleri ya da Güvenli Bölge dışına çıkarak saldırmaları ihtimali hep olacak. Yine Güvenli Bölge’nin yeniden yapılandırılması ve ülkemizdeki Suriyelilerin buralara yerleştirilmesi planı çok kapsamlı bir nüfus mühendisliğini gerekli kıldığı gibi, bu sürecin özellikle iktisadi maliyetinin kimler tarafından karşılanacağı da belirsiz. TSK’ya yardım ettiği söylenen Suriyelilerle ilerde nasıl bir ilişki kurulacağı bir diğer belirsizlik unsuru. İçeride ve dışarıda harekâtın Kürtlere değil terör örgütü PKK/PYD’ye yönelik olduğu tezini anlatabilmek de hiç kolay olmayacak. Ek olarak, şu anda hiç öngöremediğimiz başka dinamikler de ortaya çıkabilir. Ve nihayet unutmayalım ki Suriye’deki PKK/PYD varlığının sona ermesi, ülke içindeki PKK’ya yönelik desteğin ortadan kalkması anlamına da gelmeyecek. Kürt sorunu konusunda atılması gereken adımlar bizi bekliyor.</p>
<p>Hülasa bu politikanın Türkiye’yi halihazırda içinde bulunduğu zorlu ekonomik ve siyasi ortamdan daha da kötüye götürebilecek bir sonuç doğurması da mümkün. Ümit edilir ki, bu karamsar senaryolar gerçekleşmez ve Türkiye en az insan kaybıyla oradaki PKK/PYD unsurlarını tehdit olmaktan çıkarabilir.</p>
<p>Bu sonucun ortaya çıkışına bir nebze de olsa katkıda bulunmak isteyenlerin konuşmanın her geçen gün zorlaştığı bir atmosferde kategorik iktidar karşıtlığına düşmeden mesafeli ve eleştirel bir tutum almaları ve alternatifler önermeleri gerektiği de çok açık.</p>
<p>13 Ekim 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/suriye-harekati-belirsizlikler-ve-riskler/">Suriye Harekâtı: Belirsizlikler ve Riskler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15 Temmuz&#8217;u Sahiplenmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/15-temmuzu-sahiplenmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jul 2019 05:12:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/15-temmuzu-sahiplenmek/</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz, ABD kontrolündeki Gülenci çetenin öncülüğü üstlendiği ayrıca askeri vesayetin geriletilmesinden rahatsız olanların da çeşitli biçimlerde destek verdiği acımasız bir darbe teşebbüsüydü. AK Parti gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin varlığı da darbecilerin harekete geçmesini kolaylaştırdı. Darbe başarılı olsaydı ya Gülencilerin hakim olacağı bir diktatörlüğe ya da (daha düşük bir ihtimalle) bu çete ile [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzu-sahiplenmek/">15 Temmuz&#8217;u Sahiplenmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz, ABD kontrolündeki Gülenci çetenin öncülüğü üstlendiği ayrıca askeri vesayetin geriletilmesinden rahatsız olanların da çeşitli biçimlerde destek verdiği acımasız bir darbe teşebbüsüydü. AK Parti gitsin de nasıl giderse gitsin diyenlerin varlığı da darbecilerin harekete geçmesini kolaylaştırdı. Darbe başarılı olsaydı ya Gülencilerin hakim olacağı bir diktatörlüğe ya da (daha düşük bir ihtimalle) bu çete ile ona direnebilecek güçler arasında uzun soluklu bir çatışmaya şahit olacaktık.<br />
Her tarihi olay farklı siyasal güçlerce kendi çıkarlarına hizmet edecek bir biçimde okunur ve yorumlanır. 15 Temmuz da bir istisna değil. AKP-MHP koalisyonu özgürlüklerin kısıtlandığı, hak ihlallerinin normalleştiği bir rejimi darbe teşebbüsünü “de” gerekçe göstererek hayata geçirmeye çalıştı, çalışıyor. Ayrıca, 15 Temmuz’un devletleştirilmesi, resmileştirilmesi ve istismar edilmesi riski de söz konusu.<br />
Liberal demokratların 15 Temmuz’un anlam ve önemini takdir edebildiklerini söylemek zor. Tek sebep bu değil ama, hükümetin pervasızca otoriterizme kayışı ve bitmek bilmez hak ihlalleri, savuşturduğumuz büyük felaketin ve ortaya konulan tarihi direnişin anlaşılmasını zorlaştırıyor. Şüphesiz 15 Temmuz öncesinde son derece kusurlu bir demokrasimiz vardı. Darbe teşebbüsü sonrasında durum daha da kötüye gitti. Fakat en sorunlu demokrasinin din soslu acımasız bir diktatörlüğe tercih edilmesi gerektiği de çok açık.<br />
Hülasa, liberal demokratlar 15 Temmuz’u “otoriter” milliyetçi/muhafazakar siyasi güçlere bırakmamalı. O gece darbeye hayatları pahasına direnenler esasen özgürlüklerine, seçme haklarına ve nihai analizde liberal demokrasiye sahip çıktılar. Direnişin hakkını vermek, AKP/MHP koalisyonun otoriter politikalarına destek sağlamak anlamına gelmez. Bu ikisi birbirinden farklıdır ve ayrımın gözden kaçırılması sadece 15 Temmuz istismarcılarına fayda sağlar.<br />
Bu büyük felaketin savuşturulmasında rol oynayan kahramanlara çok şey borçluyuz. Unutmamalı ve unutturmamalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/15-temmuzu-sahiplenmek/">15 Temmuz&#8217;u Sahiplenmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberalizm Krizi Tartışmalarının Düşündürdükleri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberalizm-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jun 2019 07:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberalizm-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Temel özellikleri etnik/dini ayrımcılık, zenofobik milliyetçilik, devletçi ekonomi ve seçimlere indirgenmiş bir demokrasi anlayışı olan ve genellikle popülist olarak adlandırılan siyasi hareketler bütün dünyada güç kazanıyor. Seçimleri reddetmemekle birlikte insan hakları fikrini değersizleştirip, denge ve denetleme mekanizmalarını etkisiz hale getirmeye çalışan çoğunlukçu bir anlayış bu. Donald Trump’ın ABD Başkanlığı, Polonya ve Macaristan gibi AB ülkelerinde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri/">Liberalizm Krizi Tartışmalarının Düşündürdükleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="desc">
<h2></h2>
</div>
<div id="habericerik_5" class="content fln">
<p><span data-contrast="auto">T</span><span data-contrast="auto">emel özellikleri etnik/dini ayrımcılık, zenofobik milliyetçilik, devletçi ekonomi ve seçimlere indirgenmiş bir demokrasi anlayışı olan ve genellikle popülist olarak adlandırılan siyasi hareketler bütün dünyada güç kazanıyor. Seçimleri reddetmemekle birlikte insan hakları fikrini değersizleştirip, denge ve denetleme mekanizmalarını etkisiz hale getirmeye çalışan çoğunlukçu bir anlayış bu. Donald Trump’ın ABD Başkanlığı, Polonya ve Macaristan gibi AB ülkelerinde otoriter yönelimleri çok güçlü partilerin iktidar olmaları, Fransa, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerde aşırı sağın yükselişi ve genel olarak hem eski hem de yeni liberal demokrasilerdeki kalite düşüşü dikkat çekici. Ayrıca Çin’in ekonomik büyümesi ve Rusya’nın bir siyasi güç olarak ağırlığını hissettirmesi de otoriter rejimlerin başarılı olabileceklerinin bir delili olarak gösteriliyor. Tüm bunlar, liberalizm ve liberal demokrasinin kriz içinde olduğu -hüküm sürdüğü varsayılan- liberal hegemonyanın çatırdadığı ve hatta sonunun geldiği iddialarının yeni bir iştiha ile dile  getirilmesine yol açıyor. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bu iddialar hakkında ne söylenebilir? Yeni bir otoriterleşme dalgasının yükseldiği görülmekle birlikte, liberal demokrasinin tüm dünyada çöküş yolunda olduğundan söz etmek yanlış olur. Otoriter rejimlerin sayısında dikkate değer bir yükseliş yok. Kesin konuşmak mümkün değil ancak, sözü edilen siyasi hareketler var olan hoşnutsuzlukları yansıttıkları için uzun dönemde sistemin kendisine çeki düzen vermesinin önünü de açabilirler.   Liberal demokrasi, liberal değerleri sorgulayan aktörlerin de belli sınırlar içinde iktidar olabilmelerine izin veren bir rejimdir. Gücü ve devamlılığının kaynaklarından biri de budur. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Kriz iddialarının havada uçuşması liberalizm ve onun olmazsa olmazı kapitalist sistemin özellikle sol -ve bir ölçüde sağ- entelektüel camiada cazibesinin hiçbir zaman yüksek olmaması ile de ilişkili. Burjuva egemenliğini gizleyen en iyi siyasal rejim olarak olarak algıladığı liberal demokrasiyi sadece işçi sınıfının örgütlenmesi ve güçlenmesine izin verdiği ölçüde değerli bulan Markist eğilimin zayıflamasına rağmen yok olduğu söylenemez. Aynı şekilde, kapitalizmin çöküşünün kaçınılmaz olduğuna inananların, sistemik konjonktürel dalgalanmaları her defasında nihai son olarak resmetmeleri de şaşırtıcı değil. Otoriter milliyetçi ve muhafazakâr tahayyülde ise liberal demokrasi sessiz çoğunluğu ezerek sistemin kaymağını yiyen bir avuç kozmopolit küresel azınlık ve onun yerli temsilcilerinin iktidarlarını sürdürmesini mümkün kılan, bunu yaparken de dini, yerli ve milli değerleri de altüst eden bir rejim hüviyetinde. Kapitalist ekonominin ayrılmaz bir parçası olan konjonktürel dalgalanmalarla kriz söyleminin yükselişi arasında da ihmal edilemeyecek bir bağlantı var. Ayrıca, bu iddiaları daha ziyadesiyle Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde gözlemlediğimiz dünyanın büyük bir felakete –kıyamet gününe- doğru sürüklendiğini iddia eden apokaliptik çizginin sekülerleşmiş versiyonları olarak görmek de  mümkün.</span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bunlar söylenmekle birlikte, apolojetik bir tutum içine girerek, her şeyin yolunda olduğunun da düşünülmemesi gerekiyor. Liberal demokrasilerde bir erozyon olduğu, tüm dünyada anti-liberal dalganın yükşelişte olduğu açık. Liberal değerleri önemseyenlerin ezberci bir tutumdan uzaklaşarak, hem otoriter dinamiklerin yükselişi konusunda isabetli teşhislere ve hem de değişen koşullarda liberal değerlerin nasıl savunulması gerektiği konusunda daha fazla düşünmeleri gerekli. Liberal değerler hiç hayata geçirilmedi ki krize girmiş olsun demek doğru değil. Ne kadar hayata geçirebildiği tartışılabilir ancak var olabildiği kadarıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan dünya düzeninin ve gelişmiş ülkelerdeki siyasal rejimlerin esin kaynaklarını ağırlıklı olarak liberal fikirlerden aldığı inkâr edilemez.   </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Gelişmiş batılı ülkelerde toplumsal düzeyde hoşnutsuzluğu besleyen faktörlerin başında Çin ve Hindistan olmak üzere sermayeye daha elverişli koşullar sunan Batı dışı ülkelerin yükselişi ile teknolojik değişimlerin de tetiklediği işşizlik dalgasının, bilindik refah devleti uygulamalarını sürdürmelerini imkansız hale getirmesi geliyor. Ayrıca bu ülkeler, ülke sınırları içindeki farklı etnik ve dini grupların entegrasyonu sorunu ile başa çıkamazken bir yandan da giderek büyüyen sığınmacı ve göçmen dalgası ile de karşı karşıyalar. Bunlar, kapitalizmin konjonktürel daralma devrelerinin olumsuz etkilerinin daha sert bir biçimde hissedilmesini beraberinde getiriyor ve sistem karşıtı tepkileri besliyor.  </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Gelişmiş ülkelerdeki bu durum, diğerlerini de olumsuz etkiliyor. Bu ülkelerdeki kronik yoksulluk ve ahpab çavuş kapitalizminin kötüleştirdiği gelir dağılımı eşitsizlikleri sosyo-ekonomik gerilimleri artırmakla kalmıyor, etnik, dini ve kültürel  farklılıkların yönetilmesini de zorlaştırıyor. Ayrıca, batılı ülkelerin çifte standartlarının giderek daha belirgin hale gelmesi, otoriter yönetimleri besleyen milliyetçi ve yerlici hareketleri de tetikliyor. Liberal değerlerin sadece Batı ülkelerine özgü olduğu ve batı dışında anlamlı olmak bir yana, başta ABD olmak üzere batılı ülkelerin çıkarlarına (“küreselcilere”) hizmet ettiğini savunan milliyetçi muhafazakâr yönetimler, batılı ülkelerin çifte standartları ve bu ülkelerdeki otoriter yönelimleri işaret ederek liberal değerleri itibarsızlaştırmayı deniyorlar. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Liberal değerleri önemseyenlerin her şeyden önce aşırı rasyonalist ve bir yönüyle seküler mesihçi ve ütopik bir yönü de olan ilerlemeci liberalizm kavramlaştırmalarını sorgulamaları yerinde olur. Fransız aydınlanması geleneğinden neşet eden ve Amerikan sosyal bilim anlayışından beslenen bu çizgi Sovyetler Birliği’nin çöküşünün yarattığı zafer havası içinde yeniden gündeme gelmişti. Liberalizmin nihai zaferinin gerçekleştiği, dünyanın küresel bir köye dönüştüğü, ulus-devletlerin ve dolayısıyla milliyetçiliğin bittiği, sermayenin artık liberal demokrasi istediği, piyasa ekonomisinin hakimiyeti sağlanırsa kıtlık meselesinin de rahatlıkla çözülebileceği gibi iddialar kibirli bir üslup ile dile getirilmişti. Bu çizgi insana, topluma ve siyasete dair bütün soru ve sorunlara tatmin edici cevaplar verdiğini de ima etmekteydi. Hem kapitalizm hem de liberal demokrasinin işleyiş mantığı itibarıyla beklentileri yükselttikleri bir vakıa iken, beklentileri daha da yükselten bu liberalizm anlayışı durumu daha da kötüleştirdi. Yükseltilen beklentiler hayalkırıklıklarının da büyük olmasına katkıda bulundu. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bu anlayışın yerine kurucu rasyonalizmin sınırlarını vurgulayan daha şüpheci ya da eleştirel bir  liberalizm kavramlaştırmasına ihtiyacımız var. İskoç aydınlanma geleneğinden süzülen bu geleneğin özünde insanın aklının sınırlarını vurgulayan bir entelektüel tevazu yatıyor. Liberalizm her zaman her yerde geçerli evrensel kurallar vaz eden, sorulabilecek her türlü soruya hazır cevabı olan maşabaşında oluşturulmuş iyi toplum anlayışını uygulamaya çalışan katı bir ideoloji değil. Tam tersine, insanlık tecrübesinden süzülüp gelen bilgi birikimi ışığında neyin mümkün olup olmadığı konusunda daha gerçekçi olmaya gayret gösteren esnek bir ideoloji.  Ayrıca, liberal teori(ler) “evrensel” değil “yerel.” Her düşünür ister istemez içinde yaşadığı zaman ve mekanının sorunları ve ufku ile sınırlı. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Her zaman her yerde geçerli evrensel reçeteler yok ve fakat deneyimlerden süzülmüş çok temel bazı çıkarımlar ya da tespitler söz konusu. İnsanın kendi çıkarına öncelik verme eğilimi içinde olduğu, iktidarın yozlaştığı, bürokrasinin sürekli büyüdüğü, başta mülkiyet hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin pekişmiş olduğu toplumların daha müreffeh ve mutlu oldukları, merkezi planlama teşebbüslerinin başarısızlığı bu temel tespitlerden birkaçı. Liberal bir siyasal düzen nelerin yapılmaması gerektiğini belirten ve böylece bireylere geniş bir özgürlük ve hareket alanı bırakan çok temel bazı kuralların yerleştirilmesine dayalı. Bu geniş çerçeve içinde bireyler bir diğerine zarar vermedikleri müddetçe istedikleri gibi hareket edebilirler. Evrensel olan tek şey, bireyin (negatif) özgürlüğü olabilir. Özgürlüğe yönelik tehditler ve onlara yönelik çözüm arayışları zaman ve mekana göre farklılık gösterecektir.  </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Yerelliğin önemini vurgulayan bu kavramlaştırmada, bireye verilebilecek zararın önlenmesi ya da kötülüğün savuşturulması öne çıkarılırken, liberal ilke ve kurumlar mükemmel oldukları için değil, alternatiflerine göre daha tercih edilir oldukları için savunulurlar. Toplumsal meseleler söz konusu olduğunda kestirme çözümler değil,  genellikle kötü ile ehven-i şer arasında geçici ve kırılgan uzlaşmalar üzerine kurulu zor seçimler söz konusudur. Liberal demokrasinin değeri  bu sonsuz arayışı mümkün kılan her türlü meselenin konuşup tartışılabildiği  geçici ve kırılgan olsa da çözümlerin bulunabildiği bir kurumsal çerçeveyi pekiştirebilme potansiyelinde yatar. Hayata geçirilebildiği kadarıyla liberal siyasal düzenler hep tehdit altındadır. Zira liberalizmin diğer ideolojilere kıyasla cazip bir ütopyası yoktur. En liberal bir toplum bile işsizlik, sosyo-ekonomik eşitsizlik, temel  hak ihlalleri, yolsuzluk ve suç gibi olguları ortadan kaldıramaz. Ayrıca kendisini ait hissettiği küçük grubun dışında kalanlara karşı da empati gösterebilmek, güçlü iken kendi kendini sınırlayabilmek, ılımlı ve ölçülü olabilmek insanların kendiliğinden geliştirebildikleri doğal karakter özellikleri arasında değildir. Örneğin, sahip olduğumuz refah düzeyinin ortaya çıkışında hayati rol oynayan kendi çıkarına öncelik verme güdüsü ve eğilimi, rahatlıkla ötekinin haklarının ve hatta varlığının tanınmamasına kadar varabilir. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Bu genel yaklaşım çerçevesinde, liberalizmin geleceğinin en az üç temel mesele üzerinde liberallerin gerçekçi, uygulanabilir ve yaratıcı önerilerle gelebilmeleriyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir.  Öncelikle çevre meseleleri hakkında daha derin ve kapsamlı bir  yeniden değerlendirme ihtiyacı açık. İletişim teknolojilerindeki ilerlemelerle, beyinbilim ve biyoloji alanında ortaya çıkan gelişmelerin bireyler ve toplumsal hayat için yarattığı yeni fırsatlardan faydalanırken, ortaya çıkan tehditlere karşı da gerçekçi öneriler geliştirebilmek önemli. Liberallerin “ulus-devlet” ve onu besleyen milliyetçilik fenomeni ile de yüzleşmeleri, ulus-devlet ve ulus-devlet çıkarları yokmuş ya da kolayca bir kenara itilebilecek faktörlermiş gibi gören varsayımlardan da uzaklaşmaları gerekiyor. Evrenselci ruhu hiç kaybetmeden milliyetçilik ile yapıcı bir diyalogun nasıl sağlanabileceği gibi zor bir soru hayati önem taşıyor. Ve nihayet, sermaye gruplarının siyasi karar alıcılar üzerindeki güçleri aracılığıyla kendilerini rekabetten korumaları ve “kâr bizim zarar kamunun” anlayışına karşı demokratik siyaset çerçevesinde çözümler geliştirilebilmesi de şart. Liberaller, yüksek kârlar ederken devletçiliği şeytanlaştıran işler kötüye gittiğinde ise iflas etmek için çok büyük oldukları iddiasını ileri sürerek zararlarını kamuya ödetmeyi deneyen sermaye gruplarını eleştirmeyi anti-kapitalistlere bırakmamalılar. </span><span data-ccp-props="{"> </span></p>
<p><span data-contrast="auto">Hülasa, açık fikirli olmak, eleştirel bir atmosferi korumak ve değişen toplumsal siyasal şartlara uygun politikalar geliştirebilmek kadar, özgürlük, refah ve barışın insanlığın normal hali olmaktan ziyade hassas dengelere dayalı korunması için hep çaba gösterilmesi gereken istisnai durumlar olduğunu da akıldan çıkarmamak gerekli. Kapitalizmin şu ya da bu şekilde mülkiyet haklarına saygılı otoriter rejimlerle de rahatlıkla uyum gösterebildiğini  de biliyoruz. Liberal siyasi rejimler ne doğal ne de tarihsel bir zorunluluk. Bu değerleri önemseyenlerin sürekli çaba göstermeleri şart.   </span></p>
<p>Prof. Dr. Tanel Demirel, Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi, Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı</p>
<p>3 Haziran 2019, Karar Gazetesi <a href="https://www.karar.com/gorusler/liberalizmin-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri-1230622">https://www.karar.com/gorusler/liberalizmin-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri-1230622 </a></p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-krizi-tartismalarinin-dusundurdukleri/">Liberalizm Krizi Tartışmalarının Düşündürdükleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>24 Haziran seçimleri hakkında bazı notlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/24-haziran-secimleri-hakkinda-bazi-notlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jun 2018 11:16:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/24-haziran-secimleri-hakkinda-bazi-notlar/</guid>

					<description><![CDATA[<p>1) Seçim süreci ve öncesinde adil yarışma ve rekabet koşullarının arzu edilenden çok uzak olduğu aşikârdı. Fakat bu seçime, kazananın baştan belli olduğu, göstermelik bir seçim demek haksızlık olur. Muhalefet ittifaklar kurabildi, bir araya gelebildi yeni bir heyecan dalgası yaratabildi. AKP, belki de ilk kez ciddi bir biçimde kaybetme korkusunu hissetti. 2) Seçimin kazananı şüphesiz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/24-haziran-secimleri-hakkinda-bazi-notlar/">24 Haziran seçimleri hakkında bazı notlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1) Seçim süreci ve öncesinde adil yarışma ve rekabet koşullarının arzu edilenden çok uzak olduğu aşikârdı. Fakat bu seçime, kazananın baştan belli olduğu, göstermelik bir seçim demek haksızlık olur. Muhalefet ittifaklar kurabildi, bir araya gelebildi yeni bir heyecan dalgası yaratabildi. AKP, belki de ilk kez ciddi bir biçimde kaybetme korkusunu hissetti.</p>
<p>2) Seçimin kazananı şüphesiz Sayın Erdoğan. Öte yandan bu başarının MHP desteği ile geldiği de unutulmamalı. Erdoğan’ın oyu ile AKP’nin oyu arasındaki 10 puanlık fark abartılmamalı, zira MHP’lilerin hiç değilse yarısının Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a oy verdiğini varsayabiliriz. AKP’nin MHP yanında İP’ye oy kaptırdığı da söylenebilir. Kâğıt üzerinde çok güçlü gibi görünse de, Erdoğan’ın MHP’nin –ve onun bürokrasi içindeki uzantılarının desteği olmadan yönetmesi kolay olmayacak. Sayın Devlet Bahçeli’nin ilk konuşmasında “denge denetleme” işlevinin kendilerinde olduğunu söylemesi anlamlı. Sayın Erdoğan’ın farklı siyasi güç odakları ile ittifaklar yapıp/bozma becerilerinin her zamankinden daha çok sınava tabi tutulacağı bir döneme girdiğimiz kesin.</p>
<p>3) MHP’nin oyu hem 15 Temmuz’un bastırılmasında oynadığı rolün getirdiği prestij ve hem de AKP’nin köpürttüğü milliyetçi dalganın bir sonucu gibi görünüyor. 15 Temmuz sonrasının “fiili” iktidar ortaklığının da bu partiye yaradığı kesin. Ayrıca, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’a, TBMM seçimlerinde ise MHP’ye oy veren AKP’lilerin sayısı da yüksek gibi görünüyor. Ve nihayet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde birçok ilde MHP oylarındaki “olağanüstü” artış, OHAL koşullarının en çok MHP’ye yaradığını düşündürüyor.</p>
<p>4) Sayın Muharrem İnce bu seçimin kaybedenleri arasında değil. CHP’nin 86 yıllık mirasının etkisini 40 günde ortadan kaldırmak mümkün değildi. İnce’nin taşralılığı, bürokrasiden gelmemesi, hazırcevaplığı, hitabeti, mizahı kullanabilmesi, din ve dindarlıkla bir sorunu olmadığına dair söz ve eylemleri ve yapıcı gibi görünen tavırları olumlu özellikleri arasında. Ancak diğer taraftan İnce’nin sol popülizmi, siyaseti bir gösteriye indirgeme eğilimleri, kadro oluşturamaması ve –Türk seçmeninin- devleti yönetmeye soyunanlarda aradığı “ağırlık” ve “ciddiyet”e sahip olduğu izlenimini verememesi oylarının daha da yükselmesini önleyen faktörlerden. Sayın İnce’nin Türk siyasetinde kalıcı bir figür olması bu olumsuz algılamayı ne ölçüde değiştirebileceğine bağlı.</p>
<p>5) Seçim öncesi beklentileri aşırı yüksel(til)miş CHP seçmeninin bir kısmınının hayalkırıklığı da büyük oldu. Kendi doğrularından hiç şüphe etmediği gibi, “gerçekliği” hoşuna gitmediği için algılamama ve kabul etmeme eğilimi son derece yüksek olan –ve CHP içinde az sayıdaki makul sesleri de bastıran- bu seçmen kitlesinin dönüşümü (eğer olacaksa) kolay olmayacak. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki bir CHP, kısa vadede AKP’nin çok işine yaradığı gibi, “devlet” açısından da hem siyasal İslama karşı bir denge unsuru ve hem de Alevilerin çizilen sınırların dışına çıkmamalarını sağlayan bir örgütlenme olarak işlevselliğini sürdürecek gibi görünüyor.</p>
<p>6) HDP, barajı geçmesini kendisine çoğunlukla AKP’nin TBMM’de hâkim olmasını önlemek için verilen emanet oylara borçlu. HDP’nin hem PKK ve hem de tabanı olmayan arkaik Türk sosyalistleri ile arasına daha fazla mesafe koyabilmesi, şiddeti reddeden, sosyo-ekonomik eşitsizliklere, çevre sorunlarına ve azınlık taleplerine hassas sol bir partiye dönüşebilmesi uzak ihtimal. Maalesef, mağduriyetten beslenmek sadece muhafazakarların tekelinde değil. Emanet oyların varlığı da bu dönüşümü kolaylaştırmayacak.</p>
<p>7) MHP’den olduğu kadar, AKP ve CHP’den de bir kısım seçmene hitap edebildiği görülen İP’nin başarısız olduğunu söylemek zor. Yeni kurulmuş bir partinin -çoğu tepki oyu olarak- % 10 oy alması sağ seçmen düzeyindeki arayışın bir göstergesi. Fakat bundan sonrası önemli. Sayın Akşener’in göstereceği performansa bağlı olarak, İP’nin AKP, MHP ve CHP’ye kayarak erime/yok olma ihtimali gözardı edilmemeli.</p>
<p>8) Seçim sonuçları liberal ayağı (bu ayak hukuk devletini, yargı bağımsızlığını, denge ve denetlemeyi ve çoğunluğun dışında kalanların haklarını öne çıkarır) pek zayıf, patriyarkal ve otoriter yönelimleri çok güçlü kusurlu –isteyenler illiberal de diyebilir- demokrasimizin seçmeni AKP’den vazgeçmeye itecek kadar rahatsız etmediğini gösteriyor. Türk seçmeni demokrasinin ilk ve önemli şartı olan seçme hakkına -ya da sandığa- sahip çıkmakta çok cevval. Aynı hassasiyetin iktidar tarafından “muhalif” olarak tanımlananların haklarına gösterildiğini söylemek kolay değil. Vatandaşlarımızın çoğunun farklılıklara tolerans düzeyi düşük, kendisine ya da aidiyet hissettiği küçük grubuna dokunulmadıkça insan hakları ve hukuk devleti kavramlarını öne çıkarmayan, partizanlık ve ayrımcılıktan büyük bir rahatsızlık hissetmeyen bir kitle olduğunu söylemek de abartılı olmaz. Zaten seçimler sadece hak ve özgürlükler konusu etrafında dönmüyor.</p>
<p>9) Daha fazla liberalleşme konusunda seçmen baskısı hissetmediği gibi; MHP’ye de muhtaç olan AKP’nin muhafazakar demokrat kuruluş ayarlarına dönebilmesi düşük bir ihtimal. Tarihte pek az siyasi iktidar, orta ve uzun vadeyi düşünürek kendi gücünü ölçülü ve sınırlı kullanmaya gayret göstermiştir. Diğerleri ancak başka çare kalmadığını düşündüklerinde güçlerinin -hukuk ile- sınırlanmasını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla Türkiye, maalesef, liberal ayağı pek zayıf kusurlu demokrasiyle devam edecek gibi görünüyor. Dahası, daha kötüye gidiş de mümkün. Liberal değerlerin bütün dünyada gerilemesi de işimizi zorlaştırıyor. Özellikle de AKP, ucuz yabancı para devrinin bitmiş gibi göründüğü bir konjonktürde hamasi milliyetçilik ve devletçi uygulamalarla ekonomiyi idare edebileceğini düşünüp bu konuda ısrar ederse, önce ekonomik daha sonra da siyasi krize girmemiz kaçınılmaz olur ve meşruiyet tazeleme aracı olarak bir başka erken seçim gündeme gelebilir.</p>
<p>10) Var olan (çok) kusurlu demokrasinin generallerin son sözü söylediği vesayetçi rejime nazaran tercih edilmesi gerektiği açık. Bazı çevrelerin hiç bitmeyen demokrasi dışı arayışlarına karşı direnmek gerekiyor. Seçimle gelen seçimle gider ve son sözü söyler kuralı liberal demokrasinin temel ilkesi. Bu ilke ve uygulamanın yerleşmesi halinde liberalleşme “ihtimali” de hep var olacaktır. Kusurlu (ya da illiberal) demokrasi ancak ve ancak ve sadece “siyaset” sayesinde liberalleşebilir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/24-haziran-secimleri-hakkinda-bazi-notlar/">24 Haziran seçimleri hakkında bazı notlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Referandum sonrasında Türkiye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/referandum-sonrasinda-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Apr 2017 05:26:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/referandum-sonrasinda-turkiye/</guid>

					<description><![CDATA[<p>16 Nisan referandumu, AK Parti önderliğindeki çevre güçlerinin 1950 ile başlayan 2002’den sonra ivme kazanan süreçte eski elite karşı kazanımlarını kurumsallaştırma yolunda attıkları önemli bir adım hüviyetinde. Aralarında bu satırların yazarının olduğu bir çok ismin de belirttiği gibi, teklifin liberal demokrasinin pekiştirilmesine ne kadar hizmet edeceği tartışmalı. Teklifin yüzde 51.4 gibi bir oranla kabul edilmiş [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/referandum-sonrasinda-turkiye/">Referandum sonrasında Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1">16 Nisan referandumu, AK Parti önderliğindeki çevre güçlerinin 1950 ile başlayan 2002’den sonra ivme kazanan süreçte eski elite karşı kazanımlarını kurumsallaştırma yolunda attıkları önemli bir adım hüviyetinde. Aralarında bu satırların yazarının olduğu bir çok ismin de belirttiği gibi, teklifin liberal demokrasinin pekiştirilmesine ne kadar hizmet edeceği tartışmalı. Teklifin yüzde 51.4 gibi bir oranla kabul edilmiş olması, bu kaygıların seçmenler tarafında da hissedildiğine delalet ediyor. Şüphesiz ki düşük bir evet oranı yanında, referandumun olağanüstü hal koşullarında yapılmış olması, hayır kampanyası yapanların çeşitli engellemelerle karşılaşmaları, seçimlerde usulsüzlükler yapıldığına dair iddialara YSK’nın ikna edici cevaplar vermekte zorlanması değişikliklerin meşruiyetini sorgulamaya hazır kesimleri cesaretlendirdi. <strong>Bu, en hafif tabirle talihsiz bir başlangıç. Öte yandan biliyoruz ki anayasaların başlangıçta arzu edilen yüksek siyasi meşruiyet seviyesine erişememeleri, onların mutlaka başarısız olacakları anlamına gelmez. Başlangıçta düşük olan meşruiyet algısı<span class="Apple-converted-space">  </span>yeni sistem iyi çalışırsa artabilir.</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Seçim çevreleri bazında ayrıntılı araştırmalar yapılmadan konuşmak zor olsa da sınırlı verilerden yola çıkarak referanduma dair ihtiyatlı yorumlar yapılabilir. Hemen belirtelim, anayasa değişiklik teklifi ile bu teklifi destekleyen ya da karşı çıkan partilere verilen destek arasında net bir ayrım yapmak imkansızdır ancak oylananın siyasal partiler değil anayasa değişiklik teklifi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. <strong>Seçmenin evet oyu vermekle birlikte taslağa yönelik kaygı ve tereddütlerinin olduğu açıktır.</strong> Yüzde 51.4 oranını başka türlü okumak abartılı olur. Ayrıca, referendum sonuçlarını AK Parti’ye yönelik bir uyarı olarak okumak<span class="Apple-converted-space">  </span>yanlış<span class="Apple-converted-space">  </span>olmaz. Özellikle de Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır. Beklentilerin yükseltilmiş olması, partililer arasında bir burukluk yaratmış olsa da AK Parti istediğini almıştır, hükümet sistemi değişmiştir. Hele hele Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmen Genel Başkan olduğu bir AK Parti’nin kendini yenileyebilme potansiyelini küçümsememek gerekir.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Benzer şekilde, yüzde 48.6 lık bir hayır oyu, teklifin çözdüğünden daha fazla sorun yaratacağını düşünenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Bu oran propaganda sürecindeki bütün olumsuz şartlara rağmen Türkiye’de demokratik tepki mekanizmalarının<span class="Apple-converted-space">  </span>çalıştığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, Türk seçmeninin sonuca etki edecek kadar önemli bir kesiminin katı parti aidiyetlerinden ziyade pragmatik kaygılarla oy verdiği, beklentiler karşılanmadığında da alternatif aramaya yöneldiği<span class="Apple-converted-space">  </span>tezini<span class="Apple-converted-space">  </span>destekler. <strong>Bu oran, hem AK Parti’nin seçimlerle alt edilemeyeceği tezini işleyenlerin elini zayıflattığı hem de partililere kendilerine verilen desteğin koşula bağlı olduğunu hatırlattığı için de demokrasimiz açısından olumludur.</strong> Öte yandan referandumdaki hayır oyunun bileşenlerinin sadece AK Parti karşıtlığı ile bir araya gelebildiği, hayır cephesini oluşturan siyasi aktörleri birbirine bağlayan asli unsurun bu olduğunun da altı çizilmelidir. Benzer bir oranın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yakalanabilmesi bu bileşenlerin tamamına hitap edebilecek bir aday bulunmasına bağlıdır ki bunun kolay olmadığı da açıktır.</span></p>
<p class="p3 selectionShareable"><span class="s2"><strong>KÜRTLERDEN GELEN ‘EVET’ OYLARI</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin birçok ilinde AK Parti’nin 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde aldığı oy toplamından daha fazla evet oyu çıkmıştır. Seçimlerde HDP’ye oy verdiğini varsayabileceğimiz seçmenlerin bir kısmının taslağa evet oyu verdiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu, PKK’nın hendek siyasetine gösterilmiş bir tepki olduğu kadar, bu siyaseti sorgulamayan HDP’ye de bir uyarı olarak görülebilir. <strong>Ayrıca bu sonuç, Kürtlerin önemli bir kesiminin, güçlü bir Cumhurbaşkanın Kürt meselesi konusunda adım atabileceğini düşündükleri anlamına da geliyor.</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bundan sonra neler olabilir? Kısa dönemde, Türkiye’de demokrasinin istikrarı kendisi de bir koalisyon olan AK Parti ile eski elit diyebileceğimiz, yine homojen olmayan diğer blok içindeki “ılımlı” unsurların ne kadar etkili olacaklarına bağlı. Eski elit, ayrıcalıklarını yitirdiği için rahatsız. Yeni gerçekliği kabullenmekte zorlanıyor. Kibirli üslup, üstü örtülü tehditler ve toptancı bir yaklaşımla<span class="Apple-converted-space">  </span>iktidarın her yaptığına karşı çıkmak siyaset yapmak olarak sunuluyor. Eski elitin bir kısmı AK Parti’yi tahrik ederek onu hatalar yapmaya, temel hak ve hürriyetleri daha da sınırlamaya itmeye ve böylece muhtemel bir askeri kalkışmada “mazeret“ olarak kullanılabilecek malzemeler üretmeyi deniyor. <strong>AK Parti içindeki otoriter dışlayıcı damarın varlığı ise ayrı bir sorun. </strong>Bu damar Türkiye’nin siyasal çoğulculuğunu kabul etmekte zorlanıyor, eleştirilere tahammülü zayıflık olarak görüyor. Muhalefetin kutuplaştırmayı arttırma isteğine coşkuyla cevap vermekten kaçmıyor. <strong>Hukuku bir arada yaşamayı mümkün kılan herkesin garantisi olabilecek unsur olarak değil, iktidarı zayıflatan ayak bağı<span class="Apple-converted-space">  </span>olarak algılama eğiliminde.</strong> Demokrasiyi seçimlere indirgeyen, diğer denge, kontrol ve hesapverirlik mekanizmalarını örtük vesayet biçimleri olarak gören bir anlayış bu. Bu çizgi parti tabanının haklı korku ve kaygılarını kışkırtmaktan geri kalmıyor. Eski elitin ılımlı unsurlarının korku ve kaygılarını gidermeye çalışmanın kendi uzun dönemli çıkarlarına uygun olabileceği ihtimalini düşünmüyor. Tam tersine muhaliflere yönelik kucaklayıcı adımlar atmanın zaafiyet olarak algılanacağı söyleniyor. Bu kesim için demokrasinin olmazsa olmazı olan uzlaşma kavramı, yenilgi ve geri çekilme<span class="Apple-converted-space">  </span>çağrışımı yapıyor. Hukuka saygılı devletin zayıf devlet olduğu düşünülüyor. Oysa tam da bunlar yapıl(a)madığı için iktidarın meşruiyeti zayıflıyor, muhalefet daha da bilenmiş bir hale geliyor.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Esasında iki aşırı uç birbirini besliyor. Her iki kanadın aşırı unsurları bir diğerini işaret ederek kendi pozisyonlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.</strong> Böylece bırakın somut meseleler üzerinde ortak noktalarda buluşmayı, diğerinin varlığına tahammülü bile imkansız hale getiren bir siyasi atmosfer ortaya çıkıyor. Şüphesiz ki biz ve onlar ayrımı siyasetin özünü oluşturur. Bu ayrımın üzerinde şekillendiği<span class="Apple-converted-space">  </span>zemini oluşturan farklılıklar ve ekonomik, siyasi ve kültürel çıkar çatışmaları da yok edilmesi gereken olgular değildir. Lakin liberal demokrasinin yaşayabilmesi için ötekilerin “düşman” olarak değil “rakip” olarak görülmeleri gerekir. Bu kısır döngünün kırılması için eski elitin önderliğindeki muhalefetin kendine çeki düzen vermesi tabii ki son derece önemli. Fakat <strong>AK Parti’nin reformcu kimliğine geri dönmesini muhalefetin normalleşmesi şartına bağlamak anlamsız olur.</strong> Liberal çevrelerde muhalefetin yanlışlarını işaret etmek, AK Parti’yi eleştirmekten kaçınmanın kolaycı bir yolu haline gelmiş gibi görünüyor. Oysa kaybedenlerin tepki göstermeleri normal. Önemli olan bu tepkilere karşı sizin ne yaptığınızdır. Dolayısıyla asıl büyük sorumluluğun iktidarı kullananlarda olduğunun altı çizilmelidir.</span></p>
<p class="p4 selectionShareable"><span class="s2"><strong>BASKICI EĞİLİMLER</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Referandum sonuçlarının AK Parti için bir uyarı olduğu kesin. Fakat bu parti içindeki dışlayıcı ve otoriter eğilimleri frenlemeye yetecek midir? Bu soruya evet demek kolay değil. <strong>Birincisi, otoriter ve dışlayıcı eğilimlerin savunucuları iktidarda olmalarının avantajlarını kullanarak kendilerini her hal ve koşulda destekleyen küçük ama son derece örgütlü ve etkili bir çevre oluşturabildiler.</strong> Bu çevrenin sözü edilen politikaların sürdürülmesinde büyük çıkarları var. Dolayısıyla sorun sadece demokratik değerler ya da<span class="Apple-converted-space">  </span>bilinç eksikliği değil aynı zamanda çıkar meselesi. <strong>İkincisi, artık denge ve denetleme mekanizmaları son derece zayıf, yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören bir hükümet sistemimiz var. </strong>Bu sistemin çok büyük ihtimalle AK Partili olacak bir Cumhurbaşkanını daha uzlaşmacı olmaya itme ihtimali de zayıf. <strong>Üçüncüsü, eski elitin AK Parti üzerinde demokratik yolları kullanarak baskı yapmak yerine eski iddialarına ek olarak referandum sürecindeki şaibe ve usulsüzlükleri de işaret ederek yeni bir kutuplaşma ve kışkırtma kampanyası açma ihtimali daha yüksek.</strong> Ve nihayet, bütün dünyada liberal demokratik değerlerin sorgulandığı, otoriter popülist dalganın yükseldiği bir dönemdeyiz.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Ortaya çıkan tablo iç açıcı olmayabilir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ancak siyasette yirmi dört saatin bile uzun bir süre olduğu, yeni fırsat ve imkanların doğabileceği, siyasi aktörlerin geçmişteki davranışlarının gelecekteki eylemlerini belirlemediği de unutmamalı. Liberal demokrasi dünyanın hiçbir yerinde kolayca kurulmadığı gibi kurulanların da varlıklarını sürdürmeleri kolay olmamıştır. Liberal demokrasiyi önemseyenlerin<span class="Apple-converted-space">  </span>karamsarlığa kapılmadan<span class="Apple-converted-space">  </span>çaba<span class="Apple-converted-space">  </span>göstermeleri tek yoldur.</span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><em>Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır.</em></span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><em><a href="http://www.karar.com/gorusler/prof-dr-tanel-demirel-yazdi-referandum-sonrasinda-turkiye-457290#" target="_blank" rel="noopener">Karar Gazetesi, 22.04.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/referandum-sonrasinda-turkiye/">Referandum sonrasında Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>16 Nisan referandumunun anlamı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/16-nisan-referandumunun-anlami/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Apr 2017 10:20:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/16-nisan-referandumunun-anlami/</guid>

					<description><![CDATA[<p>16 Nisan referandumu son 15 yıldır şahit olduğumuz kıran kırana iktidar mücadelesinde yeni bir aşamayı temsil ediyor. AK Parti eski rejimi sarstı, statükoyu değiştirdi. Şimdi yeni durumu pekiştirip sürekli kılacağını ümit ettiği hükümet sistemi değişikliği içeren bir düzenlemeyi hayata geçirmeye çalışıyor. Güç kaybını hazmedemeyen eski elitler ise anayasa değişiklik teklifine yeni düzeni kalıcı hale getirebileceği [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/16-nisan-referandumunun-anlami/">16 Nisan referandumunun anlamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1">16 Nisan referandumu son 15 yıldır şahit olduğumuz kıran kırana iktidar mücadelesinde yeni bir aşamayı temsil ediyor. AK Parti eski rejimi sarstı, statükoyu değiştirdi. Şimdi yeni durumu pekiştirip sürekli kılacağını ümit ettiği hükümet sistemi değişikliği içeren bir düzenlemeyi hayata geçirmeye çalışıyor. <strong>Güç kaybını hazmedemeyen eski elitler ise anayasa değişiklik teklifine yeni düzeni kalıcı hale getirebileceği korkusuyla karşı çıkıyorlar. </strong>Tıpkı eski elit gibi, AK Parti de elde ettiği gücü hazmetmekte zorlanıyor. Demokrasilerde iktidarların kapsayıcı olmayı, ellerindeki gücü ölçülü bir biçimde kullanmayı öğrenebilmeleri kolay değil.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ancak demokrasinin istikrarı da buna bağlı.</span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><em>Anayasa değişikliğine dair teklifin eksiklikleri ve tehlikelerinin farkında olanlar hayır oyu çıkması halinde 15 Temmuz’u yapan koalisyonun yeniden harekete geçeceğinden korkuyorlar. Bu korku abartılı.</em></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Kısa vadede AK Parti içinde var olan iki eğilimden hangisinin etkili olacağı geleceğimiz açısından hayati öneme haiz. </strong>Soğuk Savaş sağcılığından izler taşıyan bir çizgi 2011 seçimlerinden sonra parti politikalarına daha çok damga vurur hale geldi. Bu çizgi, Türkiye’nin siyasal çoğulculuğunu kabul etmekte zorlanıyor. Farklılıklara ve eleştirilere tahammülü zayıflık belirtisi olarak algılıyor. Muhalefetin kutuplaştırmayı artırma isteğine misliyle cevap vermekten kaçmıyor. Kamu hizmetleri sunumunda ayrımcılık yapmaktan ve genel olarak ötekileştirici bir dil kullanmaktan kaçınmıyor. Hukuku ve hukuk devleti ilkesini uzun dönemde bir arada yaşamayı mümkün kılan herkesin garantisi olabilecek unsurlar olarak değil; “dava”nın gerçekleşmesini geciktiren, iktidarı zayıflatan ayak bağları olarak görüyor. Demokrasiyi seçimlere indirgeyen; diğer denge, kontrol, hesap verebilirlik mekanizmalarını örtük “vesayet” biçimleri olarak gören bir anlayış bu. <strong>Bu çizgi giderek mücadele ettiği eski elitin bazı unsurlarına benzemeye<span class="Apple-converted-space">  </span>başladığı<span class="Apple-converted-space"> </span>eleştirilerini de ciddiye almıyor, olağanüstü zamanlardan geçiyoruz diyerek “olağanüstü hal hukuku”nun bile dışına çıkmaya çalışıyor. </strong>En güçlü iktidarın; sınırlarını bilen, hukuka bağlı iktidar olduğu gerçeğini ıskalıyor. Bu kanat, seçim başarılarının hükümetin yaptıkları kadar muhalefetin alternatif olamamasından kaynaklandığını kabul etmek de istemiyor.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Azınlıkta kalan ikinci çizgi ise partiye oy vermeyen yüzde 50’lik bir kitle olduğunun farkında gibi. </strong>Daha kapsayıcı, ılımlı ve ölçülü olma gereğini dile getirmeye çalışıyor. Temel hak ve hürriyetleri vurguluyor, tahammül düzeyi daha yüksek gibi görünüyor. <strong>Bu çizgi, partinin yeni yöneliminden rahatsız ancak Gezi, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz travmalarından sonra eski elitin bir fırsatını bulursa bütün kazanımlarını yok edeceğinden haklı olarak şüpheleniyor ve güçlü bir<span class="Apple-converted-space"> </span>biçimde<span class="Apple-converted-space">  </span>sesini yükseltemiyor. </strong>Birinci eğilim de bunun farkında olduğundan partili tabanın haklı endişe ve kaygılarını sürekli pompalayarak kendi pozisyonunu tahkim etmeye çalışıyor. Esasen eski elitin vesayet rejimine dönüşü arzulayan aşırı unsurlarıyla, parti içindeki otoriter damar birbirinden besleniyor. Her biri diğerini işaret ederek kendi konum ve davranışlarını meşrulaştırmaya çalışıyor. <span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
<p class="p3 selectionShareable"><span class="s2"><strong>“EVET” VE “HAYIR” NEDİR?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">16 Nisan referandumunun sonucu bu iki<span class="Apple-converted-space">  </span>damardan hangisinin öne çıkacağını da etkileyecek. <strong>Hiçbir referandum sadece o referandumda oylanacak meseleye dair değildir.</strong> Muhtemel bir hayır oyu parti içinde daha liberal bir yönelime dönüşü garanti etmese de en azından durup düşünme ihtiyacının hissedilmesine yol açabilir. (7 Haziran 2015 seçimlerinde seçmen böyle bir uyarıyı yapmış ancak ağırlıklı olarak muhalefet partilerinin tutumları nedeniyle bu uyarı boşa gitmiştir) Ayrıca, hayır oyu Türkiye’de demokratik tepki ve kontrol mekanizmalarının çalıştığının bir göstergesi olarak da okunabilir ve AK Parti seçimle gitmez diyerek yeni bir kalkışmaya zemin ve mazeret hazırlamaya çalışanların iddialarını da zayıflatabilir.</span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><em>Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir.</em></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Evet oyunun ise AK Parti içindeki otoriter dışlayıcı eğilimleri daha da güçlendirme potansiyeli<span class="Apple-converted-space">  </span>yüksek gibi görünüyor. Zira evet oyu yukarıda otoriter, ayrımcı, dışlayıcı dediğimiz yönelimlerden nihai karar verici seçmenin fazla bir<span class="Apple-converted-space">  </span>rahatsızlık duymadığı şeklinde yorumlanabilecektir. Kimileri evet oyunun partinin kendine güvenini arttıracağını ve böylece yeniden reformcu kimliğine döneceğini söylüyorlar. AK Parti’nin kendisini güvende hissetmediğinde çekirdek tabanına döndüğü doğru olmakla birlikte, bu düşük bir ihtimal. <strong>İktidar sahiplerinin uzun dönemli çıkarlarını düşünerek kendilerini sınırlandırmaları imkansız değilse bile nadir görülür.</strong> AK Parti de istisna değildir. Örneğin, 15 Temmuz sonrasında yakalanan demokratik yeniden yapılanma fırsatı, otoriter dışlayıcı damarın bu büyük tarihi olayı kendi dar çizgisini hayata geçirmek için bir fırsat olarak görmesi nedeniyle heba edilmiş gibi görünüyor. Bu nedenle, ancak demokratik seçmen baskısının partiyi reformcu kimliğine döndürebilecek yolu açabileceğini düşünmek daha yerinde olur. </span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">AK Parti, tüm otoriter yönelimlerine rağmen halen tüm Türkiye’ye hitap edebilen, değişme potansiyeli en yüksek parti görünümünde. Fakat bu potansiyelin harekete geçmesi, iyice belirgin hale gelen otoriter çizgiye yönelik demokratik tepkinin yükselmesine bağlı. Referandum bunun için bir fırsat olabilir. Anayasa değişikliğine dair teklifin eksiklikleri ve tehlikelerinin farkında olanlar hayır oyu çıkması halinde 15 Temmuz’u yapan koalisyonun yeniden harekete geçeceğinden korkuyorlar. Bu korku abartılı. 15 Temmuz öncesinde Gülen terör örgütlenmesi ile mücadelede yeterince başarılı olunamamasının esas sebebi yürütmenin zayıflığı değildi. Keza darbe teşebbüsüne zemin hazırlayan kutuplaşmanın ortaya çıkışı ile çift başlı yürütme arasında bağlantı kurmak zorlama olur. Hülasa, yeni bir kalkışmayı önlemenin yolu, silahlı gücün daha iyi izlenmesi ve kontrolüne dair bir dizi idari tedbirin alınmasının yanında, demokratik meşruiyet zeminini güçlendirmekten geçiyor. Bunun ise yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören, denge denetleme mekanizmaları son derece zayıf olduğu için kaybedenleri sistemdışı arayışlara itecek bir hükümet sistemi ile gerçekleşmesi kolay değil. Halihazırdaki hükümet sistemimizin sürdürülebilir olmadığı iddiası doğru olsa bile, neden çözdüğünden daha fazla problem yaratma potansiyeli olan bir sistem kabul edilsin sorusuna yanıt vermek de zor.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Hem evet hem de hayır kanadının ateşli savunucularının iddia ettikleri gibi, 16 Nisan referandumu hayati bir dönüm noktası değil. <strong>Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler</strong>. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir. Demokrasinin akıbetini belirleyen asli unsurlar yerel ve uluslararası sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır. </span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><em><a href="http://www.karar.com/gorusler/profdr-tanel-demirel-yazdi-16-nisan-referandumunun-anlami-446640" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Karar Gazetesi, 12.04.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/16-nisan-referandumunun-anlami/">16 Nisan referandumunun anlamı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa değişiklik teklifi ne getiriyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-ne-getiriyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 12:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-ne-getiriyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları ve üst düzey devlet görevlilerini atayıp görevden alabiliyor. Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabilecek. Keza “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-ne-getiriyor/">Anayasa değişiklik teklifi ne getiriyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları ve üst düzey devlet görevlilerini atayıp görevden alabiliyor. Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabilecek. Keza “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir” deniliyor. Cumhurbaşkanı bu hükümleri geniş yorumlarsa yasama yetkisinin bir kısmına da ortak olduğu iddialarının yükseleceği bir döneme girebiliriz. Cumhurbaşkanı hem Anayasa Mahkemesine hem de adı değiştirilen Hakimler ve Savcılar Kuruluna üye atamalarında son derece etkili. Cumhurbaşkanı ve onun atadığı yardımcılar ile Bakanların görevleri ile ilgili suçları dolayısıyla Yüce Divan’da yargılanabilmeleri milletvekillerinin üçte ikisinin (400 mv) kararı ile mümkün olabiliyor. Bu koruma görev bittikten sonra da devam ediyor. Cumhurbaşkanı kendisi de seçime gitmek kaydıyla TBMM seçimlerini de yenileyebiliyor. TBMM ise ancak beşte üç (360 mv) çoğunlukla Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesini isteyebiliyor. Bu halde TBMM seçimleri de yenilenecek.</p>
<p>İster parlamenter isterse başkanlık sistemi olsun hükümet sistemlerinin <em>fiilen</em> nasıl işleyeceği önemli ölçüde siyasi parti sisteminin yapısına özellikle de partilerin disiplinli olup olmadığına bağlı olarak değişir. Siyasi parti sistemini etkileyen önemli değişkenlerin başında ise seçim sistemi gelir. Dolayısıyla  aynı hükümet sistemi sadece seçim sistemi değiştirildiğinde bile farklı biçimlerde işlemeye başlayabilecektir.</p>
<p>Sözü edilen yasalarda herhangi bir değişiklik yapılmayacağını varsayarsak teklifin idare edebilen, hızlı kararlar alabilen bir hükümeti ortaya çıkarma potansiyeline sahip olduğu söylenmelidir. Teklif sistemin kilitlenmesini önleyecek mekanizmaları içeriyor fakat bu hedef, yürütme organında güç yoğunlaşmasına izin vererek sağlanmış.  Bilinir ki,  hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına gelmez. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek kadar denge ve  denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir.</p>
<p>ADT, liberal demokrasilerde siyasal iktidarların kabul etmek zorunda olduğu evrensel sınırlamaları gizli bürokratik vesayet biçimleri olarak algılama eğiliminde. Seçimler dışındaki denge ve denetleme mekanizmalarını en aza indirmeye çalışıyor.  Bir kişiye, denetim ve denge mekanizmalarını ihmal ederek, bu kadar güç vermek demokrasinin olmazsa olmazı olan kurumsallaşmaya sekte vurduğu gibi,  gücün kötüye kullanılması ve yozlaşmaya  kapı açmak anlamına geliyor. Sistemin iyi işleyebilmesi büyük ölçüde seçilmiş Cumhurbaşkanının niteliklerine bağlı gibi görünüyor. Eğer adil, ölçülü, sağduyulu, kapsayıcı olmaya gayret gösteren, istişare mekanizmalarını kullanan Cumhurbaşkanları seçilirse sistem işleyebilir. Fakat, hep iyi insanlar seçilecek umuduyla hükümet sistemleri inşa edilemez, edilmemeli. Esasen sistem, Türkiye’de muhafazakarların her zaman % 40-60 civarı oy toplayabilecekleri dolayısıyla da Cumhurbaşkanlığının her zaman muhafazakar kesimden birilerin elinde olacağı beklentisi üzerine kurulmuş. Bu beklenti gerçekçi değil. Tarih, belli bir andaki güç dengelerinin değişmeden devam edeceği varsayımıyla yapılan düzenlemelerin niyet edilenin tam tersi sonuçlar verebildiğinin örnekleri ile dolu.  İyi anayasalar, siyasi hasımların iktidara geldiklerinde bile vereceği zararı sınırlandırabilen “en tahammül edilebilir” anayasalar olmalıdır.</p>
<p>ADT, Türkiye demokrasisinin en büyük sorununun “bürokratik vesayet” olduğundan yola çıkıyor ve bu değişiklikle birlikte 2002 yılında başlayan büyük dönüşümün pekiştirileceği iddiasında. Beklentiye göre halk tarafından  seçilen “millet”i temsil edecek güçlü Cumhurbaşkanı ile, bürokrasinin at oynatabilmesini kolaylaştıran zayıf hükümetlerin önü kapanmış olacak, karşılıklı fesih yetkisi ile tıkanmaların da önü kapatılacak, nihai hakem olan seçmenlere başvurulabilecek. Seçmenin baskısını üzerinde hissedecek olan Cumhurbaşkanı yanlış yapmamak için azami özeni gösterecek. Yanlış yaparsa da, millet bunu sandıkta cezalandıracak.</p>
<p>Şüphesiz ki, kendilerini devletin sahibi olarak gören askeri sivil bürokrasinin seçimle gelenlerin otoritesini kabul etmemekte direnmeleri demokrasimizin en önemli problemi olmuştur. Seçimle gelenin nihai kararları alması ve yine seçimle gitmesi demokratik bir rejimin olmazsa olmazıdır. Ancak bu “tek” problem değildir. Seçimle gelenlerin, iktidarlarını belli usullere uygun olarak ölçülü ve sınırlı bir biçimde kullanmaları gerekir, şeffaflığı sağlamaya yönelik  yatay hesap verme kanalları işlemeli,  muhaliflerin temel hak ve hürriyetleri korunaklı olmalıdır. 2017 Türkiye’sinde askeri sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı bir ölçüde azaltılabilmiştir, ancak şeffaflık, hesapverirlik ve insan hakları ihlalleri  konusunda yapılması gerekenler olduğu da çok açıktır.</p>
<p>Ayrıca, ADT’nin dayandığı temel felsefe, homojen değişmez idealize edilmiş “millet” varsayımı ile toplumumuzdaki etnik, dini, sınıfsal ve kültürel çeşitliliği ve farklılıkları ihmal etme eğiliminde. İyi anayasalar seçim kaybedenlere  ya da seçmen çoğunluğundan siyasi görüş, etnik, dinsel, mezhep ya da yaşam tarzı açısından farklılaşan kesimlere, kendilerinin hak ve hürriyetlerinin garanti altında olduğunu hissettirebilen anayasalardır. Kazananın çok şeyi kontrol etme imkanına sahip olduğu bir sistemde siyasal aktörler kazanmak için  yasallığı tartışmalı yollara başvurabilirler. Seçim sonrasında da kaybedenlerin kendilerini güvende hissedecekleri ya da gelecek seçimlerde kazanma fırsatının olabileceğini düşünmeleri sistem dışı arayışlara yönelmemeleri  için önemlidir. Özellikle Türkiye’nin bu günkü konjonktüründe demokratik istikrar için, AK Parti iktidarı ile ayrıcalıklı konumlarını yitiren eski elitin “ılımlı” unsurlarının kendilerini güvende hissedebilmeleri önemli.  Ne yazık ki,  ADT  bu hedefi gerçekleştirmeye  yönelik  mekanizmaları içermiyor gibi görünüyor.</p>
<p>Kaldı ki son derece karmaşık ve tek bir değişken ile anlamlandırılamayacak tarihsel,  siyasal ve ekonomik süreçleri  değişmez bir öze sahip kötü bürokrasi ile iyi, doğru ve güzelin kaynağı hakiki “millet”e tuzak kuran iç ve dış güçlerin varlığına da indirgemek sosyal meselelerin karmaşıklığını siyaseti biçimlendiren sınıfsal, kültürel ve uluslararası dinamikleri gözden kaçırmak anlamına geliyor. Hükümet sistemi tercihi önemli olmakla birlikte, darbelerin önlenmesi sadece hükümet sistemi değişikliği  ile sağlanabilecek kadar basit değil. Parlamentoda rahatça karar alabilecek  bir çoğunluğa sahip, Cumhurbaşkanı ile de son derece uyumlu çalışan bir hükümet bile 15 Temmuz darbe girişimine maruz kalabildi. Keza, bürokrasiyi azaltmanın ve hızlandırmanın hükümet sistemi değişikliği yapmadan da mümkün olabileceği açıktır. Ayrıca son on beş yılda yaşadığımız bir çok olumlu değişimin halihazırdaki sistem ile gerçekleştirildiğini unutmayalım.</p>
<p>Belirtelim ki, teklifin kabul edilmesi halihazırda zaten çok sorunlu olan demokrasimizin sonu anlamına gelmeyecektir. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir.  Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir. Demokrasinin kaderini belirleyen asli unsurlar sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin  yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır. “Bürokratik vesayet’ odaklarına tepki gösteren Türk insanının, kendi seçtiklerinin güçlerini kötüye kullanma eğilimlerine karşı tepki göster(e)meyeceği düşünülemez. Fakat sadece buna da bel bağlamamak gerekir. En iyi hükümet sistemi, vatandaşların sokağa çıkmalarına  gerek kalmadan  kendi seçtikleri  yöneticiler üzerinde demokratik bir  baskı kurabildikleri bir sistemdir.</p>
<p>Eğer kabul edilirse ADT’nin getirdiği yeni sistemin muhtemel sakıncalarının bir kısmı Seçim  Kanunu ya da Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle azaltılabilir. Seçim barajının kaldırılması ya da düşürülmesi Cumhurbaşkanının partisinin TBMM’de çoğunluğu sağlamasını güçleştirerek parlamentonun denge ve denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini fiilen kolaylaştırabilir. Dar ya da daraltılmış bölgeli seçim sistemi kabul edilirse, milletvekilleri pozisyonlarını parti liderlerinden ziyade kendi seçmenlerine borçlu olduklarını düşünebileceklerinden siyasi parti disiplini zayıflayabilir. Bunlar yapılmış olsa bile, ki bu yönde etkili isimlerden herhangi bir taahhüt gelmiş değil, sözü edilen eksiklikler yüzünden bu teklifin Türkiye’nin yıllardır gündeminde olan Türkiye’nin çoğulculuğunu yansıtan, hukuk devletini garanti almaya hizmet eden hükümler içeren, daha olağan koşullarda olabildiğince geniş bir uzlaşma ile yapılmış bir anayasaya duyduğu ihtiyaç devam edecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-ne-getiriyor/">Anayasa değişiklik teklifi ne getiriyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tanel Demirel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Mar 2017 10:14:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 137-155 Prof. Dr. Tanel Demirel &#124; Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü [box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]Öz 16 Nisan 2017’de referandumda oylanacak olan Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/">Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Liberal Düşünce Dergisi</em>, Yıl: 22, Sayı: 85, Kış 2017, ss. 137-155<strong><br />
Prof. Dr. Tanel Demirel</strong> | Çankaya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü</p>
[box type=&#8221;shadow&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]<strong>Öz</strong></p>
<p>16 Nisan 2017’de referandumda oylanacak olan Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Taslak, liberal demokrasilerde siyasal iktidarların kabul etmek zorunda olduğu evrensel denilebilecek sınırlamaları gizli bürokratik vesayet biçimleri olarak algılama eğiliminde. Cumhurbaşkanının sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olduğunu varsayarak, seçimler dışındaki denge ve denetleme mekanizmalarını en aza indirmeye çalışıyor. Teklif, idare edebilen, hızlı kararlar alabilen bir hükümeti ortaya çıkarma potansiyeline sahip. Sistemin kilitlenmesini önleyecek mekanizmaları içeriyor. Fakat, hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına gelmez. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. Seçim Kanunu ve Siyasal Partiler Kanunu’nda, siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek değişiklik yapılmadıkça, ADT ile getirilmeye çalışılan sistemin ikincisini gerçekleştirebilmesi çok zor görünüyor. İyi anayasalar seçim kaybedenlere ya da seçmen çoğunluğundan siyasi görüş, etnik, dinsel, mezhep ya da yaşam tarzı açısından farklılaşan kesimlere, kendilerinin hak ve hürriyetlerinin garanti altında olduğunu hissettirebilen anayasalardır. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem, bunu sağlamaktan da çok uzak. Teklif, halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin sonu anlamına gelmemektedir. Fakat teklifin demokrasimizin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali de çok düşüktür.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Anayasa Değişikliği, Hükümet Sistemi, Türkiye Demokrasisi</p>
<p><strong>On the Constitutional Reform Package</strong></p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>This article evaluates Constitutional Reform Package (CRP) which will be voted in a referendum in 16 April 2017. The CRP envisages single executive power in the office of presidency. It aims to strengthen the executive vis-a-vis the legislature and the judiciary. It tends to perceive universally acclaimed restrictive mechanisms of checks and balances as disguised form of bureaucratic tutelage. It presumes that elections are enough to ensure accountability. The proposed amendments are likely to ensure governmental stability as well as facilitating decision-making process at governmental level. It also involves mechanisms which might help to prevent immobilism and rigidity associated with the presidential systems. But on the other hand, the governmental stability does not necessarily mean democratic stability. One of the basic characteristics of the good constitutions is to establish a strong executive which might effectively govern, while at the same time also having mechanisms which prevent the abuse of power by the very same executive. Unless, measures which might weaken party discipline are taken, the proposed amendments are less likely to ensure the second objective. Yet another characteristic of good constitutions is to make those who differ from majority in terms of political views, ethnic backgrounds, religious beliefs, and life styles to feel safe against the majority. Unfortunately, proposed changes also seem to fail in that respect. The CRP does not signal the end of the Turkish democracy as critics claim. But the likelihood that it will help the Turkish democracy to overcome its present problems is very low.</p>
<p><strong>Key Words:</strong> Constitutional Amendment, Governmental System, Turkish Democracy[/box]
<p>Bu çalışma 16 Nisan’da referandumda oylayacağımız 1982 Anayasası’nda de- ğişiklik yapılmasını öngören Anayasa Değişiklik Teklifi’nin (ADT) nasıl bir hükümet sistemi getirmeye çalıştığını ve bunun demokrasimiz üzerindeki muhtemel etkilerini değerlendiriyor. Teklifin içeriğini daha iyi anlamak için öncelikle teklifin hangi siyasi ortamın ürünü olduğu, hangi siyasi güçler koalisyonu tarafından gündeme getirildiği üzerinde durmak gerekir.</p>
<p>Türkiye siyaseti 2002 sonrasında kapsamlı değişimler yaşadı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana belirleyici bir konumda bulunan askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin temsil ettiği güçler koalisyonunun 1950’lerle başlayan güç kaybı doruk noktasına ulaştı. İktidar konfigürasyonundan dışlanmış geleneksel çevre unsurlarını temsil eden siyasi irade daha önce hiç olmadığı kadar söz sahibi olabildi. Hem devlet ideolojisi hem de devlet mekanizmasındaki kritik pozisyonları ellerinde tutanlar önemli ölçüde değiştiler. Güç kaybeden eski elit yeni durumunu kabullenmekte zorlandı, eskiye dönüş için her türlü ittifaka girmekten, her türlü aracı kullanmaktan kaçınmadı. Küçümsedikleri toplumsal kesimlerin, çevre güçlerinin kendileriyle eşit konuma gelmeleri ihtimalini sindirebilmek kolay değildi. Bu kesimler meşru muhalefet sınırlarını zorlayarak demokratik rejimin meşruiyet erozyonuna katkıda bulundular. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fethullah Gülen suç örgütlenmesinin sürüklediği, AK Parti hükümetinin politikalarından memnun olmayanlarla fırsatçı diğer bazı askerlerin de desteklediği 15 Temmuz 2016 darbe girişimi de bu hazımsızlığın ürettiği meşruiyet erozyonu üzerinde yükseldi.</p>
<p>Demokratik rejim sayesinde güçlenen yeni elitler de konumlarından hiçbir zaman emin olamadılar, ayrıca elde ettikleri gücü hazmetmekte de zorlandılar. Yeni koalisyon, demokrasinin ölçülü ve sınırlı bir iktidar kullanımı olduğu düşüncesine yabancı değil. Ancak diğer taraftan liberal boyutu son derece silik kalan, farklılıkları hazmetmekte zorlanan, homojen bir toplum idealini kamu gücünü de kullanarak hayata geçirmeyi amaçlayan, hukuki sınırlamalardan hazzetmeyen bir otoriter popülist eğilimler içeren “çoğunlukçu” demokrasi anlayışı da söz konusu. Her iki blokta da bir diğerinin varlığını kabul etmeyen maksimalistlerin varlığı dikkat çekici. Kısacası eski rejimin yazılı olmayan kuralları artık geçerli değil. Ancak bunların yerine ne konulacağı konusunda da bir anlaşma yok. Bir belirsizlik dönemi içindeyiz. Oyunun yeni kurallarının ne olacağı konusunda mücadele devam ediyor. Gündemde bulunan ADT, yeni elitin Türkiye vizyonunu yansıttığı gibi, bugüne kadar yapılmış olan en kapsamlı değişiklik önerisi hüviyetinde.</p>
<p>15 Temmuz darbe girişiminin bastırılması ile birlikte, AK Parti yükselmiş görünen toplumsal desteğinin de verdiği güçle ADT’ni gündeme getirdi. Buna göre, var olan parlamenter hükümet sistemi 15 Temmuz ve benzeri darbe girişimlerine karşı tedbir almayı zorlaştırıyordu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Ayrıca seçimle gelen Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yetki çatışmalarının çıkmasını da önleyemiyordu. “Kardeşi kardeşe düşüren” sistem “sürekli anayasal kriz”ler üretmeye müsaitti.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Dahası, var olan sistem her zaman güçlü bir hükümet kurulmasını da sağlayamıyor, ülkeyi vesayetçi güçlerin kolayca at oynatmasına fırsat veren koalisyon hükümetlerine mahkum edebiliyordu. 7 Haziran 2015 Seçimlerinde % 41 oy alan AK Partinin hükümeti kuracak milletvekili çıkaramaması bu durumun en son örneklerinden biriydi.</p>
<p>Esasen AK Parti en azından 2011 yılından bu yana başkanlık sisteminden yana olduğunu belirtiyordu. Cumhuriyet Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı hiçbir zaman “sembolik” bir makam olmadı. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde başbakanlar ikinci plandaydı. 1950 sonrasında, Başbakan Adnan Menderes’in öne çıkması Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın sembolik bir figür olarak kalması anlamına gelmedi. Kritik karar anlarında Bayar son derece etkili olabildi. 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhurbaşkanlığı “devlet”i temsil eden en yüksek makam hüviyetindeydi. Asli görevi de “devlet”in belirlediği kırmızı çizgilerin “hükümet”ler tarafından aşılmamasını sağlamaktı. Bürokrasiden gelen Cumhurbaşkanları tam da bu işleve uygun davrandılar. Bu dönemde başbakanlık yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı seçilen politikadan gelen siyasetçiler ise, güçlü ve tek başlı yürütme organının bürokrasiye karşı güçlü bir silah olacağını belirterek başkanlık taleplerini dile getirdiler. 2007 yılında parlamenter sisteme dayalı bir anayasa taslağı hazırlatan AK Parti de, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi hükmü kabul edildikten sonra başkanlık arzusunu dile getirmeye başladı. Daha önce parlamenter sistemin korunmasından yana olduğunu söyleyen Milliyetçi Hareket Partisi de, öneriye destek verdi.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Hülasa, ADT 2002’den bu yana Türkiye siyasetinde etkin olan muhafazakar “çevre” güçlerinin siyasi anlayışını yansıtan bir metin olsa da, çevreye daha yakın olduğu halde, eski merkez güçleri ile de etnik Türklük ve devletin bekası vurgusu ile yakınlık kurabilen MHP’nin beraberce kotardıkları bir metin hüviyetinde.</p>
<p>İster parlamenter sistem isterse başkanlık sistemi olsun hükümet sistemlerinin fiilen nasıl işleyeceği, önemli ölçüde siyasi parti sisteminin yapısına, özellikle de partilerin disiplinli olup olmadığına bağlı olarak değişecektir. Siyasi parti sistemini etkileyen önemli değişkenlerin başında ise seçim sistemi gelir. Dolayısıyla aynı hükümet sistemi sadece seçim sistemi değiştirildiğinde bile farklı biçimlerde işlemeye başlayabilecektir. Aşağıdaki değerlendirme siyasi parti sistemi ile siyasi parti yapılanmalarını dönüştürebilecek düzenlemelerde (özellikle de Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda) bir değişiklik yapılmayacağı varsayımı üzerine kuruludur.</p>
<p>ADT Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Son derece geniş yetkilerle donatılmış bir Cumhurbaşkanlığı öngörülüyor.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Taslağın temel çıkış noktası yürütme organını güçlendirmek. Seçilmiş otoritelerin iktidarlarını kötüye kullanma ihtimallerine karşı bu güne kadar bulunmuş en önemli araçlardan biri olan kuvvetler ayrılığı ilkesi ikinci plana itilmiş. Seçilmiş otoritenin sadece seçimlerde hesap vermesinin yeterli olabileceği, seçimler arası dönemde olması gereken denge ve kontrol mekanizmalarına ihtiyaç duyulmayacağı varsayılmış.</p>
<p>Taslağa göre Cumhurbaşkanı, bugünkü sistemimizde çift-başlı yürütme organını oluşturan Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’nun yetkisinde olan tüm işlemlerin tamamını tek başına yapabildiği gibi, bazı konularda daha geniş yetkilerle de donatılmış durumda. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların yanında “üst düzey kamu yöneticileri”ni de tek başına atama ve görevlerine son verme yetkisine sahip. Burada TBMM’nin hiç bir rolü yok.</p>
<p>Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabiliyor (m.8).<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Keza, “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir” denilmiş (m.8). CBK, halihazırdaki sistemde var olan “Kanun Hükmünde Kararnameler”e (KHK) benzetilebilir. Fakat, şu andaki sistemde TBMM’nin yetki kanunu ile Bakanlar Kurulu’na KHK çıkarma izni vermesi gerekirken, CBK için böyle bir izne gerek yok. CBK’nın yürütme organına asli düzenleme yetkisi verdiği, bunun da “yasama yetkisinin devredilemezliği ilkesi” ile çeliştiği görüşü ciddiye alınmalı.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p>CBK’nın hangi konularda çıkarılabileceği sorusunun problem yaratabileceğini taslağı hazırlayanlar da düşünmüşler ki, alanı daha da netleştirmek için düzenlemeler getirmişler. Anayasanın İkinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler ile Anayasa’da kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda ve kanunda açıkça düzenlenen konularda CBK çıkarılamayacağı belirtilmiş. CBK, kanun hükümleri ile çeliştiğinde kanunun uygulanacağı da dile getiriliyor. Ve nihayet, TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması halinde CBK’nın hükümsüz hale geleceği de belirtilmiş. Ayrıca CBK’lara karşı anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne de gidilebiliyor. Bütün bu kısıtlara rağmen hangi alanlarda CBK çıkarılabileceğine ilişkin hükümlerin net olmaması sebebiyle CBK uygulamalarının büyük tartışmalar yaratacağını söylemek kehanet olmaz.</p>
<p>Cumhurbaşkanı, süresi altı ayı geçmemek üzere tek başına olağanüstü hal ilanı kararı da verebilecek (m.12).<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bu karar Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra aynı gün TBMM’nin onayına sunulacak. TBMM olağanüstü halin süresini uzatma, kısaltma ya da kaldırma yetkisine sahip. Sıkıyönetim ilanını gerektiren haller de olağanüstü hal kapsamına alınmış, bir olağanüstü yönetim usulü olarak sıkıyönetim ise kaldırılmış. Cumhurbaşkanı “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” olağan dönem CBK’larının sınırlamalarına tabii olmayan olağanüstü hal CBK’sı da çıkarabilecek. Olağanüstü hal CBK’larının nasıl denetleneceğine dair ADT’nin getirdiği olumlu bir hüküm de var. Bu kararnamelerin üç ay içerisinde TBMM tarafından görüşülüp karara bağlanmaz ise, kendiliğinden yürürlükten kalkacağı belirtilmiş (m.12).<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Halihazırdaki uygulamada, olağanüstü hal KHK’larının “TBMM’de onaylanmasına ilişkin süre ve usul içtüzükte belirlenir diyor.” Fiili uygulama bunların bir kısmının görüşülmemesi ya da geciktirilerek görüşülmesi yönünde. Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu’na (DDK) her türlü inceleme ve araştırma yapma yetkisi zaten verilmişti. Yeni taslak, Silahlı Kuvvetleri de DDK denetlemesi kapsamına alırken, DDK’ya “idari soruşturma” yetkisi de veriyor (m.13/Ç)</p>
<p>ADT Cumhurbaşkanına parlamento seçimlerini yenileme yetkisi de tanımış. Bu yetki bugünkü sistemde ancak belli istisnai koşullarda kullanılabiliyor. Lijphard, muhtemel kilitlenmeleri aşmak için ABD’de 1987 yılında hazırlanmış bir raporda buna benzer bir hükmün getirilmesinin önerildiğini belirtir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Bu hükmün kötüye kullanılmasını önlemek için TBMM seçimlerinin yenilenmesi kararı aldığında Cumhurbaşkanı seçiminin de yenileneceği öngörülmüş (m.11). TBMM’nin de kendisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesine üye tamsayısının beşte üçlük çoğunluğuyla karar verebileceği belirtilmiş (m.11). Beşte üçlük çoğunluk, yani 360 milletvekilinin oyu, esasen Anayasayı değiştirmek için gerekli olan çoğunluk ve bu çoğunluğun sağlanması hiç kolay değil. Karşılıklı yenileme daha ziyadesiyle Cumhurbaşkanına kendisi ile uyumlu bir parlamento çoğunluğu yaratma fırsatı vermek için gündeme gelmiş gibi duruyor. İstediği yasaları çıkar(a)mayan parlamentoya karşı Cumhurbaşkanının elinde tuttuğu güçlü bir silah hüviyetinde. Sartori eş zamanlı seçim uygulamasının, işleyen ve seçimler aracılığıyla sorumlu tutulabilen bir hükümete öncelik veriliyorsa tercih edilmesi gerektiğini savunmuştu.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Teklif de bunu yapıyor. Literatürde -reaktif güç<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>&#8211; de denilen Cumhurbaşkanının yasaları veto etme yetkisi güçlendirilmiş. Veto edilen bir yasanın tekrar kabul edilebilmesi için 301 milletvekiline tekabül eden üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekiyor.</p>
<p>Cumhurbaşkanının “suç işlediği iddiasıyla” soruşturulabilmesi, gerçekleşmesi kolay olmayan şartlara bağlanmış. Soruşturma önergesi verilebilmesi için üye tamsayısının salt çoğunluğu (301 milletvekili), soruşturma açılması için beşte üçünün (360 milletvekili) onay vermesi ve Yüce Divana sevk için de üçte ikisinin (400 milletvekili) onayı gerekiyor. Halihazırdaki sistemde karşı-imza kuralı gereğince görevi ile ilgili suçlarından dolayı sorumlu tutulamayan Cumhurbaşkanı, sadece “vatana ihanet” suçu ile üye tamsayısının üçte birinin (184 milletvekili) teklifi ve dörtte üçünün (413 milletvekili) alacağı karar ile Yüce Divan’da yargılanabiliyor (1982 Anayasası, m. 103/5).</p>
<p>Üstelik Cumhurbaşkanı yardımcıları ve Cumhurbaşkanının atadığı bakanlarla eski Cumhurbaşkanlarının da aynı usullerle cezai kovuşturmaya tabi tutulabilecekleri hükmü getirilmiş. Halihazırdaki sistemde yürütmenin diğer kanadını oluşturan Başbakan ve Bakanlar hakkında Meclis Soruşturması açmak için üye tamsayısının onda birinin (55 milletvekili) önerisi yeterliydi. Ayrıca Yüce Divana sevk için de üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu (276 milletvekili) gerekiyordu (1982 Anayasası, m.100). Bakanlar hakkında genel görüşme, yazılı soru ve meclis araştırması isteyebilme yetkisi korunurken, sözlü soru da kaldırılmış. Sistemin doğası gereği gensoru da kaldırıldığından, yasama organının elinde yürütmeyi dengelemek için beşte üç çoğunluk kararı gerektiren seçimlerin yenilenmesi dışında bir yol kalmamış oluyor.</p>
<p>Bütün bunlara ek olarak, Cumhurbaşkanının varsa partisi ile ilişiğinin kesileceği hükmü de kaldırılıyor. Böylece partisi üzerindeki muhtemel kontrolü aracılığıyla, siyasi bir figür olma ihtimali son derece yüksek olan Cumhurbaşkanının TBMM üyelerini yönlendirmesine de yasal çerçeve hazırlanmış oluyor. Cumhurbaşkanı ile uyumlu bir parlamento çoğunluğunu sağlamak için Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle TBMM seçimlerinin aynı gün yapılacağı belirtilmiş. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ikinci tura kalırsa ikisi arasında 15 günlük bir fark doğacak ki bu çok da önemli olmayabilir. Seçmenin oy verdiği Cumhurbaşkanının ait olduğu partiyi TBMM’de desteklememesi gibi bir ihtimal var olsa da, bu hükmün Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasını artırma ihtimali çok daha yüksek gibi görünüyor. TBMM’nin belli bir oranının iki yılda bir yenilenmesi gibi, seçmen nezdindeki siyasal değişmeleri sisteme yansıtabilecek hükümler yok.</p>
<p>ADT’de yargıya ilişkin yeni düzenlemelerin en olumlu yönü Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemelerinin kaldırılmış olması (m.13). Bunun dışında yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirebilecek yeni bir öneri yok. Tersine var olandan geriye gidiş olduğu söylenebilir. Yeni düzenlemeye göre, hakim ve savcıların atama, tayin, terfi, nakil ve denetim gibi özlük işlerine bakan Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) onüç üyeden oluşacak. Kurulun başkanı Adalet Bakanı, Bakanlık Müsteşarı da kurul üyesi. Cumhurbaşkanı, kurulun doğal üyesi sayılan kendisi tarafından atanan Adalet Bakanı ve onun atadığı müsteşara ek olarak, dört üyeyi adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından seçecek. Kalan yedi üyenin üçü Yargıtay, biri Danıştay, üçü ise TBMM tarafından nitelikli çoğunluk ile seçilecek (m.14). 2010 Anayasa değişiklikliği reformu çerçevesinde getirilmiş olan hakim ve savcıların kendi aralarında HSYK’ya üye seçmeleri usulü ise kaldırılıyor.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Yürütme organının HSYK üzerindeki etkisini azaltan Cumhurbaşkanının partisinin TBMM’de çoğunluğa sahip olması halinde HSK’ya yapılacak atamalarda Cumhurbaşkanının hakimiyetinin çok yüksek olacağını söylemek kehanet sayılmaz. Anayasa Mahkemesi’ne üye atanmasında ise değişiklik yok. Mahkemeye üye gönderen Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin kaldırılması ile üye sayısı onyediden onbeşe indiriliyor. Oniki üyeyi Cumhurbaşkanı halihazırda olduğu gibi gerekli şartları taşıyanlar arasından seçecek. Hakim ve savcıların kendilerini evrensel hukuk kurallarını gerekirse devlete de karşı savunacak kişiler olarak görmek yerine devleti kontrol eden muktedirlerin isteğine göre hareket etme eğilimi içinde oldukları bir siyasi gelenekte, HSK’da yürütmenin bu kadar ağırlığa sahip olmasının sakıncaları da çok büyük. Yargıçların kim tarafından seçildiği elbette ne tür kararlar vereceklerini belirleyen tek kriter değildir. Fakat en önemli ölçütlerden biri olduğu açıktır.</p>
<p>Beş yıllığına seçilen Cumhurbaşkanının iki dönem aday olabileceği belirtilmiş ancak üçüncü dönem de mümkün. Cumhurbaşkanı’nın “ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir” (m.11) hükmü getirilmiş. Parti Başkanı olması marifetiyle parlamentoda 360 milletvekilini ikna edebilecek bir Cumhurbaşkanı, ikinci döneminin sonuna gelmeden TBMM’ye seçimleri yenileme kararı aldırabilir ve üçüncü defa aday olabilir.</p>
<p>Getirilmeye çalışılan sistemde Cumhurbaşkanına tanınan yetkilerin, sembolik bir Cumhurbaşkanının sembolik yetkilere sahip olduğu çoğunlukçu bir seçim sistemi ile disiplinli partilerden oluşan bir parlamenter sistemde % 45-50 civarında oy alabilen bir parti başkanına (yani Başbakana) tanınmış yetkilerden daha fazla olmadığı iddia edilebilir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Disiplinli siyasal partilerin ortaya çıkışı ile birlikte yasama ve yürütme arasında teorik olarak var olduğu varsayılan kuvvetler ayrılığı, fiilen yasamanın neredeyse tamamen yürütme ile kaynaştığı bir sisteme dönüşmüştür. Bu iddiada gerçeklik payı olmakla birlikte, 1982 Anayasası’nda Başbakan’ın gücünün <em>hukuki</em> olmaktan ziyade <em>fiili</em> olduğunun altı çizilmelidir. Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan oluşan kollektif bir karar organıdır. Kollektif sorumluluk ilkesi gereğince Bakanlar Kurulu hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumludur. Başbakan Bakanların idare hukuku anlamında “hiyerarşik amiri” değildir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Hukuken eşitler arasında birincidir. Anayasada bakanların başbakana karşı sorumlu oldukları belirtilmişse de (1982 Anayasası, m.112/2) Başbakan tarafından istifası istenen bir Bakan direnirse, Başbakanın önerisi üzerine ancak Cumhurbaşkanınca görevine son verilebilir (1982 Anayasası, m.109). Önerilen sistemde ise, Bakanlar Cumhurbaşkanına yardım eden görevliler hüviyetindedir ve Cumhurbaşkanı bakanları istediği anda görevden alabilir. Başkanlık sistemlerinde bakanların fiili konumu parlamenter sistemdeki ortak kollektif sorumluluğa sahip Bakanlar Kurulu’ndan çok daha zayıftır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Hukuki güç ile fiili güç arasındaki ayrım önemlidir zira fiili gücü kullananlar bu durumun geçici dengelere dayalı olduğunu düşünebilecekler ve bu sebeple daha dikkatli olma gereğini hissedebileceklerdir. Hukuki temele sahip güç yoğunlaşmasında ise böyle bir durumun gerçekleşme ihtimali daha düşüktür; tersine bu durumun güç yoğunlaşmasını daha da teşvik etme ihtimali yüksektir. Ayrıca, güçlü bir Başbakana sahip olsa bile, parlamentonun güvensizlik oyu vererek hükümeti düşürme ve denetim yetkisi vardır. Güçlü görünen hükümetlerin kısa bir süre sonra güvensizlik oyu ile düşürüldükleri de bir vakıadır. Esasen, değişen siyasi dengelere uygun olarak hükümetlerin de değişmesine yol açabilecek esnekliği gösterebilmek parlamenter sistemlerin en önemli avantajlarından biridir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Önerilen sistemde ise, hukuken parlamentonun Cumhurbaşkanına karşı en tesirli olabilecek yetkisi, nitelikli çoğunlukla seçimlerin yenilenmesini isteyebilmekten ibarettir ki bu halde parlamento kendisi de seçimlere gitmek zorundadır.</p>
<p>ADT’de halihazırdaki sistemde var olan “Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işlemlere karşı yargı yoluna başvurulamayacağı” hükmünün (m.125/2) kaldırılması (m.16) taslağın hukuk devletini güçlendirme potansiyeline sahip az sayıda hükümlerinden biri. Bu beklentinin gerçekçi olup olmadığı yargı organlarının hükmü nasıl yorumlayacaklarına bağlı olarak ilerleyen dönemlerde ortaya çıkacak.</p>
<p><strong>Milli İrade &amp; Bürokratik Vesayet </strong></p>
<p>Her anayasa onu yapan ya da değiştiren siyasal iradenin o toplumun sorunlarına koyduğu teşhislerden ve arzu edilen iyi toplum anlayışından izler taşır. Köklü bir hükümet sistemi değişikliği öneren bu ADT de aynı biçimde analiz edilmeli. ADT ile getirilmeye çalışılan Cumhurbaşkanlığı sisteminin arka planında yatan siyasal anlayış, milli iradeyi hakim kılma adına seçimle gelenlerin siyasal sistem içindeki gücünü olabildiğince artırma üzerine kuruludur. Değişiklik teklifinin genel gerekçesinde 1961 ve 1982 Anayasalarının “millete, milli iradeye ve seçimle oluşan iktidara güvensizlik üzerine bina edildiği” belirtilmiştir. Böylece, “millet iradesine ve iktidara ortak olmak isteyen,” “vesayet güçleri,” ya da “vesayetçi zihniyete sahip elitler,” “seçimle oluşan iktidarı bölmek ve zayıflatmak düşüncesiyle hareket etmişlerdir.”</p>
<p>Türkiye demokrasisinin sorunlarını bürokratik vesayetçi zihniyete indirgemiş gibi görünen bu anlayış, geleneksel muhafazakar sağ siyaset geleneğinde özellikle popüler düzeyde etkili olan bir Türkiye okumasına dayanır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Buna göre son iki yüzyıldır devlet gücünü uluslararası güçlerin de yardımıyla ele geçiren bürokratik elitler tarafından uygulanan, dini geleneksel değerlerin gelişmemizin önündeki asli engel olduğunu düşünen yanlış batılılaşma ya da laiklik politikaları sorunlarımızın ana kaynağıdır. Çoğunluğu oluşturan dini geleneksel değerlerine bağlı halk, kendi kültürüne yabancılaşmış, ondan nefret eden azınlıktaki elit tarafından dışlanmış ve devlet marifetiyle baskı altında tutulmuştur. 1950 ile birlikte söz hakkına yeniden kavuşan çoğunluk, darbelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Darbe yapıl(a)madığında da, bürokratik oligarşi 1961 Anayasası ile elde ettiği, 1982 Anayasasıyla da da pekiştirdiği devlet içindeki konumu vasıtasıyla seçilmişler için kırmızı çizgiler yaratmış, parlamenter sistemin çeşitli zaaf ve eksikliklerini çok iyi kullanarak seçmen iradesinin devlet mekanizmasında etkili olmasını önlemeye çalışmış, bunda da çoğu zaman başarılı olmuştur.</p>
<p>Bürokratik elit ve onun felsefesi ne kadar zayıflatılırsa, Türkiye’nin kalkınması ve gelişmesi de o kadar kolay olur. Devlet ile milletin barışması ve bütünleşmesi kolaylaşır. 2002 yılından bu yana büyük mesafeler alınmıştır ancak bu yeterli değildir. ADT, bu hedef doğrultusunda atılmış en büyük adımlardan biridir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Önerilen değişikliklerle birlikte bu büyük dönüşüm pekiştirilecek ve taçlandırılacaktır. Halk tarafından seçilen güçlü Cumhurbaşkanı ile bürokrasinin at oynatabilmesini kolaylaştıran zayıf hükümetlerin önü kapanmış olacaktır, karşılıklı fesih yetkisi ile tıkanmaların da önü kapatılacak, nihai hakem olan seçmenlere başvurulabilecektir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Bu sistemde denge denetleme mekanizmalarının yetersiz olduğunu söylemek doğru değildir. Zaten, milletin temsilcilerinin yönettiği bir devlet yanlış yaparsa millet bunu sandıkta cezalandıracaktır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Diğer denge ve kontrol mekanizmaları Türkiye koşullarında bürokratik elitlerin hükümeti zayıflatma çabalarına katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı “….demek istiyorlar ki öyle bir sistem kuralım ki, Cumhurbaşkanı bir partiden meclis çoğunluğu başka bir partiden olsun. Bu hukuk mühendisliği ve <em>halkın iradesini bastırmak</em> değil midir?” derken bu görüşü ifade etmektedir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a></p>
<p>Bu düşüncenin arka planında devletin değil devleti yöneten insanların yanlış yapacağı, sorunun devlet mekanizmasında değil, devletin yanlış ellerde bulunmasında olduğuna dair ön kabullerin olduğu söylenebilir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a> Seçimlerin çoğunluğu oluşturduğuna inanılan dindar muhafazakar çevreden gelen adayların zaferi ile sonuçlanacağına dair beklenti de, Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırılması düşüncesini ikinci plana itmiş gibidir. İktidarın doğası gereği genişleme ve bozulma temayülünde olduğu ya da anayasaların amacının hak ve hürriyetleri devlete karşı korumak olduğu fikirlerine fazlaca prim verilmemektedir. Bu sistemle devlet doğru ellere geçeceği için denge denetleme mekanizmalarını öne çıkarma ihtiyacı da kalmamıştır.</p>
<p>Şüphesizdir ki, kendilerini devletin sahibi olarak gören askeri sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin modernleşme adına seçimle gelenlerin otoritesini kabul etmemekte direnmeleri Türk demokrasisinin en önemli problemi olmuştur. Seçimle gelenin nihai kararları alması ve yine seçimle gitmesi demokratik bir rejimin olmazsa olmazıdır. Ancak bu tek problem değildir. Seçimle gelenlerin, iktidarlarını belli usullere uygun olarak ölçülü ve sınırlı bir biçimde kullanmaları gerekir, şeffaflığı sağlamaya yönelik yatay hesap verme kanalları işlemeli, muhalif olanların temel hak ve hürriyetleri korunaklı olmalıdır. 2017 Türkiyesinde askeri sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı bir ölçüde azalmıştır fakat şeffaflık ve insan haklarının sağlanması konusunda yapılması gerekenler olduğu da çok açıktır.</p>
<p>Ayrıca yukarıdaki Türkiye okuması her şeyden önce homojen, değişmez, idealize edilmiş bir “millet” varsayımı ile Türkiye toplumundaki etnik, dini, sınıfsal ve kültürel çeşitliliği ve farklılıkları görmezden gelmektedir. Keza son derece karmaşık ve tek bir değişken ile anlamlandırılamayacak tarihsel, siyasal ve ekonomik süreçleri, değişmez bir öze sahip kötü bürokrasi ile iyi, doğru ve güzelin kaynağı hakiki “millet”e tuzak kuran iç ve dış güçlerin varlığına indirgemek kabul edilemez.</p>
<p>Hülasa ADT’yi ortaya çıkaran siyasi irade, liberal demokratik sistemlerde siyasal iktidarın kabul etmek durumunda kaldığı, liberal demokrasiyi liberal demokrasi yapan evrensel kabul edilen sınırlamaları “bürokratik vesayetçilik” olarak anlamakta ve seçimler dışındaki denetim, denge ve kontrol mekanizmalarını en aza indirmeye çalışmaktadır. Şüphesizdir ki, demokrasilerde nihai kararları çoğunluğun temsilcileri alır, fakat çoğunluğun müdahale edemeyeceği alanlar ve azınlıkların temel hak ve hürriyetlerini koruyan sınırlamalar da söz konusudur. Çoğunluğun nereye kadar müdahale edebileceği, yani sınırlar konusundaki tartışmalar devam etse bile, kabul edilen evrensel standartlardan söz etmek yanlış olmaz. ADT, kabul edilmiş evrensel sınırları zorlayan bir “çoğunlukçu demokrasi”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> tahayyülünü hayata geçirmeyi öngörmektedir.</p>
<p><strong>ADT ihtiyaca cevap verebilir mi ?</strong></p>
<p>Yapılmaya çalışılan değişiklik sadece hükümet sistemi ile ilgili. Yıllardır dile getirilen Türkiye’nin toplumsal çoğulculuğunu daha fazla yansıtacak, daha az merkeziyetçi, temel hak ve hürriyetleri daha fazla garanti altına alacak bir anayasa talebini karşılamaktan çok uzak. Örneğin anayasada etnik boyutu ile öne çıkan “Türklük” kavramlaştırması yerine etnik kimliklere referans vermemeye çalışan daha kapsayıcı daha liberal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vurgusu yok. Merkezin yerel yönetimler üzerindeki denetimini hafifletilmesine dair herhangi bir öneri bulabilmek de mümkün değil.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Keza Aleviler ve laik Cumhuriyetçilerin yıllardır dile getirdiği din kültürü derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılması gibi anayasal taleplerin hiç değilse bir kısmını karşılamaya yönelik en ufak bir adım da söz konusu değil.</p>
<p>Doğrudur, Anayasalar tüm toplumsal kesimlere eşit temsil imkanı neticesinde ortaya çıkan idealize edilmiş toplum sözleşmeleri değillerdir. Siyasal gücü elinde tutanların damgasını taşırlar. Fakat bazen, anayasayı yapan ya da değiştiren çoğunluk, azınlıkta kalanların siyasal sisteme entegrasyonunu kolaylaştıracak ya da muhalefetlerini azaltabilecek hükümler koymanın kendilerinin uzun dönemli çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğini düşünüp daha kapsayıcı bir metin hazırlama yoluna gidebilirler. Bu yapıldığında anayasanın diğer gruplar tarafından da benimsenmesi ya da hiç değilse daha az tepki çeken bir metin haline gelerek benimsenmesi ihtimali artacaktır. Olabildiğince geniş toplum kesimleri tarafından benimsenmiş başarılı anayasaların ardındaki basit ve fakat hayata geçirilmesi kolay olmayan formül budur. Kürtler ya da Alevilerin taleplerinin tamamının ya da çoğunun kabul edilmesini beklemek gerçekçi değilse de bu kesimlerin siyasal sisteme yönelik bağlılıklık ve sadakatlerini artırmaya yönelik adımlar atılmasının ne kadar önemli olduğu taslağı yapanlar tarafından göz ardı edilmiştir.</p>
<p><strong>ADT ile önerilen sistemin önce hükümet istikrarsızlığına son vereceği daha sonra da demokratik istikrarı güçlendireceği beklentisi ne ölçüde gerçekçi? </strong></p>
<p>Seçim Kanunu ile Siyasal Partiler Kanunu’nda bir değişiklik yapılmadığı takdirde ADT ile getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sisteminde hükümet kuramama sorunu olmayacak. Her halükarda %50 ve üzerinde oy alacak olan ve çok muhtemeldir ki parti başkanı da olacak olan bir Cumhurbaşkanı hükümeti kuracak. Başkanlık sistemlerinin en büyük avantajı olan kimin iktidara gelmesi için oy verildiğinin net bir biçimde bilinmesi sağlanıyor.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> Parti Başkanı olması vesilesiyle de TBMM’yi etkilemek ve hatta kontrol gücüne de sahip olacağı için yasa çıkarmak da kolay olacak. Bürokrasiye atamalar ve görevden almalar da, halihazırdaki sisteme göre çok daha kolaylaşmış olacak. Hükümeti düşürmenin tek yolu, TBMM’nin kendi seçimlerini de yenilemesi olduğu için bu yola sıklıkla başvurul(a)mayacağını söylemek de mümkün. İdare edebilen, hızlı kararlar alabilen ve aldığı kararları uygulatabilen, bürokrasiye söz geçirebilen bir hükümetin varlığı hem siyasal düzenin hem de demokratik rejimin temeli. Ayrıca Türkiye’de zayıf hükümetler söz konusu olduğunda bürokrasi içindeki hakim güç siyasi iradeye meydan okuyor, bunu yapmasa bile bürokrasiden iş çıkarmak mümkün olmuyor. Taslak bu açıdan son derece hayati bir konuya çözüm getirme potansiyeline sahip.</p>
<p>Öte yandan hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına da gelmeyecektir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> Hükümet istikrarı daha çok iktidarda kalma süresini ifade eder. Etkili ve etkin olamayan bir hükümet de hiç bir sorunu çözmeden uzun süre iktidarda kalabilir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Demokratik istikrara hizmet eden hükümetler hem etkili hem de meşruiyet temeli yüksek hükümetlerdir. Yürütmenin kalbi durumundaki Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının sakıncaları demokratik istikrarı zorlaştırır. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu organın yetkilerini kötüye kullanması ihtimaline karşı, bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek kadar denge ve denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir. ADT ile getirilmeye çalışılan sistem bu açıdan sorunludur.</p>
<p>Bir kere kazananın çok şeyi kontrol etme imkanına sahip olduğu bir sistemde insanlar kazanmak ya da kaybetmemek için yasallığı tartışmalı yollara başvurabilirler. Seçim sonrasında da kaybedenlerin kendilerini güvende hissedecekleri ya da gelecek seçimlerde kazanma fırsatının olabileceğini düşünmeleri sistem dışı arayışlara yönelmemeleri açısından son derece önemli. Özellikle Türkiye gibi darbe geleneği olan ülkelerde. Yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören teklif bu riski en aza indirecek önerileri içermiyor. Esasen ADT’ni gündeme getiren siyasi irade, Türkiye’de seçmen çoğunluğunun muhafazakar sağ geleneksel adaylara oy vereceğini, CHP çizgisinin 30-40 barajını aşamayacağını varsaymış gibi görünüyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanının dindar geleneksel çevrelerden gelen biri olacağına dair bir beklenti söz konusu. Uzun dönemde bu hesabın tutacağını kimse garanti edemez. Partilerden ziyade Cumhurbaşkanlığına aday olan kişinin kimliğinin öne çıkacağı bir sürece girilecek. Bu, parti kimliğinin bir ölçüde ikinci plana düşmesi ile sonuçlanacaktır. Ayrıca ilk turda çoğunluğun sağlanmaması halinde ikinci tur partiler arasında değişik ittifaklara sahne olabilir. Tarih, belli bir andaki güç dengelerinin değişmeden devam edeceği varsayımıyla yapılan düzenlemelerin niyet edilenin tam tersi sonuçlar verebildiğinin örnekleri ile dolu. Bu nedenle iyi anayasalar, siyasi hasımların iktidara geldiklerinde bile vereceği zararı sınırlandırabilen “en tahammül edilebilir” anayasalar olmalıdır. ADT’yi gündeme getiren siyasi iradenin böyle bir ihtimali hiç düşünmediği görülüyor.</p>
<p>Anayasalar, seçimle gelseler bile yürütme organının hatalı davranışlarının bireylere ve ülkeye verebileceği zararın en aza indirilmesini amaçlarlar. Liberal anayasacılık serbest ve adil seçimlerle gelen kadroların yanlış yapmayacakları varsayımına dayalı değildir. Tam tersine yapılabilecek yanlışların verebileceği zararı en aza indirmeyi amaçlar. James Madison’un 1788’de söylediği gibi “Eğer insanlar melek olsalardı hükümete gerek duyulmazdı. Eğer melekler insanları yönetselerdi, hükümeti sınırlandırmayı amaçlayan kontrol mekanizmalarına da gerek kalmazdı.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> Liberal demokrasilerde sadece seçimler yoluyla gerçekleşebilecek “dikey hesap verirlik” mekanizmalarının varlığı, seçilenlerin keyfi iktidarlarının önlenmesi ve birey haklarının güvence altına alınması için yeterli olmaz. “Yatay hesapverirlik”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> mekanizmalarının da güçlendirilmesi gerekir.</p>
<p>Cumhurbaşkanına, denetim ve denge mekanizmalarını ihmal ederek bu kadar güç vermek, gücün kötüye kullanılması ve yozlaşmaya kapı açmak anlamına geliyor. Hep iyi insanlar seçilecek beklentisiyle sistem inşa edilmemeli. Sıradan ya da vasat altı kimseler bu makamı işgal ettiklerinde çok büyük bir risk alınmış olacaktır. Denge ve denetleme mekanizmalarını zayıflatan taslak, Cumhurbaşkanlarının güçlerini kötüye kullanmaları halinde sadece gösterilebilecek toplumsal tepkinin yeterli olabileceğini varsaymış gibi görünüyor.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Türkiye’nin demokratik potansiyelini, Türk vatandaşlarının -son örneğini 15 Temmuz’da gördüğümüz- demokratik bilinç ve sağduyusunu küçümsememeli. “Bürokratik vesayet” odaklarına tepki gösteren Türk insanının, kendi seçtiklerinin güçlerini kötüye kullanma eğilimlerine karşı tepki göster(e)meyeceğini düşünmek doğru değildir. Fakat sadece buna da bel bağlamamak gerekir. En iyi hükümet sistemi, vatandaşların sokağa çıkmalarına gerek kalmadan kendi seçtikleri yöneticiler üzerinde baskı kurabildikleri bir sistemdir.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşmasının, Türkiye siyasetinde köklü bir geçmişi olan yiğit, bilgili, güvenilir bir kişinin ülkeyi kurtaracağı beklentisine dayalı siyaset anlayışını besleme riski de çok yüksek. Siyasal sorunların bilgili ve dürüst insanlar başa geldiğinde çözülebileceğine dair inancın basitliği bir yana, tek adamlık ile demokrasinin gerektirdiği kurumları inşa etme ve kurumsallaşma arasında ters orantı var. Sistemin geleceğini bir kişiye bağlamak, aslında sistemin olmadığını itiraf etmek demek. Meselelerin çözümünü sıradışı bir kişiden beklemek elini taşın altına koymamayı meşrulaştırdığı gibi, tehlike anında sorumluluktan kaçmayı da kolaylaştırıyor. Böylece demokratik vatandaşlık kültürünün oluşumunu da zorlaştırıyor. Şüphesiz ki demokratik siyasette, özellikle de hızlı değişim dönemlerinde liderler son derece önemlidir. Fakat demokrasi kötü liderler iktidara geldiğinde de yaşayabilen bir rejimdir. Sürekli iyi liderlere ihtiyaç duymak, demokrasinin yeterince kurumsallaşamadığının önemli bir göstergesidir.</p>
<p>Ayrıca güçlü Cumhurbaşkanlığının halihazırda yaygınlığından şikayet edilen, plebisiter tınılı, otoriter popülist siyaset yapma tarzını besleme potansiyeli de yüksektir. Zira yetkili devlet başkanının halk tarafından doğrudan seçildiği sistemlerde başkanın kendisini halk/millet ile özdeşleştirip, muhalifleri halk/millet iradesine karşı çıkan ve halk tarafından reddedilmiş dar çıkarların temsilcileri olarak algılama (ve dolayısıyla da bu kesimlere tahammül etmeme) ihtimali yüksektir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a></p>
<p>Türkiye’nin bu aşamada ihtiyacı olan anayasa, seçimle gelenlerin hızlı kararlar alıp, bürokrasiyi kontrol altına alacak kadar güçlü olduğu fakat Türkiye’nin etnik, mezhepsel ve kültürel çoğulculuğunu da yansıtan, sosyolojik anlamda azınlıkta kalanların temel hak ve hürriyetlerinin korunma altında olduğunu hissettikleri, kendilerinin diyemeseler bile tahammül edilebilir buldukları bir siyasal düzeni sağlama potansiyeli olan bir anayasadır. ADT birinci amacı gerçekleştirme yönünde adımlar atmıştır. Fakat ikinci amaç konusunda olumlu hiçbir şey ihtiva etmediği gibi, eski elitin korku ve kaygılarını daha da artırma potansiyeline sahiptir. Demokratik rejimlerde, muhalifleri koruyan seçmen çoğunluğunun iyi niyeti değil, temel hakları garantiye alan hukuk devleti ilkesini hayata geçirebilecek kurumların varlığıdır. Maalesef ADT’de yargının yürütme organından bağımsızlığını artırabilecek bir hüküm getirilmemektedir. Daha da zayıflatılan TBMM’deki temsilin anlamı da azalmaktadır. Yerel yönetimlerin de ne kadar zayıf ve merkeze bağımlı olduğunu düşündüğümüzde, muhalif olanları rahatlatabilecek, ‘bizler de hiç değilse burada temsil ediliyoruz’ diyebilecekleri bir kurumsal yapılanma ihtiyacının devam ettiği görülmektedir.</p>
<p>Kaldı ki, halihazırdaki hibrid parlamenter sistem, içerdiği bütün risklere rağmen bürokrasinin kontrolü açısından hiç de verimsiz olmadığını son 14 yılın tecrübesiyle göstermiştir. Cumhurbaşkanlığında güç yoğunlaşması yerine, başta Devlet Memurları Kanunu olmak üzere kanunlarda yapılacak değişikliklerle seçilmiş yürütme organları daha da güçlendirilebilirdi.</p>
<p>Ve nihayet, ADT’nin olağanüstü hal koşullarında hazırlanıp TBMM’de kabul edilmesi ve referanduma sunulması da içerikten bağımsız olarak değişikliklerin olabildiğince geniş toplum kesimlerince “meşru” olarak algılanması ihtimalini zayıflatacaktır. Köklü anayasa değişikliklerinin hangi koşullarda, nasıl yapıldığı da önemlidir. Değişiklik paketine hayır diyenlerin, temel hak ve hürriyetlerinin kullanımının daraltıldığı olağanüstü hal atmosferinde, görüşlerini ifade edemedikleri iddiası hep dile getirilecektir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> ADT, 10 Aralık 2016 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sunulmuş 26 Ocak 2017 tarihinde de TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 46 günlük sürenin köklü bir değişikliğin tartışılması ve yeni önerilerin alınması için yeterli olduğunu söylemek çok zordur. Türkiye yeni bir anayasa yapmak için uzun süreden beri tartışmaktaydı, fakat ortada somut metinler üzerinde yapılan bir tartışma olduğu söylenemezdi. Somut metin ortaya çıktığında ise süre yetersiz kalmıştır. TBMM’ye sunulan değişiklik teklifi hiç değilse daha uzun bir süre tartışmaya açılmış olsaydı, ortaya daha nitelikli bir metin çıkabilirdi. İlk metin ile son metin arasında yedek milletvekilliğinin kaldırılması dışında hiçbir dişe dokunur değişikliğin yapılmamış olması, bu metnin dışlayıcılık niteliği yüksek bir MHP/AKP metni olduğu iddialarına güç kazandırmıştır.</p>
<p><strong>Bekleyen Belirsizlik </strong></p>
<p>ADT, referandum aşamasında da kabul edildiği takdirde ne gibi sonuçlar doğurabilir? Geleceğe ilişkin öngörüler her zaman risklidir. Her sistem değişikliği önceden öngörülemeyen olumlu ya da olumsuz yeni dinamikleri tetikleme potansiyeline sahiptir. Örneğin Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin öne çıkması parti kimliklerini zayıflatıcı bir rol oynayabilir. Siyasi parti kimlikleriyle öne çıkmayan isimlerin Cumhurbaşkanlığına aday olduğunu göreceğiz. TBMM’deki arzu ettiği çoğunluğa sahip olmayan cumhurbaşkanı, destek sağlayabilmek için kendisine oy vermeyen diğer parti gruplarına yönelebilir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Sistemin pragmatik ve geçici yeni ittifaklara yol açma ihtimali, seçilenlerin siyasi becerilerine bağlı olarak değişecektir, fakat bu ihtimal hiç de az değildir. O yüzden ADT ile Türkiye’nin uçuşa geçeceğini söyleyenlerle, bunun zaten çok sorunlu olan demokrasimizin sonu olacağını söyleyenler,<a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a> anayasalara gerçekte oynadıklarından daha fazla rol atfetmekte birleşmektedirler. Anayasalar demokrasi için elverişli koşullara sahip olmayan bir toplumda demokrasiyi mümkün kılabilecek sihirli araçlar değillerdir. Keza, demokrasiyi besleyen dinamiklerin güçlü olduğu ortamlarda kötü anayasaların olumsuz etkileri bertaraf edilebilir. Anayasa (ve yasaların) nasıl yorumlanacağı siyasal güç dengelerine göre değişecektir.</p>
<p>Tüm bu çekincelere rağmen, söylemek gerekir ki yeni sistemin öngördüğü Cumhurbaşkanlığındaki güç yoğunlaşmasının demokratik rejimin istikrarına katkıda bulunması ihtimali çok düşüktür.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> Böyle bir durum, bir çok istisnai faktörün yan yana gelmesine, temel siyasal aktörlerin daha önceki davranış biçimlerini birden bire değiştirmelerine bağlı. Örneğin seçilmiş Cumhurbaşkanı anayasa ile verilmiş yetkilerinin bazılarını kullanmayabilir ya da kullandığında da yetkinin yerinde kullanıldığına dair geniş bir kitleyi ikna edebilir. Türkiye seçmeni Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy verdiği adayın partisine TBMM seçimlerinde oy vermezse, güç yoğunlaşmasının zararlarının bir kısmı hafifleyebilir. Ya da parti disiplini zayıflar ve TBMM üyeleri sınırlı denetim yetkilerini kullanırken Cumhurbaşkanının hangi partiden olduğunu göz önüne almadan karar verirler. Ya da yargı organları yasaları yorumlarken evrensel hukuk kurallarını daha fazla göz önüne alabilirler.</p>
<p>2017 Şubat ayından bakıldığında bu olasılıkların gerçekleşme ihtimali zayıf gibi görünüyor. Uzun soluklu, liberal demokrasiye katkıda bulunan anayasalar siyasal aktörlerin ölçülü, ılımlı ve sorumlu davranacakları varsayımı üzerinden hareket etmezler. Tam tersine, böyle hareket etmemelerinin normal, etmelerinin istisna olduğunu varsayarak bir yandan bu tarzda hareket etmenin maliyetini artıracak düzenlemeler getirirken, diğer yandan da kötü yöneticilerin verilebilecekleri zararları en aza indirmeye matuf mekanizmaları kurmaya çalışırlar. ADT’nin yap(a)madığı şey de budur.</p>
<p>Var olan güçlü çift başlı yürütmeye dayanan parlamenter sistemin sorunlarına işaret ederek, bu değişikliği meşrulaştırmaya çalışmak da ikna edici olmaktan uzaktır. Zira, var olan sistemin sorunlarını aşabilecek daha az riskli gibi görünen başka formüller gündeme getirilebilirdi. Cumhurbaşkanın seçimle gelmesi onun anayasal yetkilerinde bir değişiklik anlamına gelmemektedir. Siyasi partiler tarafından desteklenecek daha düşük profilli adaylar Cumhurbaşkanı seçilirlerse yürütme organı içindeki çift-başlılığın sakıncalarının en azından bir kısmı ortadan kalkabilir. Ayrıca, Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılabileceği gibi, Başbakanlığın da korunduğu yarı-başkanlık sistemi de düşünülebilirdi.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a> Çözdüğünden daha fazla sorun yaratmaya meyyal bir ADT gibi görünüyor.</p>
<p>Eğer kabul edilirse ADT’nin getirdiği yeni sistemin muhtemel sakıncalarının bir kısmı Seçim Kanunu ya da Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle azaltılabilir. Örneğin seçim barajının kaldırılması ya da düşürülmesi Cumhurbaşkanının kontrol edeceği siyasi partinin TBMM’de çoğunluğu sağlamasını güçleştirerek TBMM’nin denge ve denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini fiilen kolaylaştırabilir. Dar ya da daraltılmış bölgeli seçim sistemi kabul edilirse, milletvekilleri pozisyonlarını parti liderlerinden ziyade kendi seçmenlerine borçlu olduklarını düşünebileceklerinden siyasi parti disiplini zayıflayabilir. Keza, milletvekili adaylarının belirlenmesi sürecinde hiç değilse belli sayıda aday için önseçim zorunlu hale getirilebilir. Bu da parti disiplinini zayıflatarak TBMM’nin denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini kolaylaştırabilir. Bu ihtimallerin gerçekleşmesi halinde, Cumhurbaşkanı ile onun partisinin kontrolünde olmayan TBMM arasında bir denge kurulabilir ve sistemin muhtemel sakıncaları bir ölçüde giderilebilir. Tabii, bu durumda da güçlü TBMM Cumhurbaşkanı ile farklılaştığında sistemin kilitlenmesi ihtimali söz konusu olabilecektir. Seçime gidişin kolaylaştırılmış olması kilitlenmenin sakıncalarını azaltıyor olsa da birbirini takip eden seçimler silsilesi olasılığını gözden uzak tutmamak gerekir.</p>
<p>Hülasa, eğer kabul edilirse, yeni değişikliklerin halihazırda zaten çok sorunlu olan Türkiye demokrasisinin içinde bulunduğu durumdan çıkışına katkıda bulunma ihtimali çok düşüktür. Diğer taraftan değişikliğin kısıtlı demokrasinin de sonu olacağını söylemek de abartılıdır. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Demokrasinin kaderini belirleyen asli unsurlar sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Mehmet Uçum, “Bu anayasal değişiklikler, bir siyasi mühendislik faaliyeti değil. 15 Temmuz faşist Fetöcü darbe girişimi ve işgal hareketine karşı kurtuluş mücadelesi ve milli bir devrimle ortaya çıktı” “…bir de 15-16 Temmuz Milli Demokratik Halk Devriminin ortaya koyduğu bir ihtiyaçtır bu değişiklik” der. Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın 15 Temmuz’dan sonra “Türkiye ateş çemberine alınmışken devlet fiili durumla gidemezdi. Hukuki meşruiyeti tartışılan, Anayasa’ya uydu uymadı tartışmalarının yapıldığı bir yönetim yapısıyla karşımızdaki badireler de aşılamazdı” der. Yalçın’a göre Devlet Bahçeli pakete destek vererek “tarihi bir adım atmış, devleti hukuki yörüngeye çekmiş, milli uzlaşma ruhunu daha da canlandırarak Türkiye düşmanlarının heveslerini kursaklarında bırakmıştır.” Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar” <em>Hürriyet,</em> 31 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Yeni sistem “Başkanlık” olarak nitelendirilmiyor zira kamuoyunun bir kesiminde başkanlık sisteminin çağrışımları olumsuz. Türk tipi Cumhurbaşkanlığı ya da Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gibi kavramlar tercih ediliyor. Özellikle de uzun süre başkanlık sistemine karşı olan MHP başkanlık sistemi nitelendirmesine karşı çıkıp “Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi”ni tercih ediyor. Bkz, Semih Yalçın, “Fetö Sonrası Kulvar,” <em>Hürriyet,</em> 31 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buna literatürde Cumhurbaşkanının “pro-aktif gücü” de deniliyor. Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Retihnking the terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, <em>Presidentialism and Democracy in Latin America,</em> Cambridge University Press, Cambridge, 1997, s, 41.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Halihazırdaki sistemde, yürütme organının asli düzenleme yetkisine sahip olmamasının iki istisnası vardır. Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim Kanun Hükmünde Kararnameleri (m.91, m.121) ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği hakkında çıkarılacak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (m. 107)</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Halihazırda Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, MGK’nın da tavsiyesini aldıktan sonra, olağanüstü hal ilan edebiliyor.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> TBMM’ne sunulan teklifte bir ay içerisinde görüşülür deniliyordu. Nihai metinde süre üç aya çıkarılmış.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Arend Lijphart, <em>Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries,</em> Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 123.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Giovanni Sartori, <em>Karşılaştırmalı Anayasa Mühendisliği,</em> çev, Ergun Özbudun, Ankara, Yetkin, 1997, s.231.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Matthew Soberg Shugart and Scott Mainwaring, “Presidentialism and Democracy in Latin America: Rethinking the Terms of the Debate,” Presidentialism and Democracy in Latin America, eds, Scott Mainwaring and Matthew Soberg Shugart, <em>Presidentialism and Democracy in Latin America,</em> Cambridge, Cambridge University Press, 1997, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> 22 kişiden oluşan HSYK’nın 10 asil üyesi adli ve idari yargı hakim ve savcıları tarafından seçiliyordu. Ayrıntılar için bkz, Özbudun, ibid., 389-397.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Tipik örneğinin Birleşik Krallık olduğu disiplinli partilere sahip parlamenter sistemlere, başbakanın gücüne referansla, “Başbakanlık Sistemi” de denilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Ergun Özbudun, <em>Türk Anayasa Hukuku, </em>Gözden Geçirilmiş 15. Baskı, Ankara, Yetkin, s. 348.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Arend Lijphart, <em>Patterns of Democracy- Government Forms and Performance in Thirty-Six Countries,</em> Yale University Press, New Haven and London, 1999, s. 117.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Juan Linz, “Virtues of Parliamentarism,” <em>Journal of Democracy,</em> vol 1, no 4, Fall 1990, s. 84-91</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Bkz, Tanel Demirel, <em>Adalet Partisi-İdeoloji ve Politika,</em> 2. Baskı, İstanbul, İletişim, 2013, s. 219 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İbrahim Karagül, “Referandum, Türkiye Mucizesi ve ABD’nin Turuncu Devrimi” 23 Ocak 2017, <em>Yeni Şafak,</em> “Anayasa referandumu Türkiye’nin sistemik dönüşümün nihai noktasıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle ‘kritik eşiğin’ aşılmasıdır. … Bu mücadele dar bir iç politik mücadele değil, bir tarih mücadelesidir, coğrafya mücadelesidir ve ülkemize yönelik yıkıcı dalgayı göğüsleme mücadelesidir. Ülkeyi ve devleti yeni küresel güç haritasına göre takviye etme, 20 yy’ın bütün vesayet kalıntılarından kurtarma, dar bir çevre ya da zümreye hasredilen devlet iktidarını meşru alana çekme bir üst lige taşıma mücadelesidir.” Aynı yazar bir başka yazısında anayasa değişikliğinin “yeni siyasi tarihin başlangıcı,” “yüzyıl süren gerçek bağımsızlık savasının kazanıldığı an” olarak da nitelendirmektedir. İbrahim Karagül, “Savunmadan Taarruza: Yüzyıllık Bağımsızlık Mücadelesi ve Zafer” 20 Ocak 2017 <em>Yeni Şafak.</em></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Başbakan Binali Yıldırım “Türkiye’de demokrasiyi yok etmek isteyen vesayet odaklarını da kafalarını eze eze geliyoruz. İnşallah bu yıl içinde en büyük döünüşüm, değişimi de milletimizin desteğiyle gerçekleştireceğiz. Anayasada yapılacak bu değişiklikle evelallah vesayet rejimi tarihin derinliklerinde kaybolup gidecek” demiştir. “Vesayet Kaybolacak” <em>Hürriyet,</em> 6 Ocak 2017,</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> “Yüzde 50 + 1’i alan Cumhurbaşkanı çoğulcu bir yapının desteğini alarak oraya geldiği için hiçbir zaman çoğunluğun azınlık üzerinde egemenliğini sağlayacak bir pratik üretemez. Çünkü böyle yaparsa o çoğulcu yapı dağılır, onu karşısına almış olur.” Mehmet Uçum, “Hayırcılara Sekiz güçlü Yanıt” <em>Star</em>, 28.01.2017.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mehmet Uçum, ibid. (vurgular benim).</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Bkz, Demirel, ibid. s.258 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Ben burada çoğunlukçu demokrasi derken, Guillermo O’Donnell’in “delegasyoncu demokrasi” kavramlaştırmasına daha yakın bir kavramlaştırmayı kast ediyorum. Latin Amerika’nın düşük kaliteli demokrasilerinden esinlenen bu kavramlaştırmada seçim demokratik meşruluğun tek kriteri olarak görülür. Denge ve denetim mekanizmaları gereksiz ayakbağları olarak algılanır. Delegasyoncu demokrasilerin devletin müdahale edemeyeceği olabildiğince geniş bir bireysel özgürlük alanının varlığını vurgulayan “liberal” boyut ve değerler ile Cumhuriyetçiliğin temel ilkesi olan kamusal çıkarlara öncelik verme anlamında erdem boyutu ikinci plana itilir. Bu da, halk çoğunluğun iradesini temsil eden gücün egemen olması adına yapılır. Guillermo O’Donnell, “Delegative Democracy,” <em>Journal of Democracy,</em> 5, 1, Ocak 1994, s. 55-69.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Esasen MHP’nin Cumhurbaşkanlığı sistemine destek vermesinin sebebi, kendileri destek vermezlerse, Kürtlerin desteğini alabilmek için AKP’nin Kürt siyasi hareketince dile getirilen taleplere yanıt verme yoluna gidebileceği endişesi.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Juan Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy: Does It Make A Difference,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, <em>The Failure of Presidential Democracy, </em>Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s. 10.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Lijphart, <em>Patterns of Democracy,</em> s. 129-130.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Giovanni Sartori, “Neither Presidentialism nor Parliamentarism,” Der. Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, <em>The Failure of Presidential Democracy, </em>Baltimore, The Johns Hopkins University Press, 1994, s.111</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Alexander Hamilton, <em>The Federalist,</em> London, J.M. Dent &amp; Sons, 1971, s. 264.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Guillerme O’Donnell “yatay hesapverirliği” devlet içinde devletin diğer kurumlarının yaptıkları ve yapmadıklarını denetlemeye yetkili ve fiilen de bunu yapmaya istekli ve yapabilen kurumların varlığı temelinde açıklarken, Philippe Schmitter sivil toplumun da yatay hesapverirliğin sağlanmasında etkili olması gerektiğinin altını çizer. Tartışma için bkz, Ergun Özbudun, <em>Anayasalcılık ve Demokrasi,</em> İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, s. 79 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mehmet Uçum, “Kötüye kullanım halinde siyasi dinamikler, toplumsal tepkiler, o günün kamuoyu, demokratik reaksiyonlar devreye girecektir” der. “…..sistem otoriterleşme eğilimi gösteren siyasetçiyi anında tasfiye eder” Uçum, ibid.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Linz, “Presidential or Parliamentary Democracy,” s.25.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Türkiye 15 Temmuz öncesinde de en iyi ihtimalle düşük kaliteli bir demokrasi idi. Bkz, Ergun Özbudun, <em>Anayasalcılık ve Demokrasi,</em> ss. 110-128. Olağanüstü hal ilanını meşrulaştıracak bir darbe teşebbüsünün olduğu gerçeğini ihmal edemeyiz. Lakin, olağanüstü hal ile birlikte durumun daha da kötüye gittiği konusunda pek az tartışma vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Örneğin yeni sistemin parti liderlerini Cumhurbaşkanlığı için aday olmaya zorlaması muhtemeldir. Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybeden liderlerin partilerinin başında kalması ihtimali en azından parlamenter sistem ile kıyaslandığında daha düşük olabilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Kemal Gözler, “Elveda Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa-10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişiklik Teklifi Hakkında Bir Eleştiri,” <em>Ankara Barosu Dergisi,</em> 2016, 4, s.25-36; Rıza Türmen, “Teklif Edilen Yeni Anayasa Demokrasinin Ölümü Olacak ?” <em>Birgün,</em> 15 Ocak 2017.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> Hele hele bu değişimin askeri sivil bürokrasinin siyasetteki ağırlığına bir daha geri gelmemek üzere tamamen son vereceği iddiasının bir temeli yoktur. Hükümet sistemleri önemli olmakla birlikte, son derece karmaşık ekonomik, kültürel, siyasi ve uluslararası dinamiklerin neticesi olan darbeleri önlemeye tek başlarına yeterli olmazlar.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a> Bu doğrultudaki öneriler için bkz, Serap Yazıcı, <em>Başkanlık ve Yarı-Başkanlık Sistemleri- Türkiye İçin Bir Değerlendirme,</em> İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002, s. 168 vd.</p>
<p><em><a href="http://www.liberal.org.tr/sayfa/liberal-dusunce-sayi-85,673.php" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Liberal Düşünce Dergisi, Şubat 2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-degisiklik-teklifi-uzerine/">Anayasa Değişiklik Teklifi Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
