<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Acar, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/mustafaacar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 05 Nov 2024 12:59:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>İslam Dünyasında Sivil Değerler ve Kurumların Rolü: 11. İslam ve Özgürlük Konferansı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Nov 2024 12:59:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=207822</guid>

					<description><![CDATA[<p>18-19 Ekim 2024 tarihlerinde İslam ve Özgürlük Ağı (Islam and Liberty Network) tarafından düzenlenen 11. İslam ve Özgürlük Konferansı İstanbul’da yapıldı. Konferansta iki gün boyunca çoğunluğu Müslüman ülkelerden olmak üzere çok sayıda akademisyen, araştırmacı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi, halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde sivil değerler ve kurumların yeri ve önemine vurgu yapan konuşmalar yaptılar, bu konularda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansi/">İslam Dünyasında Sivil Değerler ve Kurumların Rolü: 11. İslam ve Özgürlük Konferansı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="block-fcd8-page-title" class="block block-core block-page-title-block">
<div class="content">
<h1 class="title"><span style="color: #222222; font-family: Verdana, BlinkMacSystemFont, -apple-system, 'Segoe UI', Roboto, Oxygen, Ubuntu, Cantarell, 'Open Sans', 'Helvetica Neue', sans-serif; font-size: 15px;">18-19 Ekim 2024 tarihlerinde </span><strong style="color: #222222; font-family: Verdana, BlinkMacSystemFont, -apple-system, 'Segoe UI', Roboto, Oxygen, Ubuntu, Cantarell, 'Open Sans', 'Helvetica Neue', sans-serif; font-size: 15px;">İslam ve Özgürlük Ağı</strong><span style="color: #222222; font-family: Verdana, BlinkMacSystemFont, -apple-system, 'Segoe UI', Roboto, Oxygen, Ubuntu, Cantarell, 'Open Sans', 'Helvetica Neue', sans-serif; font-size: 15px;"> (Islam and Liberty Network) tarafından düzenlenen 11. İslam ve Özgürlük Konferansı İstanbul’da yapıldı. Konferansta iki gün boyunca çoğunluğu Müslüman ülkelerden olmak üzere çok sayıda akademisyen, araştırmacı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi, halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde sivil değerler ve kurumların yeri ve önemine vurgu yapan konuşmalar yaptılar, bu konularda fikir teatisinde bulundular, bilgi ve deneyimlerini paylaştılar.</span></h1>
</div>
</div>
<div id="block-fcd8-fc3-system-main" class="block block-system block-system-main-block">
<div class="content">
<article class="node node--type-makale node--promoted node--view-mode-full clearfix" data-history-node-id="1547">
<div class="node__content clearfix">
<div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item">
<p class="text-align-justify">İslam ve Özgürlük Ağı 2011 yılında İstanbul’da Istanbul Network for Liberty (İstanbul Özgürlük Ağı) adıyla kurulmuş, daha sonraları adını –daha kapsayıcı olması düşüncesiyle- Islam &amp; Liberty Network (İslam ve Özgürlük Ağı) olarak değiştirmiş bir sivil toplum platformu<a href="https://fikircografyasi.com/makale/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansinin#fn_1"><sup>1</sup></a>. Esas itibariyle İslam dünyasında, nüfusunun çoğunluğu Müslüman ülkelerde sivil haklar ve özgürlüklerin temini, İslam ile özgürlük ve serbest piyasa fikriyatının uyumu, özgürlükçü değerlerin benimsenmesi ve güçlendirilmesi amacına dönük bilimsel, entellektüel, sosyal ve kültürel faaliyetler organize ediyor.  Bu çerçevede Türkiye, Fas, Tunus, Pakistan, Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde konferanslar düzenlemiş, çok sayıda kitap yayımlamış, internet üzerinden birçok seminer ve sohbet toplantısı organize etmiş durumda. 18-19 Ekim 2024 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen konferans da artık geleneksel hale gelmiş yıllık konferanslar dizisinin on birincisi.<a href="https://fikircografyasi.com/makale/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansinin#fn_2"><sup>2</sup></a></p>
<p class="text-align-justify">Atlas Network, KASAM, Karadeniz Vakfı ve Liberal Düşünce Topluluğu ile işbirliği halinde düzenlenen konferansın ana teması halkının çoğunluğu Müslüman ülkelerde sivil değerler ve kurumlar. İki gün boyunca Türkiye, Malezya, Cezayir, Tunus, Bosna-Hersek, Pakistan, Endonezya, İngiltere, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, İran ve ABD’den çok sayıda katılımcı bu konulardaki düşüncelerini, tecrübelerini ve yaptıkları araştırmaların sonucunu paylaştı. Esasen bu yılki konferansın teması “kurumların rolü” olarak belirlenirken Daron Acemoğlu ve arkadaşları kurumların zenginlik ve refah yaratmadaki kritik rolü konusunda yaptıkları öncü çalışmalardan dolayı henüz Nobel ekonomi ödülüne layık görülmüş değillerdi. Hoş bir tevafuk, İslam ve Özgürlük Ağı İslam dünyasında değerler ve kurumların önemini tartışmak üzere İstanbul’da bir araya gelirken Acemoğlu ve arkadaşlarının tam da bu konuda Nobel ekonomi ödülü almaları hoş bir tevafuk oldu.</p>
<p class="text-align-justify">Özetle söylemek gerekirse, Acemoğlu ve arkadaşları, gayet isabetli ve ikna edici şekilde, refah, güç ve zenginlik yaratma bağlamında kurumları ikiye ayırıyorlar: kapsayıcı-kucaklayıcı-paylaşımcı kurumlar ve sömürücü-dışlayıcı kurumlar. Birinci kategoriye giren kurumların üç temel özelliği var:</p>
<ol>
<li>
<p class="text-align-justify">Siyasi gücün, iktidarın dağıtılması, tek elde toplanmaması,</p>
</li>
<li>
<p class="text-align-justify">Farklılığın, yenilik, verimlilik ve öncülüğün ödüllendirilmesi,</p>
</li>
<li>
<p class="text-align-justify">Zenginliğin paylaşılması.</p>
</li>
</ol>
<p class="text-align-justify">Buna karşılık ikinci kategorideki kurumların üç özelliği de şu:</p>
<ol>
<li>
<p class="text-align-justify">Gücün tek elde toplanması,</p>
</li>
<li>
<p class="text-align-justify">Yenilik, farklılık ve öncülüğün caydırılması, ödüllendirilmemesi (tektipçilik),</p>
</li>
<li>
<p class="text-align-justify">Zenginliğin paylaşılmaması, servetin bir avuç mutlu azınlığın elinde toplanması.</p>
</li>
</ol>
<p class="text-align-justify">Bu açıdan tarihe ve günümüz dünyasına bakıldığında son derece çarpıcı, düşündürücü, manidar bir tablo ortaya çıkıyor. Dünyada kralın yetkilerini resmi olarak ilk defa sınırlandıran, gücü dağıtan, patent yasalarıyla yenilik ve öncülüğü ödüllendiren, mülkiyet haklarının korunmasına dönük düzenlemeler yapan ülke İngiltere, sanayi devriminin ortaya çıktığı, buhar gücüyle çalışan makinelerin icat edildiği, Milletlerin Zenginliği’ne<a href="https://fikircografyasi.com/makale/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansinin#fn_3"><sup>3</sup></a> giden yeni yollar keşfedildiği ilk ülke de İngiltere. Buna karşılık Sanayi Devrimi’nden bugüne 250 yıl geçmiş olmasına rağmen, o günden beri yaşanan onca tecrübeye rağmen, İslam dünyasının bugünkü durumuna bakıldığında durum içler acısı: gücün sivil ve askeri diktatörlükler ve hanedanlıklar üzerinden tek elde toplanması konusunda birbiriyle yarışan, farklı olmanın zenginlik olarak değil, bölünme ve parçalanma sebebi ve tehdidi olarak algılandığı, tektipçi, buyurgan, Jakoben yönetimlerin egemen olduğu, gücü ve zenginliği toplumun geri kalanıyla paylaşmayan, servetin toplumun kaymağını yiyen bir avuç mutlu azınlık elinde toplandığı, sömürücü kurumların egemen olduğu bir İslam dünyası. Gerçekten manidar, gerçekten düşündürücü..</p>
<p class="text-align-justify">Oturum başlıkları esasen 11. İslam ve Özgürlük konferansında konuşulan konular hakkında da bir fikir verir nitelikte: İslam ve liberal demokrasi; İslam ve piyasa ekonomisi; fikir hürriyeti, sivil toplum ve İslami gelenekler; sınırlı devlet, hukukun üstünlüğü, anayasacılık ve İslam; Müslüman çoğunluklu ülkelerde demokratik tecrübeler; Müslüman olmak, fert ve toplum; çoğunluğu Müslüman ülkelerde özgürlük ve kalkınmanın ölçümü. Dolayısıyla söz konusu konferans vesilesiyle iki gün boyunca piyasa ekonomisinden düşünce özgürlüğüne, sivil toplumdan hukukun üstünlüğüne, devletin sınırlarından birey-toplum ilişkilerine pek çok önemli konu konuşuldu, tartışıldı, düşünceler ve araştırma sonuçları paylaşıldı. Her bir konuşmacının katkısı kuşkusuz değerliydi, ama bu yazı kapsamında bizim özellikle üzerinde durmaya değer bulduğumuz birkaçına kısaca değinmekte yarar var.</p>
<p class="text-align-justify">Boğaziçi Üniversitesi çıkışlı, bir süre Malezya’da bulunmuş, KTO Karatay Üniversitesi’nde çalışmış ve İslam iktisadı ve finansı konusuna katkılarıyla tanıdığımız Prof. Dr. Murat Çizakça’nın “Sivil İslam, Sivil Toplum ve Demokrasi: İslam Demokrasinin Konsolidasyonuna Nasıl Katkıda Bulunabilir?” konulu tebliği çerçevesinde söyledikleri üzerinde durmaya değerdi. Çizakça hoca “emri bil ma’ruf, nehyi anil münker” (iyiliği emredip kötülükten sakındırma) şeklinde ifade edilen İslami düsturun en iyi çoğulcu demokrasi ve düşünce özgürlüğü sayesinde hayata geçirilebileceğini net ve gayet ikna edici biçimde izah etti. Kötülüğe eliyle engel olması gereken merciin devlet, diliyle engel olması gerekenlerin ulema, kalbiyle buğz etmesi gerekenlerin de avam (bireyler) olduğuna vurgu yapan Çizakça, Parlamentonun en uygun şûra organı olması ve serbest seçimlerle adil olmayan yöneticilerin değiştirilmesini mümkün kılması nedeniyle bazı İslami yükümlülüklerin en iyi demokratik bir düzende yerine getirilebileceğinin altını çizdi.</p>
<p class="text-align-justify">Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nden yine bu konulara kafa yoran hocamız Prof. Dr. Ahmet Uzun da “İslam’da Pazar, Ticari İlişkiler ve Faiz Tartışmaları” konulu tebliğinde Müslüman toplumların İslam tarihinin erken dönemlerinde piyasa ekonomisiyle uyumlu ticari ilişkiler geliştirmiş olduklarının altını çizerek, günümüz dünyasındaki karmaşık finansal kurumlar ve gelişmeler ışığında faiz-riba meselesinin yeniden ele alınması gerektiğine vurgu yaptı.</p>
<p class="text-align-justify">İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nden Prof. Dr. Metin Toprak hocamız güncel makro veriler ışığında Türkiye ekonomisinin performansını değerlendirdiği sunumunda, küresel stratejik gelişmeler ışığında ekonominin başarılı sayılabilecek yönlerinin yanı sıra tekleyen yönlerine de işaret etti.</p>
<p class="text-align-justify">İslam dünyasının gelişme sorunları üzerine kafa yoran değerli akademisyen, Giresun Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Özgür Kanbir, iki Müslüman araştırmacı Rahman ve Askari’nin 2011’de yaptıkları öncü çalışmanın izinden giderek, İslami değerlere uygunluk bakımından İslam ülkelerinin durumunu karşılaştırmalı olarak ele aldığı sunumunda, ekonomik gelişmenin bileşenleri olan İslami iktisadi, siyasi ve hukuki değerlerin hayata geçirilmesi ve fiilen uygulanan politikaların bir parçası haline getirilmesi bakımdan Batılı ülkelerin İslam ülkelerinden daha iyi performans gösterdiklerini veriler ışığında ortaya koydu. “Kimse ayranım ekşi demez” fehvasınca, söylem düzeyinde Müslümanlığı ve İslamcılığı kimseye bırakmasalar da, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde uygulama ve eylem düzeyinde durumun hiç de bununla uyumlu olmadığı, İslam ülkelerinin İslami değerleri hayata geçirme bakımından Müslüman olmayan Batılı ülkelerin epey gerisinde kalıyor olması, üzerinde düşünülmesi gereken, çarpıcı bir sonuç. Yine bu kapsamda Bosna-Hersek Uluslararası Sarayevo Üniversitesi’nden genç akademisyen dostumuz Dr. Edo Ömerçevic’in katkıları anılmaya değerdi. Dr. Ömerçevic bir süredir üzerinde çalıştığı dini, siyasi ve iktisadi olmak üzere üç bileşenden oluşan “İslami Özgürlük Endeksi” özgürlüklerin düzeyi açısından İslam ülkelerinin kendi içinde karşılaştırılmasını sağlayan önemli bir çalışmaydı. Konferansın ikinci gününde TBMM eski başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop’un özgürlükler bakımından hukuk-devlet ilişkisi, devlet gücünün sınırlandırılması, hukuk devleti, bu açılardan İslam ve Batı hukukunun karşılaştırılması bağlamında söyledikleri de dikkate değerdi.</p>
<p class="text-align-justify">Son aylarda bütün dünyanın gündemine oturmuş bir trajedi olarak İsrail zulmünün ve bu zulümlere karşı etkili bir tavır almayan Batılı güçlerin eleştirilmesi de ihmal edilmedi kuşkusuz. Konuşmacıların birçoğu hem İsrail’i kınadılar, hem de İsrail zulmüne karşı çıkmayan, aksine ona destek veren Batılı yönetimleri eleştirdiler, Batının kendi değerleriyle çeliştiğine vurgu yaptılar. Ancak Türkiye&#8217;nin siyasi söylem düzeyinde katliamları şiddetle eleştirirken eylem düzeyinde çelişkili bir tutum içinde olmasının (7 Ekim 2023’ten hemen sonra başlayan katliamlara rağmen, sivil toplumun bu yöndeki çağrılarına rağmen İsrail’e askeri malzeme dâhil mal-hizmet ihracatının aylarca devam etmesi, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden hâlâ petrol sevkiyatının devam etmesi, bazı protesto eylemlerinde göstericilerin gözaltına alınması vs.) da “yaman bir çelişki” olarak altı çizildi.</p>
<p class="text-align-justify">Türkiye ve İslam dünyasının bu konuda neden daha etkili ve caydırıcı bir tepki ortaya koyamadığının anlaşılabilir nedenleri olduğunun vurgulanmasında yarar var. İslam dünyasının kendi içinde yeterince birlik ve beraberlik içinde olmaması, Arap dünyasındaki hanedanlık rejimlerinin ABD koruması sayesinde varlığını sürdürmesi, ayrıca Filistin sorununun bazı İslam ülkelerinin gündeminde öncelikli bir yer işgal etmemesi bunlar arasında sayılabilir. Ama belki de en önemli sebep, nükleer silah ve askeri teknoloji konusunda Müslüman dünyanın caydırıcı bir güce sahip olmamasıdır. Takdir edileceği gibi, sözün kâr ettiği yerde caydırıcı güç diplomasi ve müzakereyle, sözün bittiği yerde ise caydırıcı güç askeri ve teknolojik güçle olur. Bu gücü sağlamak teknoloji üretimi ve mal-hizmet üretim kapasitesiyle olur (GSYH). Üretim gücü AR-GE’ye yatırımla, yeniliklerle, teknolojik icat ve buluşlarla, inovasyonla olur. Bütün bunlar ise, yani araştırma ve geliştirmeye kaynak ayırma, inovasyon, icat, teknoloji üretimi ancak özgür ve çoğulcu bir siyasi-iktisadi-hukuki düzen kurmakla, Müslüman çoğunluklu ülkelerden Batıya doğru beyin göçünü durdurmakla, zeki beyinleri ülkede tutmakla, insanların hayallerinin peşinden gidebileceği bir iktisadi-siyasi ortam yaratmakla mümkün olur. Bunlar da ülke riskini ve belirsizlikleri azaltan, istikrar ve öngörülebilirliği artıran, özgürlüklerin alanını genişleten, devletin gücünü sınırlandıran, siyasi gücü dağıtan, kurumları güçlendiren ve hukuk devletini tesis eden politikalarla olabilir…</p>
<p>24 Ekim 2024,<a href="https://fikircografyasi.com/makale/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansinin"> Fikirturu.com</a></p>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/islam-dunyasinda-sivil-degerler-ve-kurumlarin-rolu-11-islam-ve-ozgurluk-konferansi/">İslam Dünyasında Sivil Değerler ve Kurumların Rolü: 11. İslam ve Özgürlük Konferansı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sapla Samanı Karıştırmak, Batıyı Kestirmeden Çöpe Atmak…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sapla-samani-karistirmak-batiyi-kestirmeden-cope-atmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Sep 2016 07:49:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sapla-samani-karistirmak-batiyi-kestirmeden-cope-atmak/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Okumuş olan dostlar hatırlayacaktır; bu köşede “FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler” başlıklı bir yazmış (22.08.2016; http://www.fikircografyasi.com/makale/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler), bir daha benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmak gerektiği konusundaki düşüncelerimi paylaşmıştım. Yazdıklarım ODTÜ yıllarından tanıdığım, kabına sığmaz mizaçlı, açık sözlü, “İslamcı” yanı ağır basan bir sevgili dostumuzun kafasına yatmamış, -biraz küstahça, ama sağlık olsun- bir yorum yapmış: “Temiz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sapla-samani-karistirmak-batiyi-kestirmeden-cope-atmak/">Sapla Samanı Karıştırmak, Batıyı Kestirmeden Çöpe Atmak…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Okumuş olan dostlar hatırlayacaktır; bu köşede “FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler” başlıklı bir yazmış (22.08.2016; http://www.fikircografyasi.com/makale/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler), bir daha benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmak gerektiği konusundaki düşüncelerimi paylaşmıştım. Yazdıklarım ODTÜ yıllarından tanıdığım, kabına sığmaz mizaçlı, açık sözlü, “İslamcı” yanı ağır basan bir sevgili dostumuzun kafasına yatmamış, -biraz küstahça, ama sağlık olsun- bir yorum yapmış:</p>
<p>“Temiz anadolu çocuklarını amerikaya doktoraya göndermek çok tehlikeli anlaşılan. Okutulan şeyleri gerçek zannediyorlar. Rant dağıtmayan devlet. Sanki dünyada böyle bir devlet olmuş da. Hele liberalizmin merkezi amerika. Aman değmesin boyar. Yahudi finans tekelin kuklası bir devlet. Millet çalışır yahudiye öder…” (Yazım ve gramer hatalarına dokunmadım. MA)</p>
<p>Bu yorum esasen içinde çok şey barındırıyor. Bizim mahallede, dindar-mütedeyyin kesimde, hatta sol-Marksist çevrelerde bile epeyce taraftarı olduğuna da kuşku yok. İslamcı yelpazenin değişik kanatlarından çok sayıda insanın Batı ve ABD konusundaki yaklaşımını emperyalizm, Yahudi sermayesi ve İslam düşmanlığı anahtar kelimeleriyle özetlemek mümkün. Bu düşünüş biçimi genelde Batı dünyasına, özelde Amerika’ya bakışı, kestirmeden mahkûm etmeyi, indirgemeciliği, komploculuğu, velhasıl bir sürü şeyi barındırıyor.. Ancak, bu satırların yazarına göre bu yaklaşım tarzı hem ciddiye alınabilir olmaktan uzak, hem tehlikeli bir yaklaşım tarzı. G. Özaltınlı “15 Temmuz ve Batı’nın Özü Teorisi” başlıklı yazısında bu tehlikeye gayet yerinde bir şekilde temas etmiş, okunmaya değer: (30.07.2016; http://www.serbestiyet.com/yazarlar/gurbuz-ozaltinli/15-temmuz-ve-batinin-ozu-teorisi-707532)</p>
<p>Biliyorum, ABD’nin FETÖ elebaşısına evsahipliği yapması ve iadesi konusunda ayak sürüyen yaklaşımı nedeniyle toplum olarak anti-Amerikan duygularımız tavan yapmışken, ABD sistemi lehine laf etmek hiç de kolay değil, kulak vereni az, kızanı, verip veriştireni çok olur. Ama olsun; hakikatin hatırını her şeyden üstün tutmak ilim ahlakı ve namusunun gereğidir, yanlış gördüğümüzü eleştirmek, doğru gördüğümüzü takdir etmek, hakikatin hakkını teslim etmek zorundayız. (15 Temmuz bağlamında Avrupa ve ABD’ye eleştirilerimiz elbette saklı, onlardan vazgeçmiyoruz; nitekim bunu bendeniz de yaptım; Batı’nın Türkiye’yi sürekli yanlış okuyan tavrının “utanç verici” olduğunu yazdım: 27.07.2016; http://www.worldbulletin.net/news-analysis/175482/the-west-keep-reading-turkey-wrong-it-is-a-shame)</p>
<p>Evet, Amerika’nın emperyalist emelleri olan, Ortadoğu’da hiç de hayırhah olmayan işler çeviren, zaman zaman terör gruplarına destek veren, bölgenin dinamiklerini anlamaya çalışmak yerine üstenci dayatmalar peşinde koşan bir devlet olduğu doğru. Ama bunu yapan yegane güç Amerika değil, bu bir. Bölge öyle bir bölge ki, jeostratejik açıdan önemli, herkes bir şekilde burada hegemonya kurma derdinde. İkincisi, ABD’nin elindeki gücü ellerine verseniz bugün çok masum gibi görünen başka devletler acaba dünyanın neresinde neler yaparlardı, gerçekten sorgulamaya değer. Üçüncüsü ve daha önemlisi, Amerika&#8217;yı dünya patronu yapan illüminati-bağlantılı komplo teorileri değil, sistemidir. Okyanusun öteki ucundan kalkıp Ortadoğu’ya kendi çıkarlarına göre şekil vermeye kalkışmak ancak bunu yapmayı mümkün kılan siyasi, askeri ve teknolojik güçle olur. Bu güç de kendi kendine ortaya çıkmaz, bunu üretip besleyecek bir ekonomik altyapı ve sistem gerektirir. Bu sistemi iyi okumak hem ne olup bittiğini anlamak bakımından, hem de bu güç oyununu daha akıllıca, daha kendi menfaatlerimizi korur tarzda oynayabilmek bakımından önemlidir. Bu çerçevede Amerikan sistemini var eden, öne çıkaran, güçlü kılan birkaç anahtar unsura değinelim.</p>
<p>Bunların başında Amerikan anayasası gelir. Amerikan anayasası bugün dünyadaki en uzun ömürlü, kalıcı ve en özgürlükçü anayasadır. İlginç bir tesadüf, serbest piyasa sisteminin, Klasik liberal iktisat geleneğinin öncüsü ve modern iktisadın kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı meşhur eserinin yayımlandığı yıl olan 1776 tarihli Amerikan anayasası bugüne kadar sadece birkaç kez tâdil edilmiştir. Temel hak ve özgürlüklere büyük bir vurgu yapan, devlet aygıtının bir zulüm aracı haline gelmesi halinde vatandaşların direnme hakkını tanıyan, gerçekten özgürlükçü bir anayasadır bu. Bizim henüz yerine sivil bir alternatifini koyamadığımız 1982 tarihli askeri vesayet ürünü anayasamızın 34 yılda tam 18 defa (ortalama iki yılda bir) tâdil edilmiş olduğunu, buna rağmen tatmin edici bir içeriğe kavuşturulamadığını dikkate alırsak, aradaki fark daha iyi anlaşılır. İnşallah 15 Temmuz tecrübesinden sonra demokratik, özgürlükçü ve sivil bir anayasa arayışımız hayırlı bir sonuca ulaşır diyelim.</p>
<p>Özellikle 11 Eylül faciasından sonra birtakım sıkıntılar yaşansa da, bugün toplumsal çeşitliliği en fazla kucaklayabilen ülke Amerika&#8217;dır. ABD’de sadece WASP denen beyaz Anglo Sakson Protestanlar yaşamaz; dünyanın her kıtasından 72,5 milletten insan yaşar, Türkiye’den gitme binlerce vatandaşımız dâhil. Beyazlar, siyahlar, esmerler, Hispanikler, Asyalılar, Uzak Doğulular, Latin Amerikalılar… Başta eğitim olmak üzere hemen her sektörde hür teşebbüsün, dini cemaatlerin, Kiliselerin, vakıfların ve devlet dışı kuruluşların okulları, hastaneleri, hayır kuruluşları, üniversiteleri, kısaca envai çeşit yatırımları vardır. Bu çeşitlilik ve renklilik birtakım toplumsal hizmetlerde devletin sırtındaki yükün hafiflemesine de büyük katkı yapmaktadır.</p>
<p>Her yıl dünyanın en zeki beyinleri ABD&#8217;ye (kimi iş, kimi yüksek öğrenim için) akmaktadır. “Yeşil Kart” sistemi üzerinden Amerika her yıl binlerce hazır yetişmiş nitelikli insan kaynağını kendi beşeri sermayesine, hem de beş kuruş para harcamadan dâhil etmektedir. Kendi ülkesinde kendisini güvende hissetmeyen yüzbinlerce hatta milyonlarca Müslüman (Pakistan, Bangladeş, İran, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, velhasıl İslam dünyasının hemen her köşesinden) ABD&#8217;ye gidip oraya yerleşmiştir. Bencileyin master-doktoraya gidenlerin de önemli bir kısmı geri dönmemiş; oradaki şartlarla kendi ülkesindeki şartları kıyaslayarak orada kalmayı yeğlemiştir. (2000 yılında doktorayı bitirip memleketime döndüğümde, 28 Şubatçıların baskı ve zulmü nedeniyle kendimi nasıl &#8220;attan inip eşeğe binmiş gibi hissettiğimi&#8221; hiç anlatmayayım isterseniz. Elin gayri-Müslim Amerikalısı orada ben Cuma namazına gidebileyim diye dersin saatini Cuma namazıyla çakışmayacak başka bir saate kaydırırken, yine orada kızım başörtüsüyle okuluna gidebilirken, Türkiye&#8217;deki yöneticiler karısı başörtülü diye bizi fişlemekle, kızımızı okul kapısından kovmakla ve özlük haklarımızı gasbetmekle meşguldüler…)</p>
<p>Devam edelim. Malum askeri güç ekonomik güç sayesinde kuruluyor; ekonomik üstünlük de teknolojik güç sayesinde. Teknoloji bilginin hayata uyarlanmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bağlamda ABD’nin bariz bir üstünlüğü var: Her yıl dünyada piyasaya çıkan yeni ürün ve alınan patentlerin yarıdan fazlası ABD&#8217;den çıkmaktadır. Etki faktörü en yüksek bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler ve bilimsel araştırmaların da açık ara en fazlası Amerikalı veya orada yaşayan bilim insanı ve araştırmacılara aittir. Gurur kaynağımız Nobel ödülü alan bilim adamımız Aziz Sancar’ın da ABD’de kariyer yaptığını unutmayalım, Sancar Türkiye’de olsaydı aynı ödülü alacak çalışmalar yapabilir miydi, düşünelim…</p>
<p>ABD ile Türkiye ve hatta İslam dünyasında günlük hayatın işleyişi arasındaki farklar çok barizdir: Bizzat kendi gözlemlerimden aktarayım: Ortalama Amerikalı (veya Amerika’da yaşayan insanlar) bizim ülkemizdeki ve bizim coğrafyamızdaki hemsinslerinden çok daha erken kalkmakta, güne çok daha erken başlamaktadır; gün boyu daha verimli çalışmaktadır; ortalama verim bizden 3-4 kat daha yüksektir. Vatandaş ABD’de daha az vergi kaçırmakta, trafik kurallarına daha çok uymakta ve yayalara daha çok öncelik vermektedir. Kayıtdışı ekonominin oranı ABD’de Türkiye’den çok daha düşüktür. Gelir dağılımı Türkiye’ye ve İslam ülkelerine kıyasla orada daha âdildir, (gelir eşitsizliğini yansıtan) “Gini katsayısı” ABD’de daha düşüktür; toplumun ana unsuru kabul edilen orta sınıfların hacmi orada daha kabarıktır. Toplumsal hareketlilik daha fazladır. Anasından fakir doğan bir çocuğun orada sınıf atlayıp zengin olma olasılığı daha yüksektir. Bugün dünyanın en zengin insanlarından biri olan Microsoft’un kurucusu Bill Gates babasından hiçbir miras devralmamış, üniversiteyi de yarıda bırakmış bir insandır. Yine dünyanın en zengin ve en meşhur insanlarından biri olarak geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden, (70’lik ninelerimizin bile “benim de olsa” diye iç geçirdiği) akıllı telefon İphone’ların üreticisi Apple şirketinin kurucusu Steve Jobs Suriye doğumlu bir göçmen çocuğudur. Suriye’nin savaştan önce 20 milyon nüfusunun toplam GSYH’si 45 milyar dolarken (şimdi daha da düştüğü kesin), Steve Jobs’un ABD’de kurduğu Apple şirketinin tek başına piyasa değeri 1 trilyon dolar civarındadır…</p>
<p>ABD’de kamuda işe alımlarda liyakate daha çok önem verildiği için de üniversitelerin bazı bölümlerindeki araştırmacı ve akademisyen sayısında Amerikan vatandaşları azınlıktadır; Türk, Çinli, Hintli, Koreli, Japon, Endonezyalı veya Malezyalı, velhasıl yabancı uyrukluların sayısı daha fazladır. Bundan birkaç ay önce Konya’da N. Erbakan Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Sosyal Bilimler ve Müslümanlar Kongresi’ne davetli konuşmacı olarak katılan ve pek çok meslektaşı gibi ABD’de kariyerini sürdürmekte olan, 15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde Türkiye’ye destek veren önemli bir açıklama yapmış olan, Hint asıllı siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü Muqtedar Khan, kongrenin açılış konuşmasını yaparken, İslam dünyasının perişan hali ve neden Batıya beyin göçünün durdurulamadığı yolundaki bir soru üzerine “çünkü İslam dünyasında kimse kendisini güvende hissetmemektedir” demişti, üzerinde düşünmeye değer…</p>
<p>Bu arada ABD’de Osmanlı vakıf sistemine çok benzeyen bir sistem yürürlükte olup, gerek sosyal yardım, gerekse bilimsel araştırma faaliyetlerine harcanmak üzere dünyada en fazla kaynak yaratan sistem oradadır.</p>
<p>Herkesin kendi kimlik ve kültürüyle görünür olduğu, kendi okulunu ve din eğitimi amaçlı kurslarını açabildiği, fakir-fukaraya yardım örgütleyebildiği bir yerdir ABD. (Bosna Savaşı sırasında Chicago’dan, Müslüman Öğrenciler Derneği olarak, yerel Kiliseler ve sivil toplum kuruluşlarıyla da işbirliği yaparak çok miktarda para ve koca bir tır kamyonu dolusu giyecek, gıda ve temizlik malzemesi gönderebilmiştik; organizasyonun başında, Allah hayrını uçurmasın bendeniz vardım, kulaktan dolma bilgiyle konuşmuyorum&#8230;)</p>
<p>Malum, ABD Başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bizim üniter devletçiler pek hazzetmese de, orada 51 eyaletten oluşan bir federasyon var. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir siyasal sistem mevcut. Başkan&#8217;ın da, Senato&#8217;nun da, Temsilciler Meclisi&#8217;nin de, Yargının da yetkileri sınırlı, kimse kimseye bütünüyle hükmedemiyor. Her bir eyalet kendi valisini kendisi seçiyor, kendi sorunlarını adem-i merkeziyetçi bir yaklaşımla kendisi çözüyor, kendi ihtiyaçlarına göre kendi çözümünü üretiyor. Eğitimle ilgili düzenlemeler de, vergiyle ilgili düzenlemeler de eyaletten eyalete değişiyor, hatta trafik hız limitleri bile farklı farklı tespit edilebiliyor, arazinin yapısına ve trafiğin yoğunluğuna göre değişen esnek bir sistem var.</p>
<p>Velhasıl dostlar,</p>
<p>FETÖ’ye evsahipliği yapmasından, darbe girişimini yarım ağız kınamasından, Gülen’in iadesi konusunda ayak diremesinden dolayı ABD’ye kızalım, eleştirelim, haklarımızı savunalım, amenna. Ama bu kızgınlığımız gözümüzü kör etmesin. FETÖ bağlantılı duygusallığımızı bir kenara bırakır da, Batı dünyasını daha salim kafayla ve soğukkanlı bir şekilde, mümkünse biraz da içerden gözlem yaparak, “Batı kaynaklı her şey kötüdür” gibi cahilane önyargılarımızı aşarak, tahlil yaparsak göreceğiz ki, ABD ve Batıyı öne çıkaran, daha güçlü yapan, sadece Yahudi sermayesi ve emperyalizme indirgenemeyecek önemli başka sebepler var: sistemsel, hukuksal, siyasal, ekonomik, ahlaki, kültürel.</p>
<p>Bu bağlamda bazı soruları kendimize sormakta yarar var: İki Müslüman iktisatçının ürettiği, ayet ve hadislerden yola çıkarak ölçülebilir kriterlere dönüştürülmüş &#8220;Islamicity Index&#8221; (İslamilik Endeksi)&#8217;ne göre İslami değerlere yakınlık bakımından Müslüman ülkelerin &#8220;nal topluyor&#8221; olması, ilk elliye sadece 2 Müslüman ülkenin (Malezya ve Kuveyt) girebilmesi, Türkiye’nin ancak 71. sırada kendine yer bulabilmesi, OIC (İslam İşbirliği Teşkilatı) üyesi Müslüman ülkelerin ortalama olarak İslami değerlere yakınlık bakımından AB&#8217;nin de, ABD’nin de, OECD&#8217;nin de, gelişmekte olan orta gelirli ülkeler grubunun da gerisinde kalması çok manidar değil mi? (Meraklıları için kaynaklar: http://hossein-askari.com/islamicity/ ; http://hossein-askari.com/wordpress/wp-content/uploads/islamicity-index.pdf)</p>
<p>Aylan bebeğin, insanı insanlığından utandıran bir facianın sonucunda, anne-babasının kucağında Batıdan İslam dünyasına kaçarken değil de, İslam dünyasından Batıya kaçarken ölmesi, üzerinde düşünmeye değmez mi?</p>
<p>Verilen onca geri dönüş teşviklerine rağmen 5 milyonu aşkın vatandaşımızın Avrupa’dan Türkiye&#8217;ye dönmemesi ve orada yaşamayı tercih etmesi, manidar değil mi?&#8230;</p>
<p>Toparlayalım:</p>
<p>Biraz İbni Teymiye okuyup, üstüne biraz Seyyid Kutub ve Mevdudi, biraz da Ali Şeriati, haydi biraz da Wallerstein ve Chomsky ekleyip İsmet Özel&#8217;le soslayınca ortaya bol bol kavga, gürültü, intikam yeminiyle karışık radikal argüman, yer yer laubalilik ve çokbilmiş efelenmeler, indirgemeci tezler, koskoca bir dünyayı kestirmeden mahkûm etmeler, üzerimizden sorumluluk duygusunu ve özeleştiri ihtiyacını kaldırıp zihin konforu sağlayan komplolar çıkabilir. Ama bu tür kestirmeci, özcü ve komplocu yaklaşımlar ümmetin hiçbir sorununu çözmez, bizi daha ileri götürmez, dünyayı daha doğru anlamamızı sağlamaz; kendimizi kandırmaya, zar zor biriktirdiklerimizi de yapacağımız stratejik hatalarla, gücümüzle orantılı olmayan tehditlerin tetiklediği gelişmeler sonucu kısa sürede heba etmemize yol açar, Allah korusun…</p>
<p>Gelin zor olanı yapalım, sorumluluk alalım, özeleştiri yapalım; hem Batıyı hem Doğuyu, hem onları hem kendimizi sıkı bir eleştirel süzgeçten geçirelim. Yukarda saydığım isimleri okumayalım demiyorum; ama onların yanında İbn Rüşd, Mu&#8217;tezile, İbn Haldun, M. Abduh, C. Afgani, Cevdet Paşa, Cemil Meriç, A. İzzetbegoviç ve R. Gannuşi&#8217;yi de okuyalım; verdikleri mesajlar üzerinde düşünelim.</p>
<p>İslam&#8217;ın özgürlükçü yorumunu &#8220;liberalizm&#8221; diye çöpe atıp, Marksist yorumunu iyi Müslümanlık sayma naifliğinden kendimizi kurtaralım…</p>
<p>Son söz: Devlet kısa yoldan köşe dönmenin yolu olduğu, rantları serbest piyasanın değil siyaset kurumunun dağıttığı, devletin vatandaş terbiye aracı olarak kullanıldığı, bir resmi ideoloji veya bir din-mezhebin emrindeki devlet aracılığıyla topluma hayat tarzı dayatıldığı, kamuda istihdamın ehliyet ve liyakate göre değil, yandaş, akraba, cemaat-tarikat veya parti mensubiyetine göre yapıldığı bir Türkiye&#8217;de devleti ele geçirmeye yönelik ölümüne mücadele hiç bitmeyecektir, bunu bilelim. Bu yapı değiştirilmediği sürece Türkiye&#8217;de her seçim bir ölüm-kalım mücadelesine, bir &#8220;yeniden milli mücadele&#8221;ye dönüşecektir.</p>
<p>Dünyada örneği var mı yok mu, kaç tane var falan gibi, amalı-mamalı, şayetli-lâkinli yan yollara sapmadan aklımıza yerleştirelim: Bize lazım olan sınırlı devlettir, sorumlu devlettir, şeffaf devlettir, hesap verebilir devlettir, güvenlik ve adalet sağlayan, altyapı yatırımları yapan, hizmetkâr devlettir, hukuk devletidir. Bence İslam’ın istediği de böyle bir devlettir zaten. Zira dünya imtihan dünyasıdır, herkes hesaba çekilecektir; ancak sorumlu bireyler hesaba çekilebilir; sorumluluk ise özgür olmayı, tercih yapabilmeyi gerektirir. O bakımdan özgürlükleri ortadan kaldıran ve bireylere tercih hakkı tanımayan bir devlet “yeryüzünde tanrıcılık oynayan” bir devlettir. Bize lazım olansa, Thomas Hobbes’un “leviathan”ı değil, komünizmin, faşizmin ve her türden kollektivist ideolojinin “ejderha devlet”i değil, bireylere tercih hakkı sunan, özgürlükçü, âdil ve hizmetkâr devlettir…</p>
<p><em><a href="http://fikircografyasi.com/makale/sapla-samani-karistirmak-batiyi-kestirmeden-cope-atmak" target="_blank" rel="noopener">Fikir Coğrafyası, 01.09.2016</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sapla-samani-karistirmak-batiyi-kestirmeden-cope-atmak/">Sapla Samanı Karıştırmak, Batıyı Kestirmeden Çöpe Atmak…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2016 10:39:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: FETÖ benzeri belâlarla tekrar karşılaşmamak için, içinde bulunduğumuz durumu fırsat bilerek, devleti bütün kurumlarıyla birlikte yeniden yapılandırmak, şu konularda devlete yeni bir şekil vermek zorundayız. Devlet şöyle bir devlet olmalı: 1. Çeşitliliği kucaklayan devlet: kimseyi yeraltına inmek zorunda bırakmayan, herkesi kendi kimliğiyle bağrına basan devlet olmalı, 2. Resmi ideolojisi olmayan devlet: [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler/">FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="rtejustify">Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: FETÖ benzeri belâlarla tekrar karşılaşmamak için, içinde bulunduğumuz durumu fırsat bilerek, devleti bütün kurumlarıyla birlikte yeniden yapılandırmak, şu konularda devlete yeni bir şekil vermek zorundayız. Devlet şöyle bir devlet olmalı:</p>
<p class="rtejustify">1. <strong>Çeşitliliği kucaklayan devlet:</strong> kimseyi yeraltına inmek zorunda bırakmayan, herkesi kendi kimliğiyle bağrına basan devlet olmalı,</p>
<p class="rtejustify">2. <strong>Resmi ideolojisi olmayan devlet:</strong> devleti hiçbir din, mezhep ve ideolojinin emrine vermemeli, devletin torpilli vatandaşları olmamalı, ayrımcılık yapılmamalı,</p>
<p class="rtejustify">3. <strong>Hayat tarzı dayatmayan devlet:</strong> Devleti bir terbiye ve topluma ayar verme aracı olmaktan çıkarmalı; devlet kendine göre doğrular, değerler ve hayat tarzı dayatmamalı,</p>
<p class="rtejustify">4. <strong>Hukuk devleti:</strong> hukuk araçallaştırılmamalı, yargıyı bağımsız ve tarafsız, her türlü ideoloji, siyasi görüş, mektep ve meşrebe karşı “kör” hale getirmeli,</p>
<p class="rtejustify">5. <strong>Rant dağıtımına son veren devlet:</strong> Devlet rant dağıtım aracı olmamalı; kaynak dağıtımı siyaset kurumu aracılığıyla değil, piyasa aracılığıyla olmalı.</p>
<p class="rtejustify">Bunları biraz açalım.</p>
<p class="rtejustify">15 Temmuz’da büyük bir badire atlattık; eskilerin güzel tabiriyle “verilmiş sadakamız varmış,” Allah yüzümüze güldü, liderlerimiz dik durdu, ordumuzun tamamı destek vermedi, milletimiz cesaretle sokaklara çıkıp karşı koydu, ağzı dualı samimi kulların hayır duaları yerini buldu ve meş’um darbe girişimi sonuçsuz kaldı. Merhum Akif’in “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” duasını bugünkü duruma uyarlayarak söylersek, “Allah bu millete bir daha 15 Temmuz gibi menfur girişimler yaşatmasın.”</p>
<p class="rtejustify">Devlet olayın vahametini görmüş durumda ve o günden beri hummalı bir ayıklama-temizleme faaliyeti içinde, bütün kurumlarda bu yönde yoğun faaliyet var. Devletin kurumlarını terör örgütü üyelerinden, çürük elmalardan, kötü niyetlilerden ayıklamak elbette gerekli, buna kimsenin bir diyeceği yok. Ama bunu yaparken iki şeye dikkat etmeli: birincisi <strong>intikam değil adalet peşinde koşmalı</strong>, suçluları cezalandırmalı, <strong>kuruların yanında yaşları da yakmamalı</strong>. Bugünlerde anti-FETÖ duyguların kabarık olduğu ortamdan istifadeyle birileri kendini kurtarmak için başkalarını ateşin önüne atma derdinde. Yine birileri geçmişteki günahlarından FETÖ’yü bahane ederek kurtulma derdinde; çok başka nedenlerle aldıkları cezaları “FETÖ’ye karşı oldukları için” aldıklarını ileri sürerek, ceza verenleri de doğal olarak FETÖ’cülükle suçlayarak kendilerini aklama peşindeler, uyanık olalım.</p>
<p class="rtejustify">Gelelim daha önemli bir meseleye: bugüne nasıl geldiğimiz, bundan sonra benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmamız gerektiği meselesine. Zira bu konuda esaslı bir özeleştiri ve yeniden değerlendirme yapmaz da palyatif tedbirlerle yetinirsek, Allah korusun, bugün FETÖ’den çektiklerimizi yarın başkasında çekmemiz kaçınılmaz olabilir.</p>
<p class="rtejustify">Meseleye bu açıdan bakıldığında, bugün FETÖ diye bir belâ ile uğraşmak zorunda kalmamızın, bence tarihi, siyasi, dini ve dış politikayla ilgili nedenleri var. Her biri üzerinde uzun uzun durmak ancak geniş boyutlu bir akademik çalışmanın konusu olabilir. Bu yazıda biz bu nedenler üzerinde kısa kısa duracak ve benzer sorunlarla ilerde yeniden karşılaşmamak için neler yapılması gerektiği konusundaki önerilerimizi sıralayacağız.</p>
<p class="rtejustify">Meselenin tarihi boyutu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı açılardan yanlış temeller üzerine bina edilmiş olmasıdır. İmparatorluk bakiyesi bir coğrafyada dini, mezhepsel, etnik ve kültürel çeşitliliği kucaklamaz da, farklılıkları ve çeşitlilikleri inkâr eden, asimile etmeye ve hepsini bir potada eritmeye çalışan tektipçi bir devlet kurarsanız, toplumun tarihi, kültürel, sosyolojik dokusuyla uyuşmayan bu yapı kalıcı olmaz, eninde sonunda sorunlar patlak verir. Sonuncusuna gelinceye kadar yaşadığımız kimi modern, kimi postmodern bütün darbeler ve muhtıralar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgili olup, milletin değerleriyle çatışan, dikiş tutmayan bir tektip gömleği ordu üzerinden tekrar tekrar millete zorla giydirme çabasıdır. Bu bağlamda FETÖ üzerinden geçmiş darbelerin, darbe girişimlerinin ve darbecilerin aklanması son derece yanlış olur. 15 Temmuz sonrasında başlanmış olan yeniden yapılandırma faaliyetlerini tamamına erdirip, TSK’yı sürekli darbeci üreten bir kurum olmaktan kesin olarak çıkarmak gerekir.</p>
<p class="rtejustify">Meselenin yine Cumhuriyetin temelleriyle ilgili ikinci tarihi boyutu, Fransız Jakobenlerinden mülhem katı pozitivisit, yer yer din düşmanı bir laiklik anlayışının benimsenmiş olmasıyla ilgilidir. “Laiklik”ten ziyade “laikçilik” denebilecek bu anlayışla onlarca yıl devlet dindar-mütedeyyin kesimlere karşı âdetâ savaş açmış, laikçi Kemalist devlet seçkinleri dindar-mütedeyyin kesimleri “çağdışı, gerici, yobaz” olarak yaftalamış, başörtülü kızları üniversite kapılarından kovmuş, 2013’e kadar kamuda başörtülü kadınlara iş vermemiştir. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ve din adamları ve cemaatlerin kovuşturmaya uğratılması bu tarikat ve cemaatleri yeraltına inmeye zorlamıştır. Malûm cemaatin henüz FETÖ’ye dönüşmediği başlangıç zamanlarında kendilerinin ilham kaynağı bir Müslüman âlim olan Said Nursi’nin uğradığı kovuşturmalar, aldığı cezalar, sürgünler ve hatta mezarının bile nerede olduğunun bugün bilinmiyor oluşu hatırlanmalıdır.</p>
<p class="rtejustify">Bu baskı ortamında, açıkça kendi kimliğiyle kamusal alanda varolma şansı bulamayan Müslüman kitle kendine bir çıkış yolu ararken iki isim öne çıkmıştır: Necmettin Erbakan, Fethullah Gülen (FG). 1970’li yılların başlarındaki o yol ayrımında rahmetli Erbakan açık siyasi mücadeleyi seçmiş, partisini kurup meydanlara çıkmıştır. Bugün artık bütün itibarını kendi elleriyle bitirmiş olan FETÖ elebaşısı FG ise yeraltına inmeyi yeğlemiş, gizli ya da şeffaf olmayan yollardan adam yetiştirip devleti ele geçirme çabasına girmiştir. Erbakan çizgisinin bugün evrildiği nokta Ak Parti ve Erdoğan çizgisidir, FG çizgisinin ise geldiği nokta FETÖ’dür. Devlet İslamcılara ve dindarlara kamusal alanı kapatmamış olsa ne bugüne kadar yaşadığımız parti kapatmalar, bu bahaneyle yapılan darbeler olurdu, ne de devleti ele geçirmenin gizli-kapaklı yolu olarak FETÖ bu noktalara gelebilirdi.</p>
<p class="rtejustify">Meselenin siyasi boyutu, 2002 sonunda iktidara geldiği zaman Erdoğan ve Ak Parti’nin içinde bulunduğu siyasi yalnızlık ve yetişmiş insan kaynağına sahip olmamaktan kaynaklı çaresizlik ile ilgilidir. 14 Ağustos 2001’de kurulan Ak Parti henüz 15 aylık bir siyasi parti olarak 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara geldiğinde dış dünyanın kuşkuyla baktığı, ordunun hiç hazzetmediği, bürokrasinin ve CHP’nin pek sevmediği, önemli ölçüde meşruiyet krizi yaşayan, bürokraside beraber çalışacağı insan kaynaklarından büyük ölçüde mahrum bir partiydi. Ak Partiyi o yıllarda malûm cemaatle işbirliği yapmaya iten temel neden budur. 2010-2011’de dersanelerin kapatılması kararı üzerinden başlayan çatışma ve ayrışmaya kadar bu cemaatin önüne devlet imkânları serilmiş, bu yapının içerde ve dışarda palazlanması büyük ölçüde Ak Parti hükümetleri döneminde olmuştur. Sayın Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik?” sözü, bu dönemin veciz bir özetidir.</p>
<p class="rtejustify">Meselenin dini boyutu, din anlayışımızın hâlâ hurafelerle, şeyhini-tarikat liderini uçuran-kaçıran, yücelten aşırılıklarla, kurtarıcı bekleyen mehdici-mesihçi yozlaşmalarla iç-içe olmasıyla ilgilidir. İlahiyatçılarımız ve ilgili diğer disiplinlerden ilim adamlarımızım bu konulardaki tartışmaları çok yetersiz seviyededir. Hemen bütün cemaat-tarikatlarımız şeyhlerini veya cemaat önderlerini insan-üstü bir konuma yerleştirme, onlara bir tür yanılmazlık atfetmekte, onların her dediğini kayıtsız şartsız doğru kabul edip boyun eğme eğilimindedir. Bazıları şeyhlerinin insanların içinden geçenleri okuduğuna, gayba ilişkin haberler verdiğine, rüyalarla manevi hakikatlere erdiğine, üst alemlerle haberleştiğine kanidirler. Pek çok dini cemaat ve dindar çevre çoğu İsrailiyat-İseviyat kaynaklı, Hristiyan ve Yahudi kaynaklardan İslam düşüncesine aktarılmış (Hz. İsa’nın dönüşü, kayıp İmamın ortaya çıkışı, Mehdi, Mesih, Deccal,.. gibi) hurafe ya da doğrulanması imkânsız spekülatif öykülere inanmaktadır. Bu saydığımız aşırılıkların hemen tümü Fethullah Gülen’in şahsında malûm yapının imgeleminde ve inanç yapısında aynen mevcuttur: rüyasında Peygamberi görme, Peygamberden talimat almadan iş yapmama, zamanımızın mehdisi olma, kendisine ve kullandığı eşyalara kutsallık atfetme, her dediğinde bir hikmet arama, açıkça dinin muhkem doğrularıyla çelişen talimat ve fetvalarına bile bir kılıf veya gerekçe üretme, vb. Bu bağlamda yapılması gereken bu yapıları olabildiğince şeffaflaşmaya teşvik, mehdi-mesih-kurtarıcı öykülerinin İsrailiyatla ilgisini kuran ilmi tartışmaların önünü açmak, canlandırmaktır.</p>
<p class="rtejustify">FETÖ olayının dış politika boyutu “ılımlı İslam” ve uluslararası aktörlerin İslam dünyasına bakışlarıyla ilgilidir. ABD başta olmak üzere Batı dünyası ve bunların bir kısmını içeren uluslararası aktörler İslam dünyasındaki anti-Batı, anti-Amerikan duyguların yumuşatılması, tepkilerin bastırılması ve İslam dünyasının kontrol altında tutulmasını arzu ederler. Bunu yapabilmek için bu dünyanın içinden işbirliği yapacak birilerini aramaları doğaldır. Batı İslam dünyasına bakınca kabaca iki tip insan ve onların temsil ettiği iki tip İslam görmektedir: radikal, ılımlı. Radikal İslam eline kılıcı almış, önüne geleni kesip biçen, kendisiyle ilişki kurulması ve işbirliği yapılması imkânsız bir din anlayışını temsil eden, “cihatçı” insanlardan oluşur. Ilımlı İslam ise, diyalog, hoşgörü ve iletişim kurmaya vurgu yapan, şiddetten uzak duran, cihatçı olmayan bir anlayış ve bu anlayışı benimsemiş insanlardan kuruludur. İşte FETÖ’nün ABD ve Avrupa’da kabul görmesi, ABD’ye sığınma imkânı verilmesi, kucaklanması, yer yer savunulması ve Orta Asya’ya yayılma konusunda işbirliği yapılması tamamen radikal İslam-ılımlı İslam ikileminde FETÖ’nün işbirliği yapılabilecek “ılımlı İslam”ı temsil etmesidir. Bu bağlamda yapılması gereken, genelde Batı dünyası ve özelde ABD ile entellektüel-siyasi iletişim kanallarının açık tutulması, İslam’ın bir terör dini olmadığı ve teröristlerin hiçbir şekilde dini temsil etmediği, esasen “İslamcı” kılığındaki çatışmaların dini değil, siyasi çatışmalar olduğunun ortaya konmasıdır.</p>
<p class="rtejustify">Nihayet FETÖ’nün Türkiye&#8217;nin başına belâ olması veya belâ edilmesinin dış politika bağlamındaki bir nedeni de, Türkiye&#8217;nin Erdoğan öncülüğünde son yıllarda uluslararası sisteme kafa tutması, meydan okuması, BM, AB ve ABD gibi uluslararası sistemin ana aktörlerini aynı anda karşısına alan tehditkar söylemleridir. Bölge üzerinde tahakküm ve sömürü hesapları olan büyük aktörler kendilerine meydan okuyan değil, söz dinleyen müttefik isterler. Oysa Türkiye Batının bölgedeki en önemli müttefiki İsrail’e meydan okumuş (“One Minute” ve Mavi Marmara’yı hatırlayalım), BM’ye meydan okumuş (“Dünya Beşten Büyüktür” söylemini hatırlayalım), Arap Baharı kapsamındaki erken dönem gelişmelerinden (Mısır, Tunus, Suriye) de cesaret alarak, “Ortadoğu’da değişimi biz yöneteceğiz” iddiasında bulunmaya başlamıştır. Bütün bu çıkışlar Batının, ABD’nin ve büyük aktörlerin gözünde affedilmez günahlardır. Nitekim Erdoğan’ın şeytanlaştırılması, diktatörleştirilmesi, uluslararası alanda Türkiye&#8217;nin yalnızlaştırılması, Mısır’da darbenin desteklenmesi, Suriye’de Esed’i devirmekten vazgeçilmesi, Rusya’nın Suriye’ye girmesine yeşil ışık yakılması, Türkiye&#8217;deki Gezi olaylarına verilen destek, terörün yeniden hortlaması, 15 Temmuz darbe girişiminin ancak yarım ağız kınanması, İncirlik’in tartışmaya açılması, FG’nin iadesi konusunda ayak sürümeler,.. bütün bu gelişmeler, Türkiye&#8217;nin dış politikada kendi başına buyruk hareket etmeye başlamasından duyulan rahatsızlıkla ilgilidir. Bu bağlamda yapılması gereken, Türkiye&#8217;nin tehditkâr ve meydan okuyan söylemler yerine, daha gücüyle uyumlu, işbirliğine vurgu yapan, son zamanlarda Rusya açılımında olduğu gibi düşman azaltıp dost artırmaya odaklı dış politikalar geliştirmesidir. Yüzde yüz haklı olsanız bile, uluslararası ilişkilerin güç üzerinden yürüdüğünü unutmamak gerekir; altını dolduramadığınız sürece meydan okuyucu söylemler Türkiye&#8217;ye de hizmet etmez, ümmete de, İslam dünyasına da. Bunun acı örnekleri Suriye’de, Mısır’da ve Türkiye&#8217;de son zamanlarda yaşanarak görülmüştür.</p>
<p class="rtejustify">O halde, başa dönelim, sadede gelelim, önemli noktaların altını çizerek değerlendirmemizi bitirelim. Tekrar benzer belâlarla karşılaşmamak için devlette, orduda ve dış politikada yeniden yapılanma şarttır. Şu konular özellikle önemlidir:</p>
<p class="rtejustify">1. Çeşitliliği kucaklayan devlet: kimseyi yeraltına inmek zorunda bırakmayan, herkesi kendi kimliğiyle bağrına basan devlet olmalıdır. Akdi takdirde kendi kimliğiyle varolmak isteyen herkes devleti ele geçirmeye çalışacaktır.</p>
<p class="rtejustify">2. Resmi ideolojisi olmayan devlet: devleti hiçbir din, mezhep ve ideolojinin emrine vermemeli, devletin torpilli vatandaşları olmamalıdır. Aksi takdirde devletin torpilli çocuğu olmak isteyen, dışlanmak istemeyen herkes devleti ele geçirmeye çalışacaktır.</p>
<p class="rtejustify">3. Hayat tarzı dayatmayan devlet: Devleti bir terbiye ve ayar aracı olmaktan çıkarmalı; devlet kendine göre doğrular, değerler ve hayat tarzı dayatmamalıdır. Aksi takdirde devletin hışmından korunmak isteyen, dayattığı hayat tarzından muzdarip herkes devleti ele geçirmek isteyecektir.</p>
<p class="rtejustify">4. Hukukun üstünlüğü: hukuk devleti inşa edilmeli, yargıyı bir iktidarı tahkim aracı olmaktan çıkarmalıdır. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı sağlanmalı, adalet dağıtan mekanizma her türlü ideoloji, siyasi görüş, mektep ve meşrebe karşı “kör” hale getirilmelidir. Aksi takdirde devletin tokadını yemek istemeyen, taraftarlarının haksız yere mahkûm edilmesini önlemek isteyen herkes devleti ölümüne ele geçirmek isteyecektir.</p>
<p class="rtejustify">5. Rant dağıtımına son vermek: Devlet rant dağıtım aracı olmamalı; kaynak dağıtımı ve zenginleşme siyaset kurumu aracılığıyla değil, piyasa aracılığıyla olmalıdır. Zira piyasa rantları yetenek ve verimliliğe göre, çalışkanlık ve yenilikçiliğe göre dağıtır, siyaset ise yakınlık ve yandaşlığa, grup dayanışmasına ve fikirdaşlığa göre. Devlet iktisadi hayata sürekli müdahale edip türlü yollarla rant dağıtmaya devam ettikçe, birileri devleti ele geçirmeye çalışacaktır. Devleti “ele geçirmenin” kısa yoldan köşeyi dönebilmenin yolu olduğu algısını ortadan kaldırmadıkça, birileri her zaman devleti ele geçirme mücadelesi verecektir.</p>
<p class="rtejustify">6. Kamuya eleman alımları şucu-bucu olmaya, mektep, meşrep ve mensubiyete göre değil, ehliyet ve liyakate, yeterlilik ve yetkinliğe göre yapılmalıdır. Aksi takdirde bugün FETÖ’nün boşalttığı alan başka cemaat-tarikat yapıları tarafından doldurulacak, Allah korusun gelecekte bunlar da sıkıntı kaynağı olacaktır. Zekâ nimetini Allah sadece seçkin sınıfların çocuklarına değil, köylü çocukları dâhil herkese dağıttığı için, gerçekten ehliyet ve liyakat gözetilerek yapılacak istihdam kamuda belirli dengeleri kendiliğinden ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla belirli bir cemaat, tarikat, klik ya da hizbin devlette güç temerküzü elde etmesi mümkün olmayacaktır. FETÖ’nün devlette bu kadar büyük güce ulaşması ehliyet ve liyakat sayesinde değil; aksine, soruların kendi elemanlarına sızdırılması başta olmak üzere, liyakat sisteminden sapmaların sonucudur.</p>
<p class="rtejustify">Bu arada, malûm ihanet girişimleri nedeniyle, kamuya alımlarda liyakatten daha öncelikli olarak “Sadakat” vurgusu yapanların kaygılarını anlamak mümkündür. Ancak “kime sadakat?” sorusu önemlidir. Eğer vatan, millet, bayrak, hukuk, temel hak ve özgürlükler, demokrasi gibi kişilerden ve partilerden bağımsız ortak değerlere sadakat ise amenna; değilse, yeniden ölümüne devleti ele geçirme mücadelesi başlayacak demektir.</p>
<p class="rtejustify">7. Dış politikada tehditkâr değil, yapıcı söylem, savaşçı değil, barışçı yaklaşım. Güce, silaha, çatışmaya vurgu yapan meydan okuyucu söylem hem felsefi olarak sorunlu bir söylemdir (Allah bizi yakıp yıkmaya değil, yeryüzünü ıslah ve imar etmeye göndermiştir); hem de pratikte altını dolduracak silah gücümüz yeterli olmadığından, tehditkâr ve çatışmacı söylemler ve icraatların fiili sonuçları ülkemizin ve ümmetin zararınadır.</p>
<p class="rtejustify">İhtiyacımız demokratik, şeffaf, hesap verebilir, denetlenebilir, sınırlı, sorumlu, hizmetkâr devlettir. Kimseyi kolay yoldan zengin etmeyeceği için, kimseyi devletin hışmına uğratmayacağı için, kimseyi devlet eliyle terbiye etmeye kalkışmayacağı için böyle bir devleti ele geçirmek için kimse ölümüne mücadele etmeyecektir. Bunun aksine Cumhuriyet tarihi boyunca hep olduğu gibi devlet resmi ideoloji üzerinden ayrımcılık yapmaya, vatandaş terbiye etmeye, hayat tarzı dayatmaya ve kısa yoldan yandaşını zengin edecek şekilde rant dağıtmaya devam ettiği müddetçe ölümüne devleti ele geçirme mücadelesi sürekli devam edecektir; bugün FETÖ, yarın Allah korusun, başkaları üzerinden. 15 Temmuz tecrübesini devleti bu anlamda yeniden yapılandırma fırsatı olarak değerlendirmek ülkemizin ve İslam dünyasının en büyük kazancı olacaktır.</p>
<p class="rtejustify"><a href="http://www.fikircografyasi.com/makale/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler" target="_blank" rel="noopener">Fikir Coğrafyası, 22.08.2016</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler/">FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı Basınında Türkiye&#8217;nin İmaj Sorunu: Darbe Girişimine Tepkiler ve Yapılması Gerekenler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bati-basininda-turkiyenin-imaj-sorunu-darbe-girisimine-tepkiler-ve-yapilmasi-gerekenler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Jul 2016 10:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bati-basininda-turkiyenin-imaj-sorunu-darbe-girisimine-tepkiler-ve-yapilmasi-gerekenler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye tarihinin belki de en önemli kırılma noktalarının birinden geçiyoruz, millet olarak darbeye direniyor, demokrasi destanları yazıyoruz. Bunları kimseye yaranmak için yapmıyoruz elbette; demokrasiye inandığımız için yapıyoruz. Geçmiş darbelerden çok çektiğimiz, aynı karanlık günlere tekrar dönmek istemediğimiz için yapıyoruz. En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha tercihe değerdir diye düşünüyoruz, “darbenin iyisi yoktur” diyoruz. Genciyle [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bati-basininda-turkiyenin-imaj-sorunu-darbe-girisimine-tepkiler-ve-yapilmasi-gerekenler/">Batı Basınında Türkiye&#8217;nin İmaj Sorunu: Darbe Girişimine Tepkiler ve Yapılması Gerekenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye tarihinin belki de en önemli kırılma noktalarının birinden geçiyoruz, millet olarak darbeye direniyor, demokrasi destanları yazıyoruz. Bunları kimseye yaranmak için yapmıyoruz elbette; demokrasiye inandığımız için yapıyoruz. Geçmiş darbelerden çok çektiğimiz, aynı karanlık günlere tekrar dönmek istemediğimiz için yapıyoruz. En kötü demokrasi, en iyi darbeden daha tercihe değerdir diye düşünüyoruz, “darbenin iyisi yoktur” diyoruz. Genciyle yaşlısıyla, sağcısı solcusuyla, iktidarı muhalefetiyle bir millet sokaklarda, meydanlarda sabahlara kadar demokrasi nöbeti tutuyor, günlerdir 15 Temmuz gecesi tankların üstüne çıkmanın, darbeye direnmenin, demokrasiyi korumanın ve özgürlüklere sahip çıkmanın sevincini yaşıyoruz.</p>
<p>Bu arada dış dünya acaba bize nasıl bakıyor? Olan-biteni nasıl algılıyor, nasıl yorumluyor? Özellikle de her fırsatta demokrasi havariliği yapan, Türkiye&#8217;yi sık sık demokrasi eksiği nedeniyle eleştiren Batı dünyasında durum nedir diye merak ediyoruz. Görünen manzara, ne yazık ki, büyük ölçüde hayal kırıklığı. Batı basınının önemli bir kısmı gerçekten ibretlik, utanılası bir tarafgirlik ve çarpıtmacı yaklaşım içinde.</p>
<p>Bu çerçevede örneğin Middle East Eye&#8217;dan David Hearst, “Bir İphone Tankları Nasıl Devirdi” başlıklı (16.07.2016) yazısında dünyanın Türkiye&#8217;deki darbe girişimine tepkisini, Batının ikircikli tavrını yazmış, okunmaya değer bir yazı (<a href="http://www.middleeasteye.net/columns/how-iphone-defeated-tanks-turkey-1556177810">http://www.middleeasteye.net/columns/how-iphone-defeated-tanks-turkey-1556177810</a>). 15 Temmuz gecesi yaşadığımız o meşum darbe girişimine karşı daha en baştan hükümete ve Erdoğan&#8217;a destek veren sadece 3 ülkenin varlığına dikkatimizi çekiyor: Katar, Sudan, Fas. ABD dâhil birçok ülkenin gelişmeleri izleyip, ancak gidişatın yönü belli olduktan sonra tepki verdiğinin altını çiziyor.</p>
<p>Bu arada darbe girişiminin arkasında ABD desteği olduğu yönünde iddialar da var. Son zamanlarda ABD ile ilişkilerimizin hiç de iyi olmaması, Suriye krizi ve PYD konusundaki zıt görüşlerimiz, Muhammet Ali’nin cenazesine giden Erdoğan’a yapılan muamele, Pensilvanya’daki malûm zatın iade talebi karşısında ayak sürümeleri, Stratfor’un 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın uçağının güzergâhını twitter’da paylaşması vb. işaretlere bakılırsa, bu iddialar temelsiz de sayılmaz. Ancak bu başka bir tartışmanın konusu. Biz Batı basınının Türkiye&#8217;yi yanlış okuyan çarpık tavrına geri dönelim.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye&#8217;deki darbe girişiminin rapor edilmesi bağlamında Batı basınının önemli bir kısmı gerçekten ibretlik, utanılası bir tarafgirlik ve çarpıtmacı bir yaklaşım içinde. Bu yüzden Türkiye&#8217;de olup bitenler dünya kamuoyu tarafından çoğu defa olduğundan farklı algılanıyor. <a href="http://muslimmatters.org/2016/07/16/10-shameful-examples-of-western-media-reporting-on-turkey-coup/">http://muslimmatters.org/2016/07/16/10-shameful-examples-of-western-media-reporting-on-turkey-coup/</a> (16 Temmuz 2016) adresinde Türkiye&#8217;deki darbe girişimini çarpık aksettiren 10 utanç verici örneğe işaret edilmiş. Neler neler yok ki? Bu değerlendirmede sıralanan veya sıralanmayan sözkonusu çarpık rapor etme örnekleri arasında, darbe girişimini Türkiye&#8217;yi İslamcı bir tehlikeden kurtarma çabası olarak görenler, Erdoğan’ı diktatör ve otoriteryen bir lider olarak lanse edip kullandığı “ihanet” sözcüğünü tırnak içine alanlar, ordunun “laik anayasanın garantörü” olduğunun altını çizenler, hükümetin meşruiyetini sorgular ifadelere yer verenler, darbenin başarılı olacağını “muhtemel” görenler var. Hatta daha da ileri gidip, Erdoğan’ın Almanya’dan sığınma talebinin reddedildiğini, bunun üzerine Erdoğan’ı taşıyan uçağın Londra istikametine yöneldiğini yazacak kadar bayağılaşmış yalancılar bile var…</p>
<p>Uzun lafın kısası, Türkiye&#8217;nin Batı’da ciddi bir imaj sorunu, Batı basınında Türkiye&#8217;ye karşı ciddi bir çarpık bakış ve algı sorunu var. Son tahlilde dünya kamuoyunu büyük ölçüde onlar yönlendirdiği için de, bu çarpıklığın Türkiye&#8217;ye maliyeti çok yüksek. Son derece haklı olduğunuz konularda bile dünya sizi haksız görüyor; dostlarınız azalıyor, düşmanlarınız çoğalıyor; kredi notunuz düşüyor, dışardan bulduğunuz finansal kaynakların maliyeti artıyor, vs. bir yığın olumsuzlukla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu bağlamda kanaatimce Türkiye&#8217;nin Batı basınındaki Türkiye aleyhtarlığıyla mücadele ve dünya kamuoyunu doğru bilgilendirme konusunda mutlaka bir şeyler yapması lazım. Alınabilecek tedbirler arasında şunları sıralamak mümkün:</p>
<ol>
<li>Hükümetin, Cumhurbaşkanlığıyla da koordineli olarak, sırf iç ve dış kamuoyundaki algı ve imajla ilgilenecek, taraflı, çarpıtılmış, yanlış ya da “algı operasyonu” niteliğindeki haber ve yorumları tarayıp bunlara cevap verecek, işin doğrusunu anlatacak bir &#8220;basın-imaj-enformasyon&#8221; birimi kurup, başına aklı başında cevval bir koordinatör getirip, onun altında da İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, Arapça ve Çince bilen elemanlar istihdam etmesi,</li>
<li>Yabancı dille yayım yapan televizyon ve radyo kanallarında bu konuları işleyen programlar yaptırmak,</li>
<li>Washington, Berlin, Londra, Paris, Brüksel, Moskova ve Pekin gibi önemli başkentlerde bürolar açıp, nitelikli elemanlarla aynı işi yerel düzeyde yapması. Dış elçiliklerimizin imkânlarından bu konuda daha etkin bir şekilde yararlanılması,</li>
<li>Avrupa’da yaşayan gurbetçilerimizin kurduğu sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapılması; bu kuruluşların bulundukları ülkelerde bir kamuoyu oluşturma ve karar mercileri nezdinde bir baskı grubu olarak faaliyet göstermesi için yardım ve yönlendirme yapılması,</li>
<li>Darbe girişimine verilen OHAL tepkilerinde ölçünün kaçırılmaması, cadı avı görüntüsünün verilmemesi, soğukkanlı hareket edilmesi, sağlam kanıtlara dayanmayan toplu işten çıkarmalardan kaçınılması, cezalandırmaların mutlaka hukuk içinde kalarak ve adil yargılanma prosedürüne uyularak yapılması,</li>
<li>Uzun vadeli olarak da, ülke olarak siyasi, iktisadi ve askeri gücümüzle daha uyumlu bir söylem ve onunla uyumlu bir dış politika izlenmesi. Uluslararası sistemi Doğusuyla Batısıyla aynı anda karşımıza almanın bugünkü koşullarda Türkiye&#8217;yi uluslararası camiada yalnızlaştırdığının ve işimizi her bakımdan zorlaştırdığının akılda tutulması. Yine tehditkâr söylemlerin bazı büyük uluslararası aktörleri Türkiye&#8217;yi zor duruma düşürecek kumpaslara veya terörist eylemlere destek veya cesaret verir hale getirdiğinin unutulmaması,</li>
<li>Yukarıdaki önerileri tamamlar şekilde, hükümetin son zamanlarda dile getirdiği “düşman azaltıp dost artırma” politikalarının içinin doldurulması, bu yönde kararlı adımlar atılması. Bu bağlamda Rusya ile ilişkilerin bugünlerde yumuşatılması takdire değer bir girişimdir. Aynı yumuşama sürecinin başka ülkelere de teşmil edilmesinde yarar vardır.</li>
</ol>
<p>Ak Partinin iktidara ilk geldiği yıllardaki gibi daha reformcu, değişimci, özgürlükçü, hem içeriyle hem de dışarıyla barışmaya yönelik yapıcı bir söylem ve bununla uyumlu eylem ve politikalar çok daha akıllıca olacaktır. 15 Temmuz darbeye karşı direniş sürecinde oluşan milli birlik ve toplumsal dayanışma ortamı yapıcı söylem, değişimci ve barışçı politikalara dönmek için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bati-basininda-turkiyenin-imaj-sorunu-darbe-girisimine-tepkiler-ve-yapilmasi-gerekenler/">Batı Basınında Türkiye&#8217;nin İmaj Sorunu: Darbe Girişimine Tepkiler ve Yapılması Gerekenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Petrolün laneti mi? (2)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Jan 2016 06:31:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önce küçük bir düzeltme: Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır; 18 Ocak Pazartesi günü bu köşede “Petrolün Laneti mi?” başlığıyla yayımlanan yazı bendenize ait olduğu halde (Pazartesi ve Perşembeleri bu köşenin konuğu benim), sehven “Ahmet Uzun” adıyla basılmış. Gazetenin İnternet baskısında bu yanlışlık düzeltildi, ama kâğıt baskısında bunu yapma imkânı yok, maalesef. İnsanlık hali, oluyor böyle şeyler; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2-2/">Petrolün laneti mi? (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Önce küçük bir düzeltme: Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır; 18 Ocak Pazartesi günü bu köşede “Petrolün Laneti mi?” başlığıyla yayımlanan yazı bendenize ait olduğu halde (Pazartesi ve Perşembeleri bu köşenin konuğu benim), sehven “Ahmet Uzun” adıyla basılmış. Gazetenin İnternet baskısında bu yanlışlık düzeltildi, ama kâğıt baskısında bunu yapma imkânı yok, maalesef. İnsanlık hali, oluyor böyle şeyler; bir daha olmamasını temenni edelim ve petrolün laneti meselesine kaldığımız yerden devam edelim.</p>
<p><strong>İran Sahneye Dönüyor</strong></p>
<p>Petrol fiyatları düşmeye devam ediyor, en son 28 doları gördü, daha da düşebileceği tahmin ediliyor. Pazartesi günkü değerlendirmemizde petrol fiyatlarındaki düşüşün esas itibariyle arz-talep dengesizliğinden kaynaklandığını, arz artarken talebin azaldığını, bunun da fiyatların düşmesini kaçınılmaz kıldığını belirtmiştik.</p>
<p>Bugünlerde arzın daha da artmasını sağlayacak bir gelişme oldu: Nükleer programını kısmayı kabul etmesi karşılığında İran üzerindeki yaptırımların kaldırılması. İran’ın sahneye dönmesiyle dünya piyasalarına petrol arzı daha da bollaşacak, bu da fiyatlar üzerinde aşağı yönlü baskı yaratacak. Nitekim bunun belirtileri şimdiden ortaya çıkmaya başladı bile, geçen hafta 33 dolar civarında olan petrol fiyatları bugünlerde 28 dolara düşmüş durumda.</p>
<p>Bu kadar düşük fiyatlar bizim gibi ithalatçı ülkeler açısından bir nimetken, ihracatçı ülkeler açısından bir lanete dönüşebilir. Sonuçta üretim bedava değil, bir maliyeti var; fiyat maliyetin altına düşünce artık cepten yemeye başlıyoruz demektir. Şimdi maliyet cenahına bir bakalım.</p>
<p><strong>Petrolden Kâr Eden Var Mı?</strong></p>
<p>Ülkelerin maliyetleri farklı farklı, dolayısıyla fiyatlar düşmeye başlayınca ülkeler de zarar edenler kervanına katılıyorlar. Bu bağlamda Rystad Energy adlı araştırma şirketinin yaptığı araştırmaya göre, hampetrolün varil fiyatı 70 doların üstündeyken herkes kâr ediyor. 60-70 dolara düştüğünde Kanada, Mısır, Nijerya, ABD ve İngiltere kâr edemiyor; ya zarar, ya başa baş noktasındalar. Fiyatlar 50-60 dolarken bu kez Venezüella ve Rusya zarar etmeye başlıyor; 40-50 dolara düştüğünde Norveç ve Katar kâr edemez hale geliyor. Fiyatlar 20-30 dolarken İran ve Irak kâr edemiyor. Nihayet petrol fiyatları 10-20 dolar arasına indiğinde hâlâ başa baş noktasında olabilen sadece iki ülke var: S. Arabistan ve Kuveyt.</p>
<p>Şu anda fiyatlar 20-30 dolar aralığında; yani S. Arabistan ve Kuveyt dışında petrolden kâr eden pek bir ülke kalmamış durumda. Ekonomisini çeşitlendirmiş, çok sayıda farklı sektör ve işkolu üzerinden katma değer yaratabilen ülkeler açısından pek bir sorun olmayabilir. Ama ekonomi büyük oranda petrol üretim ve ihracatına bağımlıysa, alarm zilleri çalıyor demektir…</p>
<p>S. Arabistan bu ülkelerden biri. Evet, maliyetler düşük, dolayısıyla bu fiyatlarda hâlâ kâr edebilir durumda. Ancak, ekonomi büyük oranda petrole bağımlı, bütçe gelirlerinin yaklaşık yüzde 90’ı petrolden elde ediliyor. Fiyatların düşmesi gelirleri azaltıyor, döviz rezervlerini eritiyor, bütçe açıklarını artırıyor. Nitekim fiyatların düşmesiyle S. Arabistan’ın bütçe açığı GSYH’nın neredeyse yüzde 20’sine tırmanmış, döviz rezervleri 100 milyar dolar azalarak 650 milyar dolara düşmüş durumda, ekonomi alarm veriyor. Başta Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere bu kötü gidişe karşı tedbir almak zorundalar. Nitekim S. Arabistan beş yıl içinde bütçeyi denkleştirme planları yapıyor, ilk defa KDV uygulaması başlatıyor. Yıllardır bu hizmetleri bedava almaya alışmış olan vatandaşlar, bundan böyle eğitim ve sağlık hizmetleri için para ödeyecekler; elektrik, su ve konut için sağlanan sübvansiyonların kaldırılmasıyla hayat daha pahalı hale gelecek; zor günler kapıda&#8230;</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 21.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/petrolun-laneti-mi-2-1013</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2-2/">Petrolün laneti mi? (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Petrolün laneti mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2016 05:34:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2/</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖYLE bir memlekette yaşıyoruz ki, hem gündeme yetişebilmek zor, hem de soğukkanlı tahliller yapabilmek. Başyazarımız Atilla Yayla facebook hesabından ilginç bir mesaj paylaşmış: “Eskiden bir gazetede haftada 1 gün yazardım, gündeme yetişemezdim; sonra başka bir gazetede haftada 3 gün yazmaya başladım, gündeme yetişemedim; bugün Yeni Yüzyıl’da haftanın yedi günü yazıyorum, yine yetişemiyorum, ne memleketmiş be!” [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2/">Petrolün laneti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ÖYLE bir memlekette yaşıyoruz ki, hem gündeme yetişebilmek zor, hem de soğukkanlı tahliller yapabilmek. Başyazarımız Atilla Yayla facebook hesabından ilginç bir mesaj paylaşmış: “Eskiden bir gazetede haftada 1 gün yazardım, gündeme yetişemezdim; sonra başka bir gazetede haftada 3 gün yazmaya başladım, gündeme yetişemedim; bugün Yeni Yüzyıl’da haftanın yedi günü yazıyorum, yine yetişemiyorum, ne memleketmiş be!”</p>
<p>Sayın Yayla çok haklı, burası Türkiye, burada gündeme yetişmek mümkün değil. Bunca çatışmanın ve kanlı eylemin ortasında ekonomik gündeme dair soğukkanlı tahliller yapmak da zor. Bu vesileyle, İstanbul’da birkaç gün önce turistlere yönelik canlı bomba eylemini de, IŞİD ve PKK terörünü de şiddetle kınıyorum. Bugün petrolün laneti üzerine hasbihal edelim.</p>
<p>İktisatçıların sıklıkla tartıştığı bir olgudur, doğal kaynakların laneti. Bazı doğal kaynakların sadece yokluğu değil, varlığı da bir derttir: sömürgeci güçlerin iştahını kabartır; ülkeyi dış saldırıların ve emperyalist emellerin açık hedefi haline getirir; kaynakların çoğunu tek bir sektöre çeker, bütün yatırımlar tek bir alanda yığılır, sonra maazallah günün birinde o sektöre kötü bir şeyler olsa, ekonomi büyük bir çöküş riskiyle karşı karşıya kalır. Bu sonuncu duruma, yani kaynakların tek bir sektöre yığılması sonucunda, o sektörün başına kötü şeyler gelmesi halinde büsbütün ekonominin krize girmesine literatürde Hollanda Hastalığı (“Dutch Disease”) adı verilmektedir. Petrol fiyatları son zamanlarda o kadar düştü ki, bazı ülkeler Hollanda hastalığına düçar olmak üzere.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere küresel kriz öncesi Temmuz 2007’de ham petrolün varil fiyatı 147 doları görmüştü. Bundan yaklaşık 1 yıl önce 100 dolar civarındaydı. Zaman içinde sistematik bir şekilde fiyatlar düşmeye devam etti, bugün 33 dolara inmiş durumda. Petrol fiyatlarının bu şekilde olağanüstü düşmesini ABD’nin Rusya’yı cezalandırmak istemesiyle açıklayan komplo teorileri var; ancak biz komplo teorilerini komploculara bırakıp daha makul, arz-talep dengesizliği gibi iktisadi nedenlere bakalım. Esasen dünyada, çoğu zaman burun kıvırıp geçtiğimiz arz-talep kanunu ile açıklanamayacak çok az şey vardır.</p>
<p>Sebeplerden biri, genelde dünya ekonomisindeki durgunluk, özelde Çin ekonomisindeki yavaşlama nedeniyle talebin nispeten azalması. Talep azalmasının başka bir nedeni, ABD’nin kayagazı rezervlerini keşfetmesi ve petrole bağımlılığının azalması. Emtia fiyatlarının azalmasıyla dış ticaret gelirleri azalan emtia ihracatçısı ülkelerin alım gücünün azalması da talebi azaltan nedenlerden biri. Öte andan arzı artıran bir neden, ABD’nin petrol ihraç yasağını kaldırması. Bir başkası, başta Suudi Arabistan olmak üzere, belli başlı petrol üreticisi ve ithalatçısı ülkelerin petrol arzını azaltma yönündeki telkinlere aldırmayıp, petrol arzını kısmaması. Sonuçta petrol talebi azalırken arzının azalmaması arz-talep dengesini arz lehine bozduğundan, fiyatlar düşüyor.</p>
<p>Bu durum ise bizim gibi enerjide dışa bağımlı, petrol ithalatçısı ülkeleri sevindirirken, petrol ihracatçısı, hele bütçe gelirlerinin büyük bölümü petrolden gelen ülkeleri üzüyor. Bunların başında dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından olan Rusya, Suudi Arabistan ve İran geliyor. Bu ülkelerin döviz gelirleri azalıyor, savunma harcamalarının artması yüzünden de bütçe açıkları artıyor, döviz rezervleri eriyor. Malum her 3 ülke de Suriye krizinde ölümüne taraf durumundalar. İran Şiiler, S. Arabistan Sünniler üzerinden bölgede nüfuzunu artırma derdinde. Ancak petrol fiyatları bu seviyelerde kaldığı sürece bugünkü şahin politikalar sürdürülebilir değil; zira maliyetler dikkate alındığında pek çok ülke için petrol ihracı artık zararına satışa dönüşmüş durumda. Bu konuya bir sonraki yazıda da devam edeceğiz.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 18.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/petrolun-laneti-mi-971</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/petrolun-laneti-mi-2/">Petrolün laneti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta vadeli plân</title>
		<link>https://hurfikirler.com/orta-vadeli-plan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jan 2016 05:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/orta-vadeli-plan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılda yol haritası niteliğinde olan Orta Vadeli Plân (OVP) revize edildi. Daha önceki OVP 1 Kasım seçimleri öncesinde 11 Ekim 2015’te açıklanmıştı. Bir zamanlar Türkiye OVP bile yapamaz, altı ay sonrasını göremez durumdaydı; çevremizdeki elverişsiz koşullara rağmen, istikrar sağlandıkça ve 2000’li yılların başlarına oranla makro göstergeler iyileştikçe OVP yapabilir hale geldik, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/orta-vadeli-plan/">Orta vadeli plân</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yılda yol haritası niteliğinde olan Orta Vadeli Plân (OVP) revize edildi. Daha önceki OVP 1 Kasım seçimleri öncesinde 11 Ekim 2015’te açıklanmıştı.</p>
<p>Bir zamanlar Türkiye OVP bile yapamaz, altı ay sonrasını göremez durumdaydı; çevremizdeki elverişsiz koşullara rağmen, istikrar sağlandıkça ve 2000’li yılların başlarına oranla makro göstergeler iyileştikçe OVP yapabilir hale geldik, bu iyi bir şey, bunu bir kenara not edelim. Revize edilmiş OVP’nin ayrıntılarına gelince…</p>
<p><strong>Büyüme ve Enflasyonda Yukarı Yönlü Revizyon</strong></p>
<p>Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek tarafından açıklanan ve 11 Ocak 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan OVP’de <strong>reel ekonomik büyüme bu yıl yüzde 4,5, 2017 ve 2018’de yüzde 5 olarak öngörülmüş. 2015 için daha önce öngörülen yüzde 3 rakamı revize edilerek yüzde 4’e, 2017 yılı için ise yüzde 4,5’ten yüzde 5’e çekilmiş.</strong></p>
<p>Enflasyonda da yukarı doğru revizyon yapılmış: 2016 için enflasyon tahmini 1 puan yukarı çekilerek yüzde 7.5’e, önceki OVP’de 2017 için öngörülmüş olan yüzde 5.5 rakamı da yarım puan artırılarak yüzde 6’ya yükseltilmiş; 2018 hedefi yüzde 5 olarak aynen korunmuş.</p>
<p>İşsizlik oranında 2015 tahmini ve 2016 hedefi aynı: yüzde 10,2. Programın son iki yılı için işsizlik oranında mutedil düşüşler hedeflenmiş: 2017 için yüzde 9,9, 2018 için yüzde 9,6. <strong>Gelişmiş ülkelerle aramızda hâlâ 10-15 yüzde puanlık fark olan İşgücüne Katılma Oranının 2015’e kıyasla 2018’de 1,4 puan artarak yüzde 52,4’e ulaşması</strong>; buna paralel olarak 2018 sonuna kadar ilave 2 milyon iş yaratılması ve istihdamın 28,6 milyon kişiye çıkması öngörülüyor. İhracatın da 2015’teki 143,9’dan 2018’de 201,4 milyar dolara çıkması hedeflenmiş.</p>
<p>Kısaca mutedil bir büyüme, yüksek enflasyonla 2 yıl daha idare etme, kayda değer bir istihdam ve ihracat artışının, çalışmak isteyen insan sayısının oransal olarak artmasının öngörüldüğü bir program. <strong>Bir hayalimizi bu vesileyle buraya not edelim: 5555 Programı; yani büyüme, enflasyon, işsizlik ve cari açık gibi dört kritik değişkenin yüzde 5’e çekilmesi.</strong> Ayrıntıları başka bir zaman tartışalım…</p>
<p><strong>İç ve dış konjonktür, global ekonomideki yavaşlama, finansal piyasalardaki belirsizlikler, ticaret hacmimizi olumsuz etkileyen yanıbaşımızdaki savaş vb. sıkıntılar dikkate alındığında, OVP’de belirlenen hedefler genel olarak makul görünüyor.</strong> Gönül daha iyisini arzu ederdi, ama çevresel koşullar maalesef daha iyisine elvermiyor gibi. Bir eleştiri, bir de önerimiz var.</p>
<p>Yapılan hesaplarda dolar kuru 2016 için 3,0 TL, 2017 için 3.13 TL, 2018 için ise 3.24 TL olarak varsayılmış. <strong>Bu rakamlar biraz fazla iyimser gibi; zira dolar kuru hâlihazırda 3 TL’yi aşmış durumda</strong>; <strong>doların düşmesini gerektirecek koşullar pek ortada yok. Amerikan Merkez Bankası FED’in bu yıl içinde 4 defa daha mutedil ölçülerde de olsa faiz artırması bekleniyor</strong>; çevremizdeki kaotik ortamın akşamdan sabaha düzelme ihtimali sıfır. Dolayısıyla dolar kuru bu yıl ve önümüzdeki yıllarda muhtemelen biraz daha yükselecek, OVP’de öngörülenden yüksek olacak.</p>
<p><strong>Hedeflerin Tutturulabilmesi İçin…</strong></p>
<p>Öte yandan bu hedeflerin tutturulması, hattâ daha da iyileştirilebilmesi büyük ölçüde iki şeye bağlı. <strong>Birincisi, çevremizdeki kaotik ortamın daha fazla kötüleşmemesi, bir an önce ortamın normalleşmeye başlaması</strong>. Bu bağlamda Türkiye&#8217;nin bütün diplomatik-yumuşak gücüyle Suriye krizinin sona ermesi ve ortamın normalleşmesi yönünde gayret etmesinde yarar var. <strong>İkincisi, iç piyasada durumun iyileşmesine katkı yapacak, rekabet ve piyasa dostu mikro reformların süratle devreye sokulması.</strong> Bunlar yapıldığı takdirde plân hedefleri tutturulabilir, belki daha iyi ortalamalar bile yakalanabilir. Hayırlısı diyelim, ekonomi yönetimi ve karar mercilerine başarılar dileyelim.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 14.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/orta-vadeli-pln-917</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/orta-vadeli-plan/">Orta vadeli plân</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2023 hedefleri ve ihracat</title>
		<link>https://hurfikirler.com/2023-hedefleri-ve-ihracat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2016 05:35:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/2023-hedefleri-ve-ihracat/</guid>

					<description><![CDATA[<p>2015 yıllık ihracat rakamları Ekonomi Bakanı Mustafa Elitaş tarafından geçtiğimiz hafta, yılın ilk günlerinde açıklandı. TÜİK dış ticaret rakamları henüz açıklanmış değil; açıklanan rakamlar Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verileri. Buna göre 2015 yılında ihracat, bir önceki yıla kıyasla yüzde 8.6 azalarak 143.7 milyar dolar olarak gerçekleşti. İthalat ise yüzde 14.5 azalarak 207.1 milyar dolar; dolayısıyla [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2023-hedefleri-ve-ihracat/">2023 hedefleri ve ihracat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2015 yıllık ihracat rakamları Ekonomi Bakanı Mustafa Elitaş tarafından geçtiğimiz hafta, yılın ilk günlerinde açıklandı. TÜİK dış ticaret rakamları henüz açıklanmış değil; açıklanan rakamlar Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) verileri. Buna göre 2015 yılında ihracat, bir önceki yıla kıyasla yüzde 8.6 azalarak 143.7 milyar dolar olarak gerçekleşti. İthalat ise yüzde 14.5 azalarak 207.1 milyar dolar; dolayısıyla yıllık dış ticaret açığı 63.4 milyar dolar oldu.</p>
<p>Atalarımız “gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgardan fayda gelmez” demişler. Kulağımıza küpe olması gereken, müthiş bir söz; hedef koymanın önemini veciz bir şekilde dile getiriyor. Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ve ekibinin yaptığı iyi işlerden biri de bu: 2023 (Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılı), 2053 (İstanbul’un fethinin 600. yılı) ve 2071 (Türklerin Anadolu’ya gelişinin 1000. yılı) gibi sembolik önemi olan tarihler bağlamında Türkiye için hedefler koymak. Millet olarak ileriye bakmamızda, insanların motivasyonunun artırılmasında, topyekün kalkınmanın sağlanmasında bu tür hedefler belirlenmesinin önemi büyük.</p>
<p>Sembolik önemi olan bu tarihlerden en yakını olan 2023’e şunun şurasında fazla bir şey kalmadı, sadece 8 yılımız var.</p>
<p><strong>İhracat Tekliyor</strong></p>
<p>2023 hedefleri arasında GSYH’nın 2 trilyon dolar, kişi başına gelirin 25 bin dolar olmasının yanısıra, yıllık ihracatımızın 500 milyar dolara yükseltilmesi de var. Ancak bu hızla gidersek ihracatta 2023 hedefinin tutturulması oldukça zor görünüyor. 2002 yılında 36 milyar dolar olan ihracat, 13 yılda 143,7 milyar dolara ulaştı. Bu dönemde ihracatın gördüğü en yüksek seviye 2014 yılında 157,6 milyar dolar. Şimdi basit bazı hesaplar yapalım ve 2023 hedefini tutturmanın kolay mı, zor mu olduğuna kafa yoralım.</p>
<p>İhracat 13 yılda 3.99, yaklaşık 4 kat artarak 36 milyar dolardan 143.7 milyar dolara çıkmış; bu yıllık ortalama yüzde 11.7’lik bir artış hızına karşılık geliyor. Aynı hızla artmaya devam edecek olursa ihracat 8 yıl sonra, 2023 yılında ancak 348.2 milyar dolara ulaşır. Oysa hedef 500 milyar dolar. O zaman bugünkü 143.7 milyar doların yıllık ortalama yüzde kaç artarsa 8 yıl sonra 500 milyar dolara ulaşacağını hesaplamamız gerekiyor. Çok da karmaşık olmayan bir matematiksel hesap [X0(1+g)n=X1] 8 yıl sonra 500 milyarlık hedefi tutturabilmek için ihracatın bugünden itibaren yıllık ortalama yüzde 16.9 artması gerektiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, son 13 yıldaki performansımızı yaklaşık bir buçuk katına çıkarmalıyız ki, ihracatta 2023 hedefini tutturabilelim. Takdir edersiniz ki, bu o kadar kolay bir şey değil. Peki ne yapmalı?</p>
<p><strong>Eğitim Şart!</strong></p>
<p>Geleneksel “yükte ağır, pahada hafif” ürünlerden, “yükte hafif, pahada ağır” ürünlere yönelmemiz gerekiyor. Klasik ifadesiyle, ihracatta katma değeri yüksek, ileri teknoloji ürünlerine yönelmemiz, marka ürünler çıkarmamız lazım. Otomotiv, iletişim, bilişim, yazılım gibi sektörlere yatırım, kendi adımızı taşıyan markalar üretmemiz şart. Bu da kendiliğinden olacak bir şey değil. Ekonominin daha rekabetçi, daha yenilikçi, daha yaratıcı hale getirilmesi gerekiyor. Bu ise gerek ilk ve ortaöğretim, gerekse yüksek öğretim düzeyinde eğitim sistemimizin baştan sona gözden geçirilmesini gerekli kılıyor. PISA sınavlarında dökülen öğrencilerle, kimin adamı rektör olacak kavgalarından bir türlü kurtaramadığımız üniversitelerle bu iş olmaz. Sistemi değiştirmemiz şart. Yeri geldikçe bu konuya değineceğiz.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 11.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/2023-hedefleri-ve-ihracat-874</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2023-hedefleri-ve-ihracat/">2023 hedefleri ve ihracat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enflasyon düşmek bilmiyor…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/enflasyon-dusmek-bilmiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2016 05:22:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/enflasyon-dusmek-bilmiyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>2016 yılına ilişkin ekonomik veriler açıklanmaya başladı. İlk açıklanan yıllık veri enflasyona ait. TÜİK’in verdiği bilgilere göre, geride bıraktığımız Aralık ayında tüketici fiyatları, beklentilerin aksine, yüzde 0.21 arttı; böylece TÜFE bazında 2015 yılının tamamında enflasyon yüzde 8.81 olarak gerçekleşti. Oysa Rusya’nın ilan ettiği ambargonun etkisiyle Aralık ayında gıda fiyatlarının düşmesi, petrol fiyatlarının zaten gerilediği bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/enflasyon-dusmek-bilmiyor/">Enflasyon düşmek bilmiyor…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>2016 yılına ilişkin ekonomik veriler açıklanmaya başladı. İlk açıklanan yıllık veri enflasyona ait. TÜİK’in verdiği bilgilere göre, geride bıraktığımız Aralık ayında tüketici fiyatları, beklentilerin aksine, yüzde 0.21 arttı; böylece TÜFE bazında 2015 yılının tamamında enflasyon yüzde 8.81 olarak gerçekleşti.</p>
<p>Oysa Rusya’nın ilan ettiği ambargonun etkisiyle Aralık ayında gıda fiyatlarının düşmesi, petrol fiyatlarının zaten gerilediği bir ortamda enflasyonun da biraz düşmesi bekleniyordu. (İlginçtir, gelen haberlere göre Aralık ayında Rusya’ya ihracat azalmamış, artmış, demek ki ambargo başlamadan işadamları kendilerince tedbirlerini almışlar.)</p>
<p><strong>Hedef Yine Tutmadı</strong></p>
<p>TÜFE’de yüzde 8.81’lik enflasyon rakamı Merkez Bankasının yüzde 5’lik hedefinden çok ciddi bir sapma anlamına geliyor; az değil, yüzde 76,2’lik bir sapma. Eski Maliye Bakanı, şimdiki ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in de belirttiği gibi, bu tablo arzu edilir bir tablo değil.</p>
<p>Hem hedeften yüksek oranda sapma kötü, hem de petrol fiyatlarının tarihi düşük seviyelerde olduğu, maliyet baskısının olmadığı; Avrupa ve Amerika’da enflasyonun yüzde 1-2 gibi düşük düzeylerde seyrettiği bir ortamda dünyadan 4 kat daha yüksek bir enflasyona sahip olmak kötü.</p>
<p>Uzmanlara göre kurlardaki oynaklığın, yılın 2. yarısında dolar ve Euro’nun değerindeki hareketlenmenin bu artışta payı büyük. Kurlardaki yükselişin işlenmemiş gıda ile otel ve lokanta sektörlerinde fiyatları yukarı çektiği belirtiliyor.</p>
<p>Enerji fiyatlarının gerilediği, ithal enflasyon ve maliyet baskısının olmadığı bir ortamda durum bu olursa, konjonktürün tersine dönüp, meselâ petrol fiyatlarının yükseldiği ve maliyet baskılarının ortaya çıktığı bir ortamda enflasyonu kontrol altında tutmak çok daha zor olacak demektir.</p>
<p>Öteki her şeyin kısa vadede sabit kalacağını varsaysak bile, 2016’da enflasyonu yukarı çekecek iki yeni gelişme var: birincisi, yılbaşıyla birlikte devreye giren, köprü geçişleri, taşıt kullanım, iletişim, tütün mamulleri ve alkollü içecekler başta olmak üzere, pek çok üründe vergi artışlarının fiyatları yukarı çekecek olması.</p>
<p>İkincisi 1 Ocak’tan itibaren yürürlüğe giren yüzde 30’luk asgari ücret artışı. Yaklaşık 5,5 milyon insanı ilgilendiren asgari ücret artışının getireceği 20 milyar liralık ilave yük uzun pazarlıklardan sonra hükümetle özel sektör arasında yaklaşık yüzde 40 &#8211; yüzde 60 olarak paylaşıldı.</p>
<p>Asgari ücretin net 1300 liraya çıkmasının enflasyonu 1,5 yüzde puan yukarı çekeceği tahmin ediliyor. Başka bir deyişle, orta vadeli program hedefi olan yüzde 5 enflasyonu tutturmak yine bir başka bahara kalacak.</p>
<p><strong>Fiyat İstikrarı Önemlidir</strong></p>
<p>Bazılarımız pek farkında olmayabilir, ama fiyat istikrarı bir ekonominin sağlıklı işleyebilmesi için en önemli şartlardan biridir. Fiyatların sinyal görevi görebilmesi de, kaynak dağılımında etkinliğin sağlanarak israfın önlenmesi de, faizlerin kalıcı olarak aşağı çekilebilmesi de, yatırımcının önünü görerek daha cesur yatırım kararları verebilmesi de istikrarlı fiyatlar ve düşük enflasyona bağlıdır.</p>
<p>Türkiye artık düşük petrol fiyatlarını da fırsat bilip bu konuda gerekli yapısal reformları yapmalı, piyasaları rekabete açmalı, belirli sektörlerde firmaların <strong>oligopol </strong>gücünden yararlanarak, maliyetlerden bağımsız, ölçüsüz mark-up fiyatlama yapabilmesinin önüne geçecek piyasa dostu önlemler almalıdır.</p>
<p>Siyasi istikrar ve iç barış sağlanmadan, piyasalar rekabete açılmadan, giriş engelleri minimize edilmeden, devletten alınacak ihalelerin hâlâ en kolay zengin olma yolu olmaktan çıkarılmadan, enflasyonun düşmemesinden Merkez Bankası’nı sorumlu tutmak, siyasi baskıyla faizler düşürülürse enflasyonun da otomatik olarak düşeceğini sanmak büyük bir yanılgıdır.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 07.01.2016</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/enflasyon-dusmek-bilmiyor-814</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/enflasyon-dusmek-bilmiyor/">Enflasyon düşmek bilmiyor…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2016’ya merhaba derken…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/2016ya-merhaba-derken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Acar]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jan 2016 10:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/2016ya-merhaba-derken/</guid>

					<description><![CDATA[<p>ACISIYLA tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık, yeni bir yıla başlıyoruz. Bu vesileyle öncelikle gavur-Müslüman herkese, tüm insanlığa sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl diliyorum. 2016 yılının bu ilk yazısında 2015 yılına ilişkin genel bir değerlendirme yapmakta yarar var. Rivayete göre Çinliler birine beddua etmek istediklerinde “ilginç zamanlarda yaşayasın” derlermiş; bu bedduayı tüm dünya için [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2016ya-merhaba-derken/">2016’ya merhaba derken…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>ACISIYLA tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık, yeni bir yıla başlıyoruz. Bu vesileyle öncelikle gavur-Müslüman herkese, tüm insanlığa sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl diliyorum. 2016 yılının bu ilk yazısında 2015 yılına ilişkin genel bir değerlendirme yapmakta yarar var.</p>
<p>Rivayete göre Çinliler birine beddua etmek istediklerinde “ilginç zamanlarda yaşayasın” derlermiş; bu bedduayı tüm dünya için de etmişler midir bilinmez, ama bir süredir bütün dünya olarak ilginç zamanlarda yaşıyoruz..</p>
<p><strong>Dünya Ekonomisi</strong></p>
<p>Bir yandan 2008-2009 küresel ekonomik krizinin yaralarını sarma, ekonomileri düze çıkarma gayretleri, ama aynı zamanda da birçoğumuza “kapıda 3. Dünya Savaşı mı var?” dedirten bir kaotik ortam var. Ortadoğu kaynıyor, bölgede sınırlar değişiyor, yeni paylaşım savaşları yapılıyor. Suriye krizi 4. yılını geride bıraktı, 6 milyon insan evini, 4,5 milyon insan yurdunu terk etti; 300 bine yakın insan öldü. 2016’da BM’nin öngördüğü barış planının hayata geçmesini, savaşın sona ermesini, temel insan haklarının gözetildiği daha demokratik ve özgür bir yapının inşası adımlarının atılmasını diliyoruz. Dünya ekonomisinde manzara pek parlak değil. Çin ekonomisi yavaşlıyor, AB ekonomisi topallıyor, Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda başta olmak üzere birçok AB üyesi ülkenin durumu iyi değil. Uçak krizi nedeniyle son zamanlarda ilişkilerimizin iyice kötüleştiği Rusya’nın durumu berbat, ekonominin yüzde 3 küçüleceği tahmin ediliyor. Başta petrol fiyatları olmak üzere demir, çelik, bakır, krom, nikel gibi temel emtia fiyatları gerilemiş durumda. Ekonomisi emtia ihracatına dayalı gelişmekte olan ülkelerin durumu da buna bağlı olarak kötüye gidiyor. İki hafta önce FED on yıldan beri ilk kez faiz artırımına gitti, buna bağlı olarak uluslararası piyasalarda dolar değer kazanmaya başladı.</p>
<p>Dünya ekonomisi genel olarak durağan bir görünüm arz ediyor.</p>
<p>Petrol fiyatlarının 36 dolar gibi tarihi düşük seviyelerine gerilemesi, bizim gibi petrol ithalatçısı, enerji açığından dolayı cari açığı yüksek, gelişmekte olan ülkeler açısından iyi haber. Ama ABD’nin faiz artırımı, doların değerlenmesi, uluslararası fonların gelişmiş ülkelere doğru yön değiştirmesi, yine bizim gibi iç tasarrufları yetersiz, bu nedenle uluslararası fonlara muhtaç ülkeler açısından kötü haber.</p>
<p><strong>Türkiye Ekonomisinde Durum</strong></p>
<p>2016’ya girerken Türkiye’nin temel makro göstergelerini şöyle bir hatırlayalım: Henüz yıllık rakamlar açıklanmış değil; eldeki son rakamlara göre, enflasyon yıllık bazda yüzde 8,1 (Kasım); işsizlik yüzde 10,3 (Eylül); büyüme yüzde 4 (3. çeyrek). Buna göre memnuniyetsizlik endeksi (enflasyon+işsizlik-büyüme) puanımız 14,4. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin rakamlarına göre yıllık bazda ihracatımız yüzde 9,5 azalarak 143 milyar dolar oldu. Cari açık 38,1 milyar dolar (Ekim). Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Türkiye karnesi şöyle: kredi notu BBB-, not görünümü durağan (Fitch), Baa3 (yatırım yapılabilir) ve negatif (Moody’s). Belli başlı yatırım araçlarından Borsa İstanbul (BIST) 2015 yılında yüzde 14,3, altın yüzde 10,5 kaybettirmiş; Dolar yüzde 25,1, Euro yüzde 12,6 kazandırmış. Nominal faiz oranı yüzde 10,86, enflasyonu çıkarırsak, reel faiz yaklaşık yüzde 2,8.</p>
<p>Bu pek de parlak olmayan tablonun ortaya çıkmasında rol oynayan başlıca faktörler 2015 yılında yapılan 2 genel seçim, iki seçim arasında yaşanan belirsizlik ve istikrarsızlık, artan terör olayları, Rusya ile yaşanan kriz, küresel finansal belirsizlikler ve en büyük ticaret ortağımız AB’nin yaşadığı ekonomik durgunluk olarak sıralanabilir. Orta Doğu’da sular durulup, yeniden bir imar ve inşa faaliyeti başlamadan belirsizliğin azalması ve ekonominin canlanmasını beklemek aşırı iyimserlik olur.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 04.01.2016</em></p>
<p>http://xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/makale/2016ya-merhaba-derken-781</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/2016ya-merhaba-derken/">2016’ya merhaba derken…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
