<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Akyol, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/mustafaakyol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2015 09:37:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Liberaller Allahsız mıdır?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:37:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim memlekette &#8220;anlam kayması&#8221;na uğrayan bir sürü kavram var. Biri, &#8220;liberal&#8221;lik. Bu kelime, pek çok kişinin zihinde, aşağı-yukarı, &#8220;Kemalist olmayan, dindarlara saygılı, ama dinle-imanla pek alakası olmayan kişi&#8221; anlamına geliyor. Onun için de, tamamen aynı siyasi ve ekonomik görüşleri savunan iki ayrı adamdan viski içenine &#8220;liberal&#8221;, camiye gidenine &#8220;muhafazakar&#8221; denebiliyor. İşin bu popüler boyutu bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/">Liberaller Allahsız mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bizim memlekette &ldquo;anlam kayması&rdquo;na uğrayan bir sürü kavram var. Biri, &ldquo;liberal&rdquo;lik. Bu kelime, pek çok kişinin zihinde, aşağı-yukarı, &ldquo;Kemalist olmayan, dindarlara saygılı, ama dinle-imanla pek alakası olmayan kişi&rdquo; anlamına geliyor. Onun için de, tamamen aynı siyasi ve ekonomik görüşleri savunan iki ayrı adamdan viski içenine &ldquo;liberal&rdquo;, camiye gidenine &ldquo;muhafazakar&rdquo; denebiliyor. <br />İşin bu popüler boyutu bir yana, son dönemde bir de liberalizmin teorisine dair bir şeyler yazarak bunun illa dinle çelişik bir fikir olduğunu savunanlar var. Fikirlerine, birikimine ve ahlaki duruşuna büyük saygı duyduğum Ali Bulaç ağabey, başta geliyor. Evvelki hafta Zaman&rsquo;da yayınlanan &ldquo;İslam, liberalizm ve özgürlük&rdquo; başlıklı yazısında bu konuyu bir kez daha ele aldı. Liberallerin &ldquo;dine ve Tanrı&rsquo;ya karşı özgürlük&rdquo; davası güttüklerini, dahası &ldquo;nefsin istek ve tutkularını, bedenin zevklerini kısıtlayan her engele karşı serbestlik&rdquo; hedeflediklerini ileri sürdü. Yani buna göre liberalizm düpedüz &ldquo;Allahsız&rdquo; ve epey de &ldquo;ahl&acirc;ksız&rdquo; bir şeydi&#8230;</p>
<p>Hangi &lsquo;liberaller&rsquo;?</p>
<p>Gerçekte ise, Ali Bulaç ağabeyin anlattığı, liberalizmin sadece bir versiyonudur. Özellikle de Fransa&rsquo;da neşvünema bulan bir koludur. Buna karşılık Anglo-Sakson liberalizmi, &ldquo;dine karşı özgürlük&rdquo; değil, &ldquo;din özgürlüğü&rdquo; vurgusu yapar. Hatta Amerika&rsquo;ya baktığımızda &ldquo;din sayesinde özgürlük&rdquo; temasını bile görebiliriz.</p>
<p>Bu farklılıklar, söz konusu ülkelerin siyasi tarihleriyle yakından ilgilidir. Fransa&rsquo;da dini temsil eden kilise, mutlaki bir yönetim kurmuş olan kraliyet ile ittifak içindeydi. Onun için de krallık karşıtı &ldquo;özgürlük&rdquo; hareketi aynı zamanda din karşıtı bir boyut kazandı. Fransız Devrimcileri, sadece kralı ve aristokratları değil, din adamlarını da öldürdüler.</p>
<p>Britanya&rsquo;da ise kraliyet daha 13. yüzyıldaki Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) ile liberalleşmeye başladığı için, bu ülkede liberalizm ne krala ne de dine karşı oldu. Aksine, İskoç, İngiliz ve İrlanda liberallerinin önemli bir kısmı, dini, özgür bir toplumu dejenerasyondan koruyan ahlaki değerlerin kaynağı olarak gördüler.</p>
<p>Bu geleneğin en büyük ismi olan John Locke, inançlı bir Hıristiyandı, hatta &ldquo;Hıristiyanlığın Akla Uygunluğu&rdquo; diye bir kitap yazmıştı. Farklı dini inançlara karşı (Yahudilik ve İslam dahil) hoşgörüyü savunmuş, &ldquo;bir tek ateistlerin hoş görülemeyeceğini&rdquo;, çünkü &ldquo;Tanrı&rsquo;yı düşüncelerinden çıkarmakla&#8230; toplumun bağları olan sözleşmeler, anlaşmalar ve yeminlerin temelini tanımadıklarını&rdquo; ileri sürmüştü.</p>
<p>&lsquo;Yaratıcı&rsquo;nın verdiği haklar&rsquo;</p>
<p>Amerika&rsquo;yı ise zaten &ldquo;din özgürlüğü&rdquo; arayarak yollara dökülen göçmenler kurdu. John Locke&rsquo;tan esinle yazdıkları Bağımsızlık Bildirgesi&rsquo;nde, &ldquo;her insanın eşit yaratıldığını, Yaratıcı&rsquo;nın hepsine çiğnenemez haklar bahşettiğini, bunların arasında hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkının bulunduğunu&rdquo; ilan ettiler.</p>
<p>Başkan John F. Kennedy de ABD&rsquo;nin kurucularının temel aldığı ilkeyi şöyle özetlemişti: &ldquo;İnsanın hakları, devletin bonkörlüğünden değil, Tanrı&rsquo;nın elinden çıkmıştır.&rdquo;</p>
<p>Bu mu, &ldquo;dine ve Tanrı&rsquo;ya karşı özgürlük&rdquo; bayrağı açan liberalizm?..</p>
<p>Sanırım tüm bunların Türkiye&rsquo;de pek bilinmemesi veya dikkat çekmemesinin sebebi, bizdeki modern siyasi kavramların kıta Avrupası&rsquo;ndan ve özellikle de Fransa&rsquo;dan devşirilmiş olması. Bu tek yanlılığın Kemalistleri körleştirdiğini hep söylüyoruz; ama anlaşılan bazı İslamcılarımızı da yanıltabiliyor.</p>
<p>Star, 21.10.2009</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberaller-allahsiz-midir/">Liberaller Allahsız mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağduyu ve itidal zamanı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Oct 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kobani’de yaşananlar Türkiye’de de hararetin yükselmesine neden oldu. Hükümet ile HDP/PKK arasında ipler gerildi, karşılıklı tehditler edildi. Hükümet, HDP/PKK’yi Esad’ın yanında durmakla ve rejim katliamlarda bulunurken ses çıkarmamakla, HDP/PKK ise hükümeti Suriye muhalefetini desteklemek adı altında IŞİD’e arka çıkmakla ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmakla itham etti. Tarafların diline, Çözüm Süreci’nden öncesini hatırlatan ifadeler egemen oldu. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/">Sağduyu ve itidal zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kobani’de yaşananlar Türkiye’de de hararetin yükselmesine neden oldu. Hükümet ile HDP/PKK arasında ipler gerildi, karşılıklı tehditler edildi. Hükümet, HDP/PKK’yi Esad’ın yanında durmakla ve rejim katliamlarda bulunurken ses çıkarmamakla, HDP/PKK ise hükümeti Suriye muhalefetini desteklemek adı altında IŞİD’e arka çıkmakla ve IŞİD’in güçlenmesine neden olmakla itham etti. Tarafların diline, Çözüm Süreci’nden öncesini hatırlatan ifadeler egemen oldu.</p>
<p><strong>PKK ve IŞİD’i aynılaştırmak</strong></p>
<p>Bugüne gelinirken hem hükümet, hem de HDP/PKK önemli hatalar yaptı. Hükümetin hataları iki başlık altında toplanabilir:</p>
<p><strong>1)</strong> Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, ardından bazı kabine üyeleri PKK ile IŞİD’i eşleştirdiler. <em>“Bizim için PKK ile IŞİD aynıdır”</em>, “<em>IŞİD’e ne kadar karşıysak PKK’ya da o kadar karşıyız”</em> gibi cümleler kurdular. Hem gerçekliğe ters düşen, hem de Çözüm Süreci’nin ruhuna uymayan bu sözler, tansiyonu yükseltti. Bir taraftan Öcalan ile İmralı’da, Müslim ile Ankara’da konuşulur ve <em>“Kandil ile doğrudan görüşebiliriz”</em>beyanatları verilirken, diğer taraftan PKK’yi Kürtlerin büyük bir kısmının cellâdı olarak gördüğü IŞİD ile aynı kefeye koymak, baştan aşağı yanlış. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı’nın İslâhiye’de <em>“Kobani düştü düşecek”</em> ifadesi de bir temenni gibi algılandı. Tüm bu açıklamalar, Kobani nedeniyle birikmiş olan öfkenin daha da büyümesine yol açtı.</p>
<p><strong>2) </strong>Hükümet, <em>“Kobani’nin düşmesini istemeyiz”</em>, <em>“Kobani’nin düşmemesi için elimizden geleni yaparız”</em> açıklamasında bulundu. Bu, devletin politikasının değiştiğine dair bir kanı uyandırdı ve beklentiyi yükseltti. Fakat bu <strong>“elden gelenin”</strong> ne olduğu ve ne yapılacağı konularında ne bir belirlilik, ne de atılan bir adım var. Hükümet harekete geçmek için her seferinde, bugünkü koşullar dâhilinde, yerine getirilmesi imkânsız koşulları (Esad’ın düşürülmesi gibi) öne sürüyor.</p>
<p>Oysa çok iyi biliniyor ki,  Türkiye daha önce Suriye’deki muhalif grupları desteklemek için hükümet hiçbir koşul aramıştı. Eğer bir yardım iradesi oluşsa, bunun yol ve yöntemleri bulanabilir, alternatif çözümler üretilebilirdi. Ne var ki hükümet, göç etmek zorunda kalanları kabul etmeyi yeterli gördü, bunun dışında bir yardımı gündemine almadı. Bu durum da Kürtlerin önemli bir kesiminde <em>“Eğer bu devlet bizim de devletimiz ise, katliam tehdidi altında bulunan kardeşlerime yardım etmeli. Ama devlet yardıma gitmek yerine işi yokuşa sürüyor” </em>düşüncesi güç kazandı. Bu nedenle Kürtler, Müslim ile görüşmeler yapılmasına rağmen, çeşitli gerekçeler öne sürülerek hükümetin Kobani’ye destek olmamasını kabul edilemez görüyor.</p>
<p><strong>Duygu kırıklığı</strong></p>
<p>Kobani’deki durum kritik bir hal alınca HDP acil eyleme çağrısında bulundu. Ancak eylemler demokratik çerçeve içinde kalmadı, sokak şiddetine dönüştü. Molotoflar, bombalar, taşlar, silahlar kullanılarak bütün bir bölge yangın yerine döndü. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi, okullar tatil ve uçuşlar iptal oldu. Hepsinden daha acı olanı ise, şimdiye kadar, 22 vatandaşımızın hayatını kaybetmesiydi.</p>
<p>Demirtaş, bu acı hadiselerin meydana gelmesinde, hükümetin izlediği politikaların halkta yarattığı duygu kırıklığının önemli bir payı olduğunu, dolayısıyla olayları salt HDP’nin çağrısıyla açıklamanın doğru olmayacağını belirtti. Şüphesiz bütün yaşananları tek bir parametre ile açıklamak mümkün değil. Ama bu, HDP’nin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Demokrasilerde siyasi partiler, önem verdikleri bir hususta kitlesel eylem yapabilirler. Dolayısıyla HDP’nin Kobani’de yaşananlara karşı duyarlılık oluşturmak, hükümete basınç uygulamak ve hükümet politikalarını eleştirmek için eylem çağrısında bulunması meşrudur. Fakat bu meşruluk, çağrıda bulunana aynı zamanda sorumluluk da yükler. HDP, böylesi bir dönemde yaptığı çağrının hangi sonuçlara yol açacağını kestirmeliydi. Sokağa ve meydanlara davet ettiği kitleyi kontrol altında tutup tutamayacağının hesabını yapmalı, eylemlerin meşruiyet sınırları içinde kalması için çaba sarf etmeliydi. Bu bağlamda HDP’nin mükellefiyetlerini yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Kobani’ye zarar</strong></p>
<p>HDP’nin eylem çağrısı akabinde yaşananların dört olumsuz sonuç doğurduğu kanısındayım:</p>
<p><strong>1)</strong> Eylemin amacı Kobani ile dayanışmak ve Kobani’nin karşıya bulunduğu tehlikeden kurtulmasına katkıda bulunmaktı. Ancak ortaya çıkan tablo, böyle bir sonuç üretmedi. Yakma, yıkma, yağma sahneleri izleyenlerde Kobani’ye dönük bir hassasiyeti ve dayanışma duygunu büyütmedi. Aksine öne çıkan şiddet manzaraları, haklı bir talebi arka plana itti.</p>
<p>PKK, PYD ve HDP, Türkiye’den Kobani’ye doğrudan müdahale etmesini değil, Kobani’ye bir koridor açılmasını beklediklerini belirtiyorlar. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin de Türkiye’den peşmergenin Kobani’ye geçmesi için resmi başvuru yaptığı ve Türkiye’den cevap beklediği ifade ediliyor. Eylemler, bu taleplerin ve beklentilerin karşılanmasına da hizmet etmedi, Kobani’ye katkıda bulunmak yerine zarar verdi.</p>
<p><strong>Çözüm iradesini zayıflatmak</strong></p>
<p><strong>2)</strong> Çözüm Süreci’ni ortaya çıkaran ve bugüne kadar getiren en önemli unsur, toplumsal desteğin varlığıdır. Eğer toplum barış iradesinin arkasında durmasaydı, tarafların süreci başlatmaları da, sürdürmeleri de –imkânsıza yakın derecede- güç olurdu.  Yaşanan hadiselerin zararlarından biri de, Çözüm Süreci’nin arkasındaki halk desteğine zarar vermesidir. Bu olayları vesile bilerek süreci zayıflatmayı isteyen iki kesim var; biri Türk kamuoyuna diğeri de Kürt kamuoyuna sesleniyor:</p>
<p><strong>a.</strong> Süreçten rahatsızlık duyanlar, olayların sürecin bir sonucu olarak sunmaya büyük gayret sarf ediyorlar ilk andan beri. Süreç ile devlet otoritesinin bölgede sıfırlandığını, devletin bölgeyi PKK’ye teslim ettiğini, bugün böyle bir görüntü ortaya çıkmışsa bunun müsebbibinin “çözüm siyaseti” olduğunu yazıp çiziyorlar. Böylelikle Türkiye’nin Batı’sında süreç karşıtı bir düşünceyi güçlendirmeyi amaçlıyorlar. Sürecin bitmesini şehvetle bekleyenlerin en büyük yardımcısı da, bu şiddet görüntüleri oluyor. Onlar, büyük bir keyifle bu görüntüleri yayarak bir taraftan kamuoyunu zehirlemeye, çalışıyorlar. İstanbul, Erzurum, Denizli ve diğer bazı illerde gösteri yapanlar ile karşıt gruplar karşı karşıya kalması, çalınan bu mayanın küçümsenmemesi gerektiğine işaret ediyor.</p>
<p><strong>b.</strong> Gezi’de Kürtlerin sokağa inmemesi, Türkiye’nin büyük bir badireden kurtulmasını sağlamıştı. Şimdi Kobani’den bir Gezi çıkartmaya uğraşanlar var. AKP ile kavgasını Kürtler üzerinden veren bu kesimler, o zaman sahaya inmeyen Kürtlerin bu kez sahada olmasını fırsata dönüştürmek istiyorlar. Bunun için şiddeti estetize ediyor, direnme çağrıları yapıyor ve Kürtleri sokakta tutmayı hedefliyorlar. Sürecin bir kandırmaca olduğunu ve aslında hiç başlamadığını yazıyorlar, AKP ile bir barışın mümkün olmadığının propagandasını yapıyorlar. Amaçları gayet açık; bahusus PKK’li Kürtler nezdine süreci itibarsızlaştırmak ve sürecin bitmesini sağlamak. Yazıp çizdiklerine bakın, AKP’nin zararına olacak diye, böyle bir sonucu dört gözle beklediklerini göreceksiniz.</p>
<p><strong>Siyasi alan kaybı</strong></p>
<p><strong>3)</strong> Demirtaş, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde söylemi ve tarzıyla büyük bir beğeni toplamış, bu beğeni oy oranlarına da yansımıştı. Demirtaş’ın tarzı, sivil siyasetin alanın genişlemesi ve belirleyicilik kazanması noktasında önemli bir kazanım olmuş, HDP’nin farklı toplumsal kesimlere ulaşması yönünde bir umut doğurmuştu. Lakin son eylemler hem Demirtaş’a hem de HDP’ye çok büyük bir darbe vurdu. Yapılan çağrı siyaseti değil şiddeti, müzakereyi değil çatışmayı, siyasi aktörleri değil militanları ön plana çıkardı. Demirtaş’ın bu tahribatı gidermesi güç olacak, zira artık o ve partisi tarafından yapılacak bir çağrının, sivil ve siyasi niteliği konusunda daha fazla şüphe duyulacak.</p>
<p><strong>4)</strong> En tehlikeli husus, olayların HDP-HÜDAPAR (PKK-Hizbullah) fay hattını tetiklemesi oldu. Özellikle Diyarbakır’da, protestolarda mevzuu Kobani olmaktan çıktı, PKK-Hizbullah çatışmasına evirildi. Geçmişin kapanmayan yaraları dikkate alındığında, bunun kışkırtmalara hazır bir zemine ve daha büyük şiddet olaylarına yol açacağı muhakkaktı.</p>
<p>Diyarbakır’daki sivil toplum kuruluşları bunu önlemek için büyük çaba sarf ettiler. Bilhassa sosyal medya üzerinden kin ve nefreti körüklemek isteyenlerin fazla mesai yaptığı bir ortamda onlar büyük bir basiret örneği sergilediler, taraflar ile görüştüler, daha fazla kan dökülmemesi için var güçleriyle çalıştılar. Takdire şayan bu çabalar, güçlü ve herkese güven veren bir sivil örgütlenmenin bir toplum için ne kadar hayati olduğunu gösterdi.</p>
<p><strong>Çıkmaz sokak</strong></p>
<p>İki-üç gündür yaşanan çatışmalı ortam, 20 aydır yürütülen sürecin anlamı ve değeri üzerinde bir kez daha düşünülmesini sağladı. Bir kez daha görüldü ki, çatışma ve şiddet var olan bir meseleyi çözmüyor, aksine farklı kesimleri karşı karşıya getiriyor ve toplumsal yarılmaları derinleştiriyor. Bir an önce bu şiddet atmosferinden kurtulmak lazım. Bunun için de en başta siyasi sorumluluk mevkiinde olanlara iş düşüyor. Onlar destekçilerini itidale çağırmalı, şiddetin karşısında durmalı, sükûneti hâkim kılmalı ve tüm sorunları siyasi alana çekmeli. Çözüm, her düzeyde diyalog, müzakere ve siyaseti gösteren istikameti takip etmektedir, tersi bizi çıkmaza sokar.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/sagduyu-ve-itidal-zamani/">Serbestiyet, 10.10.2014</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagduyu-ve-itidal-zamani-2/">Sağduyu ve itidal zamanı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürtler Barışa Oy Verdi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Apr 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı 1984’ten beri en huzurlu seçimi yaşadı. Gerçi geçmişte de seçim dönemlerinde PKK –bazen fiili, bazen de resmi olarak- çatışmasızlık durumuna geçiyordu. Ama yine de bilhassa kırsal yörelerde seçmenler ve adayların, kimi yerde devletin kimi yerde de PKK’nin uyguladığı bir baskıya maruz kalmaları söz konusu olabiliyordu. Ancak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/">Kürtler Barışa Oy Verdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı 1984’ten beri en huzurlu seçimi yaşadı. Gerçi geçmişte de seçim dönemlerinde PKK –bazen fiili, bazen de resmi olarak- çatışmasızlık durumuna geçiyordu. Ama yine de bilhassa kırsal yörelerde seçmenler ve adayların, kimi yerde devletin kimi yerde de PKK’nin uyguladığı bir baskıya maruz kalmaları söz konusu olabiliyordu. Ancak bu kez seçim farklı bir atmosferde yapıldı. Bazı mahallî gerginlikler olmakla birlikte seçimin geneli meşruiyetine ve huzuruna halel getirecek hadiseler yaşanmadı. Hangi partiden olursa olsun insanlar rahat bir ortamda siyasi faaliyetlerini yürüttüler ve tercihlerini ortaya koyular. Bunun önemli bir kazanım olduğunun altını çizmek gerekir.</p>
<p>2014 seçimlerinin Doğu ve Güneydoğu için –başlıca- iki önemli sonucu oldu: Birincisi, BDP ve AKP’ye dayanan iki partili siyasi yapısının daha bir konsolide olmasıdır. 2002 seçimlerinin ertesinde merkez sağ ve merkez sol partilerin tasfiye olmasıyla beraber, tüm Türkiye’de olduğu gibi, bölgedeki siyasi dengeler de değişti. 2004 ve 2007 seçimlerinden sonra AKP ve BDP’ye dayanan bir yapı belirginleşti. Önceki dönemlerde bölge siyasetinde önemli bir yer işgal eden partiler yerlerini kaybettiler ve zamanla erdiler. Onların seçmenleri AKP ve BDP’de toplandı, böylece bölge siyaseti de bu iki partiden sorulur oldu.</p>
<p>Bugün parlamentodaki dört partiden ikisinin, CHP ve MHP’nin, bölgede esamesi okunmuyor. Politik kimliği itibariyle MHP için bu anlaşılabilir bir durum. Ama “ana-muhalefet” sıfatına sahip olan ve teorik olarak iktidar olma iddiası taşıyan CHP için bölgedeki durumu son derece hazin. Kıyılara hapsolan, Orta Anadolu’da belli belirsiz bir varlık gösteren CHP’nin siyaset tarzı, bu iki bölgeyi gözden çıkardığını ima ediyor. Kısa vadede de bunun değişeceğine dair hiçbir emare bulunmuyor.</p>
<p><strong>Çözüm için açık çek</strong></p>
<p>İkincisi, çözüm sürecine halkın verdiği desteğin sandığa yansımasıdır. Sürecin iki aktörü BDP ve AKP, sandıktan silme çıktılar. Halk hem Doğu’da hem Batı’da çözü iradesini ortaya koydu. Doğu’da BDP ve AKP’ye yüzde 90’nın üzerinde bir destek vererek bu partilerin politikalarında somutlaşan çözüm perspektifini onayladığını gösterdi. Batı’da ise AKP, neredeyse her ilde oyunu bir önceki seçimi göre artırdı. Dolayısıyla demokratik bir çözülme yönelmesi halinde AKP’nin muhafazakâr-milliyetçi tabanından tepki göreceği ve oylarının düşeceği tezi –bir kez daha- çöktü. Halkın bu şekilde açık çek vermesi, çok büyük değer taşımasının yanında, AKP ve BDP’ye sorumluluklar da yüklüyor. Süreci derinleştirmek için artık herhangi bir engel ve bahane yok. Bu nedenle hükümet, hemen harekete geçmeli ve süreci güçlendirecek fiili ve yasal düzenlemeleri gerçekleştirmelidir.</p>
<p><strong>BDP</strong></p>
<p>Seçimin sonuçları partiler açısından irdelendiğinde özetle şunlar söylenebilir: BDP, oylarını arzu ettiği ölçüde yükseltemedi. BDP siyasi geleneğinin Türkiye genelinde psikolojik bir eşiği var. Genel ve yerel seçimlerde bu geleneğin partileri yüzde 4 ile 6.5 arasında gidip gelen oylar aldılar. Bir türlü yüzde 7’yi aşıp daha geniş bir taban üzerine oturmadılar. Bu seçimde BDP’nin beklentisi yüzde 8’lere yaklaşan bir oy kazanmaktı. Ama neticede de BDP, HDP ve siyasi yasağı nedeniyle Mardin’de seçimlere bağımsız giren Ahmet Türk’ün aldığı oylar toplandığında yüzde 6.5 ‘a yaklaşan bir oy el elde edildi.</p>
<p>Oyların beklendiği artırılmamasına karşılık kazanılan belediye sayısında dikkate değer bir artış oldu. Seçimlere girerken BDP, biri büyükşehir yedisi şehir olmak üzere toplam sekiz belediyeyi yönetiyordu. 30 Mart’ın ardından BDP elindeki hiçbir belediyeyi kaybetmedi, üzerine üç ekleyerek önettiği belediye sayısını 11′e çıkarttı. Bugün BDP, üç büyükşehir (Diyarbakır, Mardin ve Van) ve sekiz şehirde (Batman, Siirt, Mardin, Şırnak, Hakkâri, Bitlis, Ağrı ve Iğdır) yerel iktidar olarak oldukça geniş bir alanı yönetecek duruma geldi.</p>
<p>İngilizler <strong>“Taç giyen baş akıllanır”</strong> derler. Bölgede taç giymesinin BDP’nin politikalarına tesir edeceği öngörülebilir: Bana göre bu tesir, öncelikli olarak iki noktada kendisini gösterecektir. Bir taraftan BDP’nin kullandığı politik dilin daha da yumuşaması ve daha da kapsayıcı bir hale gelmesi beklenebilir. BDP bu seçimde Urfa’da ve Serhat Bölgesi’nde (Kuzeydoğu Anadolu) hatır sayılır bir oy aldı. Bu oy tabanını genişletmesi için herkese seslenen bir politik siyasi çizgi izlemek izlemesi gerekir. Diğer taraftan ise, yerelde iktidar olmanın sorumluluğuyla hizmet siyasetine daha fazla öneme vermek durumunda kalacaktır. Nitekim seçimden sonra hem Demirtaş, hem de Kışanak yaptıkları açıklamada bunun işaretini verdiler ve başta köylerin alt yapısı olmak üzere her alanda hizmet üretmeyi önceleyeceklerini açıkladılar.</p>
<p>BDP bağlamında değinilmesi gereken bir husus da HDP’nin gösterdiği performans. Kürt siyasetinin Türkiyelileşmesini sağlama amacıyla yola çıkan HDP, seçimde herhangi bir varlık gösteremedi ve BDP’ye bir katkı sunamadı. Kurulduğu ilk andan beri HDP’nin yanlış bir proje olduğunu, kendileri Türkiyelileşme sorunu yaşayan aktörleri bir araya getirerek Kürt siyasetinin Türkiyelileşemeyeceğini, BDP’nin kendi kimliğini koruması halinde Türkiyelileşme ihtimalinin daha fazla olduğunu düşünüyordum. Seçim sonuçları, bu düşünceyi bir anlamda doğruladı.</p>
<p>HDP ve BDP şu anda kavşaktalar, bundan sonraki seçimlere iki ayrı parti ile girilmesi düşünülemeyeceğine göre, yola nasıl devam edeceklerini kararlaştırmak durumundalar. BDP seçmeninin HDP kimliğini benimsemediği kanısındayım. Dolayısıyla doğru olan BDP’yi merkeze alan bir siyaset geliştirmek olacaktır.</p>
<p><strong>AKP</strong></p>
<p>2009’da AKP seçim kampanyasını saldırgan ve milliyetçi bir siyasi dilin üzerine oturtmuştu. Başbakan seçim meydanlarında idamdan söz ediyor, BDP’ye çatıyor, <em>“ya sev ya terk et”</em> diyordu. AKP’ye yaramadı bu dil, bölgede önemli oranda oy kaybetti. Bu seçimlerde ise AKP oylarını toparladı. Bunun iki önemli sebebi var: Biri, çözüm sürecidir. Geçen seçimlerdeki milliyetçi siyaset, AKP’li adayların hareket alanını daraltmıştı. Ama bir yıldan fazla devam etmekte olan çözüm süreci, bu seçimde AKP’li adayların elini rahatlattı. Süreci yürüten taraflardan birinin aktörü olarak rahatlıkla halkın içine girdiler ve sürecin devamı için destek talebinde bulundular. Denilebilir ki AKP’nin bölgedeki en büyük seçim kozu, çözüm süreciydi.</p>
<p>Diğeri ise, Gülen Cemaati ile girişilen mücadeleydi. Gülen Cemaati’nin partilerinin varlığına kasteden bir tehdit olarak algılanması ve seçimlerin varlık-yokluk mücadelesi olarak görülmesi AKP tabanını tahkim etti. Öyle ki partilerin bazı tavırlarından veya gösterilen adaylardan rahatsız olsalar bile AKP seçmeninin ağırlıklı bir kesimi itirazlarını parantez içine almayı ve tehlike bertaraf edildikten sonra bunları dillendirmeyi tercih etti.</p>
<p><strong></strong><strong>HÜDA-PAR</strong></p>
<p>Bölgede seçimle bağlantılı olarak en çok merak edilen konulardan biri de, seçimlere ilk defa giren HÜDA-PAR’ın nasıl bir sonuç alacağıydı. Seçimlere girmek HÜDA-PAR için riskli bir karardı. Zira çok düşük bir oy alması halinde, kendine atfettiği güç, etkinlik ve taban genişliği sorgulanması kaçınılmaz olurdu. Ancak Diyarbakır’da yüzde 4, Batman’da ise yüzde 7 gibi başlangıç için fena sayılmayacak bir oy aldı. Ben, HÜDA-PAR’ın aldığı oydan ziyade, partileşmesini, seçimlere girmesini ve demokratik siyasete dâhil olmasının daha önemli olduğu kanısındayım. Bu, bölgede demokrasinin ve siyasetin normalleşmesi için çok değerli bir kazanımdır.</p>
<p>www.serbestiyet.com</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-barisa-oy-verdi-3/">Kürtler Barışa Oy Verdi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Feb 2014 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>30 Mart 2014 yerel seçimleri, genel Türkiye siyaseti için çok büyük bir önem arz ediyor. Zira seçimlere bir “genel seçim” anlamı yüklenmiş durumda. Alınacak sonuçlar iktidarın ve muhalefetin yürütmekte oldukları politikaların kabulü veya reddi olarak değerlendirilecek. Seçimlerden çıkacak tablonun ışığında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlere dair hesaplar gözden geçirilecek, partilerin yönetim katlarında değişimler gündeme gelecek. Bu sebeple [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/">BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>30 Mart 2014 yerel seçimleri, genel Türkiye siyaseti için çok büyük bir önem arz ediyor. Zira seçimlere bir <strong>“genel seçim”</strong> anlamı yüklenmiş durumda. Alınacak sonuçlar iktidarın ve muhalefetin yürütmekte oldukları politikaların kabulü veya reddi olarak değerlendirilecek. Seçimlerden çıkacak tablonun ışığında Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlere dair hesaplar gözden geçirilecek, partilerin yönetim katlarında değişimler gündeme gelecek. Bu sebeple kan normalden daha hızlı akıyor, sinirler tel tel geriliyor.</p>
<p>Sadece genel Türkiye siyaseti bakımından değil, Kürt siyaseti bakımından da bu yerel seçimlere her zamankinden daha çok önem atfediliyor. Çünkü bölgede uzun zamandır devam etmekte olan ve AKP ile BDP arasında rekabetle şekillenen bir siyasi yapı var. Diğer siyasi partilerin ve grupların siyasi açısından ağırlık teşkil edecek oy oranları bulunmuyor. İşte iki partiye dayanan bu siyasi düzenin değişip değişmeyeceğini gösterecek olması nedeniyle 30 Mart’a çok büyük bir değer biçiliyor.</p>
<p>Burada yeni bir aktör devreye giriyor: HÜDA-PAR. Bilindiği üzere HÜDA-PAR, Türkiye Hizbullahı’nın siyasi temsilcisi olarak görülüyor. Parti seçimlere girip girmeme noktasında uzun bir iç tartışma yaptı ve nihayetinde seçimlere girme kararı aldı. Amacı, AKP ve BDP’nin dışında üçüncü bir güç odağı haline gelmek ve bölgedeki siyasi manzarayı değiştirmek. Bunun için de seçimlere sıkı bir şekilde asılıyor, seçimlerde dikkate değer bir başarı sağlayarak Kürt siyasetinde sözü geçen bir aktör olmayı amaçlıyor.</p>
<p><strong>Çatışma ve endişe</strong></p>
<p>HÜDA-PAR’ın siyaset zemininde mücadeleye girişmesi bölgedeki siyasi tansiyonu yükseltti. Bunun tarihi bir arka planı var. 1990’ların özellikle ilk yarısında bölgede PKK ile Hizbullah arasında çok şiddetli çatışmalar yaşandı. İki taraf da çok kayıplar verdi. 2000’lere gelindiğinde Hizbullah -açık bir deklarasyon yayınlamadı ama- silahlı mücadeleyi bıraktı, önce sosyal ve sivil alanda örgütlenmeye başladı. Ardından HÜDA-PAR’ın kuruluşuyla birlikte siyasi yarışın içine katıldı.</p>
<p>Bu süre zarfında PKK ile Hizbullah arasında herhangi bir ilişki kurulmadı, geçmişte yaşananlara dair bir uzlaşma veya barışma söz konusu olmadı. Dolayısıyla hem onlar, hem de onların siyasetteki izdüşümleri olan BDP ve HÜDA-PAR için gerginlik devam ediyor. Birbirlerine karşı son derece müteyakkızlar, aralarında bir çatışma potansiyeli her zaman mevcut. Bu sebeple küçük de olsa bir münakaşa anında bir çatışmaya dönüşebiliyor.</p>
<p>Taraflar arasında bir çatışma olduğunda ve ya bir çatışma ihtimali belirdiğinde 1990’ların kötü hatıraları canlanıyor ve Kürt kamuoyu endişeleniyor. Doğrusu kısa bir zaman diliminde bu endişeyi haklı kılacak birçok olay da meydana geldi. Önce Dicle Üniversitesi’nde öğrenciler çatıştı. Diyarbakır diken üzerinde üç gün geçirdi. Arkasından Batman’da, bir kişinin ölümüyle sonuçlanan bir olay yaşandı. Son günlerde ise Van’da ve Diyarbakır’da yine gerginlikler ve çatışmalar oldu. Bilhassa 10 kişinin yaralandığı ve üç aracın yakıldığı Diyarbakır-Lice’deki olay, herkesin yüreğini ağzına getirdi.</p>
<p><strong>Tehlikeli gidişat</strong></p>
<p>Bu, çok tehlikeli bir hâl. Nispeten küçük yerleşim birimlerinde bu çatışmaların büyümesi önlenebilir. Fakat yaygınlık kazanıp da büyük şehirlere sıçradığında küçük bir kıvılcım bir yangına dönüşebilir ve Kürtler arasında yeni bir şiddet dalgasını kabartabilir. Bunun kimseye bir fayda sağlamayacağı, tersine tüm toplumsal kesimlerin bundan zarar göreceği izahtan vareste olsa gerektir. Bunun için yakın geçmişe bakmak yeter de artar bile. Dolayısıyla herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli ve azami bir sorumlulukla hareket etmeli.</p>
<p>Sorumluluk babında BDP ve HÜDA-PAR’ın ivedilikle tavır geliştirmesi gereken üç nokta var: İlki, her iki parti de seçimlerin güvenli ve demokratik bir ortamda yapılabilmesi için destekçilerine şiddetten uzak durmaları çağrısını yapmalı. Partiler, siyasi tercihleri ve faaliyetleri kısıtlayacak veya manipüle edecek eylemleri tasvip etmeyeceklerini, bunları gerçekleştirenlere müsamaha göstermeyeceklerini -tevil götürmeyecek bir açıklıkla- ilan etmeli ve bunun takipçisi olmalılar.</p>
<p>İkincisi, partiler provokasyona açık bir durumun varlığını daima göz önünde bulundurmalı ve taraftarlarını provokatif eylemlere karşı uyarmalılar. Her daim soğukkanlı ve itidalli davranmaları konusunda telkinde bulunmalılar. Keza birbirlerine karşı kullandıkları dile dikkat etmeli, kitleleri galeyana getirecek ifade ve beyanlardan imtina etmeliler.</p>
<p>Ve üçüncüsü, partiler sorunların çözümü için bir diyalog mekanizması geliştirmeliler. Bugüne kadar olan olayların nedenleri çözmeye çalışmalı, bundan sonra bu türden hadiselerin yaşanmaması için alınmaması lazım gelen önlemleri belirlemeliler. Hazırlıklarını bu hassasiyetle yürütmeliler. Bunun için ise her şeyden önce konuşmaları gerekiyor. Birbirini görmezden gelerek veya yok sayarak herhangi bir sorun çözülemez. O halde taraflar birlikte yaşayabilmenin kodlarını üretebilmek için kendi aralarında konuşabilme becerisini göstermeliler.</p>
<p>Daha fazla geç kalmadan.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bdp-ve-huda-par-sorumluluk-vakti-3/">BDP ve HÜDA-PAR: Sorumluluk vakti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış iradesi provokasyonu yenecek!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.   Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="str-spot">
<p><strong>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.</strong></p>
</div>
<div class="str-body">
<p> </p>
<p>Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın varlığı ve devamı, hem çatışmanın içinde yer alanlara ve hem de dışında olmakla birlikte çatışmaya müdahil olanlara büyük bir kudret sağlar. Ekonomik kaynaklar onların eliyle dağıtılır, sosyal alanı onlar tanzim eder, siyasette onların borusu öter. Çatışma hâli, kirli ilişkilerin önünü açar, karanlık yüzleri “efendi” yapar, kimin elinin kimin cebinde olduğunu belirsiz kılar, sorgulamayı imkânsızlaştırır. Silahın sesi tüm sağduyu çağrılarını bastırır, yaşamı ve barışı savunmak itibarsızlaştırılır, ölüm ve savaşı kutsallaştıranlar prim kazanır. Kurşunlar atılır, insanlar toprağa düşerken akıl paranteze alınır, insanların muhakeme yapmasına hoş gözle bakılmaz; onlardan istenen sadece ölmeleri ve öldürmeleridir. </p>
<p><strong>İktidar örtüsü</strong></p>
<p>Çatışma, bir iktidar örtüsüdür, tüm kir ve pas bu örtünün altına süpürülür. Mevcudiyetlerini ve istikballerini çatışmaya bağlayanlar, bu örtünün muhafazası için canhıraş bir çabanın içine girerler. Bu sebeple bu örtüyü yırtmak ve barışı inşa etmek her zaman büyük bir risk barındırır. Çatışmaların durdurulması, iktidar haritasının değişmesini beraberinde getirir; bu, bazılarını endişeye sevk eder ve provokasyonlar devreye girer. Çatışmanın sonucu olan iktidarları sürekli kılmak için türlü kötülüklere başvurulur.  </p>
<p>Genellikle provokasyonların iki kaynağı vardır: İlki, çatışmanın taraflarının içinde yer alan bazı kliklerdir. Bunlar çatışmaların sonlanmasını ve görüşmeler yoluyla çözüme gidilmesini kendi korunaklı iktidar alanlarına yönelik bir tehdit olarak görürler. Zira çatışmasızlık ortamında, bunların kendilerine büyük bir güç bahşeden mevzilerini kaybetmeleri ve şikeli bağlantılarının açığa çıkması mukadderdir. Bunu engellemek için bazen münferit, bazen de müştereken kitleleri kışkırtacak eylemlere başvurulur. </p>
<p>İkincisi ise dıştadır. Bir ülkede çatışmanın olması, diğer ülkeler için tercihe şayan bir durum yaratır. İç çatışmanın varlığı halinde, çatışmaya sahne olan ülke tamamen buna odaklanır ve sosyo-ekonomik kaynaklarını bu çatışmaya harcar. Bu, söz konusu ülkeyi güçten düşürür ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde elini zayıflatır. Çatışmayı bitirmeye matuf bir sürecin bu tabloyu değiştirme potansiyeline sahip olduğu aşikârdır. İçte barışı temin etmiş bir ülke yakasını kırılganlıktan sıyırır, diğer ülkeler karşısında daha muhkem bir pozisyon elde eder. Bu sebeple de dışarıdan da çözüme çomak sokulmaya çalışılır. Çomak sokma girişimi, dış gücün tek başına ve doğrudan, kimi zaman içerdeki süreç karşıtı gruplarla işbirliği içinde ve dolaylı olarak gerçekleştirilir.    </p>
<p><strong>Provokasyona açık süreçler</strong></p>
<p>Dolayısıyla her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Çünkü iktidar haritasını değiştirirler ve iktidarları zedelenenler buna karşı hamleler geliştirirler. Türkiye’de bir yıldır sürmekte olan süreçte yaşananlar da bunu doğrular nitelikte. Çözüm süreci birçok provokasyona uğradı. Sürecin hemen başında, Ocak ayında Paris’te, biri üst düzey olmak üzere, 3 PKK’li kadın öldürüldü. Haziran’da Diyarbakır-Lice’de karakol yapımını protesto eden bir gruba jandarmanın açtığı ateş sonucunda Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Yine Haziran’da Şırnak-Cizre’de, KCK’nın asayiş birimleri kurduğu ve diploma töreni düzenlediği haberi ajanslara düştü, buna dair fotoğraflar medyaya servis edildi.     </p>
<p>Tüm bu eylemlerin gayesi, Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti. Bazı medya organları da, yaşanan her olumsuzluğu büyüterek ve bundan bir kargaşa çıkartmaya çalışarak bu amaca hizmet ettiler. Kimi “AKP’nin amacının barış değil, seçimleri atlatmak olduğunu” söyledi, kimi ise “PKK’nin zaman kazanmaya çalıştığını, barış gibi bir niyetinin olmadığını ve gerçekte büyük bir savaşa hazırlandığını” yazdı. Böylelikle tarafların birbirleriyle iş yapmalarını mümkün olmaktan çıkartacak bir güvensizlik yaratmaya ve süreçten bir şey çıkmayacağı düşüncesini toplumun geneline yaymaya çalıştılar. Zira taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin büyümesi ve sürece dair toplumda inançsızlığın yerleşmesi durumunda, sürecin durması kaçınılmaz olacaktı. </p>
<p><strong>Yüksekova provokasyonu</strong></p>
<p>Çok şükür, taraflar sağlam durdu ve süreç bugünlere geldi. Ancak bu kez Hakkari-Yüksekova’da büyük bir provokasyon örgütlendi. PKK’lilerin mezarlıklarının tahrip edildiği iddiası kentte hızlı bir şekilde yayıldı. Ardından büyük bir kitle bunu protesto etti. Kitleye ateş açılmasının sonucunda ise iki vatandaş hayatını kaybetti. Cenaze töreni de gergin bir atmosferde geçti. Çıkan olaylarda yaralanan bir vatandaşın da yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı üçe çıktı. Yüksekova olayları, bölgenin diğer kentlerinde de protesto edildi, tansiyon yükseldi. Bu arada PKK, Diyarbakır-Lice karayolunda dört askeri kaçırdı, sonra serbest bıraktı.</p>
<p>Olayların hemen ardından BDP ve HDP heyeti ile görüşen Öcalan, “Hakkâri ve Yüksekova’nın süreç karşıtı derin odakların hedefinde olduğuna” dikkat çekti ve “daha büyük provokasyonların tertiplenebileceğini ve halkın bunlara karşı dikkatli olması gerektiği” uyarısında bulundu. Gerçekten de anılan bölgelerde PKK’nin toplumsal tabanı çok güçlü;  PKK buralarda çok çabuk mobilize olabiliyor ve sokağa dökülebiliyor. PKK sembollerine yönelik bir eylem veya eylem iddiası, buralarda kalabalıkların çok kısa bir süre içinde sokağa çıkmasına sebebiyet verebiliyor. Dolayısıyla Yüksekova’da mezarlıkları tahrip edenlerin veya buna dair şayia yayanların amacı belliydi: Kitleyi sokağa dökmek ve bir çatışma ortamı yaratmak.     </p>
<p><strong>Provokasyonu boşa çıkarmak</strong></p>
<p>İlk etapta belli bir başarı sağlandı da. Sokaklar hareketlendi, bazı yerlerde taşlı, molotoflu ve gazlı çatışmalar yaşandı. Barış taraftarları korktular, sürecin geleceğinden endişeye kapıldılar. Lakin tez zamanda durum toparlandı ve bu büyük provokasyonu boşa çıkaracak üç gelişme yaşandı: </p>
<p>Birincisi, hem devlet, hem de PKK yaşananları “provokasyon” olarak nitelendirdi. Tarafların olayların niteliğinde hemfikir olması çok mühimdir. Çünkü bir provokasyonun başarılı olabilmesi için ya yapılanın bir provokasyon olduğunun açığa çıkmaması veya taraflardan birinin bunu bir provokasyon olarak değerlendirmemesi gerekir. Ama her iki taraf da yapılanı bir provokasyon olarak görüyorsa, o zaman provokasyon hedefine varmaz. </p>
<p>İkincisi, olaydan hemen sonra her iki tarafın da sürecin devamı yönündeki iradelerini şüphe götürmeyecek bir şekilde deklare etmeleridir. Başbakan, ilk demecinde süreci kesintiye uğratmak isteyenlere karşı yola devam edeceklerini söyledi. Meclis’teki bütçe görüşmelerinde de bu tavrını devam ettirdi ve “Bölgede yaşanan bahar havasını bozmaya kimsenin gücü yetmez” diye seslenerek süreç sürdürme konusundaki kararlılığını sergiledi. Keza Öcalan da süreç konusundaki umudunun devam ettiğini açıkladı. Provokasyonu tertipleyenlerin amacı, tarafların veya en azından taraflardan birinin sürece dair olumsuz bir tutum takınmasıydı. Bu, onların hedeflerine bir adım daha yaklaşması anlamına gelirdi. Ancak her iki taraf da sürecin devamına vurgu yaptılar ve provokatörlerin olmasını umdukları pozisyona düşmediler.</p>
<p>Üçüncüsü, halkın süreci sahiplenmesiydi. Elbette tarafların teşhiste ve devam iradesinde mutabık olmaları son derece önemliydi; ama bundan daha önemlisi halkın sürecin akamete uğramaması yönünde gösterdiği hassasiyetti. Gösterilen tepkilerin ölçülü olması bir yana, bilhassa dört askerin kaçırılmasından sonra Diyarbakır’da yaşananlar bu bağlamda değerlendirilmeli. BDP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, bölgede bir askeri operasyon yapılmasını ve muhtemel bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için halkın askerleri PKK’lilerden aldığını ve kendilerine teslim ettiğini açıkladı. Bu davranış, halkın tekrar çatışmalı bir ortama dönülmesine rızasının olmadığının bir göstergesi.       </p>
<p><strong>Şimdi ne yapmalı?</strong></p>
<p>Çözüm sürecinde önemli bir eşiğe gelinmiş durumda. Çatışma yaşanmadığı ve çözüm yolunda ilerlendiği ölçüde sürece destek artacak. Ama geçmişte olduğu gibi önümüzdeki günlerde süreci durdurmayı ve bitirmeyi gaye edinen birtakım eylemler de olacak. Bunların etkisini en aza indirmek için hem hükümetin hem de PKK’nin yapması lazım gelenler var: Hükümet öncelikle, provokasyonu sadece teşhis etmekle yetinmemeli, aynı zamanda bunu yapanları teşhir de etmeli. Bu çerçevede, Yüksekova’daki olayı tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarmalı, sorumluları saptamalı ve bunları yargı önüne çıkarmalı. Aydınlatılması gereken çok soru var: Yüksekova’da mezarlıklar tahrip edilmiş mi? Yüzü maskeli ve elleri silahlı saldırganlar kim? Bunlar devletin elemanları mı, yoksa PKK mensupları mı? Hedef gözeterek kitlenin üzerine ateş edenler kimler? Bu ve benzeri sorular, kamuoyunu tatmin edecek biçimde yanıtlanmalı. </p>
<p>Hükümet, güvenlik güçlerini sıkı bir denetim altında tutmalı. Çünkü ülke bir seçim sathı mailine girdi. Gerginlikler artacağı ve kitlesel hareketler yoğunlaşacağı bu dönemde güvenlik güçlerinin göstereceği tavır çok belirleyici olacak. Hükümet, güvenlik güçlerinin her hal ve şart altında hukuki sınırlar içinde davranmaları ve orantısız bir güç kullanmamaları için tüm tedbirleri almalı.</p>
<p>PKK ise, yol kesme, araç yakma, adam kaçırma, kitlesel gösterilere şiddet bulaştırma, vb. uzak durmalıdır. Bu tür eylemler, hem şiddet karşıtı kesimlere malzeme veriyor, hem de provokasyonlara açık bir zemin oluşturuyor. Barış için her iki tarafın da hem eylemlerinde hem de söylemlerinde daha dikkatli ve itinalı olması gerekiyor. </p>
<p>Bu yazı <a href="http://haber.stargazete.com/acikgorus/baris-iradesi--provokasyonu-yenecek/haber-816425">Star Açık Görüş</a>&#8216;te yayınlanmıştır.</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-3/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış iradesi provokasyonu yenecek!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.   Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="str-spot">
<p><strong>Her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Provokasyonların amacı Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti.</strong></p>
</div>
<div class="str-body">
<p> </p>
<p>Çatışma dönemleri kendine has bir iktidar örgütlenmesi yaratır. Çatışmanın varlığı ve devamı, hem çatışmanın içinde yer alanlara ve hem de dışında olmakla birlikte çatışmaya müdahil olanlara büyük bir kudret sağlar. Ekonomik kaynaklar onların eliyle dağıtılır, sosyal alanı onlar tanzim eder, siyasette onların borusu öter. Çatışma hâli, kirli ilişkilerin önünü açar, karanlık yüzleri “efendi” yapar, kimin elinin kimin cebinde olduğunu belirsiz kılar, sorgulamayı imkânsızlaştırır. Silahın sesi tüm sağduyu çağrılarını bastırır, yaşamı ve barışı savunmak itibarsızlaştırılır, ölüm ve savaşı kutsallaştıranlar prim kazanır. Kurşunlar atılır, insanlar toprağa düşerken akıl paranteze alınır, insanların muhakeme yapmasına hoş gözle bakılmaz; onlardan istenen sadece ölmeleri ve öldürmeleridir. </p>
<p><strong>İktidar örtüsü</strong></p>
<p>Çatışma, bir iktidar örtüsüdür, tüm kir ve pas bu örtünün altına süpürülür. Mevcudiyetlerini ve istikballerini çatışmaya bağlayanlar, bu örtünün muhafazası için canhıraş bir çabanın içine girerler. Bu sebeple bu örtüyü yırtmak ve barışı inşa etmek her zaman büyük bir risk barındırır. Çatışmaların durdurulması, iktidar haritasının değişmesini beraberinde getirir; bu, bazılarını endişeye sevk eder ve provokasyonlar devreye girer. Çatışmanın sonucu olan iktidarları sürekli kılmak için türlü kötülüklere başvurulur.  </p>
<p>Genellikle provokasyonların iki kaynağı vardır: İlki, çatışmanın taraflarının içinde yer alan bazı kliklerdir. Bunlar çatışmaların sonlanmasını ve görüşmeler yoluyla çözüme gidilmesini kendi korunaklı iktidar alanlarına yönelik bir tehdit olarak görürler. Zira çatışmasızlık ortamında, bunların kendilerine büyük bir güç bahşeden mevzilerini kaybetmeleri ve şikeli bağlantılarının açığa çıkması mukadderdir. Bunu engellemek için bazen münferit, bazen de müştereken kitleleri kışkırtacak eylemlere başvurulur. </p>
<p>İkincisi ise dıştadır. Bir ülkede çatışmanın olması, diğer ülkeler için tercihe şayan bir durum yaratır. İç çatışmanın varlığı halinde, çatışmaya sahne olan ülke tamamen buna odaklanır ve sosyo-ekonomik kaynaklarını bu çatışmaya harcar. Bu, söz konusu ülkeyi güçten düşürür ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde elini zayıflatır. Çatışmayı bitirmeye matuf bir sürecin bu tabloyu değiştirme potansiyeline sahip olduğu aşikârdır. İçte barışı temin etmiş bir ülke yakasını kırılganlıktan sıyırır, diğer ülkeler karşısında daha muhkem bir pozisyon elde eder. Bu sebeple de dışarıdan da çözüme çomak sokulmaya çalışılır. Çomak sokma girişimi, dış gücün tek başına ve doğrudan, kimi zaman içerdeki süreç karşıtı gruplarla işbirliği içinde ve dolaylı olarak gerçekleştirilir.    </p>
<p><strong>Provokasyona açık süreçler</strong></p>
<p>Dolayısıyla her barış ve çözüm süreci, doğası gereği, provokasyona açıktır. Çünkü iktidar haritasını değiştirirler ve iktidarları zedelenenler buna karşı hamleler geliştirirler. Türkiye’de bir yıldır sürmekte olan süreçte yaşananlar da bunu doğrular nitelikte. Çözüm süreci birçok provokasyona uğradı. Sürecin hemen başında, Ocak ayında Paris’te, biri üst düzey olmak üzere, 3 PKK’li kadın öldürüldü. Haziran’da Diyarbakır-Lice’de karakol yapımını protesto eden bir gruba jandarmanın açtığı ateş sonucunda Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Yine Haziran’da Şırnak-Cizre’de, KCK’nın asayiş birimleri kurduğu ve diploma töreni düzenlediği haberi ajanslara düştü, buna dair fotoğraflar medyaya servis edildi.     </p>
<p>Tüm bu eylemlerin gayesi, Kürt ve Türk kamuoylarında olumsuz bir ruh halini egemen kılmak; Kürtlerde “Süreç, bize ölümden başka bir şey getirmiyor” duygusunu canlı tutmak, Türklerde ise “Barış falan bahane, orada ayrı bir devlet kuruluyor” korkusunu tahkim etmekti. Bazı medya organları da, yaşanan her olumsuzluğu büyüterek ve bundan bir kargaşa çıkartmaya çalışarak bu amaca hizmet ettiler. Kimi “AKP’nin amacının barış değil, seçimleri atlatmak olduğunu” söyledi, kimi ise “PKK’nin zaman kazanmaya çalıştığını, barış gibi bir niyetinin olmadığını ve gerçekte büyük bir savaşa hazırlandığını” yazdı. Böylelikle tarafların birbirleriyle iş yapmalarını mümkün olmaktan çıkartacak bir güvensizlik yaratmaya ve süreçten bir şey çıkmayacağı düşüncesini toplumun geneline yaymaya çalıştılar. Zira taraflar arasında karşılıklı güvensizliğin büyümesi ve sürece dair toplumda inançsızlığın yerleşmesi durumunda, sürecin durması kaçınılmaz olacaktı. </p>
<p><strong>Yüksekova provokasyonu</strong></p>
<p>Çok şükür, taraflar sağlam durdu ve süreç bugünlere geldi. Ancak bu kez Hakkari-Yüksekova’da büyük bir provokasyon örgütlendi. PKK’lilerin mezarlıklarının tahrip edildiği iddiası kentte hızlı bir şekilde yayıldı. Ardından büyük bir kitle bunu protesto etti. Kitleye ateş açılmasının sonucunda ise iki vatandaş hayatını kaybetti. Cenaze töreni de gergin bir atmosferde geçti. Çıkan olaylarda yaralanan bir vatandaşın da yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı üçe çıktı. Yüksekova olayları, bölgenin diğer kentlerinde de protesto edildi, tansiyon yükseldi. Bu arada PKK, Diyarbakır-Lice karayolunda dört askeri kaçırdı, sonra serbest bıraktı.</p>
<p>Olayların hemen ardından BDP ve HDP heyeti ile görüşen Öcalan, “Hakkâri ve Yüksekova’nın süreç karşıtı derin odakların hedefinde olduğuna” dikkat çekti ve “daha büyük provokasyonların tertiplenebileceğini ve halkın bunlara karşı dikkatli olması gerektiği” uyarısında bulundu. Gerçekten de anılan bölgelerde PKK’nin toplumsal tabanı çok güçlü;  PKK buralarda çok çabuk mobilize olabiliyor ve sokağa dökülebiliyor. PKK sembollerine yönelik bir eylem veya eylem iddiası, buralarda kalabalıkların çok kısa bir süre içinde sokağa çıkmasına sebebiyet verebiliyor. Dolayısıyla Yüksekova’da mezarlıkları tahrip edenlerin veya buna dair şayia yayanların amacı belliydi: Kitleyi sokağa dökmek ve bir çatışma ortamı yaratmak.     </p>
<p><strong>Provokasyonu boşa çıkarmak</strong></p>
<p>İlk etapta belli bir başarı sağlandı da. Sokaklar hareketlendi, bazı yerlerde taşlı, molotoflu ve gazlı çatışmalar yaşandı. Barış taraftarları korktular, sürecin geleceğinden endişeye kapıldılar. Lakin tez zamanda durum toparlandı ve bu büyük provokasyonu boşa çıkaracak üç gelişme yaşandı: </p>
<p>Birincisi, hem devlet, hem de PKK yaşananları “provokasyon” olarak nitelendirdi. Tarafların olayların niteliğinde hemfikir olması çok mühimdir. Çünkü bir provokasyonun başarılı olabilmesi için ya yapılanın bir provokasyon olduğunun açığa çıkmaması veya taraflardan birinin bunu bir provokasyon olarak değerlendirmemesi gerekir. Ama her iki taraf da yapılanı bir provokasyon olarak görüyorsa, o zaman provokasyon hedefine varmaz. </p>
<p>İkincisi, olaydan hemen sonra her iki tarafın da sürecin devamı yönündeki iradelerini şüphe götürmeyecek bir şekilde deklare etmeleridir. Başbakan, ilk demecinde süreci kesintiye uğratmak isteyenlere karşı yola devam edeceklerini söyledi. Meclis’teki bütçe görüşmelerinde de bu tavrını devam ettirdi ve “Bölgede yaşanan bahar havasını bozmaya kimsenin gücü yetmez” diye seslenerek süreç sürdürme konusundaki kararlılığını sergiledi. Keza Öcalan da süreç konusundaki umudunun devam ettiğini açıkladı. Provokasyonu tertipleyenlerin amacı, tarafların veya en azından taraflardan birinin sürece dair olumsuz bir tutum takınmasıydı. Bu, onların hedeflerine bir adım daha yaklaşması anlamına gelirdi. Ancak her iki taraf da sürecin devamına vurgu yaptılar ve provokatörlerin olmasını umdukları pozisyona düşmediler.</p>
<p>Üçüncüsü, halkın süreci sahiplenmesiydi. Elbette tarafların teşhiste ve devam iradesinde mutabık olmaları son derece önemliydi; ama bundan daha önemlisi halkın sürecin akamete uğramaması yönünde gösterdiği hassasiyetti. Gösterilen tepkilerin ölçülü olması bir yana, bilhassa dört askerin kaçırılmasından sonra Diyarbakır’da yaşananlar bu bağlamda değerlendirilmeli. BDP Diyarbakır İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt, bölgede bir askeri operasyon yapılmasını ve muhtemel bir çatışmanın yaşanmasını önlemek için halkın askerleri PKK’lilerden aldığını ve kendilerine teslim ettiğini açıkladı. Bu davranış, halkın tekrar çatışmalı bir ortama dönülmesine rızasının olmadığının bir göstergesi.       </p>
<p><strong>Şimdi ne yapmalı?</strong></p>
<p>Çözüm sürecinde önemli bir eşiğe gelinmiş durumda. Çatışma yaşanmadığı ve çözüm yolunda ilerlendiği ölçüde sürece destek artacak. Ama geçmişte olduğu gibi önümüzdeki günlerde süreci durdurmayı ve bitirmeyi gaye edinen birtakım eylemler de olacak. Bunların etkisini en aza indirmek için hem hükümetin hem de PKK’nin yapması lazım gelenler var: Hükümet öncelikle, provokasyonu sadece teşhis etmekle yetinmemeli, aynı zamanda bunu yapanları teşhir de etmeli. Bu çerçevede, Yüksekova’daki olayı tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarmalı, sorumluları saptamalı ve bunları yargı önüne çıkarmalı. Aydınlatılması gereken çok soru var: Yüksekova’da mezarlıklar tahrip edilmiş mi? Yüzü maskeli ve elleri silahlı saldırganlar kim? Bunlar devletin elemanları mı, yoksa PKK mensupları mı? Hedef gözeterek kitlenin üzerine ateş edenler kimler? Bu ve benzeri sorular, kamuoyunu tatmin edecek biçimde yanıtlanmalı. </p>
<p>Hükümet, güvenlik güçlerini sıkı bir denetim altında tutmalı. Çünkü ülke bir seçim sathı mailine girdi. Gerginlikler artacağı ve kitlesel hareketler yoğunlaşacağı bu dönemde güvenlik güçlerinin göstereceği tavır çok belirleyici olacak. Hükümet, güvenlik güçlerinin her hal ve şart altında hukuki sınırlar içinde davranmaları ve orantısız bir güç kullanmamaları için tüm tedbirleri almalı.</p>
<p>PKK ise, yol kesme, araç yakma, adam kaçırma, kitlesel gösterilere şiddet bulaştırma, vb. uzak durmalıdır. Bu tür eylemler, hem şiddet karşıtı kesimlere malzeme veriyor, hem de provokasyonlara açık bir zemin oluşturuyor. Barış için her iki tarafın da hem eylemlerinde hem de söylemlerinde daha dikkatli ve itinalı olması gerekiyor. </p>
<p>Bu yazı <a href="http://haber.stargazete.com/acikgorus/baris-iradesi--provokasyonu-yenecek/haber-816425">Star Açık Görüş</a>&#8216;te yayınlanmıştır.</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-iradesi-provokasyonu-yenecek-4/">Barış iradesi provokasyonu yenecek!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayar kaçmasın!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öcalan, 2005 yılının Ocak ayında Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazar. Erdoğan’a gönderdiği üçüncü mektuptur bu; ilk mektubuna cevap verilmemiş, ikinci mektubu ise kendisine iade edilmiştir. Mektubunda tarihsel bir perspektifle Kürt meselesine yaklaşımını anlatır Öcalan. Bir süredir dillendirmekte olduğu bağımsız bir devlete ve “Güney Kürdistan’da Barzani-Talabani ekseninde şekillenen Kürt milliyetçiliğine” karşı olan duruşunu bu mektupta da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/">Ayar kaçmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Öcalan, 2005 yılının Ocak ayında Başbakan Erdoğan’a bir mektup yazar. Erdoğan’a gönderdiği üçüncü mektuptur bu; ilk mektubuna cevap verilmemiş, ikinci mektubu ise kendisine iade edilmiştir.</p>
<p>Mektubunda tarihsel bir perspektifle Kürt meselesine yaklaşımını anlatır Öcalan. Bir süredir dillendirmekte olduğu bağımsız bir devlete ve “<em>Güney Kürdistan’da Barzani-Talabani ekseninde şekillenen Kürt milliyetçiliğine</em>” karşı olan duruşunu bu mektupta da işler. Ona göre Ortadoğu’da iki tarihi kırılma anı vardır. İlki İsrail devletinin kurulmasıdır. Arap aleminde muazzam bir kırılma yaratan bu devlet, Ortadoğu’yu kan deryasına çevirmiş, maddi ve manevi değerlerin darbe yemesine neden olmuştur. İkinci kırılma ise, Kürdistan’ın kurulacak olmasıdır. Bunun yaratacağı tahribatı ise şöyle açıklar Öcalan:</p>
<p><strong>“Kürt hakim işbirlikçi tabaka”</strong></p>
<p>“<em>Şimdi ikinci büyük kırılma olarak Kürdistan, Arap, Acem üçgeninde ortaya çıkan çatışmalı Kürt milliyetçiliği, kritik bir aşamayı yaşıyor. ilkel milliyetçilik modern milliyetçiliğe dönüşecek. Kürt milliyetçiliği de devletleşecek. Bu milliyetçiliği de Arap, İran ve Türk’e karşı savaştıracaklar. Kürt hakim işbirlikçi tabaka, ABD, İngilizler ve hattâ Avrupa’ya da dayandırılarak devletleştiriliyor. ABD bunu neye istiyor? ABD Ermenilere el attı, Ermeniler bitti. İngilizler İyonyalılara el ettı, onlar da yok oldular. Yine Asurilere el atan İngilizler, onları da bitirdi. Anadolu halklarının sonu getirildi. Sonra ne oldu? İngiliz, Fransız burjuvazisine pazar doğdu. İngiliz, Fransız emperyalizminin ticari çıkarları uğruna üç bin yıllık kültürler yok edildi. İşte bu nedenle istiyorlar Kürt devletleşmesini.</em>” (Cengiz Kapmaz, Öcalan’ın İmralı Günleri, İthaki Yayınları, 2011, s. 305-306)</p>
<p>“<em>Hakim işbirlikçi tabaka</em>“dan kasıt belli: Talabani, ama özellikle de Barzani. Ona yönelik değerlendirmeler ağır. “<em>İşbirlikçilik</em>“ten “<em>yayılmacılık</em>“a, “<em>ilkel milliyetçilik</em>“ten emperyalistlere sırtını dayamaya ve oradan Ortadoğu’da dökülecek kanların müsebbibi olmaya kadar çok ağır ithamlar var.</p>
<p>Geçmişte aralarında yaşanan sıcak çatışma da düşünüldüğünde Öcalan’ın hakkında bu derece sert ifadelere sarf ettiği bir kişiyle selamı sabahı keseceği, onun hakkında artık tek bir olumlu laf etmeyeceği düşünülebilir.</p>
<p>Ama ne hayat, ne de siyaset böyle ilerler. Hayatın ve siyasetin gerçekleri ve değişen dinamikleri, insanları her daim yeniden muhasebe yapmaya yöneltir, geçmişteki yargılarını gözden geçirmeye zorlar. Böylelikle insanlar kendilerini eskisinden tamamen farklı bir konumda ve farklı bir dille konuşurken bulabilirler. Nitekim Öcalan’ın Barzani’ye dair düşüncelerinde ve dilinde böyle bir değişim yaşanır.</p>
<p><strong>“Kürt milletinin lideri”</strong></p>
<p>2013′ün başlarında Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için yeni bir sürece girilir ve devlet ile PKK arasında görüşmeler başlar. Süreçte iki tarafın da değerini takdir ettiği mühim bir aktör daha vardır: Barzani. Öcalan bu kez Barzani’ye bir mektup yazar. Mektup 6 Haziran’da Barzani’ye ulaşır. Mektupta Barzani’ye “<em>Kürt milletinin lideri</em>” olarak hitap eder Öcalan ve onu sadece Güney Kürdistan’ın değil Kürdistan’ın dört parçasının da lideri olarak gördüğünü belirtir. Mektup Barzani’ye övgülerle doludur:</p>
<p>“<em>Kürt milletinin değerli lideri Mesut Barzani, selam ve saygılar. Her şeyden önce emek ve çalışmalarınızdan dolayı size teşekkür ediyorum ve başarılar diliyorum. Kadim ve tecrübeli siyasetinizle Türkiye’de dökülen kanın sonlanmasında ve barış kararının alınmasında gösterdiğiniz irade ve kararlılıktan dolayı size teşekkür ediyorum. Değerli ve saygıdeğer kardeşim Mesut Barzani. Ben sizi sadece Kürt bölgesinin başkanı değil, dört parça Kürdistan’ın lideri olarak görüyorum ve bu şerefi de size veriyorum. Çünkü, hepimiz anladık ki, zeki ve kadim tecrübenizle Kürt milletinin yarısından fazlasının haklarını elde ettiniz. Ben bu inancı taşıyorum. Ben Kürt halkının yarısının haklarını elde edenin, diğer geri kalan haklarını da elde edebileceğine inanıyorum. Allah’tan dileğim sizin sağlıklı ve başarılı olmanızdır. Benim sizden dileğim ayrıca şudur ki, oraya gelen PKK gerillalarına da sahiplenmeniz ve yaşamlarını garanti altına almanızdır. Gerillaların yaşamlarının riske girmemesi için çaba göstermenizi diliyorum</em>.”(<a href="http://gundem.milliyet.com.tr/ocalan-dan-barzani-ye-carpici/gundem/detay/1720276/default.htm">http://gundem.milliyet.com.tr/ocalan-dan-barzani-ye-carpici/gundem/detay/1720276/default.htm</a>)</p>
<p><strong>Dilin ayarı</strong></p>
<p>Bu iki mektubu hatırlatmamın nedeni şu: Barzani’nin, Başbakan Erdoğan’ın davetlisi olarak Diyarbakır’a gelecek olması Kürtlerin bazı kesimlerinde bir rahatsızlık yarattı. Siyasi rekabetin üst seviyede olduğu bir vakitte rahatsız olunması normal; görüşmenin zaman ve mekanı bazılarında huzursuzluk doğurabilir, görüşme bu yönleriyle eleştirilebilir. Lakin bilhassa sosyal medyada ve sokakta kantarın topuzunun kaçtığı görülüyor. Barzani’nin, Erdoğan’ın siyasi amaçlarının malzemesi olduğu yazılıyor. Muktedirin sofrasına iştahla oturan bir Barzani portresi resmediliyor. Barzani’nin şahsi istikbalini Kürdistan’ın üzerinde tuttuğu belirtiliyor. Ve hatta Barzani’nin Kürt davasını sattığı söyleniyor.</p>
<p>Gündelik siyasete ve sözün şehvetine kapılarak Barzani’ye salvo ateşi yapanlara Öcalan’ın iki mektubunu tekrardan okumalarını tavsiye ederim. Bugün kestirmeden “<em>hain”</em> ve “<em>işbirlikçi</em>” olarak ilan ettiğiniz kişi, yarın sözleri ve tavrıyla sizi zorda bırakabilir, onu “<em>kahraman</em>” olarak selamlamak durumunda kalabilirsiniz. İster övgü, ister yergi için olsun, dilin ayarını tutturmakta fayda var!</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/ayar-kacmasin/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ayar-kacmasin-3/">Ayar kaçmasın!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</title>
		<link>https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Tarihi” sıfatı, Türkiye’de bolca kullanılır, olur olmaz her hadise “tarihi” olarak nitelenir. Sıradan bir lig maçı, rutin bir ziyaret, her gün yapılan türden bir konuşmaya “tarihi” sıfatı layık görülür. Bu sebeple, bilhassa medyanın “tarihi”  dediklerine şüphe ile yaklaşmak iyidir. Ancak bu mesafeli tutum, gerçekten “tarihi” olan olaylara hakkını vermekten de bizleri alıkoymamalı. Diyarbakır’da hafta sonunda tarihi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/">Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Tarihi”</strong> sıfatı, Türkiye’de bolca kullanılır, olur olmaz her hadise “tarihi” olarak nitelenir. Sıradan bir lig maçı, rutin bir ziyaret, her gün yapılan türden bir konuşmaya “tarihi” sıfatı layık görülür. Bu sebeple, bilhassa medyanın “tarihi”  dediklerine şüphe ile yaklaşmak iyidir.</p>
<p>Ancak bu mesafeli tutum, gerçekten “tarihi” olan olaylara hakkını vermekten de bizleri alıkoymamalı. Diyarbakır’da hafta sonunda tarihi günler yaşandı. Hem semboller, hem de Barzani ve Erdoğan’ın kullandığı söylem önemli bir kavşağın geçilmesini sağladı.</p>
<p>Öncelikle semboller. Diyarbakır, bir merkez ve hemen her Kürt gözünü oraya dikiyor, oradaki gelişmelere kulak kesiliyor. Barzani’nin Kürtler arasında büyük bir saygınlığı bulunuyor. Şivan Perwer, 40’lı yaşlarında olanların kimliklerinin biçimlenmesinde ve Kürt kimliğiyle irtibat kurmalarında büyük bir tesiri olan bir ismi ifade ediyor. Başbakan, belediyeyi ziyaret ediyor, Baydemir ile el ele görüntü veriyor. Diyarbakır sokaklarında arabaları Kürdistan bayrağı süslüyor, meydanlarda Türkiye ve Kürdistan bayrakları birlikte dalgalanıyor. Erdoğan <strong>“Kürdistan”</strong> diyor, Barzani Türkçe konuşuyor.</p>
<p>Tüm bu sembollerin birlikteliğinin bir anlamı var elbette. Semboller, çözüm süreciyle bağlantılı bir şekilde bir araya geliyor ve sürecin arkasındaki iradenin tam olduğuna işaret ediyor. Bunun süreci kalıcı kılmada ve tahkim etmede önemli bir işlev göreceği açık.</p>
<p><strong>Kürt-Türk İttifakı</strong></p>
<p>Söyleme gelince; Barzani’nin öne çıkardığı iki husus vardı: İlki, Kürt meselesinde şiddetin çözüm üretmeyeceğini vurgulamasıydı. Hem meydanda, hem de Baydemir’in kendi onuruna verdiği yemekte bunun altını çizdi. <em>“Uzun bir tarihimiz, derin bir tecrübemiz var. Silahın, çözdüğünden daha fazla sorun yarattığını biliyoruz” </em>diyen Barzani, demokratik mücadelenin yükseltilmesi gerektiğini belirtti. Barışa ancak cesur insanların karar verebileceğini ve barışın uzun soluklu bir mücadeleyi gerektirdiğini söyleyen Barzani, Kürtlere sabırlı olmalarını ve barışa ihtiyaç duyduğu süreyi tanımlarını tavsiye etti ve kendi üzerlerine düşen tüm sorumlulukları yerine getireceklerinin sözünü verdi.</p>
<p>İkincisi, bir Kürt-Türk perspektifini sunmasıydı. Barzani’ye göre, Ortadoğu’da tarihin yeniden yazılıyordu ve Kürtler ile Türkler arasındaki işbirliği bu yeni tarihin yönünü belirlemede en önemli faktörlerden biri olacaktı. Artık “<em>bir Kürdün kanı bir Türk gencinin, bir Türkün kanı bir Kürt gencinin eline bulaşmamalıydı.”</em></p>
<p><strong>Yeni bir Türkiye</strong></p>
<p>Başbakan Erdoğan ise,  1920 ruhunu esas alacak “yeni bir Türkiye” düşüncesini vurguladı. 1920, farklı etnik ve dini kimliklerin tanınmasına ve işbirliğine dayanan bir ruhu ifade eder. 1924 ise, herkesi tek bir kimlik içine hapseden ve Cumhuriyet tarihi boyunca yürütülen politikayı. Erdoğan, herkesin kendini eşit, özgür ve mutlu hissedeceği bir Türkiye’ye giden yolun, 1924’ten değil, 1920’den geçtiğini ve kendilerinin de bunu takip edeceğini belirtti.</p>
<p>Elbette yeni bir Türkiye’nin inşası için Kürt meselesinin çözümü gerekiyor. Erdoğan bu noktada çözüm sürecinin hayati önemini hatırlattı. Türkiye’nin dört bir yanındaki halkın sürece büyük bir destek verdiğini, hükümetin sürecin ilerlemesi için iradesinin tam olduğunu ve bu süreci her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar sürdüreceklerini belirtti. Bazı kesimlerin süreci sabote etmeye çalıştıklarını, halkın bu sabotajları iradesiyle açığa çıkarması gerektiğini söyledi ve halkı- özelikle Diyarbakır’ı- sürece hakemlik yapmaya davet etti.</p>
<p>Erdoğan’ın konuşmasında sarf ettiği en önemli söz <em>“dağdakilerin indiği, hapishanelerin boşaldığı, 75 milyon vatandaşın kucakladığı yeni bir Türkiye yaratacağız. Hiç endişeniz olmasın” </em>sözüydü. Bu söz “genel af ilanı” olarak yorumlandı, kimi kesimler bunu sevinçle karşıladı. Muhalefet ise bunun üzerinden Erdoğan’a yüklendi; <em>“vatan hainliği”</em> ithamları,<em>“Sevr’in hortlatılması, Lozan’ın yırtılması”</em> ifadeleri havada uçuştu. Aslında muhalefetin gösterdiği tepkiler, barışa giden yolun ne denli zor olduğunu gösteriyordu.</p>
<p><strong>Toplumsal uzlaşma</strong></p>
<p>Erdoğan’ın yaptığı gerçekçi bir değerlendirmeydi. Dünya deneyimleri, çözüm süreçlerinin beklendiği biçimde neticelenmesi için bir toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç olduğunu gösteriyordu. Türkiye’deki sürecin ilerlemesi ve nihayetlenmesi için de ileriki aşamalarında toplumsal uzlaşmayı sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılması gerekecek. “Normalleşme” adı verilen sürecin üçüncü aşamasında, PKK’nin dağdan inip siyasi bir yapıya dönüşmesi, mensuplarının siyasi ve sosyal hayata katılımları planlanıyor. Bu ise hukuki alt yapının kurulmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p>Erdoğan’ın bu sözlerinde hem Kürtlere, hem de Türklere mesajlar vardı. Erdoğan Kürtlere sürecin sonundaki amacını gösterdi ve buna varılması için onlardan sürece sahip çıkmalarını istedi. Türklere ise sürecin başarılı olması halinde ortaya çıkacak olan tabloyu işaret etti ve buna hazır olmaları gerektiği mesajını verdi. Ayrıca mesajların da ötesinde, artık siyasi tartışmanın odağına yerleşecek olan bu sözler, kullananın niyetinden bağımsız olarak bir sürecin başlattı ve <em>“af, toplumsal uzlaşma”</em> gibi kavramların zamanla normalleşmesini sağlayacak bir zemin yarattı.</p>
<p>Diyarbakır, sembolleri ve söylemleriyle önemli bir buluşmaya tanıklık etti. Süreçteki üç aktörden meydanda bulunan ikisi sürecin arkasında iradelerini bir kez daha teyit ettiler ve süreci ilerlettiler. Bugün süreç, dünden daha kalıcı ve biz bugün barışa dünden daha yakınız.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/diyarbakir-bulusmasi-semboller-ve-soylem-3/">Diyarbakır buluşması: Semboller ve söylem</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürtler ne yana düşer, Kürdistan ne yana düşer?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kurtler-ne-yana-duser-kurdistan-ne-yana-duser-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kurtler-ne-yana-duser-kurdistan-ne-yana-duser-3/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Hakikaten ne yana düşer Kürdistan? Hukuk alanının içinde mi yer alır, yoksa hukukun dışına mı düşer? Yargı makamlarına bakarsanız bazen o yana, bazen bu yana. Basına yansıyan bir haber söylemek istediklerimi net bir şekilde anlatıyor. Haberde farklı toplantılarda sarf ettiği Kürdistan kelimesi nedeniyle avukat Eren Keskin’in hakkında açılan iki davadan iki farklı sonuç çıktığına işaret [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-ne-yana-duser-kurdistan-ne-yana-duser-3/">Kürtler ne yana düşer, Kürdistan ne yana düşer?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hakikaten ne yana düşer Kürdistan? Hukuk alanının içinde mi yer alır, yoksa hukukun dışına mı düşer? Yargı makamlarına bakarsanız bazen o yana, bazen bu yana. Basına yansıyan bir haber söylemek istediklerimi net bir şekilde anlatıyor. Haberde farklı toplantılarda sarf ettiği Kürdistan kelimesi nedeniyle avukat Eren Keskin’in hakkında açılan iki davadan iki farklı sonuç çıktığına işaret ediliyordu. Buna göre Keskin’in 2007’de Gebze’de katıldığı bir panelde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı kentleri nitelemek için kullandığı Kürdistan kelimesini Gebze 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nce ‘suç’ değil ‘düşünce özgürlüğü’ kapsamında değerlendirmişti. Buna karşılık Keskin, 2004’te Viranşehir’de bir panelde ‘Kürdistan’ dediği için Viranşehir Asliye Ceza Mahkemesi’nde tarafından 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Yani Kürdistan Gebze’de ‘serbest’ iken Viranşehir’de ‘suç’ olmuştu. (<em>Radikal</em>, 27.04.2009)</p>
<p>Peki neden böyle? Kürdistan neden halen cızz yapan bir kelime? Sanırım bunu açıklayabilmek için, Murat Belge’nin çeşitli vesilelerle dikkat çektiği ve Türkiye’de bilhassa yönetim erkini ellerinde tutanlara sirayet etmiş olan ‘nominalizm’e bakmak gerekir. Bu maraza duçar olan devletlûlarımız, bir yere veya bir topluluğa kendilerince bir ad verirler ve bundan böyle hayatın bu ad üzerinden akmasını bekler ve dayatırlar. Söz konusu adın gerçekliği yansıtıp yansıtmadığının bir önemi yoktur; önemli olan kendilerinin o adı münasip görmeleridir. Ama çoğu kez herkesin zorunlu olarak kabul etmesini talep ettikleri ad, somut hayatın içinde yalanlanır. Bu durumda hatalarını kabullenip yaptıkları yanlıştan döneceklerine yanlışta ısrar etmeye devam ederler. Hatalarını orta yere serenlere ise önce diklenirler, bu da kâr etmeyince her zaman yaptıkları yapıp bu münasebetsizlerinin sırtına kolayından bir ‘vatan haini’ damgası vurup rahatlarlar.</p>
<p>Türkiye’deki bu nominalist tutku, en ağır Kürt meselesinde hissedilir. Bu ülkede iktidar sahipleri uzunca bir süre Kürtlerin kendilerini isimlendirme hakkını pervasızca çiğnediler, Kürt’e Türk dediler. “Kürt yoktur, onlar Türk’tür” dediklerinde Kürtlerin buna inanmalarını ve zamanla yok olacaklarını ümit ettiler. Ama bu varsayım gerçekleşmediğinde hırslarını Kürtlerden çıkardılar ve on yıllar boyunca bu ülkede toplumsal barışı dinamitlediler.</p>
<p>Bugün, çok şükür, Kürt’e Kürt denilebiliyor artık. Siyasetçiler artık Kürt diyebiliyorlar ve bunu dediklerinde ne kendileri çarpılıyorlar, ne de memlekete bir şey oluyor. Korkacak bir şey yok yani. Ama bu kez başka bir kelime korku kaynağına dönüşüyor: Kürdistan. ‘Kürt var, ama Kürdistan yok’ noktasındayız artık<strong>.</strong> Bütün dünyanın ‘Kürdistan’ diye bildiği yere adıyla seslenmemek için yaratıcı çabalar içine giriyorlar, örneğin ‘Kuzey Irak/Irak’ın kuzeyi’ diyorlar inatla. Ve sanki böylelikle ‘Kürdistan’ı kullanmaktan kaçınırlarsa Kürdistan diye bir yerin olmayacağını zannediyorlar.</p>
<p>Ancak bu tür komiklerinin de miadı var tabii. Siz gözlerinizi sıkı sıkıya kapasanız da, gün oluyor zamanın ruhu gözünüzü açmaya mecbur ediyor sizi ve o zaman görmek istemediğinizi görmek durumunda kalıyorsunuz. Nitekim Irak’a yaptığı gezi esnasında Cumhurbaşkanı da gerçeklikle yüzleşmek gerektiğinden bahsetti ve -yarım yamalak da olsa Kürdistan kelimesini kullandı.</p>
<p>Madem Kürdistan, devlet katında şöyle veya böyle- kullanılmaya başlandı, o halde bu tehlikeli kelimeyle yeni tanışanlar için bazı temel hukuki ve tarihi bilgileri anımsatmak gerek. Dünya üzerinde, ‘Kürtlerin yaşadığı yer’ anlamında bir Kürdistan var ve gerek hukuki ve gerek tarihi açıdan bu sözcüğün kullanılmasında herhangi bir beis yok.<br />Irak, BM’ye üye bağımsız bir ülke ve Türkiye tarafından da tanınıyor. Irak’ın halkın oyuyla yürürlüğe giren anayasasında üç maddede Kürdistan ifadesi kullanılıyor. Anayasanın Irak’ın resmi dilini belirleyen 4/3 maddesinde <em>“Kürdistan Bölgesindeki kurum ve kuruluşların iki dili Arapça ve Kürtçe- birlikte kullanacakları” </em>belirtiliyor.  Kürdistan’ın anayasal statüsünü açıklığa kavuşturan 117/1’de <em>“İşbu anayasa yürürlüğe girdiği tarihten itibaren  Kürdistan Bölgesinin mevcut makamlarını federal bir bölge olarak kabul eder”</em>hükmü yer alıyor.  1992’den beri Kürdistan’da çıkarılan yasaların hukuki konumunu belirleyen 141. maddede ise, <em>“Kürdistan Bölgesinde çıkarılan yasaların yürürlükte kalmaya devam edeceği ve Kürdistan Bölgesi Hükümeti tarafından alınan kararların, Kürdistan Bölgesel Yasaları tarafından değiştirilmedikçe, iptal edilmedikçe ve bu anayasayla çelişmedikçe yürürlükte kalmaya devam edeceği” </em> kayıt altına alınır.</p>
<p>Yani Irak Anayasasına göre, yıllardır ‘Kuzey Irak/Irak’ın kuzeyi’ olarak nitelendirilen bölge Kürdistan Bölgesi’dir ve yine yıllardır ‘Kuzey Irak’taki yerel yönetim /oluşum’ olarak küçümseyici bir şekilde tarif edilen de Kürdistan Bölgesel Hükümeti’dir.  Dolayısıyla eğer hukuka bağlı kalınacaksa ve ilişkilerde Irak Anayasası esas alınacaksa, yapılması gereken Kürdistan’a Kürdistan demek, oradaki yönetimi de Kürdistan Bölgesel Hükümeti olarak tanımaktır.</p>
<p>Tarihi açıya gelince, Kürdistan’ı ilk kullanalar Kürtler değil. ‘Kürtlerin Ülkesi’ anlamında Kürdistan, 12. yy.da  Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer tarafından Batı İran’da bir eyalet olarak kuruldu. (Minorsky-Bois-MacKenzie; Kürtler ve Kürdistan, Doz Yayınları, 2004, s.11 vd.) Daha sonra bu ad hep kullanıldı, mesela tüm Osmanlı tarihi boyunca buraya Kürdistan denildi. Kanuni’nin 1525 ve 1553 fermanlarında Kürdistan vardı, 1604 tarihli fermanında I.  Ahmet ‘Umum Kürdistan’ demişti. 17. yy.da  Evliya Çelebi, Kürdistan’ı tüm ayrıntılarıyla Seyahatnamesi’nde anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 13 Aralık 1847’de bir yönetim birimi olarak Kürdistan Eyaleti’ni kurmuş ve ta 1919’a kadar Kürdistan’ın kullanımında hiç sıkıntı yaşanmamıştı. (Ayşe Hür, Taraf, 20.10.2008) Kaldı ki sadece Osmanlı’da değil, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da Kürt ve Kürdistan sakıncalı değildi. Mustafa Kemal, konuşmalarında ve mektuplarında Kürt ve Kürdistan’ı kullanır. Kürt ve Kürdistan’ın kamusal kullanımın yasaklanması 1924’ten sonrasına rastlar ve faşizan bir politikayla bu kelimeler bireylerin hafızalarından kazılmaya çalışılır.</p>
<p>Hiç şüphesiz bu akıldışı bir çabaydı ve bu akıldışılık ülkeye tahammülü imkânsız ağır bir fatura çıkardı. Artık ülkeye ağır acılar yaşatan bu akıldışılıktan kurtulmak gerekiyor. Kürt’e Kürt denildiğinde dünyanın yerinde durduğu görüldü, emin olun Kürdistan’a Kürdistan dediğinizde de dünya yıkılmayacaktır. Senelerin alışkanlığından bir çırpıda kurtulmanın zor olduğunu biliyorum ama yine emin olun Kürdistan’a alışmak ve bunu kullanmaya başlamak yönünde gösterilecek çaba, onu kullanmamak için gösterilen çabadan daha hayırlı sonuçlar üretecektir.” (<em>Radikal</em>, 26.05.2009)</p>
<p>Bu yazı, 4.5 yıl önce kaleme alındı. Yine Kürdistan isminin kriz yarattığı bir dönemdi. Kürdistan ifadesi bazı bünyelerde hasara yol açıyor, sinirleri tepeye çıkarıyordu. Aradan geçen zaman zarfında iktidar kendini akıl dışılıktan kısmen kurtardı. Darısı <em>“Kürdistan diye bir yer var mıdır?”</em> şeklinde soru soracak kadar bu dünyadan kopuk yaşayan muhalefetin başına!</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/kurtler-ne-yana-duser-kurdistan-ne-yana-duser/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kurtler-ne-yana-duser-kurdistan-ne-yana-duser-3/">Kürtler ne yana düşer, Kürdistan ne yana düşer?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koruculuk (1): Neden korucu oldular</title>
		<link>https://hurfikirler.com/koruculuk-1-neden-korucu-oldular-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Akyol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2013 20:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/koruculuk-1-neden-korucu-oldular-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), köy koruculuğu sistemini inceleyen bir çalışma yaptı. Çalışma kapsamında koruculuğun geçmişten bugüne kadar geçen sürede düzenlenme biçimleri ve amaçları incelendi, Meclis’te ve basında nasıl ele alındığının üzerinde duruldu, dünyanın farklı coğrafyalarındaki benzer deneyimlere balkıdı. Ayrıca korucular ve aileleri ile yüz yüze görüşmeler yapıldı, korucuların ve ailelerinin sisteme, sistemin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/koruculuk-1-neden-korucu-oldular-2/">Koruculuk (1): Neden korucu oldular</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü (DİSA), köy koruculuğu sistemini inceleyen bir çalışma yaptı. Çalışma kapsamında koruculuğun geçmişten bugüne kadar geçen sürede düzenlenme biçimleri ve amaçları incelendi, Meclis’te ve basında nasıl ele alındığının üzerinde duruldu, dünyanın farklı coğrafyalarındaki benzer deneyimlere balkıdı. Ayrıca korucular ve aileleri ile yüz yüze görüşmeler yapıldı, korucuların ve ailelerinin sisteme, sistemin sonuçlarına ve geleceklerine dair fikirleri aktarıldı.</p>
<p>Bu ve bir sonraki yazıda DİSA’nın bu çalışmasının bazı verilerini paylaşmak istiyorum. Çalışma,  korucuların yekpare bir yapı arz etmediklerine işaret ediyor. Mono-blok bir korucu grubu ile değil, içinde çeşitli yönlerden farklılıklar bulunan gruplarla karşı karşıyayız. Farklılık, hem koruculuğa başlama sebebinde, hem de hangi koşullar altında koruculuğu bırakacağında kendini gösteriyor. İlk yazıda korucu olma nedenlerini, ikinci yazıda ise koruculuğu terk etme konusundaki farklı yaklaşımları aktaracağım.</p>
<p>Çalışmada korucular, kendilerini bu yola sevk eden birçok sebep sıralamışlar. Öne çıkan dört sebebi zikretmek mümkün:</p>
<p>Birincisi, bazı gayri meşru işlerini gizlemek için korucu olanlardır. Bu bağlamda koruculuk, işlenen suçları örtmede ve korucu aşiretlerinin ileri gelenlerinin suçları silinmesinde bir perde işlevi görüyor. Korkut Eken, bu tür koruculuğu şu sözlerle savunuyor:</p>
<p><strong>“Bizden olmayan haindir”</strong></p>
<p><em> “… aşiretinin önde gelenlerinden biri asker katiliydi. Ama o günün koşullarında aşiretleri karşımıza değil, onları devletimizin yanımıza çekmek zorundaydık. Bazı yanlışlıkları görmezden geldik. Böyle bir mücadelenin artılarını, eksilerini değerlendirmek gerek. Güneydoğu’da bunu yaptık.”</em> (<em>Star</em>, 26.01.2002)</p>
<p>İkincisi, devletin baskısının sonucu olarak korucu olanlardır. Korucu olmayı kabul etmeyen köylere, asker ve jandarma tarafından birçok sindirme ve yıldırma yöntemleri kullanılmıştır. Köylülere devletin yanında durmayanların “düşman” olarak görüleceği ve onlara bu şekilde muamele edileceği belirtilmiş ve köylülere iki seçenek sunulmuştur: <em>“Ya korucu olacaksınız veya yaşadığınız yeri terk edeceksiniz.”</em> Köylerini terk edemeyenler silah almışlardır.</p>
<p>Diyarbakır-Kulp’ta görüşülen bir korucu koruculuğa başlama öyküsünü şöyle anlatıyor:</p>
<p><em>“Koruculuğa 88’de başladım, fakat köyde koruculuk 94’te oldu. Koruculuk sistemi şöyle gelişti: Bir gün dediler ki kaymakam köye geliyor. Cuma günü namazdan çıktık, her tarafı askeriye sarmıştı. Bize orada şunu dediler, ya korucu olacaksınız ya da ceketini alsın gitsin, hiçbir şeyi de götürmeyeceksiniz”</em></p>
<p><strong>Arada kalmak</strong></p>
<p>Üçüncüsü, koruculuğu kabul etmelerini yoksulluk ve geçim derdi ile açıklayanlardır. Yoksulluk öteden beri önemli bir sorundur. Ama PKK ile mücadele için uygulanan bazı politikalar -mera yasakları ve gıda ambargosu gibi- yoksulluğu derinleştirmiştir. Görüşme yapılan korucular arasında, korucu olmasını bu nedenle açıklama eğilimi çok yaygındır.</p>
<p><em>“Ben bugün de yine geçim sıkıntısı olsaydı, yani aç olsaydım, yine korucu olurdum, fakat param biraz olsaydı, asla olmazdım.”</em></p>
<p>Bu açıklamanın en önemli sebebi, kendi insanına karşı silahlanmanın savunulmasının kolay bir şey olmadığının korucularca da kabul edilmesidir. Korucular ve aileleri koruculuğu isteyerek almadıklarını ve maddi yoksunluklar sebebiyle bu yola girdiklerine vurgu yapıyorlar. Ancak bu savunma, bazı korucu çocuklarını tatmin etmiyor. Babaların yaptığı işten dolayı damgalana ve bulundukları ortamdan dışlanan çocuklar, babalarının bu gerekçelerini yeterli bulmayıp itiraz ediyorlar. Mardin’deki bir korucu bu sıkıntıyı “arada kalma” olarak niteliyor:</p>
<p><em>“Aslında biz arada kalmışız. Çocuklarımız da bize ‘neden korucu oldunuz, olmasaydınız, diyor. Ama biz ilkin yoksulluktan olduk ve bu işin böyle gelişeceğini de bilmiyorduk.”    </em></p>
<p><strong>Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak</strong></p>
<p>Dördüncüsü, PKK’ye karşı silahlananlardır. PKK’nin ilk dönemlerinde aşiretlere karşı aldığı sert tutum, özellikle de tarihte ‘devlet yanlısı’ olarak bilinen aşiretlerin “korucu aşiretleri”ne dönüşmesinde önemli bir faktör olmuştur. PKK ile problem yaşayan veya PKK’ye karşı kendilerini korumak isteyen aşiretler, devlet gücünü arkasına almak ve devletten bağımsız silahlanmanın yaratacağı sorunları yaşamamak için korucu olmayı seçmişlerdir. Mardin- Kızıltepe de bir korucunun açıklaması bu yönde:</p>
<p>“<em>Mesela bizim maddi sıkıntımız hiç yoktu. Maddiyat olarak da korucu maaşına ihtiyacımız yoktu ve maddiyattan dolayı da korucu olmadık. Belki aile olarak biz 500 insanı besleyebiliriz, 12 bin dönüm arazimiz var. Apocular falan yaptılar, aile büyüklerini öldürelim ki aşiretin alt tabanı bize teslim olsunlar. İşte falan ağayı öldürdüler diye. Ondan sonra bizim çaremiz kalmadı. Silahı kendimiz alsak bir sürü cezası var devletten. Silah almazsak da başka çaremiz yoktu. Köyümüz bırakıp buralardan gitmek de zor olurdu. Nasıl bırakacağız bu kadar arsayı? Bu yüzden korucu olmak zorunda kaldık. Yani yağmurdan kaçarken Ağaydık, zengindik malımız mülkümüzden dolayı. Ama uzman çavuşun emir altına girdik. Ne yapacağımızı bilemedik.”</em></p>
<p>Bunların yanı sıra başka nedenlerle de koruculuk yaptıklarını belirtenler de bulunuyor. Mesela bazıları, daha işin başında yanlış bilgilendirildiklerini, koruculuğu normal bir bekçilik faaliyeti sandıkları için koruculuğa başladıklarını ifade ediyorlar. Köydeki aileler arası bir husumet veya kan davası nedeniyle kendilerini korumak veya karşı tarafa karşı üstünlük sağlamak amacıyla silaha sarılanlar var. Ya da koruculuğu herhangi bir iş, bir memuriyet olarak gördükleri için korucu olmayı kabul edenler de söz konusu.</p>
<p>Koruculuğa başlama nedenlerindeki farklılık; korucuların hem diğer köylülerle olan ilişkilerinin biçimlenmesinde, hem de koruculuğun tasfiyesi sürecindeki tutumlarının belirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bir sonraki yazıda bu konuların üzerinde duracağız.</p>
<p><a href="http://serbestiyet.com/koruculuk-1-neden-korucu-oldular/">Serbestiyet</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/koruculuk-1-neden-korucu-oldular-2/">Koruculuk (1): Neden korucu oldular</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
