<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Akyol, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/mustafaakyol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2015 09:37:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Liberaller Allahsız mıdır?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:37:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim memlekette &#8220;anlam kayması&#8221;na uğrayan bir sürü kavram var. Biri, &#8220;liberal&#8221;lik. Bu kelime, pek çok kişinin zihinde, aşağı-yukarı, &#8220;Kemalist olmayan, dindarlara saygılı, ama dinle-imanla pek alakası olmayan kişi&#8221; anlamına geliyor. Onun için de, tamamen aynı siyasi ve ekonomik görüşleri savunan iki ayrı adamdan viski içenine &#8220;liberal&#8221;, camiye gidenine &#8220;muhafazakar&#8221; denebiliyor. İşin bu popüler boyutu bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/">Liberaller Allahsız mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bizim memlekette &ldquo;anlam kayması&rdquo;na uğrayan bir sürü kavram var. Biri, &ldquo;liberal&rdquo;lik. Bu kelime, pek çok kişinin zihinde, aşağı-yukarı, &ldquo;Kemalist olmayan, dindarlara saygılı, ama dinle-imanla pek alakası olmayan kişi&rdquo; anlamına geliyor. Onun için de, tamamen aynı siyasi ve ekonomik görüşleri savunan iki ayrı adamdan viski içenine &ldquo;liberal&rdquo;, camiye gidenine &ldquo;muhafazakar&rdquo; denebiliyor. <br />İşin bu popüler boyutu bir yana, son dönemde bir de liberalizmin teorisine dair bir şeyler yazarak bunun illa dinle çelişik bir fikir olduğunu savunanlar var. Fikirlerine, birikimine ve ahlaki duruşuna büyük saygı duyduğum Ali Bulaç ağabey, başta geliyor. Evvelki hafta Zaman&rsquo;da yayınlanan &ldquo;İslam, liberalizm ve özgürlük&rdquo; başlıklı yazısında bu konuyu bir kez daha ele aldı. Liberallerin &ldquo;dine ve Tanrı&rsquo;ya karşı özgürlük&rdquo; davası güttüklerini, dahası &ldquo;nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestlik&rdquo; hedeflediklerini ileri sürdü. Yani buna göre liberalizm düpedüz &ldquo;Allahsız&rdquo; ve epey de &ldquo;ahl&acirc;ksız&rdquo; bir şeydi&#8230;</p>
<p>Hangi &lsquo;liberaller&rsquo;?</p>
<p>Gerçekte ise, Ali Bulaç ağabeyin anlattığı, liberalizmin sadece bir versiyonudur. Özellikle de Fransa&rsquo;da neşvünema bulan bir koludur. Buna karşılık Anglo-Sakson liberalizmi, &ldquo;dine karşı özgürlük&rdquo; değil, &ldquo;din özgürlüğü&rdquo; vurgusu yapar. Hatta Amerika&rsquo;ya baktığımızda &ldquo;din sayesinde özgürlük&rdquo; temasını bile görebiliriz.</p>
<p>Bu farklılıklar, söz konusu ülkelerin siyasi tarihleriyle yakından ilgilidir. Fransa&rsquo;da dini temsil eden kilise, mutlaki bir yönetim kurmuş olan kraliyet ile ittifak içindeydi. Onun için de krallık karşıtı &ldquo;özgürlük&rdquo; hareketi aynı zamanda din karşıtı bir boyut kazandı. Fransız Devrimcileri, sadece kralı ve aristokratları değil, din adamlarını da öldürdüler.</p>
<p>Britanya&rsquo;da ise kraliyet daha 13. yüzyıldaki Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) ile liberalleşmeye başladığı için, bu ülkede liberalizm ne krala ne de dine karşı oldu. Aksine, İskoç, İngiliz ve İrlanda liberallerinin önemli bir kısmı, dini, özgür bir toplumu dejenerasyondan koruyan ahlaki değerlerin kaynağı olarak gördüler.</p>
<p>Bu geleneğin en büyük ismi olan John Locke, inançlı bir Hıristiyandı, hatta &ldquo;Hıristiyanlığın Akla Uygunluğu&rdquo; diye bir kitap yazmıştı. Farklı dini inançlara karşı (Yahudilik ve İslam dahil) hoşgörüyü savunmuş, &ldquo;bir tek ateistlerin hoş görülemeyeceğini&rdquo;, çünkü &ldquo;Tanrı&rsquo;yı düşüncelerinden çıkarmakla&#8230; toplumun bağları olan sözleşmeler, anlaşmalar ve yeminlerin temelini tanımadıklarını&rdquo; ileri sürmüştü.</p>
<p>&lsquo;Yaratıcı&rsquo;nın verdiği haklar&rsquo;</p>
<p>Amerika&rsquo;yı ise zaten &ldquo;din özgürlüğü&rdquo; arayarak yollara dökülen göçmenler kurdu. John Locke&rsquo;tan esinle yazdıkları Bağımsızlık Bildirgesi&rsquo;nde, &ldquo;her insanın eşit yaratıldığını, Yaratıcı&rsquo;nın hepsine çiğnenemez haklar bahşettiğini, bunların arasında hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkının bulunduğunu&rdquo; ilan ettiler.</p>
<p>Başkan John F. Kennedy de ABD&rsquo;nin kurucularının temel aldığı ilkeyi şöyle özetlemişti: &ldquo;İnsanın hakları, devletin bonkörlüğünden değil, Tanrı&rsquo;nın elinden çıkmıştır.&rdquo;</p>
<p>Bu mu, &ldquo;dine ve Tanrı&rsquo;ya karşı özgürlük&rdquo; bayrağı açan liberalizm?..</p>
<p>Sanırım tüm bunların Türkiye&rsquo;de pek bilinmemesi veya dikkat çekmemesinin sebebi, bizdeki modern siyasi kavramların kıta Avrupası&rsquo;ndan ve özellikle de Fransa&rsquo;dan devşirilmiş olması. Bu tek yanlılığın Kemalistleri körleştirdiğini hep söylüyoruz; ama anlaşılan bazı İslamcılarımızı da yanıltabiliyor.</p>
<p>Star, 21.10.2009</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/">Liberaller Allahsız mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağduyu ve itidal zamanı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Oct 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kobani’de yaşananlar Türkiye’de de hararetin yükselmesine neden oldu. Hükümet ile HDP/PKK arasında ipler gerildi, karşılıklı tehditler edildi. Hükümet, HDP/PKK’yi Esad’ın yanında durmakla ve rejim katliamlarda bulunurken ses çıkarmamakla, HDP/PKK ise hükümeti Suriye muhalefetini desteklemek adı altında IŞİD’e arka çıkmakla ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmakla itham etti. Tarafların diline, Çözüm Süreci’nden öncesini hatırlatan ifadeler egemen oldu. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/">Sağduyu ve itidal zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kobani’de yaşananlar Türkiye’de de hararetin yükselmesine neden oldu. Hükümet ile HDP/PKK arasında ipler gerildi, karşılıklı tehditler edildi. Hükümet, HDP/PKK’yi Esad’ın yanında durmakla ve rejim katliamlarda bulunurken ses çıkarmamakla, HDP/PKK ise hükümeti Suriye muhalefetini desteklemek adı altında IŞİD’e arka çıkmakla ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmakla itham etti. Tarafların diline, Çözüm Süreci’nden öncesini hatırlatan ifadeler egemen oldu.</p>
<p><strong>PKK ve IŞİD’i aynılaştırmak</strong></p>
<p>Bugüne gelinirken hem hükümet, hem de HDP/PKK önemli hatalar yaptı. Hükümetin hataları iki başlık altında toplanabilir:</p>
<p><strong>1)</strong> Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, ardından bazı kabine üyeleri PKK ile IŞİD’i eşleştirdiler. <em>“Bizim için PKK ile IŞİD aynıdır”</em>, “<em>IŞİD’e ne kadar karşıysak PKK’ya da o kadar karşıyız”</em> gibi cümleler kurdular. Hem gerçekliğe ters düşen, hem de Çözüm Süreci’nin ruhuna uymayan bu sözler, tansiyonu yükseltti. Bir taraftan Öcalan ile İmralı’da, Müslim ile Ankara’da konuşulur ve <em>“Kandil ile doğrudan görüşebiliriz”</em>beyanatları verilirken, diğer taraftan PKK’yi Kürtlerin büyük bir kısmının cellâdı olarak gördüğü IŞİD ile aynı kefeye koymak, baştan aşağı yanlış. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı’nın İslâhiye’de <em>“Kobani düştü düşecek”</em> ifadesi de bir temenni gibi algılandı. Tüm bu açıklamalar, Kobani nedeniyle birikmiş olan öfkenin daha da büyümesine yol açtı.</p>
<p><strong>2) </strong>Hükümet, <em>“Kobani’nin düşmesini istemeyiz”</em>, <em>“Kobani’nin düşmemesi için elimizden geleni yaparız”</em> açıklamasında bulundu. Bu, devletin politikasının değiştiğine dair bir kanı uyandırdı ve beklentiyi yükseltti. Fakat bu <strong>“elden gelenin”</strong> ne olduğu ve ne yapılacağı konularında ne bir belirlilik, ne de atılan bir adım var. Hükümet harekete geçmek için her seferinde, bugünkü koşullar dâhilinde, yerine getirilmesi imkânsız koşulları (Esad’ın düşürülmesi gibi) öne sürüyor.</p>
<p>Oysa çok iyi biliniyor ki,  Türkiye daha önce Suriye’deki muhalif grupları desteklemek için hükümet hiçbir koşul aramıştı. Eğer bir yardım iradesi oluşsa, bunun yol ve yöntemleri bulanabilir, alternatif çözümler üretilebilirdi. Ne var ki hükümet, göç etmek zorunda kalanları kabul etmeyi yeterli gördü, bunun dışında bir yardımı gündemine almadı. Bu durum da Kürtlerin önemli bir kesiminde <em>“Eğer bu devlet bizim de devletimiz ise, katliam tehdidi altında bulunan kardeşlerime yardım etmeli. Ama devlet yardıma gitmek yerine işi yokuşa sürüyor” </em>düşüncesi güç kazandı. Bu nedenle Kürtler, Müslim ile görüşmeler yapılmasına rağmen, çeşitli gerekçeler öne sürülerek hükümetin Kobani’ye destek olmamasını kabul edilemez görüyor.</p>
<p><strong>Duygu kırıklığı</strong></p>
<p>Kobani’deki durum kritik bir hal alınca HDP acil eyleme çağrısında bulundu. Ancak eylemler demokratik çerçeve içinde kalmadı, sokak şiddetine dönüştü. Molotoflar, bombalar, taşlar, silahlar kullanılarak bütün bir bölge yangın yerine döndü. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi, okullar tatil ve uçuşlar iptal oldu. Hepsinden daha acı olanı ise, şimdiye kadar, 22 vatandaşımızın hayatını kaybetmesiydi.</p>
<p>Demirtaş, bu acı hadiselerin meydana gelmesinde, hükümetin izlediği politikaların halkta yarattığı duygu kırıklığının önemli bir payı olduğunu, dolayısıyla olayları salt HDP’nin çağrısıyla açıklamanın doğru olmayacağını belirtti. Şüphesiz bütün yaşananları tek bir parametre ile açıklamak mümkün değil. Ama bu, HDP’nin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Demokrasilerde siyasi partiler, önem verdikleri bir hususta kitlesel eylem yapabilirler. Dolayısıyla HDP’nin Kobani’de yaşananlara karşı duyarlılık oluşturmak, hükümete basınç uygulamak ve hükümet politikalarını eleştirmek için eylem çağrısında bulunması meşrudur. Fakat bu meşruluk, çağrıda bulunana aynı zamanda sorumluluk da yükler. HDP, böylesi bir dönemde yaptığı çağrının hangi sonuçlara yol açacağını kestirmeliydi. Sokağa ve meydanlara davet ettiği kitleyi kontrol altında tutup tutamayacağının hesabını yapmalı, eylemlerin meşruiyet sınırları içinde kalması için çaba sarf etmeliydi. Bu bağlamda HDP’nin mükellefiyetlerini yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Kobani’ye zarar</strong></p>
<p>HDP’nin eylem çağrısı akabinde yaşananların dört olumsuz sonuç doğurduğu kanısındayım:</p>
<p><strong>1)</strong> Eylemin amacı Kobani ile dayanışmak ve Kobani’nin karşıya bulunduğu tehlikeden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Ancak ortaya çıkan tablo, böyle bir sonuç üretmedi. Yakma, yıkma, yağma sahneleri izleyenlerde Kobani’ye dönük bir hassasiyeti ve dayanışma duygunu büyütmedi. Aksine öne çıkan şiddet manzaraları, haklı bir talebi arka plana itti.</p>
<p>PKK, PYD ve HDP, Türkiye’den Kobani’ye doğrudan müdahale etmesini değil, Kobani’ye bir koridor açılmasını beklediklerini belirtiyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin de Türkiye’den peşmergenin Kobani’ye geçmesi için resmi başvuru yaptığı ve Türkiye’den cevap beklediği ifade ediliyor. Eylemler, bu taleplerin ve beklentilerin karşılanmasına da hizmet etmedi, Kobani’ye katkıda bulunmak yerine zarar verdi.</p>
<p><strong>Çözüm iradesini zayıflatmak</strong></p>
<p><strong>2)</strong> Çözüm Süreci’ni ortaya çıkaran ve bugüne kadar getiren en önemli unsur, toplumsal desteğin varlığıdır. Eğer toplum barış iradesinin arkasında durmasaydı, tarafların süreci başlatmaları da, sürdürmeleri de –imkânsıza yakın derecede- güç olurdu.  Yaşanan hadiselerin zararlarından biri de, Çözüm Süreci’nin arkasındaki halk desteğine zarar vermesidir. Bu olayları vesile bilerek süreci zayıflatmayı isteyen iki kesim var; biri Türk kamuoyuna diğeri de Kürt kamuoyuna sesleniyor:</p>
<p><strong>a.</strong> Süreçten rahatsızlık duyanlar, olayların sürecin bir sonucu olarak sunmaya büyük gayret sarf ediyorlar ilk andan beri. Süreç ile devlet otoritesinin bölgede sıfırlandığını, devletin bölgeyi PKK’ye teslim ettiğini, bugün böyle bir görüntü ortaya çıkmışsa bunun müsebbibinin “çözüm siyaseti” olduğunu yazıp çiziyorlar. Böylelikle Türkiye’nin Batı’sında süreç karşıtı bir düşünceyi güçlendirmeyi amaçlıyorlar. Sürecin bitmesini şehvetle bekleyenlerin en büyük yardımcısı da, bu şiddet görüntüleri oluyor. Onlar, büyük bir keyifle bu görüntüleri yayarak bir taraftan kamuoyunu zehirlemeye, çalışıyorlar. İstanbul, Erzurum, Denizli ve diğer bazı illerde gösteri yapanlar ile karşıt gruplar karşı karşıya kalması, çalınan bu mayanın küçümsenmemesi gerektiğine işaret ediyor.</p>
<p><strong>b.</strong> Gezi’de Kürtlerin sokağa inmemesi, Türkiye’nin büyük bir badireden kurtulmasını sağlamıştı. Şimdi Kobani’den bir Gezi çıkartmaya uğraşanlar var. AKP ile kavgasını Kürtler üzerinden veren bu kesimler, o zaman sahaya inmeyen Kürtlerin bu kez sahada olmasını fırsata dönüştürmek istiyorlar. Bunun için şiddeti estetize ediyor, direnme çağrıları yapıyor ve Kürtleri sokakta tutmayı hedefliyorlar. Sürecin bir kandırmaca olduğunu ve aslında hiç başlamadığını yazıyorlar, AKP ile bir barışın mümkün olmadığının propagandasını yapıyorlar. Amaçları gayet açık; bahusus PKK’li Kürtler nezdine süreci itibarsızlaştırmak ve sürecin bitmesini sağlamak. Yazıp çizdiklerine bakın, AKP’nin zararına olacak diye, böyle bir sonucu dört gözle beklediklerini göreceksiniz.</p>
<p><strong>Siyasi alan kaybı</strong></p>
<p><strong>3)</strong> Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde söylemi ve tarzıyla büyük bir beğeni toplamış, bu beğeni oy oranlarına da yansımıştı. Demirtaş’ın tarzı, sivil siyasetin alanın genişlemesi ve belirleyicilik kazanması noktasında önemli bir kazanım olmuş, HDP’nin farklı toplumsal kesimlere ulaşması yönünde bir umut doğurmuştu. Lakin son eylemler hem Demirtaş’a hem de HDP’ye çok büyük bir darbe vurdu. Yapılan çağrı siyaseti değil şiddeti, müzakereyi değil çatışmayı, siyasi aktörleri değil militanları ön plana çıkardı. Demirtaş’ın bu tahribatı gidermesi güç olacak, zira artık o ve partisi tarafından yapılacak bir çağrının, sivil ve siyasi niteliği konusunda daha fazla şüphe duyulacak.</p>
<p><strong>4)</strong> En tehlikeli husus, olayların HDP-HÜDAPAR (PKK-Hizbullah) fay hattını tetiklemesi oldu. Özellikle Diyarbakır’da, protestolarda mevzuu Kobani olmaktan çıktı, PKK-Hizbullah çatışmasına evirildi. Geçmişin kapanmayan yaraları dikkate alındığında, bunun kışkırtmalara hazır bir zemine ve daha büyük şiddet olaylarına yol açacağı muhakkaktı.</p>
<p>Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları bunu önlemek için büyük çaba sarf ettiler. Bilhassa sosyal medya üzerinden kin ve nefreti körüklemek isteyenlerin fazla mesai yaptığı bir ortamda onlar büyük bir basiret örneği sergilediler, taraflar ile görüştüler, daha fazla kan dökülmemesi için var güçleriyle çalıştılar. Takdire şayan bu çabalar, güçlü ve herkese güven veren bir sivil örgütlenmenin bir toplum için ne kadar hayati olduğunu gösterdi.</p>
<p><strong>Çıkmaz sokak</strong></p>
<p>İki-üç gündür yaşanan çatışmalı ortam, 20 aydır yürütülen sürecin anlamı ve değeri üzerinde bir kez daha düşünülmesini sağladı. Bir kez daha görüldü ki, çatışma ve şiddet var olan bir meseleyi çözmüyor, aksine farklı kesimleri karşı karşıya getiriyor ve toplumsal yarılmaları derinleştiriyor. Bir an önce bu şiddet atmosferinden kurtulmak lazım. Bunun için de en başta siyasi sorumluluk mevkiinde olanlara iş düşüyor. Onlar destekçilerini itidale çağırmalı, şiddetin karşısında durmalı, sükûneti hâkim kılmalı ve tüm sorunları siyasi alana çekmeli. Çözüm, her düzeyde diyalog, müzakere ve siyaseti gösteren istikameti takip etmektedir, tersi bizi çıkmaza sokar.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/sagduyu-ve-itidal-zamani/">Serbestiyet, 10.10.2014</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/">Sağduyu ve itidal zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürtler Barışa Oy Verdi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Apr 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı 1984’ten beri en huzurlu seçimi yaşadı. Gerçi geçmişte de seçim dönemlerinde PKK –bazen fiili, bazen de resmi olarak- çatışmasızlık durumuna geçiyordu. Ama yine de bilhassa kırsal yörelerde seçmenler ve adayların, kimi yerde devletin kimi yerde de PKK’nin uyguladığı bir baskıya maruz kalmaları söz konusu olabiliyordu. Ancak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/">Kürtler Barışa Oy Verdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı 1984’ten beri en huzurlu seçimi yaşadı. Gerçi geçmişte de seçim dönemlerinde PKK –bazen fiili, bazen de resmi olarak- çatışmasızlık durumuna geçiyordu. Ama yine de bilhassa kırsal yörelerde seçmenler ve adayların, kimi yerde devletin kimi yerde de PKK’nin uyguladığı bir baskıya maruz kalmaları söz konusu olabiliyordu. Ancak bu kez seçim farklı bir atmosferde yapıldı. Bazı mahallî gerginlikler olmakla birlikte seçimin geneli meşruiyetine ve huzuruna halel getirecek hadiseler yaşanmadı. Hangi partiden olursa olsun insanlar rahat bir ortamda siyasi faaliyetlerini yürüttüler ve tercihlerini ortaya koyular. Bunun önemli bir kazanım olduğunun altını çizmek gerekir.</p>
<p>2014 seçimlerinin Doğu ve Güneydoğu için –başlıca- iki önemli sonucu oldu: Birincisi, BDP ve AKP’ye dayanan iki partili siyasi yapısının daha bir konsolide olmasıdır. 2002 seçimlerinin ertesinde merkez sağ ve merkez sol partilerin tasfiye olmasıyla beraber, tüm Türkiye’de olduğu gibi, bölgedeki siyasi dengeler de değişti. 2004 ve 2007 seçimlerinden sonra AKP ve BDP’ye dayanan bir yapı belirginleşti. Önceki dönemlerde bölge siyasetinde önemli bir yer işgal eden partiler yerlerini kaybettiler ve zamanla erdiler. Onların seçmenleri AKP ve BDP’de toplandı, böylece bölge siyaseti de bu iki partiden sorulur oldu.</p>
<p>Bugün parlamentodaki dört partiden ikisinin, CHP ve MHP’nin, bölgede esamesi okunmuyor. Politik kimliği itibariyle MHP için bu anlaşılabilir bir durum. Ama “ana-muhalefet” sıfatına sahip olan ve teorik olarak iktidar olma iddiası taşıyan CHP için bölgedeki durumu son derece hazin. Kıyılara hapsolan, Orta Anadolu’da belli belirsiz bir varlık gösteren CHP’nin siyaset tarzı, bu iki bölgeyi gözden çıkardığını ima ediyor. Kısa vadede de bunun değişeceğine dair hiçbir emare bulunmuyor.</p>
<p><strong>Çözüm için açık çek</strong></p>
<p>İkincisi, çözüm sürecine halkın verdiği desteğin sandığa yansımasıdır. Sürecin iki aktörü BDP ve AKP, sandıktan silme çıktılar. Halk hem Doğu’da hem Batı’da çözü iradesini ortaya koydu. Doğu’da BDP ve AKP’ye yüzde 90’nın üzerinde bir destek vererek bu partilerin politikalarında somutlaşan çözüm perspektifini onayladığını gösterdi. Batı’da ise AKP, neredeyse her ilde oyunu bir önceki seçimi göre artırdı. Dolayısıyla demokratik bir çözülme yönelmesi halinde AKP’nin muhafazakâr-milliyetçi tabanından tepki göreceği ve oylarının düşeceği tezi –bir kez daha- çöktü. Halkın bu şekilde açık çek vermesi, çok büyük değer taşımasının yanında, AKP ve BDP’ye sorumluluklar da yüklüyor. Süreci derinleştirmek için artık herhangi bir engel ve bahane yok. Bu nedenle hükümet, hemen harekete geçmeli ve süreci güçlendirecek fiili ve yasal düzenlemeleri gerçekleştirmelidir.</p>
<p><strong>BDP</strong></p>
<p>Seçimin sonuçları partiler açısından irdelendiğinde özetle şunlar söylenebilir: BDP, oylarını arzu ettiği ölçüde yükseltemedi. BDP siyasi geleneğinin Türkiye genelinde psikolojik bir eşiği var. Genel ve yerel seçimlerde bu geleneğin partileri yüzde 4 ile 6.5 arasında gidip gelen oylar aldılar. Bir türlü yüzde 7’yi aşıp daha geniş bir taban üzerine oturmadılar. Bu seçimde BDP’nin beklentisi yüzde 8’lere yaklaşan bir oy kazanmaktı. Ama neticede de BDP, HDP ve siyasi yasağı nedeniyle Mardin’de seçimlere bağımsız giren Ahmet Türk’ün aldığı oylar toplandığında yüzde 6.5 ‘a yaklaşan bir oy el elde edildi.</p>
<p>Oyların beklendiği artırılmamasına karşılık kazanılan belediye sayısında dikkate değer bir artış oldu. Seçimlere girerken BDP, biri büyükşehir yedisi şehir olmak üzere toplam sekiz belediyeyi yönetiyordu. 30 Mart’ın ardından BDP elindeki hiçbir belediyeyi kaybetmedi, üzerine üç ekleyerek önettiği belediye sayısını 11′e çıkarttı. Bugün BDP, üç büyükşehir (Diyarbakır, Mardin ve Van) ve sekiz şehirde (Batman, Siirt, Mardin, Şırnak, Hakkâri, Bitlis, Ağrı ve Iğdır) yerel iktidar olarak oldukça geniş bir alanı yönetecek duruma geldi.</p>
<p>İngilizler <strong>“Taç giyen baş akıllanır”</strong> derler. Bölgede taç giymesinin BDP’nin politikalarına tesir edeceği öngörülebilir: Bana göre bu tesir, öncelikli olarak iki noktada kendisini gösterecektir. Bir taraftan BDP’nin kullandığı politik dilin daha da yumuşaması ve daha da kapsayıcı bir hale gelmesi beklenebilir. BDP bu seçimde Urfa’da ve Serhat Bölgesi’nde (Kuzeydoğu Anadolu) hatır sayılır bir oy aldı. Bu oy tabanını genişletmesi için herkese seslenen bir politik siyasi çizgi izlemek izlemesi gerekir. Diğer taraftan ise, yerelde iktidar olmanın sorumluluğuyla hizmet siyasetine daha fazla öneme vermek durumunda kalacaktır. Nitekim seçimden sonra hem Demirtaş, hem de Kışanak yaptıkları açıklamada bunun işaretini verdiler ve başta köylerin alt yapısı olmak üzere her alanda hizmet üretmeyi önceleyeceklerini açıkladılar.</p>
<p>BDP bağlamında değinilmesi gereken bir husus da HDP’nin gösterdiği performans. Kürt siyasetinin Türkiyelileşmesini sağlama amacıyla yola çıkan HDP, seçimde herhangi bir varlık gösteremedi ve BDP’ye bir katkı sunamadı. Kurulduğu ilk andan beri HDP’nin yanlış bir proje olduğunu, kendileri Türkiyelileşme sorunu yaşayan aktörleri bir araya getirerek Kürt siyasetinin Türkiyelileşemeyeceğini, BDP’nin kendi kimliğini koruması halinde Türkiyelileşme ihtimalinin daha fazla olduğunu düşünüyordum. Seçim sonuçları, bu düşünceyi bir anlamda doğruladı.</p>
<p>HDP ve BDP şu anda kavşaktalar, bundan sonraki seçimlere iki ayrı parti ile girilmesi düşünülemeyeceğine göre, yola nasıl devam edeceklerini kararlaştırmak durumundalar. BDP seçmeninin HDP kimliğini benimsemediği kanısındayım. Dolayısıyla doğru olan BDP’yi merkeze alan bir siyaset geliştirmek olacaktır.</p>
<p><strong>AKP</strong></p>
<p>2009’da AKP seçim kampanyasını saldırgan ve milliyetçi bir siyasi dilin üzerine oturtmuştu. Başbakan seçim meydanlarında idamdan söz ediyor, BDP’ye çatıyor, <em>“ya sev ya terk et”</em> diyordu. AKP’ye yaramadı bu dil, bölgede önemli oranda oy kaybetti. Bu seçimlerde ise AKP oylarını toparladı. Bunun iki önemli sebebi var: Biri, çözüm sürecidir. Geçen seçimlerdeki milliyetçi siyaset, AKP’li adayların hareket alanını daraltmıştı. Ama bir yıldan fazla devam etmekte olan çözüm süreci, bu seçimde AKP’li adayların elini rahatlattı. Süreci yürüten taraflardan birinin aktörü olarak rahatlıkla halkın içine girdiler ve sürecin devamı için destek talebinde bulundular. Denilebilir ki AKP’nin bölgedeki en büyük seçim kozu, çözüm süreciydi.</p>
<p>Diğeri ise, Gülen Cemaati ile girişilen mücadeleydi. Gülen Cemaati’nin partilerinin varlığına kasteden bir tehdit olarak algılanması ve seçimlerin varlık-yokluk mücadelesi olarak görülmesi AKP tabanını tahkim etti. Öyle ki partilerin bazı tavırlarından veya gösterilen adaylardan rahatsız olsalar bile AKP seçmeninin ağırlıklı bir kesimi itirazlarını parantez içine almayı ve tehlike bertaraf edildikten sonra bunları dillendirmeyi tercih etti.</p>
<p><strong></strong><strong>HÜDA-PAR</strong></p>
<p>Bölgede seçimle bağlantılı olarak en çok merak edilen konulardan biri de, seçimlere ilk defa giren HÜDA-PAR’ın nasıl bir sonuç alacağıydı. Seçimlere girmek HÜDA-PAR için riskli bir karardı. Zira çok düşük bir oy alması halinde, kendine atfettiği güç, etkinlik ve taban genişliği sorgulanması kaçınılmaz olurdu. Ancak Diyarbakır’da yüzde 4, Batman’da ise yüzde 7 gibi başlangıç için fena sayılmayacak bir oy aldı. Ben, HÜDA-PAR’ın aldığı oydan ziyade, partileşmesini, seçimlere girmesini ve demokratik siyasete dâhil olmasının daha önemli olduğu kanısındayım. Bu, bölgede demokrasinin ve siyasetin normalleşmesi için çok değerli bir kazanımdır.</p>
<p>www.serbestiyet.com</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/">Kürtler Barışa Oy Verdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>30 Mart 2014 yerel seçimleri, genel Türkiye siyaseti için çok büyük bir önem arz ediyor. Zira seçimlere bir “genel seçim” anlamı yüklenmiş durumda. Alınacak sonuçlar iktidarın ve muhalefetin yürütmekte oldukları politikaların kabulü veya reddi olarak değerlendirilecek. Seçimlerden çıkacak tablonun ışığında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlere dair hesaplar gözden geçirilecek, partilerin yönetim katlarında değişimler gündeme gelecek. Bu sebeple [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/">BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>30 Mart 2014 yerel seçimleri, genel Türkiye siyaseti için çok büyük bir önem arz ediyor. Zira seçimlere bir <strong>“genel seçim”</strong> anlamı yüklenmiş durumda. Alınacak sonuçlar iktidarın ve muhalefetin yürütmekte oldukları politikaların kabulü veya reddi olarak değerlendirilecek. Seçimlerden çıkacak tablonun ışığında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlere dair hesaplar gözden geçirilecek, partilerin yönetim katlarında değişimler gündeme gelecek. Bu sebeple kan normalden daha hızlı akıyor, sinirler tel tel geriliyor.</p>
<p>Sadece genel Türkiye siyaseti bakımından değil, Kürt siyaseti bakımından da bu yerel seçimlere her zamankinden daha çok önem atfediliyor. Çünkü bölgede uzun zamandır devam etmekte olan ve AKP ile BDP arasında rekabetle şekillenen bir siyasi yapı var. Diğer siyasi partilerin ve grupların siyasi açısından ağırlık teşkil edecek oy oranları bulunmuyor. İşte iki partiye dayanan bu siyasi düzenin değişip değişmeyeceğini gösterecek olması nedeniyle 30 Mart’a çok büyük bir değer biçiliyor.</p>
<p>Burada yeni bir aktör devreye giriyor: HÜDA-PAR. Bilindiği üzere HÜDA-PAR, Türkiye Hizbullahı’nın siyasi temsilcisi olarak görülüyor. Parti seçimlere girip girmeme noktasında uzun bir iç tartışma yaptı ve nihayetinde seçimlere girme kararı aldı. Amacı, AKP ve BDP’nin dışında üçüncü bir güç odağı haline gelmek ve bölgedeki siyasi manzarayı değiştirmek. Bunun için de seçimlere sıkı bir şekilde asılıyor, seçimlerde dikkate değer bir başarı sağlayarak Kürt siyasetinde sözü geçen bir aktör olmayı amaçlıyor.</p>
<p><strong>Çatışma ve endişe</strong></p>
<p>HÜDA-PAR’ın siyaset zemininde mücadeleye girişmesi bölgedeki siyasi tansiyonu yükseltti. Bunun tarihi bir arka planı var. 1990’ların özellikle ilk yarısında bölgede PKK ile Hizbullah arasında çok şiddetli çatışmalar yaşandı. İki taraf da çok kayıplar verdi. 2000’lere gelindiğinde Hizbullah -açık bir deklarasyon yayınlamadı ama- silahlı mücadeleyi bıraktı, önce sosyal ve sivil alanda örgütlenmeye başladı. Ardından HÜDA-PAR’ın kuruluşuyla birlikte siyasi yarışın içine katıldı.</p>
<p>Bu süre zarfında PKK ile Hizbullah arasında herhangi bir ilişki kurulmadı, geçmişte yaşananlara dair bir uzlaşma veya barışma söz konusu olmadı. Dolayısıyla hem onlar, hem de onların siyasetteki izdüşümleri olan BDP ve HÜDA-PAR için gerginlik devam ediyor. Birbirlerine karşı son derece müteyakkızlar, aralarında bir çatışma potansiyeli her zaman mevcut. Bu sebeple küçük de olsa bir münakaşa anında bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Taraflar arasında bir çatışma olduğunda ve ya bir çatışma ihtimali belirdiğinde 1990’ların kötü hatıraları canlanıyor ve Kürt kamuoyu endişeleniyor. Doğrusu kısa bir zaman diliminde bu endişeyi haklı kılacak birçok olay da meydana geldi. Önce Dicle Üniversitesi’nde öğrenciler çatıştı. Diyarbakır diken üzerinde üç gün geçirdi. Arkasından Batman’da, bir kişinin ölümüyle sonuçlanan bir olay yaşandı. Son günlerde ise Van’da ve Diyarbakır’da yine gerginlikler ve çatışmalar oldu. Bilhassa 10 kişinin yaralandığı ve üç aracın yakıldığı Diyarbakır-Lice’deki olay, herkesin yüreğini ağzına getirdi.</p>
<p><strong>Tehlikeli gidişat</strong></p>
<p>Bu, çok tehlikeli bir hâl. Nispeten küçük yerleşim birimlerinde bu çatışmaların büyümesi önlenebilir. Fakat yaygınlık kazanıp da büyük şehirlere sıçradığında küçük bir kıvılcım bir yangına dönüşebilir ve Kürtler arasında yeni bir şiddet dalgasını kabartabilir. Bunun kimseye bir fayda sağlamayacağı, tersine tüm toplumsal kesimlerin bundan zarar göreceği izahtan vareste olsa gerektir. Bunun için yakın geçmişe bakmak yeter de artar bile. Dolayısıyla herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli ve azami bir sorumlulukla hareket etmeli.</p>
<p>Sorumluluk babında BDP ve HÜDA-PAR’ın ivedilikle tavır geliştirmesi gereken üç nokta var: İlki, her iki parti de seçimlerin güvenli ve demokratik bir ortamda yapılabilmesi için destekçilerine şiddetten uzak durmaları çağrısını yapmalı. Partiler, siyasi tercihleri ve faaliyetleri kısıtlayacak veya manipüle edecek eylemleri tasvip etmeyeceklerini, bunları gerçekleştirenlere müsamaha göstermeyeceklerini -tevil götürmeyecek bir açıklıkla- ilan etmeli ve bunun takipçisi olmalılar.</p>
<p>İkincisi, partiler provokasyona açık bir durumun varlığını daima göz önünde bulundurmalı ve taraftarlarını provokatif eylemlere karşı uyarmalılar. Her daim soğukkanlı ve itidalli davranmaları konusunda telkinde bulunmalılar. Keza birbirlerine karşı kullandıkları dile dikkat etmeli, kitleleri galeyana getirecek ifade ve beyanlardan imtina etmeliler.</p>
<p>Ve üçüncüsü, partiler sorunların çözümü için bir diyalog mekanizması geliştirmeliler. Bugüne kadar olan olayların nedenleri çözmeye çalışmalı, bundan sonra bu türden hadiselerin yaşanmaması için alınmaması lazım gelen önlemleri belirlemeliler. Hazırlıklarını bu hassasiyetle yürütmeliler. Bunun için ise her şeyden önce konuşmaları gerekiyor. Birbirini görmezden gelerek veya yok sayarak herhangi bir sorun çözülemez. O halde taraflar birlikte yaşayabilmenin kodlarını üretebilmek için kendi aralarında konuşabilme becerisini göstermeliler.</p>
<p>Daha fazla geç kalmadan.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/">BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış iradesi provokasyonu yenecek!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.   Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="str-spot">
<p><strong>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.</strong></p>
</div>
<div class="str-body">
<p> </p>
<p>Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın varlığı ve devamı, hem çatışmanın içinde yer alanlara ve hem de dışında olmakla birlikte çatışmaya müdahil olanlara büyük bir kudret sağlar. Ekonomik kaynaklar onların eliyle dağıtılır, sosyal alanı onlar tanzim eder, siyasette onların borusu öter. Çatışma hâli, kirli ilişkilerin önünü açar, karanlık yüzleri “efendi” yapar, kimin elinin kimin cebinde olduğunu belirsiz kılar, sorgulamayı imkânsızlaştırır. Silahın sesi tüm sağduyu çağrılarını bastırır, yaşamı ve barışı savunmak itibarsızlaştırılır, ölüm ve savaşı kutsallaştıranlar prim kazanır. Kurşunlar atılır, insanlar toprağa düşerken akıl paranteze alınır, insanların muhakeme yapmasına hoş gözle bakılmaz; onlardan istenen sadece ölmeleri ve öldürmeleridir. </p>
<p><strong>İktidar örtüsü</strong></p>
<p>Çatışma, bir iktidar örtüsüdür, tüm kir ve pas bu örtünün altına süpürülür. Mevcudiyetlerini ve istikballerini çatışmaya bağlayanlar, bu örtünün muhafazası için canhıraş bir çabanın içine girerler. Bu sebeple bu örtüyü yırtmak ve barışı inşa etmek her zaman büyük bir risk barındırır. Çatışmaların durdurulması, iktidar haritasının değişmesini beraberinde getirir; bu, bazılarını endişeye sevk eder ve provokasyonlar devreye girer. Çatışmanın sonucu olan iktidarları sürekli kılmak için türlü kötülüklere başvurulur.  </p>
<p>Genellikle provokasyonların iki kaynağı vardır: İlki, çatışmanın taraflarının içinde yer alan bazı kliklerdir. Bunlar çatışmaların sonlanmasını ve görüşmeler yoluyla çözüme gidilmesini kendi korunaklı iktidar alanlarına yönelik bir tehdit olarak görürler. Zira çatışmasızlık ortamında, bunların kendilerine büyük bir güç bahşeden mevzilerini kaybetmeleri ve şikeli bağlantılarının açığa çıkması mukadderdir. Bunu engellemek için bazen münferit, bazen de müştereken kitleleri kışkırtacak eylemlere başvurulur. </p>
<p>İkincisi ise dıştadır. Bir ülkede çatışmanın olması, diğer ülkeler için tercihe şayan bir durum yaratır. İç çatışmanın varlığı halinde, çatışmaya sahne olan ülke tamamen buna odaklanır ve sosyo-ekonomik kaynaklarını bu çatışmaya harcar. Bu, söz konusu ülkeyi güçten düşürür ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde elini zayıflatır. Çatışmayı bitirmeye matuf bir sürecin bu tabloyu değiştirme potansiyeline sahip olduğu aşikârdır. İçte barışı temin etmiş bir ülke yakasını kırılganlıktan sıyırır, diğer ülkeler karşısında daha muhkem bir pozisyon elde eder. Bu sebeple de dışarıdan da çözüme çomak sokulmaya çalışılır. Çomak sokma girişimi, dış gücün tek başına ve doğrudan, kimi zaman içerdeki süreç karşıtı gruplarla işbirliği içinde ve dolaylı olarak gerçekleştirilir.    </p>
<p><strong>Provokasyona açık süreçler</strong></p>
<p>Dolayısıyla her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Çünkü iktidar haritasını değiştirirler ve iktidarları zedelenenler buna karşı hamleler geliştirirler. Türkiye’de bir yıldır sürmekte olan süreçte yaşananlar da bunu doğrular nitelikte. Çözüm süreci birçok provokasyona uğradı. Sürecin hemen başında, Ocak ayında Paris’te, biri üst düzey olmak üzere, 3 PKK’li kadın öldürüldü. Haziran’da Diyarbakır-Lice’de karakol yapımını protesto eden bir gruba jandarmanın açtığı ateş sonucunda Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Yine Haziran’da Şırnak-Cizre’de, KCK’nın asayiş birimleri kurduğu ve diploma töreni düzenlediği haberi ajanslara düştü, buna dair fotoğraflar medyaya servis edildi.     </p>
<p>Tüm bu eylemlerin gayesi, Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti. Bazı medya organları da, yaşanan her olumsuzluğu büyüterek ve bundan bir kargaşa çıkartmaya çalışarak bu amaca hizmet ettiler. Kimi “AKP’nin amacının barış değil, seçimleri atlatmak olduğunu” söyledi, kimi ise “PKK’nin zaman kazanmaya çalıştığını, barış gibi bir niyetinin olmadığını ve gerçekte büyük bir savaşa hazırlandığını” yazdı. Böylelikle tarafların birbirleriyle iş yapmalarını mümkün olmaktan çıkartacak bir güvensizlik yaratmaya ve süreçten bir şey çıkmayacağı düşüncesini toplumun geneline yaymaya çalıştılar. Zira taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin büyümesi ve sürece dair toplumda inançsızlığın yerleşmesi durumunda, sürecin durması kaçınılmaz olacaktı. </p>
<p><strong>Yüksekova provokasyonu</strong></p>
<p>Çok şükür, taraflar sağlam durdu ve süreç bugünlere geldi. Ancak bu kez Hakkari-Yüksekova’da büyük bir provokasyon örgütlendi. PKK’lilerin mezarlıklarının tahrip edildiği iddiası kentte hızlı bir şekilde yayıldı. Ardından büyük bir kitle bunu protesto etti. Kitleye ateş açılmasının sonucunda ise iki vatandaş hayatını kaybetti. Cenaze töreni de gergin bir atmosferde geçti. Çıkan olaylarda yaralanan bir vatandaşın da yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı üçe çıktı. Yüksekova olayları, bölgenin diğer kentlerinde de protesto edildi, tansiyon yükseldi. Bu arada PKK, Diyarbakır-Lice karayolunda dört askeri kaçırdı, sonra serbest bıraktı.</p>
<p>Olayların hemen ardından BDP ve HDP heyeti ile görüşen Öcalan, “Hakkâri ve Yüksekova’nın süreç karşıtı derin odakların hedefinde olduğuna” dikkat çekti ve “daha büyük provokasyonların tertiplenebileceğini ve halkın bunlara karşı dikkatli olması gerektiği” uyarısında bulundu. Gerçekten de anılan bölgelerde PKK’nin toplumsal tabanı çok güçlü;  PKK buralarda çok çabuk mobilize olabiliyor ve sokağa dökülebiliyor. PKK sembollerine yönelik bir eylem veya eylem iddiası, buralarda kalabalıkların çok kısa bir süre içinde sokağa çıkmasına sebebiyet verebiliyor. Dolayısıyla Yüksekova’da mezarlıkları tahrip edenlerin veya buna dair şayia yayanların amacı belliydi: Kitleyi sokağa dökmek ve bir çatışma ortamı yaratmak.     </p>
<p><strong>Provokasyonu boşa çıkarmak</strong></p>
<p>İlk etapta belli bir başarı sağlandı da. Sokaklar hareketlendi, bazı yerlerde taşlı, molotoflu ve gazlı çatışmalar yaşandı. Barış taraftarları korktular, sürecin geleceğinden endişeye kapıldılar. Lakin tez zamanda durum toparlandı ve bu büyük provokasyonu boşa çıkaracak üç gelişme yaşandı: </p>
<p>Birincisi, hem devlet, hem de PKK yaşananları “provokasyon” olarak nitelendirdi. Tarafların olayların niteliğinde hemfikir olması çok mühimdir. Çünkü bir provokasyonun başarılı olabilmesi için ya yapılanın bir provokasyon olduğunun açığa çıkmaması veya taraflardan birinin bunu bir provokasyon olarak değerlendirmemesi gerekir. Ama her iki taraf da yapılanı bir provokasyon olarak görüyorsa, o zaman provokasyon hedefine varmaz. </p>
<p>İkincisi, olaydan hemen sonra her iki tarafın da sürecin devamı yönündeki iradelerini şüphe götürmeyecek bir şekilde deklare etmeleridir. Başbakan, ilk demecinde süreci kesintiye uğratmak isteyenlere karşı yola devam edeceklerini söyledi. Meclis’teki bütçe görüşmelerinde de bu tavrını devam ettirdi ve “Bölgede yaşanan bahar havasını bozmaya kimsenin gücü yetmez” diye seslenerek süreç sürdürme konusundaki kararlılığını sergiledi. Keza Öcalan da süreç konusundaki umudunun devam ettiğini açıkladı. Provokasyonu tertipleyenlerin amacı, tarafların veya en azından taraflardan birinin sürece dair olumsuz bir tutum takınmasıydı. Bu, onların hedeflerine bir adım daha yaklaşması anlamına gelirdi. Ancak her iki taraf da sürecin devamına vurgu yaptılar ve provokatörlerin olmasını umdukları pozisyona düşmediler.</p>
<p>Üçüncüsü, halkın süreci sahiplenmesiydi. Elbette tarafların teşhiste ve devam iradesinde mutabık olmaları son derece önemliydi; ama bundan daha önemlisi halkın sürecin akamete uğramaması yönünde gösterdiği hassasiyetti. Gösterilen tepkilerin ölçülü olması bir yana, bilhassa dört askerin kaçırılmasından sonra Diyarbakır’da yaşananlar bu bağlamda değerlendirilmeli. BDP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, bölgede bir askeri operasyon yapılmasını ve muhtemel bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için halkın askerleri PKK’lilerden aldığını ve kendilerine teslim ettiğini açıkladı. Bu davranış, halkın tekrar çatışmalı bir ortama dönülmesine rızasının olmadığının bir göstergesi.       </p>
<p><strong>Şimdi ne yapmalı?</strong></p>
<p>Çözüm sürecinde önemli bir eşiğe gelinmiş durumda. Çatışma yaşanmadığı ve çözüm yolunda ilerlendiği ölçüde sürece destek artacak. Ama geçmişte olduğu gibi önümüzdeki günlerde süreci durdurmayı ve bitirmeyi gaye edinen birtakım eylemler de olacak. Bunların etkisini en aza indirmek için hem hükümetin hem de PKK’nin yapması lazım gelenler var: Hükümet öncelikle, provokasyonu sadece teşhis etmekle yetinmemeli, aynı zamanda bunu yapanları teşhir de etmeli. Bu çerçevede, Yüksekova’daki olayı tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarmalı, sorumluları saptamalı ve bunları yargı önüne çıkarmalı. Aydınlatılması gereken çok soru var: Yüksekova’da mezarlıklar tahrip edilmiş mi? Yüzü maskeli ve elleri silahlı saldırganlar kim? Bunlar devletin elemanları mı, yoksa PKK mensupları mı? Hedef gözeterek kitlenin üzerine ateş edenler kimler? Bu ve benzeri sorular, kamuoyunu tatmin edecek biçimde yanıtlanmalı. </p>
<p>Hükümet, güvenlik güçlerini sıkı bir denetim altında tutmalı. Çünkü ülke bir seçim sathı mailine girdi. Gerginlikler artacağı ve kitlesel hareketler yoğunlaşacağı bu dönemde güvenlik güçlerinin göstereceği tavır çok belirleyici olacak. Hükümet, güvenlik güçlerinin her hal ve şart altında hukuki sınırlar içinde davranmaları ve orantısız bir güç kullanmamaları için tüm tedbirleri almalı.</p>
<p>PKK ise, yol kesme, araç yakma, adam kaçırma, kitlesel gösterilere şiddet bulaştırma, vb. uzak durmalıdır. Bu tür eylemler, hem şiddet karşıtı kesimlere malzeme veriyor, hem de provokasyonlara açık bir zemin oluşturuyor. Barış için her iki tarafın da hem eylemlerinde hem de söylemlerinde daha dikkatli ve itinalı olması gerekiyor. </p>
<p>Bu yazı <a href="http://haber.stargazete.com/acikgorus/baris-iradesi--provokasyonu-yenecek/haber-816425">Star Açık Görüş</a>&#8216;te yayınlanmıştır.</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış iradesi provokasyonu yenecek!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.   Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="str-spot">
<p><strong>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.</strong></p>
</div>
<div class="str-body">
<p> </p>
<p>Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın varlığı ve devamı, hem çatışmanın içinde yer alanlara ve hem de dışında olmakla birlikte çatışmaya müdahil olanlara büyük bir kudret sağlar. Ekonomik kaynaklar onların eliyle dağıtılır, sosyal alanı onlar tanzim eder, siyasette onların borusu öter. Çatışma hâli, kirli ilişkilerin önünü açar, karanlık yüzleri “efendi” yapar, kimin elinin kimin cebinde olduğunu belirsiz kılar, sorgulamayı imkânsızlaştırır. Silahın sesi tüm sağduyu çağrılarını bastırır, yaşamı ve barışı savunmak itibarsızlaştırılır, ölüm ve savaşı kutsallaştıranlar prim kazanır. Kurşunlar atılır, insanlar toprağa düşerken akıl paranteze alınır, insanların muhakeme yapmasına hoş gözle bakılmaz; onlardan istenen sadece ölmeleri ve öldürmeleridir. </p>
<p><strong>İktidar örtüsü</strong></p>
<p>Çatışma, bir iktidar örtüsüdür, tüm kir ve pas bu örtünün altına süpürülür. Mevcudiyetlerini ve istikballerini çatışmaya bağlayanlar, bu örtünün muhafazası için canhıraş bir çabanın içine girerler. Bu sebeple bu örtüyü yırtmak ve barışı inşa etmek her zaman büyük bir risk barındırır. Çatışmaların durdurulması, iktidar haritasının değişmesini beraberinde getirir; bu, bazılarını endişeye sevk eder ve provokasyonlar devreye girer. Çatışmanın sonucu olan iktidarları sürekli kılmak için türlü kötülüklere başvurulur.  </p>
<p>Genellikle provokasyonların iki kaynağı vardır: İlki, çatışmanın taraflarının içinde yer alan bazı kliklerdir. Bunlar çatışmaların sonlanmasını ve görüşmeler yoluyla çözüme gidilmesini kendi korunaklı iktidar alanlarına yönelik bir tehdit olarak görürler. Zira çatışmasızlık ortamında, bunların kendilerine büyük bir güç bahşeden mevzilerini kaybetmeleri ve şikeli bağlantılarının açığa çıkması mukadderdir. Bunu engellemek için bazen münferit, bazen de müştereken kitleleri kışkırtacak eylemlere başvurulur. </p>
<p>İkincisi ise dıştadır. Bir ülkede çatışmanın olması, diğer ülkeler için tercihe şayan bir durum yaratır. İç çatışmanın varlığı halinde, çatışmaya sahne olan ülke tamamen buna odaklanır ve sosyo-ekonomik kaynaklarını bu çatışmaya harcar. Bu, söz konusu ülkeyi güçten düşürür ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde elini zayıflatır. Çatışmayı bitirmeye matuf bir sürecin bu tabloyu değiştirme potansiyeline sahip olduğu aşikârdır. İçte barışı temin etmiş bir ülke yakasını kırılganlıktan sıyırır, diğer ülkeler karşısında daha muhkem bir pozisyon elde eder. Bu sebeple de dışarıdan da çözüme çomak sokulmaya çalışılır. Çomak sokma girişimi, dış gücün tek başına ve doğrudan, kimi zaman içerdeki süreç karşıtı gruplarla işbirliği içinde ve dolaylı olarak gerçekleştirilir.    </p>
<p><strong>Provokasyona açık süreçler</strong></p>
<p>Dolayısıyla her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Çünkü iktidar haritasını değiştirirler ve iktidarları zedelenenler buna karşı hamleler geliştirirler. Türkiye’de bir yıldır sürmekte olan süreçte yaşananlar da bunu doğrular nitelikte. Çözüm süreci birçok provokasyona uğradı. Sürecin hemen başında, Ocak ayında Paris’te, biri üst düzey olmak üzere, 3 PKK’li kadın öldürüldü. Haziran’da Diyarbakır-Lice’de karakol yapımını protesto eden bir gruba jandarmanın açtığı ateş sonucunda Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Yine Haziran’da Şırnak-Cizre’de, KCK’nın asayiş birimleri kurduğu ve diploma töreni düzenlediği haberi ajanslara düştü, buna dair fotoğraflar medyaya servis edildi.     </p>
<p>Tüm bu eylemlerin gayesi, Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti. Bazı medya organları da, yaşanan her olumsuzluğu büyüterek ve bundan bir kargaşa çıkartmaya çalışarak bu amaca hizmet ettiler. Kimi “AKP’nin amacının barış değil, seçimleri atlatmak olduğunu” söyledi, kimi ise “PKK’nin zaman kazanmaya çalıştığını, barış gibi bir niyetinin olmadığını ve gerçekte büyük bir savaşa hazırlandığını” yazdı. Böylelikle tarafların birbirleriyle iş yapmalarını mümkün olmaktan çıkartacak bir güvensizlik yaratmaya ve süreçten bir şey çıkmayacağı düşüncesini toplumun geneline yaymaya çalıştılar. Zira taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin büyümesi ve sürece dair toplumda inançsızlığın yerleşmesi durumunda, sürecin durması kaçınılmaz olacaktı. </p>
<p><strong>Yüksekova provokasyonu</strong></p>
<p>Çok şükür, taraflar sağlam durdu ve süreç bugünlere geldi. Ancak bu kez Hakkari-Yüksekova’da büyük bir provokasyon örgütlendi. PKK’lilerin mezarlıklarının tahrip edildiği iddiası kentte hızlı bir şekilde yayıldı. Ardından büyük bir kitle bunu protesto etti. Kitleye ateş açılmasının sonucunda ise iki vatandaş hayatını kaybetti. Cenaze töreni de gergin bir atmosferde geçti. Çıkan olaylarda yaralanan bir vatandaşın da yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı üçe çıktı. Yüksekova olayları, bölgenin diğer kentlerinde de protesto edildi, tansiyon yükseldi. Bu arada PKK, Diyarbakır-Lice karayolunda dört askeri kaçırdı, sonra serbest bıraktı.</p>
<p>Olayların hemen ardından BDP ve HDP heyeti ile görüşen Öcalan, “Hakkâri ve Yüksekova’nın süreç karşıtı derin odakların hedefinde olduğuna” dikkat çekti ve “daha büyük provokasyonların tertiplenebileceğini ve halkın bunlara karşı dikkatli olması gerektiği” uyarısında bulundu. Gerçekten de anılan bölgelerde PKK’nin toplumsal tabanı çok güçlü;  PKK buralarda çok çabuk mobilize olabiliyor ve sokağa dökülebiliyor. PKK sembollerine yönelik bir eylem veya eylem iddiası, buralarda kalabalıkların çok kısa bir süre içinde sokağa çıkmasına sebebiyet verebiliyor. Dolayısıyla Yüksekova’da mezarlıkları tahrip edenlerin veya buna dair şayia yayanların amacı belliydi: Kitleyi sokağa dökmek ve bir çatışma ortamı yaratmak.     </p>
<p><strong>Provokasyonu boşa çıkarmak</strong></p>
<p>İlk etapta belli bir başarı sağlandı da. Sokaklar hareketlendi, bazı yerlerde taşlı, molotoflu ve gazlı çatışmalar yaşandı. Barış taraftarları korktular, sürecin geleceğinden endişeye kapıldılar. Lakin tez zamanda durum toparlandı ve bu büyük provokasyonu boşa çıkaracak üç gelişme yaşandı: </p>
<p>Birincisi, hem devlet, hem de PKK yaşananları “provokasyon” olarak nitelendirdi. Tarafların olayların niteliğinde hemfikir olması çok mühimdir. Çünkü bir provokasyonun başarılı olabilmesi için ya yapılanın bir provokasyon olduğunun açığa çıkmaması veya taraflardan birinin bunu bir provokasyon olarak değerlendirmemesi gerekir. Ama her iki taraf da yapılanı bir provokasyon olarak görüyorsa, o zaman provokasyon hedefine varmaz. </p>
<p>İkincisi, olaydan hemen sonra her iki tarafın da sürecin devamı yönündeki iradelerini şüphe götürmeyecek bir şekilde deklare etmeleridir. Başbakan, ilk demecinde süreci kesintiye uğratmak isteyenlere karşı yola devam edeceklerini söyledi. Meclis’teki bütçe görüşmelerinde de bu tavrını devam ettirdi ve “Bölgede yaşanan bahar havasını bozmaya kimsenin gücü yetmez” diye seslenerek süreç sürdürme konusundaki kararlılığını sergiledi. Keza Öcalan da süreç konusundaki umudunun devam ettiğini açıkladı. Provokasyonu tertipleyenlerin amacı, tarafların veya en azından taraflardan birinin sürece dair olumsuz bir tutum takınmasıydı. Bu, onların hedeflerine bir adım daha yaklaşması anlamına gelirdi. Ancak her iki taraf da sürecin devamına vurgu yaptılar ve provokatörlerin olmasını umdukları pozisyona düşmediler.</p>
<p>Üçüncüsü, halkın süreci sahiplenmesiydi. Elbette tarafların teşhiste ve devam iradesinde mutabık olmaları son derece önemliydi; ama bundan daha önemlisi halkın sürecin akamete uğramaması yönünde gösterdiği hassasiyetti. Gösterilen tepkilerin ölçülü olması bir yana, bilhassa dört askerin kaçırılmasından sonra Diyarbakır’da yaşananlar bu bağlamda değerlendirilmeli. BDP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, bölgede bir askeri operasyon yapılmasını ve muhtemel bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için halkın askerleri PKK’lilerden aldığını ve kendilerine teslim ettiğini açıkladı. Bu davranış, halkın tekrar çatışmalı bir ortama dönülmesine rızasının olmadığının bir göstergesi.       </p>
<p><strong>Şimdi ne yapmalı?</strong></p>
<p>Çözüm sürecinde önemli bir eşiğe gelinmiş durumda. Çatışma yaşanmadığı ve çözüm yolunda ilerlendiği ölçüde sürece destek artacak. Ama geçmişte olduğu gibi önümüzdeki günlerde süreci durdurmayı ve bitirmeyi gaye edinen birtakım eylemler de olacak. Bunların etkisini en aza indirmek için hem hükümetin hem de PKK’nin yapması lazım gelenler var: Hükümet öncelikle, provokasyonu sadece teşhis etmekle yetinmemeli, aynı zamanda bunu yapanları teşhir de etmeli. Bu çerçevede, Yüksekova’daki olayı tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarmalı, sorumluları saptamalı ve bunları yargı önüne çıkarmalı. Aydınlatılması gereken çok soru var: Yüksekova’da mezarlıklar tahrip edilmiş mi? Yüzü maskeli ve elleri silahlı saldırganlar kim? Bunlar devletin elemanları mı, yoksa PKK mensupları mı? Hedef gözeterek kitlenin üzerine ateş edenler kimler? Bu ve benzeri sorular, kamuoyunu tatmin edecek biçimde yanıtlanmalı. </p>
<p>Hükümet, güvenlik güçlerini sıkı bir denetim altında tutmalı. Çünkü ülke bir seçim sathı mailine girdi. Gerginlikler artacağı ve kitlesel hareketler yoğunlaşacağı bu dönemde güvenlik güçlerinin göstereceği tavır çok belirleyici olacak. Hükümet, güvenlik güçlerinin her hal ve şart altında hukuki sınırlar içinde davranmaları ve orantısız bir güç kullanmamaları için tüm tedbirleri almalı.</p>
<p>PKK ise, yol kesme, araç yakma, adam kaçırma, kitlesel gösterilere şiddet bulaştırma, vb. uzak durmalıdır. Bu tür eylemler, hem şiddet karşıtı kesimlere malzeme veriyor, hem de provokasyonlara açık bir zemin oluşturuyor. Barış için her iki tarafın da hem eylemlerinde hem de söylemlerinde daha dikkatli ve itinalı olması gerekiyor. </p>
<p>Bu yazı <a href="http://haber.stargazete.com/acikgorus/baris-iradesi--provokasyonu-yenecek/haber-816425">Star Açık Görüş</a>&#8216;te yayınlanmıştır.</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürtler arasında da barışa ihtiyaç var</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurtler-arasinda-da-barisa-ihtiyac-var-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurtler-arasinda-da-barisa-ihtiyac-var-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Kasım’da Batman’da açık havada yapılan bir düğüne kimliği belirsiz kişiler tarafından otomobille rastgele ateş edildi. Saldırıda 4 vatandaş yaralanırken Özcan Temel adlı vatandaş da hayatını kaybetti. Saldırının ardından PKK ve BDP’ye yakın kaynaklar saldırıdan HÜDA PAR’ı sorumlu tutan açıklamalar yaptılar. Temel’in cenaze töreninde konuşan BDP Eşgenel Başkanı Gültan Kışanak “Özcan kardeşimizin kanı HÜDA PAR’ın üzerine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-arasinda-da-barisa-ihtiyac-var-3/">Kürtler arasında da barışa ihtiyaç var</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>3 Kasım’da Batman’da açık havada yapılan bir düğüne kimliği belirsiz kişiler tarafından otomobille rastgele ateş edildi. Saldırıda 4 vatandaş yaralanırken Özcan Temel adlı vatandaş da hayatını kaybetti.</p>
<p>Saldırının ardından PKK ve BDP’ye yakın kaynaklar saldırıdan HÜDA PAR’ı sorumlu tutan açıklamalar yaptılar. Temel’in cenaze töreninde konuşan BDP Eşgenel Başkanı Gültan Kışanak <em>“Özcan kardeşimizin kanı HÜDA PAR’ın üzerine sıçramıştır”</em> diyerek HÜDA PAR’ı işaret etti.</p>
<p>KCK ise yaptığı açıklamada, saldırının Başbakan ile HÜDA PAR arasında yapılan görüşmeden sonra yapılmasının altını çizdi: “<em>Batman’daki bu cinayetin, Başbakan’ın HÜDA-PAR genel başkanıyla görüşmesinden sonra gerçekleşmesi dikkat çekici. Son zamanlarda kendilerini HÜDA-PAR olarak örgütleyen Hizbullah’ın yayın organlarında Kürt özgürlük hareketinin ve BDP’nin hedeflenmesi, böyle bir saldırının psikolojik ortamının hazırlandığını gösteriyordu. 1990’lı yıllarda olduğu gibi devletin bu saldırılara göz yumup destekleyeceği de anlaşılınca bu saldırılar başlatıldı.”</em></p>
<p>Olay Meclis’e de taşındı. BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan bir soru önergesi verdi. Buldan bu önergesinde <em>“Saldırganlar hangi siyasi güce dayanarak bu saldırıları gerçekleştirmiştir? Batman 1990’lı yıllarda olduğu gibi devlet destekli bir takım güçlerin saldırılarına açık hale mi getirilmek istenmektedir?”</em> sorularının yanıtlanmasını istedi.</p>
<p>Silahlı saldırının sorumlusu olarak gösterilen HÜDA PAR ise olayın meydana gelmesinin hemen ertesinde yaptığı açıklamada bu iddiaları kesin bir dille reddetti. HÜDA PAR Batman İl Başkanı, düğüne bir saldırı yapılmasının kabul edilemez olduğunu belirtti ve saldırıyı kınadı. HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu da <em>“Batman’ın eski günlere dönmesine izin vermeyeceğiz. Bu olayın bizimle ve partimizle hiçbir alakası yoktur, kasıtlı şekilde çarpıtılıyor”</em> diyerek yaşanan hadise ile bir ilgilerinin olmadığını açıkladı.</p>
<p><strong>Dicle Üniversitesi’ndeki olayların gösterdiği</strong></p>
<p>Bu, PKK/BDP ile Hizbullah/HÜDA PAR taraftarları arasındaki ilk olay değil. Bundan kısa bir süre önce Dicle Üniversitesi’nde iki tarafın destekleyicileri arasında bir gerginlik ve çatışma yaşanmış, yaralananlar olmuş, üniversitede eğitim ve öğretime ara verilmişti. Diyarbakır’da üç gün boyunca tansiyon had safhaya çıkmış, kent bu dönemi adeta diken üzerinde geçirmişti.</p>
<p>Dicle Üniversitesi’nde yaşananların gösterdiği üç husus vardı: İlki, PKK’nin ve PKK dairesi içinde yer alan grupların, kendileri dışındaki siyasi ve sosyal yapılara tahammülünün çok düşük olduğunu açığa çıkardı. PKK söylemde farklı siyasi ve sosyal oluşumların var olduğunu/var olabileceğini, bunların örgütlenmeye ve bölgede rahat bir biçimde çalışmaya haklarının olduğunu kabul etse de, eylemde buna mani oluyor ve kimi kez -ve özellikle dini tarafı ağır basan yapılara karşı- şiddete başvurarak bunları baskı altına almaya çalışıyor.</p>
<p>İkincisi, Dicle Üniversitesi’ndeki hadise, Hizbullah/HÜDA PAR’a yakın grupların, şiddet yoluyla siyasi mücadeleyi terk ettiklerini söylemelerine karşın, hemen şiddete dönebilme potansiyellerinin olduğunu gösterdi. HİZBULLAH/HÜDA PAR, geçmişiyle yüzleşmedi ve geçmişine dair topluma bir özeleştiride bulunmadı. Bu, çok ciddi bir problem; zira kamuoyunun zihninde tereddütleri büyütüyor ve Hizbullah/HÜDA PAR’ın şiddetten vazgeçtiğine ve şiddetten arındığına dair bir algının oluşmasını güçleştiriyor.</p>
<p>Üçüncüsü, PKK/BDP ile Hizbullah/HÜDA PAR arasındaki gerginlik, kışkırtılmaya müsait bir ortamın doğmasına sebebiyet vermesidir. Bugünlerde Rojava ve yaklaşan seçimler nedeniyle gerginliğin daha fazla artması da beklenebilir. Bu gerginliğe bir son verilmediği takdirde, bazen aniden ve kendiliğinden gelişen olaylar, bazen de bu gerginlikten istifade etmek isteyen karanlık güçlerin provokatif etkinlikleri çatışmalara yol açabilir.</p>
<p><strong>1990′lar endişesi</strong></p>
<p>PKK/BDP ve Hizbullah/HÜDA PAR arasında çakan bir kıvılcım Kürt toplumunda derin endişeler yaratıyor. Çünkü böyle bir kıvılcımın önü alınmazsa bunun büyük bir yangına dönüşebileceği endişesini tetikliyor. Bir çatışma insanların aklına hemen 1990’larda yaşananları getiriyor. 1990’lar faili meçhullerin ve sokak ortasında infazların rutinleştiği, sabah evden çıkanın akşam eve dönmesinin garanti olmadığı bu dönem. İnsanlar bu dönemi lanetle anıyorlar, bunu anımsatan her olaydan ürküyorlar.</p>
<p>1990’ların karanlığının geri gelmemesi için her kesimin yerine getirmesi gereken önemli yükümlülükler var. İlk olarak devletin, Batman’da meydana gelen türden saldırıların faillerini bir an önce ortaya çıkarması gerekiyor. Maddi gerçeğe ulaşmak; bir taraftan sorumluların teşhis edilip onlardan hesap sorulmasını mümkün kılar, diğer taraftan ise eğer saldırı bir provokasyon ise bunun açığa çıkarılmasını ve tesirsiz kalmasını sağlar.</p>
<p>İkincisi, taraflar arasında meydana gelebilecek ihtilafların çatışmamaya dönüşmemesi ve demokratik usullerle çözülebilmesi için sivil topluma da önemli görevler düşüyor. Dicle Üniversitesi’ndeki olaylarda sivil toplum bu manada son derece mühim bir fonksiyon icra etti. Sivil toplum örgütleri toplumun bilgilendirdiler ve ortama sükûnetin hâkim olması için inisiyatif aldılar.</p>
<p>Üçüncüsü, siyasi partilerin –yani BDP ve HÜDA PAR’ın- demokratik bir tavır geliştirmeleridir. Siyasi partiler, her türlü şiddet eylemine karşı durmalı, bunları açık şekilde mahkûm etmeli. Taraftarlarını tahrik edecek, sokağın nabzını yükseltecek beyanlardan kaçınmalı. Tarihi bir arka planı olan ve yeniden kanamaya müsait bir yara var orta yerde. Siyasi partiler bunun bilinciyle hareket etmeli, tabanlarını birbirlerine karşı harekete geçirecek sert söylemlerden sakınmalı. Ayrıca tarafların bir araya gelmelerine de ihtiyaç var. Eğer hayatı derinden etkileyen bir problem varsa –ki var- aynı ortamı paylaşan ve aynı havayı soluyanlar bu problemi bir hal yoluna koymak için oturup konuşabilmeli. Birbirini yok sayarak çözüm üretilmez. Yalnızca devlet ile Kürtler arasında bir barışın olması yetmez, aynı zamanda Kürtlerin kendi aralarındaki sorunları da barışçıl yollarla çözebilecek bir siyaset üretmelerin ihtiyaç var. Toplumsal barış ancak böyle inşa edilebilir.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/kurtler-arasinda-da-barisa-ihtiyac-var/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-arasinda-da-barisa-ihtiyac-var-3/">Kürtler arasında da barışa ihtiyaç var</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koruculuk (2): Nasıl silah bırakırlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/koruculuk-2-nasil-silah-birakirlar-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/koruculuk-2-nasil-silah-birakirlar-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Koruculuğa başlama sebeplerinde olduğu gibi, koruculuğun kaldırılmasında da korucular arasında farklılıklar bulunuyor. Üç farklı grup tespit etmek mümkün: İlk grubu, koruculuğun mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını isteyenler oluşturuyor. Genellikle iradeleri dışında korucu olan, kendi köyünde ve civarda yaşayanlara zulüm yapmayan ve çatışmaya girmemiş olan korucular, sistemin bir an önce tasfiye edilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Korku [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/koruculuk-2-nasil-silah-birakirlar-3/">Koruculuk (2): Nasıl silah bırakırlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Koruculuğa başlama sebeplerinde olduğu gibi, koruculuğun kaldırılmasında da korucular arasında farklılıklar bulunuyor. Üç farklı grup tespit etmek mümkün:</p>
<p>İlk grubu, koruculuğun mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını isteyenler oluşturuyor. Genellikle iradeleri dışında korucu olan, kendi köyünde ve civarda yaşayanlara zulüm yapmayan ve çatışmaya girmemiş olan korucular, sistemin bir an önce tasfiye edilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Korku duymadan ve tehdit almadan yaşamak istediklerini söylüyorlar, huzur arıyorlar. Mardin’de bir korucu, koruculuğu “sürekli ölümü düşünmek” şeklinde niteliyor:</p>
<p>“Çatışmalarda ölümü düşünüyoruz, sadece kendi ölümümüzü değil, öldüreceğimiz kişiyi de, çünkü bu savaş anlamsız ve boşu boşuna. Niye ölüyoruz, öldürüyoruz, onu da anlamadık. Bu olaylar bitsin, koruculuğu hemen bırakırım.”</p>
<p>Bu gruptaki korucuların bir kısmı açık bir dille pişman olduklarını ve üzerlerine yapışan bu korucu sıfatından kurtulmayı arzuladıklarını ifade ediyorlar. Mardin’de görüşülen bir korucunun hissiyatı şöyle:</p>
<p>“Koruculuk kalkarsa bizim için daha iyi, çünkü dürüst bir şey değil. ‘Korucuyuz’ diyemiyoruz, çok pişmanız. Bunu kendi aramızda hep tartışıyoruz; ‘olmasaydık, niye olduk?’ diye. Dernek de var Mardin’de ama uğramıyoruz bile, beş lira kesinti yapmalarına rağmen. Biz bu sorunun kalkmasını istiyoruz. Bir an önce bu sorun çözülsün, biz de silahı bırakırız. Korkmadan gezebilelim, sorunsuz, çatışmasız birarada yaşayalım.”</p>
<p><strong>“Koruculuk iyi bir şey değil”</strong></p>
<p>İkinci grupta, haklarının tanınması ve maddi durumlarının gözetilmesi koşuluyla silah bırakacaklarını belirtenler bulunuyor. Bunlar, devletin hizmetine koştuklarını ve uzunca bir süredir kelle koltukta yaşadıklarını söylüyorlar ve devlete hizmet etmelerinin karşılığı olan özlük haklarını talep ediyorlar.</p>
<p>“Bizi iyi niyetimizden dolayı kandırıyorlar, kullanıyorlar. Bu sorunun bitmesi için hakkımızı versinler. Huzur istiyoruz, herkesin hakkı verilsin.” (Korucu, Diyarbakır-Kulp)</p>
<p>Koruculuk, önemli bir nüfusu ekonomik üretimden düşürmüş durumda. Koruculuk neredeyse bir aile mesleği olarak görülmüş ve tüm yaşam koruculuktan gelen gelire bağlanmış. Koruculuğun kaldırılması gündeme geldiğinde, bu gruptaki korucular, buna ilkesel düzeyde karşı çıkmıyor, hatta destekliyorlar. Ama buna karşılık kendilerine iş verilmesini ve maddi durumlarının düzeltilmesi gerektiğini de ekliyorlar.</p>
<p>“Koruculuk kalkarsa bize bir çare bulmalı devlet. Zaten bu yaştan sonra ne yapabilirim ki? Çocuklarımın geleceği hakkında valla ne düşüneyim? Maddi sorunlarımız var, fakiriz. (Korucu, Diyarbakır-Lice)</p>
<p>Koruculuk sonrası geçimi sağlama endişesi korucuların eşlerinde ve çocuklarında da hakim. “Koruculuk iyi bir şey değil” diyor Mardin’deki bir korucu eşi. “Çünkü ne maddi, ne de manevi olarak bir huzurumuz var. Devletin koruculuğu kaldırıp farklı bir iş vermesini istiyoruz.”</p>
<p>Bir korucu kızı ise, hem babasının korucu olmasından duyduğu rahatsızlığı, hem de ailenin geçimi noktasında içinde bulundukları zor durumu çok net anlatıyor:</p>
<p>“İş yok, güç yok. İş olacağını bilsem, değişeceğini bilsem her şeyin; babamı alırım, bir köşeye çekerim -ne anne ne kimse, kendim alırım babamı bir köşeye çekip- vazgeçirtirim koruculuktan. Ama ondan sonra ne yapacak bırakınca? Bu yaştan sonra amelelik, hamallık, kapıcılık yapamaz. Bu adam 50 yaşında, ne yapar ki? Sadece babam değil, bir sürü arkadaşı var; ne yapacaklar? Eminim hiçbiri istemiyor, ama iş yok, güç yok. Ne yapacaklar?”</p>
<p><strong>“Devlet koruculuğu kaldırırsa bizi öldürmüş olur”</strong></p>
<p>Üçüncü grupta ise, silah bırakmaya pek de sıcak bakmayanlar var. Silahı elinde tutma isteği ise iki nedenden kaynaklanıyor: Biri, PKK’den ve kötü muamele yaptıkları köylülerden duydukları korku. Silahları ellerinden alındığında ve arkalarındaki devlet gücü çekildiğinde, hem PKK’nin hem de köylülerin kendilerine intikam almak için saldıracaklarını düşünüyorlar ve can güvenliklerinden endişe ediyorlar:</p>
<p>“Şimdi sen PKK’yi bitirmeden adamın elindeki silahı alırsan bu adam kendini ne ile koruyacak? Sen zaten koruyucu heder etmişsin. Koruyucu devlet dairesine gidiyor, koruyucuya yanlış gözlerle bakılıyor. ‘Koruyucuyum’ diyemiyorum. Devlet dairesinde bile korktuklarından diyemiyorlar.” (Korucu, Tabur Komutanı, Van)</p>
<p>Diyarbakır-Eğil’de bir korucubaşı “Devlet koruculuğu kaldırırsa bizi de öldürmüş olur” diyor. “Bize tepki var, hem de çok ve bazılarında da haklıdırlar. Korucular burada da şiddet yapmışlar, baskılar yapmışlar. Devlet bize ‘Bu iş bitti, hadi silahınızı verin gidin’ diyemez. Öyle bir şey yaparsa daha kötü olur, biz de başkaldırırız.”</p>
<p>Silahı bırakmamanın bir diğer nedeni ise, koruculuğun sağladığı nüfuzu muhafaza etme isteği. Koruculuk sıfatı, gayri-meşru işlerin yürütülmesinde, haksız kazançların elde edilmesinde, hukuksuzlukların örtülmesinde ve bazı devlet kapılarının açılmasında çok işlevsel olduğundan bazı korucular, bu koruma kalkanından vazgeçmek istemiyorlar. Ve koruculuktaki ısrarlarını da “terör bitmeden koruculuk kalkamaz, kalkmamalı” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Koruculuk devasa bir sorun ve tasfiyesi de kapsamlı bir çözüm planını gerektiriyor. Böyle bir çözüm için ise, öncelikle, korucuları şeytanlaştırmayan serinkanlı bir tartışmaya ve koruculuk sistemini gerçekten kaldırmayı hedefleyen bir siyasi iradeye ihtiyaç var.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/koruculuk-2-nasil-silah-birakirlar/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/koruculuk-2-nasil-silah-birakirlar-3/">Koruculuk (2): Nasıl silah bırakırlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayar kaçmasın!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öcalan, 2005 yılının Ocak ayında Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazar. Erdoğan’a gönderdiği üçüncü mektuptur bu; ilk mektubuna cevap verilmemiş, ikinci mektubu ise kendisine iade edilmiştir. Mektubunda tarihsel bir perspektifle Kürt meselesine yaklaşımını anlatır Öcalan. Bir süredir dillendirmekte olduğu bağımsız bir devlete ve “Güney Kürdistan’da Barzani-Talabani ekseninde şekillenen Kürt milliyetçiliğine” karşı olan duruşunu bu mektupta da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/">Ayar kaçmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öcalan, 2005 yılının Ocak ayında Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazar. Erdoğan’a gönderdiği üçüncü mektuptur bu; ilk mektubuna cevap verilmemiş, ikinci mektubu ise kendisine iade edilmiştir.</p>
<p>Mektubunda tarihsel bir perspektifle Kürt meselesine yaklaşımını anlatır Öcalan. Bir süredir dillendirmekte olduğu bağımsız bir devlete ve “<em>Güney Kürdistan’da Barzani-Talabani ekseninde şekillenen Kürt milliyetçiliğine</em>” karşı olan duruşunu bu mektupta da işler. Ona göre Ortadoğu’da iki tarihi kırılma anı vardır. İlki İsrail devletinin kurulmasıdır. Arap aleminde muazzam bir kırılma yaratan bu devlet, Ortadoğu’yu kan deryasına çevirmiş, maddi ve manevi değerlerin darbe yemesine neden olmuştur. İkinci kırılma ise, Kürdistan’ın kurulacak olmasıdır. Bunun yaratacağı tahribatı ise şöyle açıklar Öcalan:</p>
<p><strong>“Kürt hakim işbirlikçi tabaka”</strong></p>
<p>“<em>Şimdi ikinci büyük kırılma olarak Kürdistan, Arap, Acem üçgeninde ortaya çıkan çatışmalı Kürt milliyetçiliği, kritik bir aşamayı yaşıyor. ilkel milliyetçilik modern milliyetçiliğe dönüşecek. Kürt milliyetçiliği de devletleşecek. Bu milliyetçiliği de Arap, İran ve Türk’e karşı savaştıracaklar. Kürt hakim işbirlikçi tabaka, ABD, İngilizler ve hattâ Avrupa’ya da dayandırılarak devletleştiriliyor. ABD bunu neye istiyor? ABD Ermenilere el attı, Ermeniler bitti. İngilizler İyonyalılara el ettı, onlar da yok oldular. Yine Asurilere el atan İngilizler, onları da bitirdi. Anadolu halklarının sonu getirildi. Sonra ne oldu? İngiliz, Fransız burjuvazisine pazar doğdu. İngiliz, Fransız emperyalizminin ticari çıkarları uğruna üç bin yıllık kültürler yok edildi. İşte bu nedenle istiyorlar Kürt devletleşmesini.</em>” (Cengiz Kapmaz, Öcalan’ın İmralı Günleri, İthaki Yayınları, 2011, s. 305-306)</p>
<p>“<em>Hakim işbirlikçi tabaka</em>“dan kasıt belli: Talabani, ama özellikle de Barzani. Ona yönelik değerlendirmeler ağır. “<em>İşbirlikçilik</em>“ten “<em>yayılmacılık</em>“a, “<em>ilkel milliyetçilik</em>“ten emperyalistlere sırtını dayamaya ve oradan Ortadoğu’da dökülecek kanların müsebbibi olmaya kadar çok ağır ithamlar var.</p>
<p>Geçmişte aralarında yaşanan sıcak çatışma da düşünüldüğünde Öcalan’ın hakkında bu derece sert ifadelere sarf ettiği bir kişiyle selamı sabahı keseceği, onun hakkında artık tek bir olumlu laf etmeyeceği düşünülebilir.</p>
<p>Ama ne hayat, ne de siyaset böyle ilerler. Hayatın ve siyasetin gerçekleri ve değişen dinamikleri, insanları her daim yeniden muhasebe yapmaya yöneltir, geçmişteki yargılarını gözden geçirmeye zorlar. Böylelikle insanlar kendilerini eskisinden tamamen farklı bir konumda ve farklı bir dille konuşurken bulabilirler. Nitekim Öcalan’ın Barzani’ye dair düşüncelerinde ve dilinde böyle bir değişim yaşanır.</p>
<p><strong>“Kürt milletinin lideri”</strong></p>
<p>2013′ün başlarında Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için yeni bir sürece girilir ve devlet ile PKK arasında görüşmeler başlar. Süreçte iki tarafın da değerini takdir ettiği mühim bir aktör daha vardır: Barzani. Öcalan bu kez Barzani’ye bir mektup yazar. Mektup 6 Haziran’da Barzani’ye ulaşır. Mektupta Barzani’ye “<em>Kürt milletinin lideri</em>” olarak hitap eder Öcalan ve onu sadece Güney Kürdistan’ın değil Kürdistan’ın dört parçasının da lideri olarak gördüğünü belirtir. Mektup Barzani’ye övgülerle doludur:</p>
<p>“<em>Kürt milletinin değerli lideri Mesut Barzani, selam ve saygılar. Her şeyden önce emek ve çalışmalarınızdan dolayı size teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum. Kadim ve tecrübeli siyasetinizle Türkiye’de dökülen kanın sonlanmasında ve barış kararının alınmasında gösterdiğiniz irade ve kararlılıktan dolayı size teşekkür ediyorum. Değerli ve saygıdeğer kardeşim Mesut Barzani. Ben sizi sadece Kürt bölgesinin başkanı değil, dört parça Kürdistan’ın lideri olarak görüyorum ve bu şerefi de size veriyorum. Çünkü, hepimiz anladık ki, zeki ve kadim tecrübenizle Kürt milletinin yarısından fazlasının haklarını elde ettiniz. Ben bu inancı taşıyorum. Ben Kürt halkının yarısının haklarını elde edenin, diğer geri kalan haklarını da elde edebileceğine inanıyorum. Allah’tan dileğim sizin sağlıklı ve başarılı olmanızdır. Benim sizden dileğim ayrıca şudur ki, oraya gelen PKK gerillalarına da sahiplenmeniz ve yaşamlarını garanti altına almanızdır. Gerillaların yaşamlarının riske girmemesi için çaba göstermenizi diliyorum</em>.”(<a href="http://gundem.milliyet.com.tr/ocalan-dan-barzani-ye-carpici/gundem/detay/1720276/default.htm">http://gundem.milliyet.com.tr/ocalan-dan-barzani-ye-carpici/gundem/detay/1720276/default.htm</a>)</p>
<p><strong>Dilin ayarı</strong></p>
<p>Bu iki mektubu hatırlatmamın nedeni şu: Barzani’nin, Başbakan Erdoğan’ın davetlisi olarak Diyarbakır’a gelecek olması Kürtlerin bazı kesimlerinde bir rahatsızlık yarattı. Siyasi rekabetin üst seviyede olduğu bir vakitte rahatsız olunması normal; görüşmenin zaman ve mekanı bazılarında huzursuzluk doğurabilir, görüşme bu yönleriyle eleştirilebilir. Lakin bilhassa sosyal medyada ve sokakta kantarın topuzunun kaçtığı görülüyor. Barzani’nin, Erdoğan’ın siyasi amaçlarının malzemesi olduğu yazılıyor. Muktedirin sofrasına iştahla oturan bir Barzani portresi resmediliyor. Barzani’nin şahsi istikbalini Kürdistan’ın üzerinde tuttuğu belirtiliyor. Ve hatta Barzani’nin Kürt davasını sattığı söyleniyor.</p>
<p>Gündelik siyasete ve sözün şehvetine kapılarak Barzani’ye salvo ateşi yapanlara Öcalan’ın iki mektubunu tekrardan okumalarını tavsiye ederim. Bugün kestirmeden “<em>hain”</em> ve “<em>işbirlikçi</em>” olarak ilan ettiğiniz kişi, yarın sözleri ve tavrıyla sizi zorda bırakabilir, onu “<em>kahraman</em>” olarak selamlamak durumunda kalabilirsiniz. İster övgü, ister yergi için olsun, dilin ayarını tutturmakta fayda var!</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/ayar-kacmasin/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/">Ayar kaçmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</title>
		<link>https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Tarihi” sıfatı, Türkiye’de bolca kullanılır, olur olmaz her hadise “tarihi” olarak nitelenir. Sıradan bir lig maçı, rutin bir ziyaret, her gün yapılan türden bir konuşmaya “tarihi” sıfatı layık görülür. Bu sebeple, bilhassa medyanın “tarihi”  dediklerine şüphe ile yaklaşmak iyidir. Ancak bu mesafeli tutum, gerçekten “tarihi” olan olaylara hakkını vermekten de bizleri alıkoymamalı. Diyarbakır’da hafta sonunda tarihi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/">Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Tarihi”</strong> sıfatı, Türkiye’de bolca kullanılır, olur olmaz her hadise “tarihi” olarak nitelenir. Sıradan bir lig maçı, rutin bir ziyaret, her gün yapılan türden bir konuşmaya “tarihi” sıfatı layık görülür. Bu sebeple, bilhassa medyanın “tarihi”  dediklerine şüphe ile yaklaşmak iyidir.</p>
<p>Ancak bu mesafeli tutum, gerçekten “tarihi” olan olaylara hakkını vermekten de bizleri alıkoymamalı. Diyarbakır’da hafta sonunda tarihi günler yaşandı. Hem semboller, hem de Barzani ve Erdoğan’ın kullandığı söylem önemli bir kavşağın geçilmesini sağladı.</p>
<p>Öncelikle semboller. Diyarbakır, bir merkez ve hemen her Kürt gözünü oraya dikiyor, oradaki gelişmelere kulak kesiliyor. Barzani’nin Kürtler arasında büyük bir saygınlığı bulunuyor. Şivan Perwer, 40’lı yaşlarında olanların kimliklerinin biçimlenmesinde ve Kürt kimliğiyle irtibat kurmalarında büyük bir tesiri olan bir ismi ifade ediyor. Başbakan, belediyeyi ziyaret ediyor, Baydemir ile el ele görüntü veriyor. Diyarbakır sokaklarında arabaları Kürdistan bayrağı süslüyor, meydanlarda Türkiye ve Kürdistan bayrakları birlikte dalgalanıyor. Erdoğan <strong>“Kürdistan”</strong> diyor, Barzani Türkçe konuşuyor.</p>
<p>Tüm bu sembollerin birlikteliğinin bir anlamı var elbette. Semboller, çözüm süreciyle bağlantılı bir şekilde bir araya geliyor ve sürecin arkasındaki iradenin tam olduğuna işaret ediyor. Bunun süreci kalıcı kılmada ve tahkim etmede önemli bir işlev göreceği açık.</p>
<p><strong>Kürt-Türk İttifakı</strong></p>
<p>Söyleme gelince; Barzani’nin öne çıkardığı iki husus vardı: İlki, Kürt meselesinde şiddetin çözüm üretmeyeceğini vurgulamasıydı. Hem meydanda, hem de Baydemir’in kendi onuruna verdiği yemekte bunun altını çizdi. <em>“Uzun bir tarihimiz, derin bir tecrübemiz var. Silahın, çözdüğünden daha fazla sorun yarattığını biliyoruz” </em>diyen Barzani, demokratik mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirtti. Barışa ancak cesur insanların karar verebileceğini ve barışın uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirdiğini söyleyen Barzani, Kürtlere sabırlı olmalarını ve barışa ihtiyaç duyduğu süreyi tanımlarını tavsiye etti ve kendi üzerlerine düşen tüm sorumlulukları yerine getireceklerinin sözünü verdi.</p>
<p>İkincisi, bir Kürt-Türk perspektifini sunmasıydı. Barzani’ye göre, Ortadoğu’da tarihin yeniden yazılıyordu ve Kürtler ile Türkler arasındaki işbirliği bu yeni tarihin yönünü belirlemede en önemli faktörlerden biri olacaktı. Artık “<em>bir Kürdün kanı bir Türk gencinin, bir Türkün kanı bir Kürt gencinin eline bulaşmamalıydı.”</em></p>
<p><strong>Yeni bir Türkiye</strong></p>
<p>Başbakan Erdoğan ise,  1920 ruhunu esas alacak “yeni bir Türkiye” düşüncesini vurguladı. 1920, farklı etnik ve dini kimliklerin tanınmasına ve işbirliğine dayanan bir ruhu ifade eder. 1924 ise, herkesi tek bir kimlik içine hapseden ve Cumhuriyet tarihi boyunca yürütülen politikayı. Erdoğan, herkesin kendini eşit, özgür ve mutlu hissedeceği bir Türkiye’ye giden yolun, 1924’ten değil, 1920’den geçtiğini ve kendilerinin de bunu takip edeceğini belirtti.</p>
<p>Elbette yeni bir Türkiye’nin inşası için Kürt meselesinin çözümü gerekiyor. Erdoğan bu noktada çözüm sürecinin hayati önemini hatırlattı. Türkiye’nin dört bir yanındaki halkın sürece büyük bir destek verdiğini, hükümetin sürecin ilerlemesi için iradesinin tam olduğunu ve bu süreci her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar sürdüreceklerini belirtti. Bazı kesimlerin süreci sabote etmeye çalıştıklarını, halkın bu sabotajları iradesiyle açığa çıkarması gerektiğini söyledi ve halkı- özelikle Diyarbakır’ı- sürece hakemlik yapmaya davet etti.</p>
<p>Erdoğan’ın konuşmasında sarf ettiği en önemli söz <em>“dağdakilerin indiği, hapishanelerin boşaldığı, 75 milyon vatandaşın kucakladığı yeni bir Türkiye yaratacağız. Hiç endişeniz olmasın” </em>sözüydü. Bu söz “genel af ilanı” olarak yorumlandı, kimi kesimler bunu sevinçle karşıladı. Muhalefet ise bunun üzerinden Erdoğan’a yüklendi; <em>“vatan hainliği”</em> ithamları,<em>“Sevr’in hortlatılması, Lozan’ın yırtılması”</em> ifadeleri havada uçuştu. Aslında muhalefetin gösterdiği tepkiler, barışa giden yolun ne denli zor olduğunu gösteriyordu.</p>
<p><strong>Toplumsal uzlaşma</strong></p>
<p>Erdoğan’ın yaptığı gerçekçi bir değerlendirmeydi. Dünya deneyimleri, çözüm süreçlerinin beklendiği biçimde neticelenmesi için bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç olduğunu gösteriyordu. Türkiye’deki sürecin ilerlemesi ve nihayetlenmesi için de ileriki aşamalarında toplumsal uzlaşmayı sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması gerekecek. “Normalleşme” adı verilen sürecin üçüncü aşamasında, PKK’nin dağdan inip siyasi bir yapıya dönüşmesi, mensuplarının siyasi ve sosyal hayata katılımları planlanıyor. Bu ise hukuki alt yapının kurulmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p>Erdoğan’ın bu sözlerinde hem Kürtlere, hem de Türklere mesajlar vardı. Erdoğan Kürtlere sürecin sonundaki amacını gösterdi ve buna varılması için onlardan sürece sahip çıkmalarını istedi. Türklere ise sürecin başarılı olması halinde ortaya çıkacak olan tabloyu işaret etti ve buna hazır olmaları gerektiği mesajını verdi. Ayrıca mesajların da ötesinde, artık siyasi tartışmanın odağına yerleşecek olan bu sözler, kullananın niyetinden bağımsız olarak bir sürecin başlattı ve <em>“af, toplumsal uzlaşma”</em> gibi kavramların zamanla normalleşmesini sağlayacak bir zemin yarattı.</p>
<p>Diyarbakır, sembolleri ve söylemleriyle önemli bir buluşmaya tanıklık etti. Süreçteki üç aktörden meydanda bulunan ikisi sürecin arkasında iradelerini bir kez daha teyit ettiler ve süreci ilerlettiler. Bugün süreç, dünden daha kalıcı ve biz bugün barışa dünden daha yakınız.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/">Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
