<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Buğra Kalkan, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/bugrakalkan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 07 Dec 2018 09:58:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.7.2</generator>
	<item>
		<title>Ekonomik Reform Tartışmalarına Bireyci Bir Katkı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ekonomik-reform-tartismalarina-bireyci-bir-katki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Dec 2018 09:58:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ekonomik-reform-tartismalarina-bireyci-bir-katki/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Döviz kurlarındaki hızlı yükselişle birlikte ekonomide yapısal reform yapma önerileri kısık ama kararlı bir sesle yeniden dile getirilmeye başlandı. Peki, nedir bu yapısal reformlar ve bu reformların yapısal olmayanlarla arasındaki fark nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorulara verilen kısa dönemli cevaplar, ödemeler dengesinin düzeltilmesi ve tasarruf oranlarının yükseltilmesine odaklanmaktadır. Uzun dönemli reformlar ise Türkiye’deki eğitim sisteminden sözü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekonomik-reform-tartismalarina-bireyci-bir-katki/">Ekonomik Reform Tartışmalarına Bireyci Bir Katkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Döviz kurlarındaki hızlı yükselişle birlikte ekonomide yapısal reform yapma önerileri kısık ama kararlı bir sesle yeniden dile getirilmeye başlandı. Peki, nedir bu yapısal reformlar ve bu reformların yapısal olmayanlarla arasındaki fark nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorulara verilen kısa dönemli cevaplar, ödemeler dengesinin düzeltilmesi ve tasarruf oranlarının yükseltilmesine odaklanmaktadır. Uzun dönemli reformlar ise Türkiye’deki eğitim sisteminden sözü başlatıp, yüksek katma değer üretecek yeni yatırım sahalarının oluşturulmasına kadar uzanmaktadır. Kanaatimce yapısal reform çağrısı altında ciddi bir kafa karışıklığı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Meseleyi bu konudaki en istikrarlı önerilerde bulunan Mahfi Eğilmez’in bir yazısını kısaca eleştirerek inceleyeceğim.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu sayede piyasa ekonomisi ile zenginlik yaratan ekonomik süreçler üzerine kısa bir değerlendirme yapma fırsatı bulacağım. Bu açıklamayı yazılarını severek takip ettiğim Mahfi Eğilmez’i eleştirmek için yapmıyorum. Eğilmez şüphesiz Türkiye’de yetişmiş değerli bir iktisatçıdır. Ayrıca televizyon programından uzaklaştırılma biçimini onaylamam da mümkün değil. Amacım milyonlarca kişiye hitap eden değerli bir iktisatçının fikirleri vasıtasıyla yapısal reform meselesine bireyci bir perspektif sunmaktır. Maalesef metodolojik bireycilik en fazla görmeyi beklediğimiz alan olan iktisatta kaybolmuş durumdadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğilmez’e göre yapısal reform “… bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirilebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılması olarak tanımlanabilir.” Dolayısıyla Eğilmez’e göre, problem bir sistem problemidir. Sistemler belirli bir amaca yönelik olarak insanlar tarafından tasarlanmış kapalı modellerdir. Bu durumda sistemde ortaya çıkan sorunu gidermek için sistemi amacına tekrar hizmet ettirecek sert değişiklikleri gerçekleştirmek yapısal reform olacaktır. Eğilmez yapısal reformu diğer reform çeşitlerinden ayırmak için sosyal sigorta sistemi hakkında varsayımsal bir örnek vererek açıklamalarına başlar. Verdiği örneğe göre iflas eden sosyal sigortalar sistemini borçlanarak kurtarmak geçici bir çözümdür. Sistemdeki problemi çözmez ama problemin ötelenmesini sağlar. Bu yüzden yapısal bir çözüm değildir. Eğilmez’e göre sosyal sigortalar sisteminde yapısal çözüm, emeklilik primlerini artırmak, maaş ve sigorta ödemelerini düşürmek ve emeklilik yaşını yükseltmektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben de varsayımsal sosyal sigortalar reformunu eleştireceğim. Şüphesiz ikinci sırada sayılan öneriler borçlanmaktan daha sağlam bir tutum olacaktır. Ancak bu yapısal reform iddiasında maliyet tamamen zorunlu olarak sigorta sistemine dahil edilmiş, sorumlu bir şekilde primlerini ödemiş ancak sosyal sigorta sisteminde hiçbir söz hakkı olmayan sıradan vatandaşlara yüklenmektedir. Yani primlerini günü gününe ödeyen vatandaşlar, birdenbire devletle yaptıkları anlaşmanın geçersiz olduğunu ve kendi yönetimlerinde olmayan sigorta sistemini kurtarma maliyetlerini yine kendilerinin yüklenmek zorunda kaldıklarını göreceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Primlerini ve vergilerini veren sıradan vatandaşlara kendi sorumluluklarında olmayan ekonomi ve sosyal politikaların başarısızlıklarının maliyetini zorla yüklenmelerini sağlamak ne türden bir yapısal reformdur? Burada belli ki sosyal sigortalar sistemini iflasa sürüklemiş olan hükümetlerin ve politikacıların hiçbir maliyet yüklenmeden sigorta sisteminde yapısal reform yaptıkları iddia edilmektedir. Bu durumda kriz sonrası gelecek hükümetlerin kısa bir zaman sonra tekrar popülist politikalarla sosyal sigortalar sistemini benzer bir krize sürüklemeyeceğinin hiçbir garantisi yoktur. Ancak bu önlemlerin yapısal olmadığı herhalde şimdi açıktır. Ayrıca sigorta primlerini aksatan hatta kayıt dışı çalışarak sigorta primine destek vermediği halde devletin sağladığı sağlık hizmetlerinden yararlananların, sigorta primlerini zamanında ödeyen vatandaşların üzerinde fazladan yük olmalarına da göz yumulur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğilmez sosyal sigorta sisteminin yapısal reformu konusunda yanılmaktadır. Çünkü sosyal sigortaları kimin iflas konumuna getirdiği gerçeğini görmezden gelerek, basitçe ortaya çıkan maliyeti hiçbir inisiyatifi olmayan sıradan vatandaşlara yüklemektedir. Oysaki önemli olan siyasal karar alma süreçlerinde neredeyse hiç etkileri olmayan vatandaşların değil ama siyasetçilerin ve kayıt dışı ekonomide kalarak prim yükümlülüğünü yerine getirmeyenlerin davranışlarının değiştirilmesidir. Aksi halde alınacak her önlem kısa vadelidir ve günü kurtarmak adına yapılır. Yani Eğilmez’in önerileri sadece daha uzun bir vadeyi hedef alan geçici önlemlerden ibarettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki, sosyal sigortalar sisteminde sahici bir yapısal reform nasıl yapılır? Sosyal sigortalarda yapısal reformun amacı sigorta sistemini her defasında iflasa sürükleyen politikacıların karar verme yetkilerini sınırlandırmak ve kayıt dışı çalışanların sayısını azaltmak olmalıdır. Peki, bu nasıl başarılır? Sosyal sigorta hakkında karar verme yetkisi ve bu sigortanın maliyetini yüklenme ödevi doğrudan bireylere aktarılarak bu sorun çözülebilir. Sosyal sigorta sistemine katılımın zorunlu olduğu bir ülkede vatandaşlara, hükümetin belirlediği belirli sosyal amaçları da göz ardı etmeden, özel sigortalar arasında seçim yapma özgürlüğü tanımak sosyal sigorta sisteminde önemli bir reform olacaktır. Yani devlet piyasa benzeri bir sosyal sigorta sistemi geliştirerek sigorta primi ödeyenlerle sigorta hizmeti sağlayanlar arasında doğrudan bir bağlantı kurabilir. Böylece politikacıların sosyal sigortalar sistemini seçim kazanmak adına manipüle etmesi asgari düzeye çekilebilir. Şüphesiz bu sistemde sigorta primi ödeyemeyecek olanlara yönelik şarta bağlı istisnaî hususlar geçerli olacaktır. Ancak temelde amaç primlerle riskler arasında daha sağlıklı ilişki kurmak, göz göre göre kayıt dışı çalışanların prim ödeyen sigortalılar üzerinden geçinmelerini engellemek ve politikacıların sigorta sistemine keyfî müdahalelerini azaltmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki açıklamaları kavrayabilmek için vatandaşların ve politikacıların bireyler olarak kendilerine verili olan sınırlar içinde kendi kişisel çıkarlarını azamileştirmeye çalıştıklarının farkına varmak lazım. Tabiî ki politikacı yeniden seçilmek için elindeki her türlü popülist ekonomik imkânı kullanacaktır. Ayrıca vatandaşlar kısıtlı kazancını kısa vadede artıracağını düşünecekleri ve emek harcamadıkları her türlü geliri devletten talep edeceklerdir. Sonuçta devletçi sistemde maliyet genel halkın üzerine dağıtılırken, faydalar / ekonomik gelirler belirli kişilere ve gruplara dağıtılacaktır. Dolayısıyla devletçi / kollektivist sistemlerde herkes bir diğerinin pahasına kendi çıkarını azamileştirmeye çalışır ve kollektif bir başarısızlık adım adım örülür. Şüphesiz devletçi sistemlerde en zayıf halka olan vatandaşlar üç kuruş kazanacakları umuduyla destekledikleri popülist politikaların altında kalırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğilmez’e göre Türkiye mevcut ekonomik tıkanıklığı aşmak için siyasal, sosyal ve ekonomik olmak üzere üç alanda reform yapmalıdır. Siyasal ve sosyal reform teklifleri neredeyse hepimizin hemen kabul edeceği önerilerdir: Anayasal devletin kurumsallaşması, adalet sisteminin tarafsız ve bağımsız olması ve eğitimin kalitesinin artırılması gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğilmez’in ekonomik reform önerileri üzerine ise biraz düşünmekte yarar vardır. İlk öneri “büyümenin ithalâta bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi”dir. Buradaki temel öneri kısmî ve geçici ithal ikameci politikalardır. Eğilmez, bu politikayı aşağıdaki gibi açıklamaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu eksikleri düzeltmek için ithal mallarından içeride de üretilmesi mümkün olanları teşvik ederek dışarıya ödenecek dövizi azaltmak yoluna gidilmesi gerekir. O nedenle ben bu alanda ‘kısmî ve geçici ithal ikamesi’ yaklaşımını ortaya atmıştım. Bu yaklaşımı ithal mallarından burada da aynı fiyata üretilebilecek olanları geçici süreyle teşvik ederek maliyetini düşürmek şeklinde özetleyebilirim. Bunu yapabilmek için öncelikle sanayi ürünlerinin envanterini çıkararak maliyet, vergi, satış fiyatını sıralamak, sonra bunları dünya fiyatlarıyla kıyaslamak ve hangilerinde teşvik yapılacağını belirlemek gerekir. Bu yolla cari açığı düşürmek mümkün olabilir. Buradaki kritik nokta fiyat olarak rekabet edemeyeceğimiz ürünleri burada üretmeye kalkışarak kaynak tahsisinin bozulmasına yol açmamaktır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda yaptığım metodolojik bireycilik açıklamaları bu planın nasıl fena halde kötü sonuçlanabileceğini açık etmektedir. Burada devlete yani kendi çıkarlarını azamileştirmeye çalışan bir grup politikacıya ve onları destekleyen iş adamlarına hangi malın yurt içinde desteklenmesi gerektiğine yönelik bir yetki vermemiz öneriliyor. Üstelik Eğilmez’e göre, bir şekilde, yurt içinde rekabetçi olmayan ürünlere teşvik vermeyi başarabilmemiz gerekiyor. Açık ki Eğilmez’in yapısal reform olarak sunduğu politika Türkiye’nin ekonomik sisteminde ne kadar etkinsizlik varsa bunları güçlendirmeyi istemeden destekliyor. Politikacılara ve onları destekleyen çıkar gruplarına kamusal gelirleri özel çıkar gruplarına aktarma yetkisi tanıyan herhangi bir ekonomik girişimin Eğilmez’in istediği şekilde sonuçlanma şansı neredeyse sıfırdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çıkar grubu faaliyetlerini ve politikacıların yozlaşma potansiyellerini hafife alan Eğilmez’in fiyat mekanizmasına da yeterince önem vermediği anlaşılmaktadır. Rekabetçi fiyatlar şüphesiz rekabetçi piyasalarda ortaya çıkar. Teşvik sistemi ve ithalat kotaları/yasakları ile oluşturulacak olan geçici ithal ikameci ekonomimiz acaba nasıl rekabetçi fiyatlara göre üretim yapacaktır? Hali hazırda ithal bir malın ikamesini Türkiye’de üretmek rekabetçilik açısından kârlı bir girişimse neden iş adamlarımız bu malları Türkiye’de üreterek mevcut kâr imkânlarını değerlendirmemektedir ya da şu ana kadar değerlendirmemiştir? Bu sorunun cevabı basittir. Çünkü kredi ve faiz piyasalarına politik gerekçelerle hem malî hem de finansal araçlara keyfî bir şekilde müdahale eden devlet, piyasada neyin kârlı, neyin kârsız olacağına doğrudan müdahil olmuştur. Devletin bu gücünü, belirli sektörlerde kolay para kazanmak için kullanan çıkar grupları, devletle iyi ilişkiler kurmuşlardır. Örneğin şu hep sözü edilen katma değeri yüksek mallar üretmek yerine inşaat yapmayı tercih etmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz katma değeri yüksek malın ne olduğunu ancak rekabetçi piyasalarda ortaya çıkan fiyat mekanizması belirler. Bunun dışında ne Eğilmez ne diğer bütün ekonomistler ne de devlet hangi üretimin katma değerinin diğerlerine göre daha yüksek olacağını önceden bilebilirler. Ancak kredi ve ticaret sistemine müdahale eden devlet, istediği malların üretilmesini diğer ürünlere göre daha cazip hale getirebilir. Bu durum zaten hâlihazırda içine düştüğümüz ekonomik krizin temel sebebidir. Şimdi Eğilmez bize diyor ki, hâlihazırda bizi ekonomik krize sürükleyen ekonomik malların üretimini yine, bizi krize sürükleyen ekonomi politikalarının bir benzerini izleyerek desteklemeliyiz. Yani Eğilmez, yapısal reform önerisi altında mevcut sorunların daha da sağlamlaştırılmasını ve maliyetin de sıradan vatandaşlar tarafından karşılanmasını istemektedir. Bunun karşısında Eğilmez herhangi bir şekilde fiyat mekanizmasının işlevsel kılınmasına yönelik bir öneride bulunmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci olarak, Eğilmez dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının düşürülmesini önermektedir. Kesinlikle doğru bir öneri olmakla birlikte mevcut devletçi sistemde bu önerinin hayata geçirilmesi imkânsızdır. Devletin manipüle ettiği kredi sisteminde ve fiyat mekanizmasında yüksek kâr elde etmek mümkündür ya da mümkündü. Dolayısıyla devlet destekli sektörler ve şirketler şüphesiz kayıtlı ekonomide iş yaparak yüksek gelirler elde etmeyi başarmaktaydılar. Bunun dışındaki alanlarda ise yüksek düzeyde kayıt dışılık vardır. Çünkü devletin manipüle ettiği kredi ve fiyat mekanizması içinde devletin desteği olmaksızın kayıtlı iş yaparak kârlı bir işletme kurmanız çok güçtür. Bu yüzden ekonomide yüksek düzeyde kayıt dışılık vardır. Kayıt dışılığın yüksek olması üretimin doğrudan vergilendirilememesine sebebiyet vermektedir. Üretimin önemli bir kısmının vergilendirilememesi devleti tüketim vergileri üzerinden dolaylı vergiler toplamaya itmektedir. Eğilmez’in de doğru bir şekilde tespit ettiği üzere dolaylı vergilerin toplandığı tüketim malları temelde ithal mallarla üretilmektedir. Böylece ithalat dolaylı vergileri, dolaylı vergiler devlet bütçesini artırmaktadır. Uluslararası sıcak ve kolay paranın bol olduğu dönemde bütün üreticiler hallerinden memnundur. Büyük yatırımcı devleti destekler, küçük yatırımcı kendisine dokunmayan devletin koyduğu yüksek dolaylı vergilerden şikâyetçi olmaz.  Ancak sıcak paranın bittiği dönem gelip çattığında, fiyat mekanizmasını sekteye uğratarak sermayenin verimsiz alanlara yönlendirilmesinin cezasını çekmeye başlarız. Aynen şimdi yaşadığımız gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki, o zaman ekonomide yapısal reform denildiğinde ne beklemeliyiz? Öncelikle ekonominin tamamen kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir bir sistem olmadığını anlamakla işe başlanmalıdır. Ekonomi belirli kurallara göre işleyen sosyal bir düzendir. Sosyal düzenlerin belirli bir amacı yoktur. Her sosyal düzen bireylerin ve grupların kendi amaçlarını gerçekleşmesini sağlayan kurallar bütünüdür. Siyasal karar alıcılar ve onları destekleyen çıkar grupları ekonomik düzeni kendi amaçları için belirli bir ölçüde ve belirli bir süre boyunca yönlendirebilirler. Bu yönlendirme belirli ekonomik politikalar bağlamında rekabetçi piyasalarda ortaya çıkamayacak olan ekonomik gelirleri başkalarının maliyetine olacak şekilde belirli kişi ve gruplara aktarmaktadır. Maalesef Türkiye ekonomisi büyük ölçüde bu tür ekonomik yönlendirmelerin ekonomik kaynakların ve gelirlerin belirli kişi ve grupların elinden alır, siyasal karar vericilerin uygun gördüğü belirli kişi ve gruplara aktarır.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek ki, eğer ekonomide yapısal reformda samimiysek, devletin ekonomideki yozlaştırıcı etkisinin farkına varmamız gerekmektedir. Ancak devletin yozlaştırıcı etkisini basitçe devlet görevlilerinin yolsuzluk yaptığı iddiasına indirgemek büyük bir hata olur. Ekonomik problemi, doğru yöneticileri doğru amaçlar için seçmek probleminden ibaret sananlar ölümcül bir hata içindedirler. Örneğin “devlette bunca yolsuzluk olmasa, devletin kaynakları halka dağıtılsa ve hatta bu kaynaklarla sıra sıra fabrikalar açılsa, hiçbir ekonomik problemimiz kalmaz” mealinde konuşanlara çok rastlıyorum. Bu fikirleri öne sürenlere iki cevabım var. Öncelikle devletin ekonomiye müdahalesi arttıkça yolsuzluk artar. Sadece yolsuzlukların formu değişebilir. İnanmayanlar yolsuzluk algısı endeksi ile ekonomik özgürlük endeksini yan yana koyup inceleyebilir. İkinci olarak “sıra sıra fabrikalar” yaparak ekonomik büyüme sağlayacağını düşünenler temel ekonomik problem hakkında ciddi bir bilgi eksikliğinden mustariptirler. Kıt kaynakların çeşitlenen ihtiyaçlarımız arasında nasıl dağıtılacağını ancak fiyat mekanizmasının işlemesi sayesinde bilebiliriz. Fiyatların gösterdiği yolda üretim yapıp sermayesini riske atacak olanlar ise girişimcilerdir, devlet değil. Yine inanmayanlar için tarih pek çok sosyalist ekonomik felaketle doludur. Ancak son olarak Venezüella&#8217;da gördüğümüz ekonomik çöküş hepimiz için ibretliktir. Etkin olmayan üretim zenginlik yaratmaz. Etkin üretim ise ancak fiyat mekanizmasının gösterdiği sinyaller vasıtasıyla rekabetçi piyasalarda gerçekleşebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda açıkladığım ekonomik rant sisteminde devlet görevlileri hiçbir usûlsüzlük ya da yolsuzluk yapmadan da piyasadaki fiyat sistemini bozarak kaynakların verimsiz alanlara yönlendirilmesini sağlayabilir. Burada önemli olan birey ve grupların kendi kaynakları ile kendi ekonomik planlarını piyasada eşit kurallara dayalı olarak uygulayabilmelerinin sağlanmasıdır. Böylece fiyat mekanizması bize neyin, nerede, ne kadar, hangi yöntemle ve ne zaman üretilmesi gerektiğinin sinyalini verebilir. Şüphesiz devlet, piyasanın üretemeyeceği bazı kamusal malları piyasada ya da piyasa dışında üretmelidir ve bu üretimin piyasadaki fiyatlara bir etkisi olacaktır. Ancak bu düzeyin piyasa üretiminin genel seyrini bozmayacak şekilde gerçekleşmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yüzden, kamusal kaynakların ve siyasal kararların serbest piyasa ekonomisinin kurumlarını deforme etmesini önleyecek ve bireylerin ve grupların kendi amaçları ve kendi kaynakları ile üretim ve tüketim yapmasına izin verecek reformları yapmak gerekmektedir. Bu reformlar, devletin kamusal kaynakları ve hazineyi özel yatırımları yönlendirecek ya da kurtaracak şekilde kullanılmasının ciddi düzeyde azaltılmasıyla başlar. Üretim ve tüketim, serbest piyasa rekabetine bırakıldığında fiyatlar üreticiler ve tüketiciler üzerinde doğal ve otomatik bir sınırlayıcı olarak işlev görerek üretim, tüketim ve tasarruf ilişkilerinin serbest piyasa şartlarında yeniden yapılanır. Şüphesiz eğitim reformu ya da anayasal reform işin bir parçasıdır. Ancak sağlam bir piyasa ekonomisinin bulunmadığı hiçbir ülkede sözü edilen reformlar gerçekleştirilemez. Fiyat mekanizmasının sağlıklı işlemesini sağlayacak reformlar temel olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mahfi Eğilmez, “Güncellenmiş Yapısal Reformlar Rehberi”, <em>Kendime Yazılar</em>, 19 Ekim 2015, <a href="http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/guncellenmis-yapsal-reformlar-rehberi.html">http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/guncellenmis-yapsal-reformlar-rehberi.html</a>. Erişim tarihi: 27.08.2018</p>
<p style="text-align: justify;">7 Aralık 2018</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ekonomik-reform-tartismalarina-bireyci-bir-katki/">Ekonomik Reform Tartışmalarına Bireyci Bir Katkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitim ekonomik gelişmenin ilacı mıdır?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/egitim-ekonomik-gelismenin-ilaci-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Aug 2018 05:58:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/egitim-ekonomik-gelismenin-ilaci-midir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ekonomik gelişmenin eğitimden geçtiğine yönelik bir inanış var. İlkokuldan üniversiteye daha iyi okullarımız olursa, daha iyi eğitim almış, daha yetenekli ve daha üretken bireyler yetiştireceğiz. Böylece daha zeki, daha rasyonel, daha iyi kararlar alabilen ve daha üretken bir toplum olacağız. Eğitimden beklenen bu faydalara ek olarak eğer ideolojik bir tutumun varsa, eğitimin ayrıca sizin istediğiniz [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-ekonomik-gelismenin-ilaci-midir/">Eğitim ekonomik gelişmenin ilacı mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ekonomik gelişmenin eğitimden geçtiğine yönelik bir inanış var. İlkokuldan üniversiteye daha iyi okullarımız olursa, daha iyi eğitim almış, daha yetenekli ve daha üretken bireyler yetiştireceğiz. Böylece daha zeki, daha rasyonel, daha iyi kararlar alabilen ve daha üretken bir toplum olacağız. Eğitimden beklenen bu faydalara ek olarak eğer ideolojik bir tutumun varsa, eğitimin ayrıca sizin istediğiniz gibi bir toplumun yaratılmasında da önemli olduğuna inanıyor olabilirsiniz. Bu sebeplerle eğitimin iyi bir hayat anlayışı ve müreffeh bir toplum için çok önemli olduğu düşünülür.</p>
<p>Bir parça Hayek okumuşlar bu iddiaya itiraz edebilirler. Eğitime ilişkin yukarıdaki iddialar şüphesiz yanlış değildir, ancak eksiktir.  Çünkü toplumsal düzenin karmaşık yapısı göz ardı edilerek, eğitime yani bilgiyle donanmış insanın kişisel bilgisine fazla önem atfedilir. Oysa yazıya aktarılabilir bilginin işe yarayabilmesi için ancak buna uyumlu, iyi işleyen sosyal, ekonomik ve politik bir sosyal düzenin de iyi bilgilendirilmiş çalışan bireylere eşlik etmesi gerekmektedir. Yoksa öğretmen olarak çalışmak isteyen ziraat mühendisleriniz, ilk fırsatta yurt dışına göçen milyonlarca lira harcayarak yetiştirdiğiniz mühendis ve doktorlarınız ve gençliğinde parlak ancak işe hayatında sıradanlaşmak için yarışan çalışanlarınız olacaktır.</p>
<p>Peki, eğitim iyi bir sosyal ve politik düzenin temelini oluşturmaz mı? Pek değil. Bunun sebebini kısaca açıklamaya çalışayım. Eğitim yazıya dökülebilen yani aktarılabilen bilginin ve tecrübeyle kazanılacak birtakım yeteneklerin öğrenilme prosedürlerinden oluşur. Temelde bireye ilişkin sonuçlar doğurur. Sosyal, ekonomik ve politik düzenlerin yaptığı ise bireysel olarak sahip olduğumuz bilgi ve yetenekleri toplumsal iş birliği (kollektif eylem) için kullanmamızı mümkün kılar. Toplumsal iş birliğini düzenleyen kurallar ne kadar verimli ise sizin hem kendi bilgi ve tecrübenizi toplumsal iş birliğine aktarmanız hem de başkalarının bilgi ve tecrübelerinden yararlanmanız o kadar verimli olur. Örneğin ekonomik kriz beklentisinde olan yatırımcılar sermayelerini harcamaktansa saklamayı tercih ederler; başka bir ülkede daha verimli çalışacağını düşünenler göç ederler; birbirlerine güvenemeyen insanlar ortak işe giremezler; güvensizliğin baskın olduğu toplumlarda aldatılan olmaktansa insanlar aldatmayı tercih ederler ve iş birliği zayıfladıkça şiddet ve zorbalık temel kural haline gelir.</p>
<p>Yani eğitimin kendisi sosyal düzenin ortaya çıkmasına neden olmaz. Gary Becker’i hatırlarsak, ancak işleyen bir sosyal düzende yüksek sosyal sermaye sosyal düzene önemli bir katkı sağlar. Karşılığında da sosyal düzenin sosyal sermayeyi desteklediği iddia edilebilir. Mancur Olson’a göre de, toplumun tamamının sosyal iş birliğinin önemini kavraması ve bunu biliyor olması sosyal düzeni ortaya çıkartmaz. Sokrates’in iddiasının aksine bilginin kendisi erdem değildir. Kuralların işleyebilmesi için toplumdaki ezici çoğunluğun, diğerlerinin de kurallara uyacağını bilmesi gerekir. Kuralların işlemesini sağlayacak toplumsal ve politik mekanizmalara güvenin olması gerekir. Güven tesis edildiğinde bilgiye sahip insanların sosyal iş birliklerinin önü açılabilir.</p>
<p>Toplumsal iş birliği sadece var olan bilginin etkin kullanılmasını sağlamaz, aynı zamanda bilgi üretiminin de en önemli kaynağıdır. Bu hususta bize ulusların zenginliğinin anahtarını veren Adam Smith’e dönmemiz gerekiyor. Smith’e göre uzmanlaşma iş bölümünün sonucudur. Yoksa tersi değil. Yani safi yetenek ya da bilgi uzmanlaşmayı ortaya çıkartmaz ama iş bölümünün kendisi uzmanlaşmayı, yetenekleri ve bilgiyi ortaya çıkartır. İş bölümü ise zenginliği yaratan mekanizmaların başında gelir. Bu açıdan bakıldığında Smith bize iş bölümünün ve dolayısıyla iş birliğinin bilgiyi öncelediğini belirtmektedir. Yani iş birliği ve iş bölümü yapamayan toplumlar ne bilgi üretebilir ne de var olan bilgiyi etkin kullanabilir. Bu durumda bilginin kendisinin ilerlemenin bağımsız değişkeni olması mümkün değildir.</p>
<p>Peki toplumsal iş birliğini ve uzmanlaşmayı en fazla geliştiren ekonomik sistemin adı nedir? Sanırım buna serbest piyasa ekonomisi dememe kimse itiraz edemeyecektir. Ama nasıl olur da kâr ve kişisel çıkar peşinde koşanlar, en gelişmiş toplumsal düzenlerde en fazla bilgiye dayalı olarak yaşayabilmektedirler. Eğitim ticarileştirilemez diyenleri duyar gibiyim. Öyleyse bu meseleyi de bir sonraki yazıda ele alalım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/egitim-ekonomik-gelismenin-ilaci-midir/">Eğitim ekonomik gelişmenin ilacı mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çoğulcu eğitim için rekabetçi bir model önerisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cogulcu-egitim-icin-rekabetci-bir-model-onerisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Jul 2016 10:59:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/cogulcu-egitim-icin-rekabetci-bir-model-onerisi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğitim sisteminde geciken reformun en önemli sebebi, eğitimin siyasal sosyalleşmenin önemli bir ideolojik aygıtı olarak görülmesidir. AK Parti hükümetleri ekonomi politikalarında gösterdikleri liberalleşme çabalarını eğitim politikalarında gösterememiştir. AK Parti hükümetlerinin “Eski Türkiye”den devraldığı eğitime ilişkin ideolojik bagajın etkisinden halen kurtulamadığı gözlenmektedir. Ancak Kürt Açılımı ya da Alevi Açılımı gibi Türk siyasal hayatının demokratikleşmesini ve normalleşmesini [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cogulcu-egitim-icin-rekabetci-bir-model-onerisi/">Çoğulcu eğitim için rekabetçi bir model önerisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eğitim sisteminde geciken reformun en önemli sebebi, eğitimin siyasal sosyalleşmenin önemli bir ideolojik aygıtı olarak görülmesidir. AK Parti hükümetleri ekonomi politikalarında gösterdikleri liberalleşme çabalarını eğitim politikalarında gösterememiştir. AK Parti hükümetlerinin “Eski Türkiye”den devraldığı eğitime ilişkin ideolojik bagajın etkisinden halen kurtulamadığı gözlenmektedir. Ancak Kürt Açılımı ya da Alevi Açılımı gibi Türk siyasal hayatının demokratikleşmesini ve normalleşmesini hedefleyen geniş kapsamlı politikalar eğitimde liberalleşme gerçekleşmeden, eksik birer çaba olarak kalacaktır.</p>
<p>Eğitim sisteminin çoğulculuk problemi dışında en önemli problemi ise kamu okullarının düşük performansı ve öğrencilerin başarısızlıklarıdır. Kamu okullarının başarısızlığı, uluslararası ve ulusal ölçekte ikiye ayrılabilir. Eğitimde uluslararası başarı sorunu kendini PISA sınavı gibi uluslararası akademik başarı ölçen araştırmalarda açığa çıkartmaktadır. Bu tür araştırmalarda, Türkiye’de kamu okullarında eğitim alan öğrenciler, gerek gelişmiş Batı ülkelerindeki gerekse hızla ekonomik büyüme gösteren gelişmekte olan ülkelerdeki öğrencilerin akademik başarılarının çok gerisinde kalmaktadırlar. Küresel ölçekte iktisadî ve beşerî gelişmeyi hedefleyen bir ülke olan Türkiye’nin, yaratıcı, üretken, problem çözen bireyler yetiştirmede gösterdiği başarısızlık kabul edilebilir değildir. Bu sorunun yanında ulusal düzeyde de, farklı bölgeler ve farklı sosyo-ekonomik gelir grupları arasında yapılan akademik başarı karşılaştırmaları, milli eğitim sisteminin “eşitsizlik” üreten yapısal sorunları olduğunu ortaya çıkartmaktadır. Ortaöğretim ve lise düzeyinde yapılan merkezî sınavlarda, farklı bölgeler ve gelir grupları arasında ortaya çıkan büyük akademik başarı farklılıkları, kamusal eğitimin fırsat eşitliği üretmedeki başarısızlığını gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Öyle görünüyor ki kamu okullarının başarısızlığı konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’nın elindeki en önemli strateji, merkezi sınavlar vasıtasıyla başarılı öğrenciyi başarısız öğrencilerden ayırarak, kamusal eğitimdeki iyi okulları başarılı öğrencilere tahsis etmektir. Bu strateji, eğitimdeki başarısızlıktan kamu okullarının neredeyse hiçbir şekilde sorumlu tutulmamasına ve “yıkıcı” bir rekabetçi baskının öğrencilerin ve velilerin üzerlerine bindirilmesine neden olmaktadır. Oysa eğitimdeki başarısızlığın tek sorumlusunun öğrenci olmadığı açık. Merkezî sınavlar, öğrenciler arasında adeta hiyerarşik bir düzen inşa etmektedir.</p>
<p>Bu hiyerarşik yapıda ortaya çıkan “hakkaniyetsiz” eşitsizlikler, başarısız öğrencilerin çalışma hayatlarında da peşlerini bırakmayarak, nesiller arası gelir eşitsizliklerinin önemli bir unsuru haline dönüşmektedirler. Bu yüzden alt-gelir grubuna mensup bir öğrencinin “sınıf atlama” potansiyelini desteklemesi gereken kamusal eğitim sistemi, tam tersi bir yönde sonuç vererek, orta ve üst-gelir grubunda olan öğrencileri daha fazla gözetmektedir. Türkiye’nin en başarılı kamu okulları olan Fen Liselerine ve Anadolu Liselerine devam eden öğrencilerin büyük bir bölümünün orta ve üst-gelir grubu ilelerden gelmeleri şaşırtıcı bir durum değildir.</p>
<p>Bu tür başarısızlıklar karşısında öne sürülen çare genellikle eğitime daha fazla finansal kaynağın aktarılması yönünde olmaktadır. Ancak bu yazıda, eğitimde piyasa temelli örgütsel değişimin, eğitime daha fazla finansal kaynak ayırılmasından daha önemli olduğu iddia edilmektedir. Milli eğitim sistemimizin yaklaşık % 95’ini kamu okulları oluşturmaktadır. Özel finansmana sahip okulların ise kendi içlerinde müfredat ve eğitim yöntemleri açısından büyük ölçüde hükümetin koyduğu sert sınırlamalara tabi olduğu açıktır. Bu sebeple özel okulların “özel oluşları” bile tartışmalıdır. Kısacası eğitim sistemimiz ağır bir şekilde devletçidir. Bununla birlikte kamu okullar arası rekabet dışlanmaktadır ve okul yöneticileri ve öğretmenlerin yeni yöntemler denemeleri ve keşfetmeleri engellenmektedir. Yenilikçi yöntemleri ve okulların inisiyatif ve sorumluluk almalarını engelleyen bir eğitim sistemine daha fazla kaynak aktarmak eğitimde akademik başarıyı düzeltmenin iyi bir yolu değildir. Bu yüzden takip edilmesi gereken doğru strateji eğitim sistemimize, müfredat ve eğitim yöntemleri açısından çoğulculuğu mümkün kılacak rekabetçi bir modelin tanıtılmasıdır.</p>
<p><strong>Eğitim ve kamu yararı</strong></p>
<p>Dünya genelinde -ABD, Kanada, İsveç, Şili, Hindistan, Kolombiya gibi ülkelerde- “okul tercihi” olarak bilinen bir sistem kullanılarak, kamusal eğitime rekabet faktörü sokulmakta ve okullara kendi akademik başarılarını yükseltmeleri için çeşitli finansal ve örgütsel yetkiler tanınmaktadır. Bu model içinde en çok göze çarpan uygulama “eğitim kuponu ya da bursu” modelidir. Fikir babalığını Nobel İktisat Ödüllü yazar Milton Friedman’ın yaptığı bu modelde, ilk ve orta öğretim düzeyinde kamusal eğitimin finansmanı ile örgütlenmesinin birbirinden ayrılarak, örgütlenme kısmının serbest piyasada iş gören özel eğitim kurumları tarafından yürütülmesi gerektiği öne sürülmektedir. Friedman, belirli gerekçelerle devletin ilk ve orta öğretimi kamusal para ile finanse etmesinin haklılaştırılabilir olmasının, bu eğitimin örgütlenmesinin de kamu örgütleri aracılığıyla yapılmasını gerekli kılmayacağı görüşündedir. Hatta kamusal örgütlenmenin bu alandan çekilmesinin kamu yararı ve eğitimin kalitesinin artırılması bakımından büyük faydası olacağını ileri sürmektedir.<br />
Eğitim kuponu, öğrenci velilerine özel okulların okul harçlarının bir kısmını ya da tamamını karşılamak için devlet tarafından ödenen bir hibedir. Farklı ülkelerde değişik uygulamaları olmakla birlikte eğitim kredisi sistemi, hükümetin öğrenci başına belirlediği eğitim kuponunu almak isteyen özel okulların bu öğrencileri kendi okullarına çekmek için birbirleri ile rekabet etmeleri esasına dayanır. Bu sistemde yer almak isteyen özel eğitim kurumları, hükümetin bu sistemi düzenlemek için kurduğu kamusal örgütün koyduğu şartları yerine getirerek, bahsi geçen sisteme dahil olabilmektedirler. Yaygın uygulama, bu konudan sorumlu kamusal örgütün standart bir ders müfredatı benimsemesi ama okulun eğitim yöntemi, personel seçimi ve örgüt yönetimine karışmamasına dayanmaktadır. Özel okullar kendi çalışanlarını ve bu çalışanlara uygulanacak ücret politikasını istedikleri gibi belirleyebilmektedirler. Özel eğitim kurumları kâr amaçlı faaliyette bulunabildikleri gibi çeşitli idealist ya da dinî amaçlarla da özel eğitim kurumu işletebilmektedirler. Eğitim kredisinden sorumlu kamusal örgüt genellikle eğitim kredisi üzerine fazladan bir ücret talebini yasaklayarak kâr marjını daraltmaktadır. Ayrıca özel eğitim kurumu öğrenciler arasında da her hangi bir tür ayrımcılığa gidememektedir. Eğitim kredisi almış herhangi bir ebeveyn çocuğunu sistem içindeki dilediği özel okula kayıt ettirebilmektedir. Bu kıstaslarla sınırlandırılmış kâr güdüsü dışında eğitim kurumlarının daha fazla öğrenciyi kendi okullarına çekmek için eğitim kalitesi ve öğrenciye sağlanan imkânlar hususunda rekabet içine girdikleri görülmektedir.<br />
Eğitim hizmetinin piyasada üretilen diğer hizmetlerden daha önemli ve nitelikli bir hizmet olması, eğitim sisteminde rekabetin sağladığı etkinlik sağlayan motivasyonlardan yararlanmamamızı gerektirmez. Hatta eğitim kuponu sistemi ile devletçi eğitim sisteminde yapmaya çok zorlanacağımız reformları bu devletçi sınırların dışında gerçekleştirme fırsatı yakalayabiliriz. Eğitim kuponu sisteminin, özellikle alt-gelir grubundaki öğrencilerin başarılarını yükseltecek bir kamusal program olduğu düşünüldüğünde, bu sistemin nesiller arası gelir eşitsizliği meselesinde fırsat eşitliğini destekleyen önemli bir uygulama olduğu da gözlerden kaçmamalıdır.</p>
<p><strong>Resmi ideolojinin tasfiyesi</strong></p>
<p>Türkiye’de bölgeler arası akademik başarı sıralamasında özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kronik bir şekilde alt sıralarda yer aldığı empirik bir veridir. Ayrıca söz konusu bölgelerde kız ve erkek öğrencilerinin okula devamlılıkları ve akademik başarıları arasında da önemli farklılıklar vardır. Bu bölgelerde, pilot uygulama için seçilecek olan çeşitli illerde alt-gelir grubuna yönelik olarak tasarlanacak eğitim kuponu programları, milli eğitim sistemimizin başarısız performansını düzeltmek için iyi bir başlangıç olacaktır. Pilot uygulamalarda sağlanacak muhtemel başarı farklı bölgelerdeki başarısız okullar ve öğrenciler için kullanılacak temel eğitim kuponu pratiklerini de ortaya çıkartacak ve başka eğitim kuponu programlarının önünü açacaktır.</p>
<p>Pilot uygulamaların Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden seçilmesinin bir diğer sebebi de Kürt Açılımı ve çözüm süreci ile gündeme gelen eğitim problemine bir katkı sunmaktır. Şüphesiz bu bölgelerin eğitimle ilgili kendilerine has sorunları vardır. Öğrencilerin yeterli düzeyde Türkçe bilmemeleri, Kürtçenin ikinci dil olarak müfredata girmesi talepleri, akademik başarısızlık yüzünden bölge halkının öğrencileri okula göndermekte isteksiz olmaları ve kız çocuklarının eğitimi için okullardan farklı türde hizmetlerin beklenmesi ilk akla gelen önemli sorunlar arasındadır. Mevcut devletçi ve esneklikten yoksun eğitim sistemi içinde bu ve benzeri sorunların çözüme kavuşturulması çok zordur. Ancak eğitim kuponu sisteminin okullara verdiği örgütsel özerklik ve rekabetçi motivasyonlar ile ebeveynlere tanınan seçme özgürlüğü, eğitim ile ilgili pek çok yerel sorunun üstesinden gelinmesini büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Ayrıca bu bölgedeki özel orta öğretim kurumları şimdiden özel eğitim maliyetlerini Türkiye ortalamasının oldukça altına çekmeyi başarmıştır. Eğitim kuponu modeli sayesinde artacak olan özel eğitim piyasasının ölçeği bu maliyetleri daha da aşağıya çekerek, devletin kamusal eğitimde öğrenci başına harcadığı kaynaktan pek de fazla olmayan maliyetlerle özel eğitimi finanse etmesini mümkün kılacaktır.</p>
<p>Milli eğitim sistemimizde gerek resmi ideolojinin geriletilmesi ve eğitimin daha özgürlükçü ve demokratik bir içeriğe kavuşturulması, gerekse kamu okullarının kötü performanslarının düzetilmesi ve rekabetçi baskının öğrencilerden okullara kaydırılabilmesi için, piyasa temelli bir reform olan eğitim kuponu modelinin benimsenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye’deki devletçi eğitim zihniyetinin ve devletçi bürokrasinin içinden bir reform beklemek nafile bir çaba olacaktır. Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi ve sivilleşmesi örneğinde görüldüğü üzere, reformun yine “çevre”den yükselmesi ve merkezi değişime mecbur kılması gerekmektedir. Halihazırda özel okulları destekleyen programlar olmasına rağmen, bu programlar ne alt-gelir grubunun akademik başarısını artırmak gibi sistematik bir amaca yönelmiştir ne de mevcut devletçi eğitim sistemini dönüştürecek büyüklüktedir. Eğitimde piyasalaşmayı ve rekabeti önceliği yapan büyük çaplı eğitim reformu hareketinin daha fazla gecikmeden başlatılması hükümetin kültürel çoğulculuk bağlamında karşılaştığı pek çok sorunun da panzehiri olacaktır.</p>
<p><em><a href="http://haber.star.com.tr/acikgorus/cogulcu-egitim-icin-rekabetci-bir-model-onerisi/haber-985325" target="_blank" rel="noopener">Star Gazetesi Açık Görüş, 27.12.2014</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cogulcu-egitim-icin-rekabetci-bir-model-onerisi/">Çoğulcu eğitim için rekabetçi bir model önerisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çevre problemlerinin çözümünde piyasa ekonomisi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/cevre-problemlerinin-cozumunde-piyasa-ekonomisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:32:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/cevre-problemlerinin-cozumunde-piyasa-ekonomisi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>KARADENİZ’DE balık çeşitliliğinin aşırı kirlenme ve aşırı avlanma nedeniyle her yıl azaldığını duyuran haberleri artık kanıksadık. Öncelikle kurbanı doğa olan bu suçun failleri ise belli: Aşırı avlanan balıkçılar ve yeterli arıtma tesisleri olmayan sanayi kuruluşları. Suçlular listesine regülasyonların uygulanmasını gerektiği gibi denetle(ye)meyen kamu görevlilerini de ekleyebiliriz. Sorunu ve suçluları tespit ettiğimize göre çözümü de hemen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cevre-problemlerinin-cozumunde-piyasa-ekonomisi/">Çevre problemlerinin çözümünde piyasa ekonomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">KARADENİZ’DE </span></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">balık çeşitliliğinin aşırı kirlenme ve aşırı avlanma nedeniyle her yıl azaldığını duyuran haberleri artık kanıksadık. Öncelikle kurbanı doğa olan bu suçun failleri ise belli: Aşırı avlanan balıkçılar ve yeterli arıtma tesisleri olmayan sanayi kuruluşları. Suçlular listesine regülasyonların uygulanmasını gerektiği gibi denetle(ye)meyen kamu görevlilerini de ekleyebiliriz. Sorunu ve suçluları tespit ettiğimize göre çözümü de hemen belirtmek lâzım: Çevre bilincini geliştirme! (?) Nasıl mı çevre bilinci kazandıracağız? Tabii ki ahlâkçı bir eğitim ve devlet regülasyonu ile! “Ahlâklı” kamu görevlileri, kamusal örgütler aracılığıyla çevre kurallarına uymayanları ağır ve tavizsiz cezalarla yola getirecek. İşte çözüm bu kadar basit ama ah bu kapitalizm olmasa&#8230;</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yukarıda özetlediğim ahlâkçı ve devletçi çevreci politika perspektifi, beşeri faaliyetleri düzenleyen iki önemli kavramı dışarda bıraktığı için bir hayli yanlış yönlendiricidir. Bunları, ekonomik motivasyonlar/müşevvikler ve kolektif eylem problemi olarak sıralayabiliriz. Ahlâkçı çözümlerin zorluklarını anlatmadan önce çevre problemleri ile ilgili motivasyon problemleri açıklamak için Garrett Hardin’in “ortak malların trajedisi” kavramından yardım alabiliriz. Hardin, mülkiyet hakları ile kullanım hakları yasal olarak belirlenmemiş kaynakların/malların hızla tüketilerek yok edilme tehlikesi ile karşılaşacağını iddia eder. En klasik örnek, büyük ve küçükbaş hayvanların otlatıldığı devlete ait çayırlar ve meralardır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devlete ait olan ve aslında fiili olarak kimseye ait olmayan meralar hayvancılıkla uğraşanların aşırı kullanımına maruz kaldığı için sürekli olarak yok olma tehdidi altındadır. Çiftçilerin/çobanların meraların kendilerini yenileyebilmelerine fırsat vermemeleri ya da bunun için gerekli yatırımı yapmamaları çiftçilerin eksik motivasyonları ile kolayca açıklanabilir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Meralardan birden fazla kullanıcı faydalandığı için herhangi bir kullanıcının/çiftçinin meraları bilinçli bir şekilde kullanmasının ya da meraların gereken yatırımı alarak korunmasının ticari bir geri dönüşü yoktur. Yani bir ya da bir kaç kullanıcı bilinçli davransa ya da meralara yatırım da yapsa, diğer kullanıcılar meralara aynı özen göstermeyeceğinden meralar yine de yok olabilir. Mera kullanıcıları arasında işbirliğini sağlayacak yani meraların korunması için maliyetleri ve faydaları adil bir şekilde dağıtacak bir örgütlenme olmadığı için, kullanıcılar, birbirlerine güvenmeyerek meralara yatırım yapmayacaktır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu güvensizlik sebebiyle ortaya çıkan soruna “mahkûmlar çıkmazı” denmektedir. Mahkumlar çıkmazı temelde birbirinin gelecekteki eylemlerini öngöremeyen kişilerin/kurumların işbirliği yapamayarak, hep beraber kötü sonuçlara mahkum olmalarını açıklar. İşbirliği yapabilseler hep birlikte daha iyi bir durumda olabilecek olan kullanıcılar, işbirliği yapamadıkları için hep beraber daha kötü bir duruma düşerler.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">MAHKUMLAR ÇIKMAZI VE BEDAVACILIK</span></strong></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kullanıcılar arasındaki güvensizlik “bedavacılık” (freerider) probleminden kaynaklanır. Bir kullanıcının meraya yapacağı yatırım ya da bilinçli davranış diğer bir kullanıcı için “pozitif bir dışsallık” yaratmaktadır. Yani bir kullanıcının yaptığı yatırım diğerleri hiçbir şey yapmasa da diğerlerinin faydasına olacaktır. Ancak yatırım yapan kullanıcı diğerlerine yatırımının maliyetlerini yükleyemediği için, diğerleri bedavadan bu üretimden faydalanır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bedavacılık ortak mallar söz konusu olduğunda kaynakların korunması için gereken ekonomik motivasyonları büyük ölçüde engeller. Öğrencilerin devlet okullarının sıralarını delik deşik ederken, evlerindeki masalarını çizmemeleri şüphesiz ahlâki olmaktan çok, motivasyon problemi ile açıklanabilir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mancu Olson, mahkumlar çıkmazını ve bedavacılık problemini “kolektif eylem problemi” bağlamında sistematize etmiştir. Olson’a göre kolektif eylemlerde grubun amacından ya da çıkarından bahsetmek yanıltıcıdır. Bunun yerine belirli bir kolektif amacı gerçekleştirmek isteyen grup üyelerinin kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve maliyetleri düşürmek için grupça hareket ettiklerini iddia eder. Gruba katılımın maliyeti kişisel çıkarı aştığı anda grup üyesi de gruba katkı sunmayı reddeder. Tersinden bakılacak olursa grup, kendi üyeleri arasında maliyetleri dağıtacak bir mekanizma geliştiremediğinde bedavacılık problemi ortaya çıkar ve grup dağılır. Çevre problemlerinin çoğunun merkezinde ortak malların etkin ve yenilenebilir bir şekilde kullanımını sağlayamayan kolektif eylem problemleri olduğu açıktır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ortak malların kullanımı, aslında sürekli karşılaştığımız ve piyasacı yöntemlerle çözdüğümüz bir sorun ama günlük hayatta bu sorunları nasıl çözdüğümüzün genellikle farkında değiliz. Çevremizi saran geniş spektrumdaki mal ve hizmetler doğal kaynaklar olmadan üretilemez. İnekleri, koyunları, tavukları, meyveleri, sebzeleri, demiri, çeliği, petrolü, odunu, kömürü ve daha nicelerini her gün tükenme korkusu olmadan kullanabiliyorsak, bunu mülkiyet kurumu üzerine kurulu olan piyasa ilişkilerine borçlu olduğumuzu hemen belirtelim. Ortak malların trajedisi, çoğu durumda mülkiyet haklarının üreticilere ve tüketicilere tahsis edilmesiyle ekonomik maliyetleri ve kazançları piyasa oyuncuları arasında dağıtarak aşılır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Böylece bedavacılık ve mahkûmlar çıkmazı problemlerini çözerek piyasa oyuncularının işbirliği yapabilmelerini sağlar. Bu anlamda piyasa, hangi kaynağın nerede, ne için ve hangi teknoloji ile kullanılacağını üreticilere fiyat sinyalleri aracılığıyla ileterek kaynakların etkin kullanılmasını garantiler. Mülkiyet ve fiyat mekanizması ekonomik kaynakların etkin kullanılmasını sağlar ve kaynakların sürdürebilirliği için yatırım motivasyonları üretir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">KAMUDA MOTİVASYON VE BİLGİ EKSİKLİĞİ</span></strong></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Dünyada üretim büyük ölçüde mülkiyet temelli piyasa ekonomisine dayalı olarak yapılmasa, insanlık sadece büyük kıtlıklar ve kitlesel ölümlerle karşılaşmaz ama aynı zamanda kaynakların etkinsiz bir şekilde kullanılarak hızla tüketilmesi ve çevresel kirliliğin hızla yaygınlaşması ile de baş başa kalır. Bu söylediğime inanmayanların Sovyetler Birliği’nde yaşanmış olan doğal felâketlere bir göz atmalarını tavsiye edebiliriz. Lenin zamanında tarımın kolektifleştirilmesi sonucu bir kaç ay içinde 3 milyon insanın ölmesi ile ortaya çıkan facia, tarım topraklarının % 3’ünün özel mülkiyete tahsis edilmesi ile aşılmıştır. % 3’lük özel tarım alanının, ülkedeki toplam tarım üretiminin % 27’sini gerçekleştirmesi de cabasıdır. Bunun dışında, Aral Gölü’nün kurultulması, Çernobil faciası ya da Sovyet hükümetinin kendi vatandaşları üzerinde tecrübe ettiği atom bombası denemeleri mutlak devletin ve mutlak piyasasızlığın çevre felâketlerini önleyemediğini göstermeye yeterlidir umarım. Yani dışsallıkların içselleştirilmesi meselesinde devlet organları “piyasa başarısızlıkları”ndan üretici daha büyük sorunlara neden olabilmektedir. Buna da “kamusal başarısızlık” denmektedir. Piyasanın gelişmiş araçlarını çevrecilik meselelerinde egale etmeden önce, bu tür kamusal başarısızlıkları göz önünde tutmakta fayda olduğu açıktır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kamusal başarısızlığın en önemli iki nedeni kamu görevlilerinin motivasyon ve bilgi eksikliğidir. Kamu görevlilerinin kamusal çıkarlar için çalıştığı varsayılsa da bu çoğunlukla gerçeği yansıtmaz. Çoğu bürokratik örgütün amacı kendi bütçesini ve etkinlik alanını genişletmektir. Bu ise kamusal çıkarlardan ziyade özel çıkarları ön plana alan bürokratların “yozlaşma” olarak tanımladığımız faaliyetlere bulaşmalarına sebep olur.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Popüler denetim mekanizmalarının kamusal örgütleri denetleme kabiliyetleri ne derece zayıfsa yozlaşmanın da o ölçüde artacağını tahmin etmek güç değildir. Maalesef kamusal çevreci örgütler bu yozlaşmadan nasiplerini almaktadır. Bütçelerini artırmak isteyen çevreci bürokratlar ve bilim insanları çoğu zaman abartılı çevresel felâket “tahminleri” ile kamusal kaynakların israfına ve insanların yanlış yönlendirilmesine sebebiyet vermektedirler.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Denizleri ve nehirleri koruyan regülasyonların varlığına rağmen sanayi kuruluşlarının halen arıtma tesislerini çalıştırmayabilmeleri de başka bir düzeydeki yozlaşmanın örneği olarak gösterilebilir. Kamu görevlilerinin bilgi problemi ise daha karmaşık bir sorunsaldır. Kamu görevlileri “iyi niyetle” çevreyi korumak için çalışsalar dahi ekonomik kaynakların en etkin nasıl kullanılacağı ya da hangi teknolojilerin geliştirilebilir olduğu hususlarında bilgisiz olabilirler. Zira bu tür bilgiler küresel ölçekte karmaşık ekonomik mübadele ilişkileri sırasında ortaya çıkan fiyat sinyallerinin yardımıyla karara bağlanabilir. Bu yüzden devletler piyasa sinyallerinin çalışmadığı çevresel sorun alanlarında piyasa benzeri kurumlar inşa ederek sorunları çözme yoluna başvurmayı denemektedirler. Bunun en bilinen örneği Kyoto Protokolü’dür.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">KYOTO PROTOKOLÜ’NÜN GETİRDİĞİ FAYDALAR</span></strong></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Buraya kadar piyasaların ne büyük çevresel problemleri çözdüğünü göstermek gerekliydi. Ama tabii ki mesele burada bitmiyor. Üretim faaliyetlerinin, fiyat mekanizması içinde içselleştirilemeyen (ya da henüz içselleştirilememiş) “negatif dışsallıklar”ı önemli çevresel sorunlara neden olabilmektedir. Negatif dışsallık, yaptığımız faaliyetlerin çevremizde yarattığı olumsuz/zararlı etkileri belirtmek için kullanılan bir terimdir. Negatif dışsallığın en bildik örneği sanayi üretiminin ve motorlu araçların atmosfere saldığı karbondioksit yani hava kirliliği sorunudur. Buna küresel ısınma problemini de eklediğimizde küresel bir facia senaryosu ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Kapitalizmden vazgeçip “doğa”ya dönmemizi salık veren “derin ekolojistler”i bir kenara bırakmak gerekmektedir. Zira anlaşılan Rousseau, medeniyetten geri dönüşün olmadığını söylerken haklıydı. Öyleyse gaz salınımını kısıtlayan ve temiz ve yenilenebilir enerji kullanımı teşvik eden bir sisteme ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkmaktadır. Ekonomik motivasyonları yok sayan ahlâkçı çözümlerin işe yaramayacağı anlaşıldığına göre ülkelerin sera etkisi yaratan gazların salınımını bir anlaşma çerçevesinde azaltmayı taahhüt ettikleri Kyoto Protokolü’nden bahsetmek bu açıdan önemlidir. Her ne kadar tek başına küresel ısınma problemini yenme konusunda başarılı olamasa da önemli bir girişim olan Kyoto Protokolü, dünyadaki emisyon oranının % 55’ini gerçekleştiren 160 ülkenin emisyon oranlarını belirli kotalarla sınırlandırmayı hedeflemektedir. Ancak uluslararası ölçekte bakıldığında, ülkelerin farklı düzeydeki üretim hacimlerinin farklı oranda kotalara tabi olmaları gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında ülke içinde de farklı üreticilerin farklı düzeyde üretim yapmaları, kotaların tek başına işe yaramayacağını göstermektedir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hakkaniyetli ve etkin emisyon kotaları problemini</span> <span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">çözmek için anlaşmaya taraf devletler hem kendi aralarında hem de ülkeler içindeki şirketler arasında emisyon kotalarının satışına izin vererek yapay bir piyasa oluşturmuşlardır. Sınırlı mallara dönüşen kotalar serbest kota piyasasında satışa çıkartılarak kirlilik fiyatlandırılabilmiştir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu sayede doğayı daha fazla kirletenler daha fazla maliyete katlanırken, doğanın kirletilmesine maliyet yüklenmesi sanayi liderlerini daha temiz enerji üretmeye de teşvik etmektedir. Özellikle Batı Avrupa ülkeleri (en başta Almanya) ulusal vergi politikaları ile emisyon oranlarını düşürmek için teşvikler geliştirmeye başlamışlardır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çevreyi daha az kirleten sanayi kuruluşlarının daha az vergi vermeleri, üreticileri temiz enerjinin maliyeti ile üretimin verimliliği arasında optimal bir denge tutturmak için teşvik etmektedir. Tabii bu girişim her zaman başarılı olamamaktadır. Volkswagen’in egzos gaz salınımlarını olduğundan daha düşük göstermek için geliştirdiği bilgisayar programı 2015 yılında ortaya çıktığında önemli bir skandal da patlak vermiş oldu. Bir yandan etkinlik hesabı yaparlarken diğer yandan sert regülasyonlara tabi olan firmaların yolsuzluğa sürüklenmesinin muhtemel olduğu da ortaya çıkmıştır. Bu Volkswagen gibi saygıdeğer bir firma olsa bile! Bu tür skandallara rağmen çevreci yenilenebilir enerjide piyasa temelli teşvikler umut verici gelişmeler kaydetmektedir. Özellikle petrol gibi konvansiyonel enerji kaynaklarının tükeneceğinin hesaplanması, enerji girişimcilerini yeni enerji çağı için yatırım yapmaya sevk etmeye çoktan başlamıştır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">BALIKÇI BİRLİĞİ İLE SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ</span></strong></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çok özet bir şekilde geçsek de liberal sosyal teorinin çevre sorunları üzerinde söyleyecekleri bunlarla sınırlı değildir. Nobel iktisat ödüllü Elinor Ostrom “ortak havuz kaynakları” (OHK) dediği ortak malların kullanımının piyasacı ve devletçi örgütlenme yollarının dışında “yönetişim” mekanizmalarını ön plana çıkartan araştırmaları, ortak malların kolektif eylem problemlerinin nasıl aşılabileceğini göstermektedir. Özellikle sulama sistemleri üzerinde yaptığı alan çalışmaları ile tanınan Ostrom, iyi tanımlanmış haklara ve etkin bir cezalandırma mekanizmasına sahip doğru kurumsal yapıların inşası ile grup mülkiyetine ve özel mülkiyete dayalı kendi kendini yöneten (self-governing) sistemlerin ortaya çıkabileceğini hem pratik örnekler bağlamında hem de teorik olarak göstermiştir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ostrom kendi kendini yöneten sistemlerin sekiz özelliğini saymıştır. Bu sekiz özelliği başta belirttiğimiz Karadeniz’de aşırı avlanma sorununa uygulayarak inceleyelim. Birinci kural OHK’nin açık bir şekilde tanımlanmış sınırları olmasıdır. Bunun anlamı Karadeniz’de balıkçılık yapan balıkçıların kendi aralarında bir balıkçılar birliği oluşturarak “Birlik” kurallarına uymayanları dışlayabilecekleri bir sistem geliştirmeleridir. İkinci kural kaynakların çevresinin (environment) yönetim yapısı ile örtüşmesidir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sırf Türk tarafı düşünüldüğünde dahi 8350 km’lik bir sahil şeridinde balıkçılık yapanları kapsayacak bir sisteme giriş ve çıkışların, ayrımcılığa göz yummayacak şekilde açık kurallarla belirlenmesi şarttır. Bu hususta üçüncü kural aydınlatıcıdır. Kararlar kaynaklardan yararlananların yüksek düzeydeki katılımını garanti edecek kolektif tercih düzenlemeleri ile verilmelidir. Yani Birlik’te alınan kararlar tabana yayılmış karar alma süreçleri ile gerçekleşmelidir. Hangi aylarda, hangi balıkların, ne miktarda avlanabileceği ve belirlenen kotaların hangi şartlar dahilinde mübadele edebileceği azınlığın değil çoğunluğun kararı olmalıdır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu sistemi çalıştıracak altyapının şekillenmesi de yine geniş tabanlı bir mutabakat yoluyla inşa edilmelidir. Dördüncü kural denetleme-gözetleme süreçlerinin kaynaklardan faydalananlardan oluşan ya da faydalananlara karşı sorumlu olan birimler tarafından yapılması gerektiğini belirtir. Yani Birlik’teki kural ihlalleri bürokratik devlet hiyerarşisinde değil, Birlik’in yönetişim mekanizmaları vasıtasıyla gerçekleştirileceğidir. Beşinci kural, kural ihlallerinin orantılı bir şekilde derecelendirilmesini öngörür. Buna aşı bağlı olarak altıncı kural çatışmaların ve ortak sorunların düşük maliyetli ve kolay erişilebilen çatışma çözüm mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirilmesini ister.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Birlik’te, kural ve mekanizmaların yaratıcıları aynı zamanda bu kurumdan yararlananlar olacağı için, Birlik üyeleri, yönetimde etkinlik ve esnekliği sağlayacak motivasyonlara sahip olacaklardır. Yedinci kural yüksek düzeydeki kamusal otoritelerin, örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Birlik’in kendi kendini yönetme yetkisini kabul etmesi gerektiğini belirtir. Son olarak Karadeniz’de balıkçılığı regüle edecek büyüklükte bir organizasyonun çoklu katmanlara ayrılması ve her katmanda yerleşik olan girişimlerin kendi örgütlenmelerini gerçekleştirmesi esastır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu örnekte açık hale geldiği üzere temel mesele, kaynakları kullanacak olanlarla kaynakların kaderlerini birleştirmek ve bu sayede kullanıcıların kaynakları korumak için motivasyonlar geliştirmesini mümkün kılmaktır. Bu amacı gerçekleştirecek kurumsal yapılar piyasa ya da piyasa-benzeri sistemleri rahatlıkla kullanabilir. Örneğin balıkçılık kotalarının farklı balıkçılar arasında satılabilmesi gibi. Ama bununla birlikte oluşturulacak yönetim yapısının kamusal başarısızlık sorunu ile yüzleşmemesi için yöneticilerin de kullanıcılar arasından çıkması, kuralların adem-i merkezi yönetişim mekanizmalarınca belirlenmesi ve değişen çevresel şartlara kolayca adapte edilebilmesi gerekir.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Haftanın belirli günleri İstanbul’da metrobüs kullanmak zorunda bırakılmış bir büyük şehir belediye başkanının trafik problemine yaklaşımının değişeceği gibi, balıkçı birliğinde sorunların hızla çözüme bağlanması da ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Liberal sosyal teorinin aydınlatıcı açıklamaları bağlamında çevresel problemleri ezberci bir şekilde kapitalizmin sorunu olarak ilan etmeden önce beşeri işbirliğinin doğası ve problemleri üzerine vakur ve derinlikli düşünmeye ihtiyacımız olduğu açıktır.</span></p>
<p style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1335/cevre-problemlerinin-cozumunde-piyasa-ekonomisi.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 19.02.2016</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/cevre-problemlerinin-cozumunde-piyasa-ekonomisi/">Çevre problemlerinin çözümünde piyasa ekonomisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gıda pulu yoksulluğa çare olabilir mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/gida-pulu-yoksulluga-care-olabilir-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:15:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/gida-pulu-yoksulluga-care-olabilir-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>BUGÜN dünyadaki en büyük refah devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğu söylendiğinde, çoğumuz gayri ihtiyari bir şekilde bu gerçeğe inanamayız. Çünkü “kapitalizm”in kalesinin, bir “bakıcı devlet” şekline bürünmesi teorik önyargılarımıza ters bir durumdur. Liberaller onu sınırlı devlet olarak görmeye, solcular ise ona “vahşi kapitalist” demeye daha meyillidir. Ancak rakamlar çok farklı bir gerçekten bahsetmektedir. Bugün ABD, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gida-pulu-yoksulluga-care-olabilir-mi/">Gıda pulu yoksulluğa çare olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">BUGÜN</span></strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> dünyadaki en büyük refah devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğu söylendiğinde, çoğumuz gayri ihtiyari bir şekilde bu gerçeğe inanamayız. Çünkü “kapitalizm”in kalesinin, bir “bakıcı devlet” şekline bürünmesi teorik önyargılarımıza ters bir durumdur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Liberaller onu sınırlı devlet olarak görmeye, solcular ise ona “vahşi kapitalist” demeye daha meyillidir. Ancak rakamlar çok farklı bir gerçekten bahsetmektedir. Bugün ABD, GSMH’nin yüzde 6’sını refah harcamalarına ayırmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu rakam yıllık yaklaşık 1 trilyon dolar anlamına gelmektedir. 153 milyonun üzerinde Amerikalı refah devleti ödemelerinden faydalanmaktadır. Tabii ortalama bir Batı Avrupa devleti GSMH’nin yüzde 20’den fazlasını refah harcamalarına ayırdığı için ABD tipik bir refah devleti görüntüsü vermemektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak harcanan rakam ve refah devleti programlarından yararlananlarının sayısı düşünüldüğünde ABD uzak ara en büyük refah devletidir. Hem “Amerikan refah rüyasının” boyutlarını anlayabilmek hem de bu refah harcamalarının fakirlikle mücadelede ne ölçüde başarılı olduğunu analiz edebilmek için, bu yazıda ABD’nin en önemli refah programlarından biri olan gıda pulunun (food stamp) gelişimi, işleyişi ve sonuçları ele alınacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulu düşük gelir grubundaki bireylerin ve ailelerin yeterli besin değerlerini almalarını garanti etmek ve de tarımsal ekonomiyi desteklemek üzere başlatılmış bir refah programıdır. Bu açıdan ABD’nin en önemli güvenlik ağı (safety net) programlarından biridir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu programın, 1964’te Başkan Johnson tarafından yoksulluğa karşı açılan savaşta ne derece başarılı olduğunu anlamak bu yazının birincil hedefidir. Böyle bir çaba aynı zamanda, refah programları ile yoksulluk problemi arasındaki ilişki konusunda da önemli bilgileri ortaya çıkartacaktır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">KISA BIR GIDA PULU TARIHI BÜYÜK DEPRESYON VE ÇIFTÇILER</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Büyük Depresyon’un ortalarında tahıl ürünlerinin fiyatı dramatik bir şekilde düştüğünde, çiftlikler, arz fazlası ürünlerini satamadıklarından dolayı ciddi bir krizin içine girmişlerdi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1933 yılında federal hükümet, Tarımsal Düzenleme Yasası (Agricultural Adjustment Act) kapsamında, temel çiftlik ürünlerini indirimli bir fiyattan alarak, açlıkla savaşım kurumlarına (hunger relief agency) ve yerel birliklere dağıtmak yoluyla çiftçileri desteklemiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu olay, uzun yıllar Gıda Pulu Programı (Food Stamp Program &#8211; FS) olarak bilinen ve 2008’den beri Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı (Supplemental Nutrition Assistant Program &#8211; SNAP) adı verilen refah programının da başlangıcı olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Daha sonra 1939 yılında Başkan Franklin D. Roosevelt yönetimi sırasında, söz konusu gıda dağıtımını formalize etmek ve yerel girişimlerin birbirini tekrarlayan çabalarından kaçınmak için Tarım Bakanlığı, Gıda Pulu Programını uygulamaya koymuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda yardımı gıda pulları aracılığıyla alt gelir grubunda yer alan bireylere yapılmaktaydı ve arz fazlası yiyeceklerin alımı için ek gıda pulları da sağlanabilmekteydi.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Programdan yararlanan yoksullara bir turuncu, bir de mavi pul verilmekteydi. Turuncu pul gıda ve nişasta, sabun ve kibrit alımı için kullanılmakta ama alkol ve tütün ürünleri ya da mağazalarda satılan gıda ürünlerini almak için kullanılamamaktaydı. Satın alınan her 1 dolarlık turuncu pul için 0.50 dolarlık mavi pul hibe ediliyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Mavi pullar da önceden listelenmiş olan ürünleri almak için kullanılabiliyordu. Bu ürünler arasın</span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir</span></em></strong><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">.</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">da kuru fasulye, un, yumurta ve taze sebzeler gibi temel besin gıdaları bulunmaktaydı. Bu program vasıtasıyla, yiyecek için ayrılmış paraların yiyecek dışı ürünler için kullanılmasının önüne geçilmeye çalışılıyordu.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yiyecek Pulu Programı II. Dünya Savaşı’nın ardından 1943 yılında, ekonominin yeniden canlanması sebebiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bu programa 4 milyon Amerikalı katılmış ve program, 262 milyon dolara mal olmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yukarıdaki kısa hikâyede açıkça görüldüğü üzere federal hükümet arz fazlası tarım ürünlerinin satılabilmesi için bu ürünleri alanlara, her 1 dolarlık harcamaları için 0,50 dolarlık sübvansiyon yapmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Böylece tarım ürünleri arzının piyasa koşullarında kendiliğinden düşmesi engellenerek çiftçilerin mevcut üretim seviyesinde üretim yapmaları mümkün kılınmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu sübvansiyonu meşrulaştıran temel gerekçe ise yoksulların tüketim alışkanlıklarının yeterli beslenmeye uygun olamadığı ve program sayesinde yoksulların yeterince beslenmelerinin mümkün olabileceğidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yani federal hükümet çiftçileri korumak adına yoksulların tüketim kalıplarını paternalist politikalar aracılığıyla değiştirmeyi denemektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulu uygulamasının ilk örneğinin açlık çeken yoksulların demokratik taleplerinin bir fonksiyonu olarak değil de, ekonomik zorluk çeken çiftçilerin lobicilik çalışmalarının bir fonksiyonu olarak ortaya çıkmış olması şaşırtıcı değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devlet müdahalesi ile belirli bir gruba imtiyaz yaratmak, iyi bir örgütlenmeyi ve bu uğurda harcanacak parasal desteği zorunlu kılar. Örgütsel sebeplerle demokrasilerde küçük, zengin ama kalabalıklara kıyasla çok daha iyi örgütlenebilen gruplar devlet imtiyazlarından yararlanmak konusunda daha başarılıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çünkü imtiyazların kazançları küçük grup tarafından toplanabilirken, bu imtiyazın maliyeti vergiler aracılığıyla bütün halka dağıtılmaktadır. Gıda pulu uygulamasında da benzer bir sürecin işlediği tespit edilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulunun yoksulluğa karşı mücadeledeki başarısızlığını doğru anlayabilmek için, arkasındaki bu ilk kurumsal düzenlemenin farkında olmak gerekmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çünkü bu tür lobicilik faaliyetlerinde önemli olan çıkar gruplarının ihtiyaçlarını karşılamaktır, programın resmi hedefleri ise genellikle başarısızlığa mahkûmdur.</span></p>
<ol>
<li><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> DÜNYA SAVAŞI VE YÜKSELEN REFAH DEVLETİ</span></strong></li>
<li><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> Dünya Savaşı’ndan sonra 1961 yılında John F. Kennedy gıda pulu uygulamasını çeşitli eyaletlerde yeniden başlatmıştır. Ancak gıda pulunun bütün ABD’de tekrar yürürlüğe girmesi 1964 yılında Başkan Lyndon Johnson’ın Büyük Toplum Programı (Great Society Program) vasıtasıyla gerçekleşmiştir.</span></li>
</ol>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu girişimin amacı tarımsal arz fazlasının daha etkin şekilde kullanımını sağlayarak tarım ekonomisini güçlendirmek ve alt gelir grubundaki bireylerin beslenme düzeylerini yükseltmektir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yiyecek Ekonomisi Planı (Economy Food Plan) çerçevesinde düşük maliyetli ama yüksek besin değerlerine sahip ürünler tespit edilerek, bu ürünlerin tüketiminin artırılması öngörülmüştür.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1964 yılındaki bu uygulama gıda pulunun kurumsallaşma sürecini hızlandırmıştır. Gıda pulu için harcanan bütçenin, uygulamadan yararlananların sayısının artması ve bu uygulamanın yürütülebilmesi için gereken bürokratik mekanizmanın olgunluğa ulaşması ile yiyecek pulu uygulaması kendisine güçlü bir çıkar grubu oluşturmuştur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu aşamadan sonra gıda pulu uygulamasının akıbeti ancak mevcut sisteminin daha da geliştirilmesi yönünde olacaktır. “İyi işleyen” bir demokrasiden de başka türlü bir sonucun beklenmesi mümkün değildir zaten.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çiftçiler çıkar grubu olarak örgütlenerek devletin kendilerine imtiyaz sağlayan bir program yaratmalarını mümkün kıldıklarında, bu programın yürütülebilmesi için bürokratik bir mekanizmaya ihtiyaç duyar. Örneğimizde, ortaya çıkan gıda pulu bürokrasisi adeta ikinci bir çıkar grubu olarak çalışarak gıda pulunun kapsamının ve finansal kaynaklarının artmasını sağlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bugün gıda pulu bürokrasisinin toplam yönetimsel maliyeti yıllık 7 milyar dolardır. Bu, söz konusu programın bütçesinin yüzde 9’una yakın bir bedeldir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İleride ayrıntısıyla ele alınacağı üzere gıda pulu bürokrasisinin temel amacı, yoksullara yardım etmekten çok, bürokratik mekanizma içinde çalışan ya da bürokrasi ile işbirliği içinde olan profesyonellere ve iş adamlarına çıkar sağlamaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yoksulluk karşıtı programlar, gerçekten yoksullukla savaşmaktansa, bürokrasinin ayrıcalıklarını korumaya daha meyillidir. 1977’de gıda pulu yasasında yapılan revizyonları bu açıdan düşünmekte fayda vardır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1977 REVIZYONU VE GIDA PULU BÜROKRASISİNIN OLGUNLAŞMASI</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1977’de Gıda Pulu Yasası’nda büyük revizyonlara gidilerek, uygulamanın alanı genişletilmiş ve ülke genelinde uygulamanın sabit standartlara göre yürütülmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca doğru beslenme eğitimleri düzenlenerek, vatandaşın beslenme konusunda eğitilmesine de yine bu revizyonla başlanmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1981’de Ronald Reagan yönetiminde yiyecek pulu kısıtlamalarına gidildiyse de beslenme eğitimi (şu anki adıyla SNAP-Education, SNAP-Eğitimi) çoğu eyalette kurumsallaşarak yaygınlaşmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">1992’ye gelindiğinde SNAP-Eğitimi ABD’nin bütün eyaletlerinde uygulanmaya başlamıştır. 1990’ların başlarında yiyecek pulu uygulaması modernize edilmeye başlamış, hatta Elektronik İmtiyaz Transferi Kartı (Electronic Benefit Transfer Card) ile programdan yararlananların sayısı artırılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu dönemde programdan yararlananların pul satın alması yerine, doğrudan para yardımı yapılmaya başlanmıştır. Bu yenilikler programın uygulanması ve denetlenmesi için yetkililere daha büyük imkânlar sağlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2000’lerde elektronik kart uygulamasının yaygınlaşması ile program kapsamına göçmenler ve 18 yaşından küçükler de dahil edilerek, programdan yararlananların sayısı dramatik bir şekilde artırılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Elektronik sistemlerin uygulamasının programda sahteciliği azalttığı ve katılımcıların daha rahat bir şekilde programdan yararlandığı yetkililerce iddia edilmektedir.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2008 ÇIFTLIK YASASI VE GIDA PULUNUN DEĞIŞEN ANLAMI</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2008 yılına gelindiğinde Çiftlik Yasası (Farm Bill) ile birlikte gıda pulu programı Tamamlayıcı Besin Yardımı Programı adını almıştır. Bu değişiklikle birlikte programın amacı da önemli ölçüde değişmiş görünmektedir. Artık yoksulların beslenme problemlerinden ziyade, SNAP imtiyazları (benefits) kullanılarak sağlıklı gıdaların tüketiminin teşvik edilmeye çalışılması ön plana geçmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Çiftlik marketlerinden ya da sağlıklı, taze gıda satan diğer mağazalardan alışveriş yapılmasını artırmak programın birincil hedefleri arasına girmiştir. Bu dönemde esas savaş, yoksulluğa karşı değil de obeziteye karşı verilir görünmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bugün, Amerikalıların yüzde 18’i yani 45 milyondan fazla insan SNAP programından yararlanmaktadır. Bu da SNAP’i ABD’nin en önemli güvenlik ağı programları arasına sokmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SNAP, ABD’nin en hızlı gelişen refah programıdır. 2000 yılında 17 milyon insana ulaşan ve 10 milyar dolarlık bütçesi olan program, 2013 yılına gelindiğinde 82.5 milyar dolarlık bütçeye ulaşmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2012 yılında yapılan değişikliklerle program sağlıklı beslenmeyi ekonomik müşevviklerle sağlama yolunda kurumsal düzenlemelere gitmeye çalışmıştır. Bunun yanında önceden lüks olarak belirlenen ürünlerde gevşemeye gidilerek, SNAP’ın içerdiği yiyecekler de genişletilme eğilimindedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu listenin içine şekerlemeler ve dondurma bile girebilmiştir. Her beş yılda bir SNAP listesine girecek olan yiyeceklerde federal hükümet değişiklikler yapmaktadır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SNAP HEDEFLERINE ULAŞMIŞ MIDIR?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Resmi açıklamalara göre, gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük bir azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama olarak yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yiyecek güvensizliğinde (food insecurity) ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak çok şaşırtıcı değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Asıl sorulması gereken soru başkadır: SNAP harcamalarındaki marjinal artışların yoksulluk ve beslenme üzerinde kayda değer bir etkisi var mı?</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SNAP’ın tek başına etkisini değerlendirmek çok güçtür. Çünkü onu ancak Amerikan refah devleti bağlamında değerlendirmek mümkündür. SNAP katılımcılarının yüzde 20’den azı sadece SNAP yardımları ile geçinmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yüzde 30’u çalışmakta ve yüzde 60’a yakını TANF gibi diğer yardımlardan yararlanmaktadır. Federal düzeyde 126 adet yoksulluk karşıtı refah programı bulunmaktadır ve bu programların yıllık bütçesi 668 milyar dolardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Tanner’e göre TANF, Madicaid, Ev yardımı, Kadın, Bebek ve Çocuk yardımı, LIHEAP gibi temel refah programlarından yararlanan bir bireyin toplam alabileceği yardım miktarı 16.984 dolardan 49.175 dolara kadar değişmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ortalama bir refah yardımının 28.500 dolar olduğu görülmektedir. Dolayısıyla SNAP geniş bir refah devleti yardımları bağlamında ele alınmalıdır. 1965’ten beri ABD yoksulluk karşıtı savaşta 15 trilyon dolar harcamıştır. Ancak bu harcamalara rağmen yoksulluk seviyesi istikrarlı bir şekilde aynı düzeylerde devam etmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2014 verilerine göre ABD’de yoksulluk oranı yüzde 14.6’dır ve her sene yoksullar için yapılan harcama 1 trilyon dolar civarındadır. Bu da ortalama olarak bir yoksul için 20.610 dolar ve bir aile için 61.830 dolar harcandığı anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu harcamalar olmadan yoksulluğun yüzde 18 seviyelerinde olacağı tahmin edilmektedir. Bu rakamlar dikkate alındığında ABD hükümetleri yoksulluğa karşı savaşta büyük ölçüde başarısız olmuşlardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Üstelik bu başarısızlığın refah programlarına az para aktarıldığından değil, devasa miktardaki finansal kaynakların kötü kullanılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Öyle ki alt gelir grubundaki kişiler ayrım gözetilmeksizin devletten doğrudan 10 bin dolarlık nakit yardım alsalar, şu anki sistemden daha efektif ve daha az maliyetli bir refah programının ortaya çıkacağı rahatlıkla iddia edilebilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yapılan bazı ekonometrik modellemeler de, pul sistemi yerine üretime sübvansiyon uygulamasının beslenme alışkanlıklarını değiştirme yönünde daha etkili ve daha ucuz bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır.</span></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">BAŞARISIZLIĞIN SEBEPLERI NELER?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Aslında başarısızlığın temel sebepleri gıda pulu tarihi incelenirken çıkar gruplarına ve bürokrasiye yapılan vurguyla açıklandı. Ancak sayılan bu nedenler resmin sadece bir parçasıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Resmi tamamlayabilmek için gıda pulu ve muadil yardımların bireylerin işgücüne katılım isteklerini ne ölçüde azalttığına da bakmak gerekmektedir. Malesef, yoksulluk karşıtı programlar insanlara yoksulluktan kurtulmak için araçlar sağlamak yerine, yoksul kalmayı onlar için daha tercihe şayan kılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Yoksullara sağlanan sağlık hizmeti, ev imkânları, yemek imkânları gibi pek çok yardım, yoksullar için çalışmanın maliyetini yükselterek, onları işgücü piyasasından uzaklaştırmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SNAP’dan faydalananların yarıdan fazlasının beş yılı aşkın bir süredir bu programdan yararlandığını görmek şaşırtıcı değildir. Oysa ABD gibi zengin ve üretken bir ülkede yoksulluk sınırının üzerinde kalmak o kadar da zor değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Liseyi bitirmek, evlenmeden çocuk sahibi olmamak ve bir işte istikrarlı bir şekilde çalışmak, yoksulluktan kaçınmanın garantili bir yolu olarak görülebilir. Ayrıca gıda pulu uygulamaları, kullanıcılarını hile yapmaya da teşvik etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">2012 yılı itibariyle SNAP ödemelerinde yüzde 3.9’luk bir sahtekârlık ve yanlış ödeme olduğu resmi makamlarca belirtilmektedir. Bu oran SNAP’a uygunluğun kapsamının genişletilmesi sayesinde 5.64’ten aşağıya çekilebilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Hatalı ödemelerin çok olmasının sebebi, bu konuda eyalet hükümetleri üzerinde ciddi bir yaptırımın bulunmamasından ve eyaletlerin SNAP ödeneklerini federal hükümetten tahsil etmesinden kaynaklanmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulu tarzı programların neden gerçekten ihtiyaç sahibi kişilere ulaşmakta başarısız olduğu ve ulaştığında da onları üretken bireyler haline getirmede nasıl başarısız kaldığını anlamak için gıda pulunun tarihsel olarak genişlemesine daha yakından bakmak faydalı olacaktır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulu uygulamalarındaki artışın çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Birincisi, program federal ve eyalet düzeyinde farklı seviyedeki otoritelerin kontrolü altındadır. Bazı eyaletler diğerlerine göre daha esnek katılım şartları belirleyerek katılımı artırabilmektedirler (Örneğin Florida, Utah ve Nevada).</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İkinci önemli sebep, kriz dönemlerinde programın kapsamının artırıldığı görülmektedir. 1980-82 arasındaki resesyon ile 1990-92 arasındaki resesyon buna örnek gösterilebilir. Ancak son olarak 2007 krizinde bu yükseliş diğer resesyonlarla karşılaştırılamayacak kadar artmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bush ve Obama yönetimlerinde programın bütçesi hızla artmıştır. 2007-2011 arası program yüzde 35 büyümüştür ve Tanner’e göre bu artışın arkasında ekonomi dışı politika tercihleri bulunmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Politika tercihlerinin değişmesinin bu yükselişi açıklayan birincil faktör olduğu iddia edilmektedir. Bu iddiayı desteklemek üzere Tanner, eyalet bazında işsizlik ve yoksulluk oranları karşılaştırıldığında gıda pulları ile yoksulluk oranları arasında herhangi bir korelasyonun bulunmadığını göstermektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Örneğin yüzde 8 işsizlik oranı olan ve ortalama kişi başı gelirin ABD ortalamasının üstünde olduğu Oregon’da yemek pulu kullanım oranı yüzde 21’dir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Üstelik ekonomik düzelmeye ve işsizlik oranlarının düşmesine rağmen, yemek pulu kullanımındaki artışın yükseleceği öngörülmektedir. Bu durum, gıda pulunun yoksullara yardım için uygulanan bir programdan çok, pragmatik bir politik hedef haline geldiğini göstermektedir. Yıllar geç</span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Gıda pulu programından sonra yaygın yoksullukta yüzde 4.4’lük azalma olmuştur. Yoksulluğun şiddetinde de ortalama yüzde 10,3 ile 13.2 arasında bir azalma görülmüştür. Yiyecek güvensizliğinde ise 5 ile 10 puanlık bir düşme olmuştur. Ekonomist Michael D. Tanner’a göre, yoksullukla savaş için yılda 80 milyar dolar harcandığında bu tür sonuçlarla karşılaşmak şaşırtıcı değildir.</span></em></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">tikçe gıda pulu programına uygun olma koşulları kolaylaştırılmaktadır. Temelde 2000 doların altında nakit akışı olanlara verilen bir yardım olan gıda pulu, başka refah programlarından yararlananlara da sağlanan bir kolaylık haline getirilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Programdan yararlananların üçte ikisi bu şekilde gıda puluna hak kazanmaktadır. Dolayısıyla gıda puluna “kategorik olarak uygun olma” yoluyla gıda pulundan faydalananların sayısı dramatik bir şekilde artmıştır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Programın, katılımcıları iş bulmaya zorlaması için düzenlemeler de getirilmiştir ancak bu düzenlemelerin uygulanması yine gevşek tutulduğu için, işsiz katılımcıların iş bulma müşevvikleri de zayıf kalmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Eyaletlerin, program kullanıcılarının aldıkları iş eğitimleri ve işe girme koşulları hakkında herhangi bir rapor verme zorunluluklarının olmaması da, bu durumu ortaya çıkartan önemli bir faktördür.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Dolayısıyla eyalet hükümetleri ve bürokrasisi gıda pulu yardımlarından yararlananların artmasını kendileri için uygun bulurken, bu yardımdan faydalananlar için çalışma hayatına atılmanın maliyeti hızla yükselmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Böylece yardımlar yoksulları kendine yeterli bireyler olmalarına yardım etmek yerine, devlete bağımlı bireyler haline getirmektedir.</span></p>
<p><strong><em><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur. Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir. Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır.</span></em></strong></p>
<p><strong><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">SONUÇ: FAKIRLIKLE MÜCADELEDE FARKLI BIR YOL VAR MI?</span></strong></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Fakirlikle en iyi mücadele yöntemi şüphesiz üretmektir. Bir ülkenin üretken bir ekonomiye sahip olabilmesi ise ancak ekonomik ve siyasi kurumlarının üretime yönelik müşevvikleri (incentives) desteklemesini ve korumasını gerekmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Nedir bu müşevvikler? Vatandaşlar üretim yaptıklarında bu üretimlerinin gereksiz vergiler ya da zor kullanma gücü ile ellerinden alınmayacağını bilmeli ve biriktirdikleri mülkiyetlerinin korunacağından emin olmalıdırlar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Siyasi, ekonomik, dini ve diğer sosyal örgütlenmeler kurmak ya da bu örgütlerden ayrılmak, barışçıl hukuki sınırlar dahilinde serbest olmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Böylece bu ülkedeki ekonomik ve siyasi rantlar en aza indirilmeli ve sömürücü ekonomik ve siyasi kurumlar yerine üretmeyi teşvik eden kurumsal düzenlemeler getirilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Zenginlik, üretmeye özgür olan insanların kendi aralarındaki etkileşimin (interaction) doğal bir fonksiyonu olarak ortaya çıkar.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak temelde ABD’nin bu tür özgürlükçü kurumlara sahip olmasına rağmen Amerikan vatandaşları arasındaki gelir eşitsizliklerinin, sosyal ve siyasal düzeni tehlikeye atacak boyutlara varma ihtimali her zaman vardır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Zengin liberal demokrasiler bu tür sorunların çözümü için genellikle sosyal demokrat politikalar uygulama yoluna gitmektedirler. Bu da çeşitli sosyal hedefleri gerçekleştirmek için devlet örgütlerinin toplumsal sınıflar arasında geliri yeniden dağıtmasını sağlayan refah devleti politikalarının önünü açmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sosyal demokrasinin en önemli ön kabulü devlet örgütlerinin (yani bürokrasinin ve demokratik hükümetin) yansız bir aygıt olarak istenilen doğrultuda yönlendirilebileceğidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak yukarıda gıda pulu örneğinde olduğu gibi bu son derece yanlış bir önermedir; tabiri caizse bir mittir. Birincisi, bürokrasinin kendi içinde bir çıkar grubu olduğu ya da siyasi bir güç olduğu kabul edilmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İkincisi, özellikle iyi işleyen bir demokraside bu tür refah yardımlarının, doğal olarak oy ve siyasal iktidar peşinde koşan politikacıların elinde hızla amacından saparak genişlemesi mutlak bir kanun gibidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Dolayısıyla yoksullukla mücadele edecek herhangi bir teorik çerçeve ya da siyasi bir girişim ilkin bürokrasi ve demokratik siyasal iktidar hakkındaki bu gerçekleri kabul etmelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sosyal demokrasinin bir diğer önemli sorunu Keynesyen çarpan etkisinin büyüsüne kendisini fazla kaptırmasıdır. Özellikle gıda pulu söz konusu olduğunda, yapılan her 1 dolarlık gıda pulu harcamasının ülke ekonomisine 1.80 dolarlık bir katkı sağladığı SNAP’ın resmi internet sitesinden iddia edilebilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Keynes’in çarpanının karşısında, Friedman’ın dışlama etkisini hatırlamakta fayda vardır. Devletin harcadığı her 1 dolar, özel bireylerden alınan 1 dolardır. Öyleyse burada sorulması gereken asıl soru, bu bir doları devletin mi yoksa özel bireylerin mi daha iyi har cayacağıdır.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">İktisat tarihi ve teorisi, özel bireylerin kendi paralarını kendileri için en iyi şekilde harcayarak ekonomik gelişmeye katkı sağladıklarını ispat etmeye yetecek delillere sahiptir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak aciliyeti olan yoksulluk problemlerinin çözümü bu son önermeden türetilemez. Çünkü acil yoksulluk problemlerini çözmek için bireylerin kendi paralarını başkaları için harcamaları zorunludur.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Her ne kadar üreterek zenginleşmiş ülkeler (yani Suudi Arabistan gibi petrol zenginlerini listeden dışlıyorum) aynı zamanda hayırseverliğin en yaygın ve örgütlü olduğu ülkeler olsa da, bu hayırseverlik genellikle yeterli değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu yüzden devlet bedavacılık problemini çözmek için vatandaşları yoksullukla mücadeleye katılmaya zorlayacaktır. Devletin vatandaşları zorlama hakkını kabul etmemiz aynı zamanda yukarıda sıralanan sosyal demokrat yanılgıların da kabul edilmesi anlamına gelmemektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bilakis yoksullukla mücadelenin hedefinden sapmadan ve etkin bir şekilde yürütülebilmesi ancak sosyal demokrat mitlerden uzak kalarak başarılabilir. Bunun anlamı yoksulluk yardımı alacakların sayısının politika tercihleri sebebiyle keyfi bir şekilde genişletilmemesi gerektiğidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Bu bakımdan sosyal yardımı sağlayan bürokrasinin boyutları ve bütçesi sınırlı tutulmalıdır. Yoksulluk yardımının temel amacının ancak ve ancak üretken bir ekonomiyi desteklemek olduğu unutulmamalıdır. Yani yoksulluk yardımı hiçbir zaman çeşitli çıkar gruplarının isteği yönünde belirli sektörleri destekleyecek şekilde gelişmemelidir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak tüm bu maddelerin bir demokraside uygulanabilmesi mucizevi bir gelişmedir. Çünkü gerçekten yoksul olanların siyasal örgütlenmeye giderek, demokratik siyaset içinde haklarını başka grupların tecavüzlerinden korumaları son derece zordur. Bu sorunu hafifletebilecek tek mekanizma ise özel hayırseverlik faaliyetleri gibi görünmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Devletin bürokratik mekanizmaları ve siyasi çıkar gruplarını yoksulluk mücadelesinden biraz olsun uzak tutabilmesi, yoksulluk ile idealist gerekçelerle mücadele etmeye karar vermiş kişi ve gruplarla daha fazla işbirliği içine girmesiyle olabilir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Özellikle son dönemde gelişen kamu işletmeciliği yöntemlerinin ve demokratik yönetişim uygulamalarının, yoksulluk sorunu ile mücadelede kullanılmaması için hiçbir sebep görünmemektedir.</span><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Sivil toplumun yoksulluk gibi önemli sosyal sorunların çözümünde daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve özel finansman kaynaklarını yoksulluk sorununun çözümüne yönlendirecek kanunların çıkartılması, yoksullukla mücadelede sosyal demokrat çerçevenin dışına çıkılmasına yardımcı olabilir gibi gözükmektedir.</span></p>
<p><span style="font-weight: inherit; font-style: inherit;">Ancak üzülerek belirtmek gerekmektedir ki, bu konudaki pratikler tatmin edicilikten halen çok uzaktır.</span></p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1131/gida-pulu-yoksulluga-care-olabilir-mi.html" target="_blank" rel="noopener">Dernekler Dergisi, 20.05.2015</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/gida-pulu-yoksulluga-care-olabilir-mi/">Gıda pulu yoksulluğa çare olabilir mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişen koşullar ve Kürt meselesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/degisen-kosullar-ve-kurt-meselesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2016 05:42:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/degisen-kosullar-ve-kurt-meselesi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çözüm sürecini başlatan itici gücün PKK şiddeti olmadığını yazdığımda bu iddiam fazla taraftar bulamamıştı. Şiddetin yükseldiği ve çözüm argümanlarının raflara kaldırıldığı şu günlerde, şiddetin çözüm sürecinde oynadığı rolü yeniden düşünmek gerektiği ortaya çıkmaktadır. Zira barışa giden yolu tekrar hatırlamak gerekmektedir. Süreç Neden Başladı? Bana göre çözüm süreci, Türkiye’de askerî vesayeti zayıflatmanın etkin stratejilerinden biriydi. “Çözüm arayışları”, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/degisen-kosullar-ve-kurt-meselesi/">Değişen koşullar ve Kürt meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çözüm sürecini başlatan itici gücün PKK şiddeti olmadığını yazdığımda bu iddiam fazla taraftar bulamamıştı. Şiddetin yükseldiği ve çözüm argümanlarının raflara kaldırıldığı şu günlerde, şiddetin çözüm sürecinde oynadığı rolü yeniden düşünmek gerektiği ortaya çıkmaktadır. Zira barışa giden yolu tekrar hatırlamak gerekmektedir.</p>
<p><strong>Süreç Neden Başladı?</strong></p>
<p><strong>Bana göre çözüm süreci, Türkiye’de askerî vesayeti zayıflatmanın etkin stratejilerinden biriydi. </strong>“Çözüm arayışları”, genel anlamda seçilmişlerin ülke politikasının tek hâkimi olma iddiasının bir yan ürünü olarak gelişti. Politika üretme süreçlerini sivilleştirmek, doğal olarak seçim sistemini, dolayısıyla seçmenleri, daha önemli bir aktör olarak siyaset alanına taşıdı. <strong>Temel dayanağı seçim zaferinden başka bir şey olmayan bir siyasal partinin, ülkenin en büyük meselesine gözlerine yumarak iktidarını koruyamayacağı da açıktı.</strong></p>
<p>Bu sebeple, öncelikle tarihsel açıdan temelde askerî bir mesele olarak görülen, dolayısıyla TSK’nın yetki alanına giren Kürt meselesinin, siyasal bir sorun olarak yeniden formüle edilmesi temel bir hedef olarak AK Parti’nin gündemine oturmuştu.</p>
<p>Ekonomik bunalımın ve darbe iddialarının zayıflattığı bürokratik vesayet karşısında, AK Parti, reform umuduyla büyük bir seçmen kitlesini konsolide etmeyi başardı. Bu başarının yarattığı güven ortamında, sivil politikayı tahkim etmek için, en önemli iç meselemiz olan “Kürt sorunu”nu barışçıl yollarla çözmek gerekli hale geldi. <strong>Çözüm arayışlarındaki temel problem, demokratik siyasetin bu sorunun çözümü konusunda neredeyse hiç deneyimi olmamasıydı.</strong> Yani sorunu siyasetle nasıl çözeceğimizi bilmiyorduk. Maalesef tecrübesizlik ve demokrasimizin pek çok diğer zafiyetleri çözüm sürecinin anlamlı bir zaman sürecinde mutlu sona erişmesine engel oldu.</p>
<p><strong>Farklı Koşullar</strong></p>
<p>PKK terörünün uluslararası bir sorun haline getirildiği ve PKK’nın bu avantajı kullanmak için Türkiye’de terörü artırdığı herkesin konuştuğu bir gerçek. Bu durum şüphesiz Türkiye’nin elini zayıflatıyor. <strong>Ancak Türkiye’deki sivil siyasetin de şartlarının değiştiği, bu sorun bağlamında yeterince fark edilmemiş görünüyor.</strong> Askerî vesayet yakın bir tehdit olmaktan çıktı. Sivil hükümetin, silahlı güçlerin kontrolünü sağlaması ve meselenin uluslararası boyut kazanması ile TSK’nın Kürt meselesindeki geleneksel rolü ortadan kalktı. Bu durum sivil hükümetin şiddet kullanma potansiyelini artırdı.</p>
<p>Öte yandan on yıllık hızlı büyüme ve son yıllarda yaşadığımız barış tecrübesi çok önemli bir Kürt nüfusunu Türkiye’nin siyasal ve ekonomik sistemine entegre etmeyi başardı.  <strong>“Süreç”, Kürtlere başka bir hayatın mümkün olabileceğini göstererek, şiddet yanlısı Kürt siyasetine karşı ciddi bir güvensizlik yarattı</strong>. Şiddeti tek çare olarak Kürtlere dayatmaya çalışan PKK’ya rağmen, Kürtlerin kitlesel bir savaşa sokulamaması, <strong>Kürtlerin hâlâ barışı savaşa tercih ettiklerinin en önemli göstergesidir.</strong></p>
<p><strong>Kürt siyaseti ve radikal sol, PKK şiddetinin “süreci” başlatan temel unsur olduğunu zannettiğinden, PKK teröründen vazgeçemiyorlar.</strong> Nedenleri anlayamadıklarından sonuçları da değerlendiremiyorlar. <strong>Türklerin çoğunluğu için PKK bu meselede bir muhatap değildir.</strong> HDP’nin ise PKK’dan ayrı bir kimliği maalesef yoktur. Kürtlerin yeni bir siyasî oluşumla kendilerini yeniden siyasette aktör haline getirebilmeleri ise, PKK’nın Kürtler üzerindeki vesayetini büyük ölçüde azaltmaya bağlıdır. Umarım kısa vadede bu yöndeki gelişmelere tanık olma şansını yakalarız.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 23.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/degisen-kosullar-ve-kurt-meselesi-1035</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/degisen-kosullar-ve-kurt-meselesi/">Değişen koşullar ve Kürt meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rasyonel cehalet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/rasyonel-cehalet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2016 05:26:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/rasyonel-cehalet/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rasyonel cehalet seçmen davranışını açıklamak için kullandığımız kavramlardan biri. Her ne kadar bütün yetişkinlerin bir oy hakkı olsa da, milyonlarca oy arasında bir kişinin vereceği oy sonucu değiştirmez. Bunun karşısında kendiniz ve ülkeniz adına doğru karar verebilmeniz için siyasal konular hakkında çok geniş bir bilgi birikimine sahip olmanız gerekmektedir. Yani etkisi neredeyse sıfır olan bir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rasyonel-cehalet/">Rasyonel cehalet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rasyonel cehalet seçmen davranışını açıklamak için kullandığımız kavramlardan biri. Her ne kadar bütün yetişkinlerin bir oy hakkı olsa da, milyonlarca oy arasında bir kişinin vereceği oy sonucu değiştirmez. Bunun karşısında kendiniz ve ülkeniz adına doğru karar verebilmeniz için siyasal konular hakkında çok geniş bir bilgi birikimine sahip olmanız gerekmektedir. Yani etkisi neredeyse sıfır olan bir faaliyet için bir hayli çaba harcamalısınız.</p>
<p><strong>Seçmen Davranışları</strong></p>
<p>Peki, böyle bir durumda seçmenler ne yapar? Seçmenler genellikle siyasi konularda cahil olmayı, yani bilgisiz kalmayı tercih ederler. Hatta kimisi seçim günü sandıklara gitmeyi bile tercih etmez. Yani attığınız taşın ürküttüğünüz kuşa değmeyeceğini düşündüğünüzde, <strong>cahil kalmak sizin için rasyonel bir davranış </strong>olacaktır. Avrupa’nın çoğu ülkesinde seçimlere katılım oranının düşük olmasının bir sebebi budur.</p>
<p>Türkiye’de seçimlere katılımın yüksekliği ve toplumun ciddi derecede politize olmuş görünmesi, rasyonel cehalet durumunun Türkiye’yi çok da etkilemediğini düşündürebilir. Ancak biraz daha yakından bakınca Türkiye’deki rasyonel cehaletin ciddi boyutlara ulaştığını da iddia edebiliriz.</p>
<p>Rasyonel cehaletin ilk işaretini politik grupların <strong>aşırı kutuplaşma eğiliminde</strong> görebiliriz. Türkiye’de politik tartışmanın kapsamı günden güne artarken, gruplar da o ölçüde uzlaşmadan kaçınıyor gibiler. <strong>Analitik düşünmek</strong> ve <strong>soğukkanlılıkla</strong>karşılıklı argümanları dinlemek yerine, ani duygularla öfke nöbetlerine kapılıyoruz. İnsanların sürekli olarak hayatlarının en temel meseleleri üzerine tartışmaya zorlandığı bir ülkede, argümanlarla konuşmak yerine, duygusal tepkiler vermek, şüphesiz daha rasyonel bir davranıştır. Zira karşımızdakini dinleyecek gücümüz kalmamıştır.</p>
<p>İkinci olarak, Türkiye’de her türlü haberciliğin seçici ve taraflı yayın politikalarının olması, cehalete olan talebin ne derece yüksek olduğunu göstermektedir. Habercilik yorumsuz bilgi aktarma faaliyetinden ziyade, tarafların kendi siyasal motivasyonlarını diri tutmalarını sağlayan bir araç haline gelmiştir. Gazete ve televizyonların amigoluk yapmasının sebebi patronlarmış gibi gösterilse de, bu tür yayınlara olan talebin yüksekliği görmezden gelinemez. <strong>Taraflı yayıncılık siyasi tartışmaların kişilere yüklediği maliyeti ciddi ölçüde azaltmakta ve hayatı kolaylaştırmaktadır</strong>.</p>
<p><strong>İrrasyonel Sonuçlar</strong></p>
<p>Bu siyasi tablo ilk bakışta irrasyonel görünse de, koşullar dikkate alındığında tarafların gayet rasyonel davrandığı ortaya çıkmaktadır. 2000’lerden beri Türkiye nispeten küçük siyasi meseleleri değil, büyük sistemsel değişiklikleri tartışmaktadır. Seçmenler ayrıntılara vâkıf olamasalar da, sistemsel tercihlerin kendi hayatları üzerindeki olası etkilerini tartabilmektedirler.<strong>Ancak her gün yeniden şekillenen siyasi gündeme yabancı kalmamak için partizanlaşmak ve cahilleşmek şarttır.</strong></p>
<p>Ayrıca seçim sisteminin Türkiye’deki en güçlü siyasal kurum olduğu açık haline geldiğinden, seçmenler oyların kümülatif etkilerinin farkına varmışlardır. Bu yüzden seçmenler, ince eleyip sık dokuduklarından değil ama stratejik davranarak, <strong>karşı tarafın oy kullanacağı kaygısıyla sandıklara gitmektedirler</strong>.</p>
<p><strong>Sonuçta bireysel rasyonel cehalet, toplamsal düzeyde irrasyonel sonuçlar doğurabilmektedir</strong>. Siyasal tartışmayı kutuplaştırarak devam ettirmek, ortak kurallar etrafında bir arada yaşama yeteneğimizi azaltmaktadır. Toplumun ezici çoğunluğunun yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu düşünmesine rağmen, bu konuda ortak bir çalışmaya girişilememesi bu durumun basit bir örneğidir. Maalesef, kitlelerin haricinde “okumuş-yazmışlar”ın da bu kutuplaşmanın dışında kalmak bir yana, ateşe körükle gittikleri görülmektedir.</p>
<p>Yeni Yüzyıl, 19.01.2016</p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/rasyonel-cehalet-986</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rasyonel-cehalet/">Rasyonel cehalet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Charlie Hebdo ve mülteciler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/charlie-hebdo-ve-multeciler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 05:49:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/charlie-hebdo-ve-multeciler/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir ahlak filozofu olan Adam Smith, toplumu bir arada tutan ahlaki normların insanların “sempati” duyma yeteneğinden kaynaklandığına inanır. Smith, ancak başkasının acısını, sevincini, kızgınlığını, takdirini sanki kendi yaşıyormuş gibi hisseden bireylerin ortak sosyal kurallar yaratabileceğini iddia eder. İnsanı insan yapan, her şeyden önce başkasının acısını kendi acımızmış gibi yaşayabilmekten geçer. Sempati duygumuz tarafsız bir gözlemci [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/charlie-hebdo-ve-multeciler/">Charlie Hebdo ve mülteciler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ahlak filozofu olan <strong>Adam Smith</strong>, toplumu bir arada tutan ahlaki normların insanların “<strong>sempati”</strong> duyma yeteneğinden kaynaklandığına inanır. Smith, ancak başkasının acısını, sevincini, kızgınlığını, takdirini sanki kendi yaşıyormuş gibi hisseden bireylerin ortak sosyal kurallar yaratabileceğini iddia eder. İnsanı insan yapan, her şeyden önce başkasının acısını kendi acımızmış gibi yaşayabilmekten geçer. Sempati duygumuz tarafsız bir gözlemci gibi bizi doğru olanı yapmaya zorlar.</p>
<p>Charlie Hebdo dergisi yayınladığı son karikatürüyle sempati duygusunun olmadığını ispatladı. Üç yaşındaki Aylan bebeğin Bodrum sahiline vurmuş bedenini gösterip, <strong>“büyüyünce zaten tacizci olacaktı”</strong> demekten utanmadı. Çünkü insanlığını kaybedeli çok olmuştu. Üstelik Charlie Hebdo kendi ahlak dışılığını ve acımasızlığını, mültecilerin ahlaksızlığımıymış gibi gösterererek Engizisyon mahkemesi gibi çalışmaktan da geri durmadı. Hümanizm, merhamet, hoşgörü ya da masumiyet karinesi&#8230; Medeniyeti kuran hangi ilke varsa, Charlie Hebdo’nun sayfalarında adi bir kolektivizmin kurbanı oldu.</p>
<p><strong>Göçmenler ve Suç Oranları</strong></p>
<p>Carlie Hebdo’nun ırkçılığı şüphesiz boşlukta ortaya çıkmadı. Mülteci krizi başladığından beri Avrupa basını suç oranlarının tavan yapacağı propagandasını yaymakta bir hayli mahir ve istekli. Batılı hükümetlerin Ortadoğu’da akıtılan kanda taşıdığı sorumluluk, mültecilere karşı geliştirilen nefret söylemi ile örtbas edilmeye çalışılıyor. Göçmenlerle ilgili ekonomik safsatalar ve çoğunlukla gerçek dışı suçlamalar, Avrupalıların korkularını büyütmek için servis ediliyor.</p>
<p>Neyse ki Avrupa ve Amerika’nın tek yüzü bu değil. Amerikalı ve Avrupalı pek çok akademisyenin göçmenler ve suç oranları üzerine yaptıkları araştırmalar, göçmenlerin suç oranlarını yükselttiğine dair algıyı yalanlıyor. Özellikle Latin Amerikalıların yoğun yaşadığı şehirlerde 1980’lerden beri yapılan araştırmalar<strong>, “yerliler”</strong>in <strong>“göçmenler”</strong>den iki ila beş kat daha fazla suça bulaştıklarını ortaya koymuş durumda. 2015’in sonunda Almanya’da yapılan bir araştırma göçmenlerin suça karışma oranının yerli Almanlarla aynı seviyede olduğunu gösteriyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Her on bin Suriyeli göçmenden sadece otuz üçünün adli olaylara karıştığı tespit edilmiş durumda.</p>
<p>Yani mültecilerin şiddete eğilimli olacakları ya da suça yerlilerden daha fazla bulaşacakları propagandası gerçeklerle uyuşmuyor. Üstelik istatistikler göçmenlerin işe girme oranlarının yerlilerden daha yüksek olduğunu da göstermekte. Hatta Amerika’da göçmenlerin yüzde otuzunun kendi işlerini kurma eğilimi gösterdikleri görülmekte. Yaşamak ve üretmek için fırsat verildiğinde göçmenlerin topluma adapte olmak için yerlilerden daha fazla çaba harcadıkları neredeyse evrensel bir eğilim.</p>
<p><strong>Çalışma İzni</strong></p>
<p>Şüphesiz bu istatistikler ve araştırmalar yabancı bir ülkede yaşamalarına fırsat verilmiş göçmenler hakkındaki gerçekler. Hiç bir sosyal güvencesi olmayan, yarını görmekten aciz, her gün korkuyla yaşayıp kendisine ve ailesine ufak da olsa bir fırsat yaratmaya çalışan mültecilerin suça sürüklenmeleri daha kolaydır. Hele ki mülteci kamplarında yaşanan insanlık dışı muamelerin mültecileri daha da ötekileştirmesi son derece normaldir. Avrupalı hükümetler bir an önce korkularından sıyrılıp, mültecilerin kalıcı oldukları gerçeğiyle yüzleşmek zorundadırlar.</p>
<p>Bu bakımdan Türkiye’nin mültecilere çalışma hakkı tanımak için çalışmalara başlamış olması son derece sevindiricidir. İki buçuk milyon mültecinin hayatını kurtarmış olan Türkiye’nin bu konuda da Avrupa’ya örnek olacağını ümit ediyorum.</p>
<p>Yeni Yüzyıl, 16.01.2016</p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/charlie-hebdo-ve-multeciler-944</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/charlie-hebdo-ve-multeciler/">Charlie Hebdo ve mülteciler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şaşkın prens Beyaz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/saskin-prens-beyaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Jan 2016 05:31:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/saskin-prens-beyaz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçen hafta Beyaz Show’a telefonla katılan bir izleyici, ünlülere soru sormak yerine hükümetin PKK’ya müdahalesini eleştiren bir tirat attı. Canlı yayında konsept dışı gelişen bu olay karşısında, programın sunucusu Beyazıt Öztürk tabiri caizse dumura uğradı. Stüdyodakilere, izleyiciyi alkışlattırdıktan sonra, azar yemiş bir çocuk gibi, bundan sora daha duyarlı olacağını söyleyerek eğlencesine geri döndü. Söz konusu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/saskin-prens-beyaz/">Şaşkın prens Beyaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen hafta Beyaz Show’a telefonla katılan bir izleyici, ünlülere soru sormak yerine hükümetin PKK’ya müdahalesini eleştiren bir tirat attı. Canlı yayında konsept dışı gelişen bu olay karşısında, programın sunucusu Beyazıt Öztürk tabiri caizse dumura uğradı. Stüdyodakilere, izleyiciyi alkışlattırdıktan sonra, azar yemiş bir çocuk gibi, bundan sora daha duyarlı olacağını söyleyerek eğlencesine geri döndü. Söz konusu izleyici hakkında ise soruşturma açıldı. Açılan soruşturmanın ifade özgürlüğü açısından <strong>tamamen</strong> yanlış olduğunu hemen belirtmek gerekmektedir. Ama bugün değinmek istediğim konu başka.</p>
<p><strong>Televizyonlarda Sığlık Problemi</strong></p>
<p>Malumunuz televizyonlardaki siyasi tartışma programları o kadar çok ki, takip etmesi bir hayli zor. Bu programlarda Kürt meselesi, Alevi meselesi, cinsiyetçilik gibi zor konular bir hayli açık sözlülükle tartışılabilmektedir. Öte yandan bir o kadar çok sayıdaki talk showlar ve diziler sanki Türkiye’de değil de “harikalar diyarında” çekiliyor gibi. Her gün saatlerce yayında kalan diziler zengin kız-fakir oğlan bayalığının ötesine geçmekte zorlanıyor. Modernleşmenin yarattığı sosyal çatışmaları ustaca ele alan klasik Türk romanları da olmasa, diziler su birikintisi derinliğini aşamayacaklar. Talk showlarda entel takılmaya çalışan sunucular ise en fazla “tüm dünyada barış olsun” diyen bir güzellik kraliçesinin seviyesine erişebiliyor.</p>
<p>Tartışma programları ile diziler arasındaki bu tezatlık yetmezmiş gibi siyasi dizilerimiz ise tamamen mafya ve derin devlet hikâyesi üzerine kurulmuş durumda. Türkiye’nin bütün sosyal problemleri bazı dış güçlerin oyunuymuş da, gözü kara vatanperverler bizi her gün bu Ali Cengiz oyunlarından kurtarıyorlarmış. Büyük sorunların sözde perde arkası açıklamalarını yapan diziler, kitlesel bir akıl yıkama faaliyetine girişmiş durumdalar.</p>
<p>Türk televizyonculuğu ve sineması son yıllarda muazzam bir patlama yaşıyor. Buna rağmen, maruz kaldığımız sığlığın en önemli sebebi ifade özgürlüğünün henüz Türkiye’de kurumsallaşamamış olması. Tartışma programlarında belirli bir görüşün idealist savunucuları ya da bu işten para kazanan profesyonel tartışmacılar belirli bir seviyedeki ifade özgürlüğünden faydalanmaktadırlar. Ama senaristler ve yapımcılar güvenli sularını terk etmeye cesaret edemiyorlar. Genişleyen yayıncılık ve sinema sektörüne rağmen, ortaya çıkan yapımların Türkiye ile neredeyse hiç bir alakası yok. Kurgusal yapımlarda, her hangi bir sosyal çatışmaya ilişkin en ufacık zekâ pırıltısı görmek mümkün değil.</p>
<p><strong>Şablon Mesajlar Vermek</strong></p>
<p>Böyle bir yayıncılık ortamında Beyaz’ın programında yaşadığı şaşkınlığa ilişkin yaptığı “özür” açıklamasını acıyarak izledim. Maalesef Beyaz’ın açıklamasındaki samimiyet gerçek. Türkiye’nin en deneyimli talk showcusu, canlı yayında, hazırlanmış metnin dışında cereyan eden en ufacık bir olayı idrak etmekten ve doğru yönetmekten aciz. Beyaz, şablon sosyal mesajlarla yıllarca durumu idare edebilmiş bir televizyon yıldızı olabilmişse, suçu tamamen onda aramamak lazım. Sonuçta Beyaz yıllardır bize dayatılan televizyonculuğun “prensi” olmaktan öte bir sorumluluk taşımıyor.</p>
<p>Neyse ki Türk televizyonculuğuna ve sinemasına mahkûm değiliz. İnternet üzerinden takip edebildiğimiz pek çok Amerikan ya da İngiliz politik dizileri ve filmleri, sosyal sorunların incelikle ve zekice işleyebileceğinin kanıtı olarak karşımızda. Umarım tez zamanda yapımcılarımız ve senaristlerimiz biraz daha yürekli ve zeki olmayı öğrenirler. Öğrenirler de, sanal gerçekliğimizin sığlığından biraz olsun kurtulabiliriz.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 12.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/saskin-prens-beyaz-891</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/saskin-prens-beyaz/">Şaşkın prens Beyaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerikan neo-faşizmi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/amerikan-neo-fasizmi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Buğra Kalkan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2016 05:26:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/amerikan-neo-fasizmi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Donald Trump’ın başkanlık aday adaylığında gösterdiği başarı sadece aklıselim Amerikalıları değil, tüm dünyayı korkutur hale geldi. Trump’ın “beklenmedik” yükselişi ile 1930’lardaki faşist liderlerin yükselişi arasındaki benzerlik özgürlük dostlarını korkutmaya devam ediyor. Trump Neyi Savunuyor? Öncelikle Trump, usta bir demagog. Tarihsel verileri ve istatistiksel bilgileri seçici bir şekilde toplayıp, insanları manipüle etmek için kullanmakta çok mahir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerikan-neo-fasizmi/">Amerikan neo-faşizmi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Donald Trump’ın başkanlık aday adaylığında gösterdiği başarı sadece aklıselim Amerikalıları değil, tüm dünyayı korkutur hale geldi. Trump’ın “beklenmedik” yükselişi ile 1930’lardaki faşist liderlerin yükselişi arasındaki benzerlik özgürlük dostlarını korkutmaya devam ediyor.</p>
<p><strong>Trump Neyi Savunuyor?</strong></p>
<p>Öncelikle Trump, usta bir demagog. Tarihsel verileri ve istatistiksel bilgileri seçici bir şekilde toplayıp, insanları manipüle etmek için kullanmakta çok mahir. Trump, siyaseten doğruculuğun anti-tezi. Bir kısım Amerikalıların özel hayatlarında birbirleriyle paylaştıkları ırkçı ve ekonomik korumacı söylemlerinin hepsini, kamusal alanda çekinmeden konuşan bir siyasetçi. Bu anlamda, siyaseten dışlanmışların savunucusu/şampiyonu gibi hareket ediyor.</p>
<p>Trump’ın ekonomi politikaları da tamamen korumacılık ve şovenizm üzerine kurulu. Dünyanın en fazla üreten ülkesi olan Amerika’nın artık hiçbir şey üretmediğini savunabilecek kadar gözü kara. Temel amacı ise Amerika’yı tekrar “büyük/yüce” yapmakmış. Örneğin Amerika’nın artık televizyon üretmemesinin sebebi olarak Korelileri hedef gösterirken, etrafında gördüğü “Çin malı” yazılarından da sürekli şikâyetçi. İmalat sanayiinde çalışan işçi sayısının düşmesini ise büyük bir milli mesele olarak görmekte. Hatta hızını alamayan Trump, Hindistan’da Amerikalıların açtıkları “çağrı merkezleri”ni de tekrar Amerika’ya getirme sözü veriyor. Bunu nasıl mı yapacakmış? Bu firmaları fazladan vergilendirerek, onları Amerika’ya dönmeye zorlayacakmış.</p>
<p><strong>Ekonomik Safsatalar</strong></p>
<p>Bu ekonomik iddialarının hepsi safsatadan ibarettir. Amerika’nın ekonomik öncülüğü her şeyi üretmeye çalışmasından değil, ama ileri teknoloji ürünlerinin, yeni piyasaların ve yazılımların Amerika’dan çıkmasından kaynaklanır. Televizyon üretmeyi bırakmışlardır ama “İphone”u icat etmişlerdir. Basit imalat ürünlerini üretmeyi bırakmışlardır ama “Facebook’u/sosyal medyayı” dünyaya tanıtarak muazzam paralar kazanmışlardır. İmalat sanayiinde otomasyonu geliştirerek işçilerin sayısını azaltırken verimliliklerini artırmışlardır. Sanılanın aksine Çin, imalat sanayiinde bir numara değildir. Bu alanda en fazla üretimi yapan hala Amerika’dır. Bir Amerikalı işçinin üretkenliği dört Çinli işçinin üretkenliğine denk olduğu için Amerika hâlâ bu alanda liderdir.</p>
<p>Milyarder bir işadamı olan Trump’ın bu gerçeklerden haberdar olmaması mümkün değil. Ama rekabetçi piyasalarda kendilerini yeni şartlara uyumlu hale getiremeyen Amerikalı çalışanların bu tür makro düzeydeki gerçeklerle işleri yok. Onlar Meksika sınırına duvar çekeceğini ve bunun parasını da Meksika hükümetine ödeteceğini ilan eden Trump’a âşık olmuş durumdalar. Çünkü gerçekler ne olursa olsun kısa dönemli çıkarlarını Trump’ın savunduğuna inanmaktadırlar.</p>
<p>Dışlandıklarını düşünen kitleler üzerine kurulmuş Trumpçı ekonomik korumacılık, siyaseten zenofobik (yabancı düşmanlığı) bir politikaya savrulmak zorunda. Bu dönemde en kolay hedef haline getirilen grup ise maalesef Müslümanlardır. Trump Müslümanların Amerika’ya girişini tamamen engelleyeceğini rahatlıkla iddia edebiliyor. Son otuz yılda göçmenlerin ülkeye girişlerinde büyük düşüşler yaşanmasına rağmen Amerika’nın bir göçmen krizi yaşadığı yalanını savunabiliyor. Amerika’nın milyonlarca Müslümanın hayatını mahveden askeri müdahalelerini görmezden gelerek, Ortadoğu’ya büyük askeri müdahalelerin olacağı “müjde”sini verebiliyor. Dolayısıyla, Trump ve onun gibi düşünenlerin, yani neo-faşizmin, Amerika’da yükselişe geçmiş olması bütün dünyaya tehlike sinyalleri vermeye devam ediyor.</p>
<p><em>Yeni Yüzyıl, 09.01.2016</em></p>
<p>http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/amerikan-neo-fasizmi-842</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/amerikan-neo-fasizmi/">Amerikan neo-faşizmi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
