<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Murat Yılmaz, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/muratyilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Sun, 03 Nov 2019 08:56:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Barış Pınarı’nın Dış ve İç Politikadaki Sonuçları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-pinarinin-dis-ve-ic-politikadaki-sonuclari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Nov 2019 08:56:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-pinarinin-dis-ve-ic-politikadaki-sonuclari/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı’nın desteklediği PYD’nin etnik temeldeki federal tezleri çöktü, Suriye’nin bütünlüğü içinde anayasal bir çözümün kapısı aralandı. Bu durum mültecilerin dönüşüne imkan verdiği gibi, daha demokratik bir Suriye’nin de mümkün olduğunu gösterdi. Askeri harekatlar, politik sonuçlarıyla değerlendirilir. Politik sonuçlara geçmeden askeri harekata bakılırsa, Barış Pınarı’nın Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarından alınan derslerle daha iyi planlandığı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-pinarinin-dis-ve-ic-politikadaki-sonuclari/">Barış Pınarı’nın Dış ve İç Politikadaki Sonuçları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı’nın desteklediği PYD’nin etnik temeldeki federal tezleri çöktü, Suriye’nin bütünlüğü içinde anayasal bir çözümün kapısı aralandı. Bu durum mültecilerin dönüşüne imkan verdiği gibi, daha demokratik bir Suriye’nin de mümkün olduğunu gösterdi.</p>
<p>Askeri harekatlar, politik sonuçlarıyla değerlendirilir. Politik sonuçlara geçmeden askeri harekata bakılırsa, Barış Pınarı’nın Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarından alınan derslerle daha iyi planlandığı ve icra edildiği anlaşılıyor. Türkiye’nin güvenlik, istihbarat, ordu ve savunma sanayi kurumlarının kapasitelerinin fevkalade arttığı açıkça görülüyor. Artan kapasite güç çarpanını arttıracak şekilde işbirliği ve koordinasyonla seçilmiş sivil otoriteler tarafından sevk ve idare ediliyor.</p>
<p><strong>Türkiye’nin eli güçlendi</strong></p>
<p>Bu kapasitenin bölgede bundan sonra da politik etkiler uyandırması ve Türkiye’nin elini güçlendirmesi kuvvetle muhtemeldir. Güvenlik ve savunma sanayinin sivil idarenin demokratik denetimi altında bu başarıya ulaşması Türkiye demokrasisi bakımından hayati derecede ehemmiyetli bir kazanımdır. Tartışma ve değerlendirmelerde meselenin bu yönünün ihmal edilmesi dikkat çekicidir. Daha düne kadar ana muhalefetin savaşamaz dediği ordu, partizan dediği istihbarat ve güçsüz dediği güvenlik kuvvetleri olağanüstü bir başarı göstermiş durumdadır.</p>
<p><strong>Dış politika sonuçları</strong></p>
<p>Askeri harekatın politik sonucuna baktığımızda gördüğümüz şudur: Türkiye, Barış Pınarı Harekatı’yla Suriye’den başlayarak önce Irak, İran ve bilhassa Türkiye’ye yönelik bir tehdide dönüşen SDG adı altındaki fiilen PYD/PKK bölgesinin varlığına son verdi. ABD; İsrail ve Fransa’nın açık himayesiyle Türkiye’yi tehdide dönüşen örgütün devletleştirilmesi çabası, bu harekatla çok ciddi bir yara almış durumda. Bu şekilde Türkiye son üç yıl içinde 15 Temmuz’da Fetullahçı darbe tehdidini ve PKK’nın Türkiye’nin egemenlik ve bütünlüğüne yönelik Batı destekli iki büyük saldırısını bertaraf etmiş durumda. Türkiye’nin içerideki vesayet sistemiyle mücadelesinin demokrasi lehine neticelenmesinden hemen sonra bu vesayetin ortağı ve yöneticisi olan Batı’nın dış vesayetinin meydan okumasıyla karşı karşıya kalması aslında hiç de şaşırtıcı değildi.</p>
<p>Şaşırtıcı olan şiddet ve darbe kampanyalarının çok net ve çabuk bertaraf olmasıyla Batı’nın, inkar edilemeyecek bir açıklıkla fail olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Darbe ve terörün meşum faili olarak Batı’nın ortaya çıkması, sadece bir şaşkınlık değil Batı’nın kaba gücü karşısında, Türkiye’nin alttan alarak Batı’nın çizdiği koordinatlarından çıkamayacağı varsayımına dayanıyordu. Bu aynı zamanda Batı’nın Türkiye içindeki etki aktörlerine olan güvenini yansıtıyordu. Ancak Batı’nın burada da yeniden bir hesap hatası yaptığı ve Türkiye’deki Batı etkisindeki aktörlere taşıyamayacağı bir rol atfettiği görüldü.</p>
<div>
<p>Türkiye’nin Barış Pınarı Harekatı’yla Suriye’de PYD/ YPG karşısında bir bataklığa saplanacağı ve ağır zayiatlar vereceği propagandasına kendi de inanan ABD, Türk ordusunun ve istihbaratının yıldırım etkisi gösteren gücü ve hızı karşısında PYD/YPG’yi Türkiye’nin elinde kurtarabilmek için araya girdi ve PYD/YPG’nin tamamen imha olmadan çekilmesini temin edecek bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmayla beraber ABD hızlıca çekilerek Suriye’de doğan boşluğun Türkiye- Rusya ittifakını bozacak bir rekabete yol açmasını umut etti. Tam bu bağlamda, Rusya, ABD ve Batı’nın göstermediği stratejik aklı göstererek Türkiye ile rekabeti değil, anlaşmayı tercih etti. Bu anlaşma zeminde PYD/PKK’nın çekildiği alan Türkiye’nin bütün sınırlarına uzandı. Böylece Türkiye harekatın başında koyduğu sınır hattını terör örgütünden temizlemek ve bu bölgeye Suriyeli göçmenleri yerleştirmek amaçlarına ulaşabilecek bir çerçeveyi elde etmiş oldu.</p>
<p><strong>Suriye denklemi değişti </strong></p>
<p>Barış Pınarı Harekatı’yla Suriye ve Ortadoğu’daki denklem, darbeler ve iç savaşlarla içine girdiği çıkmazdan çıkabilecek bir çözüm formülüne doğru değişti. Birinci olarak Suriye’de parçalanma ve kaos isteyen ABD, İsrail ve Fransa hattının gücü azaldı. İkinci olarak Suriye’deki problemi rejim/Suriye demokratik muhalefeti ikileminden rejim/ DEAŞ veya radikal İslamcılar, DEAŞ/ PYD ikilemlerine hapseden çözümsüzlük ikilemleri aşılarak yeniden rejim/Suriye demokratik muhalefetine dönüldü. Bu şekilde Batı’nın desteklediği PYD/PKK’nın etnik temeldeki federal tezleri çöktü, Suriye’nin bütünlüğü içinde anayasal bir çözümün kapısı aralandı. Kapısı aralanan anayasal çözüm Suriye dışındaki Suriye nüfusunun dönüşüne imkan verdiği gibi, daha demokratik bir Suriye’nin de mümkün olduğunu gösterdi. Buradaki bir çözümün Ortadoğu’daki Arap sokağında yankılanması kaçınılmazdır.</p>
<p>Suriye’de PYD üzerinden ağır bir yenilgi alan Batı’nın maksimalist taleplerden minimalist taleplere çekilmesi kaçınılmazdır. Buradaki ilk talep, İsrail’in güvenliği için bölgesel bir tehdit olarak görülen İran’ın Suriye’deki etkisinin azaltılmasıdır. Bu talebin sadece Batı tarafından değil, yapıp ettikleriyle Suriye ve Ortadoğu’daki bütün taraflarda rahatsızlık yaratan İran’ın etkisinin azaltılmasıyla sonuçlanması muhtemeldir. İkinci olarak Türkiye’nin güvenli bölgesinin aşağısında yine PYD kontrolünde bir bölgenin kurulması için gayret sarfedileceği tahmin edilebilir. Bu ısrarın Türkiye-ABD ve Batı arasında yeni problemler doğurması kaçınılmazdır. Ancak Türkiye’nin bu konudaki kararlılığının son tahlilde ABD ve Batı’ya geri adımlar attırması beklenebilir.</p>
<p>Rusya, Suriye’deki menfaat ve kazanımlarını garanti altına alabilecek kalıcı bir çözümü destekleyecektir. Bu çözümün Esed gitse bile, Baasın ve Nusayrilerin korunmasını garanti altına alması Rusya açısından vazgeçilmezdir. Bu bakımdan Esed’in gidişi karşılığında Baas ve Nusayrilerin hakkını garanti altına alacak bir çözüm, Rusya’nın önüne her kesimle pazarlık yapabilecek geniş bir alan açmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye türbülanstan çıktı </strong></p>
<p>Türkiye, Mayıs 2013’deki Gezi olaylarıyla içine girdiği büyük türbülanstan müşterek milli kimliğini ve demokratik yönetimini muhafaza ederek, devlet kapasitesini güçlendirerek çıktı. Türkiye’nin bu türbülanstan içeride ve dışarıdaki vesayet sistemiyle büyük bir mücadele vererek başarıyla çıkması, Türkiye sınırlarının ötesinde etkileri olacak cihanşümul ve tarihi bir başarıdır. Ortadoğu ve Suriye’de oyun dışına atılmak için propaganda, terör ve darbe kampanyalarına maruz kalan Türkiye, kendisi dışında kurulmak istenen yeni “büyük oyun”u bozdu. Ortadoğu’da artık “Türkiyesiz oyun kurulmaz” düşüncesi kabul edildi, Türkiye açısından asıl stratejik kazanım budur. Bu sahada Türkiye aleyhinde bulunan bütün aktörleri terbiye edecektir. Bu gelişme Türkiye’nin diplomatik faaliyetlerine, işbirliği ve çözüm arayışlarına alan açacaktır.</p>
<p><strong>İç politikadaki sonuçları </strong></p>
<p>Barış Pınarı Harekatı’nın dış politika yanında iç politikada da sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Her şeyden evvel bu harekatla Cumhur İttifakının beka söyleminin seçimlere yönelik olmadığı görüldü. Bu durumun sadece Cumhur İttifakını değil, bu tehlikeyi farkeden ama siyasi iktidara mesafeli duran kesimleri milli mutabakat zeminde siyasi iktidarın etrafında tahkim etmesi muhtemeldir. İkinci olarak bu problemin erken dönemde ele alınmış olması siyasi iktidarın önündeki dört yıllık seçimsiz istikrar döneminin altını çizmesi kaçınılmazdır. Bu durumun erken seçim ve kriz umuduyla AK Parti’yi bölmek isteyen çevrelerin umudunu kırması kaçınılmazdır. Üçüncü olarak PKK/ HDP hattında bütün başarısızlıkları tolere eden Suriye’deki “Kanton” kazanımlarının yok olmasının umudu azaltması, tartışma ve kırılganlıkları arttırması kaçınılmazdır. Dördüncü olarak Millet İttifakı içindeki İyi Parti’nin Barış Pınarı Harekatı karşısında CHP’nin tavrı ve HDP’nin aşırılıkları karşısında ittifakla mesafesinin açılması, aksi halde tabanının çözülmesi kaçınılmazdır. Beşinci olarak CHP’nin harekat, Batı ve HDP karşısındaki ikircikli tavrının hem CHP içinde hem HDP içinde reaksiyonlar oluşturması kaçınılmazdır, bu reaksiyonların CHP’de kalıcı tortular bırakacağı şimdiden söylenebilir. Altıncısı Barış Pınarı Harekatı’nda devletin artan güç ve kapasitesinin görülmesinin ekonomik alanda güveni arttıracaktır. Yedincisi bu krizin yönetilmesi Cumhurbaşkanlığı sisteminin yerleşmesi bakımından önemli bir testin aşılması anlamına gelmiştir. Sekizinci olarak güvenlik ve ordunun sivil denetimi aleyhinde, ordunun zayıfladığı yönünde oluşturulmak istenen algı, bu harekatla tamamen çökmüştür. Dokuzuncusu savunma sanayi yatırımların ne kadar isabetli olduğu ve ivmenin artarak devam etmesi gerektiği anlaşılmıştır. Son olarak hem Türkiye hem de AK Parti açısından Barış Pınarı’nın askeri ve politik başarısı büyük bir özgüven oluşturmuştur. Bu özgüvenin reformların devamı ve kurumsallaşması için yeni bir enerji ürettiği görülmektedir.</p>
<p>Star, Açık Görüş, 03.11.2019</p>
<p>https://www.star.com.tr/acik-gorus/baris-pinarinin-dis-ve-ic-politikadaki-sonuclari-haber-1490995/</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-pinarinin-dis-ve-ic-politikadaki-sonuclari/">Barış Pınarı’nın Dış ve İç Politikadaki Sonuçları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seçimlerden sonra: Ne yapmalı, nasıl yapmalı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/secimlerden-sonra-ne-yapmali-nasil-yapmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Apr 2019 08:49:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/secimlerden-sonra-ne-yapmali-nasil-yapmali/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye, 31 Mart 2019 seçimleriyle, 2013’teki Gezi kalkışmasıyla başlayan altı yıllık sürekli türbülans, istikrarsızlık ve kriz döneminden nihayet çıkabilecek bir siyasi kompozisyon ele geçirebildi. Bu sert mücadele döneminde krizin içerideki gayrımeşru aktörlerinin bel kemikleri kırıldı. Onların siyasi ortakları ise hem ortakları ağır bir şekilde yenildiği hem de yeni sistemin ittifaklar modelinin verdiği imkanla demokratik yollarla [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secimlerden-sonra-ne-yapmali-nasil-yapmali/">Seçimlerden sonra: Ne yapmalı, nasıl yapmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye, 31 Mart 2019 seçimleriyle, 2013’teki Gezi kalkışmasıyla başlayan altı yıllık sürekli türbülans, istikrarsızlık ve kriz döneminden nihayet çıkabilecek bir siyasi kompozisyon ele geçirebildi. Bu sert mücadele döneminde krizin içerideki gayrımeşru aktörlerinin bel kemikleri kırıldı. Onların siyasi ortakları ise hem ortakları ağır bir şekilde yenildiği hem de yeni sistemin ittifaklar modelinin verdiği imkanla demokratik yollarla kazanma umuduyla demokratik siyasi mücadeleye ikna edilmiş durumda. 31 Mart seçimleri Cumhur ittifakının aldığı yüzde 52 oy ve Doğu/ Güneydoğu Anadolu’daki HDP’nin yenilgisiyle siyasi istikrar ve güvenlik politikasının başarısı, Türkiye’nin önüne 4,5 yıllık seçimsiz bir süre açmıştır. Bu 4,5 yıllık süre, geçen altı yıllık sert mücadele döneminin her türlü tahribatı aşmaya yetecek altın kıymetinde bir süredir. Bu 4,5 yıl, aynı zamanda Türkiye’ye içerideki istikrarın verdiği imkanla dış politika problemleriyle mücadele edebilecek bir süre ve iradeyi de veriyor. Şimdi gelelim iktidar ve muhalefetiyle siyasetin bu 4,5 yıllık süreyi nasıl kullanabileceğine: Zafere giderken yaşanan hasarlar nasıl giderilmeli? Ne yapmalı? Ne yapmamalı? Nasıl Yapmalı?</p>
<p><strong>‘Hasarsız zafer olmaz’  </strong></p>
<p>Geçtiğimiz altı yılda Gezi sokak kalkışması, 17/25 Aralık yargı darbesi teşebbüsü, PKK’nın hendek terörü ve büyükşehirlerde PKK/ DEAŞ bombaları, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, olağanüstü hal uygulaması ve Suriye ve Irak’ta halen devam eden askeri operasyonlar yaşanırken Türkiye yedi defa sandığa gitti. Genel seçimler, yerel seçimler, referandumla beraber vesayet sisteminin tasfiyesi parlamenter bir tür yarı başkanlık sisteminden başkanlık sisteminin Türkiye modeli olarak ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişte yaşananlar siyasi söylemi fevkalade serleştirdi ve taraflar arasındaki mesafeyi açtı ve diyalog yollarını tıkadı. Buna rağmen, Türkiye bütün bu problemleri demokratik bir rejim içinde aşmayı başardı. Bu Türkiye’nin hanesine yazılması gereken fevkalade bir başarıdır. Ancak her başarı veya zafer, çok ciddi bir hasar ve bedelle birlikte gelir. Türkiye, şimdi bu başarıyla beraber hasarın da muhasebesini yaparak, gündelik mücadele içerisinde neredeyse yitirdiği gelecek perspektifine yönelmelidir. Sert mücadele dönemindeki sertleşmenin nispeten yumuşatılması, mesafelerin kapatılması ve diyalog yollarının açılması elzemdir.</p>
<p><strong>Meşruiyet ve merkez esas olmalı </strong></p>
<p>Hemen baştan hemen söylemek lazım ki, bu ancak meşru aktörlerle mümkündür. Dolayısıyla FETÖ ve PKK’nın tasfiyesi ve marjinalleşmesi kaçınılmazdır. Bu gayrımeşru aktörlerin sisteme yeniden dahil edilmesi, Türkiye’nin demokratik mücadele ve başarısını anlamsız hale getirecektir. Bu vadide iktidara düşen bu tür gayrımeşru aktörlerle mücadeleyi kararlılıkla devam ettirirken, hukuka özenle riayet edilmesi ve aynı zamanda bu aktörlerin toplumsal tabanlarından tecrit edileceği bir rehabilitasyon sürecinin hayata geçirilmesidir. Bu konuda tarafsızlık ve adalet hissinin zedelenmesi sadece bu örgütlere ve onların işbirlikçilerine propaganda malzemesi verecektir.</p>
<p>Muhalefet ise, hukuk adalet ve eşitliğe sahip çıkarak iktidarı eleştirmekle gayrımeşru aktörlere sahip çıkmak arasındaki farka dikkat etmelidir. Bu gayrımeşru aktörlerin belli bir toplumsal zemine sahip olmaları ve seçimlerde küçük oylarla sonucun tayin edilebileceği bir siteme geçmiş olmamız bu grupların oylarının hesaba katılması gibi yanlış bir yolun kapısını aralayabilmektedir. Ancak bu yol çıkmaz sokaktır. Çünkü bu aktörlerin tesir ettikleri bütün zemin ve aktörleri sadece suiistimal ettikleri geçmiş örneklerden malumdur. Ayrıca seçmenin ezici bir çoğunluğu bu yapılardan nefret edecek düzeyde mesafelidir. Bu bakımdan yaşanabilecek tepkiler gayrımeşru aktörlere propaganda imkanı verirken, meşru siyasi aktörlere öngörülmeyen maliyetler getirebilir. Son tahlilde Cumhurbaşkanlığı sisteminde yüzde 50 oy alma mecburiyeti siyasi parti ve liderleri marjinallikten uzak bir merkez siyaseti yürütmeye zorlamaktadır. Siyasi aktör ve liderlerin merkez yerine, merkezkaç güçlere ve söylemlere yönelmesi çok ciddi bir siyasi risk anlamına gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı sisteminin uzun vadeli olumlu etkilerinden biri bu tür merkezkaç güçleri ve kimlikleri törpülemesi olacaktır. Bu tür grupların, sisteme girebilmesi ancak meşruiyete riayet ederek merkez aktörlerle yapacakları pazarlık ve müzakerelerle mümkün olabilecektir.</p>
<div>
<p>Merkez parti ve liderler burada ölçüyü kaçırırlarsa, sistemin bu tür gruplara büyük tavizler vererek siyasi merkezin zayıflamasına ve merkezkaç güçlerin ağırlık kazanmalarına yol açması da sistemin barındırdığı potansiyel tehlikelerden biridir. 31 Mart seçimlerinde Millet İttifakının bu açıdan eleştirildiği hatırlardadır. Millet İttifakı şimdi kazandığı yerlerde kadrolaşma, söylem ve uygulamalarıyla bu eleştirilerin yerinde olup olmadığını gösterme imkanına sahiptir. Bu konuda yapılacak hataların, merkez siyasi parti ve liderleri bir anda marjinalleştirmesi ihtimal dahilindedir.</p>
<p><strong>Tehdit eden dip dalga  </strong></p>
<p>İktidar ve muhalefet, ülkemizde, bölgemizde ve dünyada kimlik politikalarının ve radikalleşmenin arttığı bir dönemde siyasi iklimi bu tür marjinal ve merkezkaç güçlerin tasallutundan koruyabilirse bu başlı başına büyük bir başarı anlamına gelecektir. Bu dalganın iktidar ve muhalefet partilerinin tamamını tehdit eden bir dip dalga olduğunun altını çizelim. Türkiye siyaset sınıfının önümüzdeki dönemde en büyük imtihanı bu alanda olacaktır. FETÖ, PKK’nın yanında etnik kimlik, mezhepçilik, cemaatçilik, hayat tarzı, hemşehricilik, bölgecilik Türkiye demokrasisini ve siyasi patilerini tehdit eden problemler olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Reformlar devam etmeli  </strong></p>
<p>Türkiye’nin geçmiş dönemin sert mücadelelerinin yarattığı tahribatları aşacak hukuki ve siyasi yollar bularak yoluna devam etmesi önemlidir. Bunun yolu da her alanda reformlara devam etmek ve zayıflayan kurumları güçlendirmekten geçmektedir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş sürecinin getirdiği uyum sorunları, mevzuat, iletişim ve kurumsal kapasite sorunları hızla ve entegre bir şekilde aşılmalıdır. Bu alanda iktidar partisi ve yürütmenin sorumlu olduğu açıktır. Ancak muhalefet ve kamuoyu da bu sürece olumlu katkı ve eleştirel destek vermelidir. Muhalefetin iktidardan gelen her türlü icraata kategorik karşıtlığı yanlış olduğu gibi, iktidarın da bu varsayımla muhalefetle diyalogtan kaçınması yanlış olacaktır. İktidarın temsi ettiği yüzde 50’nin ortak aklını harekete geçirecek bir iç diyalog ve çalışma yöntemini takiben, kendi dışındaki kesimlerle ilişki kurması elzemdir.</p>
<p><strong>Alternatif aktörler </strong></p>
<p>Altı yıllık mücadele ve çatışma dönemi en büyük tahribatı hukukta, bürokraside, kurumsal kapasitede ve söylemde yapmıştır. Bugün bu tahribat için suçlu aramak ve geçmişe yönelmek yerine gelecek perspektifiyle bu alanlarda doğru şeyler yapmaya ve bunu da her kesimle diyalogla yapmaya yönelmek isabetli olacaktır. Aksi halde Cumhur İttifakı ve AK Parti içinde bir hesaplaşma mantığıyla yürütülecek tartışmaların hayırlı sonuçlar getirmeyeceği ortadadır. AK Parti ve Erdoğan’ın en büyük başarılarından biri, uzun iktidar dönemi boyunca iç tartışma ve hizipleşmelerin önünü kesecek bir reform ve büyüme perspektifiyle parçalanmanın önüne geçebilmesidir. Cumhur İttifakı ve AK Parti’yi dağıtarak bu 4,5 yıllık istikrar dönemini engellemek isteyenlere fırsat vermemek, bu bakımdan hayati derecede önemlidir. Hesaplaşma mantığıyla hareket edilmemelidir.  Zamana yayılmış ve ne yapacağını bilen bir yenilenme ve değişim iradesi AK Parti, Cumhur İttifakı ve Türkiye’nin önünü açabilecektir. AK Parti “muhafazakar demokrat” tavra uygun bir şekilde tedricen, mutedil ve dengeli bir şekilde istikrarı tahkim eden bir reforma yönelmelidir. AK Parti’nin mühim meziyetlerinden biri de kendi havzasındaki alternatif aktörleri devşirerek bünyesine katabilmesidir. AK Parti bu şekilde şimdiye kadar kendi havzasındaki enerjiyi partiye mal edebilmiştir. AK Parti’nin ehemmiyetli özeliklerinden biri de ittifak kurabilme kabiliyetidir. Geçmiş dönemin mücadelelerinin AK Parti’nin bu iki özelliğini köreltmesine izin verilmemelidir. AK Parti önümüzdeki 4,5 yılı bu istikamette kullanarak parti, ittifaklar ve Türkiye’nin problem ve ihtiyaçlarını birbiriyle uyumlu bir şekilde çözmeye yönelebilirse, bundan sadece Türkiye değil 2023’deki seçimlerde kendisi de istifade edebilir.  AK Parti ve Erdoğan sıkıştığı her anda siyaset ve reform yaparak kendine yeni bir alan yaratarak ilerledi. Bugün de altı yıllık sert mücadele döneminin siyaset ve reform alanlarını daraltmasına teslim olmayarak, yeniden siyaset ve reformlara yönelebilir…</p>
<p>Star, Açık Görüş, 28.04.2019</p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/secimlerden-sonra-ne-yapmali-nasil-yapmali/">Seçimlerden sonra: Ne yapmalı, nasıl yapmalı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>31 Mart: Uzun Seçim Bitti mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/31-mart-uzun-secim-bitti-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Apr 2019 06:30:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/31-mart-uzun-secim-bitti-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>31 Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri yapıldı. Seçim sonuçlarına ilişkin İstanbul Büyükşehir seçimlerindeki itiraz süreci hariç, yorum yapılabile-cek bir veri setiyle karşı karşıyayız. 31 Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri yapıldı. Seçim sonuçlarına ilişkin İstanbul Büyükşehir seçimlerindeki itiraz süreci hariç, yorum yapılabile-cek bir veri setiyle karşı karşıyayız. Demokrasilerde kitleler ve seçmenler bilgeliği ve sağduyuyu temsil ederler. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-uzun-secim-bitti-mi/">31 Mart: Uzun Seçim Bitti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>31 Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri yapıldı. Seçim sonuçlarına ilişkin İstanbul Büyükşehir seçimlerindeki itiraz süreci hariç, yorum yapılabile-cek bir veri setiyle karşı karşıyayız.<br />
31 Mart 2019’da mahalli idareler seçimleri yapıldı. Seçim sonuçlarına ilişkin İstanbul Büyükşehir seçimlerindeki itiraz süreci hariç, yorum yapılabile-cek bir veri setiyle karşı karşıyayız. Demokrasilerde kitleler ve seçmenler bilgeliği ve sağduyuyu temsil ederler. Bu bakımdan seçim sonuçlarının analizi ve her siyasi aktörün bu analizden dersler çıkarması hayati derecede önemlidir. Bu dersi çıkaranların ve doğru uygulayanların seçmenin takdirini kazanması, bunu yapmayan veya yapamayanların ise müstakbel seçimlerde daha fazla ders alması kaçınılmazdır. Şimdi önce 31 Mart seçimlerinin nasıl tasnif edilebileceğine, sonra da siyasi aktörler açısından değerlendirilmesine geçelim. 31 Mart seçiminin, Cumhurbaşkanlığı sisteminden sonra yapılan ilk mahalli idareler seçimi ve ittifaklar altında yapılan neredeyse ilk seçim olması dolayısıyla tasnif, değerlendirme ve mukayese zorluklarının altını çizerek başlayalım.</p>
<p>31 Mart’ı nasıl tasnif edebiliriz?</p>
<p>1. 31 Mart seçimleri “kurucu” seçim midir?</p>
<p>31 Mart seçimleri Cumhurbaşkanlığı sistemine geçtikten sonra ve onun yerleşip uygulanmasını etkileyecek bir seçim olduğu için bir tür “kurucu” seçimin devamı olarak değerlendirilebilir. Bir başka deyişle 31 Mart seçimleri, mahalli idareler seçimi olmasına rağmen 24 Haziran 2018 de yapılan kurucu seçimin devamı ve teyidi anlamına gelmektedir.</p>
<p>2. 31 Mart seçimleri “normal” bir seçim midir?</p>
<p>31 Mart seçimleri Türkiye genelindeki oy oranları ve iktidarı değiştirmemesi bakımından eski eğilimlerin büyük ölçüde devam ettiği normal bir seçim olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>3. 31 Mart seçimleri “kritik” bir seçim midir?</p>
<p>31 Mart seçimleri iktidarı değiştirecek ve siyasi parti tabanlarında kaymaya yol açan bir seçim olmadığı için, “kritik” olarak değerlendirilemez. Ancak seçimin sonuçları farklı olsaydı, 31 Mart seçimlerinin böyle bir potansiyeli mevcuttu.</p>
<p>4. 31 Mart seçimleri “anormal”, bir tür “sapma” seçimi midir?</p>
<p>31 Mart seçimleri herhangi bir sebeple, mesela ekonomik krizle dramatik oy değişikliğinin olduğu, partilerin sosyal tabanlarının kaydığı bir seçim olarak değerlendirilemez. Bunun istisnası Doğu ve Güneydoğudaki bazı il ve ilçelerde uzun süren HDP hegemonyasının çökmesidir.</p>
<p>5. 31 Mart seçmenleri “parti bağlarını zayıflatan” bir seçim midir?</p>
<p>31 Mart seçimlerinin bazı büyükşehirlerde bazı adaylarının kendi partilerinden az veya çok oy alması bakımından farklılıklar arz etse de seç-menlerin parti bağlarının zayıfladığını söylemek bakımından ihtiyatlı olmak gerekse de, ittifak sisteminin bu istikamette işlemesi mümkündür. Genel olarak bu söylenmese de, bazı yerlerdeki seçimleri partilerle seçmen arasındaki bağın zayıflaması olarak yorumlanması mümkündür.</p>
<p>Erdoğan “İstikrar kazandı”</p>
<p>Cumhur İttifakının ülke genelinde yüzde 52’ye yakın oy almış olması, Türkiye’de bir erken seçim ve meşruiyet tartışmasının önünü kesecek bir set teşkil ediyor. Cumhur İttifakının mu-halefetin yanında, FETÖ, PKK terör örgütü, ABD başta olmak üzere Batı’nın artan tazyiğine ve ekonomik türbülansa rağmen alınan bu oyun açık bir başarı olduğu ortadadır. Cumhur İttifakının bu başarısı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın temsil ettiği yürütmeye 2023 yılına kadar seçimsiz 4,5 yıllık bir istikrar ve reform döneminin kapısını aralamıştır. Bu 4,5 yıl 24 Haziran 2018 yılında tam anlamıyla yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı sisteminin oturması ve vaat edilen avantajlarının hayata geçebileceği bir uygulama dönemi anlamına geliyor. Bu 4,5 yılda bir seçim olmaması AK Parti ve MHP’ye, parti içindeki problemlerin aşılması, yenilenme ve değişme için iktidar avantajı sunmaktadır. 4,5 yıl, ekonomideki türbülansı aşabilmek için üzerinde seçim baskısı olmadan tedbir ve reformların önünü açmıştır. Siyasi ve ekonomik istikrarın devamı Türkiye’yi dış politikadaki müzakere ve pazarlıklarda avantajlı hale getirmiştir. Türkiye ile prob-lemi olan ülkeler ve bilhassa ABD, 4,5 yıl daha Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığında yönetilecek bir Türkiye gerçeği ile karşı karşıyadır.</p>
<p>Türkiye genelindeki seçim sonuçları Türkiye’deki siyaset merkezinin tahkim edildiği, merkezkaç güçlerin zayıfladığı bir dönemin kapısını araladı. Bölgesel ve küresel krizlerin arttığı bir dönemde, Türkiye’nin siyaset merkezinin dağılmaması ve siyasi istikrarın devam etmesinin verdiği avantaj iyi kullanılmalıdır.</p>
<p>Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da HDP oylarındaki ciddi düşüş ve HDP’nin kendisi açısından kritik il ve ilçeleri açık farklarla kaybetmesi seçimin sürprizi olmuştur. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yüzde 13 oylana HDP’nin o zamanki eş genel başkanlarından Selahattin Demirtaş Türkiye kamuoyuna Türkiyelilik mesajı verirken parti ve örgüt tabanına Özgür Gündem’de verdiği röportajla stratejik hedeflerinin bölgedeki diğer siyasi parti-leri tamamen bölgeden silmek olarak tanımlıyordu. Aradan geçen 4 yıllık zaman içerisinde HDP bu stratejik hedefe ulaşmada tam anlamıyla başarı-sızlığa uğramıştır. PKK’nın özerklik adıyla başlattığı şiddet kampanyasından ağır bir mağlubiyet yaşaması ve sonrasında yürütülen terörle mücadeley-le bölgede inşa ettiği 40 yıllık ağının tamamen tahrip olması onu her hatasında destekleyen HDP’ye de ağır bir sosyal ve siyasi maliyet yükle-di. Bölgedeki siyasi kampanyalarına destek görmeyen HDP/BDP 31 Mart’ta ağır bir siyasi fatura ödedi. Bu faturada PKK/HDP hataları kadar, devletin terörle mücadele gösterdiği özen, merkezi yönetim ve HDP’li belediyelerin yerine tayin edilen kayyumların hizmetleri de rol oynamış oldu. HDP/PKK’nın hataları, devletin terörle mücadeledeki başarısı, güvenlik kuvvetlerinin vatandaşlara karşı gösterdiği özen, kimlikçi politika karşısındaki hizmet siyaseti Doğu ve Güneydoğudaki siyasi iklimi değiştirdi. AK Parti’nin ve Erdoğan’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da açıkça gözlemlenen başarısı, artan oy oranın ötesinde AK Parti ve Erdoğan’a ülkenin bütünlüğünü temsil ve temin etmek bakımından bir özgül ağırlık veriyor. Türkiye’nin seçim sonuçlarının verdiği moralle terörle mücadelede ivmeyi arttırması ve PKK’nın yurt dışındaki yapılanmasının tasfiyesine ağırlık vermesi isabetli olacaktır.</p>
<p>HDP Doğu ve Güneydoğu’da açık başarısızlığının yanında, Batı’da seçimlerde Millet İttifakının adaylarını resmi olmayan bir şekilde ama açıkça destekledi. Bu desteğin Millet İttifakı-nın başarısının ardındaki desteklerden bir olduğu söyleniyor. Ancak bu desteğin HDP seçmenin bir kısmında “partiye bağlılık ve sadakati” uzun vadede zayıflatması mümkündür. HDP belki Cumhur İttifakının adaylarının seçilmemesi ve geriletilmesi stratejik hedeflerine kısa vadede ulaşmış olsa bile, bunun orta ve uzun vadede HDP seçmenin sadakatini zayıflatmak ve bu ittifakı tercih etmeyenleri de partiden uzaklaştırmak gibi maliyetlerle karşılaşacaktır.</p>
<p>Millet İttifakı umutlandı ama…</p>
<p>Millet İttifakı, CHP ve İyi Parti’nin yanında HDP’nin resmi olmayan kayıt dışı desteği ve Saadet Partisi’nin dirsek temasıyla kurduğu ittifaklarla özellikle Ankara ve İstanbul’da ciddi oy alabildi. Ancak Türkiye genelinde beklediği oy yükselişini yakalayamadı. Bu başarı CHP ve İyi Parti’de yaşanan parti içi hesaplaşmaya odaklı 1 Nisan sendromunu sona erdirdi. Ancak iki partinin ittifak sistemindeki başarıları partilerin iç problemlerini derin dondurucuya kaldırsa da, çözmedi. Dolayısıyla iki parti de, Millet İttifakının kompozisyonundaki</p>
<p>“uyumsuzluk” yükünü orta ve uzun vadede üzerlerinde hissedecekler. Bu yükün Millet Partisinin dışarıdaki iki üyesi olan HDP ve Saadet Partisi üzerinde de ciddi bir baskı oluşturması kuvvetle muhtemeldir. CHP’nin parti çizgisi dışından gelen iki ismin Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu ile ilişkileri de parti üzerinde bir probleme dönüşecektir. Sonuçlar kesinleşmemekle beraber eğer bu iki isim belediye başkanı olursa, belediye yönetimleri üzerindeki sürtüşme veya parti örgütünün baskısı 1989 SHP ve İSKİ skandalına benzer problemleri doğurabilir. Millet İttifakı’nın büyükşehirlerde umutlanması, bu çevrelerdeki seçime, sandığa ve demokrasiye güvensizliği rehabilite edebilir. Millet İttifakı bu hattan yürümez, HDP ve sol marjinal çevrelerin tahrikleriyle yeniden “gezi/sokak ruhu”na dönerse, ittifakın dağılmasının ötesinde parti içi meselelerin derin dondurucudan çıkması ve krize dönüşmesi muhtemeldir.</p>
<p>Vesayetin sonu mu?</p>
<p>Cumhur İttifakı içinde liderlikle ilgili bir problem gözükmemekle beraber, AK Parti ve MHP için parti teşkilatı ve parti etrafındaki aydınlar konu-ları çözülmesi gereken problemler olarak ortaya çıkmaktadır. 31 Mart seçimlerinde sandık görevlileri ve müşahitler düzeyinde yaşanan boşluk ve tecrübesizlikler bu problemin ne kadar ciddi sonuçlara gebe olduğunu göstermiştir. İki parti de içeride oluşan muhalefeti ve eleştirileri, bölünme yerine parti içi dinamizmi arttıracak bir enerjiye dönüştürecek yolu bulmak zorundalar. AK Parti için temel problem, şimdilik 17 yıllık, 2023’teki seçim yılında 20 yıllık iktidarın parti ve bürokraside oluşturabileceği oligarşik yapıyı bölünmeye sebep olmadan yenileyebilmek. MHP de İyi Parti’nin kopuşuyla yaşadığı kadro ve teşkilat açığını kapamak zorunda. AK Parti kendisini iktidara taşıyan dinamiklerden biri olan elit dolaşımını devam ettirmek ve nitelikli hale getirmek zorunda. AK Parti’nin vesayet sistemini yıkarken ve yeni sistemin kaba inşaatını yaparken gösterdiği başarıyı, şimdi ince işçilik ve iç mimariyle devam ettirmesi gerekiyor. Bu daha nitelikli bir kadro, kurumsallaşma ve yeniden toplumun bütün kesimleriyle ilişki kur-mak anlamına geliyor. İki parti için bir başka problem de, bütün bunları ittifakı bozmadan yapabilmekte yatıyor…</p>
<p>31 Mart seçimleri, Türkiye’nin içerideki vesayet sisteminin çöktüğü son beş yıllık mücadele döneminin sonu olarak değerlendirilebilir mi?</p>
<p>30 Mart 2014’den bu yana devam eden yedi etaplı seçim maratonu bitti mi? Seçimlerin Türkiye ortalaması bu sorulara evet cevabını vermemiz mümkün kılıyor. Türkiye’nin siyasi istikrar içinde reformlara ve dış politika gündemine dönerken, siyasi partilerin iç muhasebe ve yeniden yapılan-maya dönmesi için önümüzde altın kıymetinde bir 4,5 yıl var…</p>
<p><em>Star, Açık Görüş</em>, 6 Nisan 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-uzun-secim-bitti-mi/">31 Mart: Uzun Seçim Bitti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>31 Mart Seçim Maratonunun Sonu Olacak mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/31-mart-secim-maratonunun-sonu-olacak-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Mar 2019 08:52:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/31-mart-secim-maratonunun-sonu-olacak-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Seçimde iktidar kazanırsa seçim maratonu bitecek ve muhalefet cephesi içinde ciddi bir tartışma başlayacaktır. Bu tartışma muhalefetin vesayet aktörleri, FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri ile ilişkilerini gündeme taşıyabilecektir. HDP içinde tartışma ve bölünme kaçınılmaz olacaktır. 31 Mart 2019 mahalli seçimleri,  30 Mart 2014 mahalli idareler seçimiyle başlayan yedi etaplık seçim maratonunun son etabı olacak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secim-maratonunun-sonu-olacak-mi/">31 Mart Seçim Maratonunun Sonu Olacak mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seçimde iktidar kazanırsa seçim maratonu bitecek ve muhalefet cephesi içinde ciddi bir tartışma başlayacaktır. Bu tartışma muhalefetin vesayet aktörleri, FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri ile ilişkilerini gündeme taşıyabilecektir. HDP içinde tartışma ve bölünme kaçınılmaz olacaktır.</p>
<div>31 Mart 2019 mahalli seçimleri,  30 Mart 2014 mahalli idareler seçimiyle başlayan yedi etaplık seçim maratonunun son etabı olacak mı? Yoksa beş yıl önce başlayan uzun seçim devam mı edecek? 31 Mart 2019 seçimlerini, mahalli seçim olma karakterinin ötesine geçen bir milli seçim bir beka davası hüviyetine taşıyan ”uzun seçim” sürecidir.</div>
<div>Türkiye 27 Mayıs 1960 darbesiyle içeride bürokratik vesayet rejimine dışarıda NATO/ ABD hiyerarşisine bağlı bir dış vesayet sistemine oturtulmuştu. Bu ikili vesayet sisteminin ihtiyaçlarına göre Türkiye’nin iç ve dış politikasına yargı, bürokrasi, kontrollü “toplumsal olaylar” ve nihayet darbelerle siyasete müdahale edilerek “balans ayarı” yapılmaktaydı. Türkiye’deki seçmen çoğunluğu ve onun Kemalist bürokratik vesayet karşısında Şerif Mardin’in ifadesiyle “kalkanı olan siyasi partiler bu ayara uzun süre teslim olmadılar. Bu gelenek bütün hayatına ve değerlerine müdahale eden bürokratik vesayete sünni geleneğin toplumsal fitne ve çatışmaya yol açmama endişesi ile meşruiyetten ayrılmadı. ‘’Bu ülke’’nin nihayetinde kendilerinin olduğunu bilmenin verdiği devlet şuuru ile daima demokratik sabır ve yolları tercih etti.</div>
<div></div>
<div><strong>ORGANİK AYDINLAR VE LİDER </strong></div>
<div></div>
<div>Vesayet sistemi bu siyasi partileri ya kapattı yahut üzerinde uyguladığı ciddi baskı ve sızmalarla öğrenilmiş çaresizlikten “vesayetin gönüllü kullarına” dönüştürdü. Bu şekilde halkın, kalkan olarak gördüğü siyasi partiler elinden alınmak suretiyle çaresiz ve muti olacağı varsayılıyordu. Halk ise bu kalkanın kendi bekası bakımından ne kadar hayati olduğunu tek parti dönemindeki çaresizliğinden ve Demokrat Parti döneminde kazandığı haklardan yakinen biliyordu. Halk bunu farkettiğinde 3 Kasım 2002’de kendine “kalkan” olabileceğini hissettiği Adalet ve Kalkınma Partisine yöneldi. Halk, AK Parti’de bir “kalkan”ın ötesinde siyasi imkanlar buldu. Bu siyasi imkanlar, milletin organik aydınları ve liderdi. Böylece AKParti’nin, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve milletin organik aydınlarının vesayet sistemiyle mücadelesi başladı.</div>
<div></div>
<div>Kemalist vesayet sisteminin çökeceği anlaşılınca vesayetin iç ve dış ayakları çok cüretkar yeni bir projeyle ortaya çıktı. Vesayetle mücadelede AK Parti’nin bürokrasideki ve medyadaki zayıflığını FETÖ yapılanmasıyla takviye ederek AK Parti’yi yeni bir vesayetin altına almayı denediler. Eski Kemalist vesayet sistemini yeni vesayetin aktörü olacak FETÖ eliyle tasfiye ederek adeta suyu geçerken at değiştirmeye yönelik bu proje Erdoğan’ın liderliği, AK Parti’nin milletin kalkanı olmayı tercih etmesi, milletin organik aydınlarının teslim olmaması ve milletin ferasetiyle aşıldı.</div>
<div></div>
<div>İşte 30 Mart 2014 mahalli idareler seçimi bu hesaplaşmanın seçim alanındaki ilk etabıydı. Bundan sonra olanları hatırlamadan önce, bu süreci hazırlayan olayları ana hatlarıyla düşünelim. Erdoğan, AK Parti, organik aydınlar ve yüzde 50’lik seçmen bloğunun Kemalist vesayeti tasfiye ve FETÖ’ye teslim olmama azmi farkedilince vesayet sistemi, kendisini doğuran kriz ortamını bir kez daha inşa etmeye yöneldi. İlk olarak artık Türkiye siyasetinde merkezi konum edinen Erdoğan, AK Parti ve milletin organik aydınları hedef alındı. Böylece her türlü merkezkaç gücün önü açılarak Türkye’nin siyasi merkezi dağıtılmak istendi. Bu başarıldığında iç ve dış vesayetin yeniden kurulması kolaylaşacaktı. Böylece 27 Mayısvari bir darbenin zemini oluşturulmaya çalışıldı. Gezi olayları bu hazırlık olmadan anlaşılamaz. Gezi olayları FETÖ’nün istihbaratı, güvenlik bürokrasisi, yargısı ve medyasının desteğinde hazırlandı. Türkiye’deki solun, 27 Mayıs’tan bu yana hala reşit olamadığının yeni bir teyidiyle bu olaylara ve akabindeki 17/25 Aralık yargı darbelerine balıklama atlaması, FETÖ’ye 15 Temmuz darbe teşebbüsü için cesaret verecekti.</div>
<div></div>
<div>Gezi olaylarıyla vesayet sisteminin tasfiyesi, demokrasinin tesisi ve Kürt sorunun çözümü için yapılacak reformlarda/referandumlarda AK Parti ile hareket edebilecek sol grubunun kopartılması hedefleniyordu. Büyük ölçüde başarılı olan bu projeyi takiben yargı ve güvenlik bürokrasisinin 17/25 Aralık darbe projesinin önünü açtı. Gezi olaylarıyla reform bloğundan kopan sol, FETÖ’nün müttefiği olmanın ötesinde FETÖ karargahının yönlendirmesiyle harekete geçen bir yapıya büründü.</div>
<div></div>
<div><strong>KAYIT DIŞI SİYASET </strong></div>
<div></div>
<div>Ana muhalefet CHP, FETÖ argümanlarının sahnesine dönüştü. Bu şekilde 3 Kasım’da ortaya çıkan parti, lider, organik aydınlar ve yüzde 50’lik seçmen bloğu parçalanmak istendi. Bu “kayıt dışı siyaset”in 30 Mart 2014 mahalli idareler seçimlerinde seçmen tarafından ibra edilmesi ve Erdoğan’ın tasfiyesiyle yeni vesayet sisteminin önünün açılması istendi. 30 Mart 2014 seçimleri bu bakımdan bir anda mahalli hüviyetinin ötesinde milli bir seçim ve beka davası haline geldi. Seçmen, 30 Mart’ta kayıt dışı siyaset müdahalesini reddetti. Böylece vesayet sisteminin iç ve dış müttefikleriyle Erdoğan, AK Parti, organik aydınlar ve yüzde 50’lik seçmen bloğunun uzun mücadelesi başladı.</div>
<div></div>
<div>Bu mücadelede Kemalist veya FETÖ vesayeti tarafından kontrol edilemeyen MHP’nin üzerinde müthiş bir baskı uygulandı. MHP genel merkezi kaset operasyonuyla çökertildi, lideri değiştirilmek istendi, bu tam başarılamayınca MHP parçalandı. MHP karşısında eski merkez sağın tasfiye olmuş isimlerinin ilavesiyle Meral Akşener’in genel başkanlığında İyi Parti oluşturuldu. Ancak MHP bütün bu saldırılar karşısında teslim olmayarak vesayet karşısında mücadele edenlerle beraber hareket etmeyi tercih etti. Böylece bürokrasideki güçsüzlük ve eksiklik, MHP sayesinde büyük ölçüde telafi edilmiş oldu.</div>
<div></div>
<div>31 Mart 2019 mahalli idareler seçimlerinden önce yapılan seçimleri hatırlayalım: 30 Mart 2014 yerel yönetimler seçimleri, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 7 Haziran 2015 genel seçimleri, 1 Kasım 2015 yenilenen genel seçimler, 16 Nisan 2018 Cumhurbaşkanlığı anayasa referandumu, 24 Haziran 2018 erken seçimleri. Bu seçimlerle beraber Türkiye’nin iç politikasını temelden etkiyen MHP’nin bölünmesi, PKK’nın özerklik adı altında yürüttüğü şiddet kampanyası, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Türkiye’nin Suriye yürüttüğü iki askeri harekat, ABD’nin Suriye ve Ortadoğu politikası sebebiyle Türkiye’nin Rusya ile stratejik işbirliği düzeyinde yakınlaşması gibi değişimler yaşandı. Buna Ortadoğu başta olmak üzere Türkiye’nin etrafında yaşanan büyük uluslararası türbülansları eklemek lazım. Bütün bunlar, Türkiye’nin iç ve dış vesayet sistemiyle mücadelesinin uluslararası alanda yarattığı rahatsızlıklarla beraber düşünülmesi gerektiğinin altını çiziyor. Bu bakımdan 31 Mart 2019 mahalli idareler seçimi tıpkı 30 Mart 2014 yerel yönetimler seçimi gibi ehemmiyetli bir seçimdir. Muhalefetin Cumhur İttifakı’nın asabiyesini zayıflatmak için propaganda amacıyla tansiyonu düşük tutmaya çalışması, siyasi kampanya amacıyla sınırlıdır. Bu şekilde AK Parti seçmeninin bir takım kırgınlıklar sebebiyle sandığa gitmesi engellenmek istenmektedir. Seçim sonuçları muhalefet açısından tatminkar olduğunda, yeniden 30 Mart 2014 seçimleri öncesindeki siyasi kriz ve meşruiyet tartışmasına dönülmesi muhalefetin stratejik hedefidir. Esasen eski ABD Başkanı Abraham Lincoln dediği gibi “Seçim, kurşundan etkilidir.”</div>
<div></div>
<div>Her seçimin ister istemez siyasi sonuçları olur. 31 Mart seçimlerinde muhalefet kazanırsa uzun seçim uzar, seçim maratonu devam eder. Türkiye’de siyasi merkez zayıflar, merkezkaç aktörler güçlenir. Eğer iktidar kazanırsa seçim maratonu bitecek ve muhalefet cephesi içinde ciddi bir tartışma başlayacaktır. Bu tartışma muhalefetin vesayet aktörleri, FETÖ ve PKK gibi terör örgütleri ile ilişkilerini gündeme taşıyabilecektir. HDP içinde tartışma ve bölünme kaçınılmaz olacaktır. Türkiye siyaseti ise reformlar ve yeni sistemin oturması için altın niteliğinde seçimsiz bir 4,5 yıl fırsatı yakalayacaktır. FETÖ ve PKK gibi terör örgütlerinin umudu kırılacaktır. Türkiye, siyasi merkezini tahkim edecek ve merkezkaç güçlerin törpülendiği bir döneme girecektir. Siyasi istikrar, ekonomik istikrarın önünü açacaktır. Yabancı sermaye ve iç yatırımlarla ekonomi yeniden büyüme yoluna girecektir. Türkiye’nin uluslararası alandaki pazarlık kabiliyeti artacaktır.</div>
<div></div>
<div>Star, Açık Görüş, 30.03.2019</div>
<div>https://www.star.com.tr/acik-gorus/31-mart-secim-maratonunun-sonu-olacak-mi-haber-1442880/</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/31-mart-secim-maratonunun-sonu-olacak-mi/">31 Mart Seçim Maratonunun Sonu Olacak mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ecevit veya Demokratik Solculuk: CHP’nin Üzerindeki Hayalet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ecevit-veya-demokratik-solculuk-chpnin-uzerindeki-hayalet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2019 03:49:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ecevit-veya-demokratik-solculuk-chpnin-uzerindeki-hayalet/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ecevit’in lider vurgulu, yerli, ulusal, inançlara saygılı laiklik anlayışıyla örülmüş demokratik solculuğunun CHP’ye 31 Mart’ta yeni bir başarısızlık yaratarak yeni bir 1  Nisan (veya 18 Nisan 1999) şakası yapması muhtemeldir. Türkiye’de solun ve CHP’nin problemi hem muhalefetin hem de ülkenin geleceği açısından ciddi bir endişe yaratıyor. Vesayet sisteminin tasfiyesiyle vesayet sisteminin bir ortağı ve aparatı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ecevit-veya-demokratik-solculuk-chpnin-uzerindeki-hayalet/">Ecevit veya Demokratik Solculuk: CHP’nin Üzerindeki Hayalet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ecevit’in lider vurgulu, yerli, ulusal, inançlara saygılı laiklik anlayışıyla örülmüş demokratik solculuğunun CHP’ye 31 Mart’ta yeni bir başarısızlık yaratarak yeni bir 1  Nisan (veya 18 Nisan 1999) şakası yapması muhtemeldir.</p>
<p>Türkiye’de solun ve CHP’nin problemi hem muhalefetin hem de ülkenin geleceği açısından ciddi bir endişe yaratıyor. Vesayet sisteminin tasfiyesiyle vesayet sisteminin bir ortağı ve aparatı olan CHP ciddi bir yönsüzleşme, savrulma ve kriz sarmalının içine girdi. Bu savrulmalar zaten netleşme problemi yaşayan CHP’yi iyice muğlaklaştırdı. Öyle ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hizbi, CHP’nin kuruluş misyonuna ve tarihine tamamen karşı olan PKK/HDP, FETÖ, radikal sol ve Milli Görüş/Saadet Partisi gibi marjinal hareketlerle işbirliğine yönelebildi. AK Parti ve Erdoğan’ın sağdaki parçalanmaya son vererek yüzde 50’lik bir tabana dayanması, nihayet 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra MHP’nin muhalefet grubundan ayrılarak AK Parti ile hareket etmesi CHP’nin üzerindeki baskıyı arttırdı.</p>
<p>26 Nisan’daki referandumla Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi yüzde 50’lik bir bloğu yakalayamayan partilerin tasfiye sürecini başlattı. CHP bu süreçten istifade ederek baş edemeyeceği anlaşılan iç problemleri aşabilmek için en geniş ittifakı kuracağı bir siyaseti tercih etti. Bu tercihin getireceği bir başarının CHP’yi dağılmaktan kurtaracağı varsayılıyor. Ancak CHP’nin artık bir asra dayanan ontolojik ve ideolojik problemleri CHP’nin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. CHP’nin 1 Nisan 2019’dan itibaren bu problemlerle yüzleşmekten kaçınamayacağı ortada. Bu yüzleşmede sanki yokmuş gibi davranılan Bülent Ecevit’in fikirleri ve siyasi mücadelesi ile siyasi mirasını taşıyan DSP’nin gündeme gelmesi de kaçınılmaz olacaktır. Çünkü Ecevit bu problemlerle ilk yüzleşen ve problemleri çözemediği için CHP mirasını reddeden ilk genel başkan, ilk liderdir. Bu bakımdan Ecevit’i hatırlamak ve tartışmak 1 Nisan’da CHP’de yaşanacak müstakbel “iç savaşın” anlaşılmasını sağlayacaktır.</p>
<p><strong>Darbe ortaklığı </strong></p>
<p>CHP 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası karşısında belediye seçimlerinde uğradığı fiili mağlubiyetin “Jandarma Fırkası”nın katkısıyla aşılmasından sonra bugüne kadar devam eden değişmeye çalışırken değişememe ikilemine hapsolmuştur. Türkiye’nin 1946 yılında yeniden çok partili hayata geçmesiyle aynı krizi tekrar tekrar yaşayan CHP, o tarihten bu yana hiçbir serbest seçimi kazanamamıştır. CHP tek parti diktatörlüğünün yanına seçim yolsuzlukları, darbeye yol açan muhalefet ve darbecilerin ortağı parti gibi sıfatları da alarak tarihi yükünü arttırmış, demokrasi suçları açısından sicilini iyice bozmuştur.</p>
<p><strong>Parti içi mücadele </strong></p>
<p>CHP’nin bu tarihi yüklerine rağmen sağın seçim başarıları ve kalkınmadaki demokratik başarıları CHP’nin değişmesine yönelik iç ve dış baskıları arttırmıştır. Bu değişim ve demokratikleşme baskılarının yarattığı enerjiyi Bülent Ecevit parti içi bir mücadeleye ve başarıya dönüşecektir. Bir başka ifadeyle Bülent Ecevit’in başarısının ardındaki enerji CHP’nin başarısızlığına karşılık sağın önlenemeyen başarılarıdır. Ecevit’in CHP içindeki tecrübesi ve CHP’nin açık başarısızlığı, CHP’deki problemin üzerine düşünmeye ve giderek bir tartışmaya dönüşmüştür. Bilhassa 27 Mayıs darbecilerinin desteğine ve Menderes’in idamına rağmen CHP’nin başarısız olması CHP içinde tartışma ve kırılmalara yol açmıştır. 1965 seçimlerinde AP’nin orduya rağmen ezici bir seçim zaferi kazanması CHP’deki muhalefetin önünü açacaktır.</p>
<p>1965 gelmeden Ecevit’in CHP hakkındaki fikirlerini Prof Dr Kemal Karpat Bir Ömrün İnsanları adlı kitabından öğrenebiliyoruz: “1964’lü yıllar. Ecevit, Long Island’a yani Newyork’a 100 km mesafedeki küçük bir köydeki evime geldi. Evimdeki sohbetlerimizde Bülent Bey, Halk Partisi’nden memnun olmadığını, partinin değişmesi gerektiğini defalarca belirtti. Halk Partisi’ne hakim olan gruplardan söz etti. Benim nazarımda, bunlar hâlâ ilk parti döneminden kalmış, elitist mantaliteye sahip, demokrasiyi şeklen kabul etmiş ancak içine sindirememiş kimselerdi. Bunlar partide kaldıkça Halk Partisi’nin gerçek manada demokrasiyi benimseyerek halkı kendisine çekmesinin mümkün olmayacağını söyledim. Bülent Bey bu görüşleri tamamıyla kabul etti. Doğrudur, fakat güçlük, bunların partiden nasıl çıkartılacağıdır. Öyle köklü yerleşmişler ki, söküp atmak imkansız dedi.”</p>
<p>Ecevit erken tarihlerden itibaren en büyük problemi halktan kopuk elit ve bürokraside görmektedir. Ancak daha sonra da başarısız olacağı problem bu parti elitleri ve bürokratlarının partiden atılamayacak ölçüde partiye kök salmalarıdır. Ecevit bu elit ve bürokratların ideolojisi olan gardırop Atatürkçülüğünü ve laiklik anlayışını da eleştirecektir. Bu eleştirilerden bürokrasi eleştirisine dayanan demokratik sol düşünce ve dine saygılı laiklik anlayışı ortaya çıkacaktır. Ecevit halk İslam’ına düşmanca tutum alan CHP elitlerinden farklı olarak halk İslam’ına ve tasavvufa olumlu bir perspektifle bakmaktadır. Bu iki konu zamanla Ecevit ile CHP elitlerinin temel anlaşmazlık konularına dönüşecektir.</p>
<p>Ecevit sadece CHP elitleriyle değil, yeni ortaya çıkan sol sosyalist düşünce ve elitlerle de farklılaşmaktadır. Ecevit’i özgünleştiren ve evrensel sol karşısında yerel ve ulusal kılan da bu tartışmalar olacaktır.</p>
<p><strong>Ecevit’e göre Türkiye </strong></p>
<p>Bugünkü gelişmeleri daha kolay anlayabilmek için Bülent Ecevit’in fikirlerini, demokratik sol ideolojisini ve DSP’nin kuruluş sürecini kısaca hatırlamak faydalı olacaktır. Ecevit’e göre, Türkiye kendine has özellikleri olan bir toplumdur. Bu yüzden de Türkiye’deki solculuk Batı’dakinden farklı olmalıdır. Sınıf çatışması temelinde yükselen Marksizmden hareketle teşekkül eden sosyal demokrasi, Türkiye’ye hitap etmemektedir. Türkiye’deki sol, sınıf çatışması yerine halk ile aydın ve bürokrat ittifakının çatıştığı temel üzerinde yükselecek demokratik sol ideoloji olabilir. Demokratik sol ideoloji, sendika ve diğer örgütleri tıpkı parti örgütü gibi demokratik değil, tam aksine halkın üzerinde aydın-bürokrat iktidarını pekiştiren anti-demokratik oluşumlar olarak görür. Bu eksiği gidermek ve halkı kurtarmak üzere karizmatik bir lider gereklidir. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçerken Atatürk’ün oynadığı bu role, bu düzeni değiştirmek ve demokratik sol düzeni kurmak üzere Bülent Ecevit taliptir.</p>
<p>12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi CHP’de bu düşünceyi hayata geçirmek üzere mücadele veren Ecevit aydınların, bürokratların, CHP örgütünün ve sosyal demokratların ihanetine uğradığı iddiasıyla, bu tarihten sonraki arayışında CHP ile yollarını tamamen ayırmıştır. DSP işte böyle bir düşünce ile doğal liderin etrafında toplanan, vefalı ve sadık sıradan halktan oluşur. DSP’nin de CHP gibi bozulmaması için aydınlar ve eski CHP’liler bu oluşumun dışında tutulmalı, buna rağmen sızanlar da partiden temizlenmelidir. Ecevit ölene kadar bu konuda kararlılıkla mücadele etmiştir.</p>
<p><strong>Yüzde 30 bandı </strong></p>
<p>Ecevit’in ölümünden sonra fikri ve siyasi mirası sahipsiz kaldı. CHP ve sol sembolik atıflar dışında adeta intikam alırcasına Ecevit’i unutulmaya terk etti. Ancak CHP ve sol, bu mirası reddettikçe yüzde 30 bandına çıkamayan bir kısırlığa hapsoldu. Halbuki Ecevit DSP’yi sıfırdan ve yapayalnızken yüzde 20’lik bir oy tabanına taşımayı ve CHP’yi barajın altında bırakmayı başarmış bir siyasi mirasa sahipti. Bugün CHP ve solun üzerinde bir “Ecevit hayaleti” dolaşmaktadır. Ecevit fikirleri ve mücadelesiyle CHP ve sol üzerinde çok güçlü bir yarık çok güçlü bir damar bıraktı. CHP ve sol, Ecevit fikirlerini temellük ederek tarihi ve ontolojik meseleleriyle yüzleşmek ve yenilenmek yerine, onu yok sayarak Batı solunun basit bir taklitçisi veya bürokratik vesayetin özlemcisi olmanın ötesine geçemedi. CHP ve sol, Cumhurbaşkanlığı sisteminin yüzde 50’lik bir blok yaratma mecburiyetinin arkasına sinerek problemlerini görünmez kılmayı tercih etti. Ancak yüzde 50’lik blok uğruna solun ve sağın her fraksiyonuna kapıyı açan ve demokratik olmayan yöntemlere göz kırpan bir partinin “kendini ve toplumu aldatması” çok uzun süremez. Özellikle HDP ittifakının CHP içinde ciddi kırılmalara yol açtığı ve daha da açacağı açıktır. CHP’nin seçim ittifakı boyunca parti içi iktidar mücadelesini öne çıkaran tavrı CHP’de merkezkaç güçleri harekete geçirdi. Bu merkezkaç güçlerin DSP’ye yönelmesi bu bakımdan manidardır. CHP’nin darbecilikten etnik ayrılıkçılığa, komünizmden mezhepçiliğe, evrenselcilikten taşralılığa açık yamalı bohçalı ideolojik muğlaklığı karşısında, Ecevit’in üzerinde iyi düşünülmüş fikirlerinin yeni bir lider ve parti eliyle yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Ecevit’in lider vurgulu, yerli, ulusal, inançlara saygılı laiklik anlayışıyla örülmüş demokratik solculuğunun CHP’ye 31 Mart’ta yeni bir başarısızlık yaratarak yeni bir 1  Nisan (veya 18 Nisan 1999) şakası yapması muhtemeldir.</p>
<p>Dr. Murat Yılmaz</p>
<p>Star, Açık Görüş, 10 Mart 2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ecevit-veya-demokratik-solculuk-chpnin-uzerindeki-hayalet/">Ecevit veya Demokratik Solculuk: CHP’nin Üzerindeki Hayalet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin ecinnileri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/chpnin-ecinnileri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 10:35:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/chpnin-ecinnileri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun hala tartışılan bir kaset operasyonuyla Deniz Baykal’ın yerini almasıyla kolay yoldan CHP’nin yenileneceği ve değişeceği varsayımı aradan geçen altı yılda çökmüş durumda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında geçen son altı yıl, bugün itibarıyla ‘Yeni CHP’ iddiasının ve umudunun tükendiği dönem olarak tarihe geçmiş durumda. Bu dönem CHP içinde hizipleşmenin arttığı ve parti içi güven sermayesinin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpnin-ecinnileri/">CHP’nin ecinnileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun hala tartışılan bir kaset operasyonuyla Deniz Baykal’ın yerini almasıyla kolay yoldan CHP’nin yenileneceği ve değişeceği varsayımı aradan geçen altı yılda çökmüş durumda. Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığında geçen son altı yıl, bugün itibarıyla ‘Yeni CHP’ iddiasının ve umudunun tükendiği dönem olarak tarihe geçmiş durumda. Bu dönem CHP içinde hizipleşmenin arttığı ve parti içi güven sermayesinin azaldığı bir zamanı da ifade ediyor. CHP artık Türkiye’nin temel meselelerinde bir parti programı ve ideolojisi etrafında bir arada siyaset yapan bir parti hüviyetini kaybetmiş durumda.</p>
<p>Tek önceliği ve ortak yönü, Erdoğan ve AK Parti karşıtı cephede meşru veya gayrimeşru mümkün bütün yol ve yöntemlerle strateji üretmek olan CHP, “bölünmüş parti” karakterini taşıyor. Kılıçdaroğlu bir genel başkan olarak bu bölünmüş partiyi yönetebilecek ve bir arada tutabilecek bir performans gösteremiyor. Kılıçdaroğlu ve hizbi bu başarısızlığı örtmek ve parti içi hizip çatışmasını engellemek için, Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı üzerinden gerginlik ve kriz çıkarmak dışında bir seçenek üretemedi. Ancak bu seçenek o kadar çok ve hoyratça kullanıldı ki, Kılıçdaroğlu ve hizbi “yalancı çoban” konumuna düşmüş durumda. Nitekim son olarak şehit cenazelerinde yaşanan gerginlik, Kılıçdaroğlu’nun artık kendi hizbi dışındaki CHP’yi harekete geçirmekte zorlandığını gösterdi.</p>
<p><strong>Karşıtlık dozunu artırmak</strong></p>
<p>CHP Kılıçdaroğlu’nun hizbi dışında kabaca Ulusalcı/Kemalistler ve sosyalist sola/ HDP’ye yakın duran üç hizbe bölünmüş durumda. Kılıçdaroğlu’nun hizbi dışında kalan hiziplerin de CHP’nin değişmesi ve yenilenmesi bahsinde tutarlı bir program ve kadroya sahip olduklarına ilişkin bir işaret yok. Kılıçdaroğlu hizbinin parti içindeki iktidarını devam ettiren de bu durum zaten. Diğer hizipler de CHP için bir umut vaat etmiyor. Hatta tam aksine diğer hiziplerden herhangi birinin parti içinde iktidara gelmesi halinde, CHP’nin gerçekten bölünmesinin önünü açabileceği endişesi ağır basıyor. Kılıçdaroğlu ve hizbi, biraz da bu endişe dolayısıyla partideki iktidarlarını devam ettirebiliyor. Ancak Türkiye’nin temel meselelerine ilişkin yaşanan krizler, Kılıçdaroğlu ve hizbinin elini zayıflatıyor ve CHP’deki merkezkaç eğilimleri güçlendiriyor. Bu durumu örtmek ve parti içindeki iktidar mücadelesini engellemek için ise Erdoğan ve AK Parti karşıtlık dozunu artırmak dışında bir formül bulunamıyor.</p>
<p>CHP kendi içindeki ve Türkiye’deki probleme müdahale etme kabiliyetini kaybettikçe, parti dışındaki ve hatta ülke dışındaki gelişme ve krizlere umut bağlayan irrasyonel bir siyasete savruluyor. CHP’ye akıl veren kurmaylar, demokratik seçim kampanyalarından Mısır’daki Sisi darbesine kadar birbiriyle telif edilemeyecek seçenekleri her hafta model olarak öneren bir çaresizlik içinde savruluyor. Her başarısızlık CHP kurmaylarını ve CHP genel merkezini asabileştiriyor ve giderek dengesini kaybeden bir reaksiyonerliğe hapsediyor. Öyle ki giderek intihar bombacısı haleti ruhiyesi içinde, kendilerini yok ederek karşı cepheye azami zarar verecek strateji okumaları yapıyorlar. Toplumla, rakip parti ve zümrelerle yaşanan kutuplaşma ve çatışma giderek parti içinde taşınıyor. Başarısızlığın sebebi giderek daha yakınlarda, parti içindeki hiziplerde, parti içindeki diğer kimliklerde aranıyor. Parti içindeki mücadele giderek bir iç savaş mantığıyla ele alınmaya başlanıyor.</p>
<p>Bu mantık, CHP’nin parti içinde ve dışındaki güven ve ikna kabiliyetine ciddi zarar veriyor. Böylece Kılıçdaroğlu ve hizbi başta olmak üzere, CHP’deki bütün hizipler fasit dairenin içine düşüyor.</p>
<p>CHP, siyasi tabloyu değiştirecek bir hamleyi kendi içinden yapamadıkça Ergenekonculardan Paralel Devlet Yapılanmasına, imzacı akademisyenlerden liselilere kadar her kesimden bir tür Mehdi bekler gibi irrasyonel bir pozisyona savruluyor. Bir arada olamayacak aktörlerle hızla müttefik olabilen CHP, birbiriyle telif edilemeyecek argümanları peş peşe savunmaktan çekinmiyor. Bu durum aslında CHP’nin kuruluş döneminin tarihine ve mantığına uygundur. CHP krize girdikçe kuruluş dönemindeki reflekslerine dönüyor. Ancak CHP kuruluş döneminde bir iktidar partisiydi ve devletin partisiydi. Dolayısıyla bu savruluşları izah etmesine gerek kalmayacak bir iktidara sahipti. O dönemde CHP kimseye hesap vermeyen, tam aksine muhaliflerden topluma herkese hesap soran bir pozisyona sahipti. CHP çok partili hayata geçtikten sonra da “kendi muhalefette fikirleri devlette iktidarda” kalmayı başarmıştı. Bugün ise CHP her anlamıyla muhalefette&#8230; CHP ve Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu artık yaptıklarının hesabını vermek ve gerekçelerini izah etmek durumunda olduğunun farkında&#8230; Arkasında bürokratik iktidar ve devletin itibarı yok. Bu yüzden de CHP, bu savruluşlarının gerekçelerini topluma ve kendi tabanına anlatmak zorunda kalacak.</p>
<p>CHP bugün hayatın normal akışı içerisinde birbirine selam vermeyecek, hatta yüz yüze geldiklerinde kavga edecek aktörleri çatısı altında toplamış durumda. Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı üzerinden bir araya gelen bu aktörler, açık bir başarısızlıkla karşı karşıyalar. CHP, politik sabır ve meşruiyet isteyen demokratik siyaseti değil, gayrimeşru yöntem ve aktörlerle hemen, acil, kesin bir devirme siyaseti arasında ikincisini tercih etti. Bu siyasette başarısızlık halinde “Kurtlukta kural düşeni yemektir” hükmünün uygulanacağının farkındadır. Bu kurala göre tasfiye edilen Deniz Baykal’ın yerine getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, kuralın şimdi de kendisi için işlediğinin farkında. Bu yüzden bir yandan hala işe yarabileceğini diğer yandan da kendisinin gidişinin maliyetini kuralı uygulayıcılara hatırlatmak istiyor. Kılıçdaroğlu’nun açıkça üstelik hanım bir siyasetçiye küfretmesinin,  “Başkanlıktan kan çıkar” demesinin ve iktidarı sokak hareketleriyle tehdit etmesinin sebebi oyunun bu kuralında yatmaktadır.</p>
<p>Kılıçdaroğlu ve CHP, iktidarı ele geçirmek için şeytanla dahi işbirliği yapabileceğini göstermiş bir sicile sahip&#8230; Şeytanla işbirliği büyük güçlerle işbirliği yapmak gibidir: Kazanırsanız büyük payı büyük güç alır, kaybederseniz maliyeti büyük güç size ödetir. CHP ve Kılıçdaroğlu şimdi şeytanla yaptığı ittifaka rağmen kaybetmenin ağır faturasıyla karşı karşıya&#8230;</p>
<p>Kılıçdaroğlu “arabayı devirdiği” için artık kendisine yol gösteren çok oluyor. Gün geçmiyor ki parti içinden dışından Kılıçdaroğlu’na bir eleştiri yapılmasın, bir akıl verilmesin&#8230; Bu kervana en son Kılıçdaroğlu’nun siyasetbilimi doktorası yapan oğlu da katıldı. CHP’ye sokaklardan uzak durun ve seçmenlere ulaşmak için evlerle gidin diyen Kerem Kılıçdaroğlu, CHP’nin tarihi, ideolojik,  sosyolojik açmazlarından hiç bahsetmiyor. CHP bu problemlerle seçmenin evine girdiğinde bir kez daha yüzleşecek. Çünkü CHP kadrolarının ezici kısmı gittikleri evlerin yüzde 80’inde kendilerini tutamayıp seçmenlerin hayat tarzıyla kavga edecek. Bu bakımdan CHP kadrolarının evlere gitmesinin, CHP’nin oyunu artırmaktan ziyade azaltacak sonuçlar vermesi kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p><strong>Kreşlerde de örgütlenmeli</strong></p>
<p>Görüldüğü üzere CHP henüz propaganda tekniklerinden öteye program, ideoloji, tarih, sosyoloji katmanlarına geçebilmiş değil. Bütün akademik hayatlarını darbe ve sokak hareketleriyle hükümet devirme teknik ve stratejilerine hasretmiş CHP’nin organik aydınları, CHP’nin normal ve demokratik bir parti olmasının önündeki temel engele dönüşmüş durumda&#8230; Bu yaz yeni darbe ve devrim teknikleriyle yeni akademik döneme hazırlanan CHP’nin organik akademisyenlerinin, liseler yetmez kreşlerde de eylemci bebeler örgütlemeliyiz şeklinde yeni ve parlak fikirlerle şeytanlarla anlaşmayı denemeleri muhtemeldir. Kendi pozisyonlarını “cinnet siyaseti”yle açıklayan CHP’nin organik akademisyenleri varken Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin burunlarını demokrasi oyununa sokmasını uzunca bir süre beklememeliyiz. Ancak CHP tabanının talep ve şikayetlerinin cinnet siyasetini, ecinni akademisyen ve siyasetçileri ilanihaye taşımasının mümkün olmadığını unutmamak lazım. CHP’liler şeytandan önce ecinni akademisyen ve siyasetçileri taşlayarak, bu ecinni taifesinin ve şeytanın şerrinden kurtulmadıkça amellerinin demokratik karşılığı seçim sandığında bir kere daha yanmak veya bu sefer çarpılmak olacaktır.</p>
<p><em><a href="http://haber.star.com.tr/acikgorus/chpnin-ecinnileri/haber-1119355" target="_blank" rel="noopener">Star Açık Görüş, 18.06.2016</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chpnin-ecinnileri/">CHP’nin ecinnileri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih, Strateji ve Siyaset Felsefesi Kavramı Olarak Sivil Toplum</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tarih-strateji-ve-siyaset-felsefesi-kavrami-olarak-sivil-toplum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:01:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/tarih-strateji-ve-siyaset-felsefesi-kavrami-olarak-sivil-toplum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>12 Eylül 1980 askeri müdahalesini izleyen dönemde, özellikle çok partili, kısıtlı ve yasaklı demokrasiye geçişte, devletin toplumdaki yerinin ne olması gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşandı. Bu siyasi pratikler iklimindeki sivil toplum tartışmalarında varılan genel kanaati şöyle özetleyebiliriz: Doğu toplumlarının ve bunların içinde yer alan Türkiye’nin temel sorunsalı, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak mekanizmaların ve yapıların yani [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-strateji-ve-siyaset-felsefesi-kavrami-olarak-sivil-toplum/">Tarih, Strateji ve Siyaset Felsefesi Kavramı Olarak Sivil Toplum</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">12</span></strong><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></strong><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eylül 1980</span></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">askeri müdahalesini izleyen dönemde, özellikle çok partili, kısıtlı ve yasaklı demokrasiye geçişte, devletin toplumdaki yerinin ne olması gerektiği konusunda yoğun bir tartışma yaşandı. </span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu siyasi pratikler iklimindeki sivil toplum tartışmalarında varılan genel kanaati şöyle özetleyebiliriz: Doğu toplumlarının ve bunların içinde yer alan Türkiye’nin temel sorunsalı, bireyi devlet gücü karşısında koruyacak mekanizmaların ve yapıların yani sivil toplumun olmayışıdır. Doğu toplumlarında ve Türkiye’de demokrasinin varlığının sivil toplumun varlığıyla mümkün olabileceği anlayışı, hemen hemen bütün siyasal akımlara teşmil edilebilecek bir anlayış haline geldi. Sosyalist akım içerisinde güçlü bir “anti-sivil toplumcu” damarın var olduğunu kaydedelim. Sivil toplum, giderek “devletin dışındaki her şey” anlamını kazandı ve “toplumun devletin dışında kalarak devletin düzenlediği bir Batı” ile “toplumun devlet tarafından düzenlendiği bir Doğu ve Türkiye” karşılaştırmasına gidildi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum kavramına bu sihirli ve sembolik bağlanış, kavramın ifade ettiği toplumsal-siyasi gerçeklikten çok, kavramın kendisinin önemsenmesine yol açtı. Böylece “sivil toplumculuk” ve “anti-sivil toplumculuk” olarak adlandırabileceğimiz tutumlar ortaya çıktı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Konuya böyle bir girişle başlayarak, sivil toplum tartışmalarının gerçekleştiği siyasi iklime dikkat çekmek istiyoruz. Dolayısıyla sivil toplum konusunda yazmak ve tartışmak bir tahlilin ötesinde tarih, strateji ve siyaset felsefesi tartışmalarını da beraberinde getirebilecek, getirmesi de gereken bir işe girişmek demektir. Sivil toplum kavramı devlet kavramıyla beraber üzerine toplum, devrim, iktidar, demokrasi, meşruiyet, hak, hukuk, siyasi ve iktisadi mücadele modellerinin oturtulduğu bir temeldir. Konunun bu yönüyle kazandığı “sıcaklık” sivil toplumun toplumsal ve siyasi gerçekliğin ötesinde “iyi toplum nedir?”, “siyaset nedir?”, “bir siyasi mücadele nasıl verilir?” sorularına cevap arayışlarıyla birlikte değerlendirilmesine yol açmaktadır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SİVİL TOPLUM-DEVLET</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum, devletle birlikte düşünülmesi gereken bir kavramdır. Sivil toplum olarak düşünülen toplum, ancak devletle ve devlet içinde var olabilir. Bir başka deyişle, kavramsal açıdan sivil toplum, insanlar devleti düşünebilmeye başladıktan sonra var olabilirdi. Hatta Hobbes’un teorisinde bu iki kavram ikilem şeklinde de algılanmazlar, sivil toplum ve devlet eş anlamlıdır. Hobbes’a göre doğal hale alternatif olarak, iki yönlü bir toplumsal sözleşmeyle, hem toplum hem de devlet ve iktidar birlikte kurulur. Keza, Locke’un düşüncesinde de cezalandırma yetkisinin devriyle doğal halden sivil hayata geçilmiş ve devletli toplum veya sivil toplum kurulmuş olur. Hobbes ve Locke’da ikilem devlet-sivil toplum ayrımından ziyade sivil toplum sivil olmayan toplum şeklinde vazedilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Hobbes ve Locke’un farkı. Hobbes’un düşüncesinde sivil toplum kavramının neyi ifade ettiği bellidir. Devletli toplum.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Locke’un düşüncesinde ise çok önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Bu sivil toplum kavramının yeni bir nitelik kazanacağının işaretidir. Hobbes’un gücü sınırsız Leviathan’ı karşısında, yalnızca özel ilişkiler alanının koruyucusu olarak, sınırlı güce sahip Locke’un devleti belirmiştir. Böylece Locke liberal devlet-sivil toplum sorunsalının ana temasını açıklığa kavuşturur: Devlet sivil topluma müdahale etmez, malik olma hakkını korur ve bu hakkı ihlâl edenleri cezalandırır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hobbes’un tavrı devletin sivil toplumu yok edici yanıyla totaliter olarak nitelendirilebilecek bir yapıya yol açar. Bunun karşısında ise Locke ve diğer liberaller yer alır. Böylece sivil toplum kavramı önce devletten görece olarak bağımsızlaştırılacak, hatta sonra da bu iki kavram birbirine kesinlikle karşıt kavramlar olarak takdim edilecektir. Bu çerçevede, devlet ve sivil toplum kavramları arasında, bu kavramlar esasında totalitarizmden liberalizme kadar uzanan bir yelpaze açılacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplumun kavramsal açıdan ancak insanlar devleti düşünmeye başladıktan sonra var olabildiğine yukarıda işaret etmiştik. Yani, sivil toplum kavramı zaruri olarak devleti çağrıştırır. Burada önemli olan, Hobbes düşüncesinde doğal halin karşıtını, devletli toplumu ifade eden sivil toplumun, devletten bağımsızlaşma sürecini ve devletle bir karşıtlığı ifade edecek dönüşümünü kavrayabilmektir.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SİVİL TOPLUM-DEVLET VE EKONOMİ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum-siyasal toplum, bir başka deyişle toplumdevlet ayrımı modernliğin bir ürünüdür. Sivil toplum-devlet ayrımı, siyasi düşünce tarihine kapitalizmin doğuşuyla beraber yerleşir. 13. ve 14. yüzyıllara kadar görülmeyen bu ayrım, toplumlarda beliren yeni ekonomi ve iktidar ilişkilerini yansıtmaktadır. O zamanlarda geliştirilen kavram ve kavramlar genellikle günümüz toplumlarını da şekillendirmeye devam ediyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ortaçağ, Roma ve eski Yunan siyasi düşüncesi ise bu dönemden büyük farklılık arz eder. Çünkü modernlik öncesi dönemlerde toplumu biçimlendiren iktisadi ilişkiler değişik olduğu gibi bunların toplumsal bilincin oluşmasındaki yerleri de çok farklıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eski Yunan siyasi düşüncesi ve siyasi hayatı siteler etrafında teşekkül etmiştir. Birer şehir “devleti-toplumu” olan siteler veya polisler, kendilerinin kaynağını ve meşruiyetini Hıristiyanlık’ta başlayacak anlayışta olduğu gibi teorisinde bu iki kavram ikilem şeklinde de algılanmazlar, sivil toplum ve devlet eş anlamlıdır. Hobbes’a göre doğal hale alternatif olarak, iki yönlü bir toplumsal sözleşmeyle, hem toplum hem de devlet ve iktidar birlikte kurulur. Keza, Locke’un düşüncesinde de cezalandırma yetkisinin devriyle doğal halden sivil hayata geçilmiş ve devletli toplum veya sivil toplum kurulmuş olur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hobbes ve Locke’da ikilem devlet-sivil toplum ayrımından ziyade sivil toplumsivil olmayan toplum şeklinde vazedilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Hobbes ve Locke’un farkı. Hobbes’un düşüncesinde sivil toplum kavramının neyi ifade ettiği bellidir. Devletli toplum. Locke’un düşüncesinde ise çok önemli bir fark ortaya çıkmıştır. Bu sivil toplum kavramının yeni bir nitelik kazanacağının işaretidir. Hobbes’un gücü sınırsız Leviathan’ı karşısında, yalnızca özel ilişkiler alanının koruyucusu olarak, sınırlı güce sahip Locke’un devleti belirmiştir. Böylece Locke liberal devlet-sivil toplum sorunsalının ana temasını açıklığa kavuşturur: Devlet sivil topluma müdahale etmez, malik olma hakkını korur ve bu hakkı ihlâl edenleri cezalandırır. kentin dışında aramıyorlar. Polis doğal olarak zaten vardır. Yunanlı tarihçi ve filozoflar kendilerini başka toplumlarla karşılaştırdıklarında polisi esas alırlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eski Yunan’da birey, cemaatte ancak onun bir parçası olarak vardır. Antik Yunan, cemaatin karşısında bireyin bağımsızlığı düşüncesini tanımaz. Polis, aynı zamanda dini bir cemaattir. Başka bir deyişle her polisin başka bir dini vardır. Polisin tanrısı onu dışarıdan yönlendirmez. Önce polis(ler) sonra tanrıları vardır. Başlangıçta sadece bir site, bir polis olan Roma, gittikçe büyüyor ve başka kavimleri de hakimiyeti altına alıyor. Böylece Roma İmparatorluğu hakimiyeti altındakilere iki kural veya kanun uyguluyor. Birincisi, Roma’nın kentli vatandaşlarına uyguladığı “ius civitas”tır. İus-civitas’ı vatandaşlar kendileri yapıyorlar. İkincisi ise vatandaşlar dışında Roma’nın hakimiyeti altında bulunan “barbarlara”, kavimlere uygulanan “ius-gentium”dur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hıristiyanlıkla beraber sitenin tanrısından, tanrının sitesine geçilir. Hıristiyanlık Eski Yunan’ın ve Roma’nın kozmos arayışının ötesinde bir evrensellik, eşitlik ve özgürlük düşüncesinin de işaretlerini verir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ortaçağ sonrası ticarete verilen önem, medeniyetin ancak iyi şartlarda yapılacak bir ticaretle sağlanabileceği inancına dayanır. Böylece bu dünyanın da, Hıristiyanlığın önceliğini savunduğu ilahi dünyanın yanı sıra bağımsız bir değeri olabileceği düşüncesi gelişir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Aristoteles’in “zoon politikon” (insanın en mükemmel hali Polis’te yaşayanlardır) sözünü hatırlarsak, bu otorite ile yurttaşın bütünlüğünü ifade ediyor. Batıda daha sonraları “sivil”, “sivil toplum” tabirleri Locke ve A. Ferguson gibi düşünürlerin kullandığı kavramlar oluyor. Fakat bu kez otorite ile yurttaşın bütünlüğünü ifade etmek için değil, aksine otorite ve yurttaş ile siyasal toplum (yani devlet) ve sivil toplum şeklinde bir ayrım söz konusu. Bu sadece basit bir ayrımdan ibaret değil, aralarında bir zıtlık, bir çatışma ilişkisi var. Peki bu farklılaşma, ayrılık, çatışma nereden kaynaklanıyor?</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Roma 476’da sona ererken, Locke 16. yüzyılda yazıyor bu farklılaşmayı. Arada 1200 yıllık bir süre var. Bu süre içerisinde polisler, imparatorluk sona ermiş, feodalite veya mutlakiyet var. Bunun doğal sonucu olarak artık “otorite-yurttaş” ilişkisinin yerini “otorite-tebaa” ilişkisi almış. Artık ticaretin ortaya çıktığı şehirlerdeki insanlar yeniden ius-civilas uygulansın, yani yeniden yurttaş olsunlar, hak sahibi olsunlar istiyorlar. İşte sivil toplum, bu bağlamda devletin karşısına konuyor.</span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum kavramı zaruri olarak devleti çağrıştırır. Burada önemli olan, Hobbes düşüncesinde doğal halin karşıtını, devletli toplumu ifade eden sivil toplumun, devletten bağımsızlaşma sürecini ve devletle bir karşıtlığı ifade edecek dönüşümünü kavrayabilmektir.</span></em></strong></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SİVİL TOPLUM, HEGEL, MARKS</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hegel sivil toplum-devlet ikileminde, sivil toplumu aile ile devlet arasındaki alan ve toplumsal çatışmanın kaynağı olarak görür. Devlet işte bu çatışmaları çözüme bağlayacak aklı temsil eder. Hegel’in bu yaklaşımını eleştiren Marks ise devleti sivil toplumdaki çatışmalardan azade bir akıl veya hakem olarak değil, bu çatışmaların bir türevi olarak görür. Marks her şeyin aslının sivil toplumda gerçekleştiğini ifade etler.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">GRAMSCI, SİVİL TOPLUM VE HEGEMONYA</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kendisi de Marksist bir gelenekten gelen üst-yapılar teorisyeni Gramsci ise hegemonya kavramıyla konuya başka bir perspektiften bakar. Devrim stratejisi bakımından sivil toplumla beraber düşünülmesi gereken Batı ile sivil toplumun mevcut olmadığı Doğu arasında farklılıklar olacaktır. Gramsci, sivil toplumun var olduğu toplumlardaki sınıf mücadelesinin sadece “zor”u temsil eden devlet ile değil, toplumsal “rıza”nın devşirildiği sivil toplumda inşa edilen hegemonya esasında da verilmesi gerektiğini iddia eder. Yeni bir hegemonyayı kurmayı başaramayan devrim, başarısız olmaya mahkumdur. Bu hegemonyayı inşa etmek bakımından devrimi yapacak özneyle organik olarak bütünleşmiş aydınların rolü fevkalade önemlidir.</span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Murat Belge, Doğu Avrupa üzerine katıldığı bir toplantıda “Doğu Avrupa’da sivil toplum iktidara geldi” iddiasından bahisle haklı olarak böyle bir şeyin olamayacağını vurguluyor. Belge aynı yazısında “sivil toplum” bir kere “toplum” değildir, diyor. Ve bir örnek veriyor: Fransa bir sivil toplumdur, denemez. Çünkü Belge’ye göre sivil toplum, toplumun içinde bulunabilen bir “şey”dir, ama niceliksel bir şey değildir. Daha çok bir toplumun hak aramasının, ideolojisini ve kendisini yeniden üretmesinin üslubuna ilişkin bir nitelemedir sivil toplum.</span></em></strong></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SOSYALİST DOĞU BLOKU’NU YIKAN SİVİLLİK</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu kısa tarihi hatırlatmayı bir yana bırakarak, “çağdaş sivil toplum”a kısaca göz atalım. Sivil toplumun yüzyıldan fazla süren bir ihmalden sonra tekrar gündeme gelmesinde, şimdilerde yıkılmış olan Sosyalist Doğu Bloku’nun Doğu ve Orta Avrupa kesimindeki muhalif hareket ve aydınların rolü olduğu görülmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Doğu Avrupa’da sadece sivil toplum kavramı değil, sivil haklar, sivil forum ve sivil hareket gibi kavramlar da muhalif mahfillerce sahiplenilmiş, savunulmuştur. Bu vesile ile sivil toplum kavramının sergilediği anlam kaymalarına dikkat çekmek istiyoruz. Mesela, sivil toplum ile devletin birbirinden organik olarak ayrı, birbiri aleyhine büyüyen ve küçülen yapılarmış gibi ele alınmaları yanlıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devlet ve sivil toplum içice geçmiş yapılar olup, Gramsci’nin vurguladığı üzere devlet-sivil toplum ayrımı organik değil, metodik bir ayrımdır. Çünkü somut gerçeklikte devlet ve sivil toplum birbirinden ayrılamayan, birbirleriyle karışan düzeylerdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Murat Belge, Doğu Avrupa üzerine katıldığı bir toplantıda “Doğu Avrupa’da sivil toplum iktidara geldi” iddiasından bahisle haklı olarak böyle bir şeyin olamayacağını vurguluyor. Belge aynı yazısında “sivil toplum” bir kere “toplum” değildir, diyor. Ve bir örnek veriyor: Fransa bir sivil toplumdur, denemez. Çünkü Belge’ye göre sivil toplum, toplumun içinde bulunabilen bir “şey”dir, ama niceliksel bir şey değildir. Daha çok bir toplumun hak aramasının, ideolojisini ve kendisini yeniden üretmesinin üslubuna ilişkin bir nitelemedir sivil toplum. Bu toplumlarda işler daha çok aşağıdan yukarı işler ve hayal pratiği aşağıdan yukarıya tezahür eder.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplumun “yüzyıllık ihmalden sonra” yeniden gündeme gelişinde sadece Doğu Avrupa’da olanlar rolf oynamıyor şüphesiz. Temsili demokratik sistemin, refah devletinin içine girdiği meşruiyet krizi ve bunlara karşı mücadele eden toplumsal hareketler de (feministler, çevrecive ler, öğrenciler, barışçılar vb.) sivil toplumun tekrar gündeme gelmesine yol açtılar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Temsili demokratik sistemin kurumlarından parti ve sendikalar sivil toplumun taleplerini devlete taşımak yerine, sivil toplumda devletin bir ajanı durumuna geldiler.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SONUÇ</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplum başlı başına bir iyilik veya kötülük kaynağı olmamakla beraber toplumsal ve siyasi mücadelelerde üslubu ve yeniden-üretimi sağlayan usul anlamında tercih edilmesi gereken bir zemin sunar. Sonuç olarak sivil toplum analitik yaklaşımlar, siyasi hesaplar ve normatif boyutuyla değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Bu bakımdan sivil toplumdan bahsettiğimizde tarih, strateji siyaset felsefesinden bahsederiz. Sivil toplum genel olarak siyasetin, dar olarak devletin meşruiyet sınırının çizildiği bir moral kavram haline gelmiştir. Sivil toplumun onu meydana çıkaran ekonomiden ve moral zeminden kopuk olarak ele alınması ciddi bir odaklanma problemine yol açmaktadır. Sivil toplumun ve dolayısıyla onu meydana getiren ekonomi, yani piyasa ekonomisinin ve moral zeminin unutulması sivil toplumu toplumsal hareketler ve devrim stratejisine indirme çabası olarak kaydedilmelidir. Sivil toplum kavramı, üzerinde kurulmaya çalışılan bu hegemonya aşıldıkça anayasal demokrasi ve meşruiyetin zemini olarak başlangıç noktası haline gelebilecektir.</span></p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1046/tarih-strateji-ve-siyaset-felsefesi-kavrami-olarak-sivil-toplum.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 13.05.2015</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-strateji-ve-siyaset-felsefesi-kavrami-olarak-sivil-toplum/">Tarih, Strateji ve Siyaset Felsefesi Kavramı Olarak Sivil Toplum</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Leylekten Derneğe Tek Parti Dönemi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/leylekten-dernege-tek-parti-donemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 03:51:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/leylekten-dernege-tek-parti-donemi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikâyemiz 1939 Haziranı’nda başlar. O zamanın Türkiye ve dünya şartlarını bir hatırlayın: Türkiye’de tek parti idaresi devam etmektedir, Atatürk henüz ölmüş, İsmet İnönü CHP’nin değişmez Genel Başkanı ve Milli Şef olmuştur. CHP, dünyadaki otoriter ve totaliter rejimlerden etkilenerek bir “parti-devleti”ne dönüşmektedir. Bütün devlet, parti ideolojisi ve teşkilatı etrafında teşkilatlanmaktadır. Toplumdaki her farklı teşkilat, dernek ya partinin içine [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/leylekten-dernege-tek-parti-donemi/">Leylekten Derneğe Tek Parti Dönemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hikâyemiz</span></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> 1939 Haziranı’nda başlar. O zamanın Türkiye ve dünya şartlarını bir hatırlayın: Türkiye’de tek parti idaresi devam etmektedir, Atatürk henüz ölmüş, İsmet İnönü CHP’nin değişmez Genel Başkanı ve Milli Şef olmuştur. CHP, dünyadaki otoriter ve totaliter rejimlerden etkilenerek bir “parti-devleti”ne dönüşmektedir. Bütün devlet, parti ideolojisi ve teşkilatı etrafında teşkilatlanmaktadır. Toplumdaki her farklı teşkilat, dernek ya partinin içine girecek ya da kapatılacaktır… CHP’nin 1931 Kurultayı’yla başlayan parti-devlet süreci, 1935 Kurultayı’nda pekişmiş, 1937’deki anayasa değişikliğiyle CHP’nin altı oku anayasaya girerek “resmi ideoloji” haline gelmiştir. Dünya birkaç ay sonra çıkacak İkinci Cihan Harbi’nin barut kokusunu teneffüs etmeye başlamıştır. İşte bu şartlarda, 1 Haziran 1939’da Tarsus’ta bir leylek ölür. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bir leyleğin orada ve o tarihte ölmüş olması, tarihe girmesi için yeterli değildir. Tarih, zoolojinin ötesinde bir şeydir ve bunu sağlayan da insanın varlığı ve onun beşerî müdahalesidir. Bizim hikâyemizde leyleğin ölümünü tarihî bir hadise haline getiren beşerî müdahale, leyleğin ayağındaki bilezik ve onu bulan Tarsus CHP Halkevi Köycülük Şubesine üye Vahit Erkaç’tan gelecektir. Vahit Erkaç, Tarsus’ta ölen leyleği ve leyleğin ayağındaki bileziği bulunca bunu, bir dilekçeyle CHP genel merkezine gönderir. Önce bu dilekçeyi okuyalım:<strong> </strong></span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">CHP Genel Sekreterliği Yüce Katına</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">ANKARA  </span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Evimiz köycülük şubesi üyesinden Bay Vahit Erkaç tarafından 1.6.939 tarihinde Kargılı köyü civarında ölü bir leylek ayağında görüp çıkardığı aşağıda yazısı bulunan bileziğin, aynı günki posta ile taktim kılındığı saygı ile arz olunur. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Halkevi Başkanı</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bilezikteki yazı:</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Vertır Musee Royal</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sofia Bulgaria</span></p>
<ol>
<li><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> 25577</span></li>
</ol>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Cevabını arayacağımız ilk soru, bu hikâyenin neden CHP Genel Sekreterliği’ne yazılmış olabileceğidir. Yukarıda söylediğimiz gibi, CHP dönemin tek partisi ve bu tek parti idaresi otoriter, hatta yer yer “yarı totaliter” bir karakterde. Dolayısıyla sadece uçan kuştan değil, ölen leyleğin ayağındaki bilezikten de haberdar olmak, haberdar edilmek isteyen bir CHP var karşımızda. CHP’nin bir yan kuruluşu olan Halkevleri de sadece vazifesini yerine getiriyor, yani bir işgüzarlık peşinde değil. Hoş bu bileziği Halkevi’nden birisi değil, Tarsus İdman Yurdu’nda top koşturan bir kimse veya Tarsus Musikisevenler Derneği’nden bir musikişinas bulmuş olsa da gideceği yer CHP olacaktı. Çünkü o dönemde spor kulüpleri de, diğer bütün dernekler gibi, CHP’nin bir yan kuruluşuydu. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu önemsiz gibi görülebilecek belge, dönemin şartlarını çok iyi yansıtıyor. Kurşun gibi ağır havayı anlamak için dönemin tek partisinin teşkilat şemasını hatırlamak elzem. CHP’de 13 büro vardır. Bu bürolar ve görevleri şöyledir. </span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tek parti dernekler açısından “kayıp yıllar” olarak tarihe geçmiştir. Dernekler, ancak çok partili hayata geçildikten sonra, gerçek anlamda dernek olarak faaliyet göstermeye başlayabilecektir&#8230; Dernek kurma hürriyeti ancak ülkede tek parti yönetimi yoksa bir anlam kazanmaktadır. Tek parti döneminde teşekkül eden derneklere bakış açısı, bugüne kadar miras, hafıza ve kültür olarak süren olumsuz bir iklim yaratmıştır.</span></em></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“A Grubu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Teşkilât, intihaplar, fırka kongreleri</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Alelumum dilekler ve müracaatlar</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; CHF’ndan başka cemiyet ve fırkaların vazifelerini tetkik ve takip (Bu Büro 1. Hilâliahmer, 2. Tayyare, 3. Himayeietfal, 4. Millî İktisat ve Tasarruf, 5. İdman Cemiyetleri İttifakı, 6. Maarif cemiyetleri dışında kalan her türlü dernek ve birliğin izlenmesiyle uğraşacaktır.)</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Fırka teşkilâtının teftişi </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">B Grubu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Millî kültür, ilmî hareketler ve bu mevzuda neşriyat (Halkevleri kurulduktan sonra bu büroya bağlandı.)</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Spor ve Gençlik</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Halk dershaneleri, okuma-yazma, halk kâtipleri</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Matbuat, fıkra neşriyatı, fırka programının teşrihi, propaganda<strong> </strong></span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">C Grubu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; İş, işçiler, esnaf teşkilâtları ve serbest meslekler</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; İktisadî vaziyetin tetkik ve mütalâası </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">D Grubu</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İçtimâî muavenet teşkilâtı</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Fırka faaliyetlerinin hukuk esaslarıyla telifi</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büro &#8211; Merkez ve taşrada bütçe, aidat, teberrüat, varidat ve hesap işlerinin usulünde tanzim ve takibi. Fırka emlâk ve eşyasının muamele ve kayıtlarının tanzim ve takibi.” </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">CHP bürolarının, bilhassa 3, 5, 6, 9 ve 11. büroların, görev taksiminden anlaşılacağı üzere, tek parti döneminde derneklerin faaliyet alanı tamamen tek partinin tekeline alınmıştır. Tek parti döneminde dernekler, müstakil karakterini kaybetmiştir. Bir örnekle devam edelim.<strong> </strong></span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tek Parti Dönemindeki İstanbul İrad ve Emlak Sahipler Birliği’nden Çok Partili Dönemdeki Gayrimenkul Sahipleri Derneğine</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Örneğimiz Milli Korunma Kanunu’nun kiraları dondurma tatbikatına karşı, mülkiyet hakkını savunmak üzere teşekkül eden Gayrimenkul Sahiplerini Koruma Derneği ve onun neşriyatı olan Mülkiyet Dergisi olsun. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İstanbul İrad ve Emlak Sahipler Birliği, henüz Milli Korunma Kanunu çıkmadan 1930’ların mülkiyet aleyhtarı devletçi havasında kurulmuşsa da, otoriter siyasi şartlar altında ciddi bir faaliyet gerçekleştirilememiştir. Bu bakımdan tek parti dernekler açısından “kayıp yıllar” olarak tarihe geçmiştir… Dernekler, ancak çok partili hayata geçildikten sonra, gerçek anlamda dernek olarak faaliyet göstermeye başlayabilecektir. </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Milli Korunma Kanunu’na Ancak Çok Partili Hayatta Muhalefet Edilebilecektir…</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu arada Milli Korunma Kanunu geçici bir süre için çıkarılarak, fiyatlar 1938 rayicine göre sabitlenmiştir. Kanunla savaş şartları altında enflasyon engellenmek istenmişse de, resmi fiyatlar dışında ikinci bir fiyat teşekkül etmiş, piyasa hükmünü icra etmiştir. Kanuna riayet eden zarar görmüş, etmeyenler hukuk dışına çıktıları için zarar görmüş veya görmemek için rüşvet verme yoluna gitmiş, böylece hedeflenenin tam aksine hizmet eden bir tatbikat ortaya çıkmıştır. Zamanla kanunun, kiraları sabitleyen 30. maddesi dışındaki uygulamalardan vazgeçilmiştir. Sair mal ve hizmetler piyasa şarlarında artarken, kiralar sabit durmuş, mülk sahipleri büyük zararlara uğramaya başlamışlardır. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1946’da Dernek Reisliğine emekli bir general olmakla beraber müteşebbis vasfıyla bilinen Serbest Fırka’nın kurucularında Süreyya İlmen getirilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Dernek böylece aktifleşmiş, toplantılar, bildiriler, broşürler ve Mülkiyet Dergisi vasıtasıyla Milli Korunma Kanunu’na karşı mücadeleye başlamıştır. </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Derneğin Maksadı</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Derneğin maksadı tüzüğünde şu şekilde ifade edilmiştir: “Mal sahiplerinin ekonomik, kültürel, sosyal bakımlardan anayasayla sağlanan dokunulmaz hak ve hürriyetlerini kanun yolları ile aramak ve korumak.” </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mülkiyet Terbiyesi</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ankara eski belediye başkanı Asaf İlbay, Mülkiyet Dergisi’ne yazdığı önsözde şöyle diyor:</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“Esefle itiraf etmeğe mecburuz. Güzel Türk vatanında mülkiyet terbiyesi eksiktir. Hükümet ve şahıslar çok kere mülkiyet ve tasarruf hakları davasında ihmalkardırlar. Anayasanın sağlamlığı hak ve hürriyetlerden birisi olan tasarruf ve hürriyeti türlü vesilelerle tahdit edebiliyor&#8230; </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Herhangi bir lüzum üzerine muvakkaten işgal edilen binaların tahliye ve iadesinde mal sahibinin büyük zararlarla karşılaştığı vakidir. Herhangi bir Bakanlık veya Belediye büyücek mikyasta bir inşaata karar verdiği takdirde ilk iş gayrimenkul sahiplerinin zararına ucuz arsa tedarik etmek için hususi bir istimlak kanunu çıkarmak olur.” </span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gayrimenkul Sahiplerini Koruma Derneği çevresi, 30 Eylül 1949 tarihinde Toprak, Emlak ve Serbest Teşebbüs Partisi’ni kuracaktır. Partinin umumi prensipleri arasında “mülkiyet ve tasarruf hak ve menfaatlerinin korunması ve mal masunluğu” yer almaktadır. Partinin ve derneğin mücadelesi ancak Demokrat Parti iktidar döneminde sonuç verecektir. Bu örneğin gösterdiği üzere dernek kurma hürriyeti ancak ülkede tek parti yönetimi yoksa bir anlam kazanmaktadır. Tek parti döneminde teşekkül eden derneklere bakış açısı, bugüne kadar miras, hafıza ve kültür olarak süren olumsuz bir iklim yaratmıştır. Bu bakımdan derneklerin tek parti dönemi macerasının üzerinde daha fazla durulması faydalı olacaktır.</span></p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1100/leylekten-dernege-tek-parti-donemi.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 15.05.2015</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/leylekten-dernege-tek-parti-donemi/">Leylekten Derneğe Tek Parti Dönemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müzakere süreci: Bir yol ayrımı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/muzakere-sureci-bir-yol-ayrimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 03:45:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/muzakere-sureci-bir-yol-ayrimi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK’nın silah bırakması amacıyla başlayan müzakere süreci, Türkiye’yi bir yol ayrımına getiriyor. Yeni anayasanın, başkanlık sisteminin, Kürt meselesinin ve PKK’nın silah bırakmasının tartışıldığı günümü Türkiye’sini anlayabilmek için değişim sürecine bakmak elzemdir. Türkiye, büyük bir değişim yaşıyor. Vesayet rejimi, tasfiye edilerek demokratikleşme ve sivilleşme istikametinde önemli adımlar atılıyor. Kat edilen mesafe arttıkça demokrasi, sivillik ve özgürlük [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/muzakere-sureci-bir-yol-ayrimi/">Müzakere süreci: Bir yol ayrımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın silah bırakması amacıyla başlayan müzakere süreci, Türkiye’yi bir yol ayrımına getiriyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yeni anayasanın, başkanlık sisteminin, Kürt meselesinin ve PKK’nın silah bırakmasının tartışıldığı günümü Türkiye’sini anlayabilmek için değişim sürecine bakmak elzemdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye, büyük bir değişim yaşıyor. Vesayet rejimi, tasfiye edilerek demokratikleşme ve sivilleşme istikametinde önemli adımlar atılıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kat edilen mesafe arttıkça demokrasi, sivillik ve özgürlük değerlerine toplumun daha çok sahip çıktığı görülüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yeni bir Türkiye kuruluyor ve bu yeni Türkiye’nin kuruluşunda STK’ların, aydınların ve vatandaşların rolü, giderek artıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bir kriz veya tartışma vesilesiyle, bütün bir demokrasi tarihi hatırlanıyor, adeta yeniden yaşanıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Toplum ve vatandaşlar kendilerini, demokrasiyi, sivilleşmeyi, özgürlüğü ve siyaseti keşfediyorlar. Böylece siyasetin alanı ve tabanı genişliyor.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tükiye’de Siyasi Rejim ve Siyasi Söylem Değişti</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sadece siyasi rejim değil, siyasi söylem ve siyasi kültür de değişiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Otoriter ve yarı totaliter bir resmi ideoloji ve devlet düzeninin, vatandaşların siyaseti algılama ve siyaset yapma tarzını tayin eden siyasi kültürdeki kodları ve kalıntıları da ayıklanıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hukuku ve kurumları değiştirmek fevkalade mühim fakat ehemmiyetli olan onları hayata geçirecek insanların, ruhun ve kültürün değişimi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büyük değişim yaşanırken, bu değişimin bütün mevzuatta, kurumlarda, siyasi partilerde, siyasi hareketlerde, toplumsal kesimlerde, fikir gruplarında ve vatandaşlarda aynı şekilde ve hızda yaşanması mümkün değil.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hatta böyle bir beklenti değişimin, toplumun ve siyasetin tabiatına aykırı…</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu itibarla değişimin, tartışma ve reaksiyon doğurması kaçınılmaz. Bir bakıma, buradaki ihtilaflardan siyasi ve demokratik bir bereket dahi beklenebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bereketi elde etmek için, ihtilafın çözülebileceği veya devam edebileceği asgari müşterek bir mutabakat çerçevesine ihtiyaç vardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu mutabakat çerçevesi de, ancak demokratik hukuk devleti olabilir. Bazı tartışma ve reaksiyonların, bizzat bu çerçeveyi ortadan kaldıran vesayet rejimini ve hatta darbe rejimlerini savunmaya matuf olduğu görülünce, buradan bir anlaşma çıkması zor görünüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu yüzden temel meselelerde çıkan anlaşmazlıklarda, bürokrasinin değil seçmenin hakemliğine başvurmak, ihtilafı demokratik bir mecraya sokarak çözümü orada aramak, daha tercihe şayan bir çözüm yolu olarak ortaya çıkıyor.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Vesayet Rejiminin Amacı</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Vesayet rejimi, toplumun ve vatandaşların kendi özgür irade ve tercihleriyle değişmelerini ve kendilerini yönetmelerini engellemek üzere kurulmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Böylece, merkezi iktidar aygıtını veya devleti ele geçiren bir zümrenin, toplumu ve vatandaşları kontrol etmesi, değiştirmesi veya dondurması; ama her halükarda kendi isteğiyle değişmesinin engellenmesi amaçlanmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tek parti diktatörlüğü ve darbe rejimleri dışında çok partili hayat içerisinde, bu kontrol ve değiştirme anayasa marifetiyle yapılmaya çalışılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1961 sonrasındaki anayasa tartışmaları, Turan Güneş’in ifadesiyle bir “anayasa dini” tartışmalarına veya savaşlarına dönüşmüştür.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Esasen bu zihniyet, Osmanlı modernleşme ve hürriyet hareketlerinde, Osmanlı bürokratlarının hürriyet vaat ederken vatandaşlar üzerindeki kontrol sistemlerini güçlendiren düzenleme geleneğinin devamlılığını göstermektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2007’deki Cumhurbaşkanlığı tartışmalarıyla Türkiye siyaseti yeniden bir anayasa krizi ve anayasa savaşlarına dönmüştür.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Vesayet rejimine direnen, çoğunluğu teşkil eden toplum kesimleri ve onların siyasi temsilcileri ise, bu anayasaları değiştirmek için uğraş vermişlerdir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Lakin darbe döneminde yapılan anayasalar, değiştirilmesi ve demokratikleştirilmesi hukuken ve fiilen zor, katı anayasalardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Değiştirilmesi ancak yüksek nitelikli çoğunlukla ve siyasi cesaretle mümkün olabilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bakımdan yüksek nitelikli çoğunluğun oluşmadığı zamanlarda, değişiklik teklifinin halkoyuna sunulması sadece anayasanın değil, bir bütün olarak siyasetin ve toplumun dondurulması ihtimalini bertaraf edecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu yol ayrıca siyaseti, demokratik ve sivil değişimi mümkün kılan da bir yoldur.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AK Parti: “Demos”un “Krasi”si</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">3 Kasım 2002 seçimleriyle başlayan demokratikleşme süreci, Kürt meselesini de kapsayacak yeni bir safhaya girdi. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tabiatıyla çok hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. Esasen bu tartışmaların Sünnî dindarların, Alevîlerin, gayrimüslimlerin sorunları ele alınırken yaşanan tartışmalarla beraber düşünülmesi gerekiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bakımdan demokratikleşme sürecine kısaca bakmakta fayda var. Eski rejim yıkılıyor ve yerine yeni bir rejim kurulmaya çalışılıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Demokratikleşme süreciyle bir yandan bürokratik vesayet mekanizmasının Sünni, Alevi, gayrimüslim, Kürt, sosyalist diyerek dışladığı ve en temel insan haklarından dahi mahrum ettiği toplumsal kesimler ve kimlikler “demos”, yani halk içine dâhil olurken, “krasi” yani iktidar da yeniden tanımlanmaya çalışılıyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye’de demostan çıkan krasinin sınırlandırılması demek olan liberal demokrasiden farklı olarak, demokrasiye oligarşik cumhuriyet anlayışı içinde bir deli gömleği giydirmeye çalışan bürokratik vesayet rejimi hâkim olageldi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye’nin bürokratik vesayetçi rejiminde demostan çıkan iktidarın bürokrasi tarafından sınırlandırılması, denetlemesi esas alınmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">27 Mayıs darbesiyle başlayan ve Türkiye tarihinde kökleri olan bu rejimin inşa faaliyeti, diğer bütün darbelerin de ortak paydasını teşkil eder.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bağlamda yasama ve yürütmeden, dolayısıyla demokratik meşruiyetten uzak kimi bürokratik kurumların ve yargı erkinin “bağımsızlık” adı altında yasama ve yürütme karşısındaki tarafgir işleyişi bu rejimin temel karakteridir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Asimile edilmediği sürece dışlanan bu toplumsal kesimleri ve kimlikleri, yekdiğerine karşı tahrik eden istihbarat ve güvenlik kuruluşları içine yuvalanmış illegal yapılanmalarla da, sivil ve özgürlükçü bir siyasetin boy vermesi engellenmiş, rejim kontrol altına alınmış oluyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bürokratik vesayetin geriletilmesi ve siyasetin alanının genişlemesiyle demokratik açlım(lar)ın siyasi zemini ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eski rejime dönülmedikçe, demokratik açılımın sona ermesi mümkün değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Artık siyasi meseleler bürokrasi tarafından değil, seçilmiş siyasiler tarafından kamuoyunun önünde tartışılarak karara bağlanacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yeni Anayasa bu tartışmanın demokratik çerçevesini çizecektir. PKK’nın Türkiye’nin değişmesi karşısında 10 yıldır ciddi bir bocalama yaşadığı görüldü. PKK bocaladı çünkü Türkiye’nin değişeceğine inanamadı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kendisini Türkiye’nin değişmeyeceği ve eski otoriter devlet vereceği reflekslere göre hazırlamıştı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu yüzden de seçilmiş hükümetleri değil, onları perde gerisinden yöneten askerleri kendisine muhatap alıyordu. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye’de büyük değişim, demokratikleşme dalgası PKK’yı şaşırttı. PKK, şiddeti yeniden arttırırsa eski düzene tekrar dönebileceğini düşündü Bu düşünceyi anlayabilmek için PKK’nın sivil siyasete ve AK Parti’ye bakışı üzerinde durmak lazım.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın AK Parti’ye Bakışı:</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK, AK Parti’nin demokratikleşme reformları ve bürokratik vesayetin tasfiyesi karşısında bir şaşkınlık yaşadı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu şaşkınlığı önce bir aldatmaca olarak gören PKK, böyle olmadığını anladığında ise böyle olması için şiddete dönmek ve AK Parti’nin bürokratik vesayete teslim olmasını sağlamak istedi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bakımdan PKK’nın cari mantığını veya durum muhakemesini, onların en azından bir kanadının bakış açısıyla özetlemek yerinde olacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın öncelikli hedefi, AK Parti’nin diğer siyasi partilere benzetilerek bitirilmesidir:</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“Devletin, Kürtlerin olmadığı şeklindeki resmi Kürt politikası iflas etmiştir. Devlet şimdi bireysel haklar temelinde bir hürriyetler tanınması, PKK’nın uluslararası (ABD, Avrupa Birliği, Irak vs.) güçlerin yardımıyla tasfiyesi ve PKK dışındaki Kürtlerle sorunun çözümü çizgisine gelmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“Ancak devletin, yani asker-sivil bürokrasinin bu yeni politik çizgiyi hayata geçirecek gücü ve meşruiyeti sınırlıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AK Parti, bütün Türkiye’yi ve bölgeyi de güçlü temsil kabiliyetiyle bu planın ikna ve icrasında asker-sivil bürokrasinin vazgeçemeyeceği müttefikidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AK Parti’nin Kürt sorununa yönelik “demokratik açılımının” amacı budur; yani devlet projesinin hayata geçirilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Esasen AK Parti, ideolojik hasımlığa rağmen devletçe kapatılmıyorsa bu misyonu yüzünden kapatıl(a)mamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK, bu planı bozmak için AK Parti’yi bitirecek ölçüde bir savaşa girmelidir. 2010 yılı bu bakımdan kritiktir.”</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın önemli isimlerinden KCK Yürütme Konseyi Başkan Yardımcısı<strong> </strong>Cemil Bayık, benzerlerini Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan’da da bulabileceğiniz bu mantığı 25 Şubat 2010’da “AKP’yi Bitirmek: Diğer Partiler Gibi Yapmak” başlıklı değerlendirmesinde şöyle özetlemektedir:</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“AKP, 2010 yılında PKK’yı tasfiye edemezse iktidarda kalamayacağını biliyor. Kaybedecekler.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hatta birçokları mahkemeye verilerek görevden alınacaktır. Eğer PKK konusunda sonuç alamazsa, iktidarda kalamayacağı gibi kendisinden hesap da sorulacaktır. Bu yüzden AKP tüm gücüyle PKK’yı tasfiye etmek istiyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">“Eğer AKP’yi bitirirsek, devletin PKK’yı tasfiye etmek için elinde kullanabileceği hiçbir siyasi güç kalmayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AKP onların son umududur. AKP’yi kapatmamalarının nedeni de budur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AKP üzerinden PKK’yı tasfiye etmeyi düşünüyorlar. AKP’ye verilen görev budur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ellerinde başka bir güç yok. Ellerinde başka bir gücün kalmaması devleti çözüme mahkûm edecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AKP bunun son aşaması olarak ele alınabilir. AKP’den umutları olduğu müddetçe sorunun çözümü için adım atmayacaklardır. AKP’yi bitirirsek, diğer partiler gibi yaparsak sonuca gidebiliriz.”</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bayık’ın bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi PKK, AK Parti’nin bürokrasinin basit bir aracı olmadığını ve diğer partilerden farklı olduğunu açıkça ifade edemese de hissetmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu farklılık, PKK’yı da fevkalade rahatsız etmektedir. Çünkü PKK, birbirine benzeyen bürokratik vesayet ve diğer siyasi partilerin bıraktığı boşluk sayesinde bölgede ciddi oranda bir güç elde etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ülke genelinde ise siyasi partilerin demokratik işlevlerini görememeleri yüzünden bölge halkının doğrudan bürokratik vesayet rejimiyle karşı karşıya gelmesinin avantajlarını devşirmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Demokrat Parti’den beri ilk defa AK Parti, güçlü bir şekilde bürokratik vesayetin ve resmi politikanın dışına çıkabilen, ortaya fark koyan bir siyasi parti olarak bölgede temayüz etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bakımdan demokratik açılım politikası henüz stratejik ve taktik ayakları gelişmemişse de, Türkiye’nin Kürt Sorununa demokratik çözüm umudu veren bir politik derinliğe sahiptir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye’nin bugün Arap Baharı benzeri hadiselerden uzak olması, AK Parti’nin 10 yıllık iktidarında bürokratik vesayetin tasfiyesi, demokratikleşme ve iktisadi büyümenin sayesindedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kürt meselesi, bu dönemde ciddi bir mahiyet değiştirmiştir. 90’lardaki siyaset ve devlet anlayışının değişmesi sebebiyle Arap Baharı benzeri bir Kürt Baharının yaşanmamasını, Türkiye’nin demokrasi tarihi ve bilhassa AK Parti’nin son 10 yıllık reform dönemiyle izah etmek yanlış olmayacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2012:  Şiddet Var, Halk Yok</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2012 Ramazan bayramında Gaziantep’te gerçekleşen terör olayıyla dördü çocuk dokuz sivilin öldürülmesi ve altmış civarında sivilin yaralanması, kamuoyunun dikkatini yeniden PKK’nın artan şiddetine çekti.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gaziantep’in hedef olarak seçilmesi,  Suriye hududunda yer alması dolayısıyla beraberinde Suriye’nin PKK ile ilişkilerini gündeme taşıdı. </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak henüz Suriye’deki ayaklanma bu ölçüde artmamışken PKK’nın devrimci halk savaşı stratejisini planlandığı ve bu istikamette Oslo görüşmelerini akamete uğrattığı hatırlanırsa, Gaziantep saldırısının ve PKK’nın artan şiddetinin öncelikle iç dinamiklerine bakmak isabetli olacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK geliştiği ve kadrolarını yetiştirdiği siyasi kültür, Marksist ve Maocu düşünceden kaynaklanan bir devrimci halk savaşı stratejisi etrafında gelişmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK 14 Temmuz 2011 tarihinden itibaren daha öncesinden planladığı bu stratejiyi hayata geçirmeye çalışmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu stratejinin arkasındaki mantık şudur: Buradaki öncelikli hedef, AK Parti’yi 1990’lardaki devlet anlayışına dönerek demokratik hukuk devleti hedeflerinden ve reformcu kimliğinden vazgeçirecek bir reaksiyon vermeye zorlamaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu şekilde AK Parti’nin bölgedeki Kürt nüfus üzerinde BDP ile yarışan etkinliği kırılabilecek ve bölgede BDP tek parti haline gelebilecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devletin hukuk dışına çıkarak şiddete yönelmesi, devletle halkı karşı karşıya getirecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın cephe örgütlenmesinin ve silahlı unsurlarının sevk ve idaresinde bazı bölgelerin ve yerleşim yerlerinin kurtarılmış bölge haline getirilmesiyle mesele uluslararası alana taşınabilecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK’nın bu stratejisi, AK Parti döneminde genel demokratikleşme dalgası, devletin pozisyonun değişmesi ve güvenlik kuvvetlerinin özerkliğini yitirmesiyle sağlanan esneme sayesinde ciddi zemin kaybetmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK/ BDP tabanı dahi böyle bir halk savaşını uygun bulmamaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu durumda PKK şiddeti arttırarak ve Şemdinli’de görüldüğü gibi intihar saldırılarıyla kendi tabanını silahlı propagandayla ikna etmek, hükümeti ve güvenlik kuvvetlerini de büyük yanlışlara sevk etmek ve Türkiye kamuoyunu da tahrik etmek peşindedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak Şemdinli’deki başarısızlıktan sonra, BDP’lilerin hedef haline gelmesine yol açacak PKK’lılarla kucaklaşma mizansenine geçilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu şekilde BDP’ nin siyasi varlığına tamamen son verilerek, Türkiye kamuoyu tahrik edilmek suretiyle BDP’nin kapatılması ve BDP’ye karşı kitlesel saldırılar murat edilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gaziantep saldırısı bu mizanseni tamamlayan bir çerçeveye oturmaktadır. Sivillere yönelik acımasız bir eylemle, ahalinin Gaziantep başta olmak üzere Kürtlerin üzerine yürümesi ve hükümetin yanlış yapmasıyla PKK’nın etnik tabana tamamen hâkim olması ve etnik bir çatışma arzu edilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">BDP, PKK’lı militanlarla kucaklaşmayı takiben gelen bu saldırıyla beraber siyaseten sahneden neredeyse silinmiş durumdadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">BDP’nin yeniden bir siyasi özneye dönüşebilmesi PKK’nın belinin kırılmasına ve devrimci halk savaşı stratejisinin iflasına bağlıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu noktada MHP’nin bizzat Genel Başkan Devlet Bahçeli tarafından halkı ve ülkücüleri tahriklere karşı uyarması isabetli olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Keza, CHP’nin Kürt sorununun çözümü ve yeni anayasa sürecini devam ettirmesi kararlılığıyla AK Parti ile aynı blokta yer alması PKK’nın siyasi zeminini zayıflatacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AK Parti’nin ve güvenlik bürokrasisinin şimdiye kadar PKK’nın stratejisinde öngörülen büyük hatalara düşmemesi dikkatle kaydedilmeli.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bölge ahalisinin ve Türkiye kamuoyunun da PKK’nın stratejisinde öngörülen “savaşacak halklar” kıvamına gelmediği de açıktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">AK Parti hükümeti demokratikleşme ve açılım politikalarının yanında hukuk devletinin kurallarını hayata geçirecek ve dış politikayla entegre bir terör politikasını hayata geçirmesi, PKK’ya 2012’de ağır kayıpla verdirdi.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK/ BDP hattının 12 Haziran 2011 seçimlerindeki seçim başarısını siyaset taşımak yerine, bilhassa Botan’daki başarıyla zafer sarhoşluğuna kapılarak Ortadoğu’daki gelişmeleri de yanlış okuyarak devrimci halk savaşı stratejisine dönmesi telafi edilemeyecek büyük bir hata olarak tarihe geçecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Türkiye bu hatayı, kendisi hataya düşmeyerek değerlendirebilirse, bir örnek olarak Ortadoğu’daki dönüşüme her türlü engelleme çabalarına rağmen büyük katkılar yapabilecektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK, Türkiye’deki büyük değişimi ve güvenlik kuvvetlerinin AK Parti hükümetinin emri altında yek vücut bir terörle mücadelesi yürüttüğünü gördükten sonra muhatabının askerler değil, sivil hükümet yani AK Parti olduğunu anladı.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">PKK bu çıkmazdan örgütün kurucu lideri Abdullah Öcalan’ın aracılığıyla çıkmayı ve PKK’nın şiddetten vazgeçeceği bir dönüşümü kabul etmiş gibi görünüyor.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İmralı müzakereleri bu kapıyı açmış görünüyor.</span></p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1040/muzakere-sureci-bir-yol-ayrimi.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 08.05.2015</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/muzakere-sureci-bir-yol-ayrimi/">Müzakere süreci: Bir yol ayrımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kılıçdaroğlu kimden rol çalıyor?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kilicdaroglu-kimden-rol-caliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 05:26:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kilicdaroglu-kimden-rol-caliyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK’nın şehirlerde başlattığı ayaklanma ağır bir mağlubiyetle sonuçlandı. PKK bu sefer sadece askeri olarak değil, siyasi olarak da ağır bir yenilgi aldı. Bu haliyle şehir çatışmalarındaki yenilgi, daha önceki askeri yenilgilerden daha ağır bir yenilgiyi ifade ediyor. PKK’nın bu yenilgisi iyi izah edilir ve sebepleri iyi anlaşılabilirse, bundan sonraki aşamalarda PKK’nın marjinalize edilmesi mümkün olabilir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kilicdaroglu-kimden-rol-caliyor/">Kılıçdaroğlu kimden rol çalıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>PKK’nın şehirlerde başlattığı ayaklanma ağır bir mağlubiyetle sonuçlandı. PKK bu sefer sadece askeri olarak değil, siyasi olarak da ağır bir yenilgi aldı. Bu haliyle şehir çatışmalarındaki yenilgi, daha önceki askeri yenilgilerden daha ağır bir yenilgiyi ifade ediyor. PKK’nın bu yenilgisi iyi izah edilir ve sebepleri iyi anlaşılabilirse, bundan sonraki aşamalarda PKK’nın marjinalize edilmesi mümkün olabilir. Bunun olabilmesi için önce PKK’nın neden ağır bir yenilgiye uğradığına, hangi hataları niçin yaptığına bakmak gerekiyor. PKK bu mağlubiyet karşısında kitlesel ölümleri hedef alan bombalı araçlarla teröre yöneldi. Diyarbakır Dürümlü, İstanbul Vezneciler ve en son Mardin Midyat saldırıları yeni bir aşamayı temsil ediyor. Bu saldırılar karşısında bölgeden, metropollerden ve yurt dışından tepkiler yükselirken CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin meseleyi kendileri üzerinde başka bir tartışmaya dönüştürmek istemeleri kayda değerdir.</div>
<div>
<p><strong>HDP’nin yenilgisi</strong></p>
<p>PKK merkez komitesi yaptığı durum muhakemesi sonucu, çözüm sürecini sona erdirerek devrimci halk savaşı veya tehdidiyle Suriye’deki silahlı hakimiyetin bir benzerini Türkiye’de kurmak veya en azından Suriye’deki kazanımlarını garanti altına alabileceği değerlendirmesini yaptı. HDP de Türkiyeli, demokratik ve siyasi mücadeleyi bir ambalaj gibi bir yana bırakarak KCK/ PKK’nın cephe örgütü olarak Türkiye içinde terörle mücadeledeki siyasi kararlılığı bozacak siyasi ittifaklar kurmak, Türkiye dışında ise hükümet üzerinde baskı kuracak ve PYD’yi meşrulaştıracak diplomasi çalışmalarına yöneldi. Bu haliyle de HDP’nin kuruluş sebepleri ortadan kalktı, çözüm sürecinin aktörü olabilecek parti çatışma döneminde anlamını kaybetti. HDP normal bir demokratik siyasi parti vasfını kaybetti. Bu bağlamda PKK’nın yenilgisi, HDP’nin de yenilgisi anlamına geldi. HDP’nin yenilmesi ve daha da önemlisi siyasi vasfını yitirmesi, daha önce oy veren seçmenlerin büyük kısmının PKK ve HDP’ye mesafe koyması bölgede ve Türkiye’de ciddi bir siyasi boşluk meydana getirdi.</p>
<p>Bundan sonraki safhada PKK’nın Türkiye içinde dağlık ve kırsal alanda üslenme ve yeniden militan devşirmesinin önüne geçmek, Kuzey Irak’ta güvenli üslenmesini engellemek, PKK’nın bombalama kapasitesini yok etmek ve Kuzey Suriye’de PYD’ye bir çözüm bulmak güvenlik perspektifinden dikkat edilmesi gereken önceliklerdir. Siyasi olarak ise HDP’nin şiddeti destekleyen tavır, eylem ve hatalarını sergilemek ve dokunulmazlık tartışmaları üzerinden HDP’nin propaganda yapmasını engellemek ve 90’lı yıllardaki hatalardan uzak durmak elzemdir. Siyaset ve iktidar, bölgede şiddetin yarattığı fiziki, sosyal, insani, ekonomik, eğitim ve kamu düzeni tahribatını ortadan kaldırmalıdır. Devletin güvenlik sektörü dışındaki boyutlarının gösterilmesi ve kapasite inşası hayati derecede önemlidir.</p>
<p>KCK/PKK ile sadece Türkiye’de değil, faaliyet gösterdiği bütün coğrafi alanlarda ve şiddet kullanan unsurları dışındaki yapılarla, yani cephe örgütleriyle de hukuki ve siyasi mücadele şarttır. Daha önce emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un ifade ettiği gibi PKK defalarca yenildiği halde, yeniden ortaya çıkıyorsa PKK’nın militan devşirdiği sosyal dokuyu ve militan devşirme sürecindeki cephe örgütlerini dikkate alan bir mücadele yapılmalıdır. KCK/ PKK şehir çatışmalarındaki ağır yenilgi, Kuzey Irak’taki ağır kayıplar ve yazın kırsal alanlarda artacak baskı karşısında bombalı araçlarla bölgede ve metropollerde ölçüsüz bir şiddete savrulmuş durumda. KCK/ PKK merkez komitesi hatalarıyla yüzleşmemek ve tabandaki tartışmaları engellemek için artan bir şiddet sarmalıyla örgütü meşgul etme, tabanı diri tutma ve güvenlik kuvvetlerine hata yaptırmayı hedefliyor. Ancak bu eylemler KCK/ PKK ve HDP’yi Türkiye ve dünya kamuoyunda daha çok mahkum ediyor. KCK/ PKK ve HDP  maliyeti giderek artan bir şiddet kapanına girmiş durumda&#8230;</p>
<p>Türkiye, terörle mücadele paradigmasını değiştirdi. Önce meseleyi salt bir güvenlik sorunu olarak görmediğini ifade eden yeni bir tanım yaptı. İkinci olarak geçmişte terörle mücadelede yapılan hatalarla yüzleşildi ve dersler çıkarıldı. Üçüncü olarak terörle mücadele askere havale edilmeden siyasi otoritenin talimatıyla yürütüldü. Dördüncü olarak güvenlik kuvvetleri profesyonelleşti ve ileri teknoloji kullanarak kapasitesini artırdı. Son olarak demokratik açılımlarla hak ve özgürlükler alanı genişletildi. KCK/ PKK hatalarını tekrar ederken, devlet hatalarından sıyrıldı. PKK’nın son yenilgisinin arkasında Türkiye’deki bu paradigma değişimi var.</p>
<p>Türkiye’nin terörle mücadelede şimdi bir adım daha atarak meselenin sosyal boyutuna yönelmesi gerekiyor. PKK yenilmişken halkı tekrar kazanmak ve terörün tahrip ettiği sosyal yapıyı rehabilite etmek icap ediyor. Sosyal yapının rehabilite edilebilmesi için devletin güvenlik sektörü dışındaki sektörlerini harekete geçirmek ve şiddete karşı olan sivil toplumun seferberliğine ihtiyaç var. Devlet PKK’nın tahrip ettiği şehirleri yeniden inşa ederken ve ekonomiyi ayağa kaldırırken eğitimden sosyal güvenliğe, gençlikten kadınlara, işsizlerden mesleksizlere, terörden mağdur olanlardan hayatını kaybeden militanların ailelerine kadar birçok alanda sosyal yapıya ilişkin projelere destek vermesi gerekiyor.</p>
<p>Terörle mücadelede değişen paradigmanın takviye edilmesi gereken bir başka ayağı da dış politikadır. PKK, DAEŞ ve diğer terör örgütleri Irak ve Suriye’nin durumu dolayısıyla artık aynı zamanda bir dış politika problemine dönüşmüş durumda. Türkiye müttefikleriyle ve bölgesel aktörlerle onların anlayacağı dillerden ilişki kurmak durumunda&#8230; Türkiye’nin bu meselede geleneksel diplomasi yolları dışında, Türkiye diasporasından ve Ortadoğu’daki sosyal gücünden faydalanacak bir perspektife ihtiyacı var.</p>
<p>Türkiye terörle mücadelede çok önemli başarılar yakalamış ve terörün yenilgisini siyasi ve sosyal yenilgiyle tamamlamaya çalışırken, ana muhalefet partisi CHP’nin terörle mücadeleye yönelik tavrını bu eğilimle bağdaştırmak mümkün değil&#8230; CHP, Erdoğan ve AK Parti karşıtlığı üzerinden bir ittifaka dönüşmüş durumda. Terörle mücadele CHP’deki ittifakı dağıtmış durumda. Terörle mücadele, Dursun Çiçek’le Sezgin Tanrıkulu’nu, Bülent Kuşoğlu ile Fikri Sağlar’ın arasındaki farklılığı birbiriyle telif edemez hale getirmiş durumda&#8230; PKK’nın her eylemi ve HDP’nin her hamlesi, CHP içindeki bir kesimde destek bir kesimde reaksiyon meydana getiriyor.</p>
<p><strong>Cinnet siyaseti</strong></p>
<p>CHP aslında derin bir kriz halinde&#8230; CHP, parti içi problemi aşabilmek için yeniden Erdoğan ve AK Parti karşıtı bir kampanya yürütmeyi hedefliyor. Bu kriz ve strateji, CHP kurultayında ortaya çıkmıştı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanına ve AK Partililere açıkça küfretmesi, bu stratejinin sonucundadır. Şehit polisin cenazesinde yaşanan ve tasvip edilemeyecek protesto olayından hemen sonra, CHP’nin AK Parti karşıtı bir gösteri yapması ve CHP İstanbul İl Başkanı’nın kendi güvenliğimizi kendimiz sağlarız yollu çıkışları bu stratejinin yeni bir şemasını teşkil ediyor. CHP krizden çıkabilmek için sokak hareketleri ve çatışma arayışında. CHP terörle mücadele yerine, AK Parti ile mücadeleyi öncelikli görüyor ve burada herhangi bir ölçüsü yok. CHP, AK Parti karşısında herkesle ittifak ederek her türlü yolu yöntemi denemeye hazır bir yerde duruyor. Kılıçdaroğlu’nun “Başkanlıktan kan çıkarma” gayreti, açıkça küfür etmesi yanlışlık ve kızgınlık eseri değil. CHP’nin yürüttüğü “cinnet siyaseti”nin sonucudur. Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeninin “devir özsavunma devri” sözüyle gayrimeşru bir çatışmaya çağrısı, bu cinnet siyasetinin CHP’ye has olmadığını gösteriyor. PKK şiddeti ve sokak hareketleriyle Türkiye’nin “gelecek darbesi” hazırlanmaya çalışılıyor. Ancak tıpkı PKK gibi ağır bir yenilgiye uğramaları kaçınılmaz. Tıpkı terörle mücadele paradigmasının değişmesi gibi sokak hareketleri ve darbe süreciyle mücadelenin de yeni paradigmasının ortaya konulması gerekiyor. CHP, tıpkı HDP gibi parti vasfını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya maalesef&#8230;</p>
<p><em><a href="http://haber.star.com.tr/acikgorus/kilicdaroglu-kimden-rol-caliyor/haber-1117785" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Star Açık Görüş, 11.06.2016</a></em></p>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kilicdaroglu-kimden-rol-caliyor/">Kılıçdaroğlu kimden rol çalıyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
