<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gurur Gülce Beşe, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/gururgulcebese/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Jun 2026 13:49:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Foucault: Fikirlerin Gerçek Sahibi Kim?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/foucault-fikirlerin-gercek-sahibi-kim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 13:49:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209160</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir düşüncenin gerçek sahibi kimdir? İlk bakışta bu sorunun cevabı oldukça basit görünür. Bir kitabı yazan kişi onun yazarı, bir fikri ortaya atan kişi de o fikrin sahibidir. Modern dünyanın büyük bölümü bu varsayım üzerine kuruludur. Telif haklarından akademik atıflara kadar pek çok uygulama, düşüncelerin belirli bireylerden çıktığı ve onlara ait olduğu kabulüne dayanır. Michel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/foucault-fikirlerin-gercek-sahibi-kim/">Foucault: Fikirlerin Gerçek Sahibi Kim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir düşüncenin gerçek sahibi kimdir? İlk bakışta bu sorunun cevabı oldukça basit görünür. Bir kitabı yazan kişi onun yazarı, bir fikri ortaya atan kişi de o fikrin sahibidir. Modern dünyanın büyük bölümü bu varsayım üzerine kuruludur. Telif haklarından akademik atıflara kadar pek çok uygulama, düşüncelerin belirli bireylerden çıktığı ve onlara ait olduğu kabulüne dayanır. Michel Foucault ise bu kadar emin olmamamız gerektiğini söyler.</p>
<p>Foucault’nun düşüncesinde tarih çoğu zaman anlatıldığı gibi doğrusal bir ilerleme hikâyesi değildir. İnsanlar geçmişe baktıklarında olayların arkasında değişmeyen özler, değişmeyen doğrular ve değişmeyen kökenler aramaya eğilimlidir. Bir fikrin ilk kaynağını, bir değerin ilk ortaya çıkış anını veya bir kimliğin başlangıç noktasını bulmak isterler çünkü köken fikri güven verir, karmaşık olanı basitleştirir ve dünyayı daha anlaşılır hale getirir. Foucault’nun <em>Nietzsche, Soybilim, Tarih</em> adlı metninde itiraz ettiği şey tam olarak budur. Ona göre tarihin amacı değişmeyen bir özü veya ilk nedeni bulmak değildir. Soybilim denilen yöntem, geçmişin derinliklerinde saklı olduğu varsayılan saf başlangıçları aramanın aksine bugün doğal, kaçınılmaz ve değişmez görünen şeylerin aslında nasıl ortaya çıktığını araştırır. Soybilim için önemli olan şey köken değil, mücadeledir; süreklilik değil, kopuştur; hakikatin kendisi değil, hakikat iddialarının nasıl üretildiğidir. Bu nedenle Foucault’nun kavradığı tarih, büyük kahramanların ve büyük fikirlerin tarihi değildir. Onun ilgilendiği şey, farklı yorumların nasıl ortaya çıktığı, nasıl güç kazandığı ve nasıl egemen hale geldiğidir çünkü ona göre tarih çoğu zaman fikirlerin değil, yorumların mücadelesidir. Foucault’nun soybilimi bu nedenle bir tür “yorumların tarihi” olarak da okunabilir.</p>
<p>Nitekim Foucault’nun aktardığı şu ifade oldukça çarpıcıdır: “İnsanlar başka insanları tahakküm altına aldığında değer farklılıkları doğar; sınıflar başka sınıfları tahakküm altına aldığında özgürlük fikri doğar.” Bu cümle ilk bakışta provokatif görünebilir ancak soybilimin temel sorusu tam da burada ortaya çıkar: Özgürlük gerçekten insanlığın değişmeyen özü müdür, yoksa belirli tarihsel mücadelelerin ürünü müdür? Adalet, eşitlik, suç veya ahlâk gibi kavramlar tarihin başından beri aynı anlamlara mı sahiptir, yoksa farklı dönemlerde farklı iktidar ilişkileri içinde yeniden mi üretilmiştir? Foucault’nun cevabı açıktır. Ona göre tarih, hakikatin yavaş yavaş ortaya çıkmasının hikâyesi değil, farklı yorumların mücadele alanıdır. Bu nedenle soybilim, kökenleri değil, yorumların tarihini araştırır.</p>
<p>Bugün popüler kültürde sıkça karşılaşılan bazı yaklaşımlar bu açıdan ilginç örnekler sunuyor. Son yıllarda oldukça popüler hale gelen kök aile dizimi yaklaşımı, bireyin yaşadığı sorunların önemli bir kısmını kuşaklar boyunca aktarılan travmalarla açıklamaya çalışıyor. Bu yaklaşımın bilimsel geçerliliği ayrı bir tartışma konusu olsa da Foucault’nun şu ifadesi günümüz tartışmalarını şaşırtıcı biçimde çağrıştırmaktadır: “Bazı insanların ruhundaki adaletsizlik ve istikrarsızlıklar, başıbozukluklar ve ölçüsüzlükler, atalarının neden olduğu sayısız mantıksal kesintisizliklerin, derinlik yokluğunun ve aceleci çözümlerin nihai sonucudur.” Bu cümle günümüzdeki kuşaklararası travma veya aile dizimi tartışmalarını andırmaktadır, ancak Foucault burada bile dikkati bireyin iç dünyasından çok söylemin kendisine yöneltmiştir çünkü ona göre mesele, bu açıklamanın doğru olup olmadığı kadar neden belirli bir dönemde bu kadar ikna edici hale geldiğidir. İnsanlar neden bugün kendi hayatlarını açıklarken genetikten, travmadan, aile geçmişinden veya bilinçdışından söz etmeye başlamaktadır? Bu soruların cevabı yalnızca psikolojide değil, psikolojiyi mümkün kılan tarihsel ve toplumsal koşullarda aranmalıdır. Aslında bu yaklaşım günümüzde sıkça kullandığımız birçok kavram için geçerlidir.</p>
<p>Ruh sağlığı, normal birey, sağlıklı yaşam, başarı, kişisel gelişim veya özgürlük gibi kavramlar çoğu zaman doğal gerçeklikler gibi sunulur. Oysa Foucault bu kavramların her birinin tarihsel süreç içinde üretildiğini göstermeye çalışmıştır. Delilik, suçluluk, cinsellik veya hastalık gibi kategoriler tarih boyunca değişmiş; farklı dönemlerde farklı biçimlerde tanımlanmıştır. Bu nedenle beden, Foucault’nun düşüncesinde özel bir yere sahiptir çünkü beden yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Tam tersine beden, farklı iktidar biçimlerinin kesiştiği ve mücadele ettiği bir alandır. Tıp, hukuk, psikoloji, eğitim ve din aynı beden üzerinde söz söylemeye çalışır; her biri insanı tanımlamak, sınıflandırmak ve yönlendirmek ister. Foucault’nun iktidar anlayışı da tam burada farklılaşır. İktidar yalnızca baskı uygulayan bir güç değil, kategoriler oluşturan ve insanları belirli biçimlerde de tanımlayan bir mekanizmadır. Belki de bu nedenle Foucault’nun düşüncesi günümüzde hâlâ güncelliğini koruyor çünkü yaşadığımız çağda insanlar giderek daha fazla uzmanlık alanı, tanı kategorisi ve kimlik tanımı tarafından kuşatılıyor; kendimizi tanımlarken kullandığımız kavramların ne kadarının bize ait olduğu sorusu önem kazanıyor. Bu noktada Foucault’nun <em>Yazar Nedir?</em> başlıklı yazısı başka bir kapı açar çünkü burada Foucault yalnızca fikirlerin kökenini değil, yazarın kendisini de sorgular.</p>
<p>Gündelik hayatta bir metni anlamanın yolunu çoğu zaman yazarına bakmakta buluruz, bir kitabı okurken yazarın hayatını öğrenmek isteriz ve onun siyasi görüşlerini, çocukluğunu, psikolojisini ve kişisel deneyimlerini araştırırız. Bu sırada sanki metnin anlamı metnin içinde değil de onu yazan kişinin hayatında saklıymış gibi davranırız. Foucault’ya göre bu alışkanlık sandığımız kadar doğal değildir hatta tarihsel olarak oldukça yenidir. Bugün çoğu insan yazarı, eserin yaratıcısı ve sahibi olarak düşünür. Oysa Foucault, yazarın doğal bir kategori olmadığını ileri sürer. Yazarlık, belirli tarihsel koşullar altında ortaya çıkmış bir işlevdir. Bir başka ifadeyle “yazar”, metinlerin nasıl okunacağını ve sınıflandırılacağını belirleyen bir mekanizmadır. Bu nedenle bir eseri yalnızca onu yazan kişinin zihninin ürünü olarak görmek yanıltıcıdır. Her eser hukukun, tarihin, eğitimin, kültürün, dilin ve toplumsal ilişkilerin içinden doğar. Foucault’ya göre yazar çoğu zaman düşündüğümüz kadar bağımsız değildir; farklı söylemlerin kesişim noktasında yer alır. Foucault’nun en dikkat çekici katkılarından biri de burada ortaya çıkar. Ona göre yazarlar yalnızca eser üretmenin ötesinde yeni söylem alanları yaratırlar. Smith, Marx, Rawls ve Freud bunun en önemli örnekleridir. Bu isimler yalnızca kendi kitaplarının yazarı değildir; kendilerinden sonra yazılacak kitapların, kurulacak teorilerin ve yürütülecek tartışmaların da koşullarını oluşturmuşlardır. Örneğin Marx’a katılanlar da karşı çıkanlar da büyük ölçüde onun açtığı düşünsel alan içinde hareket eder. Diğer yazarlar için de benzer bir durum söz konusudur. Bu nedenle Foucault yazarları, “söylemselliğin kurucuları” olarak adlandırır.</p>
<p>Belki de bugün düşünce tartışmalarında yaşadığımız en büyük sorunlardan biri burada yatıyor. İnsanlar çoğu zaman fikirleri tartışmaktan çok isimleri tartışıyor. Bir düşünceyle karşılaştığımızda önce onun doğru olup olmadığını değil, kime ait olduğunu öğrenmek istiyoruz. Ardından da o ismi dost veya düşman ilan ediyoruz. Böylece düşünce, sorgulamanın konusu olmaktan çıkıp kimlik savaşlarının malzemesine dönüşüyor. Foucault’nun uyarısı tam da burada önem kazanıyor. Eğer fikirleri tarihlerinden, ortaya çıkış koşullarından ve onları mümkün kılan söylemlerden koparırsak düşünmeyi bırakıp yalnızca taraf tutmaya başlarız. O zaman insanlar düşünceleri anlamaya değil, etiketlemeye yönelir. Bir isme yakınlık ya da uzaklık duymak, düşünmenin yerini alır. Tüm bu çerçevede bir fikrin arkasında değişmez özler aramak yerine onun nasıl ortaya çıktığını sormak çünkü bazen hakikate giden yol, kökenleri bulmaya çalışmaktan değil, köken sandığımız şeyleri sorgulamaktan geçer.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Foucault, M. (2014), “Yazar Nedir?”, (Çev. ve Ed. Gergüden I.), <em>Sonsuza Giden Dil – Seçme Yazılar 6</em>, İstanbul: Ayrıntı Yayınları: 224-260.</p>
<p>Foucault, M. (2020), “Nietzsche, Soybilim, Tarih”, (Çev. ve Ed. Gergüden I.), <em>Felsefe Sahnesi– Seçme Yazılar 5</em>, İstanbul: Ayrıntı Yayınları: 230-254.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/foucault-fikirlerin-gercek-sahibi-kim/">Foucault: Fikirlerin Gerçek Sahibi Kim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberal ve Feminist Bir Paradoks: Smurf Spray (Mavi Boya)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-ve-feminist-bir-paradoks-smurf-spray-mavi-boya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2026 08:36:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kişisel savunma teknolojilerinin yükselişi, güvenlik araçlarının çeşitlenmesi olduğu kadar çağdaş toplumsal cinsiyet rejiminin yeniden örgütlenmesi olarak da okunmalıdır. Smurf Spray gibi ürünler, bu dönüşümün çarpıcı örneklerinden biridir. Çünkü burada mesele beden, şiddet, görünürlük, tanıklık ve hakikat arasındaki ilişkinin teknolojik olarak yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir. Ürünün tanıtım sayfasında belirtildiği üzere Smurf Spray, saldırganı durdurmak ve failin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-ve-feminist-bir-paradoks-smurf-spray-mavi-boya/">Liberal ve Feminist Bir Paradoks: Smurf Spray (Mavi Boya)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kişisel savunma teknolojilerinin yükselişi, güvenlik araçlarının çeşitlenmesi olduğu kadar çağdaş toplumsal cinsiyet rejiminin yeniden örgütlenmesi olarak da okunmalıdır. <a href="https://smurfspray.eu/">Smurf Spray</a> gibi ürünler, bu dönüşümün çarpıcı örneklerinden biridir. Çünkü burada mesele beden, şiddet, görünürlük, tanıklık ve hakikat arasındaki ilişkinin teknolojik olarak yeniden düzenlenmesi anlamına gelmektedir. Ürünün tanıtım sayfasında belirtildiği üzere Smurf Spray, saldırganı durdurmak ve failin yüzünde mavi boya bırakmak suretiyle suçluluğu beden üzerinde işaretleyip faili görünür kılan ve yıkanmasına rağmen bir hafta boyunca ciltten silinmeyen ve uzun vadede UV ışıklarıyla görünür olmak bakımından mağdurun iddiasını maddi kanıtla desteklemeye yarayan bir spreydir. Aynı zamanda, biber gazının aksine, zehirli madde içermemesi ve solunum yolu riski oluşturmaması sebebiyle güvenilir bir güvenlik teknolojisi ürünüdür.</p>
<p>Foucault’nun (2019; 2023) biyopolitika ve disiplin kavramları, söz konusu teknolojinin mantığını anlamak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. Foucault perspektifinden düşünüldüğünde, Smurf Spray’in temel işlevi saldırganı acı yoluyla etkisiz hale getirmekten çok, onu ifşa etmektir. Bu anlamda spreyin mavi boyası hem kimyasal bir madde hem de suçluluğun kamusal semiotiğine dönüşümüdür. Böylece işaretlenmiş beden artık anonim değil; okunabilir, teşhir edilebilir ve dolaşıma sokulabilir hale gelmektedir. Bu nedenle Smurf Spray’in biber gazından farklı bir iktidar mantığıyla çalıştığı ifade edilebilir. Biber gazı fiziksel acı üretirken; Smurf Spray görünürlük üretmektedir. Bu fark önemlidir, çünkü, Foucault perspektifinde çağdaş iktidar giderek cezalandırmaktan çok görünürleştirme üzerinden işlemektedir. Bu çerçevede Smurf Spray, suçu, beden üzerinde okunabilir hale getirerek sosyal medya ifşaları, yüz tanıma teknolojileri, dijital gözetim mekanizmaları ve veri kapitalizmi ile aynı mantıksal zemini paylaşır.</p>
<p>Modern devlet uzun süre şiddet tekelini kendi elinde toplamış, bireysel savunma pratiklerini ya kriminalize etmiş ya da sıkı biçimde denetlemiştir. Ancak, alarm sistemleri, panik butonu uygulamaları, GPS takip cihazları, akıllı yüzükler ve özsavunma spreyleri gibi araçların varlığıyla güvenlik artık kolektif bir kamusal hak olmaktan çok bireysel bir hazırlık meselesi olarak düşünülmeye başlamıştır. Brown’ın (2015) vurguladığı gibi çağdaş iktidar rejimi bireyi sürekli risk yönetimi yapmak zorunda olan girişimci bir özneye dönüştürmektedir. Buna temel bir örnek oluşturan Smurf Spray adlı ürünün web sayfasında belirtildiği üzere yaşlılar, çocuklar, uluslararası gezginler ve kadınlar ürünün pazar hedefleri arasında yer almaktadır. Kadınlar da bu rejimin bir tarafı olarak kendi güvenliğinin yöneticisi halindedir. Bu araç üzerinden kadın meselesine özellikle değinilmesinin nedeni, ürüne gelen yorumların sıklıkla “ya kadınlar iftira atarsa?” minvalindeki yorumların hayalî mağduru koruma bakış açısından kaynaklanan patriyarkal şiddetin yapısal niteliğine ayna tutmasıdır.</p>
<p>Smurf Spray, patriyarkal şiddetin bir yansıması olduğu kadar korunma aracı ve yönetilebilir bir korku yaratması bakımından feminist açıdan da bir paradokstur. Bu anlamda kadın artık korunması gereken pasif özne değildir, sürekli hazırlıklı olması gereken özneye dönüşür. Güçlenme (empowerment) söylemi burada paradoksal bir biçimde işler çünkü ürün bir yandan kadınlara hareket özgürlüğü ve psikolojik güven hissi verirken diğer yandan kamusal alanın kadın için esasen tehlikeli olduğu varsayımını yeniden üretir. Berlant’ın (2011) “cruel optimism” kavramı tam da burada açıklayıcı hale gelmektedir: Özgürlük vaadi sunan araç, aynı zamanda bireyi onu tehdit eden koşullara daha sıkı bağlar, tıpkı Smurf Spray&#8217;de olduğu gibi: Kadın özgürleşir fakat çantasında savunma spreyi taşıdığı müddetçe.</p>
<p>Smurf Spray haberlerinin altındaki yorumlara bakıldığında çok tanıdık bir toplumsal refleksle karşılaşılmaktadır: Tartışmanın merkezine kadınların her gün deneyimlediği taciz, takip, saldırı ve güvensizlik değil; henüz gerçekleşmemiş hayalî bir “iftira” senaryosu yerleştirilir. Toplumsal empati şaşırtıcı bir hızla mağdurdan kopar ve “hayalî masum erkek” figürünü koruma refleksine dönüşür.</p>
<p>“Peki ya kadın iftira atıyorsa?” sorusu, hukukî bir hassasiyetten çok, patriyarkal toplumun ahlâkî örgütleniş biçimini açığa çıkarmaktadır, çünkü burada asıl korunmaya çalışılan çoğu zaman kadınların güvenliği değil, erkekliğin toplumsal itibarıdır. Ahmed’in (2004) duyguların politikası üzerine yazdıkları düşünüldüğünde bazı korkular kamusal alanda diğerlerinden daha hızlı dolaşıma girer. Kadınların gündelik korkusu sıradanlaştırılırken varsayımsal erkek mağduriyeti olağanüstü bir ahlâkî panik üretir. Gerçek şiddet vakaları normalleşir fakat gerçekleşmemiş bir yanlış suçlama ihtimali toplumsal tahayyülde merkezî hale gelir. Bunun nedeni yalnızca erkek dayanışması değildir. Sistematik erkek şiddetini kabul etmek, toplumsal yapının kendisini sorgulamayı gerektirir, zira, mağdurla gerçekten empati kurmak; aileyi, hukuku, erkeklik kültürünü, işyerlerini, kamusal alanı ve gündelik dili tartışmaya açmak anlamına gelir. Oysa hipotetik bir iftira senaryosuna odaklanmak çok daha güvenli bir pozisyondur. Böylece sorun yapısal olmaktan çıkarılır ve münferit “kötü kadın” ihtimaline indirgenir, toplumsal sorumluluk askıya alınır.</p>
<p>Kadınların gerçek güvenlik ihtiyacıyla yüzleşmek yerine tartışmayı varsayımsal erkek mağduriyetine kaydırmak, patriyarkal kültürün en eski savunma mekanizmalarından biridir. MacKinnon’ın (1989) hukuk ve cinsiyet ilişkisine dair tartışmaları burada kritik bir lenstir. MacKinnon’a göre hukuk uzun süre erkek deneyimini evrensel insan deneyimi olarak kodlamıştır. Bu nedenle kadınların yaşadığı şiddet ya görünmez ya da kanıtlanması gereken istisnai olaylar gibi ele alınmıştır. Smurf Spray’in “kanıt bırakan” bir teknoloji olarak pazarlanmasına “iftira” ihtimali üzerinden karşı çıkışlar da bu tarihsel bağlamdan ayrı değildir. Özellikle “genel” güvenlik, mülkiyet ya da düzen söz konusu olduğunda ilgili araca dair “ya yanlış kullanılırsa?” sorusu çoğu zaman etik bir paniğe dönüşmez. Örneğin erkek egemen spor kültüründe kullanılan doping testleri, yanlış pozitif sonuçların kötü niyetli biçimde kullanılması durumunda sporcuların kariyerini ve kamusal itibarını zedeleyebilecek bir araca dönüşmesine rağmen toplumsal refleks çoğu zaman masum birinin haksız yere suçlanması ihtimaline karşı sistemin kaldırılması yönünde değil, testlerin daha güvenilir hale getirilmesi yönünde şekillenmektedir. Benzer biçimde birçok erkek, araç kamerası (dashcam) kullanımını “kendimi korumak için delil lazım” diyerek savunur. Bu kameralar yanlış yorumlanabilecek görüntüler üretebilir, bağlamdan koparılabilir ya da özel hayat ihlâllerine yol açabilir, ancak toplumsal refleks çoğunlukla “ya biri iftira için kullanırsa&#8221; olmaz çünkü burada “delil üretme” pratiği meşru özsavunma olarak kabul edilir. Kadınların kendilerini korumak için delil bırakabilecek bir teknoloji kullanması ise çok daha hızlı biçimde şüpheyle karşılanır.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere sorun yalnızca prosedürel adalet değil, kimin güvenlik talebinin meşru görüldüğüdür. Bu anlamda Smurf Spray de çağdaş toplumun güvenlik, cinsiyet ve hakikat arasındaki ilişkiyi nasıl kurduğunu açığa çıkaran kültürel bir semptomdur. Eğer bir şiddet ya da taciz tartışmasında zihnin ilk refleksi mağdurun yaşadığı deneyimi anlamaya çalışmak değil de erkeğin başına gelebilecek varsayımsal bir haksızlığı düşünmekse, orada ciddi bir ahlâkî kırılma vardır fakat bu noktada meseleye yalnızca feminist eleştiri içinden yaklaşmak ya da liberal teorinin sunduğu itirazları tamamen göz ardı etmek de mümkün değildir çünkü “ya iftira ise?” sorusu yalnızca patriyarkal refleksin değil, modern hukuk düşüncesinin temel kaygılarından birine de temas eder: Keyfî suçlamalara karşı bireyin korunması ve güvenlik-özgürlük gerilimi.</p>
<p>Liberal hukuk geleneği tarihsel olarak bireyleri şiddetten koruma amacı doğrultusunda onları keyfî suçlama, toplumsal damgalama ve hukukî prosedür dışı cezalandırmadan korumayı da amaçlamıştır. Bu nedenle “ya iftira ise?” sorusunu bütünüyle irrasyonel ya da bütünüyle kötü niyetli görmek teorik olarak eksik kalır çünkü bu soru, modern hukuk devletinin merkezindeki masumiyet karinesi ilkesine temas eder.</p>
<p>Mill’in (1859) klasik liberalizmi açısından düşünüldüğünde, bireyin kamusal olarak zarar görmesi yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı değildir. Bir kişinin toplumsal itibarının geri döndürülemez biçimde zedelenmesi de ciddi bir özgürlük ihlâli olarak görülebilir. Bu nedenle liberal gelenek, suçluluğun kamusal kanaatle değil, adil prosedürlerle belirlenmesi gerektiğini savunur. Smurf Spray’in mantığı ise tam burada bir karmaşıklığa neden olur. Ürün yalnızca saldırıyı engellemekle kalmaz fail olduğu düşünülen kişiyi görünür biçimde işaretleyerek onu hukukî süreçten önce toplumsal dolaşıma sokar ve kınar. Rawls’un (1971) adalet teorisi açısından bakıldığında da benzer bir problem ortaya çıkmaktadır. Rawls nezdinde adalet yalnızca doğru sonuçlara ulaşmak değil, adil prosedürler üretmektir. Liberal hukuk tam da bu nedenle aceleci toplumsal yargılardan kaçınmaya çalışır. Fakat <a href="https://onedio.com/haber/yok-satiyor-biber-gazinin-yasak-oldugu-hollanda-da-magdurlar-icin-yeni-sprey-uretildi-1319191">Smurf Spray</a> gibi teknolojiler, hukukî değerlendirme gerçekleşmeden önce bedeni suç göstergesine dönüştürmektedir. Liberal yaklaşım bakımından sorun burada başlar: Toplumsal görünürlük, hukukî muhakemenin yerine geçmeye başladığında adalet duygusu cezalandırıcı bir kamusal hisse dönüşebilir.</p>
<p>Liberal hukuk teorisinin ortaya koyduğu kaygıyla feminist eleştirinin işaret ettiği yapısal eşitsizlik arasındaki gerilimin görünür hale geldiği Smurf Spray meselesinde masumiyet karinesinin korunup korunmamasından ziyade bu ilkenin toplumsal gerçeklik içinde nasıl işletildiği önemli bir sorun teşkil etmektedir. Liberal teori açısından herhangi bir bireyin hukukî süreç tamamlanmadan kamusal olarak damgalanması ciddi bir özgürlük problemidir. Ancak feminist teori, bu prosedürel hassasiyetin pratikte çoğu zaman eşit dağılmadığını özellikle kadınların tanıklığı söz konusu olduğunda seçici biçimde devreye girdiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle sorun, masumiyet karinesinin varlığı değil; bu karinenin neden çoğunlukla erkek itibarını korumak için yoğun biçimde mobilize edildiğidir. Böylece teorik olarak evrensel olması gereken hukukî ilke, toplumsal cinsiyet rejimi içinde farklı bedenler için farklı biçimlerde işlemeye başlamaktadır. Kadınların gerçek ve sistematik şiddet deneyimleri olağanlaştırılırken varsayımsal erkek mağduriyeti çok daha hızlı bir etik hassasiyet üretmektedir. Bu nedenle feminist eleştirinin hedefi liberal ilkelerin kendisi değil, bu ilkelerin toplumsal dolaşımıdır çünkü sorun “iftira ihtimalinin” tartışılması değil; bu ihtimalin neden gerçek şiddetten daha büyük bir ahlakî paniğe dönüştüğüdür.</p>
<p>Dikkat çekici olan nokta, Smurf Spray’in yalnızca kadınlar için tasarlanmış bir ürün olmamasına rağmen “iftira” tartışmasının neredeyse bütünüyle kadınlar üzerinden kurulmasıdır. Ürün yaşlılar, çocuklar, turistler ve genel savunmasız gruplar için de pazarlanmasına rağmen toplumsal korkunun ağırlık merkezi, kadınların bu teknolojiyi “kötüye kullanma” ihtimaline kaymaktadır. Bu da meselenin yalnızca prosedürel adalet kaygısıyla değil, kadınların güvenlik talebine duyulan yapısal şüpheyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Nitekim hikâye tersine çevrildiğinde, bu argümanın ne kadar seçici işlediği daha görünür hale gelir. Erkeklerin araç kamerası, güvenlik kaydı ya da dijital delil üretme pratikleri çoğu zaman “kendini koruma hakkı” olarak meşrulaştırılırken; kadınların kendilerini korumaya yönelik benzer bir teknolojiyi kullanması çok daha hızlı biçimde “iftira” ihtimali üzerinden tartışmaya açılmaktadır. Eğer bir toplumda kadınların somut güvenlik sorunu karşısında gösterilmeyen duyarlılık, varsayımsal erkek mağduriyeti söz konusu olduğunda birdenbire aşırı biçimde tezahür eden bir hale geliyorsa, burada nötr bir hukuk refleksinden değil, toplumsal olarak cinsiyetlenmiş bir empati rejiminden söz etmek gerekir.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ahmed, S. (2004), <em>The cultural politics of emotion</em>. Edinburgh: Edinburgh University Press.</p>
<p>Berlant, L. (2011), <em>Cruel optimism</em>. Durham: Duke University Press.</p>
<p>Brown, W. (2015), <em>Undoing the demos: Neoliberalism’s stealth revolution</em>. New York: Zone Books.</p>
<p>Foucault, M. (2019), <em>Hapishanenin doğuşu</em> (8. Bs.), (Çev. M. A. Kılıçbay), İstanbul: İmge Kitabevi Yayınları.</p>
<p>Foucault, M. (2023), <em>Cinselliğin tarihi</em> (10. Bs), (Çev. H. Uğur-Tanrıöver), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</p>
<p>MacKinnon, C. A. (2020), <em>Feminist bir devlet kuramına doğru</em>, (Çev. S. Yücesoy, T. Yöney). İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p>Mill, J. S. (2012), <em>Hürriyet üstüne</em> (2. Bs.), (Çev. M. A. Dostel). Ankara: Liberte Yayınları.</p>
<p>Rawls, J. (2024), <em>Bir adalet teorisi</em> (5. Bs.), (Çev. V. A. Coşar). Ankara: Phoenix Yayınevi.</p>
<p>Smurf Spray. “<a href="https://smurfspray.eu/pepper-spray-alternative-why-smurfspray-is-the-better-choice/">Pepper Spray Alternative: Why SmurfSpray Is the Better Choice.</a>”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-ve-feminist-bir-paradoks-smurf-spray-mavi-boya/">Liberal ve Feminist Bir Paradoks: Smurf Spray (Mavi Boya)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 09:42:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar Gültekin dosyasına ilişkin gerekçeli kararı[1], yüzeyde ağır bir cinayeti ayrıntılı biçimde ortaya koyan güçlü bir ceza hukuku metni gibi görünse de yakından incelendiğinde ciddi mantık hataları, seçici delil değerlendirmeleri ve yapısal bir bakış eksikliği içermektedir. Karara göre sanık Cemal Metin Avcı, maktulü bağ evine götürdüğünü, darp ettiğini, boğduğunu ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/">Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Pınar Gültekin dosyasına ilişkin gerekçeli kararı<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, yüzeyde ağır bir cinayeti ayrıntılı biçimde ortaya koyan güçlü bir ceza hukuku metni gibi görünse de yakından incelendiğinde ciddi mantık hataları, seçici delil değerlendirmeleri ve yapısal bir bakış eksikliği içermektedir. Karara göre sanık Cemal Metin Avcı, maktulü bağ evine götürdüğünü, darp ettiğini, boğduğunu ve ardından varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığını kabul etmektedir. Metinde sanığın “maktulü yere düşürdüğü, boyun bölgesine halat dolayarak sıkıştırdığı ve daha sonra demir varil içinde yakarak cesedi yok etmeye çalıştığı” belirtilmektedir. Buna rağmen mahkemenin olay örgüsünü kurma biçimi, ortaya çıkan kritik soruları sistematik biçimde tartışmamaktadır. Özellikle olayın fiziksel olarak gerçekleşme ihtimali, delillerin bütünlüğü ve olası iştirak ihtimali gibi konular kararın gerekçesinde yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. Örneğin davaya katılan vekilinin duruşmada dikkat çektiği önemli bir nokta, cinayetin tek kişi tarafından işlenmiş olmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığıdır. Vekil, maktulün fiziksel özelliklerini hatırlatarak “1.83 boyunda, 68 kilo maktulün tek başına varile konulmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu” ifade etmiştir. Bu iddia yalnızca retorik bir savunma değildir; ceza muhakemesinde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından ciddi bir soru doğurmaktadır. Eğer cinayet, gerçekten tek kişi tarafından işlenmişse bunun fiziksel olarak nasıl mümkün olduğu ayrıntılı biçimde açıklanmalıydı. Başka kişiler olayın belirli aşamalarında rol oynamışsa, mahkemenin bu ihtimali çok daha derinlemesine incelemesi gerekirdi. Gerekçeli karar ise bu kritik noktayı büyük ölçüde sanığın anlatısına dayanarak çözmüş görünmektedir.</p>
<p>Kararın bir diğer büyük problemi, sanığın savunmalarındaki açık çelişkilerin değerlendirilme biçimidir. Dosyada sanığın farklı aşamalarda tamamen farklı savunmalar yaptığı görülmektedir. İlk aşamada maktulün kendisini ailesine söylemekle tehdit ettiğini iddia etmiş, daha sonra şantaj ve para talebi savunmasına başvurmuş, ardından maktulün kendisine bıçak çektiğini ileri sürmüştür; ancak, olay yerinde bir bıçak bulunmamış, adli tıp raporları da bu iddiayı desteklememiştir. Raporda sanığın kolundaki yaranın bir bıçak kesişi değil, “abrazyon (sıyrık)” olduğu belirtilmiştir. Bu durum yalnızca sanığın savunmasının inandırıcılığını zayıflatmakla kalmaz, ceza yargılamasında sıkça görülen bir stratejiye de işaret eder.</p>
<p>Kadın cinayeti davalarında failin mağdurun davranışlarını cinayetin nedeni gibi sunması oldukça yaygındır (Russell 1992). Bu tür savunmalar, sanık avukatının ifadesiyle “Türkiye’de birçok kadına yönelik şiddet dosyasında görülen ve cezayı minimize etmeye yönelik haksız tahrik anlatılarıdır.” Bu noktada kararın temel mantık hatası ortaya çıkar: Mahkeme bir yandan sanığın eylemini planlı ve tasarlanmış bir cinayet olarak kabul ederken diğer yandan haksız bir tahrik indirimi uygulamaktadır. Tasarlama, soğukkanlılık ve önceden düşünülmüş iradeyi ifade ederken; haksız tahrik ani öfke ve kontrol kaybına dayanan psikolojik bir zemini ifade eder. Mahkeme, sanığın bağ evini seçmesini, delilleri yok etmesini, telefonu ve sim kartı parçalayarak izleri yönlendirmesini planlı davranış olarak kabul etmekte ancak aynı failin, mağdurun davranışı nedeniyle anlık tepki verdiğini söyleyerek cezayı indirmektedir. Böylece karar kendi içinde çelişkili bir model üretmektedir: Hem son derece planlı bir fail hem de anlık tahrikle hareket eden bir fail. Mahkeme, savunmanın bir kısmını “hikâye” olarak nitelendirirken; o hikâyenin içinden faili kurtaran kısmı, normatif gerçeklik gibi kabul etmektedir. Bu, maddi gerçeğe ulaşma değil, fail lehine seçici inanma pratiğidir.</p>
<p>Kararın diğer bir problemi, canavarca his veya eziyet çektirerek öldürme nitelikli halinin dışlanmasıdır. Dosyadaki adli tıp raporlarında maktulün “hayatta iken yangına maruz kaldığının kabul edilmesi gerektiği” belirtilmiştir. Buna rağmen mahkeme, taraflar arasında önceden bir ilişki bulunduğu için sanığın sırf öldürme amacıyla hareket ettiğinin kesin olmadığını ileri sürerek bu nitelikli hali uygulamamıştır. Oysa diri diri yakılma fiilinin kendisi zaten eziyet çektirerek öldürmenin en tipik örneklerinden biridir. Mahkemenin bu olguyu kabul edip yine de ilgili nitelikli hali uygulamaması, kavramın fail lehine daraltılması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Kararın başka bir problemi, sanığın ileri sürdüğü şantaj anlatısının delil mantığı bakımından yeterince sorgulanmamış olmasıdır. Sanık, savunmasında, maktulün kendisini bayıltarak yanına erkekler yatırdığını, bu görüntüler üzerinden kendisine şantaj yapıldığını, bu nedenle para göndermek zorunda kaldığını ve ATM görüntülerinin de bunu doğruladığını ileri sürmüştür. Ancak ATM görüntülerinin veya para transferlerinin varlığı, bu iddianın doğruluğunu otomatik olarak kanıtlayan deliller değildir. Bir kişiye para gönderilmiş olması, gönderim nedeninin gerçekten şantaj olduğu anlamına gelmez; bunun pek çok farklı açıklaması olabilir. Ceza muhakemesinde deliller yalnızca varlıklarıyla değil, nedensel bağlarıyla anlam kazanır. Bu nedenle mahkemenin para transferlerini şantaj anlatısının doğrulanması yönünde yorumlamadan önce bu iddianın iç tutarlılığını, maddi delillerle desteklenip desteklenmediğini ve alternatif açıklamaları ciddi biçimde tartışması gerekirdi. Karar metninde ise bu kritik nedensellik tartışmasının yeterince yapılmadığı görülmektedir.</p>
<p>Kararın diğer bir hatası, mağdurun özel hayatının dolaylı biçimde yargılamanın merkezine yerleştirilmesidir. Savunma vekili, maktulün özel hayatına ilişkin görüntü ve kayıtların araştırılmasını eleştirerek “burada yargılanan maktulün özel hayatı değil” demiştir. Buna rağmen yargılama sürecinde mağdurun yaşamı ve davranışları sürekli tartışmaya açılmıştır. Feminist hukuk literatüründe bu durum “ikincil mağdurlaştırma” olarak adlandırılır: Kadın öldürülür fakat yargılamada failin fiilinden çok kadının davranışı tartışılır (Koğacıoğlu: 2007). Katılan babanın “Türkiye’de katledilen bütün kadınlar üzerine genelde aynı iftirayı atarlar” sözleri, bu yapısal kalıbı açık biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p>Kararın bir başka hatası, erkek şiddetinin toplumsal bağlamının tamamen göz ardı edilmesidir. Oysa dosyanın kendi anlatısı bile bu cinayetin sıradan bir kişilerarası anlaşmazlık olmadığını göstermektedir. Sanık, ilişkiyi ailesinden gizlemekte, ifşa ihtimalini varoluşsal bir tehdit olarak algılamakta ve kadını ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmektedir. Feminist kriminoloji literatürü bu tür olayları hegemonik erkeklik ve erkeklik krizi kavramlarıyla açıklar (Connell: 2016; Messerschmidt: 2016; Messerschmidt: 2019; Sancar: 2020). Erkek, toplumsal statüsünün tehdit altında olduğunu düşündüğünde şiddete başvurabilir.</p>
<p>Bu dava üzerinden de görülmektedir ki kadın üzerindeki erkek tahakkümünün ölümcül formu kısmen sıradanlaştırılmaktadır. İnsanî perspektiften bakıldığında bu dosyada tartışılması gereken soru “Pınar Gültekin ne yaptı?” değil; “bir erkek neden bir kadının hayatı üzerinde bu kadar mutlak bir sahiplik iddiasında bulunabilmektedir ve hukuk sistemi bunu neden ceza indirimiyle karşılayabilmektedir?” sorusudur.</p>
<p>Kısacası bu karar, olguyu görmekte kısmen başarılı fakat anlamlandırmakta derin biçimde başarısızdır. Mahkeme cinayeti, planı ve delil karartmayı görmekte fakat bütün bunların üzerine yine de haksız tahrik örtüsü sererek erkek şiddetini kadın davranışıyla açıklamaya meyyal bir yorum üretmektedir. Bu nedenle kararın temel sorunu, hukuki teknikten çok, erkek egemen şiddeti yorumlama biçiminde ortaya çıkan yapısal bir zihniyet problemidir. Pınar Gültekin dosyası bu yönüyle yalnızca bir ceza davası değil, Türkiye’de kadınlara yönelik ölümcül şiddetin hukuk tarafından nasıl anlamlandırıldığına dair çarpıcı bir toplumsal metin niteliği de taşımaktadır.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Connell, R. (2016). <em>Toplumsal cinsiyet ve iktidar</em> (C. Soydemir, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.</p>
<p>Koğacıoğlu, D. (2007). Gelenek söylemleri ve iktidarın doğallaşması: Namus cinayetleri örneği. <em>Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar</em>, (3), 92–120.</p>
<p>Messerschmidt, J. W. (2016). Masculinities and femicide. <em>Culture, Masculinities, and Femicide in Europe Conference</em>, Ljubljana.</p>
<p>Messerschmidt, J. W. (2019). <em>Hegemonik erkeklik: Formülasyon, yeniden formülasyon ve genişleme</em>. Çev. Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi. Özyeğin Üniversitesi Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Muğla 3. Ağır Ceza Mahkemesi. (2022). Pınar Gültekin cinayeti davası gerekçeli kararı (E. 2020/230, K. 2022/214). (E.T. 04.04.2026) Erişim linki: <a href="https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf">https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf</a></p>
<p>Russell, D. E. H. (1992). <em>Femicide: The politics of woman killing</em>. New York, NY: Twayne Publishers.</p>
<p>Sancar, S. (2020). <em>Erkeklik: İmkânsız iktidar</em>. İstanbul: Metis Yayınları.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf">https://im.haberturk.com/images/others/2022/06/25/2020230_Esas_pdf_220624_181935_220624_182110.pdf</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bir-kadin-cinayetini-hak-etmek-pinar-gultekin-kararinin-hukuki-mantigi/">Bir Kadın Cinayetini “Hak Etmek”: Pınar Gültekin Kararının Hukukî Mantığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gurur Gülce Beşe]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 11:57:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208811</guid>

					<description><![CDATA[<p>12. Yargı Paketi Kapsamında Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dikkat çektiği üzere, Türkiye’de aile hukukuna ilişkin önemli sorunlardan biri, çekişmeli boşanma davalarının oldukça uzun sürmesidir. 12. Yargı Paketi kapsamında bu soruna çözüm olarak arabuluculuk mekanizması gündeme getirilmektedir. Bu düzenlemeyle, tarafların boşanma konusunda mutabık olduklarını beyan etmeleri halinde, evlilik birliğinin arabuluculuk [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/">Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>12. Yargı Paketi Kapsamında Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar </strong></p>
<p>Adalet Bakanı Akın Gürlek’in dikkat çektiği üzere, Türkiye’de aile hukukuna ilişkin önemli sorunlardan biri, çekişmeli boşanma davalarının oldukça uzun sürmesidir. 12. Yargı Paketi kapsamında bu soruna çözüm olarak arabuluculuk mekanizması gündeme getirilmektedir. Bu düzenlemeyle, tarafların boşanma konusunda mutabık olduklarını beyan etmeleri halinde, evlilik birliğinin arabuluculuk süreci sonunda hızlı biçimde sona ermesi, buna karşılık nafaka, velayet, maddi ve manevi tazminat gibi boşanma sonuçlarının yargılama sürecinde ayrıca görüşülmeye devam etmesi öngörülmektedir.</p>
<p>Türkiye’de çekişmeli boşanma davalarının yıllarca sürmesi, tarafların fiilen sona ermiş bir münasebet içinde hukuken evli kalmaya devam etmeleri anlamına gelmekte ve bu bireyin hayatını yeniden kurma özgürlüğünü tahdit etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi uyarınca, herkesin, medeni hak ve mükellefiyetlerine ilişkin uyuşmazlıkların makul bir süre içinde karara bağlanmasını talep etme hakkına sahip olmasından neşet eden ve liberal hukuk düşüncesinde bireyin devlet karşısındaki özgürlük sahasının muhafazasının mühim bir unsuru olarak telakki edilen “makul sürede yargılanma” hakkı (Hayek, 1960) çerçevesinde de değerlendirilebilecek bu çözüm önerisi, ilk bakışta makul ve işlevsel bir reform gibi görünse de, çeşitli açılardan birtakım mahzurları bünyesinde barındırmaktadır. Başka bir deyişle, boşanma davalarının makul sürede sonuçlanması ve yargılamanın etkin biçimde yürütülmesi anlamına gelen bu reform önerisi, usule ilişkin adaleti güçlendirmeyi amaçlarken, esasa ilişkin adalet bakımından yeni sorunlar doğurma potansiyeline sahip görünmektedir.</p>
<p>Muhtemel sorunlar arasındaki ilk dikkat çeken, boşanmanın erken kesinleşmesi ile evlilikten doğan yükümlülüklerin sona ermesi arasındaki ilişkidir. Bu ilişki bilhassa sadakat yükümlülüğü ve kusur rejimi bakımından ehemmiyet arz etmektedir. TMK 185. Madde, eşlerin evlilik birliği devam ettiği sürece birbirlerine sadık kalmakla yükümlü olduğunu bildirdiğinden, Yargıtay’ın klasik yaklaşımına göre, boşanma davasının açılması sadakat yükümlülüğünü ortadan kaldırmamaktadır<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve dava sürerken taraflardan birinin başka bir ilişki yaşaması kusur sayılmaktadır. Kusur tespiti boşanmanın yalnızca ahlaki cephesine değil, iktisadi cephesine de tesir ettiğinden (Dural, Öğüz &amp; Gümüş, 2020), arabuluculuk yoluyla boşanmanın erkenden kesinleşmesi, usulde yarar fakat esasta zarar üretebilmektedir. Türk hukukunda maddi ve manevi tazminat talepleri tarafların kusur oranlarına göre takdir edilmektedir. Arabuluculuk yoluyla boşanma erken kesinleştiğinde evlilik içi sadakat mükellefiyetinin ihlali olarak telakki edilemeyecek davranışlar kusur tetkikinin haricinde kalabilmekte; böylece usuli bir hızlandırma, esasa ilişkin sorumluluk rejiminin uygulanma alanını daraltabilmektedir.</p>
<p>Arabuluculuk yoluyla boşanmanın erken kesinleşmesinin yaratabileceği bir diğer sorun ekonomik koruma mekanizmalarının zamanlamasıyla ilgilidir. Önerilen modelde her ne kadar boşanma erken bir tarihte vuku bulacak olsa da nafaka ve benzeri taleplerin ayrı bir yargılama sürecinde karara bağlanması gerekliliği, aile mahkemelerindeki davaların birkaç yıl sürebildiği gerçeğiyle birleştiğinde, bir eşitsizliği derinleştirebilmektedir. Evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte eşler arasındaki dayanışma yükümlülüğü de hukuken ortadan kalkacaktır. Bu süreçte nafaka veya benzeri ekonomik koruma araçları henüz karara bağlanmamış olacağından, ekonomik açıdan kırılgan konumda bulunan tarafın dezavantajlı konumunun, bir süre daha herhangi bir koruma mekanizmasından yararlanamayacağı için, pekişeceği ifade edilebilir.</p>
<p>Boşanma sürecinde nafaka ve tazminat taleplerinin ayrı bir dava konusu haline gelmesi gerektiğini öngören reform, müracaat eden taraf üzerinde yeni bir yargılama külfeti yaratabilmektedir. Nafaka ve tazminat taleplerinin ayrı bir dava kapsamında ileri sürülmesi, müracaat eden tarafın dava harçları, avukatlık ücretleri ve diğer yargılama giderlerinden sorumlu tutulması yüzünden, ekonomik olarak daha zayıf konumda bulunan başvurucunun yargı yoluna müracaat iradesini zayıflatma riski taşımakta ve böylece bir adalete erişim sorunu doğurabilmektedir.</p>
<p>Boşanmanın erken kesinleşmesi mal rejimi ve miras hukuku bakımından da bir güçlüğe neden olabilmektedir. Arabuluculuk yoluyla boşanan tarafların henüz mal rejimi tasfiyesi veya tazminat davaları sonuçlanmamış olacağından, yeni bir evlilik birliği kurmaları durumunda eski evliliğe ilişkin malvarlığı talepleri ile yeni evlilikten doğan hukuki ilişkiler iç içe geçebilir. Bu durum bilhassa miras hukuku bakımından eski ve yeni evlilikteki tarafların aynı malvarlığı üzerinde hak iddia etmelerinden kaynaklanan karmaşıklıklar doğabileceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Bütün bu sorunlar özellikle bakım emeği meselesi dikkate alındığında daha görünür hale gelmektedir. Türkiye’de ev içi bakım işi büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmektedir.  TÜİK (2023) verilerine göre ev içi işgücüne katılım oranı erkeklerde %71,2 iken kadınlarda %35,8’dir. Boşanma sonrası ekonomik durum üzerine yapılan çalışmalar da yoksulluk seviyesinin yükseldiğini göstermektedir (Acar &amp; Ayata, 2010; Kızılgöl, 2012). Bu iki gerçeklik arasındaki ilişki, evlilik içindeki bakım emeğinin iktisadi bir karşılığa tahvil edilememesi dolayısıyla boşanma sonrasında maddi bir teminat doğurmamasından kaynaklanmaktadır (Fineman, 2004). Nafaka ve tazminat gibi usuli mekanizmalar ekonomik boyutları olması yanında şiddetle de ilişkilidir. Kadınların ihtiyaç duyduğu nafaka ve ekonomik destek mekanizmaları yalnızca mali düzenlemeler bakımından değil, şiddet içeren ilişkilerden güvenli biçimde ayrılabilmek bakımından da önem arz etmektedir (Fineman, 2004; Stark, 2007). Boşanmanın arabuluculuk yoluyla erken tarihte kesinleşmesi ve nafaka ve benzeri destek mekanizmalarının gecikmesi ya da fiilen erişilemez hale gelmesi, halihazırda dezavantajlı konumda olan taraf boşanma kararını erteleyebileceğinden, ekonomik bağımlılığın sürmesine yol açabilmekte ve özellikle şiddet içeren ilişkilerden güvenli biçimde ayrılma kapasitesini zayıflatabilmektedir. Bu da fiziksel şiddet sürekliliğinde cinayet bağlamında tartışılan yapısal riskleri derinleştiren bir sonuca kadar varabilmektedir (Campbell et al., 2003).</p>
<p>Özetle, her ne kadar çekişmeli boşanma davalarının uzun sürmesine ilişkin sorun üzerine düşünülen reform, davaların hızlandırılmasıyla usule ilişkin adalet açısından önemli bir iyileşme temin edebilirse de hukuki düzenlemelerin yalnızca hız üzerinden değerlendirilmesi eksik bir yaklaşımdır. Bu, kusur rejimini daraltması, nafaka gibi ekonomik koruma mekanizmalarının uygulanmasını geciktirmesi ve taraflar açısından yeni usûlî yükler doğurması bakımından esasa ilişkin adalet bakımından yeni sorunlar yaratabilmektedir. Nitekim, Okin’in de (1989) işaret ettiği üzere, aile kurumu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yeniden üretildiği başlıca alanlardan biridir ve bu nedenle adalet teorisinin aile içindeki güç ilişkilerini de dikkate alması gerekmektedir.</p>
[1] İlgili yaklaşım için şunlara bkz.: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/1895, K. 2015/15882 ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/2-367, K. 2022/1497.</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<p>Acar, F., &amp; Ayata, A. G. (2010). Gender and politics in Turkey. <em>International Feminist Journal of Politics, 12</em>(3-4), 382-400.</p>
<p>Campbell, J. C., Webster, D., Koziol-McLain, J., et al. (2003). Risk factors for femicide in abusive relationships: Results from a multisite case control study. <em>American Journal of Public Health, 93</em>(7), 1089-1097.</p>
<p>Dural, M., Öğüz, T., &amp; Gümüş, M. A. (2020). <em>Türk özel hukuku: Aile hukuku</em> (Cilt III). Filiz Kitabevi.</p>
<p>European Convention on Human Rights. (1950). <em>European Convention on Human Rights</em>. Council of Europe. https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_ENG</p>
<p>Fineman, M. A. (2004). <em>The autonomy myth: A theory of dependency</em>. The New Press.</p>
<p>Hayek, F. A. (1960). <em>The Constitution of Liberty</em>. University of Chicago Press.</p>
<p>Kızılgöl, Ö. A. (2012). Türkiye’de kadın yoksulluğu. <em>Çalışma ve Toplum, 34</em>(3), 187-212.</p>
<p>Okin, S. M. (1989). <em>Justice, gender and the family</em>. Basic Books.</p>
<p>Stark, E. (2007). <em>Coercive control: How men entrap women in personal life</em>. Oxford University Press.</p>
<p>Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). <em>İşgücü istatistikleri</em>. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53521</p>
<p>Yargıtay 2. Hukuk Dairesi. (2015). <em>E. 2015/1895, K. 2015/15882</em>. <a href="https://kazanci.com.tr/gunluk/2hd-2015-1895.htm?utm_source=chatgpt.com">https://kazanci.com.tr/gunluk/2hd-2015-1895.htm</a></p>
<p>Yargıtay Hukuk Genel Kurulu. (2022). <em>E. 2020/2-367, K. 2022/1497</em>. <a href="https://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/bosanma-davasinin-acilmis-olmasi-eslerin-birbirlerine-karsi-olan-sadakat-yukumlulugunu-ortadan-kaldirmaz?utm_source=chatgpt.com">https://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/bosanma-davasinin-acilmis-olmasi-eslerin-birbirlerine-karsi-olan-sadakat-yukumlulugunu-ortadan-kaldirmaz</a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlgili yaklaşım için şunlara bkz.: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2015/1895, K. 2015/15882 ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2020/2-367, K. 2022/1497.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bosanma-davalarinda-arabuluculuk-faydalar-ve-zararlar/">Boşanma Davalarında Arabuluculuk: Faydalar ve Zararlar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
