<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmut Özdemirkol, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/mahmutozdemirkol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 08 Apr 2026 08:44:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Apr 2026 08:24:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208954</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meşhur “kabağın sahibinin zoruna gitti” hikâyesi, sadece bir tasavvuf anlatısı değil; aynı zamanda güç, kibir ve sonuç ilişkisini anlatan derin bir metafor olarak okunabilir. Bugün Amerika-İsrail’in 4 gün süre verdiği İran saldırısında gelinen nokta bu hikâyeyi yeniden hatırlatmaktadır. Hikâye basit olduğu kadar çarpıcı ve ibret vericidir. Bir derviş tıraş olmak için berbere gider. Sessizce koltuğa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/">Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Meşhur “kabağın sahibinin zoruna gitti” hikâyesi, sadece bir tasavvuf anlatısı değil; aynı zamanda güç, kibir ve sonuç ilişkisini anlatan derin bir metafor olarak okunabilir. Bugün Amerika-İsrail’in 4 gün süre verdiği İran saldırısında gelinen nokta bu hikâyeyi yeniden hatırlatmaktadır.</p>
<p>Hikâye basit olduğu kadar çarpıcı ve ibret vericidir.<br />
Bir derviş tıraş olmak için berbere gider. Sessizce koltuğa oturur, saçını kazıtır. O sırada içeri bir kabadayı girer. Hiçbir gerekçe olmaksızın dervişin başına bir tokat vurur ve “Kalk kabak!” diyerek onu yerinden kaldırır. Derviş itiraz etmez, sessizce kalkar ve yerini verir.</p>
<p>Ancak kabadayı dükkândan çıktıktan kısa süre sonra bir at arabasının darbesiyle hayatını kaybeder. Olayın şaşkınlığını yaşayan berber ise dervişe dönerek “Keşke beddua etmeseydin” der. Dervişin cevabı ise hikâyenin özüdür:<br />
“Ben etmedim efendi… Ne haddime… Ama galiba kabağın sahibinin zoruna gitti.”</p>
<p>Bu anlatı, gücün sınırlarını ve görünmeyen dengeleri hatırlatan ibretlik bir uyarıdır.</p>
<p>Bugün İsrail ve Amerika’nın İran’a yönelik Trump’ın kabadayı, zorba söylemleriyle gerçekleştirdiği saldırıları bu hikâyeyi hatırlattı.</p>
<p>Bu saldırılar sıradan bir askerî operasyon değildi; aksine yüksek teknoloji, ileri istihbarat kapasitesi ve teknik savaş üstünlüğü üzerine kurulmuş, çok katmanlı bir stratejik hamleydi. İlgililerin açıklamalarına göre iki güçlü devletin uzun süreli hesaplamaları ve planlamalarıyla gerçekleşmiştir.</p>
<p>Amaç ise gizli değildir: İran’ın askerî ve siyasal kapasitesini zayıflatmak, rejimi baskı altına almak ve bölgeye kimin güçlü olduğuna dair bir mesaj vermek.</p>
<p>Operasyonların planlanma biçimi, klasik savaş anlayışının ötesine geçildiğini göstermektedir. Hedefler nokta atışıyla belirlenmiş, üst düzey komuta kademesi doğrudan hedef alınmıştır. Füze saldırılarıyla rejimin kritik isimlerinin etkisiz hale getirilmesi, komuta zincirini kırmaya yönelik bilinçli bir stratejinin parçasıdır.</p>
<p>Bununla birlikte, bu planın sadece dış müdahale boyutu yoktur. İran’ın iç dinamikleri, toplumsal kırılganlıkları ve siyasi gerilimleri de hesaplamaya dâhil edilmiştir. Yani mesele yalnızca askerî üstünlük değil, aynı zamanda içeriden de çözülme ve muhtemelen silahlandırılan örneğin Kürt gruplarının da desteğiyle bir iç ayaklanma beklentisidir.</p>
<p>Esasen saldırının ilk günlerinde bir okula yapılan saldırıda 165 çocuğun hayatını kayıp etmesi; bu saldırılar sonucunda İran’a özgürlük değil; geleceğinin yok olacağının açık göstergesiydi. Ardından gelen hedefli operasyonlar, sadece askerî yapıyı değil, aynı zamanda aileleri ve sosyal dokuyu da doğrudan etkilemiştir. İran’ın dinî lideri Humeyni’nin torununun ve ailesinin de bu süreçte hayatını kaybettiğine dair iddialar, saldırıların kapsamını ve derinliğini göstermektedir.</p>
<p>Bu noktada mesele sadece askerî başarı ya da stratejik üstünlük değildir. Daha geniş bir çerçevede bakıldığında, bu operasyonların aynı zamanda bölge ülkelerine ve uluslararası topluma yönelik bir güç gösterisi olduğu da açıktır. Verilmek istenen mesaj nettir: Küresel güç dengeleri hâlâ belirli aktörlerin kontrolündedir ve bu aktörler gerektiğinde doğrudan müdahale kapasitesine sahiptir; dünya devletleri ayağını buna göre uzatmalıdır.</p>
<p>Ancak tarih bize şunu da öğretir: Her plan, kendi sonuçlarını garanti etmez. Her hesap, öngörülen şekilde sonuçlanmaz.</p>
<p>Tam da bu noktada, hikâyenin anlamı yeniden ortaya çıkar.</p>
<p>Bir taraf plan yapabilir, güç kullanabilir, üstünlük sağlayabilir.<br />
Ama bazen süreç, görünmeyen başka dinamikler tarafından şekillenir.</p>
<p>Ve bazen…<br />
Hiç kimsenin hesap etmediği bir yerden denge kurulur. Belki de bu yüzden bazı olaylar karşısında şu cümle kendiliğinden akla gelir: Her şey hesaplanmış olabilir. Ama her şey kontrol altında değildir.</p>
<p>Çünkü bazen…<br />
<strong>Kabağın sahibinin zoruna gidebilir. </strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerika-irailin-iran-saldirisinda-hesaplamadigi-kabagin-sahibi/">Amerika-İsrail’in İran Saldırısında Hesaplamadığı Kabağın Sahibi!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uşak Belediye Başkanının Hukuki Sürecinin Magazinleşmesi: TCK Yerine “TCK”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/usak-belediye-baskaninin-hukuki-surecinin-magazinlesmesi-tck-yerine-tck/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 15:10:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208903</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım hakkında yürütülen soruşturma kapsamında ortaya çıkan tablo, yalnızca bir kişiyle sınırlı bir yargı süreci olarak görülemez. Mesele, basit bir “yerel yönetim tartışması” ya da laik- seküler gibi belirli bir toplumsal kesimin kamu kaynaklarıyla imtihanı meselesine indirgenebilecek kadar dar değildir. Esasen Yalım vakası, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin nasıl işlediğine dair daha [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/usak-belediye-baskaninin-hukuki-surecinin-magazinlesmesi-tck-yerine-tck/">Uşak Belediye Başkanının Hukuki Sürecinin Magazinleşmesi: TCK Yerine “TCK”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım hakkında yürütülen soruşturma kapsamında ortaya çıkan tablo, yalnızca bir kişiyle sınırlı bir yargı süreci olarak görülemez. Mesele, basit bir “yerel yönetim tartışması” ya da laik- seküler gibi belirli bir toplumsal kesimin kamu kaynaklarıyla imtihanı meselesine indirgenebilecek kadar dar değildir. Esasen Yalım vakası, Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin nasıl işlediğine dair daha geniş ve yapısal soruları gündeme taşımaktadır. Bu da Yalım’ın kendisinden ve ilişkilerinden daha kıymetlidir.</p>
<p>Zira ortada henüz kesinleşmiş bir yargı kararı yokken, seçilmiş bir belediye başkanının tutuklamaya sevk edilmesi, demokratik temsil açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Demokrasilerde seçilmiş temsilcilerin özgürlüklerinden mahrum bırakılması, ancak güçlü, açık ve tartışmaya kapalı delillerin varlığı halinde meşruiyet kazanabilir. Oysa mevcut süreç ve dosyada bunun yeterince sağlandığı kanaatinde değilim. Bu tablo, tutuklama tedbirinin gerekliliği ve ölçülülüğü açısından ciddi bir tartışmayı zorunlu kılmaktadır. Nitekim Yalım’ın ifadesine yer veren haberlerde ortaya çıkan bilgiler, yalnızca bu dosyayı değil, doğrudan hepimizi ilgilendiren bir hukuk meselesine işaret etmektedir.</p>
<p><strong>Tutuklama Tedbiri ve Gizli Tanık Sorunu</strong></p>
<p>Bilindiği üzere ceza hukukunda tutuklama bir cezalandırma aracı olamaz; istisnai bir koruma tedbiridir. Buna rağmen Türkiye’de sıklıkla peşin cezalandırma gibi uygulandığı yönündeki eleştiriler giderek artmaktadır. Bu dosyanın yürütülme biçimi ve kamuoyuna yansıyan dosyadaki bilgilere bakıldığında hukukun temel prensipleri açısından kaygı verici olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Yalım dosyasının merkezinde “Siyah” kod adlı gizli bir tanık yer almaktadır. Bu tanığın iddialarına bakıldığında duydum, biliyorum, konuşuluyor gibi somut bir anlamı olmayan beyanlar olduğu anlaşılmakta. Örneğin gizli tanığın iddiasına göre Yalım bir ihale sürecinde kendi çocuğuna hisse istemiş. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre söz konusu ihalede adı geçen tarafın bir şikâyeti yok, çocuklarının bir hissesi yok ve Yalım’ın bunu kabul ettiği de yok. Velhasıl böylesi soyut iddialarla sıradan bir insanın dahi tutuklu yargılanması demokratik hukuk devleti açısından kabul edilemezken seçilmiş bir insan tutuklanmıştır. Diğer taraftan gizli tanık olayının kendisi demokratik hukuk devletinde kabulü mümkün değildir. Üstüne bu tanığın somut olmayan duyumlarla dosyanın şekillenmesi ve tutukluluğun gerçekleşmesi gizli tanık mekanizmasını daha sorunlu hale getirmektedir.</p>
<p>Tek başına soyut iddialara dayalı olarak bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması, masumiyet karinesini zedelemiyor mu?</p>
<p><strong>Yargı Sürecinden Magazinleşmeye: Özel Hayatın Servisi</strong></p>
<p>Soruşturma dosyasının kamuoyuna yansıyan kısmı incelendiğinde, dikkat çeken bir diğer unsur ise hukuki delillerden ziyade özel hayat unsurlarının ön plana çıkarılmasıdır. Bu durumun kendisi bile hukukî iddialara güvenirliği zedelemektedir. Belediye başkanının özel ilişkilerine dair detayların, soruşturmanın esasını oluşturuyormuş gibi servis edilmesi, yargı sürecinin niteliğini tartışmalı hale getirmektedir. Oysa Yalım bu ilişkilerinden dolayı bir suçlamayla karşı karşıya değildir. Ama kamuoyuna servis edilen kısmı bu magazinsel süreç olmuş durumda. Oysa ceza yargılamasının konusu, bireylerin özel yaşam tercihleri değil; kanunda açıkça tanımlanmış suç fiilleridir.</p>
<p>Peki, bu durum insanlarda hukuki olarak iddiaların güçlü olmadığı algısını güçlendirmiyor mu?</p>
<p>Tam da bu noktada ortaya çıkan tabloyu şu şekilde kavramsallaştırmak mümkündür: Türkiye’de bazı soruşturmalarda artık Türk Ceza Kanunu (TCK) değil, adeta bir “Toplumsal Cezalandırma Kanunu” (TCK) işletilmektedir. Yani hukuki süreçler, somut deliller ve normatif ilkeler üzerinden değil; kamuoyu algısı, medya servisleri ve özel hayatın ifşası üzerinden yürütülmektedir. Bu durum, yargılamayı mahkeme salonlarından çıkarıp toplumsal linç alanına taşımaktadır. Bu bağlamda hukuki süreç Türk Ceza Kanunu’ndan ziyade “Toplumsal Cezalandırma Kanunu”yla yürütülmüş olmaktadır.</p>
<p>Bir insanın özel hayatı, doğrudan suçla bağlantılı olmadığı sürece, hukuki değerlendirme konusu olmamalıdır. Nitekim Yalım dosyasında böyle bir suç isnadı da bulunmuyor. Aksi takdirde yargı süreçleri, delil temelli bir inceleme olmaktan çıkarak itibarsızlaştırma aracına dönüşür. Bu dönüşüm, yalnızca ilgili kişinin masumiyet karinesini zedelemekle kalmamakta, esasen toplumda “hukukla değil algıyla cezalandırma” pratiğini normalleştirecektir.</p>
<p><strong>Siyasal ve Hukuksal Bedel: Kime Zarar?</strong></p>
<p>Bu tür süreçlerin yalnızca bireysel değil, siyasal sonuçları da vardır. Hukukun araçsallaştırıldığına dair oluşan algı, doğrudan iktidar partisi olan Ak Parti açısından da bir meşruiyet sorununa dönüşebilir. Çünkü hukuk devleti ilkesi zedelendiğinde, bunun faturası yalnızca yargıya değil, siyasi iktidara da kesilir.</p>
<p>Mesele yalnızca bir belediye başkanının yargılanması değildir. Asıl mesele, Türkiye’de hukukun nasıl işlediği, tutuklamanın hangi koşullarda uygulandığı ve adaletin gerçekten tarafsız olup olmadığıdır. Eğer bu sorulara ikna edici cevaplar verilemezse, zarar gören yalnızca bireyler değil, doğrudan doğruya demokratik hukuk devleti olacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan, öyle ya da böyle Yalım’ın, üstelik kendi amirliğini yaptığı ve yaşça kendisinden oldukça küçük bir kamu personeliyle ilişki yaşadığı iddiası, etik açıdan kabul edilebilir değildir. Bu tür bir durum, siyasal sorumluluk bağlamında değerlendirilmelidir ve Cumhuriyet Halk Partisi bu konuda açık ve cesur bir tutum ortaya koymalıdır. Ancak bu etik tartışma, hukuki sürecin yerini alamaz.</p>
<p>Asıl dikkat edilmesi gereken husus şudur: Türk Ceza Kanunu çerçevesinde yürütülmesi gereken bir soruşturmanın, kamu gücü ve medya aracılığıyla magazinleştirilerek adeta bir “Toplumsal Cezalandırma Kanunu”na dönüştürülmesidir. Bu noktada mesele, hukukun ne söylediğinden çok, toplumun neye ikna edildiğiyle ilgili hale gelmektedir. Oysa hukuk devleti, insanların özel hayatları üzerinden değil, somut ve tartışmaya kapalı deliller üzerinden işler. Aksi halde, hukukî delillerin yetersiz olduğu, buna karşılık kamuoyunun magazinsel unsurlarla oyalandığı yönünde güçlü bir algı oluşur; bu da doğrudan hukukun meşruiyetine zarar verir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/usak-belediye-baskaninin-hukuki-surecinin-magazinlesmesi-tck-yerine-tck/">Uşak Belediye Başkanının Hukuki Sürecinin Magazinleşmesi: TCK Yerine “TCK”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Polis Mahremiyeti İfşa Edemez; CHP Etik Sorumluluktan Kaçamaz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/polis-mahremiyeti-ifsa-edemez-chp-etik-sorumluluktan-kacamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Mar 2026 08:31:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208894</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siyaset keşke fikirler, projeler ya da kamu politikaları üzerinden yürüse! Bunun yerine uzun zamandır ülkemizde kişisel hayatlar, mahrem alanlar ve özel ilişkiler siyasetin malzemesi hâline getiriliyor. Son örneği Uşak Belediye Başkanı oldu. Başkanın tutuklanması sürecinde kamuoyuna yansıyan (aslında sızdırılan) görüntüler, bu tehlikeli eğilimin yeni bir örneğini oluşturdu. Ortaya çıkan tartışmanın merkezinde aslında belediye başkanının neden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/polis-mahremiyeti-ifsa-edemez-chp-etik-sorumluluktan-kacamaz/">Polis Mahremiyeti İfşa Edemez; CHP Etik Sorumluluktan Kaçamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Siyaset keşke fikirler, projeler ya da kamu politikaları üzerinden yürüse! Bunun yerine uzun zamandır ülkemizde kişisel hayatlar, mahrem alanlar ve özel ilişkiler siyasetin malzemesi hâline getiriliyor. Son örneği Uşak Belediye Başkanı oldu. Başkanın tutuklanması sürecinde kamuoyuna yansıyan (aslında sızdırılan) görüntüler, bu tehlikeli eğilimin yeni bir örneğini oluşturdu.</p>
<p>Ortaya çıkan tartışmanın merkezinde aslında belediye başkanının neden tutuklandığı yok. Yolsuzluk, rüşvet ya da görevi kötüye kullanma gibi iddialar hukuk çerçevesinde incelenmesi gereken konulardır. Ancak kamuoyuna servis edilen şey, hukuki sürecin kendisi değil; bir otel odasında, polis kamerasıyla kaydedilmiş özel hayata ilişkin görüntülerdir. Üstelik bu görüntülerin sızdırılması, kısa sürede siyasetin gündemine taşınmış; bir linç ve siyasi hesaplaşmanın aracına dönüştürülmüştür. Daha da çarpıcı olan ise, geçmişte Recep Tayyip Erdoğan üzerinden “manşetlerle siyaset dizayn ediliyor” eleştirisini dile getirenlerin, bugün benzer yöntemlerin dolaşıma girmesine sessiz kalabilmesi, hatta dolaylı biçimde bu iklimin parçası hâline gelmesidir.</p>
<p>Burada durup sormak gerekiyor: Bir kişinin özel hayatının, üstelik, devletin güvenlik aygıtları tarafından kayıt altına alınması ve ardından kamuoyuna servis edilmesi hangi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır?</p>
<p>Bu sorunun cevabını aslında çok uzaklarda aramaya gerek yok. Yasalarımızda bunun bir suç olduğu kabul edilmiş. Gündemi devam eden bir olay üzerinden bu sorunun cevabını arayalım.</p>
<p>Yakın zamanda Adalet Bakanı’nın da vurguladığı bir olayda, bir kamu görevlisinin tapu kayıtlarını usulsüz şekilde incelemesi ciddi bir ihlal olarak değerlendirilmiş, hakkında soruşturma açılmış ve kişisel verilerin ihlali gerekçesiyle hukuki süreç başlatılmıştı. Aynı çerçevede, bireyin özel alanına izinsiz müdahale açıkça suç sayılmıştır. Öte yandan, Türkiye siyasetinin hafızasında benzer müdahalelerin farklı dönemlerde farklı aktörlere karşı kullanıldığı da unutulmuş değil. Daha önce FETÖ’cülerin giriştiği 17-25 Aralık sürecinde Cumhurbaşkanı ve bazı bakanlar hakkında servis edilen ses kayıtları ve istihbarat içerikleri de “siyasi operasyon” tartışmalarının merkezine yerleşmişti. O gün bu yöntemlere karşı çıkanların, bugün de benzer yöntemlerin farklı hedeflere yönelmesine karşı çıkmalıdır.</p>
<p>İşte tam da bu noktada ilkesel bir tutumun gerekliliği ortaya çıkıyor. Hukuk, kişiye göre eğilip bükülebilecek bir araç değildir. Bir uygulama, siyasi kimliği ne olursa olsun bir kişi için yanlışsa, herkes için yanlış olmalıdır. Mahremiyet ihlali, sadece “karşı taraf” söz konusu olduğunda sorunlu görülüp, “bizden biri” için görmezden gelinebilir mi! Dün AK Partililere yöneldiğinde eleştirilen; bugün ise muhaliflere yöneldiğinde görmezden gelinen kamu gücü kaynaklı ihlaller, özünde aynı sorunun ürünüdür. Kamu görevlileri aracılığıyla yapılan suistimaller ve hak ihlalleri nasıl ki iktidar açısından kabul edilemezse, muhalifler söz konusu olduğunda da en az o kadar kabul edilmemelidir.</p>
<p>Diğer taraftan CHP’nin tutumu ilginç bir hal almışa benziyor. Uşak Belediye Başkanı hakkında yürütülen süreçte, hukuki iddiaların takip edilmesi elbette gereklidir. Ancak aynı zamanda, polis marifetiyle gerçekleştirilen özel hayat ihlaline açık ve net bir şekilde karşı çıkılması gerekir. Bu iki mesele birbirine karıştırılmamalıdır. Oysa CHP yolsuzluk ve ahlaksızlık iddialarını görmezden geliyor.</p>
<p>Doğru olan tutum şu olsa gerek:</p>
<p>Özel hayatın ihlali veya haksız tutuklamalar açıkça kınanmalı, bunun bir hak ihlali olduğu güçlü biçimde ifade edilmelidir. Aynı zamanda kamuoyuna yansıyan yolsuzluk, rüşvet ve aşk gibi diğer iddiaların da hukuk çerçevesinde şeffaf biçimde araştırılması gerektiği vurgulanmalıdır. Yani CHP belediye çalışanı olduğu iddia edilen ve arada ciddi bir yaş farkı bulunan bir personelle ilişki iddiaları da etik boyutları açısından ayrıca değerlendirilmeli, gerekli inceleme ve denetim süreçleri işletilmelidir.</p>
<p>Ancak burada asıl sorun, CHP’nin çoğu zaman başvurduğu savunma dilidir. “Hukuki baskı var”, “keyfi tutuklama var”, “başkanımızın arkasındayız” gibi söylemler, meselenin yalnızca hukuki boyutuna sığınıldığını ve ahlaki tartışmanın bilinçli biçimde geri plana itildiğini göstermektedir. CHP, bu tür durumlarda daha cesur bir tutum alabilmeli; hem hak ihlallerine karşı net bir duruş sergileyip hem de kendi içindeki etik sorunlarla yüzleşebilecek bir siyasi olgunluk ortaya koyabilmelidir. Aksi hâlde, eleştirdiği siyasal pratiklerden ayrışması mümkün olmayacak ve kamuoyu nezdinde inandırıcılığı zedelenecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/polis-mahremiyeti-ifsa-edemez-chp-etik-sorumluluktan-kacamaz/">Polis Mahremiyeti İfşa Edemez; CHP Etik Sorumluluktan Kaçamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç Yılda Üniversite: Reform mu, Akademik Erozyon mu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/uc-yilda-universite-reform-mu-akademik-erozyon-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Dec 2025 11:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208574</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde üniversitelerin üç yıla indirilmesi ve akademik takvimin üç dönemli bir yapıya dönüştürülmesi tartışılmaktadır. Aslında tartışılmıyor; bir müjde ve bir yenilik olarak kamuoyuyla paylaşılmaktadır. Bu yapıya göre dört yıllık lisans programı 3 yıla düşürülecek ve her yıl ise üç dönem olarak uygulanacak. Öğrenciler’in 240 akts zorunluluğu devam edecek. Dönemler ise 11-12 haftaya indirilecek. Bu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uc-yilda-universite-reform-mu-akademik-erozyon-mu/">Üç Yılda Üniversite: Reform mu, Akademik Erozyon mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde üniversitelerin <strong>üç yıla indirilmesi</strong> ve akademik takvimin <strong>üç dönemli</strong> bir yapıya dönüştürülmesi tartışılmaktadır. Aslında tartışılmıyor; bir müjde ve bir yenilik olarak kamuoyuyla paylaşılmaktadır.</p>
<p>Bu yapıya göre dört yıllık lisans programı 3 yıla düşürülecek ve her yıl ise üç dönem olarak uygulanacak. Öğrenciler’in 240 akts zorunluluğu devam edecek. Dönemler ise 11-12 haftaya indirilecek.</p>
<p>Bu plana göre öğrenci yoğun ve hızlandırılmış bir eğitim süreciyle 3 yıl içinde diploma sahibi olacaktır. YÖK Başkanı sayın Prof. Dr. Erol Özvar’ın ifadesiyle kaliteden ve öğrencinin alması gereken programlardan ödün vermeden daha erken mezun olmasının önü açılmaktadır.</p>
<p>İlk bakışta bu öneri, “zaman kazancı”, “erken mezuniyet”, “işgücü piyasasına hızlı entegrasyon” ve “derslerden ödün verilmemesi” gibi cazip argümanlarla sunulmaktadır. Ancak konuya biraz daha yakından bakmakta fayda vardır.</p>
<p>Zira üniversite eğitimi teknik bir <strong>takvim düzenlemesi</strong>nden daha fazlasıdır. Üniversitenin ne olduğu ve ne olması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır. Oysa ‘müjde’, ‘yenilik’ vesaire olarak anlatılan bu yapıya göre üniversiteler hızlandırılmış bir kurs sürecine dönüşmektedir. Bu yapısal dönüşüm beraberinde üniversiteyi artık “ne düşündürdüğüyle” değil, “ne kadar sürede bitirildiğiyle” ölçülen bir yapıya indirgemektedir.</p>
<p><strong>Üniversite bir kurs merkezi olarak değerlendirilemez. </strong></p>
<p>Üniversite süresinin üç yıla indirilmesi ve eğitimin üç dönem üzerinden yeniden yapılandırılıyor olması takvim değişikliğinden daha derin sonuçlar taşımaktadır. Esasen bu karar, üniversite anlayışında köklü bir dönüşüm ve gerileme potansiyeli bulunmaktadır. Bu yeni anlayışta üniversite büyük ölçüde bilgi aktarımının hızlandırıldığı, belirli kazanımların kısa sürede “tamamlatıldığı” bir yapıya dönüştürmektedir. Yani üniversite, düşüncenin geliştiği bir alan değil; zamanında bitirilmesi gereken hızlı program hâline gelmektedir. Böyle bir program, nitelikleri itibariyle, kurs veya sertifika programlarından beklenebilir.</p>
<p>Kurslar/sertifika programları belirli bir beceriyi / gereklilikleri kısa sürede kazandırmayı hedefler; üniversite ise bireyin düşünme biçimini dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Eleştirel düşünme, kavramsal derinlik, disiplinler arası bakış ve akademik olgunluk; bir kurs ya da sertifika programına özgü bir şekilde hızla aktarılabilecek içerikler değil, zamana yayılan entelektüel süreçlerdir.</p>
<p>YÖK başkanı katıldığı televizyon programında üniversitelerin bir amacı da eğitim, öğretim ve sosyal sorumluluk alanlarının artırılmasını amaçladığını ve bu süreçte yetkinliğin ön planda tutulması gerektiğini belirtti. Peki, bu amaç ve yetkinlik birkaç yıl içinde uygulanacak denilen 3 yıl, 3 dönem sisteminde nasıl gerçekleştirilecektir?</p>
<p>Bu bağlamda üniversiteyi yoğun bir süreçle hızlandırmak başkanın da işaret ettiği eğitimin niteliğini ve yetkinliğini artırmak yerine yüzeyselleştirme riskini beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Bu nedenle üç yıl / üç dönem modeli, üniversiteyi farkında olmadan bir “hızlandırılmış eğitim kursu”na dönüştürme riskin beraberinde getirmektedir. Bu yapılandırma ve bakış açısı başarıyı üniversitenin öğrenciyi ne kadar kısa sürede mezun ettiğiyle ilişkili hale getirmektedir. Bu başarı ölçütü doğal olarak üniversiteyi kamusal ve entelektüel bir kurum olmaktan uzaklaştıracaktır.</p>
<p><strong>Üç dönem ve 240 akts sistemi yüzeysel içerik ve bir sınav rejimi getirmektedir.</strong></p>
<p>Üç dönemli sistemin en dikkat çekici yönlerinden biri, akademik dönemlerin 11–12 haftaya kadar düşürülmesidir. Resmi tatillere denk gelen veya hastalık ve saire gibi sebepler ya da öğrencilerin yatay geçiş, dikey geçiş gibi süreçleri bu haftaları daha da kısaltabilecektir. Bu planda mecburen eğitim öğretim Eylül ayının başında başlayıp Temmuz sonunda bitmelidir. Öğrenci ve akademisyen 11 ay boyunca dersler ve sınavlar arasında mekik dokumak zorunda kalacaktır.</p>
<p>Her şeyin kusursuz olduğu varsayıldığında bile öğrenme süreçlerinin daraltılması anlamına geldiği açıktır. Bir dersin sağlıklı biçimde yürütülmesi; akademisyenin hazırlık yapması, kendi alanındaki yenilikleri takip etmesi, konunun aktarılması, öğrencinin okuma yapması, tartışması, yazması ve geri bildirim alması gibi birçok aşamadan oluşmaktadır. 11-12 haftalık, 240 aktslik ve üç dönemli bir takvim, bu süreci derinleştirmekten uzaktır ve yüzeysel bir asgari şartların yerine getirilmesi riskini beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Bu yeni yapılandırılma içerisinde derslerin akışı, içeriğin sindirildiği alanlar olmaktan çıkarak konuların “yetiştirilmesi gereken başlıklar listesine” dönüştürecektir. Akademisyenin bir taraftan derse konuya hazırlık yapması imkansızlaşırken diğer taraftan ders sürecinde konuyu tartışmaya açmak yerine programı zamanında bitirmeye uğraşacaktır. Öğrenci ise anlamaya çalışmaktan çok sınava yetişmeye odaklanacaktır. Böyle bir ortamın getireceği en doğal sonuç akademisyenliğin, öğrenciliğin ve sürecin yüzeyselleşmesidir. Nihayetinde 11-12 haftalık dönemler ve 240 akts zorunluluğu üniversite eğitimini bir düşünme süreci, entelektüel bir mecradan çıkartıp tempo ve takvim odaklı bir faaliyet hâline getirmektedir. Dersler bu yapı içerisinde sürekli ilerleyen bir koşu bandına dönüşerek üniversitenin kendisi bilgiyle temasın derinleştiği alanlar olmaktan çıkacaktır.</p>
<p><strong>Üç dönem sistemi sürekli sınav ve sürekli baskı oluşturacaktır. </strong></p>
<p>Üç dönemli ve 240 akts zorunluluğu olan akademik takvim, Charlie Chaplin’in meşhur “Modern Zamanlar” filminde olduğu gibi, öğrenci ve akademisyen için üniversite yaşamını fiilen kesintisiz bir sınav döngüsü haline getirme potansiyeli taşımaktadır.  Her dönemin kısa tutulması, ara sınavlar, final sınavları, bütünlemeler ve yeniden açılan derslerle birlikte ölçme–değerlendirme sürecinin yılın tamamına yayılması süreci içinde üniversite, öğrenmenin merkezde olduğu bir ortam olmaktan uzaklaşarak, sürekli değerlendirilen ve yetiştirilen birer mekan haline gelecektir.</p>
<p>Böyle bir ortamda sadece öğrenciler açısından değil akademisyen açısından da üniversite süreci entelektüel bir gelişim sürecinden çok, bitmeyen bir performans testine dönüşmektedir. Öğrenci ve akademisyenler açısından bu süreç, düşünmeye ve derinleşmeye ayrılabilecek zamanın ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Örneğin bir sınav biter bitmez daha bunun değerlendirilmesi bile yapılmadan hemen diğerinin hazırlığı başlamakta; bu esnada dersler yetişmek zorunda ve derslere koşturma arasında nitelikli bir düşünme, geliştirme, akademik danışmanlık süreçleri neredeyse imkânsız hale gelecektir.</p>
<p><strong>Akademisyen zamanını araştırmaya değil, yetiştirmeye ayıracaktır. </strong></p>
<p>Üç yıl, üç dönem ve 240 akts zorunluluğu üzerine kurulu bir üniversite modelinin en ağır sonuçlarından diğer de akademik emek alanı olması kaçınılmazdır. Ders yükleri, idari sorumluluklar ve performans baskısı altında çalışan akademisyenler için bu yapılanma, sürekli ders yetiştirme ve sınav yapma, değerlendirme zorunluluğu anlamı taşımaktadır. Pratikte eğitim öğretim yılının 11 ayının tamamı yoğun ve sıkıştırılmış bir tempoyla ders, sınav ve değerlendirme faaliyetleriyle geçmek zorundadır.</p>
<p>Bu tempo içerisinde akademisyenin ve entelektüel gelişimin temel sorumluluklarından biri olan araştırma faaliyetleri kaçınılmaz olarak geri planda kalacaktır. Oysa üniversitelerin temel bileşenlerinden birisi bilginin üretilmesidir.  Akademisyenlerin makale yazmaya, proje geliştirmeye, saha çalışması yapmaya ve bilimsel tartışmalara katılmaya ayırabilecekleri zaman daraldıkça ki bu planda ortadan kalkmaktadır, üniversitelerin bilimsel niteliği de zayıflamayacak mıdır? Araştırma için zaman bulamayan bir akademisyenden nitelikli eğitim beklemek ne kadar gerçekçi olacaktır?</p>
<p>Bu karar sadece üniversitelerin rolünü değiştirmemektedir aynı zamanda üniversitelerde akademik rolün de yeniden tanımlanmasını zorunlu hale getirmektedir. Akademisyen, düşünen, sorgulayan ve üreten bir entelektüel olmaktan çok; programı zamanında tamamlayan, sınav takvimini yöneten ve ders yükünü taşıyan bir eğitim emekçisine dönüşme riski kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>Çalışarak eğitimini sürdüren öğrenciler ne olacaktır?</strong></p>
<p>Üç yıl, üç dönem ve 240 akts esasına dayalı bir üniversite modeli, kâğıt üzerinde tüm öğrenciler için eşitmiş gibi görünse de Türkiye’nin toplumsal ve ekonomik gerçekleriyle örtüşmekte midir? Türkiye’de üniversite öğrencilerinin bir bölümü eğitim hayatını çalışarak, aile desteği kısıtlı biçimde sürdürmektedir. Bu koşullarda bu insanlar için bu yeni düzenleme bir müjde olarak değerlendirilemez. Yani bu yeni yapılanma herkes için aynı fırsatı sunmak yerine, mevcut eşitsizlikleri daha görünür ve derin hâle getirme potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p>Üç dönemli sistem, öğrencinin üniversite dışında sahip olduğu zaman ve imkânları fiilen yok etmektedir. Eğitim sürecinde part time çalışan veya yaz dönemlerinde çalışan öğrenciler açısından derslere devam etmek, sınavlara hazırlanmak ve yoğun tempoya ayak uydurmak giderek zorlaşacaktır. Bu durum, eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirmek bir yana, belirli bir sosyoekonomik avantaja sahip öğrenciler ile diğerleri arasında bir fark oluşturacaktır. Kendi adıma ben öğrenciyken bütün yazları turizm bölgelerinde çalışarak okullar açıldığında ise çeşitli yerlerde part time çalışarak okul masraflarımı ve geçimimi sağlıyordum. Bu durumda olan öğrencilerin sayısı az değildir. Peki, bu yeni sistemde ben eğitim hayatıma nasıl devam edecektim?  Yani bütün bir yıla yayılmış, zorunlu ders yükü fazla bir program bazıları açısından bir imkân ve fırsat eşitliğini ortadan kaldırmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle üç yıl tartışması, teknik bir reform önerisinden çok daha fazlasıdır. Bu tartışma, üniversitenin ne olduğu ve ne olması gerektiği sorusunu yeniden gündeme getirmektedir. Sorulması gereken asıl soru şudur: Daha hızlı mezunlar mı istiyoruz, yoksa daha iyi düşünen, eleştiren ve üreten insanlar mı? Verilecek yanıt, yalnızca üniversitelerin değil, toplumun geleceğini de belirleyecektir.</p>
<p><strong>Son söz yerine</strong></p>
<p>Bu konuda yazılacak çok şey olduğu açıktır. Bu ölçekte ve bu kadar köklü bir dönüşümün, üniversitelerin asli paydaşları olan akademisyenler, öğrenciler, üniversite yönetimleri ve ilgili meslek alanlarıyla yeterince tartışılmadan; dünya örnekleriyle bütünlüklü biçimde kıyaslanmadan ve olası avantajları ve dezavantajları da açıkça ortaya konulmadan hızla yürürlüğe konulmaya çalışılmaktadır. Yeni karar modelinde hızlı bir şekilde diploma verme neredeyse tek başına bir ölçüt olarak ele alınmıştır. Eğitimin niteliği, akademik başarı, eşitsizlikler ve üniversitenin kamusal ve entelektüel anlamı gibi boyutlar bu yeni kararda sorgulanmışa benzemiyor. Oysa böylesi bir karar aceleyle değil; çalıştaylar, tartışmalar, çoğulcu, şeffaf ve zamana yayılan bir süreçle ele alınması ve tartışılması gerekmektedir. YÖK bu karar bir iki yıl içinde uygulanacak demektedir; ama söz konusu düzenlemenin, yalnızca “daha hızlı” olana değil, “daha iyi” olana odaklanacak şekilde yeniden ve etraflıca düşünülmesi gerektiği de açıktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uc-yilda-universite-reform-mu-akademik-erozyon-mu/">Üç Yılda Üniversite: Reform mu, Akademik Erozyon mu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Dec 2025 14:19:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208553</guid>

					<description><![CDATA[<p>İfade özgürlüğü, demokratik bir hukuk düzeninin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak bu özgürlük; ayrımcılığı, ırkçılığı ve toplumsal nefreti meşrulaştıran bir zırh olarak kullanılamaz. Böylesi bir ifadenin demokratik hukuk düzeninde korunması mümkün değildir. Aksine bu ifadenin yargılanması demokratik hukuk devleti anlayışının gereğidir. Son günlerde Kafkas Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’ye ait olduğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/">Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İfade özgürlüğü, demokratik bir hukuk düzeninin vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ancak bu özgürlük; ayrımcılığı, ırkçılığı ve toplumsal nefreti meşrulaştıran bir zırh olarak kullanılamaz. Böylesi bir ifadenin demokratik hukuk düzeninde korunması mümkün değildir. Aksine bu ifadenin yargılanması demokratik hukuk devleti anlayışının gereğidir.</p>
<p>Son günlerde Kafkas Üniversitesi Araştırma Hastanesi’nde görev yapan Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’ye ait olduğu belirtilen WhatsApp paylaşımları, ifade hürriyeti ve akademik özerklik sınırlarını açıkça aşıldığını gösteren bir örnektir.</p>
<p>Söz konusu isim yalnızca bir tıp profesörü değildir; aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi üyesi ve geçmiş seçim süreçlerinde CHP’den adaylığı bulunan bir siyasi figürdür.</p>
<p>Bu nedenle mesele, özel bir sohbetten sızmış birkaç “sert söz” olarak geçiştirilemez. Ortada; akademik, siyasi ve etik sorumlulukların aynı anda ihlal edildiği, daha da önemlisi belirli bir Kemalist yorumun arkasına saklanarak üretilen açık bir nefret dili vardır.</p>
<p>Bu tablo, aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi ve Kemalist geleneğin bugün geldiği noktanın da bir sınavıdır. Türkiye’de demokratikleşme ve normalleşme tartışmaları yapılırken, CHP’nin içinden çıkan bu tür örnekler; sorunun nerede düğümlendiğini, hangi zihniyetin hâlâ aşılmadığını bütün açıklığıyla göstermektedir.</p>
<p><strong>Kolektif Suçlama, Açık Nefret Söylemi</strong></p>
<p>Paylaşımlara bakıldığında; Kürt yurttaşların tamamını kapsayan aşağılayıcı genellemeler, akıl ve liyakat sorgulamaları, kamu görevlerinden dışlanmalarını açıkça savunan ifadeler ve hatta coğrafi ayrıştırma çağrıları içeren bir perspektif dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bu noktada artık ortada bir eleştiri ya da sert bir siyasi görüş yoktur. Bunun açık tanımı nefret söylemidir. Bireyi değil, bir halkı hedef alan; somut eylemi değil, kimliği yargılayan bir dildir, bu.</p>
<p><strong>Bir Akademisyen ve Hekim Bu Dili Taşıyabilir mi?</strong></p>
<p>Bir profesör, hele ki bir hekim; meslekî kimliği ve ettiği yemin gereği “önce insan” ilkesini savunmak zorundadır. Tıp eğitimi; etnik kökeni, dili, inancı ne olursa olsun insan hayatının eşitliğini esas almaz mı?</p>
<p>Bir üniversite hocası ve hekimin, milyonlarca yurttaşı “fazla hak sahibi”, “devlete sadakati şüpheli” gibi kategorilerle tarif etmesi; bilimin değil, ideolojik öfkenin ürünüdür. Akademik özgürlük, toplumsal nefreti yayma ayrıcalığı tanımamalıdır.</p>
<p><strong>Atatürkçülük Bir Kalkan Değildir</strong></p>
<p>Paylaşımlarda dikkat çeken bir diğer unsur, Atatürkçülüğün sürekli olarak meşrulaştırıcı bir referans hâline getirilmesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ten yapılan alıntılarla, etnik dışlayıcılığı ve kamusal alanda ayrımcı yaklaşımları haklı göstermeye çalışan bir söylem kurulmaktadır.</p>
<p>Ancak burada tartışılması gereken, doğrudan Atatürk’ün kendisi değil; Kemalist düşüncenin zaman içinde aldığı otoriter ve homojenleştirici yorumlardır. Atatürk’ün tarihsel bağlamında şekillenen devlet ve millet anlayışı, sonraki dönemlerde farklılıkları bastırmayı meşrulaştıran katı bir ideolojiye dönüştürülmüş; bu ideoloji de zaman zaman eleştiriden muaf bir dogma gibi kullanılmıştır.</p>
<p>Atatürk’ün adını, bir halkın kamusal alandan dışlanmasının gerekçesi hâline getirmek bir ideolojik doğmanın yansıması olabilir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, tam da bu Kemalist yorumun hâlâ bazı zihinlerde sorgulanamaz bir haklılık üretmeye devam ediyor olmasıdır.</p>
<p><strong>Siyasi Kimlik Sorumluluğu Artırır</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tülay Diken Allahverdi’nin CHP üyesi ve adaylığı bulunan bir isim olması, bu paylaşımları daha da tartışmalı hâle getirmektedir.</p>
<p>Eğer bir siyasetçi “kim bu ülkede ne kadar hakka sahip olmalı” sorusunu etnik köken üzerinden cevaplamaya başlıyorsa, orada demokrasi değil, hiyerarşik yurttaşlık söz konusu değil midir? Bu yaklaşım aynı zamanda Türkiye’de hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda sorunun nerede düğümlendiğini de göstermektedir.</p>
<p><strong>Hukuk ve Kurumlar Sessiz Kalamaz</strong></p>
<p>Bu noktada yalnızca yargının değil, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) ve Kafkas Üniversitesi yönetiminin de sorumluluğu vardır. Irkçı, ayrımcı ve ötekileştirici içeriklerin bir üniversite öğretim üyesi tarafından paylaşılması, akademik etikle ve kamu görevi bilinciyle bağdaşmaz.</p>
<p>Sormak gerekir:</p>
<p>Bir yurttaş, etnik kimliğini açıkça hedef alan bu paylaşımların sahibi olan bir hekimden nasıl güvenle sağlık hizmeti alacaktır?</p>
<p>Hekim-hasta ilişkisinin temelini oluşturan güven duygusu, bu tür söylemlerden sonra nasıl tesis edilecektir?</p>
<p>Bu sorular yalnızca ahlâkî değil; hukukî ve kurumsal bir sorumluluğa işaret etmektedir. Üniversiteler bilim üretir, nefret değil. Akademik unvanlar, ayrımcılık yapma ayrıcalığı olarak kabul edilebilir mi?</p>
<p>Bu nedenle YÖK’ün ve Kafkas Üniversitesi’nin, söz konusu paylaşımlar hakkında idari ve etik inceleme başlatması, kamuoyuna karşı şeffaf bir tutum alması artık bir tercih değil, idarenin tarafsızlık, eşitlik ve hukukî varlığın gereğidir.</p>
<p><strong>Son olarak hatırlatmakta fayda var</strong>: Sorun, bir halkın “fazla haklara sahip olması” değildir. Sorun, eşitliği hâlâ bir tehdit olarak gören zihniyetin varlığını sürdürmesidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ataturku-zirh-yaparak-nefret-ureten-bir-siyasetci-akademisyen-ve-doktor/">Atatürk’ü Zırh Yaparak Nefret Üreten Bir Siyasetçi, Akademisyen ve Doktor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 07:16:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208539</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kemalizm” için de aynı İfadelere Tutuksuzluk Savunulur mu? Türkiye’de kamuoyunda tanınan, hele ki muhalif olarak görülen bir isimseniz, ağzınızdan çıkan sert bir cümle çoğu zaman aynı yere bağlanıyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.” Üstelik mesele çoğu zaman sadece soruşturmayla sınırlı da kalmıyor. İş doğrudan tutuklu yargılanmaya gidiyor. Yani henüz ne olduğu bile doğru düzgün tartışılmadan; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/">“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>“Kemalizm” için de aynı İfadelere Tutuksuzluk Savunulur mu? </strong><br />
Türkiye’de kamuoyunda tanınan, hele ki muhalif olarak görülen bir isimseniz, ağzınızdan çıkan sert bir cümle çoğu zaman aynı yere bağlanıyor: “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik.”</p>
<p>Üstelik mesele çoğu zaman sadece soruşturmayla sınırlı da kalmıyor. İş doğrudan tutuklu yargılanmaya gidiyor.</p>
<p>Yani henüz ne olduğu bile doğru düzgün tartışılmadan; ya da basit bir şekilde cevap verilebilecekken orantısız ve gereksiz bir “tedbir”e başvuruluyor.</p>
<p>Enver Aysever’in YouTube yayınında sarf ettiği “sağcılık ahlâksızlıktır” sözü nedeniyle tutuklanması, bu zincirin yeni bir halkasıdır. Burada tartışılması gereken Aysever’in ne kadar haklı olduğu değildir. Zira Aysever yalnızca provokatif konuşmuyor; açıkça yanılıyor. Tarihsel ve güncel pratiklere bakıldığında, sol merkezli siyasal deneyimlerin de tartışmasız biçimde ciddi ahlâkî sorunlar ürettiği ortadadır. Ancak bütün bunların ötesinde asıl mesele, devletin bu söze verdiği tepkinin akla, hukuka ve ölçülülük ilkesine uyup uymadığıdır.</p>
<p>Aysever’in cümlesi rahatsız edici, provoke edici ve aslında yeteri kadar genelleyici olduğu da açıktır. Ama rahatsız edici olmak, hatta saçmalamak, bir düşünceyi otomatik olarak suç haline getirmenin ölçütü değildir.</p>
<p>Asıl soru şu: Bu söz gerçekten halkı kin ve düşmanlığa mı sevk etti? Somut bir tahrik var mı? Bu ifadeden sonra kim kime saldırdı, kim şiddete yöneldi, kimin hayatı tehlikeye girdi?</p>
<p>Tam da bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yıllardır altını çizdiği temel ilkeyi hatırlamakta fayda var. İfade özgürlüğü, yalnızca makul, nazik ya da herkesin hoşuna giden sözleri kapsamıyor. Rahatsız eden, sinirlendiren, insanın tüylerini diken diken eden ve belki de şoke eden düşünceler de bu özgürlüğün içinde yer alıyor.</p>
<p>Siyaset dediğiniz alan zaten doğası gereği serttir. Genelleme içerir, kışkırtır, tartışma yaratır. AİHM de tam olarak buna işaret etmektedir. Siyasî tartışmalarda kullanılan dilin sivri olması, tek başına cezalandırma gerekçesi olmamalıdır.</p>
<p>İdeolojiler ve siyasi görüşler, doğuştan gelen ya da değiştirilemez kimlikler değildir. Bu yüzden “sağcılık” dediğiniz şey; solculuk, liberallik ya da milliyetçilik gibi, insanların bilinçli olarak benimsediği bir siyasî tercihtir.</p>
<p>Bu bağlamda Aysever’in hedef aldığı şey bir etnik köken, bir inanç grubu ya da korunması gereken bir topluluk değil; açıkça bir düşünce biçimidir. Ortada ne şiddete çağrı vardır ne linç iması ne de bir grubun dışlanmasına yönelik somut bir yönlendirme. Üstelik Aysever, sözlerinin çarpıtıldığını da açıkça ifade etmiştir. Buna rağmen bu ifadeyi ceza hukukunun konusu hâline getirmek, hukukî bir zorunluluktan çok siyasî bir tercih izlenimi vermektedir. Şayet ortada siyasî bir tercih yoksa o hâlde hukuk mekanizmamızın AİHM içtihatlarına rağmen ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir sorunlu alanda durduğu kabul edilmelidir.</p>
<p>Tutuklama meselesi ise işin en kolay ve en sorunlu tarafıdır.</p>
<p>Tutuklama demokratik bir hukuk devletinde istisnadır yani kural değildir. Kaçma şüphesi yoksa, delil karartma ihtimali yoksa, ortada güçlü bir suç şüphesi bulunmuyorsa, tutuklama demokratik hukuk devleti anlayışının kabul edeceği bir mekanizma değildir. Aksi durumda tutuklamanın kendisi fiilî bir cezaya dönüşmektedir.</p>
<p>Tutuklu yargılama konusunda maalesef Türkiye’nin karinesi iyi değildir. Bu hata daha önce defalarca gerçekleşti. Örneğin Ergenekon ve benzeri davalarda insanlar yıllarca tutuklu kaldı; sonra özürler dilendi, tazminatlar ödendi.</p>
<p>Bugün Aysever dosyasında da benzer bir ölçüsüzlük ve hak ihlali söz konusudur. Soruşturma açılması bile tartışmalı olan bir ifade yüzünden bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması, demokratik hukuk devleti iddiasıyla bağdaşabilecek bir durum değildir.</p>
<p>Bir de işin çifte standart tarafı var.</p>
<p>Türkiye’de siyaset dilinin son derece sert, hatta aşağılayıcı, kışkırtıcı ve bilinçli olarak provoke edici olarak gerçekleştiği açıktır. Yalnız bu tutum sadece muhaliflere özgü de değildir. İktidara yakın isimler de aynı dili ve yöntemi sık sık kullanıyor.</p>
<p>Peki, yargının özellikle tutuklamayı devreye koyan refleksi her zaman aynı hızla gerçekleşiyor mu? Buna verilecek cevap sanırım belli. O zaman ifade özgürlüğünün sınırı, sözü söyleyen kişinin kimliğine göre çizilmektedir. Bunun zorunlu sonucu ise verilen kararların hukukî değil siyasî olduğudur.</p>
<p>Böylesi olaylarda ortaya çıkan bir samimiyetsizlik ve tutarsızlıkla yazıyı bitirelim.</p>
<p>Yazının başlığındaki soruya dönecek olursak;</p>
<p>Bugün Aysever’in “sağcılık ahlâksızlıktır” sözü nedeniyle yapılan tutuklamaya sert tepki gösteren, özgürlük, demokrasi ve hukuk ilkelerini hatırlayan herkesin kendisine şu soruyu dürüstçe sorması gerekir:</p>
<p>“Kemalizm&#8221; için de aynı ifadeler denildiğinde aynı ifade özgürlüğü ve hoşgörü refleksi gösterilebiliyor mu? Aynı ifade hürriyetini bu söz için de savunuyor muyuz?</p>
<p>Atatürk bu ülkenin kurucu lideridir; Kemalizm ise Türkiye’nin en güçlü ideolojik miraslarından biridir. Ancak tam da bu nedenle, eleştiriden muaf değil, eleştiriye açık olması gerekmez mi?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sagcilik-ahlaksizliktir-sozunden-dolayi-kimse-tutuklanmamali/">“Sağcılık Ahlâksızlıktır” Sözünden Dolayı Kimse Tutuklanmamalı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih Altaylı Üzerinden Mağduriyet Yazmak İçimden Gelmiyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/fatih-altayli-uzerinden-magduriyet-yazmak-icimden-gelmiyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Nov 2025 10:31:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208495</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazıda özellikle vurgulamak istiyorum: Fatih Altaylı’ya verilen cezaya üzülmedim. Ortalığı velveleye verecek bir ceza da almadı zaten. Geçmişteki örgütlü ve bilinçli kötülüğün cezasızlığına saysın. Onun için bir hak arayışı kaleme almaya niyetim yok. İçimden de gelmiyor zaten. Yazsam yalan olur yani. Bunun sebebi, hukuk devletinin üstünlüğüne ve ifade özgürlüğünün hepimiz için vazgeçilmez olduğuna inanmamam [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fatih-altayli-uzerinden-magduriyet-yazmak-icimden-gelmiyor/">Fatih Altaylı Üzerinden Mağduriyet Yazmak İçimden Gelmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazıda özellikle vurgulamak istiyorum: Fatih Altaylı’ya verilen cezaya üzülmedim. Ortalığı velveleye verecek bir ceza da almadı zaten. Geçmişteki örgütlü ve bilinçli kötülüğün cezasızlığına saysın.</p>
<p>Onun için bir hak arayışı kaleme almaya niyetim yok. İçimden de gelmiyor zaten. Yazsam yalan olur yani. Bunun sebebi, hukuk devletinin üstünlüğüne ve ifade özgürlüğünün hepimiz için vazgeçilmez olduğuna inanmamam değil; sadece bu inancımı Altaylı için kullanmak istemiyorum. Kaldı ki kendi yazıları ve tutumu ülkede hakkını arayan insanlara, özgürlük ve çoğulculuğa saygı duyan bir temelde değil.</p>
<p>İlginçtir ki, bu durum, yani mağduriyeti bile bile bunu yazmak beni rahatsız da etmedi. Duygusuz muyum? Aslında hayır; bunun sebebi hafızam hâlâ çok iyi çalışıyor olması. Ve Altaylı’nın kendisine yüklediği örgütlük kötülük misyonundan dolayı özür dilememesi olsa gerek.</p>
<p>Evet, bazıları bu yazıyı “illiberal” bulabilir, “Nasıl olur da bir liberal böyle yazabilir?” diye düşünebilir. Buna benzer şeyler sosyal medyada yazdığımda eleştirenler de oldu. Ama kimse kusura bakmasın, insan haklarına saygı duymayan yazılarını hatırladığım Altaylı için kullanabileceğim kredim yok.</p>
<p>Türkiye’nin yakın dönemini bilenler için Altaylı yalnızca bir gazeteci değil; belli dönemlerin siyasal ve toplumsal atmosferine yön veren kalemlerden biri olduğunu hatırlıyordur. Ben ise onu sadece bir gazeteci olarak değil, adeta bir nizam bekçisi olarak görüyorum. 28 Şubat sürecindeki tutumu, Ahmet Kaya’ya yönelik ağır ve dışlayıcı ifadeleri, toplumdaki kutuplaşmayı körükleyen söylemleri, ötekileştirici yazıları ve saire hâlâ hafızalarda duruyor. O günlerde kurduğu cümleleri ve kendisine yüklediği adeta mahalle muhbiri kuryeliği rolünü bugün yok sayıp, sırf başına bir hukuki süreç geldi diye “mağduriyet” anlatısına ortak olmak bana tutarsız geliyor. Altaylı’nın bir satır yazıyla bile, hak arayışına desteği hak ettiğini düşünmüyorum.</p>
<p>Zamanında “kılık kıyafet kanununa aykırı gördüklerini polise bildirme”, “evlerini işaret etme” gibi toplumun bir kesimini hedef gösteren ve bunları red etmeyen, özür dilemeyen birinin bugün geniş bir toplumsal empati talep etmesi bana gerçekçi gelmiyor. Birlikte yaşam kültürünü zedeleyen, insanları kategorize eden bir dil kullanıldıysa bunun bir bedeli olur; en azından sosyal hafızada bir karşılığı olmalı.</p>
<p>Bugün, Altaylı’nın aldığı cezayla ilgili hukuki yönlerden elbette tartışma yapılabilir. Haksız, ölçüsüz veya siyasi bulunabilir. Ancak bu başka bir tartışmadır. Bir kişinin mağduriyetini yazmak, onun geçmişte kullandığı dili, yol açtığı kırılmaları, hedef gösterdiği insanları tamamen unutmayı gerektiriyorsa, kusura bakılmasın: ben bu kolay unutma kültürüne ve kervanına dahil olmak istemiyorum.</p>
<p>İnsanda hafıza diye olay var. Bir insanın geçmişte toplumsal barışa zarar veren söylemleri, yıllar sonra yaşanılan bir mağduriyetle birdenbire yok olmuyor. Onunla ilgili hafızamdaki kayıtlar da bugün benim için bir mesafe oluşturuyor.</p>
<p>Kısacası, Altaylı’nın bugün yaşadıklarına üzülmememin sebebi bugünün olayı değil; dünün bıraktığı izlerdir. Bir kişinin mağduriyetini içtenlikle yazabilmek için önce geçmişte açtığı yaralarla ilgili bir yüzleşme gerekir. O yüzleşme olmadığı sürece, “mağduriyet” çağrısı bende karşılık bulmadığı gibi samimi de gelmiyor.</p>
<p>Yazıyı bitirirken şunu umuyorum: Altaylı’nın cezaevi ve yaşadığı hukuk sürecindeki deneyimler, geçmişte hedef gösterdiği insanlarla empati kurmasına yol açar. Mahkeme salonunda kâğıtları havaya fırlatan adaletsizlik duygusunun, onda biraz öğretici bir empatiye dönüşmesini dilerim. Çok da canını sıkmasın: Yargılama süreci bitmiş değil, Yargıtay kararı bozabilir ve tahliye gerçekleşebilir. Önemli olan, geçmişle yüzleşerek cezaevinden çıkmasıdır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fatih-altayli-uzerinden-magduriyet-yazmak-icimden-gelmiyor/">Fatih Altaylı Üzerinden Mağduriyet Yazmak İçimden Gelmiyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’ya Döndük Ama Nereye Gittik? Özgür Özel ve CHP’nin ‘Batı Anlayışı’ Çıkmazı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/batiya-donduk-ama-nereye-gittik-ozgur-ozel-ve-chpnin-bati-anlayisi-cikmazi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Oct 2025 12:49:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208388</guid>

					<description><![CDATA[<p>CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçtiğimiz günlerde söylediği “Batı sadece bir yön değil, bir anlayıştır” cümlesi, aslında doğru bir tespit içeriyor. Ancak bu tespitin sahibinin CHP lideri olması, ifadenin anlamını tersine çeviriyor. Çünkü CHP’nin tarihsel pratiğine baktığımızda, bu anlayışın en uzak olduğu adresin bizzat CHP olduğu görülüyor. Eğer bizimle eğlenmiyorsa, büyük bir samimiyetsizlik söz konusu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/batiya-donduk-ama-nereye-gittik-ozgur-ozel-ve-chpnin-bati-anlayisi-cikmazi/">Batı’ya Döndük Ama Nereye Gittik? Özgür Özel ve CHP’nin ‘Batı Anlayışı’ Çıkmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçtiğimiz günlerde söylediği “Batı sadece bir yön değil, bir anlayıştır” cümlesi, aslında doğru bir tespit içeriyor. Ancak bu tespitin sahibinin CHP lideri olması, ifadenin anlamını tersine çeviriyor. Çünkü CHP’nin tarihsel pratiğine baktığımızda, bu anlayışın en uzak olduğu adresin bizzat CHP olduğu görülüyor.</p>
<p>Eğer bizimle eğlenmiyorsa, büyük bir samimiyetsizlik söz konusu olsa gerek.</p>
<p>Cumhuriyet’in kuruluş süreci, Batı’ya yönelmenin zorunluluk olarak görüldüğü bir dönem olduğu bilinmektedir. Ancak bu yönelim, büyük ölçüde biçimsel bir Batılılaşma olarak kaldı. Batı’nın hukuk düzeni, ifade özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı gibi temel ilkeleri yerine; kıyafet devrimi, harf devrimi, yaşam tarzı ve semboller ön plana çıktı.</p>
<p>Yani bir devlet politikası olarak Batı’nın “görünüşü” ithal edildi ama “ruhuna” mesafe korundu.</p>
<p>Çok partili hayat, seçme ve seçilme hakkı, bireysel haklar, inanç özgürlükleri, özgür basın ve eleştiri kültürü gibi “Batılı değerler”, CHP’nin kurucu kadrolarından itibaren “toplum hazır değil” gerekçesiyle engellendi.</p>
<p>Bu engelleme, yıllarca askerî ve bürokratik vesayetle desteklendi ve sistematik hâle getirildi. Bütün bunlar olurken tam olarak CHP merkezdeydi. Özgür Özel ise partisinin bu tutumunu eleştiren bir açıklama yapmış değil; yani partinin tarihsel refleksiyle bu konuda bir kopuş görülmüyor.</p>
<p>İşte tam da bu noktada bir çelişkiyle, daha doğru bir ifadeyle, samimiyetsizlikle karşı karşıya değil miyiz?</p>
<p>Türkiye’de gerçekten Batı’nın demokrasi ve hukuk anlayışını uygulamak isteyen birisi, otomatik olarak Kemalist vesayetçi modernleşme anlayışıyla çatışmak zorundadır. Çünkü Kemalizm’in devlet merkezli modernleşme modeli ile özellikle Batı’nın (belki de modern Batının demek daha doğru olabilir) toplum merkezli demokrasi anlayışı arasında yapısal bir gerilim var.</p>
<p>Biri “devlet için halk” derken, diğeri “halk için devlet” diyor.</p>
<p>Bu iki anlayış arasındaki fark sadece politik bir tartışma değil, aynı zamanda bir zihniyet meselesidir. Yani Özel’in ima ettiği Batılı anlayışın Türkiye’de imarı CHP ile değil; CHP’ye rağmen gerçekleşmek zorundadır.</p>
<p>Geçmişindeki bütün aksi örneklere rağmen, Batı’da “birey” merkezî bir rol oynar; devlet bireyin haklarını korumakla yükümlü olarak görülür. Batı’nın asıl gücü kurumsal denge, hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik ve eleştiriye açık bir siyasal kültür inşa etmiş olmasında yatar.</p>
<p>Bu anlayış Türkiye’ye tam olarak yerleşmedi. Bu anlayışın gelişimine Cumhuriyetin kuruluşu da izin vermedi.  Böyle bir hedefleri de olmadı. Çünkü Batılılaşma, taşıdığı ruhtan azade bir şekilcilikle, çoğu zaman yukarıdan aşağıya, halkı eğitilecek bir kitle olarak gören vesayetçi bir zihniyetle yürütüldü. Halkın katılımı, rızası, tartışması dışlandı. Vesayet doğası gereği bunları dışlar. Dışlamak yaşananlar karşısında hafif kalır: Halkın seçtiği bakanları ve başbakanın idamına varan yöntemler ile toplumun içinden geçildi. Toplum ağır bedeller ödedi.</p>
<p>Bugün bile “Batı değerlerinden” söz edildiğinde, akla önce yüzeysel bir laiklik ya da yaşam tarzı geliyor. Batı’nın temel değerleri olan özgürlük ve bireysel haklardan habersiz bir yaşam tarzı!</p>
<p>Bu tarihsel mirasın bugüne yansıyan en çarpıcı örneği, CHP’nin siyasal pozisyonudur.</p>
<p>Partinin başında bugün Özgür Özel var; kendisi Batı’yı bir anlayış olarak kavrayan bir lider profili çizmeye çalışıyor. Ancak CHP’nin tarihsel kodları, bu anlayışla çelişiyor. Çünkü Cumhuriyet tarihi boyunca CHP, askeri vesayetin meşruiyet zeminini kuran; temel hak ve hürriyetlerin gelişimini engelleyen bir çizgidir.</p>
<p>12 Mart’tan 12 Eylül’e, 28 Şubat’tan 27 Nisan’a kadar uzanan vesayetçi süreçlerde CHP anlayışı, doğrudan ya da dolaylı biçimde bu mekanizmalarla ortak bir misyon benimsedi: “Toplum hazır değil” gerekçesiyle demokrasinin sınırları daraltıldı, halkın tercihleri devletin başlıca kurumlarında örgütlenen vesayetçi bir süzgeçten geçirildi.</p>
<p>Çok partili hayat, seçme ve seçilme hakkı, bireysel özgürlükler, inanç hürriyeti ve özgür basın gibi Batılı değerler bu zihniyet tarafından toplumun olgunlaşmadığı bahanesiyle ötelenip bastırıldı.</p>
<p>Bu anlayışın izlerini yakın dönemde de görmek mümkündür. AK Parti’nin politikalarına karşı demokratik rekabet yerine yargı eliyle partinin kapatılmasına umut bağlayan; ya da ordu müdahalesine umut bağlayan bazı CHP’li siyasetçiler hâlâ hatırlanır. Bir CHP yöneticisinin, ordunun darbe yapmamasını eleştirip “askeri kâğıttan kaplana” benzetmesi ise bu vesayetçi zihniyetin günümüzdeki en çıplak ifadesi olarak hafızalara kazınmıştır.</p>
<p>İşte bu nedenle Özgür Özel’in işaret ettiği “Batı anlayışı”, kendi partisinin kökleriyle-anlayışıyla uyuşmuyor.</p>
<p>Batı, bireyin özgürlüğünü, eleştiriyi ve çoğulculuğu yüceltir; CHP’nin zihinsel dünyası ise uzun yıllar boyunca tek doğrulu, yukarıdan belirlenen şekilci bir modernlik anlayışını sürdürdü.</p>
<p>Bu iki çizginin, aynı anda var olması düşünülebilir mi?</p>
<p>Biri, bireyin iradesine dayanır; diğeri, bireyin yerine düşünen bir devlet aklına.</p>
<p>Dolayısıyla, Türkiye’de Batı’nın demokrasi ve hukuk anlayışını gerçekten hayata geçirmek isteyen biri, kaçınılmaz olarak bu geleneksel CHP anlayışına karşı olmak zorundadır.</p>
<p>Çünkü biri var oldukça diğeri nefes alamaz. Bu, kişisel bir husumet değil; tarihsel bir zorunluluktur.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, Batı’ya yönelmek değil; Batı’yı anlamaktır.</p>
<p>Bu da kılık kıyafetle, vitrinle ya da sloganla değil; hukukun üstünlüğü, özgür basın, bağımsız yargı, katılımcı demokrasi ve bireyin onuru gibi temel ilkeleri içselleştirmekle mümkündür.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/batiya-donduk-ama-nereye-gittik-ozgur-ozel-ve-chpnin-bati-anlayisi-cikmazi/">Batı’ya Döndük Ama Nereye Gittik? Özgür Özel ve CHP’nin ‘Batı Anlayışı’ Çıkmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rektörleri h-indeksine İndirgemek Yanıltıcı Bir Ölçüttür</title>
		<link>https://hurfikirler.com/rektorleri-h-indeksine-indirgemek-yaniltici-bir-olcuttur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Jun 2025 09:09:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208220</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rektörlerin aldığı atıf sayısına veya akademik alanına göre bir değerlendirmede bulunmak ne yazık ki, bir tür spora dönüşmüş durumda. Bu yaklaşımın ilk örneği olmamakla beraber son örneği iki “önemli” ve aynı zamanda “yeminli” muhalif haber sitelerinde yer aldı. (Linki bilerek vermiyorum. Google’a yazan bulur J) Bu haberler ve yaklaşımın amacı belli: Ak Parti döneminde atanan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rektorleri-h-indeksine-indirgemek-yaniltici-bir-olcuttur/">Rektörleri h-indeksine İndirgemek Yanıltıcı Bir Ölçüttür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rektörlerin aldığı atıf sayısına veya akademik alanına göre bir değerlendirmede bulunmak ne yazık ki, bir tür spora dönüşmüş durumda. Bu yaklaşımın ilk örneği olmamakla beraber son örneği iki “önemli” ve aynı zamanda “yeminli” muhalif haber sitelerinde yer aldı. (Linki bilerek vermiyorum. Google’a yazan bulur J)</p>
<p>Bu haberler ve yaklaşımın amacı belli: Ak Parti döneminde atanan rektörlerin liyakatsiz olduğunu sözde bilimsel verilere dayanarak kamuoyuna açıklamak. Ve bir algı oluşturmak. Nihayetinde yazının başlığı şöyle: “<em>139 üniversitedeki gerçek</em> “</p>
<p>İyi niyetli okuyucu bir takım verilerin olduğu ve sayıların uçuştuğu haber detayında bu başlığın anlamlı ve objektif bir gerekçesi olduğunu düşünebilir. Koca bir haber sitesi, araştırma diyor, sayı diyor falan…</p>
<p>Oysa gerçekte, haberde yer alan sayıların ve konunun yazılan başlıkla bir alakası yok. Üstelik kendi içinde tutarsız ve eksiklikler taşıyor.</p>
<p>Elbette iktidarların eleştirilmesi çok kıymetlidir. Hatta demokrasinin de gereğidir. Ancak söz konusu bu haberde olduğu gibi sayılara işkence ederek ve açıkça ilişkisiz iki olguyu kıyas ederek bir sonuca varmak, istatistiklere zülüm etmek, eğip bükmek, çarpıtmak en basit tabiriyle ayıptır. Kötülüğün örgütlenmiş halidir.</p>
<p>Bu yöntem esasen eleştiri kurumunun ve muhalif kimliğin ciddiyetini, güvenirliğini zedelediği gibi demokratik ortamın kalitesini de düşürmektedir.</p>
<p>Haberde yer alan ve büyük bir keşif gibi sunulan meşhur h-indeksi şudur:</p>
<p>Bir akademisyenin en az &#8220;h&#8221; sayıda makalesinin yine en az &#8220;h&#8221; kez atıf almış olmasıyla oluşan, akademisyenin üretim ile etkisini ilişkilendiren bir göstergedir. Yani 5 tane çalışma en az 5’er tane atıf aldığında h-indeksiniz 5 olmuş oluyor. Hatta akademisyenliği sayısal verilere indirgeyen YÖK için de önemli bir gösterge bu.</p>
<p>Ancak bu indeks verisi bağlamından koparıldığında yanıltıcı olabilir. Kendi bağlamında dahi her zaman objektif olmayabilir.</p>
<p>Peki, h-indeksi her şeyin ölçüsü müdür? Objektif midir? Daha da önemlisi, bir üniversite rektörünün başarısını gösterebilir mi?</p>
<p>Bu konu üzerinde tartışma yürütenler bilmezliğe yatıyor: O zaman bu konuyu bir bilmeze anlatır gibi açıklayayım:</p>
<p><strong>1- Rektör sadece bir akademisyen değildir. Hatta akademisyen olmak zorunda bile değildir. </strong></p>
<p>Bu, şu demektir:</p>
<p>Rektörlük, bir yöneticilik pozisyonudur. Üniversitenin kaynaklarını yöneten ve kurumsal kimliği temsil eden ve aynı zamanda büyük ölçüde YÖK’ün ağır vesayeti altında iş yapan bir liderdir. Rektör iyi ya da kötü bir yönetim sergileyebilir. Bunun akademik niteliğiyle bir ilişkisi yoktur. “İyi” bir akademisyen “iyi” bir yönetici olamayacağı gibi tersi de geçerlidir. Rektörün yöneticilik becerilerini yaptığı yayın sayısı ve aldığı atıf sayısıyla ölçmek kişinin kendi zekâsına yaptığı bir zulüm olabilir. Spora dönüşen bu yaklaşım, akademik kariyer ile yönetsel beceriler arasında bir bağlamsal karmaşaya işaret etmektedir.</p>
<p>Kaldı ki söz konusu h-İndeksi yani yayın sayısı ve alınan atıf sayısına ilişkin sayısal veriler akademisyenin başarısı için bile her zaman objektif bilgiler vermez. Örneğin mühendislik ve tıp alanlarında çalışan bir akademisyenin h-indeksi, sosyal alanlarda çalışan meslektaşına göre yüksek olabilir. Yayın yaptığınız dergi indekslerde taranmayı önemsemiyor olabilir. Çalıştığı konu popüler olmayabilir. Kitaplarda olduğu gibi yayınların aldığı bütün atıflara ulaşılamayabilir. Ya da bir akademisyen ağına dahil olduğunuzda h-indeksiniz baş döndürücü hale de gelebilir.</p>
<p>Özetle h-indeksi bir şey söyler ama her şeyi söyleyemeyeceği için objektif bir yöntem değildir. Rektörün başarısını ortaya koymak açısından ise hiçbir anlamı yoktur.</p>
<p><strong>2- Rektörün yayın ve atıf sayısı kaçınılmaz olarak düşük olabilir. </strong></p>
<p>Bu, şu anlama gelir:</p>
<p>Rektörlerin önemli yönetsel görevi vardır. Bu görev süresince akademik çalışmalardan uzak kalmak zorunda kalır. Bazı rektörler idarecilik görevine daha erken bir dönemde başlamış olabilir. Haberde yer alan rektörlerin bir kısmında olduğu gibi bazı rektörler akademisyen olmasına rağmen üniversite dışında bürokrasiden de geliyor olabilir. Bu durum ilgili rektörlerin h-indeksinin düşük olmasına yol açar.  Ancak bu düşük skor, o kişinin kötü bir yönetici olduğu anlamına gelmez.</p>
<p><strong>3- Liyakat elbette tartışılmalı; ama bu bir tartışma değildir. </strong></p>
<p>Türkiye’de üniversite yönetiminde liyakat, şeffaflık, akademik özgürlük ve hesap verebilirlik gibi konuların tartışılması önemlidir. Ancak bu tartışmalar derinlikli, çok boyutlu ve adil bir şekilde yapıldığında anlamlı olabilir ve tartışmanın kalitesini artırabilir. Rektörleri kaldı ki kendi bağlamında dahi objektif bir değerlendirme sunmayan bir sayıya indirgemek, bu anlamda bir tartışma değildir. Başarısız bir algı operasyonu olma ve kendi aralarında dedikodu üretme dışında bir anlam ifade etmez. Diğer taraftan iyi niyetli okuyucuyu da yanıltmaktır.</p>
<p>Yanlış anlaşılmasın; bilimsel başarı, sayılarla ölçülemez demiyorum. Bu sayıların objektif ve kendi bağlamında kullanılması gerekiyor. Üniversitelerin geleceği açısından elbette rektörlerin vizyonu ve yöneticilik becerileri önemli katkılar sunmaktadır.</p>
<p>Rektörler eleştirilmez değildir; onlara yönelik eleştiriler yapıcı ve anlamlı olduğunda sağlıklı bir tartışma yürütülebilir. Böylesi sayılara indirgeyen bir yaklaşım ile sağlıklı ve anlamlı sonuçlar elde etmek mümkün değildir.</p>
<p>Peki, bu kadar basit bir gerçeği “araştırma” kisvesiyle sunanlar, bunu neden yapıyor?</p>
<p>Gerçeğin ne olduğunu bilmediklerini sanmıyorum. Aksine, çok iyi bildiklerini düşünüyorum. Ancak bu bilgiye rağmen, onu eğip bükerek, bağlamından kopararak, belli bir algı üretme çabası içindeler.</p>
<p>Bu yöntem, eleştirinin değil, itibarsızlaştırmanın aracıdır. Akademiyi, sayılara sıkıştırarak değerlendirmek, hem insanların emeğine hem de kamuoyunun aklına saygısızlıktır. Eleştirinin en az eleştiri konusu kadar ahlaki bir zeminde sürdürülmesi lazım. Aksi halde bu çaba, demokratik kamuoyunu geliştirmek yerine, onu manipüle etme dışında bir anlamı olmayacaktır.</p>
<p>Eleştirinin inandırıcı olabilmesi için hem niyeti hem yöntemi temiz olmalıdır. H-indeksi gibi bir göstergeden yola çıkıp koskoca bir yönetsel süreci “yargılamak”, bilgiyle hareket ediyormuş gibi görünse de gerçekte “bilgisizlikten beslenen bir siyasal gösteri”dir. O yüzden örgütlenmiş vasat bir kötülüğün “eleştiri” değil, bir algı mühendisliği söz konusu olduğu açıktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rektorleri-h-indeksine-indirgemek-yaniltici-bir-olcuttur/">Rektörleri h-indeksine İndirgemek Yanıltıcı Bir Ölçüttür</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK’nın Silah Bırakması: Tarihsel Yükten Demokratik Kazanıma</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkknin-silah-birakmasi-tarihsel-yukten-demokratik-kazanima/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Özdemirkol]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 May 2025 15:38:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208165</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kürtler bu ülkenin asli unsurlarından, kurucu ortaklarından biridir. Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle ve diğer etnik gruplarla omuz omuza mücadele etmiş, vatanın işgaline karşı büyük bir direniş göstermiş; Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi vatanları olarak görmüş ve kuruluşunda önemli bir aktör olmuşlardır. Ancak bu ortak direnişe rağmen, özellikle Batılı güçlerce Kürtler adeta “cezalandırılmış”; ardından gelen Atatürkçü-Kemalist devrimle birlikte tek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-silah-birakmasi-tarihsel-yukten-demokratik-kazanima/">PKK’nın Silah Bırakması: Tarihsel Yükten Demokratik Kazanıma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;">Kürtler bu ülkenin asli unsurlarından, kurucu ortaklarından biridir. Kurtuluş Savaşı’nda Türklerle ve diğer etnik gruplarla omuz omuza mücadele etmiş, vatanın işgaline karşı büyük bir direniş göstermiş; Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi vatanları olarak görmüş ve kuruluşunda önemli bir aktör olmuşlardır. Ancak bu ortak direnişe rağmen, özellikle Batılı güçlerce Kürtler adeta “cezalandırılmış”; ardından gelen Atatürkçü-Kemalist devrimle birlikte tek tipçi bir anlayış, Kürt kimliğini bir “sorun” olarak tanımlamış, asimilasyon devlet politikası haline getirilmiştir.</p>
<p>Bu dönemde Kürtlerin destekleri inkâr edilmiş, dilleri yasaklanmış, kimlikleri yok sayılmıştır. Özü itibariyle Kürtler ihanete uğramış ve kendi yurtlarında öksüz bırakılmıştır.</p>
<p>Ancak çok partili hayata geçişle birlikte Adnan Menderes (aynı zihniyetin bütün eleştirilerine rağmen) ile başlayan süreçlerde Kürtler bir nebze olsun rahat nefes alma fırsatı bulmuştur. Yine de 1990’lı yılların PKK şiddeti ve devletin sert güvenlikçi politikaları, hem Kürt halkı hem de Türkiye için derin travmalara yol açmıştır.</p>
<p>Tüm bu sancılı ve uğursuz süreçlerin ardından Erdoğan dönemi, bu meselenin çözümünde tarihi bir kırılma noktası oldu. İlk kez Kürt meselesi, haklar ve özgürlükler temelinde ele alındı. Kemalistlerin bıraktığı en ağır miraslardan biri olan bu inkârcı anlayış, belki de Erdoğan döneminin en kayda değer başarıları arasında yer alır. Kemalist devrimle başlayan asimilasyon politikası Erdoğan’ın adımları sayesinde insan hakları, özgürlükler ve demokrasi zemininde ele alınmaya çalışıldı.</p>
<p>Bu yönüyle bakıldığında, ne denirse densin, Kürtlerin Erdoğan’a bir teşekkür borçlu olduğu açıktır.</p>
<p>Bugün Türkiye’de Kürtleri anlamaya, anlatmaya çalışan herkesin iki başlığa mutlaka değinmesi gerekir: Atatürk ile başlayan dönemde Kürtler ve Erdoğan ile başlayan dönemde Kürtler. Açıktır ki; Kürt Meselesinde Kemalist zihniyetin yarattığı enkaz, Erdoğan döneminde önemli ölçüde sorgulanmış ve bir devlet politikası olmaktan çıkartılmıştır. Bu anlamıyla Kürt Meselesinin çözümünde kıymetli adımlar Erdoğan’a aittir.</p>
<p>Öte yandan, PKK meselesi bu hikâyenin en karanlık ve sancılı bölümü. PKK’nın şiddeti, Kürt meselesinin demokratik zeminde ele alınmasını zorlaştırmış, devleti güvenlikçi reflekslere itmiştir. Silahlar, bu meselenin çözümüne katkı sağlamamış aksine sorunun önemli bir unsuru olmuştur. Silahlara o zaman da ihtiyaç yoktu; Erdoğan dönemi adımlarından sonra ise tamamen anlamsız hale gelmiş idi.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft size-medium wp-image-208169" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/05/images-5-300x168.jpeg" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/05/images-5-300x168.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/05/images-5-150x84.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/05/images-5-696x391.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2025/05/images-5.jpeg 739w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Bugün PKK gerçekten silah bırakıyorsa –ya da bırakmaya zorlanıyorsa– bu, her şeyden bağımsız olarak çok kıymetli ve desteklenmesi gereken bir gelişmedir.</p>
<p>Suriye’deki gelişmeler bu süreci hızlandırmış olabilir. Belki ABD garantörlüğünde PKK kendi ismiyle değil ama YPG ismiyle bir tür “kazanım” da söz konusu olmuş olabilir. Bütün bunlar tartışılmaya, analiz edilmeye açıktır.</p>
<p>Türkiye’nin diplomatik hamleleriyle, PKK’nın Türkiye’deki silahlı faaliyetlerine son verilmesi; Suriye’de ise uzlaşma temelinde bir siyasi yapıya entegre edilmesi yönünde bir mutabakat oluşmuş olabilir. PKK’nın Türkiye’de operasyonlara hedef olmamak adına geri adım atmış olması da mümkündür. Şayet bu doğruysa, örgütün en mantıklı ve tek çıkış yolu, Türkiye’de faaliyetlerine son vermesi ve Suriye’de demokratik yapıya entegre olmasıdır. Türkiye açısından da bu, etkili bir diplomasi zaferi anlamına gelir.</p>
<p>Bu durum her halükârda kıymetlidir. Sadece dikkatli olunması gereken bir diğer konu Suriye PKK’sının Türkiye’deki yapı ile özdeşleşmesinin önüne geçilmesidir. Suriye halkı bu konuda bilinçli ve dikkatli olmalı; Türkiye’nin tecrübesi ile işbirliği bu noktada oldukça değerlidir. Eğer süreç doğru yürütülürse, uzun vadede Türkiye, Suriye ve Irak Kürt Bölgesi açısından bölgesel istikrarı güçlendirecek bir kazanıma dönüşebilir.</p>
<p>Ancak ortada bir hakikat var: Hem Suriye’de hem Türkiye’de PKK kaybetmiştir. Bu kaybı, başta Kürtler olmak üzere, Türkiye, Suriye ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi açısından büyük bir kazanç olarak kayıt etmek gerekir.</p>
<p>PKK’nın silah bırakırken dile getirdiği “Biz Türkiye’yi demokratik zemine zorladık” söylemi ise büyük bir çarpıtmadır. PKK’nın varlığı, Türkiye’nin demokratikleşmesini hızlandırmamış; tersine yavaşlatmıştır. Aslında PKK zihniyeti bizzat demokrasinin karşısındaki en büyük tehdittir. Bu hakikati kabul ettiklerinde, öldürdükleri ve ölüme gönderilen onca insan için özür dilemeleri gerekir. Fakat o yüzleşmeye de hazır değiller.</p>
<p>Eğer bugün gerçekten bu silahlar bırakılıyorsa, en büyük kazanan Kürt halkıdır. Nitekim çözüm sürecinde bile silahların sustuğu ortamda, Kürtler daha çok konuşulmuş, Kürt toplumunda çoğulculuk artmıştır.</p>
<p>En büyük dileğim, bu sürecin akamete uğramadan tamamlanmasıdır. Kürt mitolojisinde Dehak’ın zulmünden kurtuluş nasıl baharın gelişiyle özdeşleşmişse, PKK’nın silah bırakması da Kürtler için gerçek bir bahar olacaktır.</p>
<p>Unutulmamalı ki PKK, Türkiye’de Kürt meselesinin bir sonucu değil; bizzat ağırlaşmasının temel sebebidir. Umarım şu an, bu karanlık yapının tarihin çöplüğüne gömüldüğü bir dönemin başlangıcına tanıklık ediyoruzdur.</p>
<p>Ve son olarak&#8230; Kendine demokrat, aydın diyen ama bir kez bile bu şiddeti açıkça eleştirmeyenleri; Diyarbakır annelerinin mücadelesini küçümseyenleri unutmayalım. Onlar bir gün başkasına ders vermeye kalkışmasınlar diye, bu utancı onlara hatırlatmak lazım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-silah-birakmasi-tarihsel-yukten-demokratik-kazanima/">PKK’nın Silah Bırakması: Tarihsel Yükten Demokratik Kazanıma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
