<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aytekin Yılmaz, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/aytekinyilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Aug 2026 14:17:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 11:52:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209463</guid>

					<description><![CDATA[<p>1984’ten günümüze 42 yıllık PKK savaşının/terörünün kanlı bilançosu… Bugün 15 Ağustos 2026. PKK’nin 1984’te ilk eylemlerini başlattığı gün. Araştırmalarıma göre bu eylemlerin 42 yıllık kanlı bilançosu şöyle: Asker -Polis, Sivil ölümü: 20 bin Öldürülen PKK militanları: 52 bin PKK yöneticisi Murat Karayılan geçen yıl yaptığı açıklamalarda çatışmalarda öldürülen militanların toplamda 52 bin olduğunu itiraf etmişti. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/">PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1984’ten günümüze 42 yıllık PKK savaşının/terörünün kanlı bilançosu… Bugün 15 Ağustos 2026. PKK’nin 1984’te ilk eylemlerini başlattığı gün. Araştırmalarıma göre bu eylemlerin 42 yıllık kanlı bilançosu şöyle:</p>
<p>Asker -Polis, Sivil ölümü: 20 bin</p>
<p>Öldürülen PKK militanları: 52 bin</p>
<p>PKK yöneticisi Murat Karayılan geçen yıl yaptığı açıklamalarda çatışmalarda öldürülen militanların toplamda 52 bin olduğunu itiraf etmişti. Bu yıl da başka bir PKK yöneticisi Mustafa Karasu bir röportajında benzer rakamı verdi.</p>
<p>Faili meçhul cinayetlerden kayıtlı olanlar: 4653. (Bu sayının çok daha fazla olduğu söyleniyor)</p>
<p>Abdullah Öcalan’a göre örgüt içi infaz: 15 bin civarında. Dağlarda örgüt tarafından yapılan bu infazların kayıtları tutulmadığı için gerçek anlamda bu sayının ne kadar olduğunu bilemeyeceğiz.</p>
<p>1984’te başlayan PKK savaşı, 42 yılda toplamda yaklaşık 100 bin insanımızın hayatına mal olmuştur.</p>
<p>PKK savaşının ülkeye ekonomik maliyetinin 2 Trilyon dolar olduğunu Cumhurbaşkanı açıklıyor.</p>
<p>Bu 42 yılda çatışmalardan etkilenen Kürt yurttaşların şehir ve köylerinden göçlerinin 4 milyondan fazla olduğu yazılıp söyleniyor.</p>
<p>42 yılda 1 milyondan fazla insan, örgütle ilişkileri nedeniyle hapis edildi.</p>
<p>42 yılda ortalama 8 milyondan fazla insan çatışma bölgelerinde askerlik yaptı.</p>
<p>Bu tabloya baktığımızda gerek kanlı bilançosuyla gerekse mali bütçesiyle, ülkeyi zor durumlara düşüren ve enerjisini tüketen şeyin bu 42 yıllık PKK’nin savaşı/terörü olduğu anlaşılıyor. Bugün itibariyle ülkenin birçok şehrinde normal mezarlıkların yanına, bir de PKK çatışmalarında hayatını kaybedenlerden “Şehitler Mezarlığı” yapılmıştır. Bunca yıkıma neden olan PKK&#8217;nin 42 yılda yaptığı kanlı eylemleriyle geldiği bir yer olmadı. Kürtlere ve ülkemize ölümden ve yıkımdan başka bir şey vermedi.</p>
<p>Kürtler için kültürel ideolojik olarak da çok büyük yıkıma neden oldu. Kürtlerin sosyolojik psikolojik ayarlarıyla oynadı. Etkilediği dönüştürdüğü Kürt kitlesinin gerçeklik algısı bozuldu. Abdullah Öcalan İmralı’dan sunduğu projelerle Kürtleri model manyağı yaptı. Birer kurtuluş reçetesi olarak sunduğu modellerin hepsi zaman içinde çöp oldular. 1978&#8217;de “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” hayaliyle çıktıkları bu yolun sonunda ulaştıkları sonuç “Devlet istemiyoruz.” Oldu. Geçmişte devlet istemeyenleri “hain işbirlikçi” ilan eden örgüt, bugün devlet isteyenlere karşı hiçbir model talebi olmayan bir konumda kendini bitiriyor.</p>
<p>Trajik olanı ise Kürtler ve ülkemiz için yıkım olan bir örgütün halen çoğu solcu yazar – sanatçı tarafından “Özgürlük hareketi” olarak görülmesi ve anılmasıdır. 42 yılda bu kadar çok ölen ve öldüren bir örgütün hiçbir amacına ulaşmamış olması, ayrıca üzerinde düşünülmesi gerekir. Şiddet/terör yöntemiyle hiçbir örgüt ve kimse amacına ulaşmamalıdır. Ölümlerden sonra özgürlük değil, mezarlık gelir. PKK’nin yeni kuşaklara bıraktığı tek görünür şey, mezarlıklarda yatan gençlerimizdir.</p>
<p>42 yıldır ülkenin en acil birincil gündemi PKK savaşı/terörü olmasına rağmen, son 10 yılda sol mahallede bu kanlı bilançoyu konuşan yazan yazar – gazeteci ve siyasetçiye rastlamıyoruz. Bazen TV programlarında kendilerini muhalif sanan gazeteciler, ekonomik krizin nedenleri üzerine yorum yaparlarken PKK savaşına harcanan bütçeyi dikkate almamaları düşündürücüdür. Misal Halk TV&#8217;de bu kanlı bilançonun konuşulduğunu hiç duydunuz mu? Dört yıl önce her gün “128 milyar nerede?” sorusunu soranlar bir gün olsun “2 trilyon dolarımız niçin bu savaşa gitti?” sorusunu sorabildiler mi? Hayır sormadılar. Çünkü PKK/DEM rahatsız olurdu da o yüzden. Yeni Parti (eski CHP) muhalefet partisi olarak bu kanlı geçmişin muhasebesini yapmak yerine, PKK/DEM’le hesaplaşmak yerine son 10 yıldır seçim kazanmanın hesaplarını yaptı. Sessiz kaldıkları PKK şiddeti, muhalefeti önce bozdu şimdi de çürütüyor. Solcu muhaliflerin bakması gereken büyük resim burasıdır.</p>
<p>Türkiye’nin normalleşmesi aydınlığa çıkması 42 yıllık bu savaşın/terörün muhasebesini yapmaktan geçer. “Terörsüz Türkiye” süreci 42 yıldır devam eden bu anlamsız savaşı sonlandırmayı hedefliyor. Kürtlere ve Türkiye’ye hiçbir faydası olmayan bu çatışmalı sürecin bitmesi benim için yakın tarihin en anlamlı olayıdır. Bir bakıma Cumhuriyet tarihinin Vaka-i Hayriye’sidir.</p>
<p>1984’te Kürtlere rağmen başlatılmış bir savaşın sona ermesi en çok da Kürtlere iyi gelecektir. Şimdi yapılması gereken şey canımızı yakan 42 yıllık şiddetin/terörün yıkımıyla yüzleşmektir. Bu kanlı geçmişle yüzleşilmeden daha iyi bir geleceğin mümkün olmadığını bilmemiz lazım. Bu konudaki çözümüm: #yüzleşerekbarışmak</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/">PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 11:15:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209414</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK’nin “Kürtleri yoktan var ettiği” yalanı… Buna inanan çok insan var. PKK propagandası bazı solcuları aydınları da etkilemiş. Bazen rastlıyorum şöyle diyorlar: “PKK olmasaydı Kürtler şimdi yok olmuştu” Aynı yalanı 40 yıl söyledikleri için gerçek sanıyorlar. Bu yalana inananlar George Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ni okuduklarında ne düşünmüşlerdir acaba? PKK kamplarda uzun yıllar bu kitabı ideolojik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/">PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>PKK’nin “Kürtleri yoktan var ettiği” yalanı… </strong></p>
<p>Buna inanan çok insan var. PKK propagandası bazı solcuları aydınları da etkilemiş. Bazen rastlıyorum şöyle diyorlar: “PKK olmasaydı Kürtler şimdi yok olmuştu” Aynı yalanı 40 yıl söyledikleri için gerçek sanıyorlar. Bu yalana inananlar George Politzer’in <strong><em>Felsefenin Başlangıç İlkeleri’</em></strong>ni okuduklarında ne düşünmüşlerdir acaba? PKK kamplarda uzun yıllar bu kitabı ideolojik eğitim çalışmalarında okuttu. Kitapta şöyle yazar: “Hiçbir şey yoktan var olmaz.” Hapishanede “PKK Kürtleri yoktan yarattı” diyene rastladığımda Politzer’in bu kitabını hatırlatıyordum. Bir gün 30 yıl sonra bunu tekrar hatırlatacağım hiç aklıma gelmezdi.</p>
<p>PKK müritlerinin bu konudaki yalanı şöyle: Güya PKK var olmadan önce Kürtlük adına hiçbir şey yokmuş? PKK, yok olmuş, varlığı inkâr edilmiş Kürtleri savaşarak yeniden yaratmış.</p>
<p>PKK 1978’de kuruldu. PKK kurulduğu tarihte Kürtlerin durumuna bir bakalım mı, nasılmış? PKK’nin daha adı ortada yokken onlarca Kürt örgütü derneği 1978 Yerel Seçimleri’ne bağımsız adaylarla katılarak Diyarbakır, Batman ve Ağrı belediyelerini kazandılar. Ve bu belediyeleri kazanırken silahlı eylemler yapmadılar, karakol basmadılar. Siyasi ortam müsaitti, Kürtler kendi bağımsız adaylarıyla seçime girip belediye kazandılar. Demek ki seçim kazanmak için, PKK’nin yalanında olduğu gibi elde silah savaşmak gerekmiyormuş.</p>
<p>PKK’den önce Kürtler daha iyi bir konumdaydı. O günün koşullarında onlarca Kürt örgütü derneği, dergisi legal, meşru yöntemlerle mücadele ediyorlardı. Bu meşru zemin PKK’nin ortaya çıkmasıyla terörize edilmiştir. 12 Eylül darbesinin hazırlayıcılarının başında, PKK’nin Kürt- Türk sol örgütlerine karşı, köy ağalarına ve aşiretlere karşı başlattığı terör eylemleri olmuştur.</p>
<p><strong>Eğer PKK olmasaydı bugün Kürtlerin durumu nasıl olurdu?</strong></p>
<p>Şimdikinden çok daha iyi olacağını bilmek için kâhin olmamız gerekmiyor. PKK olmasaydı sadece Kürtlerin değil, Türkiye&#8217;nin belki de Ortadoğu&#8217;nun kaderinin bugünkünden çok daha iyi olacağını düşünenlerdenim. PKK’nin varlığı sadece Kürtler için değil, Ortadoğu için yıkım oldu. Türkiye için yıkım oldu. Toplamda 100 bin insanımızın ölümüne, 2 Trilyon doların heba olmasına ve dahası memleketin özellikle de Kürtlerin sosyolojik ayarlarıyla oynanmasına sebep olmuştur.</p>
<p>İsrail nasıl ki Ortadoğu’da olmasına rağmen bir Batılı ülkeyse, PKK de Ortadoğulu olmasına rağmen Oryantalist Avrupa-merkezci Batılı bir örgüttür. Kürtlere rağmen kurulmuş ve Kürtlere rağmen savaşı, terörü geliştirmiştir.</p>
<p>Özetleyecek olursam: PKK’nin Kürtleri var ettiği doğru değil, ama Kürtlerin çoğunu 40 yıllık gereksiz terör eylemleriyle çatışmalarda yok ettiği, köylerinden sürülmelerine neden olduğu gerçektir. PKK 40 yıldır savaşmasına rağmen Kürtler adına bir gazoz kazanamamış, hak hukuk anlamında Kürtlere bir tek yasal güvence sağlatamamıştır.</p>
<p>50 yıllık tarihinin sonunda ise tamamen karşıtına dönüşmüştür. Kuruluşunda neyi savunmuşsa bugün onu inkâr etmektedir. Bakınız PKK yöneticilerinin sürekli, “Devlet istemiyoruz” vurgusuna.<br />
<img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209416 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma.webp" alt="" width="740" height="416" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma.webp 740w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-300x169.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-150x84.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-696x391.webp 696w" sizes="(max-width: 740px) 100vw, 740px" /></p>
<p>PKK Ortadoğulu tarikatlar içinde en bağnaz tarikatlardan birisidir. Şeyhleri için canına kıyan mürit en çok PKK’den çıkmıştır. Abdullah Öcalan 27 yıldır hapishanede olmasına rağmen kurtuluşu çareyi ondan bekleyen bir çaresizler topluluğuna dönüşmüştür. Ortadoğu gibi bir yerde kuruluş ideallerinden vazgeçmiş büyük oranda karşıtına dönüşmüş bir örgütün ne kendisine ne de başkalarına bir faydası olmaz. Soğuk savaş döneminde kurulmuş ve 30 yıldır uzatmalarla buralara gelmiş bir örgütün silahtan arındırılıp topluma katılmasını sağlamak doğru bir girişimdir.</p>
<p>PKK hikâyesinin takipçisi olarak PKK’nin gecikmiş silahsızlanmasını tüm süreçlerde desteklediğim gibi bugünkü “<strong>Terörsüz Türkiye</strong>” sürecini de başından beri destekliyorum. Bu süreçten beklentim olmayacak, gerçekleşmeyecek hayallere değil, PKK’nin gereksiz ve bir o kadar da anlamsız silahlı yönteminin sonlandırılması içindir. Bitmiş yok olmuş bir PKK’nin hem Kürtlere hem de Türkiye’ye hatta Ortadoğu’ya çok iyi geleceğini düşünüyorum. 50 yılda kurulmuş kendini şiddet ve ölümler üzerine inşa etmiş bir örgütün hemen ha dediğimizde sonlanmayacağı muhakkak. Şiddetten şiddetsizliğe geçişin zaman alacağını da biliyorum. Hayalim bundan sonra kalan ömrümü PKK’nin ve eylemlerinin olmadığı bir ortamda geçirmek. Düşünsenize, ya bugün 40-50 yaş kuşağı PKK şiddeti olmadan Türkiye’de yaşamak nasıl olur sorusunun cevabını bilmiyor. Gözlerini dünyaya açtıklarında PKK şiddetiyle/terörüyle tanıştılar. Sanırım bir başka doğru soru şu olmalıdır? PKK olmasaydı Türkiye’de yaşam şimdi nasıl olurdu?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/">PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2026 13:31:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209361</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK muhalifleri başlıca iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoride olanlar PKK’li olmadığı halde PKK’yi eleştirenler. İkinci kategoride olanlar eski (bir dönem PKK’li olup da ayrılanlar) PKK’lilerdir. Birinci kategoride olanların eleştirileri genellikle ideolojik, politiktir. Buna Kürt solundan ve Türk solundan birçok yazar gazeteci ve siyasetçiyi dahil edebiliriz. İkinci kategoride olanlar yani benim gibi bir dönem PKK’de kalmış [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/">PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>PKK muhalifleri başlıca iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoride olanlar PKK’li olmadığı halde PKK’yi eleştirenler. İkinci kategoride olanlar eski (bir dönem PKK’li olup da ayrılanlar) PKK’lilerdir. Birinci kategoride olanların eleştirileri genellikle ideolojik, politiktir. Buna Kürt solundan ve Türk solundan birçok yazar gazeteci ve siyasetçiyi dahil edebiliriz.</p>
<p>İkinci kategoride olanlar yani benim gibi bir dönem PKK’de kalmış olanların eleştirileri genellikle örgütsel sorunlardan kaynaklı eleştirilerdir. Bu eleştirilerin odağında PKK’den daha çok Abdullah Öcalan vardır. Bu yazımda ikinci kategoride olanların handikapları üzerinde duracağım. PKK gibi Stalinist Apocu bir örgütte sorunlar yaşayarak ayrılmak çok mühim zor ve cesaretli bir tutumdur. “Ayrılmak” diyorum ama bu ayrılmanın “ayrılan” için sonuçlarının nasıl bir şey olduğunu bu süreçleri yaşayanlar anılarında anlatıyorlar. İşin bu kısmının trajik boyutunu geçeyim. PKK’yi eleştiren eski PKK’lilere “PKK muhalifi” denilir mi, bundan tam emin değilim. Büyük çoğunluğu PKK’yi, onun ideolojisini, politikasını değil, sadece Abdullah Öcalan’ı eleştiriyorlar. Çatışmalarda yaşamını kaybetmiş PKK yöneticilerini (örneğin Diyarbakır cezaevinde yaşamını yitiren örgüt yöneticisi konumunda olanları) eleştirmedikleri gibi onlara “devrim şehidi” diyerek sahip çıkıyorlar. Böyle yaparak eleştirdikleri Abdullah Öcalan’la benzer düşündüklerini gizleyemiyorlar. Abdullah Öcalan’ın en çok kullandığı şey de “Diyarbakır zindan direnişi şehitleri” söylemidir. Hatta birçok konuşmasında PKK’nin gerçek sahiplerinin ölen bu “zindan direnişçileri” olduğunu söyler. Eski PKK’li muhaliflerin ilk yanılgısı burada başlıyor. (Geçen yıl vefat eden eski bir PKK’li Şükrü Gülmüş tam olarak böyle birisiydi) Onlara göre Abdullah Öcalan kötü, devrim şehitleri iyidir.</p>
<p>İkinci handikapları PKK’nin geçmişine dair yaklaşımlarında ortaya çıkıyor. Yine bu muhaliflere göre eski PKK iyi, daha sonraki Abdullah Öcalan’ın tek adam olduğu PKK kötüdür. Bu da sorunlu bir yaklaşım biçimidir. PKK her zaman aynı PKK’dir. Abdullah Öcalan’ın dışında başka bir PKK hiç olmadı.</p>
<p>PKK&#8217;den ayrılmış olanların çok önemli açmazlarından biri de şiddet karşıtı olmamalarıdır. PKK&#8217;de Abdullah Öcalan&#8217;ın şiddetine karşı olup da onu eleştirenler, Türkiye&#8217;deki diğer radikal sol örgütlerin şiddetini eleştirmiyorlar. Bu da onların ilkesel olarak şiddete karşı olmamalarından ve halen &#8220;devrimci şiddeti&#8221; savunuyor olmalarından kaynaklanıyor.</p>
<p>Eski PKK’li muhaliflerin PKK eleştirileri bu haliyle geçmişle yüzleşmeye ve barışa hizmet etmiyor. Abdullah Öcalan &#8211; PKK son 35 yılda dört defa ateşkes ilan etti. Ama PKK muhalifleri hız kesmeden eleştirilerini devam ettirdiler. Normalde Abdullah Öcalan ve PKK’den bir beklentisi olmayan insanın PKK’nin silahsızlanmasını desteklemesi gerekir. Eğer silahlı eylem yapan bir PKK’nin Kürtlere ve bu ülkeye zarar verdiğini düşünüyorsa, bu durumda PKK’nin silahsızlanması girişimlerini desteklemesi lazım. Desteklemiyorsa bile köstek olmaması lazım. Bunlar bu ayrımı bu dengeyi kuramadılar. PKK savaşsa da barışsa da eleştirileri hiç hız kesmeden devam etti. Şimdiki benim dördüncü ateşkes dönemi dediğim bu dönem, eleştirdiğim bu konu için tam bir ayna işlevi görüyor. PKK iki yıldır eylem yapmıyor, silahtan vazgeçme kararı almaya çalışıyor. Bizim kronik PKK muhalifleri iki yıldır eleştirileriyle adeta şaha kalktı. Gece gündüz demeden PKK aşağı PKK yukarı eleştiriyorlar. İnsanın hayırdır kardeşim diyesi geliyor. PKK savaşıyor terör eylemleri yapıyor eleştiriyorlar, PKK silah bırakıyor yine eleştiriyorlar. Bu tutum normal değil. Bir durup düşünmek gerekmiyor mu?</p>
<p>Yukarıda sıraladığım eski PKK’li muhaliflerin tutumlarını daha da ayrıntılandırabilirim ama gerek yok. Bu tutumda olanların temel sorunu içinden geldikleri örgütle ve kendileriyle yüzleşmemiş olmalarıdır. Yukarıda sorun olarak gördüğüm ve eleştirdiğim şeylerin muhasebesini ve yüzleşmesini yıllar önce yaptığım için eleştiri konusu yaptığım pratiklerin hiçbirini yapmıyorum. Mesela Abdullah Öcalan’la örgütü ayırmıyorum, PKK tümüyle yanlıştır diyorum. Böyle baktığım için de PKK’nin silahsızlanmasını istediğim için de örgütün yaptığı tüm ateşkes süreçlerini destekledim, şu anki de dahil olmak üzere. PKK şiddetini eleştirirken diğer radikal sol örgütlerin şiddetini de eleştiriyorum ve bu konuda ayrım yapmıyorum. Şiddetin her türü kötüdür, örgütlerin &#8220;devrimci şiddeti&#8221; daha da kötüdür çünkü örgütlenmiş üzerinde çalışılmış şiddettir. Böyle bir şiddet türü de şiddetin en saldırgan ve yıkıcı olanıdır.</p>
<p>Konuyu özetleyecek olursam; PKK soğuk savaş dönemi mağduru bir örgüttür. PKK benzeri örgütler dünyanın başka ülkelerinde kendilerini kapattılar. Ama ne hikmetse kendi örgütlerini kapatan Batılı ülkeler bizdeki PKK ve radikal sol örgütleri desteklemeye devam ettiler. İşte bu destek PKK gibi örgütlerin ömrünü uzattı. Oysa bu örgütün varlığının ne kendilerine ne de başkalarına bir yararı geçmişte de yoktu; bugün de yoktur. Kimseye yararı olmayan bu örgütün kapanması kendini bitirmesi yakın tarihin en anlamlı gelişmesi olacaktır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde emeği geçen herkese teşekkürler.</p>
<p>Şimdi birileri çıkıp yine “Peki Kürt meselesi ne olacak? Devlet adım atacak mı?” Bu soru çok yanlış bir sorudur. PKK ayrı Kürt meselesi ayrıdır. PKK’nin öncelik gündemi ve derdi hiç bir zaman Kürtler olmadı, örgütün tek derdi önceleri (1990 öncesi) sosyalizmdi, bugün ise Abdullah Öcalan’dır. Eğer aksi olsaydı bugünkü sürecin önceliği Abdullah Öcalan değil, Kürtlerin hakkı hukuku derlerdi. Kürtlerin talepleriyle ilgili bir şey duyduk mu örgütten, hayır duymadık. Bana bazen barışı soruyorlar, onlara. Şiddetten uzak durduğumuz her yer barıştır. Barışın iyiliği üzerimizde olsun&#8230;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/">PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendine Zalim Başkasına İyimser</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 08:59:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209208</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçmişte 10 yıl hapiste kaldım, 25 yıl da hapishaneler üzerine çalıştım. (Fotoğraf: Şu önümdeki mektuplar hapiste okuyup yazan mahpusların mektuplarıdır.) Yıllar içinde şöyle bir şey fark ettim. Hapiste ister 10 yıl ister 30 yıl kalmış olun, hatta ne zaman dışarı çıkacağı belli olmayan mahpuslar kendisi içerde acı çekerken bile dışarıdaki insana iyimserlik aşılıyor. Bunu bazen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/">Kendine Zalim Başkasına İyimser</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçmişte 10 yıl hapiste kaldım, 25 yıl da hapishaneler üzerine çalıştım. (Fotoğraf: Şu önümdeki mektuplar hapiste okuyup yazan mahpusların mektuplarıdır.) Yıllar içinde şöyle bir şey fark ettim. Hapiste ister 10 yıl ister 30 yıl kalmış olun, hatta ne zaman dışarı çıkacağı belli olmayan mahpuslar kendisi içerde acı çekerken bile dışarıdaki insana iyimserlik aşılıyor. Bunu bazen hapiste ziyaret yerinde görüşmecisine anlatıyor, bazen de dışarıya yazdığı mektuplarında yapıyorlar. Bu mahpuslar gelecekte her şeyin daha iyi olacağını belirten cümleler kuruyorlar. Yakın zamanda geçmişte hapiste yazdığım mektuplarıma yeniden baktım, benim de benzer şeyler yazdığımı gördüm. Normalde çok gerçekçi dobra biriyimdir. Ama o yıllarda nedenini bilemediğim bir ruh hali beni dışarıya ve geleceğe dair iyimser yapmış. Bir süre hapiste dışarıdakilere iyimserlik aşılamak isteyen bu ruh halinin izini sürdüm.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-209209 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla.jpeg" alt="" width="1020" height="745" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla.jpeg 1020w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-300x219.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-768x561.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-150x110.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-696x508.jpeg 696w" sizes="(max-width: 1020px) 100vw, 1020px" /></p>
<p>Aslında bu konuyu araştırmama vesile olan şey, <a href="https://www.vadiyayinlari.com.tr/dostoyevskinin-hapishanesi"><em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em></a> kitabımı yazarken oldu. İlk Dostoyevski’nin hapishanedeki hayatını araştırırken fark etmiştim. Dostoyevski idamdan kurtulur kurtulmaz henüz gözaltındayken bile kardeşine yazdığı mektuplar geleceğe dair yazılmış birer iyimserlik mavi boncuğu gibidir. Sonrasında Çar rejimi Dostoyevski’yi dört yıllığına Sibirya’da diri diri mezara gömdüğü halde, nereden kaynaklanıyordu, Dostoyevski’nin geleceğe olan bu iyimserliği sorusunu sorup izini sürdüm. Üstelik kendisi anılarında, “Dört yıl Sibirya hapishanesinde hayvan gibi insanlarla birlikte kaldım.” demesine rağmen. Kendisini bu duruma sokan şeyin Çar rejiminin adaletsiz yönetimi değil miydi? Ama Dostoyevski’nin Çar rejimine ve ülkesine dair iyimserliği insanı şaşırtıyordu. Bu konunun izini sürmeme neden olan şey Dostoyevski olmuş olsa da genel olarak siyasi mahpusların bu konudaki (dışarıya yönelik) iyimser olma tutumları bazı bakımlardan benziyor.</p>
<p>Konuya dair ulaştığım sonuç şu oldu: Siyasî mahpuslar kendileri hapis oldukları halde yani zulme uğradığını düşündüğü halde, dışarıdaki dünyaya dair iyimserliğini koruyorlar. Bu ruh halinin başlıca iki nedeni var. Birincisi dışarıdan alıkonulmak ve hapishaneye düşmek insanda gelecek kaygısına neden oluyor. Bu gelecek korkusu ve kaygısı hapishane gibi zor bir yerde insanın iyimser olmasına yol açıyor. Bu iyimserlik aslında var olan baskılı ortamına bir direnme biçimi olarak da okunabilir. İkincisi ise ideolojik kurgudan kaynaklanıyor. İdeolojik iyimserlik, özellikle siyasi mahpuslarda ideolojik kimliğe bürünerek kendini gösterebilmiştir. 19. Yüzyılın ortalarında Dostoyevski’yi de 20. Yüzyılın ortalarında Nazım Hikmet’i de dün beni bugün Selahattin Demirtaş’ı dışarıya ilişkin iyimser yapan şey benzer kaygıydı. Dikkat ederseniz Selahattin Demirtaş’ın kendisi içerde olmasına rağmen sürekli dışarıdakilere hep iyimserlik ve umut gönderiyor. Aslında bu iyimserlik yani kendisinin hapishane gibi bir yerde zorda kalmış olmasına rağmen, dışarıya direnerek muhalefet etme biçimi bazı yönlerden sorunludur. Bu direnme biçimini ‘kendine zalim başkasına iyimser’ olmak olarak özetlemek mümkündür. Bazı siyasi mahpusların dışarıya yönelik açıklamalarına rastlıyorum. Kendisi hapiste olmasına rağmen, “Yeter ki ülkede barış olsun biz içerde kalalım” diyebilmişlerdir. Kendine zalim başkalarına iyimser dediğim bu iyimserlik sorunludur ve üzerinde düşünülmesi gerekir.</p>
<p>Eğer yazıyı burada bitirirsem bazı yönlerden eksik kalır.  O zaman biraz daha devam edeyim. Hapishanelerdeki siyasî mahpusların dışarıya yönelik bu iyimserliğini, adlî mahpuslarda göremiyoruz. Siyasî mahpuslar kendilerini genellikle “Özgür tutsak” olarak tanımlarlar. Adlî mahpuslar ise kendilerini hapishanelerin “Kader kurbanları” olarak tanımlarlar.</p>
<p>Adlî mahpusların hapishaneden bana gönderdiği mektuplara baktığımda geleceğe dair öyle pek de iyimserlik görememiştim. Hatta adlî mahpusun gündeminde dışarının siyasî ortamı ve ülkenin geleceği gibi şeylere rastlayamıyoruz. Bu durumda iyimserlik sadece hapisteki insanın şimdiki andan korkan ve kaygılanan ruh haliyle ilgili değildir, esas olarak geleceğe dair iyimserlik ideolojik insanın kurgusu ve toplumsal mühendislik işi olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>İnsan hayatın gelecekteki kuruntulu halini beklememelidir. Bir insan günü, anı yaşamalı ve iyimser olması gerekiyorsa hemen içinde bulunduğu anda da iyimser olabilmelidir. Gelecekte daha iyi bir dünyanın olabileceğini hayal etmek ideolojik insanın kuruntusudur. Beklediğiniz Tren geldiğinde siz orada olmayabilirsiniz. Doğru tutum yapılması gereken şey Tolstoy’un dediği şeydir, o şöyle derdi: “İyi gelecek diye bir yer ve zaman yoktur, mutlu olacaksanız şimdi olun!”</p>
<p><strong>İnsanlar başkaları için ölenleri çok severler</strong></p>
<p>İnsanlar başkaları için ölenleri çok severler. Kahramanlık çağından beri bu acı gerçek değişmiyor. Bunun yakın tarih içinde en iyi temsilcisi Che Guevara’ydı. O da dört çocuğunu eşine bırakmış Bolivya’ya devrim yapmaya gitmişti. Bolivya’da işler umduğu gibi gitmedi ve orada öldürüldü. Che Guevara memleketinden ve çocuklarından uzakta başkaları için öldüğü için bazı çevrelerce çok sevildi.</p>
<p>Son yıllarda Selahattin Demirtaş hakkında sosyal medyada yapılan paylaşımlar bazen önüme düşüyor. Özellikle sol çevreden insanlar onu çok övüyorlar. Direnişçi olduğunu gerçekleri savunduğunu vb. şeyler söylüyorlar. Bunu söyleyenlere bakıyorum çoğunun hali keyfi yerinde. Eğer Demirtaş 30 yıl içerde kalsa onu daha çok sevecekler. Dışardakinin sevgisi, içerdekine acı veriyor. Ya da içerdekinin dışarıya pompaladığı iyimserlik, kendisine zulüm oluyor.</p>
<p>Bugünden geçmişe baktığımda Selahattin Demirtaş bana hapishane yıllarımı hatırlatıyor. Ben de hapishanede direndikçe mahalleden tanıdıklarım beni seviyordu. Oysa gerçekte dışarıdakilerin sevindikleri şey bana acı veriyordu. <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane"><strong><em>İçimizdeki Hapishane</em></strong></a> adlı kitabımda bu halimi şöyle açıklamıştım. “Bir mahpus acı çekerek gündem olabilir ancak.” Bugün Selahattin Demirtaş ve hapishanelerde benzeri durumda olanlar da aynı durumu yaşıyor. O içeride kaldıkça ve acı çektikçe seviliyor ve gündem olabiliyor.</p>
<p>Başkaları için direnmek, ölmek çok ideolojik bir insanın tavrı olabilir ancak. Soğuk savaş döneminde bunun en çarpıcı figürü Ernesto Che Guevara’ydı. Bugünün dünyasında artık bunun hiçbir karşılığı yok. Çünkü hiçbir işe yaramıyor. Bir tek soğuk savaş döneminden kalma yaşlı solcuların duygularını tatmin ediyor. Demirtaş hapiste yaşlandı dışarıda kimin umurunda? 90’lı yıllarda hapsedilmiş binlerce mahpus 30 yıl yattıktan sonra dışarı çıktılar ve kaderleriyle baş başa kaldılar. Yaşanmamış bir geçmişin telafisi yoktur. Ben geçmişte 10 yıl hapis yattım ve o kayıp zamanı bir daha telafi edememiştim.</p>
<p>Sanırım yapılması gereken şey başkaları için ölmek, hapis olmak değil. Önceliğimiz meşru zeminlerde kalarak yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Misal çocuğu olan birinin önceliği çocuğuna iyi bir ebeveyn olmaktır. <a href="https://hurfikirler.com/sosyalist-katil-che-guevaradan-10-dehset-verici-alinti/">Che Guevara</a> gibi dört çocuğunu eşine bırakıp devrim yapmak olmamalıdır. Olursa iyi olur sandığınız devrimi öncelikle evin içinden başlatmak doğru olanıdır. Bizde evin içindeki sorumluluklardan kaçanların çoğu sokağa devrim yapmaya çıktı. Yaptılar mı? Hayır!</p>
<p>Başkaları için ölmek, direnmek fikri ideolojik toplum mühendisliğinin kurgusudur. Bu kurgu ülkemizde çok can yaktı. İyi tarafı bu kurgunun büyüsünün artık bozulmuş olmasıdır. Yeni çağın tavrı kendini öldüren direniş değil, yaşatan acı çektirmeyen bir direniş olmalıdır.</p>
<p>Yazdığım kitapların felsefesini anlatan bir yazı oldu. Amacım kimsenin ölmediği ve acı çekmediği bir dünyada hep birlikte yaşamak.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/">Kendine Zalim Başkasına İyimser</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tolstoy’un İtirafları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 14:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208936</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir ömür kitap okunur mu, işte Tolstoy okumuş ama hiç usanmadan. Ölüm yatağında 82 yaşında yanında Dostoyevski’nin romanı vardı. Tolstoy iyi bir yazar olduğu kadar çok iyi bir kitap okurudur. Günlüklerinden anladığımıza göre, Yunan felsefesinden, Doğu felsefesine, Roma düşünürlerinden Buda düşüncesine, 18. yüzyıl aydınlanma düşünürlerinden kendi dönemine kadar neredeyse okumadığı felsefeci, yazar kalmamış. Bunu nereden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/">Tolstoy’un İtirafları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ömür kitap okunur mu, işte Tolstoy okumuş ama hiç usanmadan. Ölüm yatağında 82 yaşında yanında Dostoyevski’nin romanı vardı. Tolstoy iyi bir yazar olduğu kadar çok iyi bir kitap okurudur. Günlüklerinden anladığımıza göre, Yunan felsefesinden, Doğu felsefesine, Roma düşünürlerinden Buda düşüncesine, 18. yüzyıl aydınlanma düşünürlerinden kendi dönemine kadar neredeyse okumadığı felsefeci, yazar kalmamış. Bunu nereden anlıyoruz. 1884 ten itibaren her hafta tuttuğu okuma notlarından. Okuduğu her kitabın en çarpıcı kısımlarından alıntılı notlar almış ve bu alıntının kime ait olduğunu da belirtmiştir. Bir yazar işini ne kadar ciddiye alması gerekiyorsa, Tolstoy o kadar ciddiye almıştır. 82 yaşında kitap okuyan Tolstoy bazılarına ne düşündürüyordur acaba? Bunca okuyan birinin düşünsel bunalım yaşamaması ne mümkün. Tolstoy 50’li yaşlarından sonra manevi bir kriz yaşadı ve depresyona girdi. “İtiraflarım” da şöyle diyordu, “Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Ne yani bir tek ben ve Schopenhauer mi hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlayacak kadar akıllıyız” (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, Çev: Ayşe Uzunhasanoğlu, s.47)</p>
<p>Tolstoy hayatın anlamını ve insan ilişkilerini sorgularken içinde bulunduğu çağın kendine göre olmadığını düşünmeye başlamıştı. Sonraki yıllarında hiç huzur bulmadı. Tolstoy’un itirafları insanı sarsıyor. Kendi itirafına göre o bir katil! Şimdi sadece “Tolstoy bir katildir!” deseydim bir çoğunuz “Yok artık daha neler?” diyerek muhtemelen beni eleştirecektiniz. Bakalım kendisi İtiraflarında bu konuda neler yazmış, “O yılları korkmadan, tiksinmeden ve yüreğimde acı duymadan hatırlayamıyorum. Savaşta adam öldürdüm, öldürmek amacıyla insanları düelloya davet ettim, kumar oynayıp kaybettim, köylülerin emeklerini iç ettim, onları cezalandırdım, zina yaptım, iğfal ettim. Yalan, hırsızlık, her çeşit zina, sarhoşluk, zorbalık, cinayet… İşlemeyeceğim suç yoktu ve bütün bunlar için yaşıtlarım beni övüyor, nispeten ahlâklı biri sayıyorlardı, hâlâ da öyle sanıyorlar. Bu şekilde on yıl geçirdim.” (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, Çev: Ayşe Uzunhasanoğlu, s.8)</p>
<p>Görüldüğü gibi Tolstoy geçmişiyle yüzleşirken apaçık biçimde, hiçbir kaygı duymadan her ne yapmışsa bir bir itiraf ediyor. Peki Tolstoy geçmiş yaşamında bunları yaparken, etrafındakiler ona nasıl bakıyorlardı? Devlet kanunları, mahalle baskısı yok muymuş? Tolstoy bu konuya cevabını kitapta şöyle vermişti. “İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu.” (s.7)</p>
<p>Tolstoy itiraflarında kendine kıymış demek az gelir, adeta kendini doğramış. Kiliseye de savaş açtığı için 1880’de yazılan bu kitap ancak 1906 yılında basılabilmiştir. Kitap yayınlanmadan Ortodoks kilisesi tarafından aforoz edilmişti bile.</p>
<p>Bunca kötülüğün saygı gördüğü bir dünyaymış Tolstoy’un içinde yaşadığı dünya! Tolstoy’un itiraflarını okumadan önce onu hep savaş/şiddet karşıtı biri olarak düşünmüştüm. İlginç biçimde Tolstoy hakkında yazılan kitaplarda da Tolstoy’un 1850’li yıllarda Kırım Savaşı’nda insan öldüren biri olduğunu hiç okumamıştım. Tolstoy romanları okuyan ve onu seven birine, “Tolstoy aslında bir katildi!” cümlesini nasıl kuracağımı bilemiyorum. Çünkü buna inanması biraz zor olacaktır. Peki Tolstoy bu itirafına rağmen, hem Rusya’da hem tüm dünyada kendini nasıl affettirdi ve sevdirdi? Üstelik savaş/şiddet karşıtı biri olarak tanındı ve öyle sevildi. Bence bunun başlıca nedeni tam da yazımızın konusu olan itirafçılığın sahihliğinden kaynaklanıyor. <strong>Tolstoy hem romanlarında hem de <em>İtiraflarım</em> kitabında sahici bir yüzleşme yaptı </strong>ve okur bu yüzleşmeyi sahici bularak Tolstoy’a inandı. Eğer insan öldürmek bir suçsa Tolstoy bu suçun tanımını çok iyi yaparak, savaşın kendisine karşı oldu. Tolstoy’un sonraki yıllarda savaş/şiddet karşıtlığı onun bu kötü geçmişinin muhasebesi olarak algılandı ve kabul gördü. Tolstoy itiraflarında kendisini baltayla doğrarken aslında savaşı/şiddeti de doğramış oluyordu. Tolstoy’un bu sahici yüzleşmesine inandığım için Tolstoy’u hiçbir zaman katil olarak düşünmedim, istesem de düşünebilir miyim bundan emin değilim. Benim savaş/şiddet karşıtı olmamda emeği geçen bir yazara nasıl katil diyebilirim ki&#8230; Normalde Tolstoy da “Şeyleri adıyla çağırın.” derdi. Buradan baktığımızda katile “katil” dememiz lazım gelir. Tolstoy’a  “katil” diyemememizin en önemli sebebi, henüz daha kimseler bilmiyorken “katil” olduğunu büyük bir soğukkanlılıkla itiraf etmiş olmasıdır. İşte Tolstoy’un kötü bir geçmişle yüzleşmesi o kadar sahici bir yüzleşmedir ki isteseniz bile o geçmişi bir daha açamıyorsunuz. Kabul etmemiz gerekir ki kapatan iyi kapatmıştır o geçmişi…</p>
<p>Tolstoy başka bir dünya yaratmak için çözüm arıyordu. Bu hesaplaşmayı yapmak için ilk önce Rus Ortodoks Kilisesi’ne gitti, ancak orada aradığı cevapları bulamadı. Hristiyan kiliselerinin yozlaşmış olduğuna ve organize din yerine kendi inançlarını geliştirdiğine inanmaya başladı. 1901’de Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi ve uzun zaman polis tarafından gizlice izlendi.</p>
<p><em>Diriliş</em> romanında “özgür bir insan” olarak tanımladığı ihtiyar deli derviş, aslında kendisidir. Bu yaşlı adam dünyayla tüm bağlarını koparmış biridir. Tolstoy esasında son romanı <em>Diriliş</em>’ten sonra ipini koparmıştı. Bunu açıktan ilan etmek yerine romanında anlatmayı denedi. Ömrünün son yıllarında Rusya’da bir devrimin olmasını arzuluyordu ama bu kanlı olmamalıydı. 1905 ayaklanmasını gördükten sonra Bolşeviklerden yani dönemin Rus devrimcilerinden tamamen uzak durmayı tercih etti. Çünkü Tolstoy’un düşündüğü devrim ve toplumsal dönüşüm kanlı/şiddetli olmamalıydı. Tolstoy başından beri devrimin barındırdığı şiddetten tiksiniyordu ve günlüğüne şunları yazmıştı: “Sosyalistler asla fırsat eşitsizliğini ve yoksulluğu bertaraf edemeyecek. En güçlü ve akıllı olanlar daima kendilerinden daha zayıf ve aptal olanları kullanır&#8230; Marx’ın öngörüsü gerçekleşse bile, neticede despotluk yalnızca el değiştirecektir.” diyordu.</p>
<p>Dostoyevski 1850’li yıllarda Sibirya’da mahpus olduğu dönem derin bir iç bunalım yaşadı. Geçmişiyle girdiği hesaplaşmada sosyalizm sempatizanlığından uzaklaşarak, dine yaklaştı. Tolstoy ise 1870’li yıllarda yaşadığı bunalım onu dinden uzaklaştırıp, anarşik bir laikliğe yaklaştırmıştır.</p>
<p>Sorunlu geçmişi olanlara Tolstoy’un öğüdü şöyledir: “Pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/">Tolstoy’un İtirafları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</title>
		<link>https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 14:02:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar Peyami Sefa kitaplarla ilişkisini şöyle anlatıyor. “Bence kitap bir defa okumak için yazılan şey değildir. Bazı tanıdıklarım haftada üç dört kitap okuyorlar. Onlara hayret ediyorum. Kitap, nasıl diyeyim … içinde yaşadığımız ev gibi olmalı, vatan gibi olmalı, ona alışmalıyız, bağlanmalıyız, köşesini bucağını gayet iyi tanımalıyız, her noktasına hatıralarımız karışmalı. Değil mi? Bir musikî parçası [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/">Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar Peyami Sefa kitaplarla ilişkisini şöyle anlatıyor. “Bence kitap bir defa okumak için yazılan şey değildir. Bazı tanıdıklarım haftada üç dört kitap okuyorlar. Onlara hayret ediyorum. Kitap, nasıl diyeyim … içinde yaşadığımız ev gibi olmalı, vatan gibi olmalı, ona alışmalıyız, bağlanmalıyız, köşesini bucağını gayet iyi tanımalıyız, her noktasına hatıralarımız karışmalı. Değil mi? Bir musikî parçası gibi.”</p>
<p>Her kitap için değil ama bazı kitaplar için benzer şeyleri düşünüyorum. Bundan 25 yıl önce hapisten çıkarken orada okuduğum bazı kitapları yanımda dışarı çıkardım. Normalde hapishane koğuşundan dışarıya kitap çıkarmak mahpuslar tarafından kabul gören bir şey değildir. Kişiliğinize değer katan kitaplarla özel bağ kuruyor insan. Hep kitaplığınızda, yanı başınızda olsun istiyorsunuz.  Yıllar oldu halen daha o kitapları kitaplığımda görünce iyi hissediyorum kendimi. Okurken altını çizdiğimiz kitaplar insanın sırdaşı gibidir. Hele bir de o alıntıları yazdığınız bir kitabınızda paylaşmışsanız daha bir haşir neşir oluyorsunuz. Tıpkı sevdiğiniz bir dostunuz gibi hatırasını unutamıyorsunuz. Hapisten çıkardığım kitaplardan biri Octavio Paz’ın <em>Yalnızlık Dolambacı</em> kitabı idi. Paz bu kitabında Meksika’nın yalnızlığı üzerinden bize kıymetli bir yalnızlık anlatısı sunuyor. Hapishane yıllarımda bu kitap bana çok iyi gelmişti. Mahpus yalnızlığıma bir tarif ararken cevabını bu kitapta bulmuş bazı satırların altını çizmiştim. Şöyle diyordu Paz, “Yalnızlık duygusunun iki anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “Kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden (yalnızlığımızdan) kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden yalnızlık labirentinin çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden birlik durumuna erişeceğimizi umarız.” Dışarıdaki dünya hakkında Paz kadar umutlu olmasam da içinde bulunduğum yalnızlığımı az da olsun teselli ettiği için iyi gelmişti. Kitap insanı içten çoğaltan bir şey olması bakımından her zaman insana iyi gelir, hapishanedeki insana çok daha iyi gelir. Bazen bana soruyorlar edebiyat ne işe yarar? Hapiste insanın ayakta kalmasına yarar diyorum. Hapishane gibi insansız bir ortamda kitaplarla çoğaldığımı anlayabiliyordum. Roman okudukça bir süre sonra roman kahramanlarıyla hemhal oluyorsunuz. Filozof Descartes “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.” demiş. Bu sözünü çok tutmuştum. Sanki hapishane koğuşundaki kitaplarla oluşturduğum dünyamı tarif etmişti. Günde on saat kitaplarla hemhal olmak bir kitap kurdu için az şey değildi. Hapishanede on yıl on saatlik bir kitap okuma mesaisiydi, benimkisi. Eskiler “Okumak dolmak yazmak boşalmaktır.” derdi. Her okuyan yazmaz ama çok okuyanın sonu genellikle yazmakla sonuçlanır. Benimkisi de tam olarak böyle oldu. Kitaba, edebiyata çocukluğumdan beri ilgim vardı. Dışarının koşturmacasından hengâmesinden yeterince kitap okuyamadım, hapishanede kitaplarla olan dostluğumu yeniden kurdum. Her mahpus kitap okumaz ama okumak isteyen için elverişli olanaklar sunar. Hapishaneyi yata yata bitirenler değil de yaza yaza bitiren şair ve yazarlar daha çok ilgimi çekmiştir. Bugün evdeki kitaplığımızda hapishane edebiyatına dair bir bölüm vardır. Sadece Türk edebiyatından değil, dünya edebiyatında hapishaneler üzerine yazılmış birçok yazarın kitabı bulunur. Dostoyevski’nin <em>Ölüler Evinden Anılar</em>’ı da Oscar Wilde’ın <em>De profundis’</em>i de <em>Reading Zindanı Baladı</em> Nazım Hikmet, Kerim Korcan ve Sabahattin Ali’nin hapishane şiirleri de kitaplığımızın iyi yerinde dururlar. Bazı kitaplar insana kitap yazdırır.</p>
<h3><strong>Yazmak herkese rağmen yazmaktır</strong></h3>
<p>Bana niçin yazar olduğumu soranlara bazen anlatıyorum: Tutuklanıp hapishaneye götürüldüğümde içerideki koğuş arkadaşlarım bana, “Dışarıyla ilgili hiçbir şey konuşma, kimseye bir şey anlatma burada her yerde Devletin kulağı var.” demişlerdi. “Devletin her yerde kulağı var” sözü beni tedirgin etmişti. Çok tuhaf bulduğum bu durum on yıl boyunca beni içime kapatmıştı. On yıl sonra hapisten çıktığımda ise bu kez dışarıdaki tanıdıklarım, “Hapishaneyle ilgili kimselere bir şey anlatma, hapis yattığını bilmesinler. Başına bir iş gelir, dışlarlar seni ve hiçbir yerde iş bulamazsın!” diyorlardı.</p>
<p>On yıl içerideyken dışarıda ne yaşadığımı kimselerle konuşamadım. Eğer dışarıdakilerin sözünü dinlemiş olsaydım, içeride neler yaşadığımı kimselerle konuşamayacak yazamayacaktım. Yazmaya başlayınca da bu kez yakınlarım ve dostlarım herkesten daha çok rahatsız oldular. Başka yazarların kitabı çıktığında ilk sevinen yakınları oluyordur. Benimkiler mahalleyi eleştirdiğim için kızıyorlar bana. Bazıları için sevimsiz kitapların yazarı olduğumu biliyorum. İnsanlar kitaplarımı sevsinler diye değil, rahatsız olsunlar diye yazıyorum. İyi bir kitap güzel olmaz, özgün olur farkındalık yaratır. Bu çağda sevimsiz olan maruz kaldığımız hayatlar ve yaşanmışlıklardır. İnsan öldürenlere, en yakınındaki yoldaşını öldürenlere bu canilikleri niçin yapıyorsunuz diyemeyenler, bu konuların yazarına dönüp, “Bunları niye yazıyorsun, amacın nedir?” diyorlar. Bu gibi eleştirileri dikkate almıyor ve kimseyi dinlemiyorum, insan bir tek kendini dinlediğinde özgür ve özgün olur.</p>
<p>G. Orwell: “Yazmak istiyorum, çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan, dikkat çekmek istediğim bir olgu var ve başlangıçtaki kaygım, sesimi duyurmak.” diyordu. Hep öyle olmuştur zaten. Derdi yazmak olanın işi okumak olmalıdır.</p>
<h3><strong>Bazı kitapları yeniden okumak… </strong></h3>
<p>Yine en verimli değerli zamanımı 2025 yılında kitaplara ayırdım. Daha önce okuduğum bazı kitapları yeniden okudum. Dostoyevski’nin <em>Yeraltından Notlar</em> ve <em>Suç ve Ceza</em> bunlardan ikisi. Bu kitapları en son hapishanede okumuştum nereden bakarsak 25 yıl oluyor. “Bazı kitapları kaç yaşında okumak gerekir?” başlığı altında bir yazı yazmak iyi olabilir. Şu iki kitap üzerinden durumu anlatırsam daha açıklayıcı olabilir. <em>Yeraltından Notlar</em>’ı ilk okuduğumda anlaşılması zor bir kitap olarak kalmıştı, hafızamda. O yüzden de az not almışım. Okurken altını daha az çizmiştim. 25 yıl sonraki okumam daha verimli, anlaşılır oldu. Epey bir yerin altını çizdim, notlar aldım. Şöyle diyeyim <em>Yeraltından Notlar</em> bir orta yaş üstü okunması gereken kitaptır. Bana göre Dostoyevski kitapları içinde okunması en zor ve bir o kadar da sert bir kitaptır.</p>
<p><em>Suç ve Ceza</em> romanını ilk okuduğumda daha çarpıcı ve etkileyici gelmişti. Ama 25 yıl sonra okuduğumda aynı heyecanı, etkiyi hissetmedim. Dostoyevski 644 sayfa olan bu kitabı 300 sayfa civarında tutmuş olsaydı roman içeriğinden bir şey kaybetmezdi diye düşünüyorum. (Ama <em>Karamazov Kardeşler</em> 795 sayfa olmasına rağmen uzun bir roman demiyorum çünkü bu romanda fazlalık yoktur) <em>Karamazov Kardeşler</em> Dostoyevski edebiyatının toplamıdır. <em>Suç ve Ceza</em> için de özeti diyebiliriz.</p>
<p>Klasik romanların yeni kuşaklar üzerinde şöyle bir baskısı var. 19. yüzyılda yazılmış eleştiri ve yorumlar bugünlere abartılarak taşındı. Sadece Dostoyevski için değil birçok yazar ve kitap hakkında eski yazılar sürekli güncellenerek bu yazıların etkisi hep devam ettirildi. <em>Suç ve Ceza’</em>daki roman kahramanı Raskolnikov abartılı bir roman kahramanıdır. Tolstoy’un <em>Diriliş</em> romanındaki kahraman Nahludov bize bütün Çar rejiminin hukuk sisteminin nasıl çalıştığını ve yozlaştığını anlatır. Bir insanın geçmişiyle nasıl yüzleşmesi gerektiğini anlatır. Ama Raskolnikov bu derece ezberimizi bozacak, farkındalık yaratacak bir mesaj vermez bize.</p>
<p><em>Suç ve Ceza’</em>da aksiyon vardır ama mesaj zayıftır, <em>Diriliş’</em>te aksiyon zayıftır ama mesajlar derin ve anlamlıdır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/">Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evdeki Katili Yazmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 14:42:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı? Doksanlı yıllarda yani klasik tanımıyla radikal tutucu bir “devrimci” olduğum zamanlarda, beni en çok düşündüren şeylerden biri şuydu, o dönem sol örgütlerden bazıları örgüt içi infaz yaptığında, ilk tepkim, “Sizin bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?” oluyordu. Başka örgütlerin iç infazlarına tepkim böyle oluyordu. Sonra aynı cinayetlerden birini kalmakta olduğum hapishanede [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/">Evdeki Katili Yazmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?</strong></p>
<p>Doksanlı yıllarda yani klasik tanımıyla radikal tutucu bir “devrimci” olduğum zamanlarda, beni en çok düşündüren şeylerden biri şuydu, o dönem sol örgütlerden bazıları örgüt içi infaz yaptığında, ilk tepkim, “Sizin bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?” oluyordu. Başka örgütlerin iç infazlarına tepkim böyle oluyordu. Sonra aynı cinayetlerden birini kalmakta olduğum hapishanede PKK yapınca inanmakta zorlanmış, örgüt sorumlularıyla kavga etmiştim. Onlar da bu gibi infazları, “Her devrim kendi evlatlarını yer, sınıf savaşımı acımasızdır yoldaşlar. Büyük Fransız devriminden beri bu böyledir.” demişlerdi. Sonraki yıllarda örgüt içi cinayetleri araştırmaya başladığımda 1789 Fransız devriminden başladım. Fark ettim ki Robespierre ve yoldaşları birkaç yıllık iktidarları döneminde binlerce yoldaşlarını infaz etmişler. Belli ki sol muhalif devrimcilerin 250 yıl geçmesine rağmen Fransız devriminin tam olarak ne olduğu bazılarınca anlaşılmamış. Bu devrimde, 1789-94 arası 400 bin insanın öldüğü yazılıdır. 40 bin insanın kafası giyotinle kesilmiş. Kafası kesilenlerden çoğu devrime öncülük edenlerin olduğunu öğreniyoruz. Devrim olduğunda adı değişen ilk şey giyotin olmuştur. Düne kadar kanlı giyotin olan şey birden “Ulusal jilet” adını almıştır. İlk jiletlenenlerden biri de Devrimde “halkın dostu” lakabıyla tanınan Jean P. Marat’mış. Marat’ın devrim olduğunda, “En az 100 bin insan ölmelidir.” dediği aktarılıyor. Bu sözü söyleyenin devrimde öldürülmüş olması ayrı bir ironi olmuş. Devrimci yoldaşlarının bu öfkesine tanık olan Danton ise, “Yapmayın etmeyin insaf yahu…” dediği için devrimci giyotinle öldürülür. Danton’u ölüme mahkûm eden yoldaşlarına hitaben söylediği iki anlamlı sözü var, biri, “Beni öldürüyorsunuz ama hepiniz arkamdan geleceksiniz.” diğeri ise, “Devrim Satürn gibidir yaklaşanı yakar.” O dönem olup bitenlere bakılırsa devrime yaklaşanların hepsi yanmış. Devrimin öncüsü Robespierre ise, öldürüldüğünde cebinden Fransa’da özgürlüklerin ve insan haklarının gelişmesi projesinin notları çıkmamış, devrim sonrası öldürülecek muhaliflerin isim listesi çıkmış.</p>
<p>Fransız devrimi sonrası bütün devrimciler, 1789 devriminin adı geçtiği yerde “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganını ezbere biliyor. Oysa bu sloganın tam orijinal hali şöyledir, “Özgürlük eşitlik kardeşlik ya da ölüm!” Görüldüğü gibi Fransa’da devrim sonrası eşitliği, özgürlüğü değil de ölümü tadan çok olmuştur.</p>
<p>Sonra 1917 Ekim devrimini inceledim baktım ki, 1902’de birlikte yola çıkanlar, yol arkadaşı olanların neredeyse tümü Stalin döneminde iç infazlarla ortadan kaldırılmışlar. Bolşevik devrimciler bu cinayetleri, Rusya’da devrimin korunması adına, yani devrimcilik adına yapmışlar.</p>
<p>Sonra Çin devrimini biraz inceledim, orada da durumun vahim sonuçlara ulaştığını Mao’nun anılarından okuyoruz. Devrim sonrası Mao, Hio Çeng dağlarında askerî birlikleri dolaşırken, gördüğü komutanlara eski tanıdığı yoldaşlarını soruyor, “Ho Şang nerede?” diyor, Komutan, “Sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. “Vang çung’a ne oldu?” “O da sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. Mao da dönüp komutanlarına der ki, “İnsan başı pırasa kellesi değildir ki, kesince yeniden bitsin, yoldaşlar daha dikkatli olmalılar.” telkininde bulunur. Mao’nun örgüt içi infazlara tepkisi de böyle olur.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208844 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-300x275.jpg" alt="" width="300" height="275" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-300x275.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-150x137.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426.jpg 437w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Küba devrimi sırasında da benzer infazların olduğunu Che Guevara’nın kaleme aldığı kendi anılarından okuyoruz. Kamboçya devrimi derseniz burada da toplu sivil katliamlarını, infazlarını görüyoruz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208845" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-300x236.webp" alt="" width="300" height="236" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-300x236.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-150x118.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-696x548.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1.webp 750w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Geçmişten bugüne gelecek olursak, PKK ve DHKP-C tipi devrimciliğin ne türden bir devrimcilik olduğunu henüz iktidar olmadıkları halde, hapishanelerde ve dağlarda yapmış oldukları cinayetlerden biliyoruz. “Yoldaşını öldürmek” geleneğinde dünden bugüne değişen bir şey yok. Geçmişten bugüne ilk sürüm devrimcilikle son sürüm devrimcilik arasında bir sürekliliğin olduğu görülüyor.</p>
<p>Kendi çocuklarını yiyen bu sol sosyalist devrimleri daha da çoğaltabiliriz. “Yoldaşını öldürmek” bunların yani geçmişte yapılmış devrimler ve onları rehber edinmiş olan bugünkü örgütlerin ortak eylemi olmuş, tümünün de ortak özelliği muhaliflerini ortadan kaldırmaktır. Eline silahı alan her örgüt/parti yeri gelmiş düşmanlarını yeri gelince de kendi yoldaşlarını öldürmekten çekinmemiştir. Ve tüm bunlar devrim ve devrimcilik adına yapılmıştır.</p>
<p>Çok yıllar sonra öğrendim işin aslını, “Bu yaptıkları devrimciliğe sığar mı?” Radikal devrimcilik tam da böyle bir şeymiş zaten. Bugün bile silahlı sol örgütlerin yaptıkları ortadayken ve tüm bu yapılanları devrim ve devrimcilik adına yaptıklarını söylerlerken. “Yaptıklarınız devrimciliğe sığar mı!” demek biraz eğreti kalıyor.</p>
<p>Konuyu özetlemek gerekirse, diyelim ki bugün bizdeki silahlı sol örgütler devrimcilikten sapmışlar da o yüzden yoldaşlarını öldürdüler. Peki ya 1789 Fransız devriminde yapılanlar, 1917 Ekim devriminde yapılanlar, Çin devriminde yapılanlar, 1970 Kamboçya’da yapılanlar? Bunca yapılanları nasıl bir devrimcilikle tarif edebiliriz. 1789 Fransız devrimindeki değil, 1917 Ekim devrimindeki değil, Çin devrimindeki değil, Küba’daki değil, Kamboçya’daki değil, Türkiye&#8217;deki değil, peki hangisi gerçek devrimciliktir? Fransız devriminden bugüne idealize edilen devrim ve devrimcilere ulaşılamıyor.</p>
<p><strong>Evdeki katili yazmak…</strong></p>
<p>Kitaplarımda ve yazılarımda sol örgüt cinayetleri epey bir yer tutar. Okurlar ve takipçilerim bazen soruyorlar. “Sizden başka bu konuları yazan kimse niye yok?” Onlara “Başka yazanlar da var ama sayımızın fazla olmadığı doğrudur.” diyorum. Yıllar içinde bu soruyla çok karşılaştım. Yanlış bir şey yaptığım fikrine hiç kapılmadım. Aksine bu konuları yazarak ne kadar doğru iz sürdüğümü anlamış oldum. İlk başlarda sol mahallede neredeyse herkesin beni linç etmesi benim için bir işaret oldu. Yazarlığa başladığımda tanıdığım ve okuduğum yazarlar kitaplarına uzaktaki katilleri konu edip kurgulu roman yazıyorlardı. Bu durum bana tuhaf gelmişti. Evin içindeki katil duruyorken uzaklardakini kurgu biçiminde yazmak işin en kolay ve bedelsiz olanıydı. Bu bana iki nedenden dolayı özgün görünmedi. Birincisi etik değildi, içinde yaşadığın mahallede cinayetleri görmeyip uzaktakini yazmak bakımından. İkincisi ise herkesin yazdığı bir konu artık özgün değildir. Bu iki nedenden dolayı kalemi evin içine çevirdim. Pek haklı olarak da ilk kitabımın adı “<em>İçimizdeki Hapishane</em>”dir. Baktım herkes devletin hapishanelerini yazıyor oysa örgüt hapishanelerinde işlenen cinayetler akıllara durgunluk veren türdendi. Bir dönem devletin hapishanelerinde mağdur olanlar, kendi kurdukları hapishanelerde zalim oldular. Birçoklarının mağdur olarak tarif ettiği kişiler, bildiğimiz zalim olmuşlardı. Dışarıda mağdur, içeride zalim olmuşların hikâyesi her zaman beni daha çok etkiledi. Başkalarının mağdur bildikleri benim için ormandaki kaplan yavruları gibiydi, büyüdüklerinde her biri avlanacak birer katil adayıydılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208846" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-300x168.webp" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-300x168.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-768x431.webp 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-150x84.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-696x391.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar.webp 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Sırası gelenin zalim olduğu bir yerden yazıyorum. Bu yönüyle çoğu yazardan düşünüş ve yazış biçimiyle farklıyız. Çoğu uzaklardaki katili yazıyor, ben size evin içindeki katili yazmakla kalmıyor, gelecekteki katil adaylarınızı da yazıyorum. Bu bakımdan bazıları geçmişi, ben ise geleceği yazıyorum. Oysa birçokları benim sürekli geçmişi yazdığımı düşünüyor. Bu tamamen bir önyargıdan ibarettir. Hayır geçmişi değil geleceği yazıyorum. Mahallede ve evin içinde beslediğiniz kurbanlar, gelecekte katiliniz olmasın diye evin içindeki katili yazarak gelecekten haber veriyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/">Evdeki Katili Yazmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 13:33:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208779</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK ve radikal sol örgütler 1970’lerden beri bu ülkede cinayetler işlediler. Bazen karşı örgütten bazen de kendi yoldaşlarını öldürdüler. Sonuç olarak bu örgütlerde kim kimi öldürürse öldürsün ölen kurbanlar hiçbir dönem gündem olamadılar bu ülkede. Örgüt cinayetlerinde kaç insan yaşamını yitirdi bu sayı tam olarak tespit edilemiyor. Çünkü örgüt mağdurlarının çetelesi tutulmadı. Abdullah Öcalan İmralı’da [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/">Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>PKK ve radikal sol örgütler 1970’lerden beri bu ülkede cinayetler işlediler. Bazen karşı örgütten bazen de kendi yoldaşlarını öldürdüler. Sonuç olarak bu örgütlerde kim kimi öldürürse öldürsün ölen kurbanlar hiçbir dönem gündem olamadılar bu ülkede. Örgüt cinayetlerinde kaç insan yaşamını yitirdi bu sayı tam olarak tespit edilemiyor. Çünkü örgüt mağdurlarının çetelesi tutulmadı. Abdullah Öcalan İmralı’da 1999’daki mahkemesinde “Bizde 15 bin iç infaz yaşandı.” diyerek bir itirafta bulundu. Bunun bir de 1999’dan sonra olanları var. Bu cinayetlerin büyük çoğunluğu belgesiz olduğu için ne zaman nerede kimin öldürüldüğünü bilemiyoruz. PKK dağlarda iç infaz yaptığı kişilerin akıbetini ailelerine bildirmiyordu. Ölenler bir mezarlığa değil, çukurlara konulup üstü araziye uyumlu biçimde kapatıldığını tanıkların anlatımlarından öğreniyoruz. Bir zaman sonra da bu üstü kapatılan çukurlar kendiliğinden unutulmuş oluyordu. Bir tek hapishanede işlenen cinayetlerin kaydı vardı, o kayıtların çoğunu kendi araştırmalarım sonucu buldum.</p>
<p>2000’li yılların başlarında Adalet Bakanlığı’ndan 1990 – 2000 yılları arasında hapishanelerde PKK ve radikal sol örgütlerin öldürdüğü insanların kaydını ve sayısını istediğimde, bana yardımcı olamayacaklarını söylediler. Üstelediğimde 2. Müdür konumundaki kişi, işin karanlık yüzünü bana itiraf etmek zorunda kaldı. “Hocam biz bu kayıtları size veremeyiz, sözünü ettiğiniz yıllarda (1990 – 2000) cezaevlerinde idari personel görevini kötüye kullanmıştır. Biz o dönemin kayıtlarını belgelerini arşive kaldırdık.” demişti. İnanılır gibi değil ama Müdür doğru söylüyordu. Hapishanede idare desteği olmadan içeriye değil silah, tırnak çakısı bile sokamazsınız. Misal 1990 – 2000 yılları arasında PKK ve radikal sol örgütler hapishanelerde tespit edebildiğim 42 kişiyi yani kendi yoldaşlarını öldürmüşler. Ama 2000 yılı sonrası (F tipi hapishanelerinde) hiçbir örgüt bir kişiyi dahi öldürememiştir. Bu da 1990’lı yıllardaki devletin/hükümetlerin örgütlere göz yumduğunun açık belgesi olmaktadır. Dönemin hükümetleri, örgütler hapishanelerde bu cinayetleri işlerken adeta kolaylaştırıcı işlevi görmüştür.</p>
<p>İstanbul Bayrampaşa hapishanesinde DHKP-C davasından tutuklanmış Şimel Aydın henüz<img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208780 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-226x300.jpeg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-226x300.jpeg 226w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-772x1024.jpeg 772w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-768x1019.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-150x199.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-300x398.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel-696x924.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Simel.jpeg 880w" sizes="auto, (max-width: 226px) 100vw, 226px" /> 17 yaşındayken, 21 Ağustos 1994 yılında koğuşunda gece uyurken kadın yoldaşları tarafından boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür.</p>
<p>Ulaş Şahintürk ise Ankara Ulucanlar hapishanesinde 17 yaşındayken 23 Aralık 1996 yılında DHKP-C’li yoldaşları tarafından boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208781 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-216x300.jpeg" alt="" width="216" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-216x300.jpeg 216w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-737x1024.jpeg 737w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-768x1067.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-150x208.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-300x417.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk-696x967.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Ulas-Sahinturk.jpeg 864w" sizes="auto, (max-width: 216px) 100vw, 216px" /></p>
<p>Benzer şekilde, PKK yöneticileri 23 Temmuz 1994 günü, Erzurum E Tipi hapishanesinde Ercan Yıldız, İrfan Doğan ve Sait Fidancı’yı koğuşlarında boğdurmak suretiyle infaz etmiştir. Bu infazlar yapılırken çok aleni biçimde yapıldığı anlaşılıyor. İnfaz anlarında koğuşlarda onlarca kişi bulunmasına rağmen bir tek kişinin dahi itiraz edemediğini cinayetlerin tanıklarından öğrenmiştim.</p>
<p>Bu konuyu araştırırken çok tuhaf diyebileceğim acı bir gerçekle karşılaştım. O da şuydu: Normalde her mahpus kaldığı cezaevinde devletin güvencesi altındadır. Mahpusların can güvenliğinden birinci elden öncelikle devlet sorumludur. Devletin sorumluluğu altında bulunan mahpuslarını, 1990’lı yıllarda korumadığı anlaşılmaktadır. Buradan yola çıkarak hapishanelerde öldürülen kurbanların yakınlarından bazılarına “Devlete dava açın mahkemeyi mutlaka kazanırsınız.” dedim. İlginç biçimde hiçbir kurban yakını devlete dava açamadı ve bu meselelerin tümü zaman aşımından düştü. Ailelerden bazılarına “Neden çekiniyorsunuz, korkuyorsunuz?” dediğimde, “Devletten değil, örgütlerden korkuyoruz” demişlerdi. Burası önemli biraz daha izini sürelim mi? Örgüt mağduru aileler örgütten korktukları için çocuklarının kaybını dava edemediler. Peki bu yıllarda yakınlarını faili meçhullerde kaybetmiş devlet mağduru ailelerin tavrı nasıldı? Bu ailelerden çoğu Devlete karşı dava açtı. (Özellikle köy yakma, köy boşaltma gibi konularda) Anayasa Mahkemesi’ne kadar çıktılar, yetmedi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiler ve bazıları bu davaları kazandı. Görüldüğü üzere örgütten çekinen korkan ailelerin aksine devlet mağduru aileler devletten hiç çekinmemişlerdir. <img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208782 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-295x300.jpeg" alt="" width="295" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-295x300.jpeg 295w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-768x780.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-150x152.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-300x305.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin-696x707.jpeg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Berfin.jpeg 1008w" sizes="auto, (max-width: 295px) 100vw, 295px" /></p>
<p style="text-align: right;">(Berfin &#8211; Mülkiye Doğan)</p>
<p>Peki bu konuya yani örgüt cinayetlerine Türkiye’de mahalleler nasıl bakıyor: Sol mahalle örgütlerin cinayetlerine dair bir şey görmek; duymak istemiyor, 50 yıldır kör ve sağırlar. Sağ muhafazakârlar ise örgüt içi cinayetleri duyduklarında &#8220;İyi oldu bir terörist daha azaldı&#8221; diyerek sessiz kalmayı tercih ediyorlar.</p>
<p><strong>Peki gazetecilerin ve hak örgütlerinin tavrı nasıl oldu?</strong> Sol mahallenin gazetecileri, örgüt cinayetlerinin haberini yapmadılar. İnsan hakları örgütleri örgüt cinayetlerinin kaydını tutmadı, ancak aynı hak örgütleri devlet mağdurlarının çetelesini tutmuş ve listeler hazırlamıştır. Bu listeleri iyi ki yapmışlar, fakat aynı özeni örgüt cinayetlerinde göremiyoruz. Bu ikiyüzlü tutumlarından dolayı gerçek anlamda insan hakları örgütümüz hiçbir zaman olmadı.</p>
<p><strong>Kültür sanat kurumlarının tavrı nasıldı?</strong> Sol mahalleye ait kültür sanat çalışmalarının bu konuyu gündemlerine almadığını görüyoruz. Neredeyse her konuda film çekenlerin örgüt cinayetlerine dair bir tek film dahi çekmediğini biliyoruz. PKK son 50 yılda 100 bin insanımızın ölümüne neden oldu. Ama bu kanlı bilanço sinemacıların ilgisini çekmedi. Devletin faili meçhullerinin filmini çekenler, örgüt cinayetlerine dair bir tek film yapmadılar. Kitaplarında ve romanlarında devleti eleştiren yazarların çoğu yurtdışında ödüllendirildiler. Peki örgütleri eleştiren bir yazarın kitabının yurtdışından ödül aldığını duyduk mu? Hayır, duymadık. Peki yurtiçinden ödül alan PKK eleştirisi yapan bir yazar veya kitap duyduk mu? Hayır, bunu da duymadık.</p>
<p>Yukarıda yazılanları alt alta okuduğumuzda ortaya çıkan gerçeklik şudur: Ülke olarak bilerek veya bilmeyerek hep birlikte örgüt cinayetlerine fazlasıyla susulmuş ve sessiz kalınmıştır. PKK ve sol radikal örgütler bu konuda her zaman çok şanslıydı. Bu derin suskunluk ortamından yararlanarak insan öldürme “özgürlüklerini” sonuna kadar kullandılar. Nasıl olsa kimse bir şey demiyordu. Bir toplumun; bir ülkenin ikiyüzlülüğünü yazmak teşhir etmek sanırım hoşuma gidiyor. Neredeyse herkesin dibe vurduğu bir çukurdan sesleniyorum.</p>
<p><a href="https://www.facebook.com/hashtag/yolda%C5%9F%C4%B1n%C4%B1%C3%B6ld%C3%BCrmek?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#yoldaşınıöldürmek</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/y%C3%BCzle%C5%9Ferekbar%C4%B1%C5%9Fmak?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#yüzleşerekbarışmak</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/onlardaha%C3%A7ocuktu?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#onlardahaçocuktu</strong></a> <a href="https://www.facebook.com/hashtag/sondiktat%C3%B6r?__eep__=6&amp;__cft__%5B0%5D=AZbeTkUM5Hv3wrRb5JXKViPOrZzhyI31HHIWdKLqFLPWPV0aZJPb3-Yv18vkAIo0HrgqhYHUbhnlPrHnqfVXwglzUBbjoHo1oh3XXIY2buh7RZwtapGRcvBb2jwpWeL2-RC5gKspUJ_nuFXaWEw_bSH7&amp;__tn__=*NK-R"><strong>#sondiktatör</strong></a></p>
<p><strong>1990–2000 Yılı Hapishanelerde PKK ve Sol Örgütler Tarafından İnfaz Edilen Mahpuslar</strong></p>
<p><strong>Kimsesiz ölüler listesi!</strong></p>
<p>Şu listede örgütler tarafından öldürülmüş kurbanlara kimseler sahip çıkmıyor, ölü yakını aileleri bile…</p>
<p>İnsan hakları örgütleri bu listeyi kayıtları arasına almadı ve savunmuyor, Barolar kayıtlarına almadı ve dava açmadılar. Gazeteciler haberini yapmıyor, yazarlar ise kitaplarına konu etmiyorlar.</p>
<p>1 -Ali Akgün Çanakkale Cezaevi, 1990, Dev-Sol</p>
<p>2 &#8211; Mehmet Ali Çelik, 1991 Bayrampaşa Cezaevi- Dev-Sol</p>
<p>3 -Ali Sinan Aksünger, 6 Eylül 1991, Bayrampaşa, Dev-Sol</p>
<p>3-Kemal Fırat, 4 Nisan 1991 Bayrampaşa-Dev-Sol</p>
<p>4 -Mehmet Sami Tarhan, 2 Mayıs 1992, Bayrampaşa, Dev-Sol</p>
<p>5 &#8211; Adnan Temiz, Adana Cezaevi, 10 Haziran 1992, Dev-Sol</p>
<p>6 -Osman Tim, Bayrampaşa Cezaevi, 22 Aralık 1992, PKK</p>
<p>7 &#8211; Mülkiye Doğan, Urfa Cezaevi, 12 Nisan 1993, PKK</p>
<p>8 -Sinan Er, 6 Mart 1993 Diyarbakır Cezaevi, PKK</p>
<p>9 &#8211; Ekrem Arslan, İzmir Buca Cezaevi, 1993, PKK</p>
<p>10 &#8211; Süleyman Aydın, İzmir Buca Cezaevi, 1993, PKK</p>
<p>11 &#8211; Mehmet Tuncay, İzmir Buca Cezaevi 1993 – PKK</p>
<p>12 -İsmi belirlenememiş iki kişi, Diyarbakır E Tipi Cezaevi 1994 PKK</p>
<p>13 -Erdoğan Eliuygun, Bayrampaşa Cezaevi 18 Temmuz 1993 Dev-Sol</p>
<p>14- Ali İhsan Kaymaz, 1994 Malatya E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>15 &#8211; Şerif Mercan 1994 Bursa özel Tip Cezaevi – PKK</p>
<p>16 -İzzet Kaplan 1994 Diyarbakır Cezaevi, PKK</p>
<p>17 &#8211; Mehmet Kankaya- A. İhsan Soymaz (iki kişi) 1994 Malatya E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>18 &#8211; Ercan Yıldız, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi- PKK</p>
<p>19 &#8211; İrfan Doğan, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>20 &#8211; Sait Fidangil, 23 Temmuz 1994 Erzurum E Tipi Cezaevi-PKK</p>
<p>21 -Ahmet Celal Özkul, 1994 Ankara Ulucanlar Cezaevi-DHKP-C</p>
<p>22 -Şimel Aydın, Bayrampaşa Cezaevi 21 Ağustos 1994 –DHKP-C</p>
<p>23 -Hasan Hüseyin Kulaç, Bayrampaşa Cezaevi 21 Ağustos 1994 – DHKP-C</p>
<p>24-Ahmet Ateş, Bayrampaşa Cezaevi TİKKO</p>
<p>25 -Latife Ereren, Bayrampaşa Cezaevi 5 Mart 1995 – DHKP-C</p>
<p>26 -Hilal Fusün Ünlü, Ankara Ulucanlar kapalı Cezaevi 28 Haziran 1995 DHKP-C</p>
<p>27 -Fatma Özyurt, 22 Ekim 1996 Ankara Merkez Kapalı Cezaevi – DHKP-C</p>
<p>28 -İbrahim Sertel, 23 Ekim 1996 Buca Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>29 -Ulaş Şahintürk, 23 Aralık Ankara Ulucanlar -1996-DHKP-C</p>
<p>30 -Şükrü Akın, Konya Cezaevi 5 Şubat 1996-PKK</p>
<p>31 -Emine Yavuz, Diyarbakır Cezaevi 8 Ağustos 1996 PKK</p>
<p>32- Fikriye G. Muhammed, Diyarbakır Cezaevi, 1996, PKK</p>
<p>33 -Ramiz Şişman, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi 4 Kasım 1996-TİKKO</p>
<p>34 -Hasan Hüseyin, Er Bayrampaşa Cezaevi 5 Kasım 1996- TİKKO</p>
<p>35 -Mehmet Çakar, 20 Eylül 1998 Bursa Özel Tip Cezaevi TİKKO</p>
<p>36-Adem Yeşildağ, 27 Ağustos 1998 Malatya Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>37 -Turan Ünal, Çankırı Cezaevi 4 Temmuz 1999-DHKP-C</p>
<p>38 -Oktay Yıldırım, 19 Mayıs 1999 Bayrampaşa Cezaevi- DHKP-C</p>
<p>39-Haydar Akbaba, 19 Aralık 2000- Ümraniye Cezaevi -MLKP</p>
<p>40-Muharrem Buldukoğlu, 19 Aralık 2000-Ümraniye Cezaevi MLKP</p>
<p>41-İsimsiz Diyarbakır Cezaevi 1994 PKK</p>
<p>42-İsimsiz Diyarbakır Cezaevi 1994 PKK</p>
<p><strong>İnfaz edilenlerin toplamı</strong></p>
<p>17 kişi DHKP-C</p>
<p>19 kişi PKK</p>
<p>4 kişi TİKKO</p>
<p>2 kişi MLKP</p>
<p><strong>Toplam 42 kişi</strong></p>
<p>Not: Bu rakamlar ulaşabildiklerimdir, gerçek rakamların daha çok olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-pkk-ve-sol-orgut-ici-cinayetler/">Türkiye’de PKK ve Sol Örgüt içi Cinayetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostoyevski’nin Hapishanesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 08:54:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208716</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın en ünlü yazarlarının çoğunun tutuklandığını, zindanlara atıldığını, işkence gördüğünü biliyoruz. Herhâlde yaşadıkları zamanlarda yazdıkları ve davranışları, yöneticilerin hoşuna gitmemiştir. Sokrates, Sade, Oscar Wilde, Dostoyevski, Çernişevski; Türkiye’de Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğerleri… Özellikle ülkemizde hapse atılan yazarlar listesini daha da zenginleştirebiliriz, çünkü bizde de yazarlar her zaman rejim karşıtı ve tehlikeli insanlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/">Dostoyevski’nin Hapishanesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın en ünlü yazarlarının çoğunun tutuklandığını, zindanlara atıldığını, işkence gördüğünü biliyoruz. Herhâlde yaşadıkları zamanlarda yazdıkları ve davranışları, yöneticilerin hoşuna gitmemiştir. Sokrates, Sade, Oscar Wilde, Dostoyevski, Çernişevski; Türkiye’de Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal ve diğerleri… Özellikle ülkemizde hapse atılan yazarlar listesini daha da zenginleştirebiliriz, çünkü bizde de yazarlar her zaman rejim karşıtı ve tehlikeli insanlar olarak görülmüştür. Yazarları hapse atan yöneticiler, keşke hapse attıkları bu yazarları okusalar ve ufuklarını genişletebilselerdi&#8230; Ama biliyoruz ki bugün Nazım Hikmet’i hapse attıran yöneticilerin adları anılmamaktadır, ama adı geçen bu yazarlar adlarıyla, eserleriyle her zaman aramızdalar. Misal bugün Nazım Hikmet’i 1938-1951 yıllarında hapiste tutan Adalet Bakanlarını tanıyan kimse var mı?</p>
<p>Hapiste olduğum yıllarda dünya edebiyatı okurken, Dostoyevski’nin bir dönem hapishanede kaldığını öğrendiğimde hapishanede ilk kez bir keramet aramaya başlamıştım. Vakti zamanında o da bizler gibi, 19. yüzyıl Rusya’sında devlet düzenini yıkmaya çalıştığı gerekçesiyle tutuklanmış ve Sibirya hapishanelerine gönderilmişti. Dostoyevski 1850’li yıllarda Çar I. Nikola’nın baskıcı yönetimi altında, siyasal ve toplumsal reform hareketlerinin etkisi altında kalmış ve bu hareketi yürütenlerin toplantılarına katılmıştı. Bu grubun adı Petraşevski idi. Uzun soruşturmalardan sonra aralarında Dostoyevski’nin de bulunduğu 21 kişinin kurşuna dizilmeleri kararlaştırılır. Dostoyevski’nin, cezaların indirilmesine ilişkin Çarlık fermanının açıklanmasından önce kurşuna dizilme hazırlıkları sırasında yaşadığı korku dolu anlar belleğinde silinmez izler bırakır. Eserlerinin sayfa aralarında bu korkunun olağanüstü anlatımına rastlarız. Dostoyevski’nin ölüm cezası Sibirya’nın Omsk bölgesinde dört yıl ağır hapse ve er rütbesiyle dört yıllık askerlik hizmetine çevrilir.</p>
<p>Bazı edebiyat tarihçileri Dostoyevski’nin yazarlığını ve edebiyatını iki döneme ayırır: hapishaneden önce ve hapishaneden sonra. Daha da somutlaştırmak açısından, hapishane anılarını anlattığı <em>Ölü Evinden Anılar</em> romanından önce ve sonra da diyebiliriz. Dostoyevski hapishanenin üzerinde yarattığı etkiyi şöyle tanımlar:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Bu dört yıla gelince, ben onları diri diri gömüldüğüm, bir tabutta kapatıldığım bir dönem sayıyorum. Ne korkunç bir dönemdi bu. Hapishane bende birçok şeyi öldürdü, birçoğunu da meydana çıkardı. Bu benim ödülümdür ve ben ona lâyık oldum.”</em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208722 " src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825.jpeg" alt="" width="296" height="193" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825.jpeg 219w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Oluler-evi-dost-e1772441624825-150x98.jpeg 150w" sizes="auto, (max-width: 296px) 100vw, 296px" /></p>
<p>Dostoyevski’nin ödülüm dediği şey, hapishane sonrasında yazdığı<em> Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Karamazov Kardeşler </em>ve diğer romanlarıdır<em>. </em>Tüm bu hapishane ve sürgünlük sürecini<em> “Hapishane çöplüğünde altın buldum.” </em>diyerek özetler.</p>
<p>Yazar Henri Troyat <em>Dostoyevski</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin hapishane yaşamına ilişkin şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 40px;"><em>“Dostoyevski yaşamının en yararlı dört yılını, hırsızların gammazların, katillerin meydana getirdiği bu hayvanlar topluluğu içinde geçirmiştir.”</em> (Henri Troyat, <em>Dostoyevski,</em> İletişim Yay., s. 146)<strong>  </strong></p>
<p>Edward H. Carr ise <em>Dostoyevski </em>adlı kitabında şöyle der:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Hapishane, Dostoyevski’nin şimdiye dek duyduğu her türlü ahlâkî değeri yıktı. Toplumun erdem ve kötülük kategorileri artık ahlâk çizgisinin iki zıt kutbu gibi görünmüyordu; aslında bunların biri diğerini olanaksız kılan şeyler olmadığı bile açıktı. Dostoyevski ilk kez <em>Ölüler Evi</em>’nde, yalnızca insan yasasının değil, fakat genellikle kabul edilen ahlâkî değerlerinde yetersizliğini görmeyi, iyinin ve kötünün alışılmış tanımlamalarının sınırından ötede bir gerçek aramayı öğrendi. <em>Suç ve Ceza</em>’nın yükünü oluşturacak olan ahlâkî sorunun ilk donuk, belirsiz parlamalarını burada yakaladı.”</p>
<p>Stefan Zweig ise <em>Üç Büyük Usta</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin farklı bir yanını anlatır:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Dostoyevski Saint-Petersburg’a döndüğü zaman büsbütün unutulmuştu artık; edebiyat alanındaki koruyucuları onu terk etmişlerdi, dostları dağılıp gitmişti. Onu sürükleyip götürmüş olan dalgadan cesaretle, kuvvetle kendini kurtarmayı bildi. <em>Ölüler Evinden Anılar</em>’ı, bir kürek mahkumunun hayatını anlatan bu ölmez eser, Rusya’yı uyuşuk kayıtsızlığından çekip çıkarabildi. Bütün millet Rus dünyasını dümdüz ve sakin yüzeyi altında çeşit çeşit işkencelerin yer aldığı cehennemi bir tabakanın bulunduğunu dehşetle gördü. Suçlamaların alevi Kremlin’e kadar yükseldi; çar bu kitabı okurken göz yaşlarını tutamadı; herkesin ağzında Dostoyevski adı dolaşıyordu.” (Stefan Zweig,<em> Üç Büyük Usta, </em>İş Kültür Yay., <em>s</em>.103.)</p>
<p>Dostoyevski <em>Yeraltından Notlar</em> kitabında sanki tüm bu olup bitenlere bir cevap vermek ister:</p>
<p style="padding-left: 40px;">“Bana gelince, sizlerin ancak yarı yarıya yürütmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna dek götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda.” der. Belki de bu sözlerinden dolayı Dostoyevski edebiyatta bir ısrar ve ısrarda başarının sembolü olmuştur.</p>
<p>Hapishanelerin yazarlar üzerinde her dönem edebî bir büyüsü olmuştur. Dünya edebiyatında Dostoyevski, bizde Nazım Hikmet bunun doruğunu temsil ederler. Birçok yazarı ve Dostoyevski’yi de hapishanede okudum. Kırklareli Hapishanesi’nde Dostoyevski’nin <em>Ölü Evinden Anılar</em> kitabını okuduğumda kafamda bir şeyler canlanmıştı. Hapishaneler üzerine yazılmış başka kitaplar da okudum. Tüm bu kitaplar, devletlerin hapishanelerini anlatıyordu. Ama bana inancımı kaybettiren, sol örgütlerin hapishane içinde hapishanelerini anlatan bir kitabın henüz yazılmadığını anladım. Bu ülkede devletin hapishanelerini yazmanın yeni bir şey olmayacağını düşündüm. Zaten bu konuda bizde de epey yazılmış olanları vardı. Bir yenisini daha yazmak bana tekrar gibi geliyordu; fakat içinde yaşadığımız ve örgütlerin kurduğu bu iç hapishaneyi yazmak yeni bir şey olabilir diyordum.</p>
<p>Hapishane içinde hapishaneleri yazmama neden olan yazar olması açısından Dostoyevski bende hep iyi bir yerde durur. Hapishane yıllarımda ne zaman ümitsizliğe kapılsam Dostoyevski romanlarına dönüyordum. Özel nedeni sanırım şöyle bir şey olabilir: Dostoyevski, <em>Yeraltından Notlar</em> romanında, Liza’ya neden babasının evini bırakıp bu geneleve geldiğini sorduğunda, Liza gizemli bir rezaleti ima eder: “Ya işler orada, burada olduğundan daha kötü idiyse?” Dostoyevski&#8217;nin önemli özelliğinden biri, romanlarında insana her daim beterin de beteri olabileceğini hatırlatmış olmasıdır. Bundan ötesi yok dediğiniz yerde Dostoyevski hemen araya giriyor, adeta bize seslenir gibi, “Daha beteri de var” diyor. Bu daha beter olanı duyduğunuzda, içinde bulunduğunuz durum daha katlanabilir olabiliyor. Teselli ikramiyesi gibi bir şey diyelim.</p>
<p>Dostoyevski edebiyatında ve 19.yüzyıl edebiyatçılarının roman ve hikâyelerine yedirilmiş şöyle bir şey fark ettim. Bu dönemin eserlerinde hapishaneler ve cinayet konusu irdelenirken suç genellikle inançsız olan ya da inanç sorunu yaşayan kahramanlar tarafından işlendiği yazılır. Bu konu tartışmalı bir konudur. Bana göre dün de bugün de dünyanın her yerinde canice cinayet işleyenler, davasına, kitabına inanan insanlardır. Dünya edebiyatı ve de özellikle Dostoyevski gibi idol olmuş yazarlar bir de bu yönleriyle okunmalıdır. Bir an Dostoyevski&#8217;nin tersinden yazmış olduğunu; &#8216;Hayır, bu caniliği yapanlar basbayağı inançlı insanlardır.&#8217; dediğini düşünelim. Dostoyevski romanlarının gerçek yaşama dönüşümü nasıl olurdu? Benim deneyimimden çıkardığım sonuç şu oldu: İnsanın vahşetini ve yıkıcılığını inançlı veya inançsız olmayla açıklamak eksik bir tanımlama olur. İnsanın uyguladığı şiddet ve yıkıcılık da diğer birçok şey gibi insanın yetenekleri arasındadır. Bu anlamıyla insan şiddet uygulamak “zorunda kalabilir” değil, insan “yapmak zorunda kalmadan” da yapabilir. Bu yetenek insanda içkin olandır!</p>
<p><strong><em>Ölüler Evinden İçimizdeki Hapishaneye </em></strong></p>
<p>Dostoyevski’nin <em>Ölüler Evinden Anılar</em> kitabını ilk hapishanede okumuştum. O gün bugün hâlâ aynı fikirdeyim, hapishaneler üzerine yazılmış en etkili anı roman olduğunu düşünüyorum. 1860’lı yıllarda Çar’a hapishane reformu yaptırmasına vesile olduğu söylenir. Yine bir başka anlatıya göre Çar kitabı okurken ağlamıştır. Muhtemelen o dönem Sibirya hapishanesinde mahpusların bedenine vurulan 2 bin 3 bin kez kırbaçlama cezasının anlatıldığı bölümlerdir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208718" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-300x207.jpg" alt="" width="300" height="207" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-300x207.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-768x529.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-150x103.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-218x150.jpg 218w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison-696x479.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevsky_in_prison.jpg 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Dostoyevski’nin bu kitabı bana hapishane anılarımı nasıl yazmayacağımı öğretti. Dostoyevski’nin bu kitabından sonra Devletlerin hapishanesini anlatmak yeni bir şey olmayacağı için, kurguyu başka biçimde kurdum. Dostoyevski’nin bu kitabını erkenden okumak <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane"><em>İçimizdeki Hapishane</em></a> kitabımın ortaya çıkması açısından iyi bir deneyim olmuştu benim için. Okurların bu iki kitaba ilişkin tepkilerinin takipçisi oldum. Bununla da yetinmeyip iki kitabın ve iki yazarın karşılaştırılmalı hapishane deneyiminin kitabını yazdım. 2023’te yayınlanan <em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em> böyle bir kitaptır. Bu kitap sadece iki yazarın değil, dünya hapishane edebiyatının karşılaştırılmalı analizidir. Bu karşılaştırmalı kitabı okuyanların tepkilerinin ne olacağını kitabı yazmaya başladığımda merak etmeye başlamıştım. Doğrusu çok cesaretli ama bir o kadar da riskli bir girişimdi benim için. Birçok yazar Dostoyevski hakkında makale yazmaya çekinirken, kalkıp Dostoyevski üzerine kitap yazmak zaten az buz şey değil. Bunu bir de kendi deneyimimle karşılaştırmalı yapmak büyük bir riskti ve ben bu riski göze aldım. <em>İçimizdeki Hapishane</em> kitabı “hapishane içindeki hapishaneleri” anlatması bakımından hapishane edebiyatına dair yazılan anlatılan tüm ezberleri bozdu. Kitabı okuyan her okurun ilk tepkisi “İnanmıyorum, inanamıyorum.” olmuştur. Okurun böyle bir tepki vereceğini önceden bildiğim için “İnanmıyorum!” diyenlere cevabı kitabın içinde vermiştim, o cevap şöyledir, “İnanılır gibi değil, ama gerçek!”</p>
<p><em>İçimizdeki Hapishane</em> kitabını 30 yılda yazdım. İlk baskısı 2003’te, yeni baskısı bu yıl (2025) yapıldı. İkinci baskısına yeni yazılar eklenerek kitap sayfa hacmi olarak artmış oldu. Kitaba <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane-onsoz-niyetine">20 yıl sonra eklenen <em>Önsöz</em> yazısını</a> özellikle öneririm. Bazı kitap önsözleri tek başına ayrı bir kitap gibidirler, işte bu önsöz de onlardan biridir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208721 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-200x300.png" alt="" width="200" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-200x300.png 200w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-150x226.png 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane-300x451.png 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Icimizdeki-hapishane.png 568w" sizes="auto, (max-width: 200px) 100vw, 200px" /></p>
<p><strong>Dostoyevski İyimserliği</strong></p>
<p>Dünya yazın tarihinde bence “Dostoyevski iyimserliği” diye bir şey var. Düşünsenize ya 1850’lerde dönemin Rus Çarlığı Dostoyevski’yi sekiz yıllığına Sibirya’da önce (4 yıl) kürek hapisliği, sonra Sibirya’nın dondurucu soğuklarında er olarak (4 yıl) sürgün cezası vermişler. Özellikle hapiste diri diri gömmüşler kendisini. Kaldığı Omsk kalesi hapishanesinde İncil’in dışında içeriye kitap almak yasak. Dostoyevski dört yıl kitapsız kalemsiz geçiriyor yıllarını. Buna rağmen ne hapishanede ne de sürgün yıllarında Rusya’dan umudunu kesmiyor. Siyasî görüşleri bakımından, Dostoyevski ülkesini seven tam Rus milliyetçisi bir insandır.</p>
<p>Şöyle düşünün, Devletiniz sizi az kalsın kurşuna dizecekken son anda kurtuluyorsunuz. Sonra hapsediliyorsunuz sekiz yılınız hapishane ve sürgünlerde heba oluyor. Ama buna rağmen ülkenizi seviyorsunuz. Sevmekle kalmıyorsunuz, Rusya’nın gelecekte dünyanın kurtarıcısı olacağını kitaplarınızda yazıyorsunuz. Dostoyevski’nin bu iyimserliği üzerinden bir yüzleşme yapabilir miyiz? Kitapta bu konuya özel bir bölüm açtım. Bunca baskılara maruz kalmış Dostoyevski kendi ülkesiyle (üstelik 1850’li yıllar Rusya’nın en baskıcı olduğu yıllardır) bireysel yüzleşmesini yaparak barışmışken bizim kuşak neden bunu yapamıyor?</p>
<p>Bizdeki devlet şöyle böyle diyenleri duyar gibiyim. Dostoyevski Rusya’sı da hiç masum değil ki… bir savaştan çıkıp öbürüne giriyor. İçerde baskı diz boyu. Bunun en sert mağdurlarından birinin de Dostoyevski olduğu halde. İdam cezası ve köleliğin yürürlükte olduğu bir Rusya düşünün.</p>
<p>Bu mesele derin bir mesele, “Dostoyevski iyimserliği ne baktığımızda, bizdeki kötümserliğin niçin işe yaramadığını ve bizi iyileştirmediğini anlayacağız.</p>
<p>Misal ben hapisten çıkalı 25 yıl oldu ama devletle hiçbir yakınlık kuramıyorum. Bizdeki devlet çok kötü de Çar Rusya’sı iyi miydi? Sanırım bu öfke önemli oranda iki taraflı aşırı ideolojik etkiden kaynaklanıyor. Dostoyevski hapishanede yüzleşti kendisiyle, biz bilenerek mi çıktık? Bunda devletin sosyal içerme gibi bir politikasının olmadığını bir etken olarak belirtebiliriz. Mahpusluğunuz son bulduğunda bile “sabıka” kaydınız devlet arşivinde sürekli önünüze çıkartılıyor. Bu mimlenme hali 25 yıldır boynuma asılmış bir çıngırak gibi hep benimle. Nereye gidersem gideyim boynumdaki çıngırağın sesi ta uzaklardan bile duyuluyor.</p>
<p>Uzun yılların muhasebesi sonucu şöyle bir sonuca ulaştım: İnsan hükümete/iktidara muhalif olabilir ve bu yüzden de sevmek zorunda değildir. Ama yurttaşı olduğu ülkesine küsmemelidir. Hükümetler gidici ülke kalıcıdır. Bizim yani kuşağımın kategorik olarak devlet/ülke karşıtı olmasında ne gibi etkenler var. Bu yanılsamalı durumu bilinç yarılmasını <em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em> kitabımda karşılaştırmalı olarak masaya yatırdım. Dostoyevski’nin mutsuzluktan canavara dönüşen adlî mahpuslarının yanına, aşırı ideolojiden canavara dönüşmüş sol devrimci radikal mahpusları ekledim. Hangilerinin daha beter olduğuna, okur karar verecek!</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208720 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-262x300.jpg" alt="" width="262" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-262x300.jpg 262w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-150x172.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi-300x343.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/Dostoyevskinin-hapishanesi.jpg 516w" sizes="auto, (max-width: 262px) 100vw, 262px" /></p>
<p><strong>Boynuma Astığım Liyakat Nişanı</strong></p>
<p>Hapisten çıkalı yirmi yılı geride bıraktığım halde bazıları için hâlâ “eski mahpus”um. İnsan bir defa mahpus olduktan sonra artık eskisi gibi olamıyor. Hapishane mahpus olana, hayat boyu sürecek bir statüsüzlük kazandırıyor. Hapishane sonrası yeteneğiniz ve mesleğiniz ne olursa olsun “eski mahpus” etiketiniz hepsini bastırıyor. Hapisten sonra onbir kitap yazdım ama yine de bu etiketim yakamdan düşmedi. Bu kez “eski mahpus yazar” olarak çağrılıyorum. Hapishaneden tanıdığım birçok arkadaşım dışarı çıkar çıkmaz izini kaybettirdi. “Eski mahpus” etiketini yememek için, hapishane geçmişlerini gizli tutmaya özen gösterdiler. Çoğu on yıl yirmi yıl kaldığı hapishane geçmişlerini geride bırakıp unutmaya çalıştılar. Peki gizleyebildiler mi, hayır! Unutabildiler mi, hayır! Bir insanın hapishane geçmişi unutulacak gizlenecek bir şey değildir. Doğru olanı o sorunlu geçmişle yüzleşmektir. Ben ikincisini yaptım. Çıktığım günden beri hapishane geçmişimi inkâr etmek, onu gizlemek yerine bir liyakat nişanı gibi boynuma asarak dolaşıyorum. Hapishane anılarımı yazmakla kalmadım, hapiste benden geriye kalanların daha iyi koşullarda yaşamaları için bu ülkede hapishane reform çalışmalarının başlatıcılarından oldum. Bunu yapmış olmaktan pişmanlık duymadım. Pişmanlık duyduğum ya da yanlış bulduğum şey, şiddeti bir yöntem olarak kullanan bir örgüte katılmış olmaktı.</p>
<p>Yirmili yaşlarımda henüz bilmiyordum, ama sonradan öğrendim, hiçbir amaç için, insanların ölümüne yol açan bir davayı savunmamak ve içinde olmamak gerektiğini. Gittiğim katıldığım her toplantıda gençlere şunu söylüyorum: Yasal meşru olmayan hiçbir mücadele yöntemini denemeyin ve içinde olmayın! Legal meşru olmayan her şey sizi yeraltına çeker. Yeraltı dünyası adı gibi karanlık ve hiçbir yere çıkarmaz sizi. En iyi ihtimal eğer sağ kalırsanız son durağınız hapishane olacaktır. Benim kuşağımdan (1990’lar) hapis olanlar kendini şanslı görürdü. Çünkü hapiste değil de dağlarda olsa birçokları gibi çatışmanın birinde ölebilirdi de. Hatırlıyorum 1993’te İstanbul Bayrampaşa hapishanesinde bir görüş günü ziyaretime gelen Annemi, ziyaret anında mutlu görmüştüm. Bu sevincini kendisine sorduğumda, “Oğlum senin mahalleden arkadaşın H. yok muydu, işte onun dağdan ölüsünü getirdiler.” demişti. Benim kuşağımdan Kürt Anaları çocuklarının Dağda ölmektense hapishanede olmasına seviniyorlardı. Hapisten çıktıktan sonra da Anneme birkaç kez o günkü görüş yerindeki konuşmamızı hatırlattığımda her defasında bana aynı şeyleri söyledi. “Beterin beteri var oğlum, buna da şükür.” derdi. Beterin beterini yaşayan bir kuşağın insanı olduğumu hiçbir zaman unutmadım ve unutmayacağım!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Görsel çizim: Çetin Özgör</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevskinin-hapishanesi/">Dostoyevski’nin Hapishanesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anna Karenina Romanı Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Feb 2026 13:54:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Göz sağlığım henüz yerindeyken klasik romanlardan bazılarını yeniden okuyorum. Geçen ay önce Suç ve Ceza romanını (644 sayfa, Çev.Ergin Altay) ardından da Anna Karenina’yı (836 sayfa, Çev. Ergin Altay) okudum. Bu iki romanı ilk defa 20’li yaşlarımın sonuna doğru hapishanede okumuştum. Sanırım nereden baksak bir 25 yıl olmuştur. İki okuma arasında bayağı bir fark (25 [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/">Anna Karenina Romanı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Göz sağlığım henüz yerindeyken klasik romanlardan bazılarını yeniden okuyorum. Geçen ay önce <em>Suç ve Ceza</em> romanını (644 sayfa, Çev.Ergin Altay) ardından da <em>Anna Karenina</em>’yı (836 sayfa, Çev. Ergin Altay) okudum. Bu iki romanı ilk defa 20’li yaşlarımın sonuna doğru hapishanede okumuştum. Sanırım nereden baksak bir 25 yıl olmuştur. İki okuma arasında bayağı bir fark (25 yıl) olduğu için belirtmem gerekiyor. Muhtemelen daha önceki okumam bir normal okur okumasıydı. Bu yüzden olmuş olsa gerek ki fazla not almamış ve altını çizmemiştim kitapların. Ama yeni okumamda hem notlar aldım hem de bolca altını çizdim. Hem yazar gözüyle okudum hem de kitapların üzerine yazı yazacağım için daha çok özen gösterdim. İki roman hakkında ilk gözlemim şöyle: <em>Suç ve Ceza</em>’yı 20’li yaşlarda okuyabilirsiniz. Ama <em>Anna Karenina</em>’yı 40’lı yaşlardan sonra okumakta fayda var. Bunu deneyimlemiş biri olarak söylüyorum. <em>Anna Karenina</em> romanı başka özelliklerinin yanında bir yetişkin kitabıdır. Tolstoy’un romanına konu ettiği sorunlar öyle 20’li yaşlarda anlaşılan türden değildir.</p>
<p>Bazı yazarlar klasik romanları yarıştırıyorlar, ben bu yarıştırmayı terk edeli çok oluyor. Bu gibi romanları birbirinin karşısına değil de yan yana okunması gereken kitaplar olarak görüyorum. Mesela Tolstoy’un yaşayan torunları “Dedemizin en büyük eseri <em>Anna Karenina</em>’dır” demişlerdir. Ben olsam böyle bir cümle kurmak yerine “<em>Savaş ve Barış</em>, <em>Anne Karenina</em> ve <em>Diriliş </em>Tolstoy’un en özgün üç romanıdır.” derdim. Bir de şöyle bir şey var, Tolstoy başka yazarlarla karşılaştırılacak bir yazar değildir. Çok yönlü bir yazardır. Sadece yazar değil Peygamber seviyesinde tutulmuş ve ölümünden sonra düşüncelerini devam ettiren insanlar olmuştur. Rusya ve Uzakdoğu’da Tolstoy’a halen Peygamberliğini ilan etmemiş bir Peygamber gözüyle bakılır.</p>
<p><em>Anna Karenina</em>’yı yeniden okumam çok iyi oldu. Türkçe’ye çevrilmiş Tolstoy külliyatını okuduğum için romanın içine gizlenmiş Tolstoy’un yaşamına dair bazı şeyler buldum.</p>
<p>Dostoyevski romanını okuyup bitirdiğinizde bir süre daha bitirmiş olmazsınız, bir süre kulağınıza sesler gelir. O ses Dostoyevski’nin içe dönük derinliğinin uğultulu sesidir.</p>
<p>Tolstoy romanını okuyup bitirdiğinizde ise bir süre daha görmeye devam edersiniz. O görünen şey Tolstoy romanlarının dışarıya dair gösterdiği ayrıntıların görselidir.</p>
<p>Dostoyevski çok sesli, Tolstoy çok gözlü bir yazardır.</p>
<p>Yazar Merejovski’ye göre ise, “Tolstoy’da gördüğümüz için işitiriz, Dostoyevski’de ise işittiğimiz için görürüz.”</p>
<p>Dostoyevski romanlarında konunun içine derin bir kuyuya girer gibi girersiniz, Tolstoy romanlarının konusu dışarıya doğru genişledikçe genişler. Eğer roman sanatı ayrıntılardan oluşuyorsa hiç kuşkusuz bu ayrıntı sanatının en iyi mimarlarından biri Lev Tolstoy’dur.</p>
<p><strong><em>Anna Karenina</em> romanı Tolstoy’un bunaldığı dönemde yazıldı.</strong></p>
<p>Dünya edebiyatında bazı romanların giriş cümlesi bazılarının da bitiş cümlesi çok etkileyicidir. Ama Tolstoy’un <em>Anna Karenina</em> romanının hem giriş cümlesi hem de bitiş cümlesi çok iyidir. Roman şu cümleyle başlar: <em>“Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” </em>Bu giriş sanki romanın bir özeti gibidir.</p>
<p>Tolstoy 1870’li yılların başında <em>Savaş ve Barış</em> romanının ardından derin bir bunalım yaşadı. Hatta yazmayı bırakmayı bile düşündüğü söylenir. Yakın dostlarının teşvikiyle tekrardan yazmaya dönüş yaptıysa da bir süre ısınamadı. Biraz toparlanır gibi olduğunda da Rus tarihine ilişkin bir kitap yazmak üzerinde düşündü. <em>Deli Petro</em> hakkında yazmak ister ama yeterince yoğunlaşamaz. Aile ilişkileri üzerine bir roman yazmaya karar verdiğinde ilginç bir olay ona esin kaynağı olur. Bu olay 4 Ocak 1872’de olmuştur. Anna Stepannovna adında bir kadın dostu tarafından aldatıldığı için, Yasenki istasyonunda kendini bir yük treninin altına atmak suretiyle yaşamına son vermiştir. Ölmeden önce birlikte yaşadığı Bibikov adındaki dostuna şu pusulayı göndermişti: “<em>Siz benim katilimsiniz. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa… isterseniz, Yasenki’de rayların üzerinde cesedimi görebilirsiniz.”</em> Bu intiharın ertesi günü Tolstoy merak içinde, bir polis müfettişi eşliğinde cesedin otopsisinin yapıldığı istasyon barakasına gitmiştir. (Henri Troyat, <em>Lev Tolstoy</em>, İletişim Yay., s.474)<strong>  </strong></p>
<p>Aldatıldığı için intihar eden Anna Stepannovna Tolstoy’un yazacağı yeni romanın esin kaynağı olur. Eşi Sonya Tolstoy’dan tarihî bir roman yazmasını beklerken bir süre sonra aile ilişkilerini konu edinen yeni romanın ilk nüshalarıyla karşılaşır.</p>
<p><em>Savaş ve Barış</em>’ta olduğu gibi, Lev Tolstoy (Anna Karenina romanı için de) modellerini çevresinden topluyordu, Kiti’ye Sonya’nın kimi özelliklerini veriyor, Levin’e kendinden epey bir şeyler katıyor, Oblenski’yi, Veranka’yı betimlemek için o veya bu arkadaşından bir şeyler araklıyor, Levin’in erkek kardeşini, veremden ölen kendi kardeşi Dimitri’nin bir kopyası yapıyordu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-208701 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-189x300.jpg" alt="" width="189" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-189x300.jpg 189w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-643x1024.jpg 643w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-150x239.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-300x477.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage-696x1108.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Anna-karenina-marriage.jpg 700w" sizes="auto, (max-width: 189px) 100vw, 189px" /></p>
<p>Tolstoy yeni romanına öncelikle <em>İki Çift</em> ya da <em>İki Evlilik</em> isimlerini koymayı düşünmüştü çünkü ilk versiyonda Anna Karenina boşanacak ve Voronski’yle evlenecekti. Fakat roman kişileri kendi istediklerini yazara dayatmaya başladıkça konu bir başka yöne evrildi. <em>Savaş ve Barış</em>’ta, yazar şu veya bu tarih, strateji ya da siyaset meselesine ilişkin bakış açısını ifade etmek üzere doğrudan müdahil olurken, <em>Anna Karenina’</em>da roman kişilerinin arkasına saklanır ve çok önemsediği fikirlerini onlara vermekle yetinir. Tarafsızlık kaygısıyla, bunların karşısına itiraz edenleri çıkarır.</p>
<p>Vladimir Nabokov: Anna Karenina romanının öyküsünü şöyle tarif eder: <em>“Levin – Kiti öyküsüyle Vronski – Anna öyküsü arasında koşutluk kurarak daha iyi anlayabiliriz. Levin’in evliliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda metafizik bir aşk anlayışı üzerine, her an özveriye hazır olmak üzerine, karşılıklı sevgi üzerine kuruludur. Anna – Vronski birlikteliği ise yalnızca cinsel aşk üzerine kuruludur ve yıkılmasına neden olan da budur.” </em></p>
<p>Romanda bu iki çift için iki şehir seçilmiştir. Anna – Vronski için ST. Petersburg, Levin – Kiti için Moskova. <em>Anna</em> romanın başlarında Petersburg’dan Moskova’ya gelirken Vronski’nin annesiyle yolculuk yapmıştır. Yol boyunca Anna, Vronski’nin annesinden Vronski hakkında o kadar çok şey dinlemiştir ki&#8230; Bu yolculuk sonrasında Vronski ile tanışmış ve önce gizliden gizliye sonraları da açıktan aşk hayatları başlar ve bir süre sonra çevrelerinde herkesin duyabileceği kadar aşikâr bir hale gelir.</p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanında ayrıntılar sadece birer ayrıntı değildir. İlk başlarda ayrıntı gibi görünen şey sonraki zamanlarda sorunun kendisi olabilmiştir. Misal romanın başlarında 70. sayfasında, <em>Anna </em>Petersburg’dan yola çıkıp Moskova Tren garında indiğinde İstasyon bekçilerinden biri trenin altında kalarak ölmüştür. Bu feci olayı duyan <em>Anna </em>çok üzülür. Yanından geçen biri, <em>“Adam bir anda öldü kurtuldu ne kolay ölüm”</em> der. <em>Anna</em> o gün Tren garında kulaklarıyla duyduğu bu sözü, intihar etmeye karar verdiğinde romanın 759. sayfasında tekrar hatırlar. Ve benzer bir akıbetle yaşamına son verir. <em>Anna</em> romana tren garında giriş yapar ve yine son defa aynı tren garında görülür. Belli ki romanda çok iyi fikri takip vardır. <em>Anna Karenina</em> romanı sayfa bakımından çok hacimli olmasına rağmen her şey ve tüm ayrıntılar yerli yerindedir.</p>
<p><strong>Tolstoy’un tercih ettiği çift: Levin &#8211; Kiti çifti. </strong></p>
<p>Romanın adı <em>Anna Karenina</em> konulmuş olsa da romanın ana kurgusu Levin üzerine kurulmuştur. Başlarda Anna – Vronski ilişkisi romana damgasını vurmuş gibi görünebilir ama roman ilerledikçe Levin – Kiti ilişkisi baskın çıkar. Romanın bütününde bu iki çiften birinin eleneceğinin işaretlerini görüyoruz. Tolstoy itiraf etmemiş olsa da savunduğu olmak istediği çift Levin – Kiti çiftidir. <em>Levin </em>karakterine kendi yaşamından bir şeyler katmış olması da bunun sonucudur. Tolstoy bu romanda sadakatsiz ilişkiyi ve eş aldatmayı eleştirir. Bu ilişki de (Anna – Vronski ilişkisinde) bir gelecek görmediği için de çözümsüz bırakır. Bu çözümsüzlük romanda <em>Anna’</em>nın intiharıyla son bulmuştur. <em>Anna</em>’nın intiharı gerçek yaşamdan esinlenen Anna Stepannovna’nınkiyle neredeyse birebir aynıdır. Stepannovna da sevgilisinden intikam almak için intihar etmiştir. Ama nedenleri arasında bir fark vardır. <em>Anna Karenina</em> eşini aldatandır, <em>Anna Stepannovna</em> ise sevgilisi tarafından aldatılan.</p>
<p>Tolstoy’un tercihi Levin – Kiti çifti olmasının birçok nedeni var. Tolstoy’da şehir hayatına karşı kırsal yaşamı tercih eder. Hayatı boyunca hep doğayla olmak istemiştir. Bir şehirli gibi değil, köylü gibi toprak da ekip biçmek istemiştir. Levin de öyle biridir. Ara ara şehre gider ama bir an evvel köyüne dönmek ister. Kalabalıklardan uzaklaşıp tarlada hasada tırpan sallamak ona iyi gelir. Hayvanlarla hemhal olmak ona iyi gelir. Köylülerle görünmek onlarla birlikte bir şeyler yapmak ister. Levin de Tolstoy gibi sürekli yazan biridir, günlükler yazar. Dikkat edilirse Levin’de anlatılan tüm bu şeylerin bir benzerini Tolstoy’un gerçek yaşamında fazlasıyla görebiliriz. Sadece bu yanlarıyla değil, ruhen de bir benzerlik vardır, Levin’le aralarında. Levin’in bunalımları, hayata bakışı ve siyasî meselelere yaklaşımı da Levin’inkilerle örtüşür.</p>
<p><strong>Levin’in Bunalımları </strong></p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanının yazımı Tolstoy’un derin bir bunalım yaşadığı döneme denk gelmiştir. Bu bunalım romanda Levin karakterinin bunalımlarıyla örtüşüyor. Levin karakterinin güçlü olmasında bu örtüşme halinin çok önemli etkisi olmuştur. Levin’in hayata ilişkin ve ruhsal dünyasına ilişkin kaygılarının gerçek yaşamdaki Tolstoy’un kaygılarının olmadığını kim söyleyebilir. Romanın bir yerinde Levin’in bu hali şöyle anlatılır:</p>
<p><em>“İlkbahar boyunca kendinde değildi Levin. Korkunç anlar yaşadı. Kendi kendine “neyin nesi olduğumu, bu dünyaya niçin geldiğimi bilmeden yaşamam olanaksız, diyordu. Öğrenemeyeceğim bunu. Öyleyse yaşayamam.” </em>(<em>Anna Karenina</em>, İletişim Yayınları, s.780)</p>
<p>Tolstoy 50’li yaşlarından sonra manevi bir kriz yaşadı ve depresyona girdi. <em>İtiraflarım </em>adlı kitabında şöyle diyordu, “<em>Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Ne yani bir tek ben ve Schopehauer mi hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlayacak kadar akıllıyız”</em> (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, çev. Ayşe Uzunhasanoğlu s. 47.)</p>
<p>Tolstoy’un hayatın anlamını ve insan ilişkilerini sorgularken içinde bulunduğu çağın kendine göre olmadığını düşünmeye başlamıştı. Sonraki yıllarında hiç huzur bulmadı. İtiraflarının bir yerinde tanığı olduğu hayatı şöyle tanımlıyordu.</p>
<p><em>“İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu.”</em></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208702" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-1024x576.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna-1068x601.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Tolstoys-Anna.jpg 1280w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Bu ilişkileri iğrenç bulan Tolstoy başka bir dünya yaratmak için çözüm arıyordu. Bu hesaplaşmayı yapmak için ilk önce Rus Ortodoks Kilisesi’ne gitti, ancak orada aradığı cevapları bulamadı. Hristiyan kiliselerinin yozlaşmış olduğunu ve din yerine kendi inançlarını geliştirdiğine inanmaya başladı. Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi ve uzun zaman polis tarafından gizlice izlendi.</p>
<p>Levin tıpkı Tolstoy gibi içten içe derin bir inanç bunalımı da yaşıyordu. Tolstoy romanda Levin’in bu inanç krizini şöyle anlatır: <em>“İnsana acı veren bir yalandı bu. Ama insan düşüncesinin bu yönde yüzyıllar boyu çalışmasının vardığı son ve tek sonuçtu. İnsan düşüncesinin hemen her alanda yaptığı araştırmaların dayandığı son inançtı. Bu inanç bastırmıştı ötekileri. Daha belirgin olan öteki açıklamaların yanında ne zaman nasıl olduğunu fark etmeden Levin de benimsemişti bu inancı. Ama yalnızca bir yalan değildi bu. Aynı zamanda, insanın boyun eğemeyeceği iğrenç, kötü bir gücün insafsız alayıydı. Kurtulmak gerekti bu güçten. Herkesin kurtuluşu kendi elindeydi. Kötülüğün boyunduruğundan kurtulmak gerekti. Bunun da tek yolu vardı: Ölüm.</em></p>
<p><em>Böylece, mutlu bir aile babası, sağlığı yerinde bir insan olan Levin kendini intihara birkaç kez öylesine yakın hissetmişti ki, kendini asmamak için ipi saklamaya, kendini vurmamak için tüfekle dolaşmaktan korkmaya başlamıştı. Ama vurmadı kendini Levin, asmadı da. Yaşamayı sürdürdü.” </em>Tıpkı Tolstoy gibi hayatın anlamsızlığına ve saçmalığına rağmen yaşamını devam ettirdi. Levin bu direncini romanın son cümlesinde dile getirir ve şöyle der: <em>“Gene kızacağım arabacı İvan’a. Gene tartışmalara gireceğim. Yerli yersiz atacağım ortaya düşüncelerimi. Ruhumun en gizli köşesiyle başka insanların -hatta karımın- arasında bir duvar olacak gene. Korktuğu için gene azarlayacağım karımı. Sonra pişman olacağım bu yaptığıma. Gene, niçin dua ettiğimi aklımla anlayamadan dua edeceğim… ama artık yaşamım, bütün yaşamım -bana ne olursa- yaşamımın her dakikası eskisi gibi anlamsız olmak bir yana, ruhuma bilinçli olarak yerleştirebileceğim, kuşku edilemeyecek iyilik kavramıyla dolu olacak!”</em></p>
<p>Yazar romanın son cümlesini roman kahramanı Levin’e söyletmiş olsa da aslında bu sözleri söyleyen Tolstoy’un ta kendisidir.</p>
<p><strong>Levin Ateist mi?</strong></p>
<p>Levin ateist olduğu için zaman zaman kuşkuya düşer. Sanki bir suç işlemiş gibi bir defasında eşi Kiti’den kendisini af etmesini ister. Tolstoy bu durumu romanın bir yerinde şöyle tarif eder: “<em>İki şey acı veriyordu Levin’e, geçmişinin temiz olmaması ve Tanrıya inanmaması.” </em></p>
<p>Tolstoy romanda Levin’in Tanrıya inanmamasını onun çok zor bir anında tartışma konusu yapar. Levin’in bu zor an’ı Kiti’nin doğum sancılarının başladığında çaresizlik içinde <em>“Tanrım sen acı bize! Bağışla, yardım et!”</em> der. Levin’in bu yakarışı üzerinden bir yorum çeker Tolstoy ve şunları söyler: “<em>Tanrı’ya inanmayan Levin yalnız ağzıyla söylemiyordu bunu. Şimdi, o anda, içindeki kuşkuların değil, içinde olduğunu bildiği, aklıyla inanmasının olanaksızlığını bile Tanrıya yalvarmasına engel olamayacağını biliyordu. Bunların hepsi yok olmuş, uçup gitmişti ruhunun şimdi. Kendini, ruhunu, sevgisini elinde hissettiği o’na yalvarmayıp da kime yalvaracaktı o anda?” </em>(<em>Anna Karenina</em>, s. 701.)</p>
<p>Tolstoy bu durumu Levin’in iç buhranı olarak değerlendirir. Romanın ilerleyen bölümlerinde Levin’deki bu iç tutarsızlığın analizini yeniden yapar.</p>
<p><em>“Karısı doğum yaparken hiç beklenmedik bir şey olmuştu Levin’e. Tanrıya inanmıyordu ama o anda, inanan bir insan gibi dua etmeye başlamıştı. Ama o an gelip geçmişti. O andaki ruhsal durumuna ruhunda bir yer veremiyordu şimdi. O zaman gerçeği gördüğünü, şimdi yanıldığını kabul edemiyordu. Çünkü bunu serinkanlılıkla, sakin sakin düşünmeye başlayınca düşünceleri darmadağın oluyordu. Yanıldığını da kabul edemiyordu. Çünkü o andaki ruhsal durumuna değer veriyordu. Bunu zayıflığın bir sonucu olarak kabul etmekle o dakikaların anısını kirletmiş oluyordu. Acı dolu bir çelişki içindeydi. Kendi kendiyle bu çelişkiden kurtulmak için ruhunun bütün gücünü seferber etmişti.” </em>(<em>Anna Karenina</em>, s.779)</p>
<p>Levin benzer bir durumu kardeşi Nikolay’ın ölümü sırasında yaşamıştır. Levin, Abisi Nikolay’ın cenaze töreninde inanmayan binlerce insanın yaptığını yaptı. Şöyle sesleniyordu Tanrı’ya: <em>“Gerçekten varsan, iyileştir onu (birçok kez yinelemişti bunu) o zaman hem onu hem beni kurtarırsın.” </em>(<em>Anna Karenina,</em> s.495)</p>
<p>Levin’in Tanrı ile arasındaki ilişki veya ilişkisizlik, tıpkı Tolstoy’unki gibi tartışmalı bir ilişkiydi. Tolstoy belki Levin kadar cesaretli değildi. O hiçbir zaman ateist olduğunu söylemedi ve yazmadı. Ama Levin sayesinde bu konuyu tartışmaya açmaktan çekinmedi. Benzer şeyi bir sonraki romanı <em>Diriliş</em>’te denedi. Tolstoy’un Tanrı inancı da Levin’inki gibi tartışmalı ve sorunluydu. Tolstoy ömrünün son yıllarında çözümü, Tanrı’yla olan ilişkisini tüm aracıları aradan çıkararak sürdürdü. <em>Diriliş </em>romanında bu aracılardan nasıl kurtulduğunu anlatmaya çalışmıştır.</p>
<p><strong>Levin’in Devrimci Düşüncesi</strong></p>
<p>Levin devrimci biri ama radikal biri değildir. Birçok konudaki benzerlik bu konuda da Tolstoy’la örtüşür. Levin’in devrimci düşünceleri Tolstoy’u çağrıştır. <em>“Halkın durumu değişmelidir. Yoksulluğun yerini topluca zenginlik, mutluluk alacak. Düşmanlığın yerini anlaşma, ortak çıkar… Kısacası, kansız bir devrim olacak bu. Ama çok büyük bir devrim…  Kendini önce ilçemizin küçücük bir toprak parçasında, sonra ilimizde, sonra Rusya’da, en sonunda bütün dünyada gösteren bir devrim. Çünkü hakka dayanan bir düşünce kötü, verimsiz olamaz. Evet, uğrunda çalışıp didinmeye değer bir ülküdür bu.” </em>(Anna Karenina, s.343)</p>
<p>Bu değişimden yana devrimci ülkü şiddetten uzak duran bir ülküdür. Devrim olmalıdır ama kanlı olmamalıdır. Kimsenin canı yanmamalıdır. Rusya’da bu değişimin olması için çok çalışılması ve okunması gerektiğini söylemekle kalmaz. Gerçekleşmesi için iz sürer okur araştırır.</p>
<p><em>“Bu düşünceler kimi zaman güçlenerek, kimi zaman zayıflayarak eziyorlardı Levin’i. Acı veriyorlardı ona. Ama hiç bırakmıyorlardı peşini. Okuyor, düşünüyordu Levin. Okuyup düşündükçe de ulaşmak istediği amaçtan uzaklaştığını hissediyordu. Moskova’da köyde geçirdiği son aylar içinde, aradığı yanıtı materyalistlerde bulamayacağı kanısına varınca Eflatun’u, Spinoza’yı, Kant’ı, Schelling’i, Hegel’, Schopenhauer’i yaşamı maddeci olmayan bir görüşle inceleyen filozofların hepsini tekrar okudu.” </em>(Anna Karenina, s.779)</p>
<p>Levin’in bu okuma serüveni bildiğimiz Tolstoy okumalarıdır. Tolstoy da gerçek yaşamında tam da böyle yapmıştır. Materyalistleri kaba radikal bulduğu için Spinoza, Kant ve Schopenhauer çizgisinde devam etmiştir.</p>
<p><strong>Levin’in İşçileri </strong></p>
<p>Levin’in işçi sınıfı analizi bize Karl Marx’ı hatırlatıyor. <em>“Kapitalin işçiyi sömürdüğünü, ezdiğini biliyoruz. Bizde işçiler müjikler emeğin bütün yükünü omuzlarında taşımalarına karşın, öyle bir durumda tutulmaktadırlar ki, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, hayvanca yaşamaktan kurtulamazlar. Kazançlarını, durumlarını düzeltmek, boş zaman bulmak, böylece bir şeyler öğrenmek için kullanabilecekleri artanını kapitalist, işçilerin elinden almaktadır. Düzen böyle kurulmuştur. İşçiler ne denli çok çalışırlarsa, zenginler o ölçüde palazlanırlar. İşçilerin hayvanca yaşayışı da değişmez. Bu böyle sürüp gitmemeli…”</em></p>
<p>Yukarıdaki alıntı ne Karl Marx’ın <em>1844 El Yazmaları</em>’ndan ne de F. Engels’in <em>İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu</em> kitabındadır. Tolstoy’un <em>Anna Karenina</em> romanından bir alıntıdır. Lenin boşuna demiyormuş “Rus işçi sınıfı, kapitalizm eleştirisini Tolstoy romanlarından öğrenecektir.” diye. Bir başka yazısında ise, “Tolstoy Rus devriminin aynasıdır” der.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-208704" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya.jpg" alt="" width="300" height="248" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/02/Rusya-150x124.jpg 150w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>Levin’in Savaş Karşıtlığı</strong></p>
<p>Romanın bu kısmını okuduğumda Tolstoy hakkında yeni bir şey öğrenmiş oldum. Tolstoy savaş karşıtı olduğunu ilk kez <em>Anna Karenina</em> romanında açıklamıştır. Levin’in savaşa katılmak isteyen gönüllü askerlere ilişkin söyledikleri o dönem bazılarını rahatsız eder. Rahatsız olanlardan biri de Dostoyevski’dir. <em>Anna Karenina</em> romanının ilk ciltleri yayınlandığında Dostoyevski beğenerek bahseder romandan. Ama romanın 8. Bölümü yayınlandığında <em>Bir Yazar’ın Günlüğü</em> kitabında romana yönelik sert eleştiriler yapar. Henri Troyat bu konuda şöyle der: “Dostoyevski Anna Karenina’yı överek cömert davrandı. Özellikle Levin karakterini araştırmak için 1876’da çıkarmaya başladığı bağımsız aylık dergi <em>Bir Yazarın Günlüğü’</em>nün Şubat sayısında romana birkaç sayfa ayırdı. Ancak yıl içinde sonsözü okuyunca, kendini kaybetti. Temmuz – Ağustos sayısında, Levin’i benmerkezci ve Rus halkından kopuk olmakla, vatansever olmamakla kıyasıya eleştirdi.” <em>(Henri Troyat, Dostoyevski, s.251)</em></p>
<p>Dostoyevski’nin eleştirdiği şeylerden biri de Tolstoy’un Kafkasya’ya savaşa katılmak isteyen gönüllülere ilişkin sözleridir. Tolstoy savaş gönüllüsü gençlere, “Gitmeyin ölürsünüz.” der.</p>
<p>Levin geçmişte katılmış olduğu savaşa dair pişmanlık duymakta ve savaştan nefret etmektedir. <em>“Bence savaş öylesine vahşi öylesine kanlı, öylesine korkunç bir şeydir ki, hiçbir insan -Hıristiyan demiyorum- savaşı başlatmak sorumluluğunu üzerine alamaz. Bu sorumluluğu ancak buna zorlanan, savaş onun için kaçınılmaz olan bir devlet alabilir üzerine. Öte yandan, bilim de sağduyu da devlet işlerinde, özellikle savaşta yurttaşın kişisel iradesini reddederler.” </em>(<em>Anna Karenina, </em>s.795)</p>
<p><strong>Romanın En Zor Yeri: Aldatmak</strong></p>
<p><em>Anna Karenina</em> romanının en zor bölümleri bence Anna eşi Aleksey ve sevgilisi Vronski üçlüsü arasında geçen çözümü bulunamamış, bulunamadığı için de Anna’nın intiharıyla son bulan kısımdır.  Romanın ilgili yerinde <em>Anna</em> yakını Stepan Arkadyeviç’e eşi Aleksey’den bahsederken şöyle der: <em>“Ben erdemi yüzünden nefret ediyorum ondan. Onunla bir arada yaşayamıyorum. Anla beni, onun dış görünüşü eziyor beni, kaybediyorum kendimi.”</em> (<em>Anna Karenina,</em> s.425)</p>
<p>Bir başka yerde, eşini kastederek, <em>“Onun iyiliği beni öldürüyor.”</em> diyor.  Böyle iyi bir kocanın aldatılmış olması Anna’yı da vicdanen yıpratmaktadır. Romanın en zor dediğim yeri belki de eleştirilecek yeridir. Anna’nın kendisinden yaşça büyük olan kocası Aleksey’den hiçbir şikâyeti yoktur. Romanda Anna’nın eşinde bulamadığı ama Vronski’de bulduğu şeyin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz. Anna ile eşi Aleksey arasında 20 yıl kadar bir yaş farkı var. Tolstoy romanda kadın erkek, aşk gönül ilişkilerini irdelerken bu <em>yaş farkı </em>konusunu belli ki sorun etmiyor. Bunun başlıca nedeni o çağda Tolstoy’un da sorun olarak görmemesinden kaynaklı olduğunu düşünebiliriz. Tolstoy eşi Sonya’dan 16 yaş büyüktür. Kendi yaş farkını sorun etmeyen yazar roman kahramanlarının yaşlarını da sorun etmemiş olabilir.</p>
<p>Tolstoy bu romanda aldatma konusunu çok çarpıcı biçimde eleştirir: <em>“Karısıyla bir arada sekiz yıldır sürdürdüğü mutlu yaşamı boyunca Aleksey Aleksandroviç kocalarını aldatan kadınlara, aldatılan kocalara bakarak kaç kez şöyle geçirmişti içinden: “Bu kadarına göz yumulamaz artık? Bu çirkin duruma nasıl oluyor da son vermiyorlar?” Ama aynı felaket onun başına gelmişken, bu duruma nasıl son vereceğini düşünemediği gibi, durumu bilmezlikten geliyordu. Bu ona çok korkunç, doğaya aşırı aykırı geldiği için böyle davranıyordu.”</em></p>
<p>Tam da Tolstoy’un dediği gibi olur. Aleksey geçmişte çok eleştirmiştir aldatan kadınları ama eleştirdiği şey kendi başına geldiğinde normal karşılamış ve kendisini aldatan eşi Anna’dan ayrılmak istememiştir. Romanda dönemin Rusya’sında (19. yüzyılın ikinci yarısında) eş aldatmak konusunda meselenin yasalar karşısında hukukî ve dinî boyutunun da kadının lehine olmadığını tüm çıplaklığıyla öğreniyoruz. Tolstoy sadece <em>Anna Karenina</em> da değil başka romanlarında da evlilik konusunda kafa yormuş biridir. <em>Savaş ve Barış</em>, <em>Kroyçer Sonat</em> ve <em>Aile Mutluluğu</em> gibi kitaplarında evlilik ilişkilerine epey yer vermiştir. <em>Kroçer Sonat</em> romanının bir yerinde şöyle der: <em>“İnsanlık tarihinde çok korkunç savaşlar olmuş olabilir, ama bu savaşların hiçbiri yatak odasında cereyan eden kadın ile erkeğin savaşından daha dehşet verici olmamıştır.”</em> der. Tolstoy İngiliz romanlarını evlilik sonrası ilişkileri yeterince irdelemediği için eleştirir. O İngiliz romanları için şöyle diyor: <em>“Bu romanlar her zaman erkeğin kolunu kızın beline dolamasıyla son bulur, sonra evlenirler, erkeğe bir mülk ve baronet payesi miras kalır. Bu yazarlar, romanlarını kızı ve erkeği evlendirerek bitirirler. Halbuki bir roman evlenmeden önce olanlarla değil, evlendikten sonra olanlarla ilgilenmelidir.”</em> (Henri Troyat, <em>Lev Tolstoy</em>, s.218)</p>
<p>Sonuç olarak bir iki şey daha deyip yazımı sonlandırmak istiyorum ama içim de rahat değil. Eğer <em>Anna Karenina</em> üzerine bir şeyler yazacaksanız iyi düşünüp taşınmanız lazım. Bu roman sadece bir roman değil, 19. yüzyıl Rus toplumunun aynası özelliğini taşıyor. Her ne kadar Rus toplumu dediysem de biz bu aynayı geniş anlamda konusu ve mesajları bakımından evrensel düzeyde tüm topluma tutabiliriz. Tolstoy bu romanda Anna – Vronski ikilisi üzerinden nasıl yaşamamamız gerektiğini, Levin – Kiti çifti üzerinden ise nasıl yaşamamız gerektiği mesajını veriyor. Elbette ki daha başka şeyler de anlattığını yazımda parçalar halinde anlatmaya çalıştım.</p>
<p>Orhan Pamuk <em>Anna Karenina</em> romanı üzerine yazdığı bir yazıda, “Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman <em>Anna Karenina</em>’dır.” diyor. Sadece roman sanatı için değil, bunu daha da geliştirebiliriz <em>Anna Karenina</em> romanını hayatı öğrenmek isteyenlere de önerebiliriz. <em>Anna Karenina</em> romanı insanın ufkunu genişleten tecrübe kazandıran bir okul gibidir. Bu okulun okuyucularından biri olmanın çok keyifli bir şey olduğunu söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anna-karenina-romani-uzerine/">Anna Karenina Romanı Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
