<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cennet Uslu, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/cennetuslu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Oct 2017 06:20:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Sandığın itibarını düşürmek</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sandigin-itibarini-dusurmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 06:20:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sandigin-itibarini-dusurmek/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan İstanbul, Ankara, Bursa ve Balıkesir gibi büyük şehirlerin belediye başkanlarını istifaya zorladı. Başkanlar birer birer istifalarını veriyor. Belediye başkanlarının istifaya zorlanmasının demokratik bakımdan tartışılması gerekiyor. “Seçimle gelenin seçimle gitmesi gerekir” diye itiraz edenlere karşı, bu yapılanı savunanların temel argümanı şuydu: Bu belediye başkanları kendi partileri, hattâ bizzat parti başkanları tarafından [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sandigin-itibarini-dusurmek/">Sandığın itibarını düşürmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan İstanbul, Ankara, Bursa ve Balıkesir gibi büyük şehirlerin belediye başkanlarını istifaya zorladı. Başkanlar birer birer istifalarını veriyor.</p>
<p>Belediye başkanlarının <em>istifaya zorlanmasının</em> demokratik bakımdan tartışılması gerekiyor.</p>
<p>“Seçimle gelenin seçimle gitmesi gerekir” diye itiraz edenlere karşı, bu yapılanı savunanların temel argümanı şuydu: Bu belediye başkanları kendi partileri, hattâ bizzat parti başkanları tarafından belirlenmiştir ve aldıkları oy şahıslarına değil partilerine verilmiştir.</p>
<p>Bu savunma geçersiz. Yapılan demokratik meşruiyet bakımından doğru değil. Bu ve benzeri icraat, yapanlara kısa vadede fayda sağlıyor görünse bile, orta ve uzun vâdede <em>sandığın itibarına</em> zarar vererek ülkeyi demokratik bir siyasal sistem idealinden iyice uzaklaştırmaya hizmet eder.</p>
<p>İlk olarak, belediye başkanı seçimlerde parti tarafından aday gösteriliyor diye, “görevden alma” kararının partinin hakkı olduğunu savunmak anlamlı değildir. Kimse aday gösterilmekle seçilmiş olmaz; o koltukta oturma yetkisini sandıkta seçmen verir. Seçmenin verdiği bir yetkiyi parti genel başkanının alması, demokratik meşruluğa açıkça aykırıdır.</p>
<p>Eğer asıl yetkiyi verenin parti olduğu veya seçmenin oyunu aslında partiye verdiği kabul edilecekse (bunun ne kadar anti-demokratik olacağı bir yana) belediye başkanları veya milletvekillerinin seçildikten sonra partilerinden ayrılmaları, parti değiştirmeleri, kendi partilerini kurmaları veya özgür iradeleriyle bile olsa istifa etmeleri yasak olmalıdır!</p>
<p>Partiler siyasi mücadeleyi belirli bir örgütlülük etrafında sürdürmek için oluşmuş yapılardır. Bu örgütlülük kendini ve adaylarını seçmene beğendirmek ve seçmenden yetki alabilmek amacıyla hareket eder. Bu örgütlülük nedeniyle sahip olunan güç, seçmene ait olan bir yetkiyi seçmenin elinden gaspetmek için kullanılmamalıdır.</p>
<p>Eğer adayların belirlenmesinde parti içi demokrasinin yokluğundan muzdarip olanlar varsa, yapmaları gereken şey kendi partilerinde demokratik yöntemlerin kullanılması için baskı oluşturmaktır. Yoksa parti içi demokrasi yokluğunu gerekçe gösterip, ülke içi demokrasiyi sakatlamak ve sandığın itibarını zayıflatmak değil.</p>
<p>Ayrıca, belediye başkanlarının “ne ile istifaya zorlandıkları” sorusu meselenin diğer önemli boyutudur. Belediye başkanlarının <em>istifaya ikna edilmedikleri,</em> <em>istifaya zorlandıkları</em>konusunda kamuoyunda bir görüş oluştu.</p>
<p>Başkanların “kendi iradeleriyle istifa ettikleri” yolunda tek ve cılız bir açıklama dışında bunu yalanlayacak bir açıklama gelmediği gibi, verilen beyanat ve sürecin tamamı “zorlanma”yı doğrular nitelikte görülüyor.</p>
<p>Bu zorlamanın, söz konusu belediye başkanlarının görevleri sırasında yapmış olabileceği bazı işlere ilişkin, soruşturma ve yargılamaya yol açabilecek dosyalar vasıtasıyla yapıldığına dair söylentiler yayıldı. Eğer bu söylentiler doğruysa, bunun anlamı adaletin gözardı edildiği ve yargının siyasi iktidarın basit bir aparatına dönüştürüldüğünün ilanıdır.</p>
<p>Bu yüzden, umalım ki öyle olmasın ama, belediye başkanlarının istifaya zorlanması sadece seçmenin demokratik yetkisinin gasp edilmesi değil, ayrıca adaletin de çiğnenmesi anlamına gelebilir. Başkanların işlediği herhangi bir suç varsa bundan pazarlıkla kurtulabilmeleri düşünülemez olmalıdır. Çünkü bu şahsi değil kamusal bir meseledir.</p>
<p>Ayrıca Erdoğan sadece bir parti genel başkanı değil, aynı zamanda yeni anayasal düzenlemeyle devlet iktidarının büyük bir kısmına hükmeden bir cumhurbaşkanıdır. Bu tür işlemler sırf kendi partisi ile ilgili sıradan işlemler değildir. Bunların parti ile devleti özdeşleştirmeye ve sivil siyaseti devletin vesayeti altına almaya dönük bir boyutu da vardır.</p>
<p>Temsili demokrasi, yurttaşların kamu makamlarına kimlerin geleceğini belirleyebilmesini garanti altına alır. Seçmenin yetkilendirdiği ve bir koltuğa oturttuğu kişileri, devlet gücü ve imkânlarını kullanarak o koltuklardan kalkmaya zorlamak veya halktan aldıkları yetkilerini kullanamaz duruma düşürmek, bir tür vesayetçilik oynamaya kalkmaktır. Bu yapılan, sandığı bypass etmek, demokrasinin içini boşaltmak anlamına gelir.</p>
<p>Eskiden vesayet merkezlerinin halk tarafından seçilen hükümetleri seçim dışı yöntemlerle iktidardan düşürmeye (veya halk tarafından verilen yetkilerini kullanmalarına engel olmaya) kalkması nasıl yanlış idiyse, bugün de belediye başkanlarının istifaya zorlanması yanlıştır.</p>
<p>Ülkenin veya yaşadığı beldenin kaderi üzerinde seçmenin oyuyla söz sahibi olduğu fikrinin altının oyulmaması ve sandığın itibarının zedelenmemesi, toplumda demokrasiyi ve iç barışı korumak bakımından hayati önem taşıyor.</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/sandigin-itibarini-dusurmek-827954" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 31.10.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sandigin-itibarini-dusurmek/">Sandığın itibarını düşürmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hapsedilmiş seçmen</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hapsedilmis-secmen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 06:18:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/hapsedilmis-secmen/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımda, Türkiye’nin âdetâ iki ayrı ve birbirine düşman kılınan toplumdan oluşan bir ülke haline getirildiğini; dahası, bölünmüşlüğün siyasiler başta olmak üzere her iki kesimin elitlerinin tabiri caizse “işine geldiğini” ileri sürmüştüm. Buradan devam edeyim&#8230; CHP’nin, bir siyasi partinin genel başarı kriteri olarak kabul edilebilecek (a) (merkezde veya yerelde) iktidara gelme; (b) etkin ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hapsedilmis-secmen/">Hapsedilmiş seçmen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımda, Türkiye’nin âdetâ iki ayrı ve birbirine düşman kılınan toplumdan oluşan bir ülke haline getirildiğini; dahası, bölünmüşlüğün siyasiler başta olmak üzere her iki kesimin elitlerinin tabiri caizse “işine geldiğini” ileri sürmüştüm. Buradan devam edeyim&#8230;</p>
<p>CHP’nin, bir siyasi partinin genel başarı kriteri olarak kabul edilebilecek (a) (merkezde veya yerelde) iktidara gelme; (b) etkin ve sonuç alıcı muhalefet etme ölçütlerinin ikisi bakımından da başarılı olamadığı, bizzat CHP’liler tarafından sık yapılan bir değerlendirmedir. Seçmenin bu başarısızlığa rağmen,  çoğunlukla yakına yakına, istemeye istemeye de olsa CHP’ye oy vermeye devam ettiğine tanık olduk, oluyoruz.</p>
<p>CHP’nin gerek iktidar olmaksızın, gerek etkili bir muhalefet sergilemeksizin ülkenin ana muhalefet partisi olarak kalmasını sağlayan bu “sahte başarı”nın sırrı, seçmeninin <em>ideolojik korku</em> ile hapsedilmiş olması. Ayrıca CHP, uzunca bir süre, demokratik başarı notu zayıf da olsa oligarşik vesayet sayesinde “iktidarda gibi” olmanın avantajlarına sahipti.</p>
<p><em>Seküler temelli bu ideolojik korku</em>, yaşam biçimi üzerinden tanımlanan bir siyasi toplum idealinin İslâmcı bir karşı güç tarafından yok edilmesi olarak tanımlanmaktaydı. Korku sadece “iç düşman”la sınırlı bir tehdit öznesine yüklenmekle kalmıyor; “iç ve dış mihraklar” şeklinde, her iki boyutu kaynaştırıp devâsâ bir düşman ve büyük bir tehdit yaratmaya hizmet eden bir strateji güdülüyordu.</p>
<p>Seküler-ideolojik korku, derin devletin seküler-Kemalist aydınların öldürülmesi türünden operasyonel işleri sayesinde hep harlı tutuldu. Merkez medya her zaman &#8212; büyük harflerle &#8212; DEVLETİN yanında yer aldı ve söz konusu korkuyu besledi. Seküler toplumun aydınlarının ağırlıklı bir bölümü (seküler aydınlardan liberal ve/ya demokrat olarak anılacak olan önemli isimlerin AK Parti’yi desteklemiş olması asla affedilmedi), bu korkuyu ve bu korkuyla ayakta tutulan sistemi destekledi.</p>
<p>Korku üzerinden yapılan siyaset, nihayetinde bir tür zincirleme reaksiyon sonucu, kendi kendini gerçekleştiren kehanet gibi “gerçek” oldu ve AK Parti, rejimin yeni resmi sahibi haline geldi. Korkulanı kendi eliyle dâvet etmiş olsa da, laik kesimdeki çıkarım ise “gördünüz işte, korkmakta haklıydık”tan ibaret kaldı.</p>
<p>Son zmanlarda seküler-ideolojik korku siyaseti, eldeki son mevzilerin kaybedilmesi korkusu olarak yenilendi; dolayısıyla CHP’de seçmenin ideolojik korkuyla hapsedilmişliği de devam ediyor.</p>
<p>Diğer taraftan, şimdiye kadar merkez sağ seçmende görmediğimiz hapsedilmişlik durumu, “yeni” AK Parti politikaları ile muhafazakâr topluma da yaşatılmaya başladı. AK Parti de artık <em>korku siyaseti</em> güdüyor ve kendi seçmenini <em>eski rejimin restorasyonu</em>korkusuna hapsediyor. Son on yılda muhafazakâr toplumun kazandığı itibarın, makam ve mevkilerin, paranın, gücün ve ikbalin kaybedileceği korkusu düzenli ve bilinçli şekilde işleniyor.</p>
<p>Muhafazakâr seçmen, elde ettiklerini iç ve dış paydaşlarıyla yekvücut hücum eden bir <em>üst aklın</em> tehdidi altında kaybetmekn ve belki daha da kötü duruma düşmekle korkutuluyor. İktidar &#8212; yine büyük harflerle &#8212; DEVLET gücü ve imkânları ile dev medya desteğini, bu korku iklimini beslemek için harekete geçirmiş durumda. Yapılan haberlere, açılan soruşturmalara, tutuklananların sayısına bakılırsa, dört bir yanımız ajan ve hain kaynıyor &#8212; ve ne hikmetse bu kişiler<a name="_GoBack"></a> hep CHP ya da seküler toplum kesimleri üzerinden iş çeviriyor!</p>
<p>CHP seçmeninin yaşadığına benzer bir sıkışmışlık halini, şimdi  AK Parti seçmeni de yaşıyor. Artık muhafazakâr seçmenin elinde, ileriye dönük bir vizyon ve umut sunmak konusunda tükenmiş; etkili ve sorun çözücü demokratik politikalar üretmekte başarısız; demokratik bakımdan defolu bir parti var. İyi bir gelecek umudunu değil, mevcut olanları kaybetme korkusunu pazarlıyor.</p>
<p>Ancak muhafazakâr seçmen, alternatif iktidarın CHP olduğu bir siyasi düzlemde <em>ne yaparsa yapsın</em> veya <em>ne yapamazsa yapamasın</em>, şu anda AK Parti dışında bir alternatif göremiyor. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra, içine sinmeye sinmeye de olsa, yakına yakına d olsa, gidip partisine oy veren AK Parti seçmenlerinin sayısındaki artışa tanıklık ettik. Benzer şekilde Anayasa referandumunda da, içine sinmese de “evet” oyu verdiğini söyleyenler hayli fazlaydı.</p>
<p><strong>Korku ile hapsedilmiş seçmen</strong> siyasetinde:</p>
<p>* İki kesim arasındaki kutuplaşma, birinde <em>şeriatçı </em>diğerinde <em>laikçi</em> “karşı taraf” korkusu üzerinden her kritik dönemde çeşitli araçlarla azdırılıyor. Bu da tıpkı, alerjik birinin alerjisini kurgulanmış yollarla azdırmayı andırıyor.</p>
<p>* Bu iki toplumun iki ayrı korkusuna ek olarak, pekiştirici olarak ve her ikisinde de işe yarayan <em>bölücü </em>korkusu ekleniyor.</p>
<p>* Korku siyaseti, her iki kesimin siyasetçilerinin kendilerini etkili ve başarılı siyaset üretme baskısı altında hissetmemesine; sırf hamaset ve demagoji sayesinde uzun süre ayakta kalabilmelerine izin veriyor. Kalitesiz bir siyasete mahkûm ediliyoruz.</p>
<p>* Korku siyaseti öyle bir dinamiğe sahip ki, iktidarda olan için baskıyı şart koşuyor; üstelik,  işe yarar görünmesi için söz konusu baskının gittikçe artırılması da gerekiyor.</p>
<p>* Devlet kendi yurttaşlarını düşman gibi, hattâ öncelikli tehdit gibi görmeye başlıyor; her konuşma, her yazı, her kitap, her film veya her toplantı birer tehdit olarak görülür hale geliyor. Devlet gücü ve enerjisini aslında kendi vatandaşı olan, ancak <em>öteki, “düşman” topluma mensup </em>olma vasfı öne çıkanlar üzerinde kontrol ve baskı kurmaya harcıyor. Böylece ülkenin enerjisi ve potansiyelinin büyük bölümü kısır bir döngü içinde tüketiliyor.</p>
<p>Oysa korku siyaseti, tamamen kapalı ve/ya anti-demokratik bir rejime dönüşmeksizin sürdürülemez.</p>
<p>Korku siyaseti ile yaratılan dalgalar üzerinde sörf yaparak ilerleyen siyaset, nihayetinde korkulanı gerçeğe dönüştürmeye hizmet ediyor. Çünkü korku siyasetinin baskıcı, adaletsiz araç ve yöntemleri hem karşı tarafı ahlâken haklı ve güçlü hale getiriyor, hem de karşı tarafın ılımlı kesimlerini baskı altın alırken saldırgan ve radikal kesimlerini büyütmeye yarıyor.</p>
<p>Son olarak, demokrasinin ve hukukun gerçek kıymetini, sadece devlet iktidarı elinde olmayan toplum kesimi idrak edebiliyor!</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/hapsedilmis-secmen-825989" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 22.10.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hapsedilmis-secmen/">Hapsedilmiş seçmen</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İç düşman ve iki toplum</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ic-dusman-ve-iki-toplum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Oct 2017 05:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ic-dusman-ve-iki-toplum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toplum olmayı başaramadığımız, bunun yerine cemaatler ülkesi olduğumuz yönünde değerlendirmelere rastlıyoruz. Bana kalırsa Türkiye’yi iki ayrı toplumdan oluşan bir ülkeolarak tanımlamak daha doğru. Şükrü Hanioğlu 30 Temmuz 2017 tarihli Sabah gazetesi köşe yazısında bu konuya değindi. Yazısının başlığı “‘İki Türkiye’ nasıl ayrıştı ve kutuplaştı?” şeklindeydi. Hanioğlu sebep ve nitelik açısından Fransa’daki bölünmüşlüğe benzeyen Türkiye örneğinin, sonuç itibariyle Fransa örneğinden farklılaştığını ileri sürüyor. Hanioğlu’na göre [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ic-dusman-ve-iki-toplum/">İç düşman ve iki toplum</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Toplum olmayı başaramadığımız, bunun yerine <em>cemaatler ülkesi</em> olduğumuz yönünde değerlendirmelere rastlıyoruz. Bana kalırsa Türkiye’yi <em>iki ayrı toplumdan oluşan bir ülke</em>olarak tanımlamak daha doğru.</p>
<p>Şükrü Hanioğlu 30 Temmuz 2017 tarihli <em>Sabah </em>gazetesi köşe yazısında bu konuya değindi. Yazısının başlığı “‘İki Türkiye’ nasıl ayrıştı ve kutuplaştı?” şeklindeydi. Hanioğlu <em>sebep</em> ve <em>nitelik</em> açısından Fransa’daki bölünmüşlüğe benzeyen Türkiye örneğinin, sonuç itibariyle Fransa örneğinden farklılaştığını ileri sürüyor.</p>
<p>Hanioğlu’na göre iki toplumlu durum, Fransa’da 1905’deki kırılmada <em>“devrimci ve ateist Fransa’nın monarşist ve Katolik Fransa’yı ezmesi”</em>yle sonuçlanmıştı. Oysa Türkiye’deki çatışma, taraflardan hiçbirinin tam ve gerçek bir galibiyet elde edememesiyle devam ediyor.</p>
<p>Yani Fransa <em>bir</em> Fransa olabildi; Türkiye’de ise hâlâ <em>iki</em> Türkiye var. Ben de aynı görüşteyim. Türkiye’de keskin bir siyasi rekabet veya husumetin ötesine geçmiş bir bölünmüşlük söz konusu.</p>
<p>Keskin siyasi rekabet veya kutuplaşma geniş toplumlarda olağan kabul edilebilir. Ancak burada önemli olan husus, siyasi çatışma ve rekabetin taraflarının kabul ettiği bir asgari ortaklık zeminini içerip içermediğidir. Taraflar siyasi sistemin genel çerçevesi, rekabet kurallarının neler olduğu ve nasıl işletileceği konularında asgari bir uzlaşmaya ulaşmamışlarsa, orada sadece iki farklı siyasi kesimden değil, iki ayrı toplumdan söz ediyoruz demektir.</p>
<p>Türkiye’de iki farklı kamuoyu var; iki farklı ortaklık var; kendi içinde birlik duygusu taşıyan ve iki ayrı siyasi toplum idealini benimseyen iki farklı toplum var. Ortada, aynı toplumun pek çok konuda anlaşmazlığa düşen kesimlerinden çok, iki ayrı ve düşman ülkenin toplumları var. En azından siyaset böyle yürüyor. <em>Çatışan iki toplum</em> arasındaki ortaklıklar ise çoğunlukla rastgele konularda ve kırılgan bir hal sergiliyor.</p>
<p>Carl Schmitt’in meşhur <em>dost-düşman</em> ayrımını andırır şekilde işleyen bir siyasi dinamik mevcut gibi görünüyor bana. Schmitt bir insan topluluğunu <em>siyasi bir toplum</em> haline getirecek en önemli unsurun, toplumun dışında belirlenen ve düşman bellenen bir tür “kurucu öteki” olduğunu ileri sürer. Bir ülke siyasi bir birlik olacaksa, üyelerini biz haline getirecek bir duygu ve çıkar birliği, bir ortak kimlik sunmak durumundadır. Siyasi birlik <em>dışarda düşman “öteki”ni</em>, <em>içerde bütünleşik bir “biz”i</em> şart koşar.</p>
<p>Schmitt’e göre, bir toplumun kendi içindeki farklılıkları kabul ederek, onları düşmanlaştırmadan birlikte yaşayabileceğini, yani çoğulcu bir siyasi toplumun var olma olasılığını savunan liberal demokrasi, temel bir yanlışın içindedir. Schmitt’in demokrasiden ziyade <em>demokrasiye çoğulcu nitelik veren liberalizmle </em>derdi olduğunu ve kendisinin <em>Nazi Partisi üyesi</em> olduğunu hatırlatalım.</p>
<p>Şimdi Türkiye’de, iki toplum kesimini aynı ülkenin, aynı toplumun, aynı devletin birlikte yaşamak zorunda olan üyeleri olarak kabul eden bir zihniyet yerine, diğer sosyal-siyasi kesimi Schmitt’in <em>dış düşmanı</em> gibi konuşlandıran; dolayısıyla âdetâ “içerden bir dış düşman” üreten bir zihniyet mevcuttur. İki düşman toplum halinin sergilenmesi, bir tarafın zafer kazanmış göründüğü zamanlarda sönmekte; iki taraf arasındaki dengenin sarsıldığı veya (2002-2017 AK Parti yönetiminde görüldüğü üzere) iktidarın diğerinin eline geçtiği dönemlerde alevlenmektedir.</p>
<p>İktidar kimin eline geçerse geçsin, bölünmüşlük orda duruyor. Çünkü (a) her iki kesimi de güvende hissettirecek bir yapısal değişim; (b) ülkedeki sosyal, ekonomik ve siyasi iktidarı diğerleri ile adilane paylaşmaya rızayı içerecek bir zihni değişim sağlanamadı. Belki bu gerekçelerden biri diğerinin sebebi, belki de ikisi birbirini karşılıklı besleyen iki ayrı dinamiktir.</p>
<p>Ülkede siyasetin ana mücadele hattı <em>devleti ele geçirmek</em> veya <em>devletin sahibi kalmak </em>ile belirleniyor. Kim devletin sahibi olursa, kim devlet iktidarını ele geçirirse, devlet gücünü kendi “toplumunu” ihya etmek, diğer toplumu ise kendi iyi hayat anlayışı doğrultusunda dönüşmeye zorlamak, dönüşmeyi reddedenleri cezalandırmak ve yıldırmak amacıyla kullanıyor.</p>
<p>Her iki toplumun siyasi lider ve seçkinleri, iki toplum kesimini birbirine düşman tutmak konusunda fazla gayretli.  Ülkeyi, biri diğerine iç düşman olarak tanımlanan iki ayrı “informel siyasi” toplum halinde tutacak politika ve söylemlere sarılıyorlar.</p>
<p>Çünkü “birbirine düşman iki ayrı toplumlu hal”den fayda sağlıyorlar. Kendi taraflarındaki niteliksizlik, liyakatsizlik, yolsuzluk, adaletsizlik ve yozlaşma olguları, içerde yaratılan <em>bir varlık-yokluk savaşının dumanı</em> altında gözlerden saklanabiliyor.</p>
<p>Yüksek bir performans sergilemeden, belli bir oy desteğini veya (muhalefette bile kalsa) bazı imkânları belli ölçülerde ellerinde tutmayı başarıyorlar.</p>
<p>Herkesi olmasa da kemikleşmiş bir kitleyi garanti ediyorlar. Çatışmayı yükseltip siyaseti bir varlık-yokluk savaşına yaklaştırdıkça destek kitlesi genişliyor, destekçiler konsolide oluyor. Siyasetçiler başta olmak üzere bütün elitlerin başarısızlıklarının üstü örtülmüş oluyor.</p>
<p>Devlet gücü, devleti ele geçiren kesime hizmetçi kılındığı için, her iki toplum kesimi iç düşman görülen öteki toplumun temsilcileri iktidar olursa büyük bir saldırı ve yıkımla karşılaşacakları korkusunu yaşıyor.</p>
<p>Bu yüzden kendi liderleri ve yönetimlerinin yaptığı hukuksuzluk ve yolsuzluklara göz yumuyor; pek çok gayri-adil, gayri-ahlaki ve anti-demokratik politika ve icraatı sineye çekiyorlar.</p>
<p>Böylece düşmanlık tarafları sadece başarısızlığa değil, ahlaksızlığa ve adaletsizliğe de razı etmeye yarıyor. Sıradan insanlar ahlaki-siyasi suça ortak ediliyor; suça bulaştırıldıkça düşmanlık ve korku için gerçek sebepler yaratılmış oluyor &#8212; veya artık temsilcileri ne yaparsa yapsın, onları desteklemekten başka çıkar yol göremiyorlar<a name="_GoBack"></a>.</p>
<p>Bir asra yaklaşan geçmişi gözden geçirir ve her iki kesimin elitlerinin, genellikle tek bir toplum kuracak vicdan ve vizyonun gerisinde kaldığını, bu açıdan eksikli ve kusurlu olduğunu düşünürsek, umutlu olmak için fazla cesaret bulamayabiliriz.</p>
<p>Ancak bizi umutlandıracak bazı olgular da var. <em>İç düşman-öteki toplum</em> kavramlaştırması, siyasi manipülasyon ve kışkırtma olmadığında, sıradan insanların sıradan hayatlarında birbirleriyle açıktan ve doğrudan düşmanlık yaratacak bir etkiye sahip görünmüyor.</p>
<p>İnsanlar kendi sivil hayatlarında, diğer toplumun üyelerini gerçek bir düşman olarak görmek durumunda yüklenilecek maliyetin ne olduğunu seziyorlar. Bu, diğerlerine keskin düşmanlık güdenlerin olmadığı anlamına gelmez; ancak bu kişiler, sadece devleti yanlarına alarak düşmanlıklarını yürürlüğe koymaya cesaret edebilirler.</p>
<p>İkinci olarak, Türkiye’de iki toplum arasındaki oransal denge, iki toplumdan birinin bir diğerini <em>âdetâ bir dış düşman</em> gibi tümden devre dışı bırakacağı ölçülerde değil. Örneğin son referandumda neredeyse ortadan ikiye ayrıldık. Hem katılım yüksekti, hem de oranlar birbirine çok yakındı.</p>
<p>Oyunun kuralları üzerinde &#8212; gönülsüz bile olsa &#8212; bir anlaşma sağlamadan ve diğer siyasi kesimleri <em>düşman kategorisinden</em> çıkarmadan, <em>tek bir toplum</em> olmayı başarmak mümkün değil.</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/c-dusman-ve-iki-toplum-824047" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 14.10.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ic-dusman-ve-iki-toplum/">İç düşman ve iki toplum</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarısızlık tesadüf mü?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/basarisizlik-tesaduf-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Oct 2017 06:12:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/basarisizlik-tesaduf-mu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başarı tesadüf olmadığı gibi başarısızlık da tesadüf olmaz. Eğitim sisteminin bir konuşmayla rastgele şoklanmasının ardından, “eğitimde başarısızlık” üzerine hayli söz sarf edildi. Başarısızlık eğitimle sınırlı değil; her alana yayılmış durumda. Bu günlerde insanlar MTV’ye gelen yüzde 40 artışa isyan ediyor. Kamu harcamalarındaki kontrolsüz ve popülist artışın, ekonomik problemleri çözmek yerine üstünü örtmeye veya ötelemeye dönük [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/basarisizlik-tesaduf-mu/">Başarısızlık tesadüf mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başarı tesadüf olmadığı gibi başarısızlık da tesadüf olmaz. Eğitim sisteminin bir konuşmayla rastgele şoklanmasının ardından, “eğitimde başarısızlık” üzerine hayli söz sarf edildi.</p>
<p>Başarısızlık eğitimle sınırlı değil; her alana yayılmış durumda. Bu günlerde insanlar MTV’ye gelen yüzde 40 artışa isyan ediyor. Kamu harcamalarındaki kontrolsüz ve popülist artışın, ekonomik problemleri çözmek yerine üstünü örtmeye veya ötelemeye dönük politikaların sonuçlarını görmeye başlıyoruz. Başarısızlık alanlarına adalet ve yargı sistemi, FETÖ ile mücadele veya dış politika da eklenebilir.</p>
<p>Bir başarı hikayesi olarak başlayan AK Parti iktidarı nasıl bu noktaya geldi?</p>
<p>Parti amigoları, dünyanın bir “üst akıl” marifetiyle bizi içerde ve dışarda dört bir taraftan kuşatmış ve diz çöktürmeye yemin etmiş olması sebebiyle, yaklaşmakta olan büyük başarının geciktiğini söyleyeceklerdir.</p>
<p>Dikkatimizi onlardan uzaklaştırıp daha makul olanlara çevirdiğimizde, belki bazıları iktidarın enerjisini ve dikkatini Gezi,  17-25 Aralık ve 15 Temmuz badirelerini savuşturmak için harcadığını, bu yüzden diğer alanlarda tökezlediğini söyleyebilir.</p>
<p>Ben bu olayların genel önemini kabul etmekle birlikte, başarısızlığın temel sebebini başka yerde görüyorum. Kendilerine şu soruyu sormalarını öneriyorum:</p>
<p>Eğer AK Parti bu olayları şu anki politika ve söylemleri ile karşılamak durumunda kalsaydı, saldırıların altından kalkabilir miydi acaba?</p>
<p>Başarısızlığın kökeni dışsal değil, içsel. İktidarının ilk evresinde AK Parti’nin önünde neyin yapılacağına, neyin takip edileceğine, neyin doğru olduğuna dair bir model vardı. O modele  göre hareket ediyordu. Baskıcı ve yozlaşmış bir rejim karşısında, demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin genel çerçevesi içinde bir mücadele veriliyordu. Başarısı kanıtlanmış olan ve AK Parti’nin politikalarına da yön veren bu model, liberal-demokratik modeldi.</p>
<p>Önüne koyduğu modele uygun icraatta bulunduğu sürece, bunun başarılı sonuçlarını da aldı. Örneğin, yozlaşmış ve yolsuzluğa batmış ülkelerin tanıtıcı unsuru olan, sadece faizi ödenebilen borçlarla çevrilmiş devâsâ bütçe açıklarının yerine, denk bütçeye yönelik katı maliye politikaları güttü.</p>
<p>İlk dönem AK Parti’nin sadece hükümet değil, iktidar olma mücadelesini içeriyordu. AK Parti iktidarının ikinci dönemi, aynı zamanda istediğini elde ettiği dönem oldu. 12 Eylül anayasa referandumu başarısı ardından gelen Haziran 2011 genel seçimleri bu dönemece işaret eder.</p>
<p>O dönemde İstanbul il başkanı olan Aziz Babuşçu’nun, Nisan 2013 yılında bir toplantıda <em>geçmiş on yıla ve gelecek on yıla</em> dair yaptığı bir kıyaslamadaki sözlerini hatırlayalım:</p>
<p><strong><em>“&#8230; </em></strong><strong><em>liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak. Çünkü inşa edilecek Türkiye ve ihya edilecek gelecek onların kabulleneceği bir gelecek ve bir dönem olmayacak.”</em></strong></p>
<p>Bu konuşmanın önemi, AK Parti’nin muktedir olmasıyla birlikte önceki on yıl boyunca referans aldığı sosyal-siyasal modeli terk ederek, yerine dâvâsını taşıdığı “medeniyet tasavvuru”nu veya “İslami toplum” modelini referans alacağının ilânı olmasında yatar.</p>
<p>Gerçekten de yıllar içinde AK Parti iktidarının <em>liberal-demokratik modeli terk ettiğine</em>, daha önce yaptıklarını tersine çevirmeye başladığına, otoriter ve güvenlikçi bir yönetim anlayışına kaydığına tanıklık ettik. AK Parti iktidarının Kemalist devletçi reflekslere geri döndüğünü, eski bürokratik ve ideolojik kalıplara, yargı ve tutumlara sarıldığını, hamaset ve beka kaygısı siyasetsizliğine teslim olduğunu gördük.</p>
<p>Dini referanslı icraatında ise, (örneğin eğitim adına) daha fazla İHL açmak, başarılı seküler okulları “almak” veya daha fazla din dersi koymakla uğraştığını gördük. Başarısızlığı kendileri de kabul ettiğine göre, bunlar işe yaramamış.</p>
<p>Göremediğimiz şey ise, AK Parti’nin kendi medeniyet modelini hayata geçirmesiydi.</p>
<p>Eskiyi yıkarken liberal-demokratik model referans alınmış ve başarılı bir performans sergilenmişti. Buna karşılık AK Parti iktidarı kendi rejimini inşa etmede başarısız oldu. Sebebi ise, referans alınacak, işe yarar ve arzuya şayan bir “medeniyet modeli”nin aslında ellerinde olmamasıydı. Kurumları, ilkeleri, unsurları, hedefleri, araç ve yöntemleri tanımlanmış, adil ve uygulanabilir böyle bir model yoktu.</p>
<p>Hükümetten hiç kimsenin orta ve uzun vâdede ne yaptığı ve ne yapacağını bilen bir görüntüsü yok. Bir o tarafa bir bu tarafa, sürekli bir yalpalama hali var. Cumhurbaşkanının bir konuşmayla kaldırdığı TEOG, yarın cumhurbaşkanı fikir değiştirirse bir hafta arayla tekrar getirilir. Dün artan vergi oranı yarın kalkar.</p>
<p>Belli bir “iyi toplum ve iyi siyaset” modeli referans alınmadığı için, her konuda bugün hararetle savunulan, yarın şiddetle taşlanabiliyor. Bugün beyaz olan, üç ay sonra siyah olabiliyor.</p>
<p>İktidar âdetâ körlemesine uçuyor. İktidara yön veren sadece iki hedef var gibi görünüyor; ne olursa olsun <em>iktidarda kalmak</em> ve <em>büyük devlet olmak </em>(bunun gerekli ve yeterli koşullarını sağlamadan, bu konuda yeterince düşünüp gerekeni yapmaya yanaşmadan).</p>
<p>Bazıları İslâmî siyasi toplum modelinin inşa edilememesini İslâmcıların iktidar ve parayla olan sınavı kaybetmesine bağlıyor. Bu, işin başka bir boyutu. Ancak asıl sorun, elde böyle bir modelin olmaması &#8212; herhangi bir modelin ahlâk veya özgürlük bakımından tercih edilir olup olmayacağı veya modelsizliğin genel olarak ülkenin çıkarına olup olmayacağı tartışmalarından bağımsız olarak.</p>
<p>Bence Türkiye’de İslâmcılar henüz bununla yüzleşebilmiş değil. Başarısızlığı kişisel zaaflara ve yozlaşmaya, amansız düşmanlara veya liderin yanıltılmasına yükledikleri sürece de bir farkındalık yaşanması zor görünüyor.</p>
<p>Liberal-demokratik sosyal-siyasal modelin şimdiye kadar ortaya çıkmış tek “İslâmî” alternatifi, Taliban veya İran örneklerinde görülen din temelli totaliter sistemler. Türkiye’deki İslâmcılar, istemedikleri bu aşırı örnek ile liberal-demokratik model arasında kendilerine bir alternatif bulamıyor.</p>
<p>Çünkü yok. Başarısızlık ve yönsüzlük halinin sebebi, liberal-demokratik siyasal modelin referans alınmaktan vazgeçilmesi. Çözüm, liberal-demokratik vizyona geri dönüşte yatıyor.</p>
<p>Liberal-demokratik modelden vazgeçince elde iki şey kaldı.</p>
<p>İlki, Kemalist devletin bilinen zihnî ve icraî kalıpları. O yüzden iktidara “yeşil Kemalist” yakıştırmasını daha sık duyar olduk.</p>
<p>İkincisi ise, Türkçülük ve (daha yoğun kullanılmış) İslâmcılık ile harmanlanmış tipik bir sağcılık. O yüzden MHP &#8211; AK Parti koalisyonu kusursuz işliyor ve ekonominin göz bebeği inşaat sektörü oluyor.</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/basarisizlik-tesaduf-mu-820680" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 30.09.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/basarisizlik-tesaduf-mu/">Başarısızlık tesadüf mü?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zamanında yapılmayan eleştiri</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zamaninda-yapilmayan-elestiri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Sep 2017 08:48:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/zamaninda-yapilmayan-elestiri/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Epey bir zamandır gidişattan memnuniyetsizlik duyan bazı AK Partililerin kendi partilerine yönelik eleştirileride, son dönemde içerik ve dozaj bakımından bir eşik atladıkları söylenebilir. Kendilerini hareketin ve partinin bir parçası olarak gören bu kişiler, daha önceden de eleştiri yapmış olmalarına rağmen, son dönemdeki eleştirilerinde önemli bir farklılık dikkati çekiyor. İlk olarak, önceki eleştiriler asla doğrudan Erdoğan’a [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zamaninda-yapilmayan-elestiri/">Zamanında yapılmayan eleştiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Epey bir zamandır gidişattan memnuniyetsizlik duyan bazı AK Partililerin kendi partilerine yönelik eleştirileride, son dönemde içerik ve dozaj bakımından bir eşik atladıkları söylenebilir.</p>
<p>Kendilerini hareketin ve partinin bir parçası olarak gören bu kişiler, daha önceden de eleştiri yapmış olmalarına rağmen, son dönemdeki eleştirilerinde önemli bir farklılık dikkati çekiyor.</p>
<p><em>İlk olarak, önceki eleştiriler asla doğrudan Erdoğan’a yönelmiyordu.</em></p>
<p>Ortada bizzat Erdoğan tarafından alınmış kararlar ve edilmiş sözler olsa bile, Erdoğan’ın adı ya hiç geçmiyor, ya da bu yapılanlarla ona kötülük edildiğini söylemek için zikrediliyordu. İlkinde, icracısı belirsiz bir icraat konu ediliyor; ikincisinde ise mesele, “onun onayı olmadan onun adına iş çevirenler” varmış gibi bir arka plan içinde ele alınıyordu.</p>
<p>Kötü politika ve uygulamaların sorumlusu; bazen onu yanlış bilgilendiren ve yönlendiren danışmanları, bazen ganimet elde etmek için partiyi kuşatan çıkarcı bir tayfa, bazen yetersiz ve korkak partililer, bazen de &#8212; en kullanışlısı ve en sıklıkla başvurulanı &#8212; kripto FETÖ’cüler olarak karşımıza çıkıyordu.</p>
<p><em>İkinci olarak, önceki eleştiriler arızi hatalar yapılsa da esasın doğru olduğu bağlamı içinde yapılıyordu.</em></p>
<p>Verilmeye çalışılan hava, “genel olarak iyi gidiyoruz, dâvâya hizmet ediyoruz, ancak arada sırada önemli hatalar yapıyoruz, bunları da yapmasak süper olacak” kıvamındaydı. AK Parti iktidarının “asıl” hedeflerinin doğru ve genel gidişatının iyi olduğu, ancak kısmî hatâlarla bunların gölgelendiği izlenimi uyandıran bir çerçeveden pek çıkılmıyordu.</p>
<p>Söz konusu kesimin son dönem eleştirileri her iki bakımdan da değişmiş durumda. Artık eleştiriler, Erdoğan’ın adı verilerek, doğrudan ona yönelerek ve sorunların arızi değil, yapısal bir yozlaşmadan kaynaklandığı “kabul edilerek” yapılmaya başladı.</p>
<p>Daha önceki “eleştiriler” <em>sitem ve yakınma</em> sayılabilecekken, şimdikiler doğrudan <em>bir meydan okuma</em> gibi görünüyor.</p>
<p>Bu dönüşümün niye şimdi gerçekleştiği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılabilir. Eleştirel düzlemin şimdi değişmesi, 2019 seçimleri arifesinde çeşitli parti-içi ve parti-dışı hesapların doğal ve kaçınılmaz yansıması olabilir. Veya artık “dâvâ” kutsamasının yarattığı buğunun dağılmaya başlamasıyla mızrağın çuvala sığmadığı idrak edilmiş olabilir. Veya ipleri koparacak türden bilmediğimiz bazı gelişmeler olabilir. Neyse; bu yazıdaki meselemiz bu değil.</p>
<p>Bu isimler şimdilerde, Erdoğan’ın “Yeni AK Parti”sini tabiri caizse yerden yere vuruyor, eski AK Parti’lerine ise övgüler düzüyorlar. Bu kişiler şimdilerde <em>doğru yere yöneltilmiş</em> ve <em>sahici </em>eleştiriler yapıyorlar; ne var ki artık eleştirilerinin muhatapları tarafından dikkate alınacağı ve işe yarayacağı bir bağlam ortadan kalkmış bulunuyor.</p>
<p>Doğru yere yöneltilmiş, sahici eleştiri yapmakta çok geç kaldılar. Eski AK Parti uzunca bir dönem hastaydı ve nihayet 16 Nisan referandumu sonrasında defnedildi. Yerinde artık Yeni AK Parti var. Bu süreçte söz konusu muhalifler Erdoğan’a güç aktarırken kendi güçlerini de iyice tükettiler.</p>
<p>Bu kişilerin elinde, artık idealize edilen <em>Eski AK Parti’ye</em> ağıt yakmaktan ve yozlaşmış buldukları <em>Yeni AK Parti’yi</em> taşlamaktan başka bir şey kalmamış gibi görünüyor. Çünkü şimdi yeni hükümet sistemiyle birlikte AK Parti’deki dönüşüm çoktan tamamlandı ve değişim yapısal hale geldi. Eski AK Parti’yi kurtarmak mümkün değil artık.</p>
<p>Oysa olup bitene zamanında karşı durabilseler, risk alıp kendi iradelerinin ve parti vizyonlarının arkasında sağlam durabilselerdi, bazı şeyler daha farklı gelişebilirdi. Şimdi ise bütün yapıp ettikleriyle, aslında şikayet ettikleri yozlaşmada ve Eski AK Parti’nin ölümünde katkıları olduğunu söylemek haksızlık sayılmaz.</p>
<p>Zamanında etkili bir performans sergileyemedikleri için eleştiri yoluyla etkili olma fırsatlarını yitirdiler. Zamanında yapılacak yeterince güçlü ve sağlam bir eleştirel duruşun Erdoğan iktidarını etkileyebilme olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorum. Erdoğan popülist bir lider; kendi kamuoyu ve seçmeninin sesine kulaklarını tıkayamazdı.</p>
<p>Örneğin daha yakın tarihlerde, “küçük yaşta taciz veya tecavüze uğrayanların tacizci/tecavüzcüleriyle evlendirilmesi” yönünde yapılmak istenen değişikliği veya “zeytinliklerin kesilmesinin önünü açacak” düzenleme girişimlerini hatırlayalım. İkisi de başta iktidar tarafından hararetle savunulmuş, ama Erdoğan iktidarı kendi kamuoyundan gelen yeterince güçlü tepki karşısında bu konularda geri adım atmıştı.</p>
<p>Şimdi arkasından ağıt yakılan adalet, hukuk, demokrasi, insan hakları, ifade ve basın özgürlüğü gibi konularda, İslamcı-muhafazakâr kanaat ve kamuoyu önderleri <em>zamanında</em>ve <em>yeterince güçlü</em> bir tepki verebilselerdi, şimdi dizlerini dövüyor olmayabilirlerdi.</p>
<p>Örneğin, milletvekillerinin (muhalefet vekillerini hedef aldığı belli olan) dokunulmazlıkları (Anayasaya ve çoğulcu demokrasiye aykırı şekilde) kaldırılmaya girişildiğinde sesleri çıksaydı, Meclisi bypass edecek bir sürece karşı durmuş olurlardı.</p>
<p>Bir örnek daha. Alper Görmüş’ün  “Bazen muktedir olmanın hiçbir düzeyi size yetmez&#8230;” (<em>Serbestiyet</em>, 22.09.2017) başlıklı yazısında örneklerle sıraladığı gibi, Erdoğan’ın Yeni AK Parti içinde kendisini tek ve tartışılmaz karar alıcı olarak yeniden tanımladığı süreçte, Erdoğan açıktan yapılmış hiçbir ciddi itiraz ve karşı duruş ile uğraşmak zorunda kalmadı.</p>
<p>Erdoğan’ı, hem ülke için hem AK Parti için tek ve sorgulanamaz karar alıcı haline getiren neredeyse her aşama &#8212; bazen çekince koyanlar olsa da &#8212; bu kişiler tarafından her zaman desteklendi.</p>
<p>En son olarak, devlet gücünü Erdoğan’da yoğunlaştıran ve devlet sistemini cumhurbaşkanının şahsi yönetimine uyumlulaştırmayı amaçlayan anayasa değişikliğine, köşelerinden, kürsülerinden, mikrofonlarından veya sosyal medya hesaplarından “EVET” oyu vereceklerini duyurdular.</p>
<p>Cumhurbaşkanına muazzam bir güç kullanma imkânı sunan bu değişikliği destekleyenlerin, şimdi, örneğin “TEOG vakası” karşısında şaşkınlık ve isyanlarını anlamak zor.</p>
<p>İktidarı güçlü anayasal ve demokratik sınırlara tabi kılmak konusunda ısrarcı olmayanlar; o iktidarın, o gücü her seferinde kendi onaylayacakları şekilde kullanacağını varsaymış olamazlar!</p>
<p>Muhtemelen, başka motivasyonlar ve gerekçeler vardı&#8230;</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/zamaninda-yapilmayan-elestiri-819134" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 23.09.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zamaninda-yapilmayan-elestiri/">Zamanında yapılmayan eleştiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletin cemaati, cemaatin devleti</title>
		<link>https://hurfikirler.com/devletin-cemaati-cemaatin-devleti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Sep 2017 08:46:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/devletin-cemaati-cemaatin-devleti/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de dini cemaatler ile devlet arasındaki ilişki her zaman siyasetin önemli başlıklarından biri olageldi. Bu konu uzunca bir süre resmi laikçiliğe sıkıştı; tartışmalara İslâm alerjisi ve şeriat fobisi biçim verdi. Kemalist-laikçi aşırılığın haksız-hukuksuz edimleri, “her aşırılık kendi karşıtına hizmet eder” yargısını doğrularcasına, Gülen Cemaati’nin görünenin altında gizli-yasadışı bir örgütlenmeye dönüşmesine ve devlete sinsice yerleşmek için [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletin-cemaati-cemaatin-devleti/">Devletin cemaati, cemaatin devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de dini cemaatler ile devlet arasındaki ilişki her zaman siyasetin önemli başlıklarından biri olageldi. Bu konu uzunca bir süre resmi laikçiliğe sıkıştı; tartışmalara İslâm alerjisi ve şeriat fobisi biçim verdi.</p>
<p>Kemalist-laikçi aşırılığın haksız-hukuksuz edimleri, “her aşırılık kendi karşıtına hizmet eder” yargısını doğrularcasına, Gülen Cemaati’nin görünenin altında gizli-yasadışı bir örgütlenmeye dönüşmesine ve devlete sinsice yerleşmek için her türlü aracı kullanmasına zemin ve gerekçe sundu.</p>
<p>Kemalistler dindarların namaz kılıp kılmadığını öğrenmek için pantolon dizlerini kontrol ederken, her kılığa girebilen, her yere sızabilen ve her şeyi yapabilen bir örgüt burunlarının dibinde ama buz tabakasının altında büyüdü.</p>
<p>2007’den sonra ittifakın bir parçası olan Cemaat, AK Parti’ye verdiği destek karşılığında hem devletin her kritik noktasını kontrol edebilir oldu, hem de iktidara yaslanarak ekonomi, medya, sağlık ve eğitim alanlarında rakipsiz bir “tekel” haline geldi.</p>
<p>AK Parti’yi Cemaat’le ittifak yaptığı için eleştirenler haksız, çünkü Kemalist vesayetin saldırıları karşısında bilhassa “devlette maharetli” bir müttefike hayır demesi kolay değildi. Lâkin AK Parti’nin hatâsı, Cemaatin bu mücadeleyi “ötekilerin” hakkını-hukukunu ihlal ederek yürütmesine göz yumması ve çanak tutması oldu. O dönemde Gülencilerin yaptığı hukuksuzlukların siyasi sorumluluğu AK Parti’nindir.</p>
<p>İktidar Gülen Cemaati’ni önce hükümetin, sonra devletin ayrıcalıklı ve gözde cemaati haline getirdi. Devlete/iktidara hizmet ettiği, devletin bir aparatı olduğu varsayıldı; diğer cemaatler ve diğer toplum kesimler karşısında muazzam bir pozitif ayrımcılık gördü. Gülen Cemaati <em>devletin cemaati</em> sanılırken, devletin neredeyse Cemaatin eline geçtiği görüldü.</p>
<p>Hem 17/25 Aralık hem 15 Temmuz, Cemaatin kendi mülkü saydığı devletten “vefa bilmez ve haddini aşan bakıcısını” tahliye etme girişimiydi. Kendisini devletin cemaati değil, devleti kendisinin gören bir dini topluluk, nihayetinde silâhlı bir terör örgütüne dönüştü.</p>
<p>Bugünlerde cemaatler ile devlet arasındaki ilişkiler, yeni FETÖ tecrübesi ile eski Kemalist laikçilik tecrübesi arasında gidip gelen bir psikolojiyle ve yanlış bir perspektiften tartışılıyor. Ya FETÖ gibi “yoldan çıkıp” devleti ele geçirme riskleri veya FETÖ gerekçe gösterilerek cemaat düşmanlığı yapılması kaygıları öne çıkarılıyor.</p>
<p>Bu bağlamda, farklı kesimlerin farklı saiklerle de olsa, nihayetinde cemaatlerin “devletleştirilmesi” gibi bir sonucu üretmeye uygun çözümler sunduğunu görüyoruz.</p>
<p>Bu çözümler cemaatleri bağımsız sivil yapılar yerine devletin cemaatleri yapacak veya devleti bir veya birkaç cemaatin oyun alanı haline getirecek türden. Her ikisinin birlikte olması, yani bir veya birkaç cemaatin devlette güçlenmesi, devlet tarafından kontrol edilen diğer cemaatlerin ise hem tek tipleştirme hem baskın cemaatlerle rekabet edememe sonucu güdükleşmesi de pekâlâ mümkün.</p>
<p>Bu konuyu hem ahlâken doğru hem siyaseten geçerli (işleyebilir) ilkeler üzerinden ele almak mümkündür ve aslında herkes de bunların neler olduğunu bilir. Ancak, derdi âdil bir çerçevede birlikte yaşamak olmayanların, dini bir cemaatin bir terör örgütüne dönüşümünde önce negatif sonra pozitif “devlet ayrımcılığı”nın rolünü teslim edebilmeleri olası değil.</p>
<p>Bu mesele iki ilkeye uyarak doğru bir çözüme kavuşturulabilir.</p>
<p>* Devlet/iktidar <em>özgürlük ilkesine</em> uygun hareket edecek: cemaatlerin &#8212; yasaları çiğnemedikleri sürece &#8212; serbestçe örgütlenmeleri ve eylemde bulunmalarına izin verecek. İster “doğru din” adına, ister “devleti korumak” adına, cemaatlerin doğası ve yapısını bozacak, dinamiğini ve çeşitliliğini baskılayacak, onları serbestçe hareket etmekten alıkoyacak veya devletin organik uzantısı haline getirecek (ya da tersi  bir sonuç üretecek) düzenleme ve girişimlerde bulunmayacak.</p>
<p>* Devlet/iktidar <em>eşitlik ilkesine</em> uygun hareket edecek: kamu makamları ile kamu kaynaklarını liyakate, hak edişe, kamu yararına ve hukuka aykırı ve belli bir cemaati kayıracak şekilde dağıtmayacak. Aynı şekilde, icra gücünü belli bir cemaati/cemaatleri cezalandıracak ve dışlayacak şekilde de kullanmayacak.</p>
<p>Ancak şimdiki durum itibariyle ülkede <em>demokratik-hukuki bir kurumsallaşma</em> yeterince güçlü olmadığı için, AK Partiyi/hükümeti desteklemeleri ve onun için çalışmaları karşılığında <em>kayrılmaları</em> ve bu suretle devlet içinde önemli güç odakları haline gelmeleri yüksek bir olasılıktır. FETÖ çapında değilse de belli bir güce kavuşmaları, bu gücü kendi lehlerine kullanmaları ve politikacıları özel çıkarları doğrultusunda “pazarlığa” mecbur bırakmaları  şaşırtıcı olmaz.</p>
<p>Burada, cemaatler ile politikacılar arasındaki “pazarlığın,” farklı toplum kesimlerinin &#8212; bu örnekte cemaatlerin &#8212; talepleri doğrultusundaki (ve demokratik sürecin olağan bir parçası olan) oy-destek “pazarlığı”ndan apayrı olduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>Bunlardan ikincisi, siyasi aktörler arasında, demokratik taleplerin oluşturulması ve yukarıya taşınmasını içeren sivil-siyasi bir ilişkidir. İlki ise kamu gücü ve imkânlarını böyle bir demokratik yetkilendirme olmadan pazarlık masasına yatırmak, bir nevi <em>kamu gücüyle şantaj yapmak </em>demektir.</p>
<p>Diğer taraftan, devletin cemaatleri katı bir düzenleme yoluyla kontrol altında tutma girişimi <em>din ve örgütlenme özgürlüklerinin ihlâli</em> anlamına gelir. Devletin bu tür bir düzenleme girişimi tek tip bir “doğru din” anlayışını dayatacak türde olursa din özgürlüğü, bütün cemaatleri tek tip ve/ya aşırı külfetli bir örgütlenmeye zorlarsa örgütlenme özgürlüğü  bakımından sorun yaratır.</p>
<p>Ülkede <em>devletten bağımsız ve güçlü bir ekonomik ve sivil alan</em> olmadığı için, cemaatlerin bu şekilde kontrol altına alınmaya çalışılması bir taraftan devletçe kayırılan bir kaç cemaatin devleşmesine, diğer taraftan bunun dışında kalmak isteyen cemaatlerin kendilerini korumak için yeraltına inerek iyice görünmez ve denetlenemez bir hale gelmelerine yol açar.</p>
<p>Cemaatleri devlet eliyle zaptürapt altına almaya çalışmak yerine adalet sistemini güçlendirmek; cezai veya malî suç işlediklerinde kayırmak, üstünü örtmek, görmezden gelmek veya savsaklamak yerine lâyıkıyla işlem yapmak yeterlidir.</p>
<p>Keşke devlete tanrı muamelesi yapmaktan biraz olsun vazgeçilebilse!</p>
<p><em><a href="http://www.serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/devletin-cemaati-cemaatin-devleti-818119" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 19.09.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/devletin-cemaati-cemaatin-devleti/">Devletin cemaati, cemaatin devleti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadece “bizim” için geçerli bir özgürlük yaratmışlar!</title>
		<link>https://hurfikirler.com/sadece-bizim-icin-gecerli-bir-ozgurluk-yaratmislar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jun 2017 06:09:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/sadece-bizim-icin-gecerli-bir-ozgurluk-yaratmislar/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mayıs ayı içinde biri televizyon programında, diğeri Youtube’daki bir videoda Atatürk’e hakaret ettikleri gerekçesiyle iki kişi hakkında “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı ve tutuklama kararı verildi. Hemen ardından Derin Tarih dergisinin Mayıs sayısı da “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” suçlamasıyla toplatıldı. Cumhuriyetçiler epey bir süredir AK Parti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sadece-bizim-icin-gecerli-bir-ozgurluk-yaratmislar/">Sadece “bizim” için geçerli bir özgürlük yaratmışlar!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mayıs ayı içinde biri televizyon programında, diğeri <em>Youtube</em>’daki bir videoda <em>Atatürk’e hakaret</em> ettikleri gerekçesiyle iki kişi hakkında “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı ve tutuklama kararı verildi. Hemen ardından <em>Derin Tarih</em> dergisinin Mayıs sayısı da “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” suçlamasıyla toplatıldı.</p>
<p>Cumhuriyetçiler epey bir süredir AK Parti iktidarını ifade ve basın hürriyetini daralttığı, eleştirel ve/ya iktidar karşıtı düşünce ve haber sahiplerine baskı uyguladığı gerekçesiyle (haklı olarak) eleştirmekteydiler. Ayrıca cumhurbaşkanına hakaret suçlamalarının çokluğuna ve bu suçun çok geniş tanımlanıyor olmasına (yine haklı olarak) veryansın etmekteydiler.</p>
<p>Ne var ki, yukarıda bahsi geçen konuşma ve yazıların kriminal bir boyuta taşınması, AK Parti’nin ifade hürriyeti ihlallerinden yakınan bu kesimlerin verdiği tepki sayesinde mümkün oldu. Söz konusu tepki, maalesef sırf ilgili kişiler veya televizyonların <em>sosyal ve sivil araçlar</em> yoluyla “cezalandırılması” isteğiyle sınırlı kalmadı.</p>
<p>Bunun yerine, “Atatürk’ün hâtırasına alenen hakaret” eden bu kişilere savcıların “sessiz kalması”na tepki gösterdiler; haklarında soruşturma açılarak “ceza kanunlarına göre” cezalandırılmalarını talep ettiler.</p>
<p>Peki, değişen nedir?</p>
<p>İfade ve basın hürriyeti savunucusu görünen bu kişiler, nasıl oluyor da Atatürk “aleyhinde” gördükleri ifadelerinden dolayı insanların tutuklanmasını arzu eder hale dönüşüyor?</p>
<p>Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan’a hakaret suçlamasıyla yapılan tutuklamalara itiraz ederken, Atatürk’e hakaret tutuklamaları yapılmıyor diye neden veryansın ediyorlar?</p>
<p>Daha önce &#8212; örneğin “Erdoğan selfiesi” nedeniyle <em>Nokta</em> dergisinin başına geldiği gibi &#8212; dergiler toplatıldığında basın özgürlüğüne ağıt yakan insanlar, nasıl oluyor da başka bir derginin Latife Hanımın mektubunu yayınladığı için toplatılmasından memnuniyet duyuyorlar?</p>
<p>Bu ülkede demokrasinin veya özgürlüklerin tutarlı bir ilkesellik temelinde savunulduğuna rastlamak, nadir karşılaştığımız bir durum. İki ana siyasi kampın elitlerinin büyük bir kısmı hakkı, hukuku, özgürlükleri, demokrasiyi kendi taraflarına, kendi iktidarlarına hizmet ettiği sürece başvurulacak bir <em>kullan-at aparatı</em> olarak görüyorlar.</p>
<p>Cumhuriyetçiler hem uzun süren <em>devlet iktidarları</em>, hem onu izleyen ve keza oldukça uzun süren <em>hegemonik</em> <em>iktidarları</em> boyunca, <em>ifade hürriyeti</em> konusunda neredeyse hep çok kötü bir sınav verdiler.</p>
<p>Ne zaman ki iktidar ellerinden kaymaya başladı; ne zaman ki yeni iktidar sahiplerinin gazabına uğramaya başladılar; ne zaman ki kendi ifade hürriyetleri kısıtlanır gibi oldu &#8212; işte o zaman ifade hürriyetinin kıymetini anladılar. İktidarı hakka, hukuka, özgürlüğe  ve demokrasiye davet etmeye başladılar.</p>
<p>Umulurdu ki muhalefette kalmanın verdiği feraset sayesinde, ifade hürriyeti (ve diğer özgürlükler) konusundaki yeni “hassasiyet”leri araçsallığın ötesine geçerek ilkesel bir boyuta ulaşsın. Tavizsiz ve ilkesel bir demokrasi ve özgürlük taraftarlığına evrilsin.</p>
<p>Maalesef söz konusu örnekler, en azından şimdilik, cumhuriyetçilerin hepsi olmasa da önemli bir kısmının <em>ifade hürriyeti</em> konusunda hassasiyetlerinin ilkesel olmayabileceğini gösterdi.</p>
<p>Yani “bizden” olanın hakkı hukuku ihlal edildiğinde özgürlükçü; o özgürlük kullanımı “bizim” taraftan insanların “canını sıktığında” hemencecik yasakçı oluveriyorsunuz.</p>
<p>Üstelik bu hal o kadar içselleştirilmiş ki, yapılan şeyde bir tutarsızlık göremiyorsunuz. <em>İdeolojik-kültürel kabilecilik</em> kaynaklı keyfilik ve tarafgirlik o kadar yerleşik, o kadar doğal hale gelmiş ki, tutarsızlığın farkına bile varamıyorsunuz.</p>
<p>Dünyayı kendi ideolojik-kültürel kabileciliği üzerinden gördüğü, merkeze kendini “kabilesini” yerleştirdiği için <em>sadece kendi fikirlerine ve sözlerine hürriyet</em> istemenin adaletsizliğini, gayri-ahlakiliğini, sürdürülemezliğini, savunulamazlığını fark edemiyorsunuz.</p>
<p>Hem bu tutarsızlığı sergileyebileceğiniz hem de demokrat veya özgürlükçü kalabileceğiniz zannına kapılıyorsunuz.</p>
<p>Hem bu tutarsızlığı sergiliyor, hem de bir sonraki olayda hiç duraksamadan iktidarı ifade hürriyetine saygıya davet edebiliyorsunuz.</p>
<p>İfade hürriyeti sınırlanacaksa, bu açıdan genel olarak sınırlayıcı bir kural veya ölçü arayışına da girmiyorsunuz.</p>
<p>Gerçi <em>kendilerine göre</em> bir ölçüleri var. Ama bu genel değil özel ve keyfi bir ölçü, yanlı bir ölçü: Bir şey bizim lehimize mi aleyhimize mi? Bir şey bizi hoşnut mu hoşnutsuz mu ediyor? Velhasıl o şey kime hizmet ediyor?</p>
<p>Daha önceki iki yazımda ifade etmeye çalıştığım gibi bu anlayış sadece <em>cumhuriyetçilere</em> (genel iradecilere) has değil;  <em>muhafazakârlar</em> (milli iradeciler) bu konuda cumhuriyetçilerle aynı hatalı anlayışı paylaşıyor. <strong>Muhalefetteyken özgürlükçü, iktidardayken otoriter.</strong> Hepsinin yolu buraya çıkıyor.</p>
<p>Aslında, her iki kesimin elitleri de iktidarı ele geçirmek ve iktidarda kalmak uğruna Makyavelizmi rehber ediniyor. Ancak bu Makyavelizmi, sağına soluna çeşitli ilkelerden, değerlerden, kavramlardan, kutsallardan oluşan süsler asarak gizliyorlar.</p>
<p>Ama işte bu tür vakalarda, muhalefette olduğunuz dönemde bile “gerçek yüzünüz” ortaya çıkıveriyor.</p>
<p>Tutarlı ve samimi bir demokrasi taraftarı olmadığınız böyle olaylarda <em>faş olunca</em>, otoriterliğinden şikâyet ettiğiniz bir iktidar karşısında, uzun yıllardır muhalefette olmanıza rağmen niye hâlâ <em>alternatif </em>görülmediğinizin bazı ipuçları da ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p>Her iki kesimin elitlerinin, düz bir ideolojik-kültürel kabilecilik üzerinden işleyen Makyavelizmi tercih etmelerine rağmen, fanatik taraftarlarını olduğu kadar kendilerini de <em>ilke veya değerler </em>üzerinden hareket ettiklerine inandırmış görünmeleri, işin en ilginç yanını oluşturuyor.</p>
<p>8 Haziran 2017, Serbestiyet.com</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/sadece-bizim-icin-gecerli-bir-ozgurluk-yaratmislar/">Sadece “bizim” için geçerli bir özgürlük yaratmışlar!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genel irade, milli irade ve keyfi irade (II)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-ii/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 May 2017 07:26:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-ii/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye olarak, tam veya liberal bir demokrasiyi yerleşik hale getirmekte başarısızız. Bu başarısızlık, ülkedeki temel sosyolojik kesimleri temsil eden elitlerin genel iradeci ve milli iradeci olmak üzere iki çarpıtılmış demokrasi anlayışına başvurarak, iktidarlarını “kalıcı” kılmak uğruna yarı-demokratik veya otoriter bir sistemi tercih ediyor olmalarında somutlanıyor. Böylece genel veya milli irade değil, iki kesimin elitlerinin keyfi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-ii/">Genel irade, milli irade ve keyfi irade (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye olarak, tam veya liberal bir demokrasiyi yerleşik hale getirmekte başarısızız. Bu başarısızlık, ülkedeki temel sosyolojik kesimleri temsil eden elitlerin <em>genel iradeci</em> ve <em>milli iradeci</em> olmak üzere iki çarpıtılmış demokrasi anlayışına başvurarak, iktidarlarını “kalıcı” kılmak uğruna yarı-demokratik veya otoriter bir sistemi tercih ediyor olmalarında somutlanıyor.</p>
<p>Böylece genel veya milli irade değil, iki kesimin elitlerinin keyfi iradeleri hakim hale gelebiliyor.</p>
<p>İlk yazımda genel iradeci demokrasi anlayışını resmetmeye çalışmıştım; şimdi de milli iradeci demokrasi anlayışına daha yakından bakmak istiyorum.</p>
<p><strong>Milli iradeci demokrasi</strong></p>
<p>Milli iradeci anlayış, merkez sağ diyebileceğimiz, ilkine göre daha geniş bir toplumsal tabana yaslanarak yükselmektedir. Milli iradeciler, genel iradeci anlayışın uzun süren <em>Tek Parti hakimiyeti</em> ve ardından kurulup askeri müdahalelerle ayakta tutulan <em>vesayet sistemi</em> uzantısı sebebiyle, hem seçim yarışına hem demokratlık yarışına epey önde başlayabilmiştir.</p>
<p>Otoriter statükoya muhalefet ederek işe giriştiklerinden, başlangıçta işleri epey kolaydır. Muhalefetlerini statükonun üç kırılgan noktası üzerine inşa etmişlerdir: (i) Toplumun geniş kesimlerine yabancılaşmışlık (elitizm); (ii) kötü ekonomi (devletçi ekonomi); ve (iii) her türlü muhalefete baskı (anti-özgürlükçülük).</p>
<p>Milli iradeciler, (a) toplumun değerlerine ve taleplerine önem vermek; (b) serbest piyasayı referans almak; ve (c) özgürlükçü politikaları savunmak olmak üzere üç ana hatta işleyen bir muhalefet (veya alternatif iktidar sunarak) geniş toplum kesimlerinin desteğini alır ve hızla yükselirler.</p>
<p><em>İktidara muhalefet ederken</em>, <em>iktidar yolunda yürürken</em> ve <em>iktidarlarının  ilk zamanlarında</em> en demokratik, en serbest piyasacı programlarıyla karşımızdadırlar.</p>
<p>İfade, basın-yayın, örgütlenme ve gösteri özgürlükleri alanını genişleten yasaları ve uygulamaları tercih ederler. İcraatları kamu işletmelerini özelleştirmeyi, küresel finansa ve mal ticaretine kapıları açmayı, özel girişim ve mülkiyeti desteklemeyi, piyasayı güçlendirici ekonomik reformlar yapmayı içerir. Halkın değerlerini dikkate alır, sorunlarına çözüm getirmeye çalışırlar. Böylece <em>ekonomik</em> ve <em>demokratik</em> olarak başarı elde ederler.</p>
<p>Ne var ki bir süre sonra işler değişmeye başlar. İktidarları eskidikçe genel bir yozlaşmanın içine sürüklenip, muhalefet ederek yerlerinden ettikleri “ötekilerin iktidarı”nın hatalarını yapmaya başlarlar.</p>
<p>Yeni ve farklı sorunlarla baş etmekte zorlanma veya tıkanma, iktidarda olmanın nimetlerine kapılma ve iktidardan vazgeçememe sebebiyle, geri döndürülemez bir yozlaşmanın içine sürüklenirler.</p>
<p>İşler bir evreden sonra, serbest piyasa yerine ahbap çavuş kapitalizmine, toplumla temas yerine sığ bir popülizme ve özgürlükler yerine her yere uzanan siyasi baskıya dönüşüverir. Bu yeni, <em>alternatif otoritarizm</em> milli iradeci demokrasi olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Milli iradeci demokrasi anlayışı dindar-milliyetçi, gelenekçi-kalkınmacı perspektifiyle <em>paternalist otoritarizm </em>olarak kendini gösteriyor. İdeolojik kurguda “millet” temel öznedir, milletin çıkarı temel gayedir, egemenliğin asıl sahibi millettir.</p>
<p>Milli iradeci anlayışın “millet” kavrayışındaki üç araz, çarpıtılmış bir demokrasi anlayışı kurulmasında elverişli araçlara dönüşür.</p>
<p>İlk olarak, milletten anlaşılan, farklı kesimlerin biraraya gelmesiyle oluşan <em>bütün bir toplum değildir</em>. Millet daha ziyade kendilerine oy veren ve destekleyenlerden oluşan, milliyetçi-dindar-muhafazakâr bir profile sahip toplum kesimleri olarak kabul edilir.</p>
<p>Farklı ideolojileri, yaşam biçimleri veya siyasi tercihleri olan kesimler dışarda kalır. Onlar “asıl milletin” ana kütlesi ve karakterine etki edemez ve onu temsil edemez. Onlar “Batı sevdalısı&#8230; fazla çağdaş&#8230; kendi toplumuna yabancı” halleriyle “milletten” olamazlar. Kendilerinin iktidarıyla birlikte millet Batı’ya değil, artık <em>özüne</em> dönecektir.</p>
<p>İkinci olarak, millet kısmen <em>organik</em> bir varlık olarak  görülür. Belli değerler ve niteliklerle tanımlanan bu “millet,” siyasi tercihini oylarıyla gösterdikten sonra, bir sonraki seçimlere kadar iradesini seçtiği lidere ve/ya partiye teslim etmiş gibi düşünülür. İki seçim arasında hükümetin, geçmişten geleceğe uzanan bu “millet” adına en doğru ve en iyi kararları alacağına güvenilmelidir. Seçmene, seçimler arasında <em>aktif ve katılımcı bir rol verilmez</em>.</p>
<p>Üçüncü ve en problemli anlayış ise, hükümet olacak kadar çoğunluk oyunu almanın “her şeyi yapabilmek için tam yetki” verilmesi olarak anlaşılmasıdır. Demokrasinin temel ilkesi olan çoğunluk ilkesi, sınırlandırılamaz <em>mutlak millet iradesine</em> dönüşüverir. Milletin oyunu alan, milletin sahip olduğu “mutlak” egemenliği kullanma hakkını da kazanmış olur.</p>
<p>Demokrasilerde hükümetlerin hukuk ve anayasalarla, vatandaşların temel haklarıyla, bu bağlamda azınlıkta kalanların temel haklarıyla sınırlandırıldığını görmezden gelirler.</p>
<p>Böylece, farklı toplum kesimlerinden gelen eleştiri ve siyasi muhalefetin yasadışı, düşmanca, gayri-milli veya gayri-ahlaki görüldüğü; eleştirinin ve muhalefetin hükümete karşı değil milli iradeye karşı yapıldığının düşünüldüğü; “asıl” milletin iradesinden kaynaklanan milli fayda ve tercihler karşısında bu diğer kesimlerden gelen talep ve beklentilerin değersiz sayıldığı; milli iradenin temsilcisi olarak çeşitli şekillerde sınırlandırılmayı reddeden bir “demokrasi” anlayışı ortaya çıkar.</p>
<p>Genel iradeci anlayışın askeri müdahalelerle işleyen (medya, STK, sermaye ve akademi vb. gibi devlet dışı alanlara da uzanmış olan) bürokratik vesayet kıskacına karşı, başlarda meşruiyet sağlayacak ve karşı hareketi mümkün kılacak ellerindeki yegane araç olarak “seçmen oyu”na sarılmıştır milli iradeci anlayış. Çoğunluk oyuna verilen haklı ve yerinde ehemmiyet, “işler” yeni/alternatif iktidar için kötüye gitmeye başlayınca ise çarpıtılmaya girişilir.</p>
<p>Tam bir demokrasi biri <em>seçimler</em> diğeri <em>özgürlükler</em> olmak üzere iki vazgeçilmez unsura bağımlıdır. Milli iradeci anlayış sadece seçimleri demokrasi için yeter koşul sayıyor gibidir. İktidarda “kalıcı olmak” uğruna baştaki liberal demokrasi vaatleri unutulup, otoriter bir yönetim anlayışına teslim olunur.</p>
<p>Kendisine karşı muhalefet oluşturacak veya muhalefeti güçlendirecek, yayacak ve pekiştirecek endişesiyle sivil ve siyasi özgürlükler üzerinde baskı kurulmaya başlanır. Hukuk, hatta kanun ihlallerinden çekinilmez, gocunulmaz. Devlet gücü muhalif olanları sindirmek, piyasadan silmek veya yanına çekmek için suiistimal edilir, kötüye kullanılır. Kamu kaynakları keyfi tercihlerle “belli” yerlere dağıtılır, ikram edilir.</p>
<p>Sonra bir bakıyoruz, ekonomik zenginlik ve tam demokrasi vaadiyle yerinden ettiği  eski iktidara/rejime ne kadar da çok benziyor!</p>
<p>Genel iradeci ve milli iradeci anlayışlar farklılıklarına rağmen en az üç noktada birbirlerine benziyorlar:</p>
<p><em>&#8211; Hikmeti Hükümet</em></p>
<p><em>&#8211; Muhalefete baskı</em></p>
<p><em>&#8211; </em>B<em>eka kaygılı hamaset</em></p>
<p>Her iki kesimin elitleri <em>hükümet etmenin iktidarıyla</em> yetinmek istemedikleri, kendi iktidarlarını <em>devlet iktidarına</em> dönüştürerek baki kalmaya, <em>devletin ve ülkenin asıl sahibi</em> olmaya çalıştıkları için ülkeyi yarı-demokrasilere, otoriter rejimlere, darbelere mahkum kılıyorlar.</p>
<p>Yazıyı, merkez sağda kendini konumlayanlar için demokratlık testi olabilecek bir soruyu buraya bırakarak bitirelim.</p>
<p>Eğer milli iradeci anlayış darbelerin mağduru olmasaydı, ordu genel iradecilere karşı kendi iktidarlarının destekçisi ve bekçisi olsaydı, o zaman da şimdi olduğu gibi askeri darbe karşıtı olurlar mıydı?</p>
<p>Umarım cevapların çoğu “evet” tir.”</p>
<p><em><a href="http://serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-792354" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 28.05.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-ii/">Genel irade, milli irade ve keyfi irade (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genel irade, milli irade ve keyfi irade (I)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-i/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 May 2017 04:59:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-i/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasi “denemesi” geçmişimiz hayli uzun olmakla birlikte, ülke olarak hem kültürel hem yapısal açıdan sağlam ve yerleşik bir demokrasiyi tesis etmekte başarısızız. Bu konudaki açık başarısızlığımızda, seküler ve muhafazakâr sosyal kesimleri temsil eden elitlerin keyfi iradelerini hakim hale getirebilmek için çarpık bir &#8212; aslında iki &#8212; demokrasi anlayışına sarılmış olmalarının büyük payı var. Bizler ülke [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-i/">Genel irade, milli irade ve keyfi irade (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Demokrasi “denemesi” geçmişimiz hayli uzun olmakla birlikte, ülke olarak hem kültürel hem yapısal açıdan sağlam ve yerleşik bir demokrasiyi tesis etmekte başarısızız.</p>
<p>Bu konudaki açık başarısızlığımızda, seküler ve muhafazakâr sosyal kesimleri temsil eden elitlerin <em>keyfi iradelerini</em> hakim hale getirebilmek için çarpık bir &#8212; aslında iki &#8212; demokrasi anlayışına sarılmış olmalarının büyük payı var.</p>
<p>Bizler ülke olarak, <em>kendine demokrasi süsü veren</em> iki otoriter anlayış arasında kaldık ve bir ondan yana, bir bundan yana savrulup duruyoruz. Gerçek bir demokrasiye en çok yaklaştığımız kısacık süren reklam kuşağı dışındaki yayınlarda, bir şekilde en fazla yarı-demokratik bir rejim kuşağı içinde kendimizi buluyoruz. Elbette askeri müdahaleleri de tâ başta brütten düşüyoruz.</p>
<p>Demokrasiyi iyi bir yönetim biçimi ve arzu edilir bir hedef olarak popüler ve meşru kılan versiyon, genellikle <em>anayasal demokrasi </em>veya <em>liberal demokrasi</em> olarak adlandırılır. Biz bu demokrasiyi, sadece devletin iki ana sosyal-siyasal güç arasında el değiştirdiği (veya el değiştirmesine girişildiği) dönemlerde, kısa süreliğine tatma fırsatı bulabiliyoruz.</p>
<p>Bunun dışındaki dönemleri ise, demokrasinin çarpıtılmış veya suiistimal edilmiş yorumları olan <em>genel iradeci demokrasi</em>’ye ve <em>milli iradeci demokrasi</em>’ye maruz kalarak geçiriyoruz. Oysa ne genel iradeci ne de milli iradeci demokrasi, gerçek anlamda bir demokrasidir. Sadece, halk/millet egemenliği çağına uyarlanmak koşuluyla <em>muktedir olanın keyfi iradesini hakim kılan</em> otoriter yönetim anlayışlarıdır.</p>
<p>Aslında, birbirine karşıt konumlanan, ama ortak noktaları da bulunan bu iki anlayışı “demokrasi” diye adlandırmak yerine <em>genel iradeci yönetim anlayışı</em> ve <em>milli iradeci yönetim anlayışı</em> şeklinde ifade etmek daha doğruymuş gibi geliyor insana.</p>
<p>Ancak her ikisinde de belli ölçülerde demokratik kurum ve yapılar barındırılıyor, yani belli bir demokrasi görüntüsü korunuyor ve demokrasi olma iddiası söylemde terk edilmiyor. Ayrıca dünyada da bu iki tür anlayışın birer demokrasi türü olarak görüldüğü ve savunulduğu oldu, oluyor. Dolayısıyla “yönetim anlayışı” gibi “demokrasi <em>anlayışı</em>” ifadesi tercih edilebilir, bir noktada.</p>
<p>Bu iki tür çarpıtılmış demokrasi anlayışının hem benzerlikleri, hem de (önemli) farkları söz konusu.</p>
<p><strong>Genel iradeci demokrasi</strong></p>
<p>Genel iradeci demokrasi anlayışı, seküler-laikçi ve ilerlemeci-gelişmeci perspektifiyle <em>Jakobenist otoritarizm</em> olarak kendini gösteriyor. İdeolojik kurguda temel özne “halk” olarak belirleniyor; “egemenlik kayıtsız şartsız” ona atfediliyor; halkın iyiliği (gelişmesi/ilerlemesi/çağdaşlığı) temel amaç olarak gösteriliyor.</p>
<p>İş pratiğe gelince mesele başka bir biçim alıyor.</p>
<p>Genel iradeci demokrasi anlayışında<em> elitist ve dogmatik sol temalı bir siyaset</em> hakim haldedir. <em>İlericilik</em> ve <em>gericilik</em> kavramları temel mücadeleyi veren güçleri tanımlamak için kullanılır. Büyük kavga bu iki sosyal-siyasi kesim arasındadır.</p>
<p>Bu anlayışta rejim, bir oligarşinin (i) devlet aracılığıyla halkı ilerleme ve gelişmeye zorladığı; (ii) vesayet kurumları vasıtasıyla halkın siyasi tercihlerine vasilik ettiği; (iii) ancak sınırlı ve kontrollü bir demokrasiye izin verdiği bir sistem şeklinde kendini gösterir.</p>
<p>Halkın arasından pozitivist ilerlemeci ve gelişmeci ülküyü benimsemiş bir kesim <em>has yurttaşlar</em> kategorisine yükseltilirken, çoğunluk &#8212; henüz ülküyü anlamamış ve içselleştirememiş olmaları, bu konudaki <em>birlik ve beraberliğe</em> dahil olmamaları (kaynaşmış bir kitle yaratılamamış olması) sebebiyle &#8212; devletin sert sopasıyla “eğitime” tabi tutulur.</p>
<p>Jakobenist otoriterliğe hizmet edebilmesi için demokrasi, Rousseau’cu <em>Genel İrade</em> kavramlaştırması üzerinden giderek tanımlanır. Buna göre, egemenliğin kaynağı halktır; ancak bu egemenlik, tek tek bireylerin ve tercihlerinin toplamından ayrı ve başka bir bütünlük ve irade demek olan <em>Genel İrade</em>’de birleşir ve kendini yansıtır. Genel İrade, tanımı gereği daima ve bir bütün olarak halkın iyiliğini gözeten tercihlerde bulunur; kararları her zaman bu nitelikte olur.</p>
<p>Halkın yeterince aydınlanmamış olduğu durumda, genel iradeyi yansıtabilecek, temsil edebilecek, halkı aydınlatabilecek bir lider v/ya seçkin kişiler, halk adına ve halkın iyiliği için karar verebilecektir. Bu, sıklıkla “halka rağmen, halk için” sloganına dönüşecek bir zorla özgürleştirme ve zorla ilerletmenin meşruiyetini içerir.</p>
<p>Dinin karşısına “bilimi”; yerelin karşısına “evrenseli”; geleneğin karşısına “çağdaşı”; Doğu’nun karşısına “Batı”yı koyan bu anlayış, pek tabii ki “çoğunluğun oy desteğini” hiçbir zaman sağlayamadı, sağlayamazdı.</p>
<p>Bu İttihat ve Terakki geleneği,demokrasilerin “uygar dünyada” (Batı’da) geçer akçe, meşru rejim olarak kabul gördüğü bir konjonktürde, sık sık ayar yapılan <em>yarı-demokratik </em>bir rejim (veya demokrasi görünümlü otoriter bir rejim) halini aldı.</p>
<p>Zaman içinde değişim ve dönüşüm geçirse de esas çizgisi ve perspektifini hep koruyan <em>genel iradeci demokrasi anlayışı</em>, uzun iktidarı döneminde ülkede aşağı yukarı şöyle bir tablo oluşturdu:</p>
<p>* Farklı partilere izin verilen, ama resmi ideoloji ile çizilen sınırları aşan olursa derhal haddi bildirilen;</p>
<p>* Seçimlerin yapıldığı ve hükümetlerin seçimle değiştiği, ama kimin hükümet olacağının vesayetin/devletin resmi, sivil ve yasadışı güçleri marifetiyle belirlenmeye çalışıldığı (devletle uyumlu olacak olmanın tercih sebebi kabul edildiği);</p>
<p>* Partilerin kendi seçim programları ve kampanyalarını yürütmelerine izin verildiği, ama hükümet olduklarında onlara seçmenin değer, talep ve beklentileri yönünde veya kendi uygun buldukları şekilde temel ve kritik iç-dış politikaları değiştirme ve belirleme fırsatının tanınmadığı (yani hükümet olabildikleri ama iktidar olamadıkları)&#8230; bir siyaset sahnesi. İşte bunun adı <em>vesayet sistemi</em> oldu.</p>
<p>Genel iradeci anlayış, seçmenin, çoğunluğun tercihlerinin sahici anlamda politikayı belirlemesine izin vermeyerek, demokratik bir rejimin temeli/tabanı olan çoğunluk ilkesini, çoğunluğun yönetim hakkını tanımadı.</p>
<p>Halk, niteliği, daha doğrusu “niteliksizliği” sebebiyle doğru tercihler yapamayacak; demokrasinin demagogları olan  “güvenilmez ve çıkarcı siyasetçi”lere kanacak ve/ya büyük devlet meselelerine kafası basmayacak edilgen bir kitle tanımına hapsedildi.</p>
<p>Çoğunluk ilkesinin karar alma ölçüsü olarak kabulü, oligarşinin <em>keyfi iktidarını</em> sınırlamak veya engellemek anlamına gelecekti. Devletin ve ülkenin asıl sahibi olarak kendini gören bu oligarşi, çoğunluğun kararlarına uymayı reddetti. Görünürde demokrasi, esasta vesayetçi bir sistem ile, bu sorunu uzunca bir süre yönetebildi.</p>
<p>Sözde büyük idealler ve kutsal amaçlar uğruna, yani <em>ülkenin birliğinin </em>(kozmopolitliğe karşı gayrimüslimlere ve Alevilere baskı yoluyla), <em>laik cumhuriyetin</em> (irtica ve şeriata karşı dindarlara ve İslamcılara baskı yoluyla) ve <em>devletin bütünlüğünün </em>(bölücülüğe karşı Kürtlere baskı yoluyla) korunması uğruna, demokrasinin zemini olan çoğunluk ilkesini çiğnediler.</p>
<p>Keyfi yönetimlerinden vazgeçmeyi reddettiler.</p>
<p>İşler ters gitmeye başlayınca ve nihayetinde iktidar/devlet “gericilerin” eline geçince, birden bire demokratik<a name="_GoBack"></a> özgürlüklerin ve iktidarların sınırlanmasının önemini keşfettiler.</p>
<p>Sanırım gerçek aydınlanmayı tam da o zaman yaşadılar!</p>
<p><em><a href="http://serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-790340" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 21.05.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/genel-irade-milli-irade-ve-keyfi-irade-i/">Genel irade, milli irade ve keyfi irade (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reel-politikten komplo-politiğe</title>
		<link>https://hurfikirler.com/reel-politikten-komplo-politige/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cennet Uslu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 May 2017 04:56:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/reel-politikten-komplo-politige/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Komplo teorisi ile ulusal ve uluslararası siyasetteki bir durumu; olağan bir mantık, somut ve olgusal kanıtlar, bilinebilir kişiler-aktörler veya anlaşılabilir amaçlar ile açıkla(ya)mayan, bunun yerine ilginç ve gizemli bir hikaye ile açıklama girişimini kastediyorum. “Komplo” işin içinde sizin bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz iş var demenin bir yoludur. “Teori” ise duruma dair söz konusu “hikayenin-iddianın” olgular ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/reel-politikten-komplo-politige/">Reel-politikten komplo-politiğe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Komplo teorisi ile ulusal ve uluslararası siyasetteki bir durumu; olağan bir mantık, somut ve olgusal kanıtlar, bilinebilir kişiler-aktörler veya anlaşılabilir amaçlar ile açıkla(ya)mayan, bunun yerine ilginç ve gizemli bir hikaye ile açıklama girişimini kastediyorum. “Komplo” işin içinde sizin bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz iş var demenin bir yoludur. “Teori” ise duruma dair söz konusu “hikayenin-iddianın” olgular ve kanıtlarla ispat edilememiş olduğuna işaret eder.</p>
<p>Komplo teorileri insanların ilgisini her dönemde çekmiştir. Lakin genelde komplo teorilerinin piyasası ana akım fikir ve politikanın kıyısında kalmış ve varlığını görece dar bir çevre içinde sürdürmüştür.</p>
<p>Bugün ise “komplo teorileri” siyasi sahayı kuşatmış görünüyor. Türkiye’de bu komplo sevdasının nasıl her şeyi kuşattığını rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz. Komplo sevdası siyasi hayatın göbeğine yerleşmiş ve her kesimden ve meslekten insanı içine çeken “kullanışlı açıklama” üretici ve “gerçeğe değil, ama “gönle uyan” siyasi fikir-kanaat yükleyici bir girdaba dönüşmüş durumdadır.</p>
<p>Dönüşümün tam ne zaman başladı söylemek kolay değil, ama ben 2010’ların başını, “komplo siyasetinin” olağan siyasete dönüşmeye başladığı yıllar olarak görüyorum.</p>
<p>Doğu-Bloku’nun çöküşü ardından gelen, demokrasiler ve serbest piyasaya dayanan, medeniyeler ittifakının kurulduğu, barış ve güvenlik içinde yeni bir küresel dünya -yani aşırı iyimser bir dünya- beklentisinin yavaş yavaş yitmeye başlaması, sanırım radikal siyaseti körüklediği gibi “komplo siyasetini” de körüklüyor.</p>
<p>Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya düzeni içinde özneler, amaçlar ve temel siyasetler gayet netti. Ülkeler ve siyasi aktörler için siyasi olasılıklar neredeyse belli ve sınırlıydı.</p>
<p>Bunun yanında uluslararası siyaset aslında büyük bir komplo teorisine uygun düşecek şekilde “gizli ve kirli” bir faaliyet olarak yürütülüyordu. Buna karşın istihbarat servisleri, ajanlar, suikastlar, çıkarılan iç savaşlar, yaptırılan askeri darbeler, siyasetçilere-bürokratlara kurulan tuzaklar vb. komplo olarak değil, dönemin olağan siyaset biçimi olarak sıradan kabul ediliyordu.</p>
<p>Bu tür siyaset o kadar olağandı ki, kimse bu olup biteni “komplo” ile açıklama gereği duymuyordu. Bu gizli ve kirli siyaset kamuoyuna bir şekilde açılınca da en fazla “siyasi skandal” yaratıyordu.</p>
<p>Bugün ise durum çok farklı. Bizzat açık ve öngörülebilir reel-politiğin kendisi bir komplo-teorileri düzleminde okunmaya ve anlamlandırılmaya çalışılıyor. Soğuk savaş sonrası gevşeyen ve açılan dünya, sıklıkla ideal-politik bir maske ile maskelenmeye çalışılsa da, açık ve anlaşılabilir bir reel-politika dünyasıdır. Siyaset, gizli ve kirli tarafları her zaman ve hep var olan bir reel politik dünya idi zaten.</p>
<p>Aktörler, amaçlar, eylemler, ittifaklar, strateji veya taktikler  eskiye göre çok daha açık ve ortada olmasına rağmen; pek çok olay ve olgu kanıtlanabilir ve açıklanabilir bir haldeyken; pek çok olay ve politik hamle ülkelerin reel-politiği bağlamında  mantıklı ve anlamlı bir açıklamaya sahipken her şeyi dev –hatta ebedi- komplo teorisi içine tıkıştıran bir komplo-politik eğilimi ortaya çıktı.</p>
<p>Türkiye’de son yıllarda iç ve dış politikadaki keskin zig zaglar, kısa zaman dilimleri arasında 180 derecelik dönüşler ve mevcut  kaotik siyasi iklimde komplo teorisi sevdasının belli bir rolü olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Şöyle ki, soğuk savaş sonrasında siyasi aktörlerin önünde geniş politik hedefler ve tercihler yelpazesi açıldı. Mevcut iktidarın ekonomik ve siyasi başarısı, ertelenmiş ve baskılanmış “yeniden” büyük ve güçlü bir ülke olma idealini ulaşılabilir bir hedef haline getirdi. Genişleyen politik tercihler yelpazesi ile arzu edilen ve hedeflenen her şeyi elde etmek mümkünmüş gibi göründü.</p>
<p>Unutulan şey ise rakipler ve diğer aktörlerin de aynı şekilde tercihler yelpazesinin genişlemiş olduğuydu. Siz bir hedef belirleyip onun için politik hamleler yaptığınızda, bu durum bazı aktörlerin hedefleriyle uyumlu olurken başka bazılarınınkiyle çatışma içine girer. Bu aktörler de (örneğin, PYD, Esad rejimi veya FETÖ) kendi hedefleri doğrultusunda kendi geniş tercih yelpazesinden hamleler seçerler ve sizi durdurmaya dönük çaba sarf ederler.</p>
<p>Tercihler yelpazesinin genişlediği doğrudur; ancak bunun her arzu ettiğinize ulaşacağınız, her hedefinize varacağınız anlamına gelmediği kısa sürede ortaya çıktı. Reel-politiğin duvarına çarpa çarpa yaşanan başarısızlıklar ve şaşkınlıkların yarattığı travma karşısında komplo teorilerine sarılmak bir süre iyi geldi.</p>
<p>Çünkü komplo teorileri, çok aktörlü, çok tercihli, çok olasılıklı “kaotik” ve karmaşık bir dünyayı kolayca anlamanıza ve anlamlandırmanıza hizmet ediyor. Başa çıkılması zor bir aktör, bilgi, politika ve hedef çeşitliliği ve olasılık kombinasyonu yerine basit ama cezbedici tek bir hikayeniz oluyor.</p>
<p>Çünkü komplo teorileri, yaşanan başarısızlıkların ve hayal kırıklıklarının sorumluluğunu ve suçunu sizin üzerinizden alıp, başka “bir şeyin” üstüne atıyor. Siz öngörüsüz ve hazırlıksız olan, yanlış zamanlama, hatalı okuma veya gerçek dışı bir değerlendirme yapan olmaktan kurtuluyorsunuz. Büyük bir gücün kirli ve gizli oyunlarının kurbanı oluyorsunuz. Komplo teorisi kendine saygıyı, özgüveni ve elbette gücü korumaya yardım eden bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.</p>
<p>Eğer komplo teorilerini resmen sahiplenilmeden yürütülen bir PR çalışması olarak görüyorsanız sorun fazla büyük olmayabilir. Ne var ki komplo teorilerini referans alarak söylem ve politika geliştiriyorsanız başınız dertte demektir.</p>
<p>Çünkü bu, bir tür kısır döngüye davetiye anlamına gelir. Komplo teorileri ile oluşturduğunuz söylem ve politika geçeklik duvarına her çarptığında, ardından başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları sökün ettiğinde komplo teorilerine daha sıkı sarılmanız gerekecektir. Komplo teorileri sizi gerçek imkanlar, potansiyeller ve olasılıklar konusunda yanılttıkça, siz bunlara göre politika belirleyip başarısız oldukça, komplo teorilerine ihtiyaç daha da artacaktır.</p>
<p>Komplo teorileri karmaşık dünya ve başarısızlık için birer uyuşturucudur. Sizi felç eder, gerçeklikle bağınızı zayıflatır ve gerçek dünyada hayatta kalma kabiliyetlerinizi körleştirir. Gerçek dünyanın gerçek sorunlarına çözüm ve politika üretme kabiliyetinizi tüketir. Eğer bu kısır döngüden kendinizi kurtaramazsanız komplo sevdasının sonunun içerde baskı dışarda savaş ile sonlanması kaçınılmazdır.</p>
<p>Türkiye’de komplo teorilerine tümden teslim olamayacak kadar pragmatist bir iktidar var. Ancak komplo teorisini devre dışı bırakmaya da yanaşmıyor. Böylece Türkiye’de bu dönemde komplo-politik ile reel-politik arasında gidip gelen bir politik söylem kurulmuş oldu. Komplo-politik ile şekillenen söylem reel politiğin duvarına çarpınca söylem ve hamle yenileniyor, ancak komplo söyleminden (sağladığı imkanlardan) tümden vazgeçilmiyor.</p>
<p>O yüzden, Türkiye’ye karşı bir “üst akıl komplosu” biraz tuhaf bir  form aldı. Daha önceki sertliği ve keskinliği terk edildi. Oldukça amorf veya esnek bir komplo teorisi olarak arka fonda işlemeye bırakıldı.</p>
<p>Böylece reel politik karşısındaki keskin dönüşlere göre uyarlanabilecek ve gerektiğinde öne çekilebilecek bir konumda tutulmuş oluyor.</p>
<p><em><a href="http://serbestiyet.com/yazarlar/cennet--uslu/reel-politikten-komplo-politige-788997" target="_blank" rel="noopener">Serbestiyet, 16.05.2017</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/reel-politikten-komplo-politige/">Reel-politikten komplo-politiğe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
