<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Can Beysanoğlu, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/canbeysanoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Wed, 22 Apr 2020 08:34:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Dil Devrimi ve Öz-Türkçecilik Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dil-devrimi-ve-oz-turkcecilik-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2020 08:34:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dil-devrimi-ve-oz-turkcecilik-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sevgili Furkan Karay&#8217;ın sayfasında Dil Devrimi ve öz-Türkçecilik üzerine keyifli ve ufuk açıcı bir fikir teatisinde bulunduk. Orada yaptığım yorumları ve verdiğim cevapları, elden geçirerek ve üzerine ilâveler yaparak derledim. *** Benim Pozisyonum Ben dil konusunda milliyetçiyim. Fazıl Hüsnü Dağlarca&#8217;nın dediği gibi, &#8220;Türkçem benim ses bayrağım!&#8221; O bayrağı en yükseklerde dalgalanır görmeyi arzu ederim&#8230; Fakat [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dil-devrimi-ve-oz-turkcecilik-uzerine/">Dil Devrimi ve Öz-Türkçecilik Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sevgili Furkan Karay&#8217;ın sayfasında Dil Devrimi ve öz-Türkçecilik üzerine keyifli ve ufuk açıcı bir fikir teatisinde bulunduk. Orada yaptığım yorumları ve verdiğim cevapları, elden geçirerek ve üzerine ilâveler yaparak derledim.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Benim Pozisyonum</strong></p>
<p>Ben dil konusunda milliyetçiyim. Fazıl Hüsnü Dağlarca&#8217;nın dediği gibi, &#8220;Türkçem benim ses bayrağım!&#8221; O bayrağı en yükseklerde dalgalanır görmeyi arzu ederim&#8230; Fakat muhafazakâr bir milliyetçilik benimkisi. Muhafazakârlığım ise dilimizin güncel ihtiyaçlarını kavrayan, ona göre dönüş(türül)mesini talep eden bir muhafazakârlık. Dönüştürme deyince tepeden birilerinin kelime dikte etmesini kastetmiyorum. Devrimin aşırılıkları tutmamıştır nitekim. Benim kastettiğim, ihtiyaç duyulan alanlarda yeni kelimelerin üretilip evvelâ o alanın insanlarına, sonra halka halka tüm topluma sunulması; sonra da muhataplarınca kabul gören, benimsenen kelimelerin dile yerleşmesi, benimsenmeyenlerin ise ille dikte edilmek yerine unutulmaya terkedilmesi.</p>
<p>Dil Devrimi pratiğinde buna uyan ve uymayan uygulamalar var. Bizde maalesef milliyetçi-mukaddesatçı dilciler bu konuyu bilimsel açıdan ele almak yerine ideolojik kavgaya malzeme ettikleri için, sözgelimi Tahsin Yücel&#8217;in <em>Dil Devrimi ve Sonuçları</em> veya Agâh Sırrı Levend&#8217;in <em>Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri</em> çapında ilmî eserler yazamadılar. Öte yandan, sol cenahta da konuyu ideolojik inada bindirip, gündelik dili bile toplumda karşılık bulmamış kelimelerle donatanlar oldu. Her iki tavır da yanlıştı.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Dil Devrimi&#8217;nin Sebepleri</strong></p>
<p>Bütün mesele, geleneksel Osmanlı toplumunda seçkinlerin yazılı kültür dili ile halkın şifahî kültür dili arasında kapanmaz bir makas olmasıydı. Bunu biraz açalım: Orta Asya&#8217;dan Anadolu&#8217;ya taşıdığımız Türkçe ilmî ve felsefî düşünceyi besleyen soyut kavramlar bakımından fakir, gündelik hayatta haşır neşir olunan somut kavramlar bakımından zengin bir dildi; bu durum Türklerin kültür ve yaşayış biçiminin doğal bir sonucuydu. İslamla tanışan Türkler tefekkür ihtiyacını din dili olan Arapçadan, idarî gelenek oluşturma ihtiyacını ise devlet dili olan Farsçadan temin etti. Osmanlı&#8217;da devlet dili Türkçe olsa da, yazışma dili bu iki dilden birçok kavram devşirdi. Ayrıca İslamî ilimlerde ve edebiyatta tamamen kırma bir dil terkibi oluşturuldu. Seçkinler katında bu gelişmeler yaşanırken halk seviyesinde ise arı Türkçe olabildiğince korundu. Bâki&#8217;nin bir gazeli ile Karacaoğlan&#8217;ın bir koşması arasındaki çarpıcı fark böylece ortaya çıktı.</p>
<p>Modernleşme ve uluslaşmanın ilk adımlarının atılışında bu ikilik Osmanlı aydınlarının gözüne batmaya başladı. Batı&#8217;da modernleşme sürecinde halk (çoğunlukla orta sınıf) okuma salonları ve toplanma alanlarında &#8220;kamu&#8221;nun parçası olurken, basılı gazete ve kitap aracılığıyla sözü ve fikri dört bir yana dolaştırır ve ulusal bir anlam haritası yaratırken, ticarî ilişkileri ulusal düzeye vardırıp şehirlileşirken, eğitim ve siyasî katılım düzeyi yükselirken, elitin dili ile halkın dilini birleştirip millî bir dil yaratmak gündeme gelmişti. Türkiye&#8217;de bu süreç birebir bu şekilde cereyan etmedi, daha ziyade aydın-bürokrat zümre durumdan vazife üstlendi. Bu yolda ilk etapta: (1) Türkçenin yazım ve gramerinin halk diline yaklaştırılması lâzımdı. (&#8220;Eşhas&#8221; yerine &#8220;şahıslar&#8221;, &#8220;eşkıya&#8221; yerine &#8220;şakiler&#8221; gibi Türkçe çoğul eki kullanmak; &#8220;hakimiyet-i milliye&#8221; yerine &#8220;millî hakimiyet&#8221;, &#8220;divan-ı harp&#8221; yerine &#8220;harp divanı&#8221; gibi Türkçe kelime dizilişi vs.) (2) Kelime dağarcığının ise olabildiğince halk dilini esas alan, yahut o kökten türetilen, fakat kültür hazinemizin bağlı olduğu Osmanlı-İslam medeniyet dairesindeki kavramları ve terimleri sahiplenen, bunları halk diline uyarlayan bir metodun seçilmesi elzemdi. Bilhassa ilmî, felsefî, teknik terimlerin Türkçeye kazandırılması ihtiyacı vardı. Dildeki bu eksiklik, Batı bilimi ve felsefesindeki kavram ve sorunsalların bizim tarihsel gelişimimizde karşılığının bulunmayışından kaynaklanıyordu. (3) Türkçe&#8217;nin sınırları belirlenmiş, herkesçe bilinen ve benimsenen, net biçimde tarif edilmiş imlâ ve gramer kurallarına ve kıstaslarına gereksinimi bulunmaktaydı. İçinde hem Türkçe, hem Arapça, hem Farsça kural ve yöntemleri barındıran bir kırma dil, gerek aydınlarda gerekse okuryazarlarda kafa karışıklığı yaratıyor, herkes bildiğini okuyordu. Arap alfabesinin Türkçe ifadelere uyumsuzluğundan da kaynaklanan yazım anarşisi son bulmalıydı.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Ne Olmalıydı Ne Oldu? </strong></p>
<p>Cumhuriyet öncesi dildeki dönüşüm, özetle &#8220;hakimiyet-i milliye&#8221;yi &#8220;millî hakimiyet&#8221; yapmaya, yazı dili ile konuşma dili arasındaki makası kapatmaya odaklanmıştı. Bu fark öyle yapmacık ve eğreti duruyordu ki, meselâ, kadınlardan bahseden biri &#8220;Ne güzel hatun!&#8221; diye konuştuğu hâlde, yazarken, atıyorum, &#8220;nisa-i hasnâ&#8221; diye yazıyordu. Halbuki çarşıda, pazarda, sokakta ahalinin dili &#8220;güzel hatun&#8221; demekteydi.</p>
<p>Dönüşümün ilk safhası görece sancısız gerçekleşti. Terimlere Türkçe karşılık üretmede ilerleme kaydedilemese de (&#8220;ideal&#8221;e karşılık &#8220;mefkûre&#8221;yi, &#8220;sosyoloji&#8221;ye karşılık &#8220;içtimaiyat&#8221;ı, &#8220;psikoloji&#8221;ye karşılık &#8220;ruhiyat&#8221;ı türeten Ziya Gökalp örneği ilginçtir), imlâ ve grameri Türk dilinin kurallarına göre yapma, yazı dilini konuşma diline yaklaştırma noktasında epey mesafe katedildi.</p>
<p>Cumhuriyet devrindeki ikinci aşama, (1) terimleri Türkçeleştirme, (2) &#8220;millî hakimiyet&#8221;i &#8220;ulusal egemenlik&#8221; yapma kavgasıdır.</p>
<p>Bu uğraşın iki boyutu var. Birincisi, bir dilde halkın kolayca kavradığı kök ve eklerden türetme kelimeler ne kadar çok olursa, bu akraba kelimeler ağının yaratacağı anlam ufku o kadar genişler. Türkçe eklerden Türkçe usüllere göre türetilen kelimeler dile ne kadar yerleşirse, yabancı ek ve kurallarla türetilmiş kelimeler o kadar eğretileşir, abesleşir. İkincisi, zurnanın zırt dediği yer, halkın zihninde yer etmiş kelime kökleri, hangi dilden gelirse gelsin, korunacak mıdır korunmayacak mıdır? Bence korunması gerekir, hatta yabancı kök + yabancı ek biçiminde türemiş kelimeler dahi halkın diline yerleşmişse, bunları ayıklamanın lüzumu yoktur. &#8220;Türkçeleşmiş olan, Türkçedir&#8221;. Arapçadan &#8220;ktb&#8221;kökünü almış, &#8220;kitap&#8221; yapmışız; bizim imâlatımız, bizim malımızdır artık. Biz üretmesek dahi, meselâ &#8220;cümle&#8221; yerine &#8220;tümce&#8221;, &#8220;kalem&#8221; yerine &#8220;yazgaç&#8221; demenin âlemi yoktur.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Terim Sorunu</strong></p>
<p>Terimlerden karşılığı bulunmayanların olduğu gibi Türkçeye buyur edilmesine karşıyım, şahsen. Türkçe eğer güçlü bir dil olacaksa bilimde, edebiyatta ve felsefede şahlanmak zorunda; kahvedeki adamın 500 kelimelik Türkçesi onun küçük dünyası için yeterli olabilir ama bence dilimizi özel bilgi ve uzmanlık gerektiren alanlarda da geliştirmeliyiz. O bakımdan terimlerin Türkçeleşmesi şart. Kullananın zihninde, yaşadığı hayatla, bağlı olduğu çevreyle, ait olduğu medeniyet dairesiyle ve en geniş anlamda insanlık ailesiyle duygudaşlık kuracağı bir imgelem olmalı. Hepsini birarada mükemmelen yakalamak zor tabiî, kabul ediyorum. Fakat en azından, uzmanların dili hayattan ve değerlerden kopuk olmamalı, eğreti-ayrıksı durmamalı. Gerçi Dil Devrimi&#8217;nin aşırı hâli, tarihî ve kültürel çağrışımı olan eski kelimelerin yerine köksüz ve bağlamsız yapay kelimeler koydu. Bunların bir kısmı tuttu, bir kısmı tutmadı ve eskileri rağbet gördü.</p>
<p>Öte yandan, Dil Devrimi&#8217;nin tıpkı Harf Devrimi gibi, bir medeniyet dairesinden başka bir medeniyet dairesine toplumu kaydırma projesiyle de bağlantısı vardı. Osmanlı-İslam kavramları bilhassa ayıklandı, çağrışımlarıyla beraber geniş bir imgelem çöpe atıldı; bu, Devrimin yıkıcı tarafıdır. Terim türetmede ise bence başarıdan bahsedilebilir.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Ne Kazandık, Ne Kaybettik? </strong></p>
<p>Şuna katılırım: Arapça bir kelimeden vazgeçtiğimizde, Arap dilinin ekleriyle ve gramer kurallarıyla türetilmiş bir dolu kelimeden de uzaklaşmış oluyoruz. O yüzden bu kelimelerin en azından edebiyatta kullanılması ve az buçuk kitap okuyan kalburüstü ahaliye intikal ettirilmesi önemli. Öz-Türkçe kaygısıyla haşır huşur bir dil kullanan yazarlar sadece dili değil kendi anlam dünyalarını da felce uğratıyor.</p>
<p>Öte yandan, Türkçe kökten üretilen ve Türkçe eklerle bu dilin kurallarına göre türetilen nice kelimeler de kullanıla kullanıla anlam dünyamızda geniş bir çağrışım ufkuna kavuşabilir.</p>
<p>Kemâl, kâmil, tekâmül, mütekâmil&#8230; Bunları atmaya lüzum yok. Tabiî süreç içinde bir kısmı kendiliğinden unutuluyor belki. Çünkü dediğim gibi kitle toplumu demek yüzeyselleşme demek.</p>
<p>Ön, önem, önlem, öncü, öncül, öncelik.. Bunlar da &#8220;ön&#8221; kelimesinin zihinde uyandırdığı âşinalıktan dolayı kolayca zihinde karşılık bulabilen kelimeler. &#8220;Önlem&#8221;in ön almaya, &#8220;öncü&#8221;nün toplumun önünde gitmeye, &#8220;önem&#8221;in (ki -em diye bir ek olmadığına göre kural-dışı türetilmiş; böyle çok kelime var maalesef) yine de bir kişinin nezdinde önde yer tutmaya atıfta bulunduğu hemen anlaşılabilir.</p>
<p>Ben yazarken ve konuşurken bu iki dağarcık kümesinden de yararlanma taraftarıyım.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Ne Yapılabilirdi? </strong></p>
<p>30&#8217;larda Dil Devrimi&#8217;nin aşırıcı devirlerinde Meclis&#8217;te kurulan Dil Komisyonu&#8217;na mensup mebusların hababam kelime üretmesi saçmaydı. Bu işin zamana yayılması ve dilcilere, yahut bir uzmanlar heyetine (ideolojik olmayan bir Dil Kurumu&#8217;na) bırakılması gerekirdi. Dilciler ve edebiyatçılar eserlerinde kullanacakları yeni kelimelerle gazeteci ve fıkra yazarı gibi aktarıcı aydınlara yeni bir dağarcık sunacaklar, onlar da benimsediklerini alıp kullanarak halka mâl edeceklerdi. En akılcı yöntem buydu. Ne yazık ki gayretkeşlik ve radikallik ağır bastı ve bir dönem siyasetçiler ve yazarlar kendi konuşup yazdıklarını dahi anlamaz hâle geldiler. Birkaç sene sürdü bu aşırılık.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Dil Savaşını Kim Kazandı? </strong></p>
<p>80&#8217;lerle beraber öz-Türkçeciler ile &#8220;yaşayan Türkçe&#8221;ciler arasındaki kültür savaşı şiddetini ve derinliğini yitirdi. Türkiye&#8217;de bir dönem var ki, dil konusunda yaptığın tercih senin ideolojik pozisyonunu da ele veriyordu. Öz-Türkçecilik solculuk ve &#8220;ilericilik&#8221; demekti; &#8220;yaşayan Türkçe&#8221;cilik ise milliyetçi-mukaddesatçılık! Ecevit ısrarla &#8220;olanak, olasılık, olay, eşgüdüm, dışalım, dışsatım&#8221; gibi kelimeler kullanırken, sağcılar ille de &#8220;imkân, ihtimâl, hadise, koordinasyon, ithalat, ihracat&#8221; diyordu!</p>
<p>Peki savaşı kim kazandı? Resmî galip &#8220;yaşayan Türkçe&#8221;ciler oldu, zira 12 Eylül&#8217;cüler hem öz-Türkçeciliğin kalesi Türk Dil Kurumu&#8217;nu kapatıp hükümete bağlı bir daire olarak yeniden kurdu, hem de TV&#8217;de öz-Türkçe kelimelerin kullanımını yasakladı. İlk raundu sağcılar kazandı yani&#8230; Fakat bana kalırsa müsabakadan öz-Türkçe galip ayrıldı, fakat birtakım sivriliklerden ve aşırılıklardan arınmış hâliyle!</p>
<p>50&#8217;lerin gazeteleriyle bugünküler kıyaslandığında aktarıcı aydınların dilinin büyük ölçüde değiştiği, halk dilinin de yeni kelimeleri azımsanmayacak nispette kabul ettiği görülüyor.</p>
<p>Gözlem (müşahade), anlayış (telâkki), tutum (tavır), söyleşi (mülâkat), olasılık (ihtimâl), evrim (tekâmül), doğal (tabiî), gelişim (inkişaf), yayın (neşriyat), sözlük (lügat) vs. bunlardan sadece birkaçı.</p>
<p>Nasıl kotarıldı bu değişim? Zorla değil hayatın olağan akışıyla&#8230; Dünyaya açılan, kültürel ve ekonomik küreselleşmeye entegre olan, teknoloji sayesinde yeni davranış kalıplarının boy verdiği, yeni orta sınıfı serpilen Türkiye&#8217;de yeni nesiller, kitle toplumu olmanın getirdiği yüzeyselleşme de hesaba katılırsa, daha basit ve akıcı gördükleri yeni kelimelere teveccüh ettiler. Eski kelimeleri içeren üslup, eski hayatın üslubuyla birlikte yavaş yavaş sahneden çekildi.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dil-devrimi-ve-oz-turkcecilik-uzerine/">Dil Devrimi ve Öz-Türkçecilik Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşmenin Üçlü Etkisi ve Britanya Seçimi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kuresellesmenin-uclu-etkisi-ve-britanya-secimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Dec 2019 06:58:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kuresellesmenin-uclu-etkisi-ve-britanya-secimi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dün Britanya&#8217;da genel seçim yapıldı. Muhafazakâr Parti tahminlerin üstünde bir çoğunlukla tek başına iktidara geldi. Avrupa siyaseti küreselleşmenin üçlü etkisinin yol açtığı yeni saflaşmalara sahne oluyor bir süredir. Üçlü etkinin ilki, ulusal demokrasilerin girdiği meşruiyet krizidir: Bugün AB ülkelerinde seçmenlerin oyuyla yetkilenen parlamentolar ve hükümetler egemenlik yetkilerinin önemli bölümünü AB&#8217;ye devretmiş durumda; gelgelelim AB demokratik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kuresellesmenin-uclu-etkisi-ve-britanya-secimi/">Küreselleşmenin Üçlü Etkisi ve Britanya Seçimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dün Britanya&#8217;da genel seçim yapıldı. Muhafazakâr Parti tahminlerin üstünde bir çoğunlukla tek başına iktidara geldi.</p>
<p>Avrupa siyaseti küreselleşmenin üçlü etkisinin yol açtığı yeni saflaşmalara sahne oluyor bir süredir. Üçlü etkinin ilki, ulusal demokrasilerin girdiği meşruiyet krizidir: Bugün AB ülkelerinde seçmenlerin oyuyla yetkilenen parlamentolar ve hükümetler egemenlik yetkilerinin önemli bölümünü AB&#8217;ye devretmiş durumda; gelgelelim AB demokratik temsil açısından seçilmişlerin (yasamanın / Avrupa Parlamentosu&#8217;nun) gücünün az, bürokrat ve teknokratların gücünün fazla olduğu bir kurum. Bu durumda hem seçmenlerin, sorunlarını çözmesi için yetki verdiği ulusal kurumların eli kolu bağlanıyor hem de ulus-üstü temsil ve katılım mekanizmaları zayıf olduğu için halkın iradesinin AB katında karşılığı olmuyor. Bu da kitlelerin siyasetten, partilerden, ulusal demokratik kurumlardan ümidini kesmesine yol açıyor. İçe kapanma ve apolitikleşme başlıyor.</p>
<p>İkinci etki, ilkine de bağlı olarak ekonomide görülüyor: AB&#8217;nin para politikası tek merkezden idare edilirken maliye politikaları ise her ülkenin inisiyatifine bırakılmış (İngiltere müstesna); tabii Maastricht Kriterleri bu konuda hükümetlerin dilediğince at koşturmasını engelliyor. Ama (1) serbest ticaretin ulusal istihdama kısa vadeli tesiri, (2) kaynakların yüksek derecede üretken sektörlere ayrılması noktasında akışkan finansal hareketler ile verimlilik artışı sınırlı hizmet sektörünün yıpratıcı etkisi sözkonusu oldu mu, ulusal politikalar ulus-üstü kuralların altında eziliyor. Serbest ticaret uzun vadede işbölümü ve uzmanlaşma bakımından uluslara faydalı olsa da, bilhassa emeğin maliyetinin ucuz olduğu ülkelerle rekabet kısa vadede yaygın işsizliğe yol açmakta. İmalât sektörü gerilediği ve hizmet sektörü büyüdüğü için bu da çalışanlar adına atomize olma ve güvencesizlik suretinde yakıcı bir risk ve belirsizlik mevzuuna dönüşmekte.</p>
<p>Üçüncü etki, kimlik ve aidiyet alanında. Avrupa&#8217;nın görece homojen uluslarının yapısı göçlerle değişiyor. Ayrıca uluslararası kültürel etkileşim muazzam boyutlarda. Uzun vadede faydalı olan bu gelişmeler kısa vadede ulusların bünyesinde ciddi sarsıntılara sebep oluyor. Modernliğin risklerine karşı koruyucu vazifesi gören manâ ve değerler sistemi aşınıyor. &#8220;Biz&#8221;i tanımlamak gitgide zorlaşıyor. Geleneksel değerlerin yıpranmasına, 20. asırda inşa edilen sınıflar-arası dayanışma ve konsensüsü temin eden siyasal, sosyal, ekonomik kurumlar zayıflıyor; bu kurumların diri tuttuğu ulusal hedefler yerine, spesifik bireylerin ve grupların muayyen hedeflere yöneldiği yeni toplumsal hareketler güçlense de, bunlar daha ziyade aynı iyi yaşam anlayışını paylaşan bireylerin kapalı topluluğu olmaktan öteye geçemiyor; farklı olanla kamusal etkileşim azalırken, güven ve sosyal sermaye de gitgide tahrip oluyor. Yani sadece geleneksel değerler değil, sanayi modernliğin risklere karşı &#8220;sigorta&#8221; niteliğindeki kurumları da yolun sonuna geliyor. Böylece yığınlar, modernliğin kontrol edilemez dinamiklerinin dört yandan saldığı meydan okumaları anlamlandırmakta ve çareler üretmekte zorluk çekiyor. İnsanlar kendilerine yol gösterecek yahut en azından olan bitene anlam illüzyonu sağlayacak, öfkelerini yansıtacakları hedef tahtaları sunan fikirlerin arayışında.</p>
<p>Bu boşluğu en iyi farkedenler sağ-popülistler oldu. Onlar &#8220;biz&#8221;in sınırlarını kapsadıklarıyla değil dışladıklarıyla tarif ediyor; kitlelerin önüne &#8220;göçmenler&#8221;, &#8220;Çinliler&#8221;, &#8220;seçkinler&#8221; gibi ahalinin kolayca algılayacağı hedef tahtaları koyuyor; ekonomik küreselleşmenin karşısına içi doldurulmamış bir &#8220;ulusal çıkarlar&#8221; heyulası yerleştiriyor; AB bürokrasisine değil kitlelerin kurumları by-pass ederek dışavurduğu dolaysız güce vurgu yapıyor.</p>
<p>Sanayi modernliğinden sanayi-sonrası modernliğine geçiş, sırtını ilkinin değer ve kurumlarına dayayan sosyal demokratları gümbür gümbür yıktı. İşçi Partisi, Giddens&#8217;ın Üçüncü Yol&#8217;una güvenerek yeni bir sol anlayışa geçse de, üçlü etki karşısında fazla direnemeyip yıkıldı. Muhafazakârlığın ise İngiltere&#8217;de neredeyse sadece adı kaldı; toprağa bağlı çıkarların partisi Tory&#8217;ler genel oy hakkı tanındıkça ve Lordlar Kamarası&#8217;nın yetkileri azaltıldıkça zaten güdükleşmişti. Thatcher&#8217;ın Yeni Sağ devrimi sosyal muhafazakârlık ile serbest piyasayı evlendirdi. Lâkin 2010&#8217;larda, çok-kültürcülük yangınından kurtarılan son ziynet kutusu olan aile değerlerini içeren sosyal muhafazakârlık da sizlere ömür. Muhafazakâr Parti bugün fikirsiz ve istikâmetsiz; bu seçimleri de Brexit sloganıyla, Labour&#8217;ı kötülemeyle ve devlet paternalizmine kısmî geri dönüşle geçirdi. Corbyn ise partisinin &#8220;1945 ruhu&#8221;nu taklit eden bir &#8220;kamu hizmetlerinde devletleştirme, Keynesçi talep yönetimi, yüksek vergiler, geniş sosyal güvenlik ağı&#8221; programı koydu seçmenin önüne.</p>
<p>Görünen manzara, Boris Johnson&#8217;ın başbakanlığının devamına işaret ediyor. Zira onun görece popülist tarzı, Brexit&#8217;in ima ettiği &#8220;üçlü krize pansuman&#8221; ümidini (gerçekçidir, değildir, o ayrı) seçmenlere hissettirdi, bilhassa üçüncü kriz başlığında. Daha fazla polis, daha az göçmen, daha çok harcama, daha etkin ulusal hükümet&#8230; Corbyn ise hem iktisadî devletçiliğin dozunu kaçırdı hem de üçüncü kriz alanına, yani kimlik ve aidiyet arayışına net bir yanıt veremedi. Özellikle Brexit ve çok-kültürcülük konusunda net tavır alamadı. Bu da partisinin geçen seçime göre erimesine yol açtı.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kuresellesmenin-uclu-etkisi-ve-britanya-secimi/">Küreselleşmenin Üçlü Etkisi ve Britanya Seçimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireysel Gelişme, Toplumsal Yarar ve Vergilendirme</title>
		<link>https://hurfikirler.com/bireysel-gelisme-toplumsal-yarar-ve-vergilendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Oct 2019 09:33:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/bireysel-gelisme-toplumsal-yarar-ve-vergilendirme/</guid>

					<description><![CDATA[<p>AKP gelir vergisinin en üst dilimini (yıllık geliri 1 milyondan fazla olanlar) yüzde 35&#8217;ten 40&#8217;a çıkaran bir tasarı üzerine çalışıyormuş. Artan oranlı vergi alınmasına karşıyım. Daha fazla kazananların topluma daha fazla borçlu olduğu düşüncesi saçmadır. Yahut yüksek gelir sahibinin, hak edilmemiş bir imtiyazın tazminatı bâbında daha fazla vergilendirilmesi de saçma&#8230; Tersinden düşünelim: Ülkeye daha fazla [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireysel-gelisme-toplumsal-yarar-ve-vergilendirme/">Bireysel Gelişme, Toplumsal Yarar ve Vergilendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>AKP gelir vergisinin en üst dilimini (yıllık geliri 1 milyondan fazla olanlar) yüzde 35&#8217;ten 40&#8217;a çıkaran bir tasarı üzerine çalışıyormuş.</p>
<p>Artan oranlı vergi alınmasına karşıyım. Daha fazla kazananların topluma daha fazla borçlu olduğu düşüncesi saçmadır. Yahut yüksek gelir sahibinin, hak edilmemiş bir imtiyazın tazminatı bâbında daha fazla vergilendirilmesi de saçma&#8230; Tersinden düşünelim: Ülkeye daha fazla katma değer kattığı için daha çok kazanan bir insan cezalandırılmayı mı hak eder, ödüllendirilmeyi mi?</p>
<p>Piyasada aktörler daimi bir keşif süreci içinde yeni yatırım alanları, yeni kazanç kapıları arar. Bu, dengeyi meşru şekilde bozmaktır; işleyen bir piyasa dengeye doğru ilerlemez, denge sürekli bozulur ve bu anlarda yaptığı faaliyetle dengeyi bozan aktörler bunun semeresini de alırlar, tâ ki o alanda yeni rakipler belirene ve geçici bir denge kurulana kadar&#8230; Ardından denge yine bozulur ve bu böyle sürer gider.</p>
<p>Artan oranlı vergiler bu keşfe girişen, risk alan aktörleri kurban hâline getirir. Piyasa mantığınca tutan bir riskin sonucunda ödül beklenirken, sırtına cefa yüklenir; riske girmeyenler hak ettiğinden fazlasını kazanmış olur.</p>
<p>Eğer sürekli bozulan denge ve değişen üretim ilişkileri neticesinde, kendi potansiyelini gerçekleştirme imkânı bulamayacak ölçüde &#8220;safralaşan&#8221; insanların sayısı artıyorsa, bunların yeniden topluma kazanılması arzuya şayandır. Bu aşamada üç soru gündeme gelir:</p>
<p>(1) Piyasa kendi bünyesinde bunu düzeltemez mi? Uzun vadede düzeltebilir, fakat kısa ve orta vadede dengesizlikler piyasayı ve açık toplumu yıkıcı dinamikleri de güçlendirebilir.</p>
<p>(2) Faydacı açıdan, deontolojik gerekçelere dayanmadan, her bireyin kendini gerçekleştirmesinin toplumun azamî yararına olduğu nasıl savunulabilir? Modernliğin analizi yapılarak, geleneksel toplumdan farklı olarak modern toplumda kısa ve uzun vadeli risklerin yer değiştirdiği görülür:<br />
(a) Bilim, eldeki &#8220;doğru&#8221; bilgilerin çoğalmasıyla değil, &#8220;yanlış&#8221; bilgilerin ortaya konulup elenmesiyle gelişir. İnsanlığa bu şekilde yardımcı olan bilimsel bilgi alanı, vaktiyle nesilleri kırıp geçiren cehalet ve hurafe kaynaklı uzun vadeli risk faktörlerini elemiştir; eskiden öngörülemez vasfıyla en üstün medeniyetleri dahi yıkan salgın hastalıklar ve kıtlıklar tarihe karışmış, hatalı neden-sonuç bağının ürünü olan doğaüstü dinamiklere bel bağlamak yerine akılcı insan eylemiyle iğneyle kuyu kazmaya girişilmiştir (Tabiî ki aklın, bütün sorulara yanıt veren membâ değil, doğru yanıtı aramaya yarayan dedektör olmaktan öteye rolü olmadığı da teslim edilmelidir). Bu da sermaye birikimini, kalıcı barışı, ticaret marifetiyle karşılıklı etkileşimi kolaylaştırarak, evvelce &#8220;açıklanamayan&#8221; savaş, şiddet ve fakirliği azaltmıştır.</p>
<p>(b) Buna mukabil, eskiden geleneksel kurumların himaye ettiği, korunaklı alandaki birey artık kendi eylemlerini seçme ve sonuçlarıyla yüzleşme mecburiyetiyle karşı karşıyadır; dahası, zaman kısalmış, mekân daralmış, şeylerin seyyaliyeti hızlanmıştır; bu da kısa vadeli riskleri birey için daha yakın tehlike kılar: Hızlı ve ani statü düşüşü, işsizlik, yoksullaşma her an kapıdadır; geleneksel manâ ve değerler sistemi çözünmüş, bireyden &#8220;özne&#8221; olması ve benliğini inşa etmesi istenmiştir; hayat bir öğrenme ve uyarlanma yarışına dönmüştür ve bireyin bu giderek hızlanan devridaime adapte olması beklenir. Böyle bakıldığında, bir bireyin potansiyelinin gerçekleşmesi sadece onun önündeki risk ve belirsizlikleri etkilemez, bütün toplumu etkiler. Potansiyelini değerlendirememiş birey, diğer bireyler için bir belirsizlik ve öngörülemezlik kaynağıdır. Oysa öngörülemezliğin uzun vadede azaldığı, kısa vadede ise arttığı modern dünyada her birey, doğru planlar yapabilmek için geleceği az-çok öngörebilmeye ihtiyaç duyar. Öngörülemezliği sıfırlamak, risklerin olmadığı bir modernlik yaratmak sosyalist toplum mühendisliğinin projesidir ve başarısızdır. Çünkü yapılması gereken, herkese yukarıdan potansiyel miktarı ve içeriği biçmek değil, bunu bireyin kendisinin keşfedip topluma sunmasının önünü açmaktır. Kendine biçtiği ve insanlara arz ettiği değeriyle yükselen birey, toplumun safralaştırdığı bireye nazaran daha az belirsizlik kaynağıdır, ilki diğerlerine de değer katarak hayatını kolaylaştırırken, ikincisi zorlaştırma ihtimâli barındırır.</p>
<p>(3) Bunu yapmak, yani bireyin kendini gerçekleştirmesi için ona el uzatmak toplumun görevi midir? Ve toplumun her ferdine bu sorumluluktan ne kadar pay düşer? Eğer tezim doğruysa ve kendini gerçekleştirmekten sahiden toplumsal yarar doğuyorsa, bireylerin toplamı olarak toplumun bu vazifeyi bilfiil üstlenmesi lehine de bir karine vardır, zira her bireyin bu gelişmeden az ya da çok faydalanacağı varsayılır. Dolayısıyla burada her bireye düşen sorumluluk payı eşittir. Zira modern toplumda riskten ve belirsizlikten azâde birey yoktur: Yaygın kanaatin aksine zenginler de çeşitli risklerle karşı karşıyadır, fakat sadece onlarınki yoksullarınkinden farklıdır. Keza erkekler, beyazlar, heteroseksüeller de, kadınlar, siyahlar, eşcinseller gibi risklerle başbaşadır. Dahası, &#8220;dezavantajlı&#8221; kimliklerin varlığı, &#8220;avantajlı&#8221; kimliklerin bizatihi riski sayılabilir. Bu noktada eşitlikçi bir sosyal reform ajandası, faydacı liberal açıdan meşru sayılacağı gibi, seyyaliyet ortamında hiçbir gruba kalıcı bir &#8220;az riskli&#8221; veya &#8220;çok riskli&#8221; yaftası vurulamayacağından ötürü, herkes muhtelif risklere talip olma noktasında eşittir denebilir. Bu da vergilendirme konusunda her sınıftan bireyden eşit gelir vergisi istenmesi anlamına gelir. Bunun oranı döneme ve konjonktüre göre değişebilir; &#8220;doğru oran %20&#8217;dir, 30&#8217;dur, 40&#8217;tır&#8221; diye peşin hüküm verilemez. Bireyin potansiyelini gerçekleştirme ülküsüne o dönemde en çok hizmet eden oran neyse, doğru olan odur. Bu da teknokratik biçimde masa başında değil, kamusal müzakere ve mücadeleler sonucunda aranır; denenir, yanılınır, başka bir oran denenir, yanlışlar deneyimle elenerek doğruya yaklaşılır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/bireysel-gelisme-toplumsal-yarar-ve-vergilendirme/">Bireysel Gelişme, Toplumsal Yarar ve Vergilendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış Pınarı Harekâtı Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-pinari-harekati-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Oct 2019 08:52:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baris-pinari-harekati-uzerine/</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Barış Pınarı Harekâtı&#8221; hakkında yorumcular, &#8220;mutlak destekçiler&#8221; ve &#8220;mutlak retçiler&#8221; olmak üzere ikiye ayrıldı. &#8220;Mutlak destekçiler&#8221; meseleyi hayat-memat meselesi addediyor; operasyon yapılmazsa kısa vadede dahi ülkeyi bölünmenin eşiğine getirecek kadar yakıcı bir bekâ sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu öne sürüyor; bundan dolayı, Türkiye&#8217;nin her ne pahasına olursa olsun bu harekâtı yapmasının tek doğru politik seçenek olduğuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-pinari-harekati-uzerine/">Barış Pınarı Harekâtı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Barış Pınarı Harekâtı&#8221; hakkında yorumcular, &#8220;mutlak destekçiler&#8221; ve &#8220;mutlak retçiler&#8221; olmak üzere ikiye ayrıldı. &#8220;Mutlak destekçiler&#8221; meseleyi hayat-memat meselesi addediyor; operasyon yapılmazsa kısa vadede dahi ülkeyi bölünmenin eşiğine getirecek kadar yakıcı bir bekâ sorunuyla karşı karşıya olduğumuzu öne sürüyor; bundan dolayı, Türkiye&#8217;nin her ne pahasına olursa olsun bu harekâtı yapmasının tek doğru politik seçenek olduğuna inanıyor. &#8220;Mutlak retçiler&#8221; ise her ihtilâfın diyalogla çözülebileceğini, bu doğrultuda Türkiye&#8217;nin PYD ile çatışmak yerine uzlaşması gerektiğini, masayı devirmeye Türkiye&#8217;nin hakkı olmadığını, bir biçimde muhatabıyla uzlaşması, gerekirse taviz vermesi icap ettiğini, zira bu meselede tarihsel haklı olanın &#8220;Kürtler&#8221; olduğunu savunuyor.</p>
<p>Her iki görüşe de yakın hissetmiyorum kendimi. &#8220;Mutlak destekçi&#8221;liğin haklı olduğu yan, PKK/PYD&#8217;nin silâhlı varlığının bugünkü Türkiye&#8217;nin taşıyamayacağı bir yük içermesi ve hiçbir meşru gerekçeye dayanmayan kör şiddetin, yahut &#8220;şiddet için şiddet&#8221;in sınırlarımızda mesken tutmasının ulusal güvenlik problemi teşkil ettiğidir. Öte yandan, ülkemizin bir varlık-yokluk yol ayrımında olduğunu, şahlanışa mı yoksa mahvoluşa mı sürükleneceğinin belli olacağı kader anında bulunduğumuzu söyleyenler, ulusal güvenliği siyaset-üstüleştirme kisvesi altında siyasî amaçlarına alet ediyor. PYD&#8217;nin kısa vadeli tehdidi, güvenlik güçlerinin başarılı operasyonlarıyla ve ABD&#8217;yle varılan devriye anlaşmasıyla bertaraf edilmişti; dolayısıyla statükoyu sürdürmek yakın gelecekte Türkiye&#8217;nin bekâsını riske atmazdı. PYD&#8217;nin esas tehdidi uzun vadelidir: (1) Orada kurulacak bir PKK devletinin Türkiye&#8217;nin sınırları içerisinde barış ihtimâlini baltalayacağı, zira yüzünü güneye çeviren ve terörü seçenek olarak gören siyasî Kürtçülüğün oradan maddî-manevî yararlanacağı, (2) terörle mücadelenin ayrılmaz parçası olan ideolojik mücadele kapsamında, PKK&#8217;nın metotlarını yücelten ideolojisinin Türkiye&#8217;nin güneyinde egemen olmasının Türkiye&#8217;nin iç huzurunu tehdit edeceği kesindir. Bu tıpkı Soğuk Savaş döneminde ABD&#8217;nin, güneyinde komünist Küba&#8217;nın varlığından duyduğu rahatsızlığa benzer.</p>
<p>&#8220;Mutlak retçiler&#8221; ise diyaloğun daima ihtilâfları çözeceği inancında yanılıyor. Elbette diplomasinin tüm vasıtaları zorlanmalı, savaş en son seçenek olarak ele alınmalıdır. Fakat kimi durumlarda askerî metotlar diplomasinin son kozu hâline gelebilir. Hiç kimse Pearl Harbour&#8217;dan sonra diyalog yerine savaşa katıldı diye Roosevelt&#8217;i kınayamaz. Aynı şekilde komünist saldırganlık karşısında Kore ve Vietnam&#8217;da ABD; sağ-popülist nobranlık karşısında Falkland&#8217;da İngiltere haklıydı. Verilen örnekler her bakımdan bugün boğuştuğumuz meseleyle benzeşir demiyorum, yalnızca &#8220;savaş daima yanlıştır&#8221; ezberinin saçmalığına işaret ediyorum. &#8220;Mutlak retçiler&#8221;in bir kısmı zaten Kürt halkının ezilmişliğinden hareketle bir adım ötesine sıçrayıp, Kürtçü siyasetin tarihin daima doğru tarafında yer aldığı ve her talebinin desteklenmesi gerektiğinde birleşiyor; bu tutum ise “savaşa hayır”ı sadece Kürtçülüğün kaybedeceği savaşlarda gündeme getiriyor; onların çelişkisi, bu politik tutumlarını apolitik, genelgeçer, bağlamsız bir &#8220;savaşa hayır&#8221; ambalajıyla sunmaları. &#8220;Meramını açıktan söylese başı derde girecek, onlar da bu yolla suret-i haktan görünerek kendilerini kolluyor&#8221; denebilir tabiî. Harekâtı eleştiren sosyal medya hesaplarına gözaltı dalgası başlatılması da bu takiyyeyi âdeta onlar nezdinde haklı çıkarıyor. Ulusal güvenliğin içeriğinin siyaset-üstü değil doğrudan serbest siyasî tartışmanın konusu olduğunu öncelikle kabul etmeliyiz; ister &#8220;mutlak destekçi&#8221; olalım, ister &#8220;mutlak retçi&#8221;, ister çekimser.</p>
<p>Benim tutumum, kısa vadeli riskler bakımından bu harekâta olmazsa olmaz denemeyeceği, ancak uzun vadeli riskleri bertaraf etme açısından makûl bir gerekçeye dayandığıdır. Yani &#8220;yapılabilir&#8221; bir harekâttır bu: Yapmayınca ülke bölünmez ama yapınca da karalar bağlanmaz. PKK-PYD&#8217;nin Stalinist liderlik kültünü ve Leninist merkeziyetçi örgüt yapısını, güya Yeni Sol&#8217;dan apartma yerelci-komünalist-toplulukçu öğelerle sentezleyerek oluşturduğu sapkınca ideolojik bileşim ve bu ideolojiyi sahada tahakkuk ettirmede kullandığı yöntemler ise hiçbir liberalin sıcak bakamayacağı türden. &#8220;Komün&#8221; romantizmi üzerinden Rojava&#8217;yı pazarlayarak Batı solundan, anti-İslamcı ajanda üzerinden de Batı sağından sempati toplayan PYD&#8217;nin uluslararası desteğini azaltmak için Türkiye&#8217;nin akıllıca diplomatik hamleler yaptığı söylenemez. PKK-PYD&#8217;nin sapkın ideolojik sentezi Türkiye tarafından dünyaya yeterince ifşa edilmediği gibi, Batı&#8217;da oluşan &#8220;İslamcı Türkiye vs seküler Kürtler&#8221; ikiliğine dayalı imgenin yıkılması için Türkiye daha fazla çaba sarfedebilir, örneğin demokratikleştirici reformlara hız vererek ve sağcı/solcu/dinci her türden radikalizme karşı ideolojik mücadele başlatarak, pan-İslamist dış politika yapmayarak uluslararası kamuoyundaki kredisini artırabilirdi. Ve her halûkârda, yıkılmayacağı besbelli Suriye devletiyle diyalog kurar, yeni ve daha kapsayıcı bir rejim kurulana dek barışın tamamen sağlanmasında ortaklaşa çalışabilir, rejim ile muhalifler arasında köprü görevi görebilirdi.</p>
<p>Son olarak, “mutlak retçiler” tarafından dile getirilen, yaşanan problemin Türkiye’nin kendi içinde Kürt sorununu çözmemesinden kaynaklandığı tezine dair şunlar söylenebilir: İçerideki çözümsüzlüğün dışarıdaki Kürtlere bakışı etkilediği doğrudur. İki sene önce Kuzey Irak&#8217;ta Barzani&#8217;nin bağımsızlık referandumuna bizimkilerin gösterdiği tepki bunun en somut örneği. Sürekli bir alarm ve teyakkuz hâli! Öte yandan, Suriye&#8217;deki gelişmeler Türkiye&#8217;nin içerideki Kürt sorununu çözmesini kolaylaştırmadı, zorlaştırdı; PKK orada kendi devletini kurma hevesine kapılarak çözüm sürecini sabote etti, çılgınca hendekler kazmaya girişti. Legal aktör HDP de aynı çizgide devam etti. Yani PKK&#8217;nın Suriye&#8217;de mevzi kazanması, Türkiye&#8217;deki Kürt siyasetinin yüzünü Ankara&#8217;ya değil Rojava&#8217;ya çevirmesine sebep oldu. Bu, en geniş reformların dahi tatmin edemeyeceği kadar yüksek bir beklenti çıtasının konulması demektir, yani Türkiye bu sorunu mükemmelen çözse dahi PKK hep &#8220;bir fazlasını&#8221; isteyecek, aksi hâlde silâh bırakmayacak, terör kozunu oynayacaktı. Etnik mesele öyle bir şeydir ki, silâhlı mücadele yapmayan Katalanlar ve İskoçlar bile en geniş demokraside tatmin edilemiyor, bizde ise üstelik silâhlı bir Kürtçülük gerçeği var. (Bu elbette reformların ve demokratikleşmenin lüzumsuz olduğu anlamına gelmez). Dolayısıyla denklemi, &#8220;Kürt sorunu hâllolursa PKK zayıflar&#8221; şeklinde değil, &#8220;PKK&#8217;nın zayıflaması sorunun çözümüne hizmet edebilir&#8221; şeklinde kurmak lâzım. &#8220;İllâ eder&#8221; demiyorum, devlet yine baskıcılığa devam edebilir. Lâkin PKK&#8217;nın varlığı, tıpkı 1971&#8217;de silâhlı sol örgütlerin 12 Mart baskıcılığını tahrik ve teşvik etmesi gibi, bugün milliyetçiliğe ve militarizme âdeta can suyu veriyor.</p>
<p>14 Ekim 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-pinari-harekati-uzerine/">Barış Pınarı Harekâtı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Sosyalizminin Sessiz Sedasız Kayboluşu</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turk-sosyalizminin-sessiz-sedasiz-kaybolusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Sep 2019 08:51:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turk-sosyalizminin-sessiz-sedasiz-kaybolusu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birkaç ay önce yazdığım &#8220;Ulusalcılıktan Geriye Kalan&#8221; başlıklı yazıda, 90&#8217;ların ikinci yarısında uç verip 2000&#8217;lerde iyice serpilen ulusalcılık akımının, 2010&#8217;lardan itibaren sönüşe geçtiğine ve gelinen noktada ne kurumsal ne de entelektüel planda esamesinin bile okunmadığına dikkat çekmiştim. Bugün ise başka bir siyasal akımın, sosyalist solun mevcut manzarasına değinmek istiyorum. Son zamanlarda belki de çoğu kişinin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turk-sosyalizminin-sessiz-sedasiz-kaybolusu/">Türk Sosyalizminin Sessiz Sedasız Kayboluşu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç ay önce yazdığım &#8220;Ulusalcılıktan Geriye Kalan&#8221; başlıklı yazıda, 90&#8217;ların ikinci yarısında uç verip 2000&#8217;lerde iyice serpilen ulusalcılık akımının, 2010&#8217;lardan itibaren sönüşe geçtiğine ve gelinen noktada ne kurumsal ne de entelektüel planda esamesinin bile okunmadığına dikkat çekmiştim. Bugün ise başka bir siyasal akımın, sosyalist solun mevcut manzarasına değinmek istiyorum.</p>
<p>Son zamanlarda belki de çoğu kişinin farkında olmadığı bir yeni durum, sessiz sedasızca meydana geldi. Bu durum, Türk sosyalizminin son 60 yılda hiç olmadığı ölçüde zayıflaması ve gerek kurumsal gerekse entelektüel planda neredeyse ortadan kaybolmasıdır. 12 Mart&#8217;ı, 12 Eylül&#8217;ü, 1989-91 dönemecini bir şekilde atlatan Türk sosyalizmi son 3-4 yıl içinde her anlamda sönüşe geçmiştir.</p>
<p>Bu gelişmenin sebeplerini, son 10 senenin hadiselerini analiz ederek açıklığa kavuşturabiliriz. 90&#8217;ların ikinci yarısında büyük ümitler bağladığı ÖDP hayal kırıklığı yaratsa da, merkez siyasetin çöküşünden ve statükonun girdiği meşruluk krizinden dolayı 2000&#8217;lere girilirken sosyalist sol, genç akademisyenler arasında artan bir ilgiye mazhar oluyor, sol yayıncılık serpiliyor, Praksis gibi akademik dergiler yayın hayatına başlıyor, kurumsal alanda TKP ismi yeniden tedavüle sokuluyor, belirli üniversitelerde sol grupların teşkilâtlanması sürüyordu. 2001 krizinin akabinde AKP&#8217;nin iktidara geldiği süreçte de sosyalistlerin görünürlüğü arttı.</p>
<p>Bu noktada AKP iktidarının varlığı sosyalist sol açısından 60&#8217;ların Türkiye&#8217;sinin bir kopyasını zihinlerinde canlandırma fırsatı sundu. Sahici toplumsal temellere dayanmayan, siyasî süreçlere katkı veremeyen, içine kapanarak kendi manevî evreninin kavram ve değerlerine atıfta bulunup kendi sesinin yankısından etkilenen, bu konforlu pozisyonunu koruyabilmek için imajlardan ve sembollerden örülü bir nostaljik alternatif dünya içinde en rahat uykusunu uyuyan sosyalist sol, kolaycılık yaparak 60&#8217;lar ile 2000&#8217;ler arasında sunî bir bağlantı kurmayı seçti. Buna göre, 60&#8217;ların &#8220;Amerikan emperyalizmi altında sömürülen Türkiye&#8217;si&#8221;, 2000&#8217;lerde &#8220;ABD&#8217;nin yeni dünya düzeni ve BOP&#8221;uyla sömürülen Türkiye&#8217;si olmuştu; 60&#8217;ların &#8220;komprador-ağa ittifakına dayanan&#8221; AP iktidarı, şimdi &#8220;sermayenin partisi&#8221; AKP&#8217;nin iktidarına dönüşmüştü; 60&#8217;larda parlamenter demokrasiyi savunan partiler &#8220;düzenin kuyrukçuluğuyla&#8221; suçlanırken, 2000&#8217;lerde hedefte her olayda günah keçisi ilân edilen demokrat aydınlar vardı. 60&#8217;larda da, 2000&#8217;lerde de ordunun seçilmiş iktidarı yıpratması radikalizmin ve devirmeci politikanın ekmeğine yağ sürmekteydi. Dahası, medyada da &#8220;Hatırla Sevgili&#8221; ve &#8220;Öyle Bir Geçer Zaman Ki&#8221; gibi dizilerle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını yüceltme modası başlamıştı. Yetmezmiş gibi, dönemin popüler akımı ulusalcılık da dönemin devrimci gençlerini sahiplenerek, Kemalizm ile sosyalizm arasındaki tartışmalı bağlantıyı tahkim etmiş, seküler orta-üst sınıf gençliğinin gözünde devrimciliği &#8220;protest gençlik imajı&#8221; hâline getirmişti.</p>
<p>Aynı zamanda sosyalistlerin fraksiyon kavgalarında da işlevseldi bu &#8220;retro devrimcilik&#8221;. Stalinizm-Troçkizm, legalite-illegalite, plan sosyalizmi &#8211; yerel özyönetimcilik, AB&#8217;ye evet-hayır tartışmaları arasında birçok sosyalist, 60&#8217;ların radikalizmini kopyalıyor, &#8220;neoliberal sol&#8221;a karşı &#8220;gerçek solculuğu&#8221; temsil iddiasıyla sivriliyor; ÖDP&#8217;de ılımlı bulunan Ufuk Uras devrilip Dev-Yol&#8217;cu radikal fraksiyon egemen olurken, Stalinist TKP faaliyet alanını genişletiyordu. 2008 küresel krizi böyle bir konjonktürde &#8220;kapitalizmin günlerinin sayılı&#8221; olduğu kanaatini güçlendirerek sosyalizmin cazibesini bir kat daha artırıyordu.</p>
<p>Yaklaşık 2013&#8217;e kadar Türk sosyalizmi akademide, sosyal medyada, popüler kültürde güçlendi. AKP&#8217;yi destekleyen Nabi Avcı ve Halil Berktay gibi sol-demokratlar bu arkaik solla hesaplaşan, aydın çevrelerdeki efsununu bitirmeye çalışan yazılar yazdılar. DSİP gibi istisnaî birkaç hareket ise anti-Kemalist gökkuşağı koalisyonunun sol kanadı rolünü üstlenerek arkaik solla polemiklere girdi. Muarızlarının yanıtı, onları &#8220;liboş&#8221; ilân etmek oldu.</p>
<p>2013&#8217;lerden itibaren ise yeni bir konjonktüre girildi. Artık AKP, &#8220;ABD&#8217;nin piyonu&#8221; olarak görülmüyordu. Anti-emperyalizm söylemi üzerinden solculuk yapmanın devri geçmişti. Bu arada CHP dönüşerek kendi soluyla arasındaki buzları eritmiş, iktidara karşı birleşik geniş cephe oluşturmaya başlamış, bazı sosyalistlerle dirsek temasına girmişti. Kürt hareketi ise Türk sosyalizmine hâmilik etmeye, vitrinine koymaya, bünyesine almaya başlamıştı. Türk sosyalizmi açısından iki seçenek belirdi: (a) 70&#8217;lerde Sovyetçi solun yaptığı gibi CHP&#8217;yle &#8220;ulusal demokratik cephe&#8221; teşkiline uğraşacaktı, ki bir kısım sosyalistler bunu yaparak CHP listelerinden aday oldu. (b) Oylarını artıran HDP&#8217;ye tutunacak, onun gölgesinde devrimcilik oynayacaktı; birçok Türk sosyalistinin de bu yolu seçtiğini, bazılarının milletvekili olup Meclis&#8217;e girdiğini görüyoruz. Her iki seçenek de giderek sosyalist solun etkisizleşmesini, büyük partilerin içerisinde bir kanada/hizbe dönüşmesini sağladı. İki yolu da seçmeyenler ufak bir azınlık olarak kaldı.</p>
<p>Gelinen noktada seçimlere katılacak teşkilât sayısına sahip sosyalist parti neredeyse kalmazken, büyükşehirlerdeki bazı üniversitelerde tekelci sol ağırlık günden güne azaldı (bunda OHAL uygulamalarının da tesiri var şüphesiz). Siyasî ve iktisadî öneriler bakımından sosyalizmin mevzileri sağ-popülizmin meydan okuması karşısında savunma pozisyonunda sabitlendi&#8230; 2008&#8217;de 68&#8217;in kırkıncı yıldönümü yayın dünyasında hareketliliğe yol açmış, birçok kitap yayınlanmıştı. Her ne kadar Bolşevik Devrimi&#8217;nin 100. yılında da benzer bir yayın canlılığı gözlense de, 68&#8217;in ellinci yılı olan 2018&#8217;de kitap piyasasında yaprak kımıldamadı; bu da &#8220;retro devrimciliğin&#8221; demode hâle geldiğine, &#8220;üç fidan&#8221; edebiyatının prim yapmadığına yorulabilir. Kitapçı raflarındaki Marksist eserlerde de düşüş gözleniyor. Solun görünürlüğüne işaret eden 1 Mayıs&#8217;lar -ekonomik krize rağmen- sönük geçtiği gibi, duvarlardaki afiş ve yazılamalarda, bayilerdeki sosyalist dergilerde de hissedilir bir azalma var.</p>
<p>Kısacası, 89-91 dönemecini bile sıyrıklarla atlatan Türk sosyalizminin 2010&#8217;lu yıllarda yok mesabesine indiğini söylersek yanlış olmaz.</p>
<p>13 Eylül 2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turk-sosyalizminin-sessiz-sedasiz-kaybolusu/">Türk Sosyalizminin Sessiz Sedasız Kayboluşu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Körler-Sağırlar Kakofonisi ve Liberal Çözüm</title>
		<link>https://hurfikirler.com/korler-sagirlar-kakofonisi-ve-liberal-cozum/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Sep 2019 08:52:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/korler-sagirlar-kakofonisi-ve-liberal-cozum/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugünlerde siyasî tartışmalar iyice körler-sağırlar diyaloğunu andırıyor. İçe kapanık odalarda kendi bağırtılarının yankısını duyarak haz alan kesimler farklı odalarda çıkartılan seslere kulak vermiyor. Ortak referansları kalmayan topluluklar kendi içine dönük propagandalarını ancak kendilerinin anlayacağı ahlakî ve anlamsal çerçevede yaparken, karşı cenahtan hiçbir reaksiyon alamayınca, bu sefer daha çok bağırmayı, daha çok sertleşmeyi maharet sayıyor. Meselenin [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/korler-sagirlar-kakofonisi-ve-liberal-cozum/">Körler-Sağırlar Kakofonisi ve Liberal Çözüm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugünlerde siyasî tartışmalar iyice körler-sağırlar diyaloğunu andırıyor. İçe kapanık odalarda kendi bağırtılarının yankısını duyarak haz alan kesimler farklı odalarda çıkartılan seslere kulak vermiyor. Ortak referansları kalmayan topluluklar kendi içine dönük propagandalarını ancak kendilerinin anlayacağı ahlakî ve anlamsal çerçevede yaparken, karşı cenahtan hiçbir reaksiyon alamayınca, bu sefer daha çok bağırmayı, daha çok sertleşmeyi maharet sayıyor.</p>
<p>Meselenin iki boyutu var: Birinci boyutu, ortak bir ahlakî imgelemi paylaşacağı düşünülen yurttaşlardan oluşan cumhuriyetçi-ulusçu kamu idealinin liberal demokratik ideal karşısında eskimesinden kaynaklıdır. Kamu fikri son kertede yurttaşların birbirleriyle müzakere edeceği, yahut farklı görüşlerini çarpıştırarak en iyi uzlaşıya varacağı ortak bir dil ve anlayış vasatı bulunmasını, özel alandan çıkarak kamusal süreçlere katılmanın bizatihi erdem kaynağı olduğunu, özel alanın dışında yurttaşların birbirleriyle etkileşime gireceği kamusal platformların varlığını öngörmekteydi. Uluslaşma süreci de kamunun alanının sürekli genişlemesini, fikirlerin halka mâl edilmesini, aydınların, sözün ve siyasalın alanını daraltıcı geleneksel otoritelere karşı, &#8220;halk adına&#8221; ve aslında kendisi için bu alanı genişletici misyon üstlenmesini sağladı&#8230; Gelgelelim üç değişim dinamiği bu ideali aşındırdı: (1) Ticarî toplum geliştikçe, bireyler-arası ilişkilerde statü yerine sözleşme ön plana çıktıkça ve seyyaliyet arttıkça, iktisadî ilişkilerin belirleyiciliği siyasalın önüne geçti. Halbuki kamu son kertede durağan bir toplumdaki, sosyoekonomik rolleri belirli, erdemli yurttaşlara lüzum duyan bir uzak ülküydü; modern kamuyu filizlendiren kapitalist gelişme aynı zamanda onun altını da oymaktaydı. (2) Zamanla sınıflar yerli yerine oturdukça, farklı sınıflar farklı ahlakî çerçevelerde, manevî evrenlerde kompartımanlaştı. (3) Sonraki süreçte giderek gelişen kitle demokrasisi olgusu ise kamusal sözü ve müzakereyi zayıflatarak, sözü, anlamsal göndermeleri ikinci plana atan araçsal bir tutku kışkırtıcısına, siyaseti ise farklı grupların demagoji ve popülizm yaparak nicel çoğunluklar temin etme yarışına ve kaba iktidar mücadelesine indirgedi.</p>
<p>Meselenin diğer boyutu, ortak ahlakî ve anlamsal çerçevenin yitirilmesinin, aynı kavramlar üzerinde tartışırken bile sonunda uzlaşıya varamama sonucunu doğurmasıdır; bu, bireylerin benliğinin ve amaçlarının kamu tarafından belirlendiğini savunan komüniteryen cumhuriyetçi idealin yerini, her bireyin ayrı bir ahlakî iyiye sahip birer özne olarak benliğini inşa etme kapasitesi olduğunu söyleyen liberal yaklaşımın tezahürüydü. Çoğulculuğa zemin hazırlayan bu yaklaşımda, farklılıklardan ortaklaşma doğurucu liberal siyasî çözüm için kültürel evrime, soyut akla, yahut fayda ilkesine başvurulabilir; ne var ki kitle demokrasisinde bunlar da etkisiz kalmış, sonunda her kafadan bir ses çıktığı ve kimsenin yekdiğerinin ne söylediğini anlamadığı bir kolektif kakofoniye mahkûm olunmuştur.</p>
<p>Burada suçlu ne liberal bireyciliktir ne de liberal demokratik ideal. Beşerin zaten barındırdığı çeşitliliğin fotoğrafını çeken, ancak rölativizm tuzağına düşmeden farklı dalgaları ortak frekansa yönlendirmenin çaresini arayan liberalizme bu kakofoninin faturası kesilemez. Modernlik, insanlık tarihi boyunca zamansal ve mekânsal genişlikler sebebiyle uzun vadeye yayılan ve komplikasyonları ertelenen risk ve belirsizlikleri, insanlığın kısa vadeli gündemine getirerek yüzleşmesini ve çözüm aramasını sağladı; liberalizm bu arayışa en gerçekçi formüllerle karşılık verdi ve tam da bu yüzden hem sosyalizmden hem geleneksel muhafazakârlıktan daha uzun yaşayabildi.</p>
<p>Peki iletişim teknolojisinin geliştiği, sosyal medyanın yaygınlaştığı, kültürleri ve fikirleri birbiriyle alabildiğine karşılaştıran küreselleşmenin egemen olduğu, yani bu meselenin yatışmak şöyle dursun daha da kangrenleştiği bir ortamda, çare nedir? Tutucu çözüm yolu, kendi ahlakî ve anlam referanslarını muhafaza etmek adına duvarları hariçten gelecek etkilerden sıkı sıkıya kapatmak, dahilde de katı bir denetim ve sansür mekanizması işleterek günün birinde kapıyı çalacak olan risk ve belirsizliklerin önüne dikenli tel çekmektir. Bunun beyhude bir girişim olduğunu söylemeye bile gerek yok&#8230;</p>
<p>Yapıcı ve gerçekçi çözüm yolu ise kamu idealini ancak &#8220;bireysel mutluluğu ve iyi yaşamı arama, benliğini oluşturan manâ ve değerlere intisap ve sarfınazar hakkına-imkânına sahip olma&#8221; parantezine yerleştirmekten, buna özgü kılmaktan ve dışına taşmamaktan geçiyor. Bu bağlamda, işbu ideali zayıflatan üç dinamiğe panzehir olarak üç başlıkta toplanabilir; sırayla gidersek: (1) Kapitalizmin yaratıcı yıkımının ve toplumsal seyyaliyetin korunması önemlidir. Fakat kapitalizmin siyaset-üstü, doğal, yahut tarihsel evrimin zorunluluğu biçiminde değil, siyasal düzlemde ideolojik mücadele ile savunulması, böylece iktisadî ilişkilerin de siyasalın zeminine oturtulması, bunun için de piyasanın, fayda ölçüsüne konularak en geniş toplumsal rızayı kazanacak şekilde düzenlenmesi gerekebilir. (2) Sınıfsal, etnik, dinî ayrışmaların aynı toplum içerisinde farklı manevî evrenler oluşturacak biçimde keskinleşmemesi için, asgarî ortak değerler doğrultusunda bir millî kültürün, her türlü &#8220;doğal&#8221;, tarihsici ve metafizik mitten âzade, siyasal müzakere ekseninde teşkiline çalışılmalıdır. (3) Demokrasiyi teşkilâtlı azınlıkların ve baskı gruplarının çıkar avcılığına, güçlü lobilerin zümrevî gayelerini kamu menfaati aleyhine teminine, radikal akımların at koşturmasına bırakmayacak bir model nasıl oluşturulabilir? Öyle bir model ki, demagoji ve popülizm yaparak nicel çoğunluklar sağlama uğraşlarıyla yozlaştırılmasın&#8230; Kamuya katılımın bireysel alanda mutluluğu ve iyi yaşamı arama özgürlüğünün korunmasıyla sınırlı bir araçsal mantığa dayanması gerektiği gibi; gerek apolitik ve içe kapanmacı dar bireyselliğin, gerekse hiyerarşik bürokratik çarkın dişlisi hâline getirilmenin tüm siyasalı daraltıcı mantıklarının da dışlanması gerekir. Liberal demokrasinin, işbu hususların gözetileceği bir bağlamda yerli yerine oturacağı, bu hususları pekiştiren toplumsal, ekonomik, kültürel ilişkileri güçlendireceği (başka bir deyişle, &#8220;nötr devlet&#8221; olmayacağı); aksi takdirde ya popülizm veya otoriterlik girdabında sahte siyasallaşma illüzyonlarıyla soysuzlaşacağı, ya da körler-sağırlar kakofonisi olmaktan kurtulamayacağı (ki ikincisi, birincisini doğurmaktadır) kesindir denebilir.</p>
<p>9 eylül 2019</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/korler-sagirlar-kakofonisi-ve-liberal-cozum/">Körler-Sağırlar Kakofonisi ve Liberal Çözüm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Postmodernizm ve Liberalizm</title>
		<link>https://hurfikirler.com/postmodernizm-ve-liberalizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2019 10:27:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/postmodernizm-ve-liberalizm/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eleştirmenleri, modernliğe baktıklarında tek-biçimliliği, merkeziyetçiliği, araçsal aklın yaygınlaşmasını gördüler. Buna göre, farklı ve kıyaslanamaz değerler aklın dar süzgecinden geçirilerek hiyerarşik sıraya diziliyor; tikeller evrensel biçimde kendini dayatan tek-biçimliliğe dönüşmeye zorlanıyor; her türden duygu, tutku, sezgi, fantazi ve içsel deneyim irrasyonel bulunup dışlanıyor; beşerî ilişkiler kapitalist metalaşmanın baskısı altında araçsal mantığa esir oluyordu. Bu normlara uyum [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodernizm-ve-liberalizm/">Postmodernizm ve Liberalizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eleştirmenleri, modernliğe baktıklarında tek-biçimliliği, merkeziyetçiliği, araçsal aklın yaygınlaşmasını gördüler. Buna göre, farklı ve kıyaslanamaz değerler aklın dar süzgecinden geçirilerek hiyerarşik sıraya diziliyor; tikeller evrensel biçimde kendini dayatan tek-biçimliliğe dönüşmeye zorlanıyor; her türden duygu, tutku, sezgi, fantazi ve içsel deneyim irrasyonel bulunup dışlanıyor; beşerî ilişkiler kapitalist metalaşmanın baskısı altında araçsal mantığa esir oluyordu. Bu normlara uyum sağlayamayan değer ve kavramların payına ise tasfiye olmak düşmekteydi.</p>
<p>Bunun fazlasıyla tek-yönlü bir bakış olduğunu düşünüyorum. Madalyonun öbür yüzü de var: Modernlik geleneksel dünyanın sabitliğini yıkıp yerine evrensel bir sabit kurmayı ima etse de, bu kez bir nihaî varış noktasından ziyade, bir süreç sözkonusudur ve yaratıcı yıkımın merkezkaç kuvvetleri daima işbaşındadır. Tek-biçimliliğin fideliğinde yeni biçimlerin tohumları barınır ve sürekli bir değişim ve uyarlanma süreci, sabitliğin kalesine zafer bayrağı çekilmesini engeller.</p>
<p>Başta ifade edilen tek-yönlü ve indirgemeci modernlik analizi, geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki risk ve belirsizlikler dağılımı farkını layıkıyla tespit edememekten kaynaklanmakta. Toplumun merkezîleşmiş devlet, genişletilmiş bürokrasiler, kuşatıcı kitle iletişim aygıtları, devlete bağlı eğitim sistemi gibi standardize edici, yukarıdan nizam dayatıcı, büyük otoriteler eliyle, kâh cebre başvurarak, kâh rıza imâl ederek modern hayata adapte edildiği inancı, modernlik eleştirisinin temalarındandır; kimisi bu totaliter yapının tepemizde duran bir devasa pres makinesi gibi değil, tahakkümü daha da artsın diye kılcal damarlarımıza sindiğini; gelinen noktada, hayatın her alanındaki iktidar odaklarının, yukarıdan cebre gerek kalmaksızın kişinin &#8220;özgür&#8221; eylemlerine yön vererek bu kalıba döktüğünü, yahut libidinal güdüleri yönlendirerek kapitalizmin tornasına soktuğunu vs. öne sürer; her halûkârda modernlik, risk ve belirsizliklerden muaf bir dünya kurma yolunda hayatımızı cehenneme çevirmiştir.</p>
<p>Peki gerçekten risk ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak modernliğin, yahut şöyle soralım, her modernist projenin hedefi midir? Modernliğin ikili tabiatı, gerçekte risk ve belirsizlikleri tamamen ortadan kaldırmaya değil, kısa ve uzun vadeli risklerin yer değiştirmesine daha müsaittir. 14 Kasım 2018&#8217;de Hür Fikirler&#8217;de çıkan yazımda belirttiğim üzere: &#8220;Geleneksel toplumda birey, sabitlikler kapsamında kısa vadede güvenli bir hayat yaşar, fakat uzun vadede siyasî, ekonomik, kültürel dinamiklerin kontrol edilemezliği karşısında çözünmeye ve dağılmaya yazgılıdır. Sözgelimi, 14. yüzyılda köyünde durağan bir hayat içerisinde, alması gereken kararların sayılı olduğu, başetmesi icap eden yeni koşullarla nadiren karşılaşan bir köylü, uzun vadede, önleyemediği salgın hastalıklara maruz kalabilecek, savaşlar ve işgaller sonucunda yerini yurdunu kaybedebilecek, yahut kıtlık ve kuraklık neticesinde neslini devam ettiremeyebilecekti… Buna mukabil modernliğin anlamı, risklerin ve belirsizliklerin kısa vadeye yakınlaştığı, fakat uzun vadede daha öngörülebilir ve kontrol edilebilir koşullara dahil olmaktır. Bugünün insanı, bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde, muhtemel sıhhî tehditleri önleme noktasında daha başarılıdır; geçmişte nüfusları kırıp geçiren birçok hastalık bugün tarihe karışmıştır. Aynı şekilde, rant ve kaynak paylaşımı amacıyla savaşlara tutuşma itiyadı azalmış, uluslararası sorunları diplomasiyle çözme eğilimi yükselmiştir. Ekonomide ise piyasa düzeni, milyonlarca bireyin aldığı sayısız kararı ve yaptığı faaliyeti koordine eder, üretkenliği artırır, kıtlığı ve mutlak yoksulluğu gündemimizden çıkarır. (Üretim tarzının değiştiği tarihsel dönemeçler ender uzun vadeli sarsıntı faktörlerindendir.) Öte yandan, kısa vadede bireylere değişken koşullara uyarlanma hususunda hazır ve donanımlı olmayı dayatır.&#8221;</p>
<p>Bu noktada, postmodernizmin bir tür liberal proje olduğu iddiası, bir gerçeği görmeyi ıskalamaktadır: Liberalizm modernliğin ikili tabiatını tanımaya, yani hiyerarşi ile kendiliğinden/aşağıdan gelişen düzenleri bağdaştırmaya daha yakınken (ki bu hususta sosyal liberaller hiyerarşiyi, klasik liberaller kendiliğinden düzenleri daha çok önemser), sosyalizm ise modernliğin kontrol edilemez dinamiklerini, merkezkaç kuvvetlerini, içinde barındırdığı diyalektiği görmezden gelmeye, her türlü risk ve belirsizlikten muaf bir modernlik üretmeye dönük bir projedir. Sosyalizmin hedefi, bireysel özgürleşmeyi, hiyerarşiler, bürokratik akılcılık ve tek-biçimci standartlaştırma yoluyla sağlamaktır. Bu sayede bireyin özgürlük alanının genişleyeceğini varsayan sosyalizmin modernliğin ikili tabiatı karşısında hayal kırıklığı yaratmasından sonradır ki, liberalizmi hiç bilmeyen ya da Marksist zaviyeden bildiğini zanneden aydınların, postmodernistlerin tepkisi esasen sosyalizmden (münhasıran Marksist sosyalizmden) uzaklaşırken sosyalizmin karakteristik vasıflarını modernlikle eş tutmuş, modernliği ancak bu açıdan eleştirmişlerdir. Hâliyle bu eleştiri, modernliğin tek-yönlü bir değerlendirmesine dayanıyordu. Ve sözkonusu aydınlar, sarkacın bir ucundan diğer ucuna savrularak, özgürlüğü bu kez de modernliğin zıt kutbu olarak gördükleri, güya modernlik tarafından baskılanan dinamiklere hususî bir vurgu yapmakta aradılar.</p>
<p>Farklı amaçların ve değerlerin kıyaslanamazlığını savunan liberalizm versiyonları, postmodernizme hizmet mi eder? Hayır, çünkü bu liberaller bireylere öznel amaçlarını takip için gerekli özel alanı koruyacak sınırlı devletin ve onun himayesindeki hakların lüzumuna işaret ederken, postmodernistler ise o hakların evrenselliğine, o birey anlayışını üreten epistemolojiye ve o devletin cebir veya rızacı iktidarına &#8220;hayır&#8221; derler&#8230; Öte yandan, farklı ahlakî değer ve tercihlerin akla, faydaya, doğaya yahut evrimin ürünü olan uzlaşımlara dayalı bir kıyaslanabilirliğini öngören liberalizm versiyonları ise ahlakî rölativizmin tarafını tutmaz.</p>
<p>Kültürel planda çok-kültürcülük ve çoğulculuk olarak öne çıkarılan değerler, şüphesiz klasik liberalizmin hoşgörüsünden farklıdır; hoşgörü, eşit özgürlüğe ve eşit saygınlığa açılan kapıydı ve geleneksel toplum yapısına içkin siyasî imtiyazların kaldırılması, bu avantajlı gruplara güç veren  iktisadî korumacı önlemlerden vazgeçilmesi, toplumdaki fırsatların herkese açık olması anlamına geliyordu. Aynı şekilde dezavantajlı grupları devlet desteğiyle ötekilerle eşitlemeye çalışan sosyal liberal ajandadan da farklıydı. Ve her iki liberalizm de eşit özgürlüğe ve eşit saygınlığa götüren araçlar konusunda ihtilâfa düşseler de, postmodernliğin vurgusunun eşitlikten ziyade farklılığa yapıldığını düşünürsek, bu durumda ilham kaynağının liberalizm olduğunu söyleyemeyiz. (Liberal hoşgörüyü çoğulculuğa ve çok-kültürcülüğe evriltmeyi amaçlayan çağdaş liberal girişimler de var kuşkusuz, o başka). Postmodernlik gerçekten de esnek ya da katı eşitlikçi formüllere soğuk bakmayı, bu formüllerin teklifini dahi &#8220;tikelin özgüllüğünü yadsıyıcı, tek-biçimlilik tornasına sokucu, kıyaslanamaz olanları hizaya dizip kıyaslayıcı&#8221; saymayı gerektirir. Fakat klasik liberalizmin kurduğu gibi esnek bir çerçeveyi, yahut evrenselci bir akıl/doğa/evrim modelini dahi elinin tersiyle iter. Böylece neyi yıkmak istediğini açığa vursa da, neyi kurmak istediği belirsizdir; aslında hiçbir şey kurmak istemez, çünkü kurucu faaliyetin kendisi iktidarın, evrenselciliğin, hiyerarşinin, tek-biçimliliğin baskıcı yüzünü ima eder; dolayısıyla postmodernlik modernliğin bir yüzüne sürekli itirazın ötesine geçmez.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/postmodernizm-ve-liberalizm/">Postmodernizm ve Liberalizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberalizm Üzerine Birkaç Not</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberalizm-uzerine-birkac-not/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jul 2019 08:15:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/liberalizm-uzerine-birkac-not/</guid>

					<description><![CDATA[<p>7 Temmuz tarihli Yeni Şafak gazetesinde, yazar Sayın Yusuf Kaplan&#8217;ın köşesinde liberalizmi eleştiren bir yazı yayınlandı. Sözkonusu doktrine dönük birçok ithamı içeren yazının tezleri, üzerinde durulmaya ve ciddiyetle ele alınmaya değer. Ülkemizde liberalizmin siyasal kültürde kökleştiği, yaygınlık ve saygınlık kazandığı, çokça takipçisinin bulunduğu, fikrî hegemonya kurduğu pek söylenemez. Buna rağmen, bu doktrinin eleştirmenleri onu belirli [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-uzerine-birkac-not/">Liberalizm Üzerine Birkaç Not</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>7 Temmuz tarihli Yeni Şafak gazetesinde, yazar Sayın Yusuf Kaplan&#8217;ın köşesinde liberalizmi eleştiren <span style="color: #008080;"><a style="color: #008080;" href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/liberalizm-parayla-konusturur-libidoyla-susturur-2051961">bir yazı</a></span> yayınlandı. Sözkonusu doktrine dönük birçok ithamı içeren yazının tezleri, üzerinde durulmaya ve ciddiyetle ele alınmaya değer.</p>
<p>Ülkemizde liberalizmin siyasal kültürde kökleştiği, yaygınlık ve saygınlık kazandığı, çokça takipçisinin bulunduğu, fikrî hegemonya kurduğu pek söylenemez. Buna rağmen, bu doktrinin eleştirmenleri onu belirli bir dönemle, bir hâkim paradigmayla, bir sosyal sınıfla, bir sosyoekonomik yapıyla özdeşleştirerek en ağır isnatları yöneltme, belli başlı kötülükleri ona mâl etme konusunda fazlasıyla sert bir tutum sergiler. Liberalizm âdeta sanık sandalyesine oturtulurken, liberal fikirleri muarızlarınca karikatürleştirildiği şekliyle değil de özgün hâlleriyle değerlendirme konusu yapmak pek tercih edilmez.</p>
<p><strong>Liberalizm ve Ahlâk </strong></p>
<p>Yazının temel vurgusu, liberal doktrinin toplumu kapsamlı ve sıkıca tanımlanmış bir manâ ve değerler sisteminden, ahlakî bir çerçeveden soyutlayarak, kaotik bir yönsüzlüğe, değerler anarşisine, hatta son kertede nihilizme ittiği imasında kendini gösteriyor.</p>
<p>Gerçekten böyle midir? Doktrinde iki bireycilik türüne önem verildiği görülür: Bunlardan ilki olan metodolojik bireycilik, toplumda nihaî analiz biriminin birey olduğunu, bireylerin biraraya gelmesinden oluşan topluluklara ise &#8220;nicel toplam&#8221; olmaktan öte &#8220;nitel&#8221; bir anlam yüklenmemesi gerektiğini savunur. Diğeri, yani ahlakî bireycilik ise her bireyin &#8220;kendi içinde amaç&#8221; olduğunu, başkalarının amaçları uğruna araçsallaştırılamayacağını belirtir. Bu iki bireycilik anlayışı, (1) her bireye, eylemlerini kendi belirlediği ya da rıza gösterdiği amaçlar doğrultusunda şekillendirme yetkisi verir; (2) sınıf, ulus, toplum gibi kolektif birimler adına konuşmanın daima şüpheye açık bir yönü olduğunu öne sürer, zira bireyler bu kapsayıcı şemsiyeler altında tasnif edilirken şahsî vasıf ve farklılıkları kolayca gözardı edilebilir, sanki yekpâre bir bütünmüş gibi algılanabilir.</p>
<p>Liberalizm bu iki bireycilik anlayışının getirdiği hassasiyet üzerinde temellenir. Her bireyin kendi amaçlarını takip etmekte özgür oluşu, herhangi bir ahlâk ilkesine riayet etmemesini gerektirmez. Bazı liberaller (bkz. Bentham) en çok sayıda bireyin mutluluğunu sağlayacak azamî fayda kıstası uyarınca eylemlerimizi şekillendirmeyi önerir; bazılarına göre (bkz. Rothbard), rasyonel bir insan doğası kabulünden hareketle, insanın, aklını kullanarak yapacağı özgür tercihleri sayesinde doğasına uygun bir yaşam tarzı inşa edilebilir; bazılarına göre ise (bkz. Hayek) aklın keşfettiği değil, tarihsel ve kültürel birikimin hasılası olan genel davranış kurallarına riayet sayesinde insanlar doğru istikâmeti bulur. Bunların yanı sıra, bireylerin farklı ahlâk görüşlerine dayalı iyi yaşam anlayışlarının esasen yekdiğeriyle kıyaslanamaz olduğu, bu anlayışlara dayanan tercihlerin sadece takipçisi nazarında değerli sayılabileceğini, nesnel ve gayrışahsî bir değer hükmünü ise o kişiden başka bir kimsenin takdir etme kapasitesi bulunmadığını savunan bir başka liberal tipine göre ise, buradan hareketle, ister subjektif etik mantığıyla, &#8220;müdahalesizlik olarak özgürlük&#8221; anlamına gelen negatif özgürlüğün doğuracağı faydalı sonuçlara alan açan bir asgarî devleti tasavvur etmeye geçilebilir (bkz. Mises); yahut isterse objektif etik mantığıyla, öz-sahipliğin ve bunun mantıksal devamı olan mülkiyet hakkının ve bunlara karşılıklı riayeti temin edici bir asgarî devletin, kurucu rasyonalist soyutlamalar yoluyla toplumsallık-öncesi, a priori çıkarsanabileceği söylenebilir (bkz. Nozick). Her hâlûkârda ortada ahlâksızlık değil, olası ahlâklar çoğulluğu belirecektir.</p>
<p>Bu ahlakî çeşitliliğin toplumsal istikrarı zedeleyici olduğu, herkesi kapsayan ortak bir ahlâkın ve iyi yaşam anlayışının tayininin olmazsa olmaz addedilmesi gerektiği öne sürülebilir. Liberalizm bir ahlâk anlayışının geniş yaygınlık kazanmasına karşı çıkmaz, fakat sadece, sivil toplum içerisinde kendine taraftar kazanma mücadelesine girecek bu farklı ahlâklardan hangisinin yaygınlık kazanacağını, azınlığın ya da çoğunluğun kamusal dayatmasının değil, tekil bireylerin ve grupların hür tercihinin belirlemesini, bunun için de bir nevî serbest rekabet ortamında her ahlakî yaklaşıma ifade ve örgütlenme özgürlüğü tanınması gerektiğine inanır. Bunun yanı sıra, piyasa ekonomisinin toplumda güvene ve karşılıklı etkileşime dayalı sosyal sermayeyi törpüleyici değil pekiştirici etkisi olduğunu, keza ahlakî değerler ve erdemler olmadan böyle bir toplumun zaten işlemeyeceğini ifade eder.</p>
<p><strong>Marksizm ve Liberalizm </strong></p>
<p>Yazının bir diğer tezi, liberalizm ile Marksizmin &#8220;düşman kardeşler&#8221; olduğu üzerine kuruludur. Modern çağın başat düşünce akımları olmak bakımından birbirlerine benzedikleri şüphesizdir. Nitekim klasik ekonomi politiğin temelini atan ve işlenmemiş kaynaklara emeğini katarak dönüştüren kişinin o ürünün meşru sahibi olacağına vurgu yapan Locke&#8217;un izinden giden Marx, kendince bir değişiklik yaparak, işçinin, ürettiği değere emeğini koyması münasebetiyle, hasılanın tamamının kendisine ait olması fikrine ulaşır. Ayrıca görünüşte her ikisi de son kertede bireyin özgürleşmesini hedefler; daha doğrusu, liberalizm daha ziyade negatif özgürlüğü, Marksizm pozitif özgürlüğü, yahut özgürleşmeyi (emansipasyon) gündeme getirir.</p>
<p>Ancak zahirdeki benzerliklerin derinine inildiğinde ciddi farklılıklarla karşılaşırız. Saint-Simon&#8217;un sosyalizminden başlayarak Marx&#8217;a kadar, geleneksel bilginin boşalttığı alanda bilimsel bilginin rehberlik etmesi, birbiriyle çelişen bireysel çıkarları kolektif bir çıkar şemsiyesinin altında ahenkli hâle getirmek için bilimsel yöntemden yararlanılması sözkonusudur. Sosyalizm, üretimde bireysel çıkarların &#8220;kaotik anarşisi&#8221; yerine uyumlu ve amaçlı toplumsallaşmayı ön plana çıkarırken, bilimsel bilgiyi üreten ve farklı branşlardan gelen bilgileri felsefî tutarlılık içerisinde birleştiren aydın kesimine ayrıcalık tanır. Bu varsayıma göre, nesnel çıkarlarını sınıfsal konumları itibariyle bilen (bkz. Marx), yahut bilemezlerse kendilerine öncü entelektüel elit tarafından vaaz edilen (bkz. Lenin) işçiler tarihin istikâmetini takip edecektir. Dolayısıyla özgürlük, asla başıboşluk ve istikâmetsizlik manâsına gelmeyecek, &#8220;müdahalesizlik olarak özgürlük&#8221; şiarı tarihe karışacak, determinizm iradeye galebe çalacak, özgürlük de bireyin tarihe râm olmasına bağlanacaktır.</p>
<p>Böyle bakıldığında, üretici güçlerin gelişmesini ve üretimde verimliliğin artırılmasını gözeten sosyalizm, modernliğin yalnızca bir ucunu tutmuş olur. Modernliğin bir yüzü, aşınan geleneksel kesinliklerin ve sabitliklerin yerini, aklın rahminden doğan daha sağlam temellere dayanan kesinliklerle ve sabitliklerle doldurduğunu iddia eder; daha büyük, daha merkezî, yekpâre, bütüncül olana vurgu yapar. Sosyalizm, üretim faktörlerinin merkezî bir otorite tarafından yönlendirilerek önceden belirlenmiş hedeflere ulaşılacağı varsayımıyla modernliğin bu yüzünü okşar. Neyin nasıl ve ne kadar üretilmesi gerektiğinin bilgisi tek merkezde toplanarak işlenebiliyorsa, toplumun farklı işlevleri arasındaki uyuşmazlık da yerini uyumlu bir bütüncüllüğe bırakabilir. Öte yandan, modernliğin bir de liberalizm tarafından daha iyi anlaşılan diğer yüzü vardır. Bu yüzünde modernlik, tekçilik kadar farklılaşmayı, merkezîleşme kadar adem-i merkezîleşmeyi, bütüncülleşme kadar alt-gruplaşmayı, kesinlik ve sabitliğin güvencesi kadar belirsizliğin ve akışkanlığın tedirginliğini içerir. Karşılıklı etkileşimden, öğrenmeden, taklitten, yenileşmeden doğan sürekli-devinimliliğin toplam hasılası, ilerlemenin motor gücüdür. Modernliğin bu kontrol edilemez süreçleri, kapitalizmin &#8220;yaratıcı yıkım&#8221; gücünü ve inovatif dinamizmini temsil eder. Kesinlik ve sabitlik kaynağı &#8220;bilim&#8221; anlayışının yerine, paradigmaların açık toplumda rekabete girdiği, sınandığı, geliştiği yahut çürütüldüğü &#8220;bilimsellik&#8221; anlayışını öne çıkarır. Liberalizm bu anlamda toplum içerisindeki hiyerarşiler ile kendiliğinden güçler arasındaki med-cezirde daha dengeli ve gerçekçi bir pozisyon alır.</p>
<p>Marksizmin çelişkili yapısı materyalizm yönünden sekülerliğe göz kırpsa da, tarihsici ve erekselci-kurtuluşçu bir siyasal teolojiye dayanması itibariyle âdeta tanrısız bir dine benzer. Liberalizm ise farklı versiyonlarında, materyalizm yönünden İngiliz emprisizmini içerdiği kadar, Hume ve Kant&#8217;ın öznel idealizmini de içerir. Liberalizmin insanı &#8220;homo economicus&#8221;a indirgediği, öz-çıkar maksimizasyonu peşinde koşan bir akılcılığa teşne kıldığı iddiası ise önyargıdan kaynaklanır, zira bu doktrin insanın zorunlu olarak kendi çıkarıyla alâkadar olmasını ama ait olduğu toplulukların çıkarını gözetmemesini öngörmez. Bu bağlamda, Ayn Rand&#8217;ın etik egoizmi haricinde liberaller diğergâmlığı kötülemezler. Dahası, bireyin toplumsalın dışında kalması da gerekmez: Locke&#8217;ta özgür bireyler doğal hakları güvence altına alıcı, çıkar ve güç çatışmalarını adaletin ilkeleri ışığında neticeye bağlayıcı bir devleti kurmak amacıyla toplum sözleşmesi yaparken, Hume&#8217;da adalet erdemi toplumun tarihsel ve kültürel birikiminden süzülen mülkiyet, mübadele ve mukavele hakkı gibi uzlaşımlarda somutlaşır; bireyin, öteki bireylerle duygudaşlık içine girmesini sağlayan ortak ahlakî imgelem geleneklerde tecessüm eder; birey böylece atomize olmak şöyle dursun, bilâkis toplumsallaşır.</p>
<p><strong>Kapitalizm ve Yabancılaşma </strong></p>
<p>Yazıda da değinildiği üzere kapitalizmin, işbölümü ve uzmanlaşma neticesinde insanı üretim sürecinin bütününü kavramaktan uzaklaştırdığı, sınırlı bir işleve indirgeyerek yaratıcılığını körelttiği, bir çarkın dişlisi hâline getirdiği, sermayenin kendini yeniden üretim mekanizmasının üstüne gizemli bir perde örttüğü, işçiyi doğasına yabancılaştırdığı söylenegelmiştir. Taylorcu bilimsel yönetim anlayışında en ideal ifadesini bulan klasik organizasyon modeline yönelen bu eleştirilerde gerçekten de haklılık payı bulunduğu söylenebilirse de, kapitalist üretimin sonraki aşamalarında önce neoklasik, ardından modern yönetim ve organizasyon modelleri ortaya konmuş, çalışanların görev ve inisiyatif alanının genişlemesi, talep ve ihtiyaçlarının dikkate alınması, katı hiyerarşilerin esnemesi, hatta kapalı bir yapı yerine dış faktörlerle etkileşime giren açık bir yapının parçası olması öngörülmüştür. Kısacası, kapitalizmin bir dönemine mâl edilebilecek bir özelliğin, ileriki dönemlerde olumlu yönde değişime uğradığı görülmektedir.</p>
<p><strong>Son Söz </strong></p>
<p>Uzun lafın kısası, liberalizme yöneltilen tek-yanlı ithamlara, “zannedilenin dışında bir liberalizm ya da liberalizmler de var” yanıtı verilebilir. Bütün bu söylenenler, bu doktrinin insanlığın tüm dertlerine deva, yeryüzü cennetini kurmaya talip, yahut her soruna çare üretme konusunda sonsuz derecede mahir olduğu anlamına kesinlikle gelmez. Pek çok açıdan eksikleri ve yetersizlikleri eleştirilebilir. Ancak her şeyden önce, meseleyi soğukkanlılıkla ele almak, tek-yanlı ve kestirmeci hükümler vermek yerine başka bir açıdan da bakabilmenin mümkün olduğunu teslim etmek elzemdir dersek hata yapmış olmayız.</p>
<p>cbeysanoglu@gmail.com</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberalizm-uzerine-birkac-not/">Liberalizm Üzerine Birkaç Not</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YSK Kararı: Kim Haklı, Kim Haksız?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ysk-karari-kim-hakli-kim-haksiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 07:09:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ysk-karari-kim-hakli-kim-haksiz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüksek Seçim Kurulu&#8217;nun iptal kararı üzerine değerlendirmeler gerek iktidar gerek muhalefette ateşli ve hiddetli yorumlara yol açtı; iktidar cephesi bu kararın kendi tezlerini (&#8220;oylar çalındı&#8221;) teyit ettiğini savunurken, muhalefet ise kararın hukukî olmaktan ziyade siyasî olduğunu ifade etti. Şüphesiz, kararı hukuk terazisinde tarttıktan sonra bir kanıya varmak gerekir, gelgelelim her iki tarafın medyasında ve kanaat [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ysk-karari-kim-hakli-kim-haksiz/">YSK Kararı: Kim Haklı, Kim Haksız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yüksek Seçim Kurulu&#8217;nun iptal kararı üzerine değerlendirmeler gerek iktidar gerek muhalefette ateşli ve hiddetli yorumlara yol açtı; iktidar cephesi bu kararın kendi tezlerini (&#8220;oylar çalındı&#8221;) teyit ettiğini savunurken, muhalefet ise kararın hukukî olmaktan ziyade siyasî olduğunu ifade etti. Şüphesiz, kararı hukuk terazisinde tarttıktan sonra bir kanıya varmak gerekir, gelgelelim her iki tarafın medyasında ve kanaat oluşturucularında bu türden bir faaliyete rastlandığı pek söylenemez.</p>
<p>AKP tarafı sıklıkla şu tezi ileri sürmüştü: &#8220;Oyların %10&#8217;u yeniden sayıldı, fark 13 bine düştü. Tamamı sayılsaydı fark kapanırdı.&#8221; Gelgelelim bu tezi destekleyecek verilere sahip değiliz. Oy farkı düştü, evet, ama oyların tamamının sayıldığı 6 ilçe sebebiyle düşmedi; (1) geçersiz oyların yeniden sayımı ve hatalı biçimde geçersiz sayılan bazı oyların geçerli kabul edilmesi, (2) sisteme hatalı girilmiş sandık sonuç tutanaklarına dilekçeyle yapılan itirazların, ilçe seçim kurullarınca yine tutanak üzerinden değerlendirilerek kabul edilip, doğru rakamların sisteme girilmesi neticesinde azaldı. Tamamının sayıldığı 6 ilçede ise kayda değer değişiklik olmadı.</p>
<p>Bir başka tez: &#8220;Tümü yeniden sayılsaydı seçimin iptaline gerek kalmazdı.&#8221; Acaba gerçekten öyle mi? Bir an için tümünün sayıldığını farzedelim. Ve diyelim ki yine İmamoğlu önde çıktı. AKP muhtemelen yine iptal başvurusu yapacaktı, zira gerekçede YSK&#8217;nın iptal sebebi diye sunduğu iki husus (memur olmayan sandık görevlileri; bazı sandıklardaki eksik/usûlsüz sayım döküm cetvelleri) yine sözkonusu olacaktı. AKP yine bunlara dayanarak iptal isteyecek, YSK muhtemelen yine kabul edecekti. Görünen köy kılavuz istemez. Öte yandan, bu yeniden sayımın neticesinde Binali Yıldırım kazanmış olsaydı, CHP olağanüstü iptal başvurusu yapabilir miydi? Hangi sandık görevlisinin memur olup olmadığının bilgisine CHP nasıl ulaşacaktı? (YSK seçimden önce sandık kurulu üyelerinin listesini partilerle paylaşmamıştı). Veya YSK iptal gerekçeleri arasında göstermese de AKP&#8217;nin dilekçesinde yer alan kısıtlı seçmenlerin listesine? Bunlar hep yürütme erkinin imkânları iktidar partisi yararına kullanılarak elde edilmiş bilgiler. Yani CHP&#8217;nin haberi bile olmazdı böyle bir potansiyel iptal sebebinden.</p>
<p>Anlaşıldığı kadarıyla YSK hem usûlsüz atanan sandık başkanı ve üyelerinin bulunduğu hem de sayım döküm cetvellerinin hatalı olduğu belirli sayıda sandığı şaibeli saymış, oradaki toplam oya bakarak bunun iki aday arasındaki farkın üstünde olduğunu görerek iptale gitmiş. Öte yandan, kısa kararda sadece usulsüz sandık kurulu teşkili dolayısıyla seçimin iptal edildiği yazıyordu; yani seçim sonucuna müessir olsun olmasın, karar tam kanunsuzluğu işaret etmişti. Oysa olağanüstü itiraz kanunsuzluk gerekçesiyle yapılamaz. Ancak seçim sonucunu müessir hâller dolayısıyla yapılabilir. YSK&#8217;nın belirttiği husus tam kanunsuzluğu işaret etse de, hem bu gerekçeyle olağanüstü itiraz yapılamayacağı, hem de aynı YSK&#8217;nın 31 Mart sonrası farklı il ve ilçelerde muhalefet partilerinin sandık kurullarının teşkili hakkında yaptığı benzer itirazları oybirliğiyle reddetmesi göz önüne alındığında, bu başvuruyu da reddetmesi beklenirdi. (Kısa kararda yer almayan hususların gerekçeli karara dâhil edilmesi de ayrıca eleştirilmeye açık). Yok eğer usûlsüz oluşturulan sandık kurullarının yaptıkları işlemlerin seçim sonucuna müessir olduğu iddia ediliyorsa, bu durumda YSK&#8217;ya düşen görev hangi sandıklarda ne şekilde sonuca tesir edildiğini tek tek ortaya koymaktı. Bunu yapmadı. Muharrem Sarıkaya&#8217;nın haberturk.com.tr&#8217;deki yazısına bakılırsa, iptale gerekçe gösterilen sayım döküm cetveli hatalarının ise birleştirme tutanaklarına birkaç sandık hariç doğru biçimde işlendiği görülüyor.</p>
<p>Sandık kurulunun teşkilinde usulsüzlük olması ile bu kurulların seçim sonucuna müessir usulsüzlükler yapması farklı şeylerdir. Kanuna göre sandık başkanlarının mutlaka memur olması lâzım, ayrıca bir memur üye daha var, fakat bu üye eğer o muhitte yeterli sayıda memur yoksa memur olmayanlardan atanabiliyor. Belirli sayıda sandık başkanının memurlar arasından atanmayışı gerçekten kanunsuz bir hadisedir, bu kesin. Fakat YSK önceki içtihatlarında, seçim sonucuna tesir etmeyen, seçmenin iradesini sakatlamayan, sadece ilçe seçim kurullarının hatasından kaynaklanan bu nevî usûlsüzlüklerin iptal sebebi olamayacağına hükmetmişti. Mantıken de böyledir zaten: Sandık başkanının memur olması ya da olmaması, sandığın içine giren oyları etkilemez. Sayım işlemlerinde de olumsuzluk getirmez. Zira sayımı yapan 7 kişilik sandık kurulunda her partinin temsilcisi var.</p>
<p>Bazı sandıkların sonuçları tutanağa geçirilirken veya YSK&#8217;nın veri sistemine girilirken hatalar veya manipülasyonlar yapıldığı görülüyor. Bunlar araştırılmalı, eğer kasıtlı yapıldıysa failler cezalandırılmalı. Bu şekilde hatalı girilen 6-7 bin civarında oy, ilçe seçim kurullarına dilekçeyle yapılan itirazlar neticesinde tutanaklar kontrol edilerek düzeltildi, böylece fark 13 bine geriledi. Bunun dışında, 13 binlik farkı da kapatacak bir tutanak/veri girişi hatası -bilindiği kadarıyla- bulunmuyor.</p>
<p>Sandık kurullarının usulsüz oluşturulmasının otomatikman seçim sonucunu etkileyeceği varsayılmış, anladığım kadarıyla. Hâlbuki hukuk varsayım üzerinden hareket etmez. Kaldı ki usûlsüzlüğü bir memur da pekâlâ yapabilir. YSK burada memuru, memur olmayandan daha güvenilir addediyor; devletçi bir önyargı bu. Doğrudur, kanunda sandık başkanının memur olması hükmü var, buna uyulmalıydı. Ancak bu kuralın ihlâl edilmesi otomatikman sandık sonucunu etkiler mi? Diyelim ki X ilçesindeki N no&#8217;lu sandığın başkanı memur değil. YSK bu sandığın sayım döküm cetvellerini ve sandık sonuç tutanaklarını karşılaştırıp, gerekirse o sandıktaki oyları yeniden sayıp doğru neticeye ulaşmalıydı.</p>
<p>Hem sandık başkanı/üyesi memur olmayan hem de sayım döküm cetveli eksik/kayıp olan sandıklar hesaba katılarak iptal kararı verilecektiyse&#8230; bu durumda öncelikle sözkonusu sandıkların tutanaklarına tek tek bakılıp, gerekirse yeniden sayılmalıydı. Sayım döküm cetveli eksikse, bu mutlaka sandık sonuç tutanağının da eksik/hatalı olduğu anlamına gelmez. Önemli olan sandık sonuç tutanağıdır, sisteme işlenen odur. &#8220;Bu tutanakların sağlamasını yapmak için bize gereken sayım cetvelleri eksikti, o yüzden bu sandıklardaki oylar şaibelidir&#8221; diyorlarsa, bu mantık da hatalı. Oy çuvalları parti temsilcilerinin önünde sayıldıktan sonra yine bu üyelerin ve polisin nezaretinde ilçe seçim kuruluna götürülüyor. Bu süreçte kim çuvaldaki oyları eksiltebilir ya da dışarıdan oy ekleyebilir? Kaldı ki işbu sandıklarda Binali Yıldırım&#8217;ın oyunun daha fazla olduğu belirtiliyor.</p>
<p>Kısacası, YSK kararının kamuoyunu tatmin edecek bir hukukî temele dayanıp dayanmadığı noktasında ciddi bir ikna problemi yaşadığı görülüyor. Nitekim bu yüzden, taraflar karardan ikna olmak ve konuyu kapatmak yerine, yine bildiklerini okuyorlar.</p>
<p>Can Beysanoğlu, 27 Mayıs 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ysk-karari-kim-hakli-kim-haksiz/">YSK Kararı: Kim Haklı, Kim Haksız?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ulusalcılıktan Geriye Kalan&#8230;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ulusalciliktan-geriye-kalan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Can Beysanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Jan 2019 06:49:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ulusalciliktan-geriye-kalan/</guid>

					<description><![CDATA[<p>90&#8217;larda ve 2000&#8217;lerin ilk 10 yılında gerek siyaset gerekse fikir hayatımızın başat unsurlarından biri olan ulusalcılığın 2012-13&#8217;lerden itibaren düşüşe geçtiğini, gittikçe popülerliğini kaybettiğini ve gelinen noktada ortalıkta sadece ulusalcılığın karikatürünün kaldığını düşünüyorum. Ulusalcı Kemalizm, 90&#8217;ların ortasında sol-Kemalizmin bir uzantısı olarak neşet etti. 60&#8217;larda doğan sol-Kemalizm, orijinal Kemalizmin &#8220;sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz&#8221; ilüzyonuna bir şerh [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ulusalciliktan-geriye-kalan/">Ulusalcılıktan Geriye Kalan&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">90&#8217;larda ve 2000&#8217;lerin ilk 10 yılında gerek siyaset gerekse fikir hayatımızın başat unsurlarından biri olan ulusalcılığın 2012-13&#8217;lerden itibaren düşüşe geçtiğini, gittikçe popülerliğini kaybettiğini ve gelinen noktada ortalıkta sadece ulusalcılığın karikatürünün kaldığını düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulusalcı Kemalizm, 90&#8217;ların ortasında sol-Kemalizmin bir uzantısı olarak neşet etti. 60&#8217;larda doğan sol-Kemalizm, orijinal Kemalizmin &#8220;sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz&#8221; ilüzyonuna bir şerh getirmiş, Türkiye&#8217;de artık kapitalizmin geliştiğine ve sınıfların oluştuğuna vurgu yapmış; ancak çağdaş Kemalistlerin, eskilerden farklı olarak, hem bu sınıflaşmanın doğuracağı sınıf çatışmasını peşinen önlemek hem de komprador kapitalist sınıfın -zümrevî çıkarlarına uymayacağı gerekçesiyle- asla niyetlenmeyeceği ölçüde hızlı sanayileşmeyi başarmak, bu arada kırsal kesimde de köylüyü topraklandırarak onları feodal bağlardan kurtarmak için devletin bilfiil sorumluluk üstlenmesini öngörmüştü. Böylece hem sınıflar arası makas kapanacak ve sosyal adalet tesis olunacak hem de alt sınıfları ekonomik ve kültürel yönden kalkındırma görevi devletçe en kapsamlı ve süratli biçimde gerçekleşecekti. Komprador kapitalizminin göbekten bağlı olduğu emperyalizm ise başlıca düşmandı; toplumda burjuva-proleter dikotomisi sözkonusu olamazdı, zira asıl çelişki emperyalizm (ve onun güdümündeki komprador yerli sınıf ve feodal gerici unsurlar) ile işçisiyle, köylüsüyle, aydınıyla ve millî burjuvasıyla tüm millet arasındaydı. (Tabiî bu millî cephe içinden de, seçici davranılarak, sol-Kemalizmi meşrulaştırmak adına &#8220;halktan yana&#8221;, &#8220;işçiden yana&#8221;, sosyalizan söyleme sıkça başvuruluyordu). Bu mücadelede emperyalistlerin sömürüsü ekonomik eksenli olmakla birlikte, bunu kolaylaştıran ya da buna giden yolun taşlarını döşeyen kültür emperyalizmi de hesaba katılmalıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulusalcılık bu anlatıyı 90&#8217;ların koşullarına uyarladı. Emperyalizm tarafından sanayileşmesine izin verilmeyen, ancak bağımlı ve yarım yamalak montaj sanayiine mahkûm edilen Türkiye tasvirinin yerini, uluslararası finans kapitalin kıskaçları arasında sıkışan, ulusal sanayisi ve tarımı bitirilerek küresel güçlerin açık pazarı hâline getirilen Türkiye portresi aldı. Sol-Kemalizm aydınlarla askerî-sivil bürokrasinin ittifakına dayanıyordu; 12 Mart ve 12 Eylül&#8217;den sonra bu ittifak kırılır gibi olup aydınları &#8220;demokrasi&#8221; söylemini benimsese de, 90&#8217;larda ulus-devletin hem içten (İslamcıların ve Kürtçülerin) hem dıştan (emperyalizmin) ikili sıkıştırmasına maruz kaldığı gerekçesiyle ittifak yeniden inşa edildi. Sömürünün ana ekseni yine ekonomikti, kültür emperyalizmi ise bunun alt-koluydu. 12 Eylül, sol-Kemalizmin sosyoekonomik veçhesine sıcak bakmayıp tarih-dışı bir &#8220;Atatürkçü düşünce sistemi&#8221; kurgulayarak aslında bu fikriyatın içini boşaltmıştı. Ulusalcılar, 12 Eylül darbesini &#8220;küresel kapitalizmin ülke-içi egemenliğini mutlaklaştırmaya ve Kemalist ulus-devlete muhalif akımların önünü açmaya&#8221; yönelik bir dış kaynaklı komplo şeklinde tanımladı: Unutturulan sosyoekonomik veçhenin yokluğu, &#8220;neoliberalizmin&#8221; ve &#8220;gericiliğin&#8221; ortak saldırısı karşısında Kemalist rejim yanlılarının halkla bağını koparmış, 12 Eylül darbesi böylece meydanı bu &#8220;karşı-devrimcilere&#8221; teslim ederek rejimi zayıflatmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağı yukarı bu temelde oluşturulan ulusalcı fikriyat, kısa zaman içinde, biraz da ittifakı genişleterek daha farklı çevrelere açılmak amacıyla anlatısını revize etti. Sosyoekonomik veçhenin &#8220;sol&#8221; rengi flulaşmalı, böylece sola şüpheli bakan milliyetçi ve mukaddesatçı çevrelerin ittifaka eklemlenmesi kolaylaşmalıydı. Ayrıca 28 Şubat sürecinde ve akabinde, rejimin sacayakları sayılan aydınlar, bürokrasi, medya, sivil toplum ve üniversiteye güçbirliği yaptırılmış, böylesi bir şebekenin unsurlarının kendi alanlarında ve toplu hâlde her alanda &#8220;karşı-devrimcilere&#8221; karşı tek cephe teşkil etmesi öngörülmüştü. Şebekenin bu kadar genişletilmesi, ulusalcı Kemalizmin ideolojik sol renginin (ya da abartılı sosyoekonomik vurgusunun) flulaşmasını zorunlu kılıyordu. Bu doğrultuda, &#8220;ekonomik sömürüyü amaçlayan emperyalizm&#8221; söylemi de değiştirilerek, &#8220;ekonomik sömürüyü ve kültürel asimilasyonu amaçlayan emperyalizm&#8221;e dönüşecek, böylelikle (1) emperyalistlerin etnik milliyetçiliği kaşımak ve ulusal birliği bozmak suretiyle, bin yıldır Batı&#8217;nın korkulu rüyası olan Türklüğü ve Türk milletini çökertmeyi planladığı, (2) Batılı kültür unsurlarıyla (sinema, edebiyat, dizi, eğlence hayatı) ülkemizi sadece ekonomik yönden bağımlı hâle getirmekle kalmayıp, millî kültürümüzü de zayıflatarak bizi özümüze yabancılaştırdığı, (3) misyonerliği ve yabancı okulları ülkemize sokarak da aynı maksada hizmet ettiği savunulacaktı. Attilâ İlhan gibi kimi sol-Kemalist aydınların, kültür emperyalizmini başat dereceye yükselterek Türkçülüğe göz kırptığı dahi görülecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle 2002&#8217;de AKP&#8217;nin iktidara gelişinin ardından ulusalcı cepheyi genişletme stratejisi hızlandırıldı; ulusalcı anlatıda yer alan bilumum &#8220;kötü&#8221;ler  (neoliberalizm, gericilik, ulus-devlet karşıtlığı, hatta neredeyse mason-siyonist komplosu uzantılığı) topyekûn AKP&#8217;ye mâledilerek cisimleştirildi; AKP dışında kalan her kesimi kapsayıp mobilize edecek çapta geniş bir ulusalcı şebeke oluşturulmaya çalışıldı. Öyle ki, artık &#8217;80 öncesinin ideolojik düşmanlıklarının unutulması gerektiği vurgulanarak (bkz. İlhan Selçuk&#8217;un &#8220;işkencecilerimi affediyorum&#8221; beyanı) eski sol-Kemalistleri, kısmen de milliyetçileri ve mukaddesatçıları içine alacak bir ulusalcı bütünlük inşa edilmek istendi. Esasen 2007&#8217;deki cumhuriyet mitingleri sürecinde de bu genişletilmiş ittifak sahaya çıkarıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">2008-2009&#8217;lardan itibaren ulusalcılık trendi inişe geçmeye başladı. Ergenekon-Balyoz gibi FETÖ kumpas davaları ulusalcıların kanaat önderlerini hedef alırken, davaları destekleyen iktidar tarafından da ulusalcılık &#8220;millî irade karşıtlığı ve darbecilik&#8221;le özdeşleştirilerek itibarsızlaştırıldı; şebekenin içindeki &#8220;laik&#8221; medya gruplarına baskı uygulanarak sindirildi (örneğin Doğan Medya), bazı medya grupları ise TMSF marifetiyle sahip değiştirdi (2007&#8217;de Sabah-ATV, 2013&#8217;te Akşam-Show-Skytürk). Bu arada değişen koşullar altında muhalefetin iktidar eleştirisinin de ana ekseni laiklik/şeriat olmaktan çıkıp, otoriterleşme/demokrasi olarak yenilendi. Ulusalcı muhalefet artık halkın oyuyla seçim kazanarak iktidara gelmenin tek çare olduğu bir ortamda laiklik ve Kürt sorunu konusundaki katı görüşlerini esnetmeye mecbur hissetti. Ulusalcı anlatının her daim şüpheyle baktığı Avrupa Birliği de Türkiye&#8217;deki otoriter gidişe set çekecek bir potansiyel müttefik sayıldı, hasmâne tutum yerini dostça yaklaşıma bıraktı. Küresel kapitalizm eleştirisi de hakeza&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Gelinen noktada, bilhassa son birkaç yıldır ulusalcı anlatının büyük ölçüde pabucunun dama atıldığını, CHP ve de Kemalist medya tarafından pek kullanılmadığını görüyoruz. Hatta AKP&#8217;nin, siyaseti millîlik-gayrımillîlik ekseninde saflaştırması ışığında, ulusalcı cepheden geriye kalanların bir kısmının sınırları iktidarın çizdiği millîlik çerçevesine intisap ederken, büyük çoğunluğu ise gayrımillî ilân ediliyor. Kürt sorunu, Batı&#8217;yla ilişkiler, demokratikleşme konularında ulusalcı anlatıda yer bulan bazı unsurlar ise iktidar tarafından devşirilerek eski ulusalcılara karşı kullanılır durumda…</p>
<p style="text-align: justify;">Can Beysanoğlu, 21 Ocak 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ulusalciliktan-geriye-kalan/">Ulusalcılıktan Geriye Kalan&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
