<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aytekin Yılmaz, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/aytekinyilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 15 Sep 2026 15:29:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.7</generator>
	<item>
		<title>Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </title>
		<link>https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Sep 2026 15:17:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209518</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya edebiyatında “Dostoyevski ezikliği” diye bir şey vardır. Başkalarının Dostoyevski ezikliğini şimdilik bir tarafa bırakayım. Kendi tanıklığım üzerinden bile bunu ispatlamak zor değildir. Bugün yaşadığım ülkede edebiyatla uğraşanların ister roman yazanlar ister farklı türlerde yazanların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde nasıl titrediklerini görebiliyorum. Geniş anlamda bu ülkenin edebiyat ve yazın alanında bir Dostoyevski ezikliği oldu her [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/">Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya edebiyatında “Dostoyevski ezikliği” diye bir şey vardır. Başkalarının Dostoyevski ezikliğini şimdilik bir tarafa bırakayım. Kendi tanıklığım üzerinden bile bunu ispatlamak zor değildir. Bugün yaşadığım ülkede edebiyatla uğraşanların ister roman yazanlar ister farklı türlerde yazanların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde nasıl titrediklerini görebiliyorum. Geniş anlamda bu ülkenin edebiyat ve yazın alanında bir <em>Dostoyevski ezikliği</em> oldu her zaman. Aradan 150 yıl geçmesine rağmen yazarların ve edebiyatçıların “Dostoyevski” adının geçtiği yerde ezim ezim ezilmelerinin bunun sonucu olduğunu düşünüyorum. Bırakalım Dostoyevski hakkında yazı yazmayı, romanlarını okumak bile neredeyse ayrıcalık kabul ediliyor. Bu ülkede solcuların “<em>Che Guevara</em>” tabusu gibi, edebiyatçıların da bir “<em>Dostoyevski</em>” tabusu var.</p>
<p>Bazen Dostoyevski ne şanslı bir yazarmış, düşünsenize döneminizin eleştirmenleri Herzen ve Belinski. Romanda rakipleriniz Tolstoy, Turgenyev, Gonçarov, Çernişevski ve diğerleri.</p>
<p>Bana göre dünya edebiyatında tüm zamanların en zevkli, heyecanlı ama bir o kadar da üretken kuşağı bu kuşaktır. 30 yıldır bıkmadan okuyorum bu yazarları, muhtemelen ömrümün sonuna kadar da okuyacağım. Adını andığım bu yazarlar iyi ki yaşadı ve yazdılar.</p>
<p>19. yüzyıl Rus edebiyatı yazarların kavgasıyla geçti, Tolstoy ve Turgenyev arasındaki kavga en meşhur olanlarından sadece birisidir. Tolstoy’un Turgenyev’i düelloya çağırdığı yazılır söylenir. Bu kuşaktan yazarlar kavgalı olmalarına rağmen, birbirlerinin yazdıklarını okuyarak eleştirerek bazen kavga ederek kıymetlendirirler.</p>
<p>Günün sonunda kavganın büyüğü Dostoyevski ile yapılır. <em>Cinler</em> romanı yayınlandığında o günün koşullarında Rus devrimcileri epey bir etkindirler. Tolstoy bile çubuğu epey bir sola bükmüştür. Dostoyevski “hain” ilan edilir. “Dostoyevski <em>Cinler</em> romanıyla tavrını belirledi, o artık Çar’a hizmet eden biri!” derler. Bir süreliğine de olsa edebiyat çevresinden dışlanır. Muhalif yazarların neredeyse tümü Dostoyevski’ye tavır alırlar. Ama Dostoyevski pes etmez. O her daim zamanın ve insan kalbinin kendinden yana olacağına inanıyordu ve sonunda edebî hayat onu yanıltmadı.<br />
<img decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209524" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-300x120.jpg" alt="" width="300" height="120" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-300x120.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-768x307.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-150x60.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski-696x278.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Dostoyevski.jpg 1000w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><br />
Dostoyevski “hain” ilan edildi dışlandı ama kendi kuşağı tarafından hiç küçümsenmemişti ta ki Nabokov’a kadar. Vladimir Nabokov (1940 – 1959 arası) Amerika’daki akademik kariyerine başlamadan önce, kendi ifadesine göre, Rus edebiyatı hakkında yüz adet – yaklaşık iki bin sayfa – ders metni hazırlamış. Nabokov, “Bu metinler, Wellesley ve Cornell’de geçirdiğim yirmi akademik yıl boyunca mutlu olmamı sağladı.” der. Bu metinler Türkçe’ye <em>Rus Edebiyat Dersleri</em> adıyla İletişim Yayınları tarafından 2013’te çevrildi. Aslında Nabokov’un <em>Rus Edebiyatı Dersleri</em> adında bir kitabı yoktur. Bu kitap üniversitedeki ders notlarının bir araya getirilmesinden oluşuyor. Nabokov’un ders notlarında 19.yüzyıl Rus edebiyatçılarına ilişkin çözümlemeler okuyoruz. Bu yazımda Nabokov’un tezlerinde sorunlu bulduğum, <em>Dostoyevski</em> analizlerini ele alacağım. Nabokov bu derslerde Dostoyevski’yi küçümseyerek, Dostoyevski’nin iyi bir romancı olmadığını söylüyor. Bir Dostoyevski okuru olarak ilk duyduğumda, “Bu ne cesaret, bu ne özgüven böyle.” dediğimi hatırlıyorum. Kitapta ilgili bölümü bir telaşla okumaya başladım. Nabokov, Dostoyevski analizlerine ilişkin öznel niyetini şöyle açığa vuruyor.  “Dostoyevski’yi madara etmek için sabırsızlanıyorum. Ama bahsedeceğimiz değerler sisteminin, fazla şey okumamış olanların kafasını karıştıracağıma inanıyorum.” (Nabokov, <em>Rus Edebiyatı Dersleri</em>, İletişim Yayınları 2013, s. 152.)<br />
<img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209519" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-300x199.jpeg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-300x199.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov-150x99.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Nabokov.jpeg 640w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Bu satırları okuduğumda Nabokov’daki bu özgüven patlamasının sebebi ne olabilir acaba? sorusunu kendime sordum. Muhtemelen <em>Lolita </em>romanının çok okunması ve kitabın ona kazandırdığı ün başını döndürmüş olmalıdır hissine kapılmaktan kendimi alamadım. Yoksa üniversitelerde roman sanatı üzerine edebiyat dersleri veren bir yazar, niçin Dostoyevski’yi madara etmek istesin? Şimdi önce Nabokov’un bu derslerde Dostoyevski edebiyatı üzerine söylediklerine bakalım. Birkaç alıntıyı aşağıya alıyorum:</p>
<p>“Dostoyevski büyük bir yazar değil, hayli vasat bir yazardır – mükemmel mizah parıltıları vardır, ama ne yazık ki bu parıltıların arasında yavanlıklarla dolu çorak araziler uzanır.” <strong>(s. 152)</strong></p>
<p>“… Bildiğimiz üzere Dostoyevski büyük bir hakikat arayıcısı, ruh hastalıkları konusunda bir dâhidir; ama onun Tolstoy, Puşkin, Çehov gibi büyük bir yazar olmadığını biliyoruz.” <strong>(s. 191)</strong></p>
<p>“… Dostoyevski’nin bir romancıdan ziyade piyes yazarı olduğu gerçeğini bir kez daha vurgulamak isterim.” <strong>(s.191)</strong></p>
<p>“… Dostoyevski’nin eserleri, roman olarak ele alındıklarında başarısızdır; piyes olarak ele alındıklarındaysa fazla uzun dağınıktırlar ve dengeleri bozuktur.” (<strong>s.191)</strong></p>
<p>Nabokov’un, Dostoyevski’yi bu kadar küçümsemek için ölçü aldığı şey nedir acaba?  Dostoyevski’ye olan gıcıklığı mı, onu çekememezlik mi, Dostoyevski ezikliği mi? Yoksa kafasındaki roman kuramı terazisi midir? Dünya roman sanatında adı Balzac ve Charles Dickens’le birlikte anılan ve dünya edebiyatında saygın bir yeri olan Dostoyevski’ye piyes yazarı demek, ayarı bozulmuş bir ego değilse, ya kıskançlık krizi ya da Dostoyevski ezikliği olmalıdır.<br />
<img decoding="async" class="size-medium wp-image-209520 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-200x300.jpeg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-200x300.jpeg 200w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-150x225.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati-300x450.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/rus-edebiyati.jpeg 365w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" /><br />
Peki, Nabokov Rus edebiyatında hangi yazarları beğeniyor? Onu da derslerinden okuyoruz. Rus edebiyatının en iyilerini şöyle listeliyor:</p>
<p>“Tolstoy, düzyazıda Rusların en büyük yazarıdır. Öncülleri Puşkin ve Lermontov’u bir yana bırakırsak Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz: 1.Tolstoy 2.Gogol 3. Çehov 4. Turgenyev. Bu biraz öğrencilere not vermek gibi bir şey; herhalde Dostoyevski ile Saltikov da aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır. <strong>(s. 199)</strong></p>
<p>Tolstoy’u yüceltirken Dostoyevski’yi küçümsemeyi bir edebiyatçının vicdanı kabul etmemelidir. Ama Nabokov kabul ediyor. Bu gibi konularda sporcu yarıştırır gibi yazar yarıştırmanın çok doğru olmadığını düşünenlerdenim. Tolstoy roman sanatında epik tarzın, Dostoyevski dram türünün yazarıdır. Eğer roman kuramı üzerinden bile incelesek bu ayrımı gözetmemiz gerekir. O yüzyıllık soruyu bana sorduklarında, “Tolstoy mu, Dostoyevski mi?” dediklerinde, benim cevabım: Tolstoyevski’dir. Yani ikisi bir aradadır.</p>
<p>Dünya edebiyatında iz bırakmış bu iki yazar, karşı karşıya konulacak isimler değildir, yan yana okunacak yazarlardır. Ne zaman bir Dostoyevski eleştirene rastlasam ilk tepkim şöyle oluyor: “<em>Karamozov Kardeşler</em> romanını okurken hiç mi içiniz sızlamadı kardeşim.” diyorum. Aynı şeyi Nabokov’a da sorardım. Belli ki Nabokov Dostoyevski romanlarını büyük önyargılarla okumuş. Derslerde öğrencilerine, “Onu (Dostoyevski’yi) madara etmek için sabırsızlanıyorum.” dediğine göre, daha başından kırık notunu vermek için hazırlanmış.</p>
<p>Nabokov bu derslerde Dostoyevski romanlarını analiz ederken kafasında hangi basma kalıpla değerlendirme yaptığını bilemiyoruz. Diyelim ki Nabokov’un roman anlayışı kendine özgüydü. Kafasında bir roman sanatı ölçüm terazisi vardı. İyi de, Dostoyevski kendisinden önceki bütün roman sanatının kalıplarını yıkmış bir yazardır. Eğer bugün bir roman sanatı diye bir şey varsa Dostoyevski bu sanatın başı, ucu, kenarı ve dibidir.</p>
<p>Belli ki Nabokov’un kafasındaki roman formatının kendince bazı ölçüleri, kuralları var. Oradan baktığında Dostoyevski romanlarını sorunlu görüyor. Nabokov’un gözden kaçırdığı şey şu olamaz mı? Belki de Dostoyevski romanları, bilinen klasik bir roman kalıbına sığmıyordur.  Eğer okuduğum Dostoyevski romanları beni yanıltmıyorsa, bu romanlar her türlü kalıbı aşıp kendi biçimini bulmuş romanlardır. Bu bakımdan Dostoyevski romanlarına, Nabokov gibi vasat ve başarısız diyecek kadar cesaretli olmadığımı peşinen söyleyeyim. Elbette ki Dostoyevski ismi altında ezilmeyelim ve eleştiriden de muaf tutmayalım. Ama Dostoyevski’ye vasat başarısız diyebilmek benim edebî terbiyemin sınırlarını fazlasıyla zorlar. Nabokov’un Dostoyevski’ye yönelik bu edebi cesareti insanı düşündürüyor.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209522 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur.webp" alt="" width="350" height="200" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur.webp 350w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur-300x171.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/tolstoy-dostoyevski-cehov-nabokov-gulenay-borekci-egoistokur-150x86.webp 150w" sizes="auto, (max-width: 350px) 100vw, 350px" /><strong>Dostoyevski ile birlikte roman sanatı başka bir evreye geçmiştir. </strong></p>
<p>Bunu kabul eden çok yazar eleştirmen vardır. Stefan Zweig <em>Üç Büyük Usta</em> adlı kitabında Dostoyevski’nin dünya roman sanatında nerede olduğunu şöyle açıklıyor:</p>
<p>“Bu üç romancıdan her birinin kendine ait bir alanı vardır. Balzac toplum dünyasını, Dickens aile dünyasını, Dostoyevski bireyin ve insanlığın dünyasını anlatır. (…)  19. yüzyılın bu en büyük üç roman yazarını kişiliklerindeki karşıtlık bakımından birbirini tamamlayan ve belki de epik anlatıcılar kavramı, yani romancıyı belirgin biçimde yükselten kişiler olarak göstermektir. Burada Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi 19. Yüzyılın en büyük romancıları olarak niteliyorsam, bu hiçbir şekilde Goethe’nin, Stendhal’ın, Flubert’in, Tolstoy’un, Victor Hugo’nun ve diğerlerinin, özellikle Balzac ve Dickens gibilerin, apayrı eserlerini yok saydığım anlamına gelmiyor.” (<em>Üç Büyük Usta</em>, İş Kültür Yayınları, ss. 1-2)</p>
<p>Stefan Zweig bir başka yerde ise, “Romanı dünyanın ansiklopedisi olarak görme düşüncesi onunla (Balzac) başlar; eğer Dostoyevski gelmemiş olsaydı neredeyse onunla bittiği de söylenebilirdi.” (s. 40) Zweig, Dostoyevski ile birlikte roman sanatının başka bir boyuta geçtiğini söyler.</p>
<p>René Girard ise Dostoyevski’yi bir <em>yeraltı insanı</em> olarak incelediği kitabında Dostoyevski sanatının özgünlüğünü şöyle vurgular: “Dostoyevski’nin sanatı tam anlamıyla Peygambercedir. Geleceği önceden bildirmesi anlamında değil, gerçekten <em>Kutsal Kitap</em>’a değgin olması anlamında; o Tanrı’nın halkının kendini yeniden putataparlığa kaptırışını duyurur bıkıp usanmadan. Bu putataparlığın sonucu olan sürgünü, parçalanmayı ve acıları açığa vurur. İsa sevgisiyle insan sevgisinin bir olduğu bir dünyada, gerçek denektaşı bizim ötekiyle olan ilişkimizdir. Öteki’yi putlaştırmamak ve yeraltının derinliklerinde ondan nefret etmemek için, insanın Öteki’yi <em>kendiymiş</em> gibi sevmesi gerekir. İyi günde kötü günde, Ruh’a adanmış bir dünyada insanları ayartabilecek olan altın buzağı değil, o Öteki’dir.” der. (René Girard, <em>Dostoyevski: Yeraltı İnsanı</em>, Çev. Orçun Türkay, Everest Yayınları, 2014, s. 93.)</p>
<p>Felsefeci Nikolay Berdyayev: “İnsanlar iki tipe ayrılabilir: Tolstoy düşüncesine yatkın kişilerle Dostoyevski düşüncesine yatkın kişiler.” Tasnifini yapmıştı. İkisini de seven bir insan olduğumu söyleyerek bu bahsi kapatmak istiyorum.</p>
<p>Nabokov’un <em>Rus Edebiyat Dersleri</em> sadece Dostoyevski’yi küçümsemekten ibaret değildir. Rus edebiyatının yüzyıllık dönüşümüne ilişkin analizlerini kıymetli buluyorum. Bazı yönleriyle karşılaştırmalı bir edebiyat gibi okunabilir. 19. Yüzyıl Çar dönemiyle 20. Yüz yıl Sovyetler dönemi karşılaştırmaları incelenmeye değerdir. İki dönemin farkını şöyle açıklıyor, Nabokov:</p>
<p>“Sovyet iktidarından önce Rusya’da kısıtlamalar vardı fakat kimse sanatçılara emir vermezdi. (…) Modern Rusya’daki torunlarının aksine, baskı ve kölelik diye bir şeyin söz konusu olmadığını söylemeye mecbur değillerdi.” (Nabokov, s. 29)</p>
<p>Bolşevik Sovyet dönemine göre, Çar yönetimlerinin edebiyatçılar için daha az sansürcü bir ortam oluşturduğunu söylüyor. Çar döneminde de yazarlar üzerinde baskı vardı. Ama Bolşevik rejiminde olduğu gibi yazarlara ev ödevleri dayatmıyorlardı. Nabokov Bolşeviklerin yazarlar üzerindeki baskıcı, sansürcü konumunu Batılı faşist ülkelerle de karşılaştırmış ve şu sonuca ulaşmış:</p>
<p>“Batı faşistlerinin edebiyattan istedikleriyle, Bolşeviklerin edebiyattan istedikleri arasında pek bir fark bulunmaması ilgi çekicidir. Bir alıntı yapacağım: “Sanatçının kişiliği özgürce, kısıtlama olmaksızın gelişmelidir. Lakin istediğimiz tek bir şey var: İnancımızın kabul edilmesi.” Büyük Nazilerden biri olan, Hitler Almanya’sının Kültür Bakanı Dr. Rosenberg böyle demişti. Başka bir alıntı: “Her sanatçının özgürce yaratma hakkı vardır; fakat biz Komünistler, onu planımız çerçevesinde yönlendirmek zorundayız.” Bolşevik Lenin de böyle demişti. (Nabokov, s. 35)</p>
<p>Bu talimatla kitap yazdırma dayatmacılığı, SSCB dönemindeki edebiyatın kime neye hizmet ettiğini göstermesi açısından hikâyenin tümünü özetlemeye yeter, bence. Konuyu daha fazla dağıtmadan toparlayacak olursam Dostoyevski ve kuşağına ilişkin şunları eklemek isterim.</p>
<p>19. Yüzyıl Rus yazarları birbirini tamamlayan bir edebiyat denizinin damlaları gibidirler. Dram yazan Dostoyevski ile epik eserlerin yazarı Tolstoy’u yarıştırmanın, edebiyatın estetik ve içerik ölçüleri bakımından da çok hakkaniyetli bir değerlendirme olacağını düşünmüyorum. Dünya edebiyatında iz bırakmış yazarları birbirlerinin karşısına koymak yerine, yan yana koymak ve kendi özgünlükleriyle değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Ama bu birçokları için böyle değil, Tolstoy’u peygamber yerine koyanlar öte tarafta Dostoyevski ismi altında eziliyorlar. Okuyan da okumayan da isminin geçtiği yerde, “Dostoyevski çok büyük yazar” diyor. Sosyal medya var olalı beri neredeyse her gün romanlarından alıntılanmış sözlerine rastlıyoruz. Öyle ki sabah erken kalkan psikolojik durumuna göre, sosyal medya sayfasında bir Dostoyevski ya da Tolstoy alıntısıyla güne başlayabiliyor. Bu sözlerin ne kadarının bu yazarlara ait olduğu ayrıca tartışma götürür. Öte taraftan benzer bir durum edebiyat/roman okurları ve eleştirmenleri için söylenebilir. Türkçe yazında Dostoyevski eleştirisine rastlamak neredeyse mümkün değil. Okur ve yazarlarda “Dostoyevski dahi bir romancı” algısı yer etmiş ve bu algının altında ezilen yazarlar ve okurlar var. Dostoyevski’yi eleştirmek sanki günahmışçasına kimseler bu konuda birşeyler yazamıyorlar. Dünya yazınında dönem dönem Nabokov gibi eleştirenler çıkmış olsa da bu eleştirilerin çoğunun Dostoyevski’nin siyasî fikirlerine yönelik olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Dostoyevski ismi altında ezilen yazarlara önerim, eğer çıtayı Dostoyevski &#8211; Tolstoy olarak koymazsanız yaratıcı özgün eserler yazamazsınız. 19. Yüzyıl Rus edebiyatına damgasını vuran bu yazarlar, Puşkin ve Gogol’u kendilerine örnek almalarına rağmen bu isimlerin altında hiç ezilmediler. Aksine onları aşmak için okuyup yazdılar. Büyük önemli yazarların adı altında ezilmemeliyiz, edebiyatın eziği değil özgün eserlerin yaratıcısı olmalıyız.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/rus-edebiyati-dersleri-ve-dostoyevski-ezikligi/">Rus Edebiyatı Dersleri ve Dostoyevski Ezikliği  </a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2026 10:10:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun bir zamandır hatırlatıyorum, bu ülkenin Milli Eğitim müfredatına “Dün Dersi” lazım diye. Prof. Semih Aktekin’in Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar kitabını okuduğumda bu konuda ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. “Tarih” dersi orta öğretimde okullarda sadece “Tarih bilgisi” dersi olarak anlatılıyor. Geçmiş deneyimlerin, bugünle ilişkisi kurularak anlatılmadığı zaman “Tarih bilgisi” dersi, hafızalarda kodlanmış [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/">Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun bir zamandır hatırlatıyorum, bu ülkenin Milli Eğitim müfredatına “Dün Dersi” lazım diye. Prof. Semih Aktekin’in <a href="https://www.hece.com.tr/urun/tarih-egitiminde-uluslararasi-arayislar"><strong><em>Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar</em></strong></a> kitabını okuduğumda bu konuda ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. “Tarih” dersi orta öğretimde okullarda sadece “Tarih bilgisi” dersi olarak anlatılıyor. Geçmiş deneyimlerin, bugünle ilişkisi kurularak anlatılmadığı zaman “Tarih bilgisi” dersi, hafızalarda kodlanmış kuru bilgi yükü olarak kalıyor. Çoğu zaman kalmıyor bile… bir süre sonra unutuluyor.</p>
<p><strong><em>Tarih Eğitiminde Uluslararası Arayışlar</em></strong> kitabı tam da bu sorunun çözümüne ilişkin iyi bir saha araştırması. Kitap, birçok Avrupa ülkesinde Tarih ve Sosyal Bilgiler dersinin ne gibi sonuçlara yol açtığının izini sürüyor. Yazar Semih Aktekin AB projesi kapsamında, ülkeler özelinde bazı deneyimlerin izini sürmüş ve bu konularda uluslararası toplantılara katılmış. Ortaya çıkan tablo “Tarih bilgisi” dersi başka ülkelerde de pek iç açıcı değil. Bugünle bağı kurulamayan “Tarih Dersleri”nden iyi dersler çıkarılamadığını anlıyoruz. Geçmiş deneyimlerden ders çıkarmak yerine, bol miktarda önyargılar yaratılmıştır.</p>
<p>Bugünden kopuk bir dün anlatımı, ya da dünden kopuk bugün anlatımını hangi “Ders” adı altında verirseniz verin beklenen sonucu alamazsınız. Oysa dünün hatalarından, yanlışlarından çıkarılması gereken ders, benzer hataları yanlışları bugün tekrar etmemek için olmalıdır. “Geçmişle yüzleşme” dediğimiz şey daha iyi bir gelecek için olmalıdır.</p>
<p>“Tarih Bilgisi” dersi çok önemlidir. “Tarih dersi” diyoruz ama kitabı okuduğumuzda aslında Avrupalı toplumlarında tarihten (geçmişten) yeterince ders çıkarmadıkları anlaşılıyor.</p>
<p>Semih Aktekin Hocayı tebrik ediyorum, böyle zahmetli yararlı bir çalışma ortaya çıkardığı için…</p>
<p>Kitabın ana başlıklarından biri “Tarihe ötekilerin bakış açısıyla bakmak” başlığını taşıyor. Yazar ilgili kısımda, “Tarih eğitimiyle ilgili güncel tartışmalarda sık vurgu yapılan bir konu da tarihe ötekilerin bakış açısıyla bakabilmektir. Bu yaklaşım öğrencilerde empati yeteneğini geliştirmek yanında geçmişte olan olaylara duygusallıktan uzak şekilde objektif olarak bakma imkânı sağladığı da savunulmaktadır. Ancak insanların kendi ailevi, sosyolojik, dinî ve millî kimliklerinden sıyrılarak geçmiş olaylara başkasının bakış açısından bakabilmesi zannedildiği gibi kolay bir olay değil.” (s.66) Kolay olmadığını yazar birkaç ülkenin (Letonya – Bosna- İsrail – Slovenya – Kıbrıs vb.) deneyimlerinden aktarıyor. Semih Aktekin, kitabında Avrupa ülkelerin deneyimine odaklanarak şu soruyu sormuş: “Ortak bir Avrupa tarihi öğretimi mümkün mü?” Bunun zorluğundan ve mümkün olamayacağından bahsediyor. “Ortak bir Avrupa tarihi yazmanın zorluğunu Nijmegen Konferansı vesilesiyle bir kere daha gördük. İç içe geçmiş sınırların olduğu, hatta sınırların olmadığı, insanların gece Hollanda’da yaşayıp, gündüz Almanya’da çalıştığı, ucuz peynir veya şarap almak için yarım saatlik mesafedeki Fransız kasabasına gittiği bir dünyada tarih derslerinin içerik ve yöntemini de yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Birçok göçmen öğrencinin olduğu sınıflarda milli tarih anlatısı yetersiz kalıyor.” (s. 82)</p>
<p>Kitabın en önemli bölüm başlıklarından biri de “Geçmişi Hatırlamak: Ortak Bir Hatırlama/Hafıza Kültürü için Tarih Öğretimi” bu bölüm bana “Dün Dersi”nin önemini bir kez daha hatırlattı. “Toplumların geçmişleriyle yüzleşmesi tarihin amaçlarından biri olmalı mıdır? Bireyler geçmişlerindeki acı veya utanç dolu olayları unutmaya çalışarak rahatlayabilirler mi? Peki, toplumların tarihlerindeki acı veya utanç dolu olayları unutma lüksleri var mı?” (s. 98) Bu soruların cevabını kitapta 2. Dünya Savaşında Nazi Almanya’sı deneyiminden okuyarak geçmişle yüzleşmenin önemini anlıyoruz.</p>
<p>Kitap bize bir ülkede “Tarih öğretimi”nin ne kadar önemli ve bir ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Düne ait bilincimiz, geleceğe dair bakış açımızın oluşmasında etkin rol oynuyor. Bu etkenin olumsuz olmaması için geçmişle objektif bir yüzleşme hafıza bagajımıza iyi gelecektir. Dünün yaşanmışlığının geleceğin yaşantısını olumsuz etkilemeyecek biçimde bir bakış açısına ihtiyacımız var.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-egitiminde-uluslararasi-deneyimler-ve-dun-dersi/">Tarih Eğitiminde Uluslararası Deneyimler ve “Dün Dersi”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostoyevski ve Biz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2026 12:04:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünyadan]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209501</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birkaç yıl önce Dostoyevski’nin Hapishanesi kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Rus/Slav milliyetçisi ve Avrupa karşıtı biri olduğunu fark etmiştim. Yazar Nurcan Özkaplan Yurdakul Hece Yayınları&#8217;ndan çıkan Dostoyevski ve Biz (Batılılaşma Karşısında Osmanlı-Türk ve Rus Aydın Davranışı) kitabında kapsamlı biçimde bu konuya odaklanmış ve ortaya iyi bir çalışma çıkarmış. Emeğine kalemine sağlık. Kitapta 19. yüzyılın ikinci [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/">Dostoyevski ve Biz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birkaç yıl önce <a href="https://www.vadiyayinlari.com.tr/dostoyevskinin-hapishanesi"><strong><em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em></strong></a> kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Rus/Slav milliyetçisi ve Avrupa karşıtı biri olduğunu fark etmiştim. Yazar Nurcan Özkaplan Yurdakul Hece Yayınları&#8217;ndan çıkan <a href="https://www.hece.com.tr/urun/dostoyevski-ve-biz"><strong><em>Dostoyevski ve Biz (Batılılaşma Karşısında Osmanlı-Türk ve Rus Aydın Davranışı)</em></strong></a> kitabında kapsamlı biçimde bu konuya odaklanmış ve ortaya iyi bir çalışma çıkarmış. Emeğine kalemine sağlık.</p>
<p>Kitapta 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Dostoyevski ve Türk yazar aydın tavrı, dönemin siyasi meselelerini karşılaştırmalı biçimde ele alınmış. Rusya’nın ve Osmanlı’nın Batı ile olan ilişkilerini yazarlar üzerinden tartışmak iyi olmuş. 19. yüzyılda Batı düşüncesinden etkilenen Rus ve Türk aydının handikaplarını okuyoruz. Dostoyevski’nin konuya bir ayna olarak tutulması da ayrıca bir önem kazandırıyor tartışmaya. Dostoyevski’de olan “biz”de ne kadar var. Ya da Dostoyevski’nin yaptığını “biz” ne kadar yapabildik? Batı karşısında bir yazarın duruşu konumlanışı meselesine Dostoyevski özgün uç bir örnek olsa da konunun tartışılması bakımında seçim isabetli olmuştur. Kitabı okurken kendimi sınava çekilmiş gibi buldum. Kitap, her ne kadar Dostoyevski üzerinden 19. yüzyıl ağırlıklı ilerlese de günümüzü anlamamız açısından da iyi bir tartışma zemini yaratıyor. <strong><em>Dostoyevski Hapishanesi</em></strong> kitabıma çalışırken Dostoyevski’nin ileri derecede Avrupa karşıtı ve uç noktada milliyetçi biri olması ezberimi bozan bir şey olmuştu. Bu ezberimin bozulması bir süredir bana şu cümleyi kurduruyor: Dostoyevski roman sanatındaki başarısını, siyasi meselelerdeki görüşleriyle gölgelemiş bir yazardır. O bir Slav milliyetçisiydi. Avrupalı ulusları hakkında iyi şeyler düşünmüyordu. Ölümünden bir yıl önce 1880’de Puşkin anıtı konuşmasında,</p>
<p>“… Avrupa uluslarının toplumsal temelleri baştan aşağı sallantıda. Belki yarın çöküp gidecek, ardında bir tek iz bırakmayacak; yerinde yepyeni öncekine hiç benzemeyen bir başka yapı oluşacak. Avrupa’nın toplayıp kilerine yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü “göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikleri de yerle bir olacak” bir başka yerde ise “… yarın yerle bir olabilecek bu Avrupa düzenine maymunlar gibi öykünmeye ne zorumuz var?” (<em>Puşkin Konuşması,</em> İletişim Yayınları s. 20)</p>
<p><strong><em><a href="https://iletisim.com.tr/kitap/yazarin-gunlugu-2-cilt/10818">Bir Yazarın Günlüğü</a>’</em></strong>nde ise Rusya’nın bir Slav imparatorluğuna liderlik etmek gibi ilahi bir görevi olduğuna inanıyordu: “Halkımızın Ortodoksluğunu anlamayan, Turgenev gibi liberal, ateist, Avrupalı, aristokrat Rusların nefret ettiği bir konum olan Rus halkımızı asla anlayamaz” diyordu. Dostoyevski iki defa gitmesine rağmen Avrupa’yı sevememiştir.</p>
<p>Avrupa üzerine siyasi görüşleri yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere hiç de iç açıcı değildi. Aslında her türlü milliyetçilik yazarı objektif olmaktan uzaklaştırıyor. Milliyetçilik yapıp da tarihten tokat yemeyen düşün insanı neredeyse yoktur. Öyle anlaşılıyor ki Dostoyevski de dönemin rüzgârına fena kaptırmış kendini. Ve fazlasıyla da yanılmıştır, çokları gibi.</p>
<p><strong><em>Dostoyevski ve Biz</em></strong> kitabının yazarı Nurcan Özkaplan Yurdakul’a göre 19. yüzyılda Rus muhalifleri gibi bizdeki Osmanlı Devleti muhalifleri de Avrupa’da örgütlenerek muhalif olmuşlardı.</p>
<p>“İster sosyalist ister nihilist olsun Rus muhalifleri de Yeni Osmanlılar gibi Avrupa’da örgütlenir, orada kurdukları yayın organları üzerinden Çar’a karşı halkı kendi yanlarına çekme planı yaparlar.” (<em>Dostoyevski ve Biz</em>, s. 53)</p>
<p>Başka bir yerde ise, “Dostoyevski’nin gerek <em>Puşkin Konuşması’</em>nda gerek diğer fikrî eserlerinde Rusya’ya biçtiği rolden ziyade Ruslara yüklediği sorumluluk ve yetkinlik önemli görünür. Ona göre Ruslar, insanlığın geleceğinde söz sahibi olma ve dünya medeniyetine değer katma yetkinliğine sahiptir. Dostoyevski’nin Ruslara biçtiği bu rolün 20. yüzyılda Sovyet Rusya’ya cesaret verip onları ne surette yayılmacılığa teşvik ettiği incelemeye değer bir konudur. Ruslar Sovyet ihtilalinden sonra dünyanın karşısına bir medeniyet teklifi ile olmasa da bir sistem teklifi ile çıkarlar. Yüzlerine gözlerine bulaştırıp, insanlığa huzur ve barış sağlamak yerine arkalarında enkaz bırakmış olsalar da Ruslar bu iddialarında ısrar ederler.” (<em>Dostoyevski ve Biz, </em>s. 61)</p>
<p>Dostoyevski, Avrupalı ülkelerin geleceğine ilişkin öngörüsünde yanıldı. Ama Rus devrimine ilişkin öngörüsünde haklı çıktı. Bu haklılık kitapta Dostoyevski’den bir alıntıyla şöyle açıklanmış:</p>
<p>“Dostoyevski, Sovyet Rusya’nın neden başarısız olacağını da önceden görmüş gibidir. Ona göre: Toplumsal ve siyasal ülküler tek başlarına hiçbir şey değillerdir. Var olabilmeleri için toplumda manevi değerlere bağlanmaları gerekir. Onları kendi canlı ortamlarından kesip koparmazsınız, bir yerden alıp bir başka yere yamayamazsınız. Toplumsal değerler bütünden kopmuş köksüz ‘kurumlar’ değillerdir. Böyle düşünce, böyle ülkü olamaz.” (s. 62)</p>
<p>Dostoyevski’den konuşur yazarken Tolstoy’u anmadan olmaz. Üzerinde konuştuğumuz konu Dostoyevski ve Tolstoy arasındaki önemli farklardan biridir. Dostoyevski siyasi meselelerde ne kadar milliyetçi ise, Tolstoy o kadar etnik kördür. Dostoyevski uluslararası ilişkilerde görüşleriyle ne kadar çok Çar rejimine yakındıysa, Tolstoy o derece uzak durmuştur. Bu konularda savaş karşıtlığı Tolstoy’u milliyetçilikten uzak tutarken, Dostoyevski’nin milliyetçiliği onu savaş yanlısı yapmıştır.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-209503" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-300x214.jpg" alt="" width="300" height="214" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-300x214.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-768x549.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-150x107.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3-696x497.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/09/Tolstoy-3.jpg 950w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" />Özetleyecek olursam milliyetçilik konusunda Dostoyevski de tıpkı bizdeki İsmet Özel gibidir. İsmet Özel şiirde ne kadar iyiyse, siyasi meselelerde o kadar kötüdür. Dostoyevski de roman sanatında ne kadar çok iyiyse, siyasi görüşlerinde o kadar kötüdür.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dostoyevski-ve-biz/">Dostoyevski ve Biz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Aug 2026 11:52:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209463</guid>

					<description><![CDATA[<p>1984’ten günümüze 42 yıllık PKK savaşının/terörünün kanlı bilançosu… Bugün 15 Ağustos 2026. PKK’nin 1984’te ilk eylemlerini başlattığı gün. Araştırmalarıma göre bu eylemlerin 42 yıllık kanlı bilançosu şöyle: Asker -Polis, Sivil ölümü: 20 bin Öldürülen PKK militanları: 52 bin PKK yöneticisi Murat Karayılan geçen yıl yaptığı açıklamalarda çatışmalarda öldürülen militanların toplamda 52 bin olduğunu itiraf etmişti. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/">PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1984’ten günümüze 42 yıllık PKK savaşının/terörünün kanlı bilançosu… Bugün 15 Ağustos 2026. PKK’nin 1984’te ilk eylemlerini başlattığı gün. Araştırmalarıma göre bu eylemlerin 42 yıllık kanlı bilançosu şöyle:</p>
<p>Asker -Polis, Sivil ölümü: 20 bin</p>
<p>Öldürülen PKK militanları: 52 bin</p>
<p>PKK yöneticisi Murat Karayılan geçen yıl yaptığı açıklamalarda çatışmalarda öldürülen militanların toplamda 52 bin olduğunu itiraf etmişti. Bu yıl da başka bir PKK yöneticisi Mustafa Karasu bir röportajında benzer rakamı verdi.</p>
<p>Faili meçhul cinayetlerden kayıtlı olanlar: 4653. (Bu sayının çok daha fazla olduğu söyleniyor)</p>
<p>Abdullah Öcalan’a göre örgüt içi infaz: 15 bin civarında. Dağlarda örgüt tarafından yapılan bu infazların kayıtları tutulmadığı için gerçek anlamda bu sayının ne kadar olduğunu bilemeyeceğiz.</p>
<p>1984’te başlayan PKK savaşı, 42 yılda toplamda yaklaşık 100 bin insanımızın hayatına mal olmuştur.</p>
<p>PKK savaşının ülkeye ekonomik maliyetinin 2 Trilyon dolar olduğunu Cumhurbaşkanı açıklıyor.</p>
<p>Bu 42 yılda çatışmalardan etkilenen Kürt yurttaşların şehir ve köylerinden göçlerinin 4 milyondan fazla olduğu yazılıp söyleniyor.</p>
<p>42 yılda 1 milyondan fazla insan, örgütle ilişkileri nedeniyle hapis edildi.</p>
<p>42 yılda ortalama 8 milyondan fazla insan çatışma bölgelerinde askerlik yaptı.</p>
<p>Bu tabloya baktığımızda gerek kanlı bilançosuyla gerekse mali bütçesiyle, ülkeyi zor durumlara düşüren ve enerjisini tüketen şeyin bu 42 yıllık PKK’nin savaşı/terörü olduğu anlaşılıyor. Bugün itibariyle ülkenin birçok şehrinde normal mezarlıkların yanına, bir de PKK çatışmalarında hayatını kaybedenlerden “Şehitler Mezarlığı” yapılmıştır. Bunca yıkıma neden olan PKK&#8217;nin 42 yılda yaptığı kanlı eylemleriyle geldiği bir yer olmadı. Kürtlere ve ülkemize ölümden ve yıkımdan başka bir şey vermedi.</p>
<p>Kürtler için kültürel ideolojik olarak da çok büyük yıkıma neden oldu. Kürtlerin sosyolojik psikolojik ayarlarıyla oynadı. Etkilediği dönüştürdüğü Kürt kitlesinin gerçeklik algısı bozuldu. Abdullah Öcalan İmralı’dan sunduğu projelerle Kürtleri model manyağı yaptı. Birer kurtuluş reçetesi olarak sunduğu modellerin hepsi zaman içinde çöp oldular. 1978&#8217;de “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” hayaliyle çıktıkları bu yolun sonunda ulaştıkları sonuç “Devlet istemiyoruz.” Oldu. Geçmişte devlet istemeyenleri “hain işbirlikçi” ilan eden örgüt, bugün devlet isteyenlere karşı hiçbir model talebi olmayan bir konumda kendini bitiriyor.</p>
<p>Trajik olanı ise Kürtler ve ülkemiz için yıkım olan bir örgütün halen çoğu solcu yazar – sanatçı tarafından “Özgürlük hareketi” olarak görülmesi ve anılmasıdır. 42 yılda bu kadar çok ölen ve öldüren bir örgütün hiçbir amacına ulaşmamış olması, ayrıca üzerinde düşünülmesi gerekir. Şiddet/terör yöntemiyle hiçbir örgüt ve kimse amacına ulaşmamalıdır. Ölümlerden sonra özgürlük değil, mezarlık gelir. PKK’nin yeni kuşaklara bıraktığı tek görünür şey, mezarlıklarda yatan gençlerimizdir.</p>
<p>42 yıldır ülkenin en acil birincil gündemi PKK savaşı/terörü olmasına rağmen, son 10 yılda sol mahallede bu kanlı bilançoyu konuşan yazan yazar – gazeteci ve siyasetçiye rastlamıyoruz. Bazen TV programlarında kendilerini muhalif sanan gazeteciler, ekonomik krizin nedenleri üzerine yorum yaparlarken PKK savaşına harcanan bütçeyi dikkate almamaları düşündürücüdür. Misal Halk TV&#8217;de bu kanlı bilançonun konuşulduğunu hiç duydunuz mu? Dört yıl önce her gün “128 milyar nerede?” sorusunu soranlar bir gün olsun “2 trilyon dolarımız niçin bu savaşa gitti?” sorusunu sorabildiler mi? Hayır sormadılar. Çünkü PKK/DEM rahatsız olurdu da o yüzden. Yeni Parti (eski CHP) muhalefet partisi olarak bu kanlı geçmişin muhasebesini yapmak yerine, PKK/DEM’le hesaplaşmak yerine son 10 yıldır seçim kazanmanın hesaplarını yaptı. Sessiz kaldıkları PKK şiddeti, muhalefeti önce bozdu şimdi de çürütüyor. Solcu muhaliflerin bakması gereken büyük resim burasıdır.</p>
<p>Türkiye’nin normalleşmesi aydınlığa çıkması 42 yıllık bu savaşın/terörün muhasebesini yapmaktan geçer. “Terörsüz Türkiye” süreci 42 yıldır devam eden bu anlamsız savaşı sonlandırmayı hedefliyor. Kürtlere ve Türkiye’ye hiçbir faydası olmayan bu çatışmalı sürecin bitmesi benim için yakın tarihin en anlamlı olayıdır. Bir bakıma Cumhuriyet tarihinin Vaka-i Hayriye’sidir.</p>
<p>1984’te Kürtlere rağmen başlatılmış bir savaşın sona ermesi en çok da Kürtlere iyi gelecektir. Şimdi yapılması gereken şey canımızı yakan 42 yıllık şiddetin/terörün yıkımıyla yüzleşmektir. Bu kanlı geçmişle yüzleşilmeden daha iyi bir geleceğin mümkün olmadığını bilmemiz lazım. Bu konudaki çözümüm: #yüzleşerekbarışmak</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkknin-1984u/">PKK&#8217;nin 1984&#8217;ü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 11:15:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209414</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK’nin “Kürtleri yoktan var ettiği” yalanı… Buna inanan çok insan var. PKK propagandası bazı solcuları aydınları da etkilemiş. Bazen rastlıyorum şöyle diyorlar: “PKK olmasaydı Kürtler şimdi yok olmuştu” Aynı yalanı 40 yıl söyledikleri için gerçek sanıyorlar. Bu yalana inananlar George Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri’ni okuduklarında ne düşünmüşlerdir acaba? PKK kamplarda uzun yıllar bu kitabı ideolojik [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/">PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>PKK’nin “Kürtleri yoktan var ettiği” yalanı… </strong></p>
<p>Buna inanan çok insan var. PKK propagandası bazı solcuları aydınları da etkilemiş. Bazen rastlıyorum şöyle diyorlar: “PKK olmasaydı Kürtler şimdi yok olmuştu” Aynı yalanı 40 yıl söyledikleri için gerçek sanıyorlar. Bu yalana inananlar George Politzer’in <strong><em>Felsefenin Başlangıç İlkeleri’</em></strong>ni okuduklarında ne düşünmüşlerdir acaba? PKK kamplarda uzun yıllar bu kitabı ideolojik eğitim çalışmalarında okuttu. Kitapta şöyle yazar: “Hiçbir şey yoktan var olmaz.” Hapishanede “PKK Kürtleri yoktan yarattı” diyene rastladığımda Politzer’in bu kitabını hatırlatıyordum. Bir gün 30 yıl sonra bunu tekrar hatırlatacağım hiç aklıma gelmezdi.</p>
<p>PKK müritlerinin bu konudaki yalanı şöyle: Güya PKK var olmadan önce Kürtlük adına hiçbir şey yokmuş? PKK, yok olmuş, varlığı inkâr edilmiş Kürtleri savaşarak yeniden yaratmış.</p>
<p>PKK 1978’de kuruldu. PKK kurulduğu tarihte Kürtlerin durumuna bir bakalım mı, nasılmış? PKK’nin daha adı ortada yokken onlarca Kürt örgütü derneği 1978 Yerel Seçimleri’ne bağımsız adaylarla katılarak Diyarbakır, Batman ve Ağrı belediyelerini kazandılar. Ve bu belediyeleri kazanırken silahlı eylemler yapmadılar, karakol basmadılar. Siyasi ortam müsaitti, Kürtler kendi bağımsız adaylarıyla seçime girip belediye kazandılar. Demek ki seçim kazanmak için, PKK’nin yalanında olduğu gibi elde silah savaşmak gerekmiyormuş.</p>
<p>PKK’den önce Kürtler daha iyi bir konumdaydı. O günün koşullarında onlarca Kürt örgütü derneği, dergisi legal, meşru yöntemlerle mücadele ediyorlardı. Bu meşru zemin PKK’nin ortaya çıkmasıyla terörize edilmiştir. 12 Eylül darbesinin hazırlayıcılarının başında, PKK’nin Kürt- Türk sol örgütlerine karşı, köy ağalarına ve aşiretlere karşı başlattığı terör eylemleri olmuştur.</p>
<p><strong>Eğer PKK olmasaydı bugün Kürtlerin durumu nasıl olurdu?</strong></p>
<p>Şimdikinden çok daha iyi olacağını bilmek için kâhin olmamız gerekmiyor. PKK olmasaydı sadece Kürtlerin değil, Türkiye&#8217;nin belki de Ortadoğu&#8217;nun kaderinin bugünkünden çok daha iyi olacağını düşünenlerdenim. PKK’nin varlığı sadece Kürtler için değil, Ortadoğu için yıkım oldu. Türkiye için yıkım oldu. Toplamda 100 bin insanımızın ölümüne, 2 Trilyon doların heba olmasına ve dahası memleketin özellikle de Kürtlerin sosyolojik ayarlarıyla oynanmasına sebep olmuştur.</p>
<p>İsrail nasıl ki Ortadoğu’da olmasına rağmen bir Batılı ülkeyse, PKK de Ortadoğulu olmasına rağmen Oryantalist Avrupa-merkezci Batılı bir örgüttür. Kürtlere rağmen kurulmuş ve Kürtlere rağmen savaşı, terörü geliştirmiştir.</p>
<p>Özetleyecek olursam: PKK’nin Kürtleri var ettiği doğru değil, ama Kürtlerin çoğunu 40 yıllık gereksiz terör eylemleriyle çatışmalarda yok ettiği, köylerinden sürülmelerine neden olduğu gerçektir. PKK 40 yıldır savaşmasına rağmen Kürtler adına bir gazoz kazanamamış, hak hukuk anlamında Kürtlere bir tek yasal güvence sağlatamamıştır.</p>
<p>50 yıllık tarihinin sonunda ise tamamen karşıtına dönüşmüştür. Kuruluşunda neyi savunmuşsa bugün onu inkâr etmektedir. Bakınız PKK yöneticilerinin sürekli, “Devlet istemiyoruz” vurgusuna.<br />
<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209416 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma.webp" alt="" width="740" height="416" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma.webp 740w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-300x169.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-150x84.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/08/silah-birakma-696x391.webp 696w" sizes="auto, (max-width: 740px) 100vw, 740px" /></p>
<p>PKK Ortadoğulu tarikatlar içinde en bağnaz tarikatlardan birisidir. Şeyhleri için canına kıyan mürit en çok PKK’den çıkmıştır. Abdullah Öcalan 27 yıldır hapishanede olmasına rağmen kurtuluşu çareyi ondan bekleyen bir çaresizler topluluğuna dönüşmüştür. Ortadoğu gibi bir yerde kuruluş ideallerinden vazgeçmiş büyük oranda karşıtına dönüşmüş bir örgütün ne kendisine ne de başkalarına bir faydası olmaz. Soğuk savaş döneminde kurulmuş ve 30 yıldır uzatmalarla buralara gelmiş bir örgütün silahtan arındırılıp topluma katılmasını sağlamak doğru bir girişimdir.</p>
<p>PKK hikâyesinin takipçisi olarak PKK’nin gecikmiş silahsızlanmasını tüm süreçlerde desteklediğim gibi bugünkü “<strong>Terörsüz Türkiye</strong>” sürecini de başından beri destekliyorum. Bu süreçten beklentim olmayacak, gerçekleşmeyecek hayallere değil, PKK’nin gereksiz ve bir o kadar da anlamsız silahlı yönteminin sonlandırılması içindir. Bitmiş yok olmuş bir PKK’nin hem Kürtlere hem de Türkiye’ye hatta Ortadoğu’ya çok iyi geleceğini düşünüyorum. 50 yılda kurulmuş kendini şiddet ve ölümler üzerine inşa etmiş bir örgütün hemen ha dediğimizde sonlanmayacağı muhakkak. Şiddetten şiddetsizliğe geçişin zaman alacağını da biliyorum. Hayalim bundan sonra kalan ömrümü PKK’nin ve eylemlerinin olmadığı bir ortamda geçirmek. Düşünsenize, ya bugün 40-50 yaş kuşağı PKK şiddeti olmadan Türkiye’de yaşamak nasıl olur sorusunun cevabını bilmiyor. Gözlerini dünyaya açtıklarında PKK şiddetiyle/terörüyle tanıştılar. Sanırım bir başka doğru soru şu olmalıdır? PKK olmasaydı Türkiye’de yaşam şimdi nasıl olurdu?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-olmasaydi-bugun-kurtlerin-durumu-nasil-olurdu/">PKK Olmasaydı Bugün Kürtlerin Durumu Nasıl Olurdu?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2026 13:31:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209361</guid>

					<description><![CDATA[<p>PKK muhalifleri başlıca iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoride olanlar PKK’li olmadığı halde PKK’yi eleştirenler. İkinci kategoride olanlar eski (bir dönem PKK’li olup da ayrılanlar) PKK’lilerdir. Birinci kategoride olanların eleştirileri genellikle ideolojik, politiktir. Buna Kürt solundan ve Türk solundan birçok yazar gazeteci ve siyasetçiyi dahil edebiliriz. İkinci kategoride olanlar yani benim gibi bir dönem PKK’de kalmış [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/">PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>PKK muhalifleri başlıca iki kategoriye ayrılır. Birinci kategoride olanlar PKK’li olmadığı halde PKK’yi eleştirenler. İkinci kategoride olanlar eski (bir dönem PKK’li olup da ayrılanlar) PKK’lilerdir. Birinci kategoride olanların eleştirileri genellikle ideolojik, politiktir. Buna Kürt solundan ve Türk solundan birçok yazar gazeteci ve siyasetçiyi dahil edebiliriz.</p>
<p>İkinci kategoride olanlar yani benim gibi bir dönem PKK’de kalmış olanların eleştirileri genellikle örgütsel sorunlardan kaynaklı eleştirilerdir. Bu eleştirilerin odağında PKK’den daha çok Abdullah Öcalan vardır. Bu yazımda ikinci kategoride olanların handikapları üzerinde duracağım. PKK gibi Stalinist Apocu bir örgütte sorunlar yaşayarak ayrılmak çok mühim zor ve cesaretli bir tutumdur. “Ayrılmak” diyorum ama bu ayrılmanın “ayrılan” için sonuçlarının nasıl bir şey olduğunu bu süreçleri yaşayanlar anılarında anlatıyorlar. İşin bu kısmının trajik boyutunu geçeyim. PKK’yi eleştiren eski PKK’lilere “PKK muhalifi” denilir mi, bundan tam emin değilim. Büyük çoğunluğu PKK’yi, onun ideolojisini, politikasını değil, sadece Abdullah Öcalan’ı eleştiriyorlar. Çatışmalarda yaşamını kaybetmiş PKK yöneticilerini (örneğin Diyarbakır cezaevinde yaşamını yitiren örgüt yöneticisi konumunda olanları) eleştirmedikleri gibi onlara “devrim şehidi” diyerek sahip çıkıyorlar. Böyle yaparak eleştirdikleri Abdullah Öcalan’la benzer düşündüklerini gizleyemiyorlar. Abdullah Öcalan’ın en çok kullandığı şey de “Diyarbakır zindan direnişi şehitleri” söylemidir. Hatta birçok konuşmasında PKK’nin gerçek sahiplerinin ölen bu “zindan direnişçileri” olduğunu söyler. Eski PKK’li muhaliflerin ilk yanılgısı burada başlıyor. (Geçen yıl vefat eden eski bir PKK’li Şükrü Gülmüş tam olarak böyle birisiydi) Onlara göre Abdullah Öcalan kötü, devrim şehitleri iyidir.</p>
<p>İkinci handikapları PKK’nin geçmişine dair yaklaşımlarında ortaya çıkıyor. Yine bu muhaliflere göre eski PKK iyi, daha sonraki Abdullah Öcalan’ın tek adam olduğu PKK kötüdür. Bu da sorunlu bir yaklaşım biçimidir. PKK her zaman aynı PKK’dir. Abdullah Öcalan’ın dışında başka bir PKK hiç olmadı.</p>
<p>PKK&#8217;den ayrılmış olanların çok önemli açmazlarından biri de şiddet karşıtı olmamalarıdır. PKK&#8217;de Abdullah Öcalan&#8217;ın şiddetine karşı olup da onu eleştirenler, Türkiye&#8217;deki diğer radikal sol örgütlerin şiddetini eleştirmiyorlar. Bu da onların ilkesel olarak şiddete karşı olmamalarından ve halen &#8220;devrimci şiddeti&#8221; savunuyor olmalarından kaynaklanıyor.</p>
<p>Eski PKK’li muhaliflerin PKK eleştirileri bu haliyle geçmişle yüzleşmeye ve barışa hizmet etmiyor. Abdullah Öcalan &#8211; PKK son 35 yılda dört defa ateşkes ilan etti. Ama PKK muhalifleri hız kesmeden eleştirilerini devam ettirdiler. Normalde Abdullah Öcalan ve PKK’den bir beklentisi olmayan insanın PKK’nin silahsızlanmasını desteklemesi gerekir. Eğer silahlı eylem yapan bir PKK’nin Kürtlere ve bu ülkeye zarar verdiğini düşünüyorsa, bu durumda PKK’nin silahsızlanması girişimlerini desteklemesi lazım. Desteklemiyorsa bile köstek olmaması lazım. Bunlar bu ayrımı bu dengeyi kuramadılar. PKK savaşsa da barışsa da eleştirileri hiç hız kesmeden devam etti. Şimdiki benim dördüncü ateşkes dönemi dediğim bu dönem, eleştirdiğim bu konu için tam bir ayna işlevi görüyor. PKK iki yıldır eylem yapmıyor, silahtan vazgeçme kararı almaya çalışıyor. Bizim kronik PKK muhalifleri iki yıldır eleştirileriyle adeta şaha kalktı. Gece gündüz demeden PKK aşağı PKK yukarı eleştiriyorlar. İnsanın hayırdır kardeşim diyesi geliyor. PKK savaşıyor terör eylemleri yapıyor eleştiriyorlar, PKK silah bırakıyor yine eleştiriyorlar. Bu tutum normal değil. Bir durup düşünmek gerekmiyor mu?</p>
<p>Yukarıda sıraladığım eski PKK’li muhaliflerin tutumlarını daha da ayrıntılandırabilirim ama gerek yok. Bu tutumda olanların temel sorunu içinden geldikleri örgütle ve kendileriyle yüzleşmemiş olmalarıdır. Yukarıda sorun olarak gördüğüm ve eleştirdiğim şeylerin muhasebesini ve yüzleşmesini yıllar önce yaptığım için eleştiri konusu yaptığım pratiklerin hiçbirini yapmıyorum. Mesela Abdullah Öcalan’la örgütü ayırmıyorum, PKK tümüyle yanlıştır diyorum. Böyle baktığım için de PKK’nin silahsızlanmasını istediğim için de örgütün yaptığı tüm ateşkes süreçlerini destekledim, şu anki de dahil olmak üzere. PKK şiddetini eleştirirken diğer radikal sol örgütlerin şiddetini de eleştiriyorum ve bu konuda ayrım yapmıyorum. Şiddetin her türü kötüdür, örgütlerin &#8220;devrimci şiddeti&#8221; daha da kötüdür çünkü örgütlenmiş üzerinde çalışılmış şiddettir. Böyle bir şiddet türü de şiddetin en saldırgan ve yıkıcı olanıdır.</p>
<p>Konuyu özetleyecek olursam; PKK soğuk savaş dönemi mağduru bir örgüttür. PKK benzeri örgütler dünyanın başka ülkelerinde kendilerini kapattılar. Ama ne hikmetse kendi örgütlerini kapatan Batılı ülkeler bizdeki PKK ve radikal sol örgütleri desteklemeye devam ettiler. İşte bu destek PKK gibi örgütlerin ömrünü uzattı. Oysa bu örgütün varlığının ne kendilerine ne de başkalarına bir yararı geçmişte de yoktu; bugün de yoktur. Kimseye yararı olmayan bu örgütün kapanması kendini bitirmesi yakın tarihin en anlamlı gelişmesi olacaktır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde emeği geçen herkese teşekkürler.</p>
<p>Şimdi birileri çıkıp yine “Peki Kürt meselesi ne olacak? Devlet adım atacak mı?” Bu soru çok yanlış bir sorudur. PKK ayrı Kürt meselesi ayrıdır. PKK’nin öncelik gündemi ve derdi hiç bir zaman Kürtler olmadı, örgütün tek derdi önceleri (1990 öncesi) sosyalizmdi, bugün ise Abdullah Öcalan’dır. Eğer aksi olsaydı bugünkü sürecin önceliği Abdullah Öcalan değil, Kürtlerin hakkı hukuku derlerdi. Kürtlerin talepleriyle ilgili bir şey duyduk mu örgütten, hayır duymadık. Bana bazen barışı soruyorlar, onlara. Şiddetten uzak durduğumuz her yer barıştır. Barışın iyiliği üzerimizde olsun&#8230;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/pkk-muhaliflerinin-elestirel-acmazlari/">PKK Muhaliflerinin Eleştirel Açmazları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendine Zalim Başkasına İyimser</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 08:59:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209208</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçmişte 10 yıl hapiste kaldım, 25 yıl da hapishaneler üzerine çalıştım. (Fotoğraf: Şu önümdeki mektuplar hapiste okuyup yazan mahpusların mektuplarıdır.) Yıllar içinde şöyle bir şey fark ettim. Hapiste ister 10 yıl ister 30 yıl kalmış olun, hatta ne zaman dışarı çıkacağı belli olmayan mahpuslar kendisi içerde acı çekerken bile dışarıdaki insana iyimserlik aşılıyor. Bunu bazen [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/">Kendine Zalim Başkasına İyimser</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçmişte 10 yıl hapiste kaldım, 25 yıl da hapishaneler üzerine çalıştım. (Fotoğraf: Şu önümdeki mektuplar hapiste okuyup yazan mahpusların mektuplarıdır.) Yıllar içinde şöyle bir şey fark ettim. Hapiste ister 10 yıl ister 30 yıl kalmış olun, hatta ne zaman dışarı çıkacağı belli olmayan mahpuslar kendisi içerde acı çekerken bile dışarıdaki insana iyimserlik aşılıyor. Bunu bazen hapiste ziyaret yerinde görüşmecisine anlatıyor, bazen de dışarıya yazdığı mektuplarında yapıyorlar. Bu mahpuslar gelecekte her şeyin daha iyi olacağını belirten cümleler kuruyorlar. Yakın zamanda geçmişte hapiste yazdığım mektuplarıma yeniden baktım, benim de benzer şeyler yazdığımı gördüm. Normalde çok gerçekçi dobra biriyimdir. Ama o yıllarda nedenini bilemediğim bir ruh hali beni dışarıya ve geleceğe dair iyimser yapmış. Bir süre hapiste dışarıdakilere iyimserlik aşılamak isteyen bu ruh halinin izini sürdüm.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-209209 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla.jpeg" alt="" width="1020" height="745" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla.jpeg 1020w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-300x219.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-768x561.jpeg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-150x110.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/06/Aytekin-Yilmaz-mektuplarla-696x508.jpeg 696w" sizes="auto, (max-width: 1020px) 100vw, 1020px" /></p>
<p>Aslında bu konuyu araştırmama vesile olan şey, <a href="https://www.vadiyayinlari.com.tr/dostoyevskinin-hapishanesi"><em>Dostoyevski’nin Hapishanesi</em></a> kitabımı yazarken oldu. İlk Dostoyevski’nin hapishanedeki hayatını araştırırken fark etmiştim. Dostoyevski idamdan kurtulur kurtulmaz henüz gözaltındayken bile kardeşine yazdığı mektuplar geleceğe dair yazılmış birer iyimserlik mavi boncuğu gibidir. Sonrasında Çar rejimi Dostoyevski’yi dört yıllığına Sibirya’da diri diri mezara gömdüğü halde, nereden kaynaklanıyordu, Dostoyevski’nin geleceğe olan bu iyimserliği sorusunu sorup izini sürdüm. Üstelik kendisi anılarında, “Dört yıl Sibirya hapishanesinde hayvan gibi insanlarla birlikte kaldım.” demesine rağmen. Kendisini bu duruma sokan şeyin Çar rejiminin adaletsiz yönetimi değil miydi? Ama Dostoyevski’nin Çar rejimine ve ülkesine dair iyimserliği insanı şaşırtıyordu. Bu konunun izini sürmeme neden olan şey Dostoyevski olmuş olsa da genel olarak siyasi mahpusların bu konudaki (dışarıya yönelik) iyimser olma tutumları bazı bakımlardan benziyor.</p>
<p>Konuya dair ulaştığım sonuç şu oldu: Siyasî mahpuslar kendileri hapis oldukları halde yani zulme uğradığını düşündüğü halde, dışarıdaki dünyaya dair iyimserliğini koruyorlar. Bu ruh halinin başlıca iki nedeni var. Birincisi dışarıdan alıkonulmak ve hapishaneye düşmek insanda gelecek kaygısına neden oluyor. Bu gelecek korkusu ve kaygısı hapishane gibi zor bir yerde insanın iyimser olmasına yol açıyor. Bu iyimserlik aslında var olan baskılı ortamına bir direnme biçimi olarak da okunabilir. İkincisi ise ideolojik kurgudan kaynaklanıyor. İdeolojik iyimserlik, özellikle siyasi mahpuslarda ideolojik kimliğe bürünerek kendini gösterebilmiştir. 19. Yüzyılın ortalarında Dostoyevski’yi de 20. Yüzyılın ortalarında Nazım Hikmet’i de dün beni bugün Selahattin Demirtaş’ı dışarıya ilişkin iyimser yapan şey benzer kaygıydı. Dikkat ederseniz Selahattin Demirtaş’ın kendisi içerde olmasına rağmen sürekli dışarıdakilere hep iyimserlik ve umut gönderiyor. Aslında bu iyimserlik yani kendisinin hapishane gibi bir yerde zorda kalmış olmasına rağmen, dışarıya direnerek muhalefet etme biçimi bazı yönlerden sorunludur. Bu direnme biçimini ‘kendine zalim başkasına iyimser’ olmak olarak özetlemek mümkündür. Bazı siyasi mahpusların dışarıya yönelik açıklamalarına rastlıyorum. Kendisi hapiste olmasına rağmen, “Yeter ki ülkede barış olsun biz içerde kalalım” diyebilmişlerdir. Kendine zalim başkalarına iyimser dediğim bu iyimserlik sorunludur ve üzerinde düşünülmesi gerekir.</p>
<p>Eğer yazıyı burada bitirirsem bazı yönlerden eksik kalır.  O zaman biraz daha devam edeyim. Hapishanelerdeki siyasî mahpusların dışarıya yönelik bu iyimserliğini, adlî mahpuslarda göremiyoruz. Siyasî mahpuslar kendilerini genellikle “Özgür tutsak” olarak tanımlarlar. Adlî mahpuslar ise kendilerini hapishanelerin “Kader kurbanları” olarak tanımlarlar.</p>
<p>Adlî mahpusların hapishaneden bana gönderdiği mektuplara baktığımda geleceğe dair öyle pek de iyimserlik görememiştim. Hatta adlî mahpusun gündeminde dışarının siyasî ortamı ve ülkenin geleceği gibi şeylere rastlayamıyoruz. Bu durumda iyimserlik sadece hapisteki insanın şimdiki andan korkan ve kaygılanan ruh haliyle ilgili değildir, esas olarak geleceğe dair iyimserlik ideolojik insanın kurgusu ve toplumsal mühendislik işi olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>İnsan hayatın gelecekteki kuruntulu halini beklememelidir. Bir insan günü, anı yaşamalı ve iyimser olması gerekiyorsa hemen içinde bulunduğu anda da iyimser olabilmelidir. Gelecekte daha iyi bir dünyanın olabileceğini hayal etmek ideolojik insanın kuruntusudur. Beklediğiniz Tren geldiğinde siz orada olmayabilirsiniz. Doğru tutum yapılması gereken şey Tolstoy’un dediği şeydir, o şöyle derdi: “İyi gelecek diye bir yer ve zaman yoktur, mutlu olacaksanız şimdi olun!”</p>
<p><strong>İnsanlar başkaları için ölenleri çok severler</strong></p>
<p>İnsanlar başkaları için ölenleri çok severler. Kahramanlık çağından beri bu acı gerçek değişmiyor. Bunun yakın tarih içinde en iyi temsilcisi Che Guevara’ydı. O da dört çocuğunu eşine bırakmış Bolivya’ya devrim yapmaya gitmişti. Bolivya’da işler umduğu gibi gitmedi ve orada öldürüldü. Che Guevara memleketinden ve çocuklarından uzakta başkaları için öldüğü için bazı çevrelerce çok sevildi.</p>
<p>Son yıllarda Selahattin Demirtaş hakkında sosyal medyada yapılan paylaşımlar bazen önüme düşüyor. Özellikle sol çevreden insanlar onu çok övüyorlar. Direnişçi olduğunu gerçekleri savunduğunu vb. şeyler söylüyorlar. Bunu söyleyenlere bakıyorum çoğunun hali keyfi yerinde. Eğer Demirtaş 30 yıl içerde kalsa onu daha çok sevecekler. Dışardakinin sevgisi, içerdekine acı veriyor. Ya da içerdekinin dışarıya pompaladığı iyimserlik, kendisine zulüm oluyor.</p>
<p>Bugünden geçmişe baktığımda Selahattin Demirtaş bana hapishane yıllarımı hatırlatıyor. Ben de hapishanede direndikçe mahalleden tanıdıklarım beni seviyordu. Oysa gerçekte dışarıdakilerin sevindikleri şey bana acı veriyordu. <a href="https://www.liberte.com.tr/icimizdeki-hapishane"><strong><em>İçimizdeki Hapishane</em></strong></a> adlı kitabımda bu halimi şöyle açıklamıştım. “Bir mahpus acı çekerek gündem olabilir ancak.” Bugün Selahattin Demirtaş ve hapishanelerde benzeri durumda olanlar da aynı durumu yaşıyor. O içeride kaldıkça ve acı çektikçe seviliyor ve gündem olabiliyor.</p>
<p>Başkaları için direnmek, ölmek çok ideolojik bir insanın tavrı olabilir ancak. Soğuk savaş döneminde bunun en çarpıcı figürü Ernesto Che Guevara’ydı. Bugünün dünyasında artık bunun hiçbir karşılığı yok. Çünkü hiçbir işe yaramıyor. Bir tek soğuk savaş döneminden kalma yaşlı solcuların duygularını tatmin ediyor. Demirtaş hapiste yaşlandı dışarıda kimin umurunda? 90’lı yıllarda hapsedilmiş binlerce mahpus 30 yıl yattıktan sonra dışarı çıktılar ve kaderleriyle baş başa kaldılar. Yaşanmamış bir geçmişin telafisi yoktur. Ben geçmişte 10 yıl hapis yattım ve o kayıp zamanı bir daha telafi edememiştim.</p>
<p>Sanırım yapılması gereken şey başkaları için ölmek, hapis olmak değil. Önceliğimiz meşru zeminlerde kalarak yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Misal çocuğu olan birinin önceliği çocuğuna iyi bir ebeveyn olmaktır. <a href="https://hurfikirler.com/sosyalist-katil-che-guevaradan-10-dehset-verici-alinti/">Che Guevara</a> gibi dört çocuğunu eşine bırakıp devrim yapmak olmamalıdır. Olursa iyi olur sandığınız devrimi öncelikle evin içinden başlatmak doğru olanıdır. Bizde evin içindeki sorumluluklardan kaçanların çoğu sokağa devrim yapmaya çıktı. Yaptılar mı? Hayır!</p>
<p>Başkaları için ölmek, direnmek fikri ideolojik toplum mühendisliğinin kurgusudur. Bu kurgu ülkemizde çok can yaktı. İyi tarafı bu kurgunun büyüsünün artık bozulmuş olmasıdır. Yeni çağın tavrı kendini öldüren direniş değil, yaşatan acı çektirmeyen bir direniş olmalıdır.</p>
<p>Yazdığım kitapların felsefesini anlatan bir yazı oldu. Amacım kimsenin ölmediği ve acı çekmediği bir dünyada hep birlikte yaşamak.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kendine-zalim-baskasina-iyimser/">Kendine Zalim Başkasına İyimser</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tolstoy’un İtirafları</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2026 14:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208936</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir ömür kitap okunur mu, işte Tolstoy okumuş ama hiç usanmadan. Ölüm yatağında 82 yaşında yanında Dostoyevski’nin romanı vardı. Tolstoy iyi bir yazar olduğu kadar çok iyi bir kitap okurudur. Günlüklerinden anladığımıza göre, Yunan felsefesinden, Doğu felsefesine, Roma düşünürlerinden Buda düşüncesine, 18. yüzyıl aydınlanma düşünürlerinden kendi dönemine kadar neredeyse okumadığı felsefeci, yazar kalmamış. Bunu nereden [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/">Tolstoy’un İtirafları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir ömür kitap okunur mu, işte Tolstoy okumuş ama hiç usanmadan. Ölüm yatağında 82 yaşında yanında Dostoyevski’nin romanı vardı. Tolstoy iyi bir yazar olduğu kadar çok iyi bir kitap okurudur. Günlüklerinden anladığımıza göre, Yunan felsefesinden, Doğu felsefesine, Roma düşünürlerinden Buda düşüncesine, 18. yüzyıl aydınlanma düşünürlerinden kendi dönemine kadar neredeyse okumadığı felsefeci, yazar kalmamış. Bunu nereden anlıyoruz. 1884 ten itibaren her hafta tuttuğu okuma notlarından. Okuduğu her kitabın en çarpıcı kısımlarından alıntılı notlar almış ve bu alıntının kime ait olduğunu da belirtmiştir. Bir yazar işini ne kadar ciddiye alması gerekiyorsa, Tolstoy o kadar ciddiye almıştır. 82 yaşında kitap okuyan Tolstoy bazılarına ne düşündürüyordur acaba? Bunca okuyan birinin düşünsel bunalım yaşamaması ne mümkün. Tolstoy 50’li yaşlarından sonra manevi bir kriz yaşadı ve depresyona girdi. “İtiraflarım” da şöyle diyordu, “Hayat anlamsız bir kötülüktür, bundan kuşku yok diyordum kendime. Ama ben yaşadım, hâlâ yaşıyorum, bütün insanlık da yaşadı ve yaşıyor. Bu nasıl bir şey? Yaşamamak mümkünken neden yaşıyor? Ne yani bir tek ben ve Schopenhauer mi hayatın anlamsızlığını ve kötülüğünü anlayacak kadar akıllıyız” (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, Çev: Ayşe Uzunhasanoğlu, s.47)</p>
<p>Tolstoy hayatın anlamını ve insan ilişkilerini sorgularken içinde bulunduğu çağın kendine göre olmadığını düşünmeye başlamıştı. Sonraki yıllarında hiç huzur bulmadı. Tolstoy’un itirafları insanı sarsıyor. Kendi itirafına göre o bir katil! Şimdi sadece “Tolstoy bir katildir!” deseydim bir çoğunuz “Yok artık daha neler?” diyerek muhtemelen beni eleştirecektiniz. Bakalım kendisi İtiraflarında bu konuda neler yazmış, “O yılları korkmadan, tiksinmeden ve yüreğimde acı duymadan hatırlayamıyorum. Savaşta adam öldürdüm, öldürmek amacıyla insanları düelloya davet ettim, kumar oynayıp kaybettim, köylülerin emeklerini iç ettim, onları cezalandırdım, zina yaptım, iğfal ettim. Yalan, hırsızlık, her çeşit zina, sarhoşluk, zorbalık, cinayet… İşlemeyeceğim suç yoktu ve bütün bunlar için yaşıtlarım beni övüyor, nispeten ahlâklı biri sayıyorlardı, hâlâ da öyle sanıyorlar. Bu şekilde on yıl geçirdim.” (<em>İtiraf</em>, İş Kültür Yayınları, Çev: Ayşe Uzunhasanoğlu, s.8)</p>
<p>Görüldüğü gibi Tolstoy geçmişiyle yüzleşirken apaçık biçimde, hiçbir kaygı duymadan her ne yapmışsa bir bir itiraf ediyor. Peki Tolstoy geçmiş yaşamında bunları yaparken, etrafındakiler ona nasıl bakıyorlardı? Devlet kanunları, mahalle baskısı yok muymuş? Tolstoy bu konuya cevabını kitapta şöyle vermişti. “İyi insan olmayı bütün kalbimle istiyordum; ama gençtim, tutkularım vardı, iyiyi aradığım o günlerde yalnızdım, yapayalnızdım. En içten isteklerimi oluşturan bir şeyi, yani ahlâk açısından iyi bir insan olmak istediğimi ne zaman göstermeye çalışsam küçümsemelerle, alaylarla karşılaşıyordum; oysa ne zaman iğrenç tutkulara kapılsam beni övüyor, teşvik ediyorlardı. Mevki ve makam düşkünlüğü, iktidar hırsı, çıkarcılık, şehvet düşkünlüğü, kibir, öfke, intikam… Bunların hepsi saygı görüyordu.” (s.7)</p>
<p>Tolstoy itiraflarında kendine kıymış demek az gelir, adeta kendini doğramış. Kiliseye de savaş açtığı için 1880’de yazılan bu kitap ancak 1906 yılında basılabilmiştir. Kitap yayınlanmadan Ortodoks kilisesi tarafından aforoz edilmişti bile.</p>
<p>Bunca kötülüğün saygı gördüğü bir dünyaymış Tolstoy’un içinde yaşadığı dünya! Tolstoy’un itiraflarını okumadan önce onu hep savaş/şiddet karşıtı biri olarak düşünmüştüm. İlginç biçimde Tolstoy hakkında yazılan kitaplarda da Tolstoy’un 1850’li yıllarda Kırım Savaşı’nda insan öldüren biri olduğunu hiç okumamıştım. Tolstoy romanları okuyan ve onu seven birine, “Tolstoy aslında bir katildi!” cümlesini nasıl kuracağımı bilemiyorum. Çünkü buna inanması biraz zor olacaktır. Peki Tolstoy bu itirafına rağmen, hem Rusya’da hem tüm dünyada kendini nasıl affettirdi ve sevdirdi? Üstelik savaş/şiddet karşıtı biri olarak tanındı ve öyle sevildi. Bence bunun başlıca nedeni tam da yazımızın konusu olan itirafçılığın sahihliğinden kaynaklanıyor. <strong>Tolstoy hem romanlarında hem de <em>İtiraflarım</em> kitabında sahici bir yüzleşme yaptı </strong>ve okur bu yüzleşmeyi sahici bularak Tolstoy’a inandı. Eğer insan öldürmek bir suçsa Tolstoy bu suçun tanımını çok iyi yaparak, savaşın kendisine karşı oldu. Tolstoy’un sonraki yıllarda savaş/şiddet karşıtlığı onun bu kötü geçmişinin muhasebesi olarak algılandı ve kabul gördü. Tolstoy itiraflarında kendisini baltayla doğrarken aslında savaşı/şiddeti de doğramış oluyordu. Tolstoy’un bu sahici yüzleşmesine inandığım için Tolstoy’u hiçbir zaman katil olarak düşünmedim, istesem de düşünebilir miyim bundan emin değilim. Benim savaş/şiddet karşıtı olmamda emeği geçen bir yazara nasıl katil diyebilirim ki&#8230; Normalde Tolstoy da “Şeyleri adıyla çağırın.” derdi. Buradan baktığımızda katile “katil” dememiz lazım gelir. Tolstoy’a  “katil” diyemememizin en önemli sebebi, henüz daha kimseler bilmiyorken “katil” olduğunu büyük bir soğukkanlılıkla itiraf etmiş olmasıdır. İşte Tolstoy’un kötü bir geçmişle yüzleşmesi o kadar sahici bir yüzleşmedir ki isteseniz bile o geçmişi bir daha açamıyorsunuz. Kabul etmemiz gerekir ki kapatan iyi kapatmıştır o geçmişi…</p>
<p>Tolstoy başka bir dünya yaratmak için çözüm arıyordu. Bu hesaplaşmayı yapmak için ilk önce Rus Ortodoks Kilisesi’ne gitti, ancak orada aradığı cevapları bulamadı. Hristiyan kiliselerinin yozlaşmış olduğuna ve organize din yerine kendi inançlarını geliştirdiğine inanmaya başladı. 1901’de Ortodoks Kilisesi tarafından aforoz edildi ve uzun zaman polis tarafından gizlice izlendi.</p>
<p><em>Diriliş</em> romanında “özgür bir insan” olarak tanımladığı ihtiyar deli derviş, aslında kendisidir. Bu yaşlı adam dünyayla tüm bağlarını koparmış biridir. Tolstoy esasında son romanı <em>Diriliş</em>’ten sonra ipini koparmıştı. Bunu açıktan ilan etmek yerine romanında anlatmayı denedi. Ömrünün son yıllarında Rusya’da bir devrimin olmasını arzuluyordu ama bu kanlı olmamalıydı. 1905 ayaklanmasını gördükten sonra Bolşeviklerden yani dönemin Rus devrimcilerinden tamamen uzak durmayı tercih etti. Çünkü Tolstoy’un düşündüğü devrim ve toplumsal dönüşüm kanlı/şiddetli olmamalıydı. Tolstoy başından beri devrimin barındırdığı şiddetten tiksiniyordu ve günlüğüne şunları yazmıştı: “Sosyalistler asla fırsat eşitsizliğini ve yoksulluğu bertaraf edemeyecek. En güçlü ve akıllı olanlar daima kendilerinden daha zayıf ve aptal olanları kullanır&#8230; Marx’ın öngörüsü gerçekleşse bile, neticede despotluk yalnızca el değiştirecektir.” diyordu.</p>
<p>Dostoyevski 1850’li yıllarda Sibirya’da mahpus olduğu dönem derin bir iç bunalım yaşadı. Geçmişiyle girdiği hesaplaşmada sosyalizm sempatizanlığından uzaklaşarak, dine yaklaştı. Tolstoy ise 1870’li yıllarda yaşadığı bunalım onu dinden uzaklaştırıp, anarşik bir laikliğe yaklaştırmıştır.</p>
<p>Sorunlu geçmişi olanlara Tolstoy’un öğüdü şöyledir: “Pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.”</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tolstoyun-itiraflari/">Tolstoy’un İtirafları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</title>
		<link>https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Mar 2026 14:02:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar Peyami Sefa kitaplarla ilişkisini şöyle anlatıyor. “Bence kitap bir defa okumak için yazılan şey değildir. Bazı tanıdıklarım haftada üç dört kitap okuyorlar. Onlara hayret ediyorum. Kitap, nasıl diyeyim … içinde yaşadığımız ev gibi olmalı, vatan gibi olmalı, ona alışmalıyız, bağlanmalıyız, köşesini bucağını gayet iyi tanımalıyız, her noktasına hatıralarımız karışmalı. Değil mi? Bir musikî parçası [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/">Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar Peyami Sefa kitaplarla ilişkisini şöyle anlatıyor. “Bence kitap bir defa okumak için yazılan şey değildir. Bazı tanıdıklarım haftada üç dört kitap okuyorlar. Onlara hayret ediyorum. Kitap, nasıl diyeyim … içinde yaşadığımız ev gibi olmalı, vatan gibi olmalı, ona alışmalıyız, bağlanmalıyız, köşesini bucağını gayet iyi tanımalıyız, her noktasına hatıralarımız karışmalı. Değil mi? Bir musikî parçası gibi.”</p>
<p>Her kitap için değil ama bazı kitaplar için benzer şeyleri düşünüyorum. Bundan 25 yıl önce hapisten çıkarken orada okuduğum bazı kitapları yanımda dışarı çıkardım. Normalde hapishane koğuşundan dışarıya kitap çıkarmak mahpuslar tarafından kabul gören bir şey değildir. Kişiliğinize değer katan kitaplarla özel bağ kuruyor insan. Hep kitaplığınızda, yanı başınızda olsun istiyorsunuz.  Yıllar oldu halen daha o kitapları kitaplığımda görünce iyi hissediyorum kendimi. Okurken altını çizdiğimiz kitaplar insanın sırdaşı gibidir. Hele bir de o alıntıları yazdığınız bir kitabınızda paylaşmışsanız daha bir haşir neşir oluyorsunuz. Tıpkı sevdiğiniz bir dostunuz gibi hatırasını unutamıyorsunuz. Hapisten çıkardığım kitaplardan biri Octavio Paz’ın <em>Yalnızlık Dolambacı</em> kitabı idi. Paz bu kitabında Meksika’nın yalnızlığı üzerinden bize kıymetli bir yalnızlık anlatısı sunuyor. Hapishane yıllarımda bu kitap bana çok iyi gelmişti. Mahpus yalnızlığıma bir tarif ararken cevabını bu kitapta bulmuş bazı satırların altını çizmiştim. Şöyle diyordu Paz, “Yalnızlık duygusunun iki anlamı var: Bir anlamda yalnızlık “Kendini bil”mektir; öteki anlamdaysa, kendimizden (yalnızlığımızdan) kaçıp kurtulma özlemidir. Yaşamın temel koşulu olan yalnızlık, kaygıdan ve kararsızlıktan kurtulacağımız bir sınav ve arınmadır. Bu yüzden yalnızlık labirentinin çıkış kapısında, mutluluğa, tüm dünya ile yeniden birlik durumuna erişeceğimizi umarız.” Dışarıdaki dünya hakkında Paz kadar umutlu olmasam da içinde bulunduğum yalnızlığımı az da olsun teselli ettiği için iyi gelmişti. Kitap insanı içten çoğaltan bir şey olması bakımından her zaman insana iyi gelir, hapishanedeki insana çok daha iyi gelir. Bazen bana soruyorlar edebiyat ne işe yarar? Hapiste insanın ayakta kalmasına yarar diyorum. Hapishane gibi insansız bir ortamda kitaplarla çoğaldığımı anlayabiliyordum. Roman okudukça bir süre sonra roman kahramanlarıyla hemhal oluyorsunuz. Filozof Descartes “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibidir.” demiş. Bu sözünü çok tutmuştum. Sanki hapishane koğuşundaki kitaplarla oluşturduğum dünyamı tarif etmişti. Günde on saat kitaplarla hemhal olmak bir kitap kurdu için az şey değildi. Hapishanede on yıl on saatlik bir kitap okuma mesaisiydi, benimkisi. Eskiler “Okumak dolmak yazmak boşalmaktır.” derdi. Her okuyan yazmaz ama çok okuyanın sonu genellikle yazmakla sonuçlanır. Benimkisi de tam olarak böyle oldu. Kitaba, edebiyata çocukluğumdan beri ilgim vardı. Dışarının koşturmacasından hengâmesinden yeterince kitap okuyamadım, hapishanede kitaplarla olan dostluğumu yeniden kurdum. Her mahpus kitap okumaz ama okumak isteyen için elverişli olanaklar sunar. Hapishaneyi yata yata bitirenler değil de yaza yaza bitiren şair ve yazarlar daha çok ilgimi çekmiştir. Bugün evdeki kitaplığımızda hapishane edebiyatına dair bir bölüm vardır. Sadece Türk edebiyatından değil, dünya edebiyatında hapishaneler üzerine yazılmış birçok yazarın kitabı bulunur. Dostoyevski’nin <em>Ölüler Evinden Anılar</em>’ı da Oscar Wilde’ın <em>De profundis’</em>i de <em>Reading Zindanı Baladı</em> Nazım Hikmet, Kerim Korcan ve Sabahattin Ali’nin hapishane şiirleri de kitaplığımızın iyi yerinde dururlar. Bazı kitaplar insana kitap yazdırır.</p>
<h3><strong>Yazmak herkese rağmen yazmaktır</strong></h3>
<p>Bana niçin yazar olduğumu soranlara bazen anlatıyorum: Tutuklanıp hapishaneye götürüldüğümde içerideki koğuş arkadaşlarım bana, “Dışarıyla ilgili hiçbir şey konuşma, kimseye bir şey anlatma burada her yerde Devletin kulağı var.” demişlerdi. “Devletin her yerde kulağı var” sözü beni tedirgin etmişti. Çok tuhaf bulduğum bu durum on yıl boyunca beni içime kapatmıştı. On yıl sonra hapisten çıktığımda ise bu kez dışarıdaki tanıdıklarım, “Hapishaneyle ilgili kimselere bir şey anlatma, hapis yattığını bilmesinler. Başına bir iş gelir, dışlarlar seni ve hiçbir yerde iş bulamazsın!” diyorlardı.</p>
<p>On yıl içerideyken dışarıda ne yaşadığımı kimselerle konuşamadım. Eğer dışarıdakilerin sözünü dinlemiş olsaydım, içeride neler yaşadığımı kimselerle konuşamayacak yazamayacaktım. Yazmaya başlayınca da bu kez yakınlarım ve dostlarım herkesten daha çok rahatsız oldular. Başka yazarların kitabı çıktığında ilk sevinen yakınları oluyordur. Benimkiler mahalleyi eleştirdiğim için kızıyorlar bana. Bazıları için sevimsiz kitapların yazarı olduğumu biliyorum. İnsanlar kitaplarımı sevsinler diye değil, rahatsız olsunlar diye yazıyorum. İyi bir kitap güzel olmaz, özgün olur farkındalık yaratır. Bu çağda sevimsiz olan maruz kaldığımız hayatlar ve yaşanmışlıklardır. İnsan öldürenlere, en yakınındaki yoldaşını öldürenlere bu canilikleri niçin yapıyorsunuz diyemeyenler, bu konuların yazarına dönüp, “Bunları niye yazıyorsun, amacın nedir?” diyorlar. Bu gibi eleştirileri dikkate almıyor ve kimseyi dinlemiyorum, insan bir tek kendini dinlediğinde özgür ve özgün olur.</p>
<p>G. Orwell: “Yazmak istiyorum, çünkü ortaya çıkarmak istediğim bir yalan, dikkat çekmek istediğim bir olgu var ve başlangıçtaki kaygım, sesimi duyurmak.” diyordu. Hep öyle olmuştur zaten. Derdi yazmak olanın işi okumak olmalıdır.</p>
<h3><strong>Bazı kitapları yeniden okumak… </strong></h3>
<p>Yine en verimli değerli zamanımı 2025 yılında kitaplara ayırdım. Daha önce okuduğum bazı kitapları yeniden okudum. Dostoyevski’nin <em>Yeraltından Notlar</em> ve <em>Suç ve Ceza</em> bunlardan ikisi. Bu kitapları en son hapishanede okumuştum nereden bakarsak 25 yıl oluyor. “Bazı kitapları kaç yaşında okumak gerekir?” başlığı altında bir yazı yazmak iyi olabilir. Şu iki kitap üzerinden durumu anlatırsam daha açıklayıcı olabilir. <em>Yeraltından Notlar</em>’ı ilk okuduğumda anlaşılması zor bir kitap olarak kalmıştı, hafızamda. O yüzden de az not almışım. Okurken altını daha az çizmiştim. 25 yıl sonraki okumam daha verimli, anlaşılır oldu. Epey bir yerin altını çizdim, notlar aldım. Şöyle diyeyim <em>Yeraltından Notlar</em> bir orta yaş üstü okunması gereken kitaptır. Bana göre Dostoyevski kitapları içinde okunması en zor ve bir o kadar da sert bir kitaptır.</p>
<p><em>Suç ve Ceza</em> romanını ilk okuduğumda daha çarpıcı ve etkileyici gelmişti. Ama 25 yıl sonra okuduğumda aynı heyecanı, etkiyi hissetmedim. Dostoyevski 644 sayfa olan bu kitabı 300 sayfa civarında tutmuş olsaydı roman içeriğinden bir şey kaybetmezdi diye düşünüyorum. (Ama <em>Karamazov Kardeşler</em> 795 sayfa olmasına rağmen uzun bir roman demiyorum çünkü bu romanda fazlalık yoktur) <em>Karamazov Kardeşler</em> Dostoyevski edebiyatının toplamıdır. <em>Suç ve Ceza</em> için de özeti diyebiliriz.</p>
<p>Klasik romanların yeni kuşaklar üzerinde şöyle bir baskısı var. 19. yüzyılda yazılmış eleştiri ve yorumlar bugünlere abartılarak taşındı. Sadece Dostoyevski için değil birçok yazar ve kitap hakkında eski yazılar sürekli güncellenerek bu yazıların etkisi hep devam ettirildi. <em>Suç ve Ceza’</em>daki roman kahramanı Raskolnikov abartılı bir roman kahramanıdır. Tolstoy’un <em>Diriliş</em> romanındaki kahraman Nahludov bize bütün Çar rejiminin hukuk sisteminin nasıl çalıştığını ve yozlaştığını anlatır. Bir insanın geçmişiyle nasıl yüzleşmesi gerektiğini anlatır. Ama Raskolnikov bu derece ezberimizi bozacak, farkındalık yaratacak bir mesaj vermez bize.</p>
<p><em>Suç ve Ceza’</em>da aksiyon vardır ama mesaj zayıftır, <em>Diriliş’</em>te aksiyon zayıftır ama mesajlar derin ve anlamlıdır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/derdi-yazmak-olanin-isi-okumak-olmalidir/">Derdi Yazmak Olanın İşi Okumak Olmalıdır</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evdeki Katili Yazmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aytekin Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 14:42:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208842</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı? Doksanlı yıllarda yani klasik tanımıyla radikal tutucu bir “devrimci” olduğum zamanlarda, beni en çok düşündüren şeylerden biri şuydu, o dönem sol örgütlerden bazıları örgüt içi infaz yaptığında, ilk tepkim, “Sizin bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?” oluyordu. Başka örgütlerin iç infazlarına tepkim böyle oluyordu. Sonra aynı cinayetlerden birini kalmakta olduğum hapishanede [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/">Evdeki Katili Yazmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?</strong></p>
<p>Doksanlı yıllarda yani klasik tanımıyla radikal tutucu bir “devrimci” olduğum zamanlarda, beni en çok düşündüren şeylerden biri şuydu, o dönem sol örgütlerden bazıları örgüt içi infaz yaptığında, ilk tepkim, “Sizin bu yaptığınız devrimciliğe sığar mı?” oluyordu. Başka örgütlerin iç infazlarına tepkim böyle oluyordu. Sonra aynı cinayetlerden birini kalmakta olduğum hapishanede PKK yapınca inanmakta zorlanmış, örgüt sorumlularıyla kavga etmiştim. Onlar da bu gibi infazları, “Her devrim kendi evlatlarını yer, sınıf savaşımı acımasızdır yoldaşlar. Büyük Fransız devriminden beri bu böyledir.” demişlerdi. Sonraki yıllarda örgüt içi cinayetleri araştırmaya başladığımda 1789 Fransız devriminden başladım. Fark ettim ki Robespierre ve yoldaşları birkaç yıllık iktidarları döneminde binlerce yoldaşlarını infaz etmişler. Belli ki sol muhalif devrimcilerin 250 yıl geçmesine rağmen Fransız devriminin tam olarak ne olduğu bazılarınca anlaşılmamış. Bu devrimde, 1789-94 arası 400 bin insanın öldüğü yazılıdır. 40 bin insanın kafası giyotinle kesilmiş. Kafası kesilenlerden çoğu devrime öncülük edenlerin olduğunu öğreniyoruz. Devrim olduğunda adı değişen ilk şey giyotin olmuştur. Düne kadar kanlı giyotin olan şey birden “Ulusal jilet” adını almıştır. İlk jiletlenenlerden biri de Devrimde “halkın dostu” lakabıyla tanınan Jean P. Marat’mış. Marat’ın devrim olduğunda, “En az 100 bin insan ölmelidir.” dediği aktarılıyor. Bu sözü söyleyenin devrimde öldürülmüş olması ayrı bir ironi olmuş. Devrimci yoldaşlarının bu öfkesine tanık olan Danton ise, “Yapmayın etmeyin insaf yahu…” dediği için devrimci giyotinle öldürülür. Danton’u ölüme mahkûm eden yoldaşlarına hitaben söylediği iki anlamlı sözü var, biri, “Beni öldürüyorsunuz ama hepiniz arkamdan geleceksiniz.” diğeri ise, “Devrim Satürn gibidir yaklaşanı yakar.” O dönem olup bitenlere bakılırsa devrime yaklaşanların hepsi yanmış. Devrimin öncüsü Robespierre ise, öldürüldüğünde cebinden Fransa’da özgürlüklerin ve insan haklarının gelişmesi projesinin notları çıkmamış, devrim sonrası öldürülecek muhaliflerin isim listesi çıkmış.</p>
<p>Fransız devrimi sonrası bütün devrimciler, 1789 devriminin adı geçtiği yerde “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” sloganını ezbere biliyor. Oysa bu sloganın tam orijinal hali şöyledir, “Özgürlük eşitlik kardeşlik ya da ölüm!” Görüldüğü gibi Fransa’da devrim sonrası eşitliği, özgürlüğü değil de ölümü tadan çok olmuştur.</p>
<p>Sonra 1917 Ekim devrimini inceledim baktım ki, 1902’de birlikte yola çıkanlar, yol arkadaşı olanların neredeyse tümü Stalin döneminde iç infazlarla ortadan kaldırılmışlar. Bolşevik devrimciler bu cinayetleri, Rusya’da devrimin korunması adına, yani devrimcilik adına yapmışlar.</p>
<p>Sonra Çin devrimini biraz inceledim, orada da durumun vahim sonuçlara ulaştığını Mao’nun anılarından okuyoruz. Devrim sonrası Mao, Hio Çeng dağlarında askerî birlikleri dolaşırken, gördüğü komutanlara eski tanıdığı yoldaşlarını soruyor, “Ho Şang nerede?” diyor, Komutan, “Sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. “Vang çung’a ne oldu?” “O da sizlere ömür, hak ettiği cezayı buldu.” diyorlar. Mao da dönüp komutanlarına der ki, “İnsan başı pırasa kellesi değildir ki, kesince yeniden bitsin, yoldaşlar daha dikkatli olmalılar.” telkininde bulunur. Mao’nun örgüt içi infazlara tepkisi de böyle olur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208844 size-medium" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-300x275.jpg" alt="" width="300" height="275" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-300x275.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426-150x137.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/kulturdevrimdongpinghan-e1773671553426.jpg 437w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Küba devrimi sırasında da benzer infazların olduğunu Che Guevara’nın kaleme aldığı kendi anılarından okuyoruz. Kamboçya devrimi derseniz burada da toplu sivil katliamlarını, infazlarını görüyoruz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208845" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-300x236.webp" alt="" width="300" height="236" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-300x236.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-150x118.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1-696x548.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/che5-1-750x591-1.webp 750w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Geçmişten bugüne gelecek olursak, PKK ve DHKP-C tipi devrimciliğin ne türden bir devrimcilik olduğunu henüz iktidar olmadıkları halde, hapishanelerde ve dağlarda yapmış oldukları cinayetlerden biliyoruz. “Yoldaşını öldürmek” geleneğinde dünden bugüne değişen bir şey yok. Geçmişten bugüne ilk sürüm devrimcilikle son sürüm devrimcilik arasında bir sürekliliğin olduğu görülüyor.</p>
<p>Kendi çocuklarını yiyen bu sol sosyalist devrimleri daha da çoğaltabiliriz. “Yoldaşını öldürmek” bunların yani geçmişte yapılmış devrimler ve onları rehber edinmiş olan bugünkü örgütlerin ortak eylemi olmuş, tümünün de ortak özelliği muhaliflerini ortadan kaldırmaktır. Eline silahı alan her örgüt/parti yeri gelmiş düşmanlarını yeri gelince de kendi yoldaşlarını öldürmekten çekinmemiştir. Ve tüm bunlar devrim ve devrimcilik adına yapılmıştır.</p>
<p>Çok yıllar sonra öğrendim işin aslını, “Bu yaptıkları devrimciliğe sığar mı?” Radikal devrimcilik tam da böyle bir şeymiş zaten. Bugün bile silahlı sol örgütlerin yaptıkları ortadayken ve tüm bu yapılanları devrim ve devrimcilik adına yaptıklarını söylerlerken. “Yaptıklarınız devrimciliğe sığar mı!” demek biraz eğreti kalıyor.</p>
<p>Konuyu özetlemek gerekirse, diyelim ki bugün bizdeki silahlı sol örgütler devrimcilikten sapmışlar da o yüzden yoldaşlarını öldürdüler. Peki ya 1789 Fransız devriminde yapılanlar, 1917 Ekim devriminde yapılanlar, Çin devriminde yapılanlar, 1970 Kamboçya’da yapılanlar? Bunca yapılanları nasıl bir devrimcilikle tarif edebiliriz. 1789 Fransız devrimindeki değil, 1917 Ekim devrimindeki değil, Çin devrimindeki değil, Küba’daki değil, Kamboçya’daki değil, Türkiye&#8217;deki değil, peki hangisi gerçek devrimciliktir? Fransız devriminden bugüne idealize edilen devrim ve devrimcilere ulaşılamıyor.</p>
<p><strong>Evdeki katili yazmak…</strong></p>
<p>Kitaplarımda ve yazılarımda sol örgüt cinayetleri epey bir yer tutar. Okurlar ve takipçilerim bazen soruyorlar. “Sizden başka bu konuları yazan kimse niye yok?” Onlara “Başka yazanlar da var ama sayımızın fazla olmadığı doğrudur.” diyorum. Yıllar içinde bu soruyla çok karşılaştım. Yanlış bir şey yaptığım fikrine hiç kapılmadım. Aksine bu konuları yazarak ne kadar doğru iz sürdüğümü anlamış oldum. İlk başlarda sol mahallede neredeyse herkesin beni linç etmesi benim için bir işaret oldu. Yazarlığa başladığımda tanıdığım ve okuduğum yazarlar kitaplarına uzaktaki katilleri konu edip kurgulu roman yazıyorlardı. Bu durum bana tuhaf gelmişti. Evin içindeki katil duruyorken uzaklardakini kurgu biçiminde yazmak işin en kolay ve bedelsiz olanıydı. Bu bana iki nedenden dolayı özgün görünmedi. Birincisi etik değildi, içinde yaşadığın mahallede cinayetleri görmeyip uzaktakini yazmak bakımından. İkincisi ise herkesin yazdığı bir konu artık özgün değildir. Bu iki nedenden dolayı kalemi evin içine çevirdim. Pek haklı olarak da ilk kitabımın adı “<em>İçimizdeki Hapishane</em>”dir. Baktım herkes devletin hapishanelerini yazıyor oysa örgüt hapishanelerinde işlenen cinayetler akıllara durgunluk veren türdendi. Bir dönem devletin hapishanelerinde mağdur olanlar, kendi kurdukları hapishanelerde zalim oldular. Birçoklarının mağdur olarak tarif ettiği kişiler, bildiğimiz zalim olmuşlardı. Dışarıda mağdur, içeride zalim olmuşların hikâyesi her zaman beni daha çok etkiledi. Başkalarının mağdur bildikleri benim için ormandaki kaplan yavruları gibiydi, büyüdüklerinde her biri avlanacak birer katil adayıydılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-208846" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-300x168.webp" alt="" width="300" height="168" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-300x168.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-768x431.webp 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-150x84.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar-696x391.webp 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/03/pkkli-kadsinlar.webp 800w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Sırası gelenin zalim olduğu bir yerden yazıyorum. Bu yönüyle çoğu yazardan düşünüş ve yazış biçimiyle farklıyız. Çoğu uzaklardaki katili yazıyor, ben size evin içindeki katili yazmakla kalmıyor, gelecekteki katil adaylarınızı da yazıyorum. Bu bakımdan bazıları geçmişi, ben ise geleceği yazıyorum. Oysa birçokları benim sürekli geçmişi yazdığımı düşünüyor. Bu tamamen bir önyargıdan ibarettir. Hayır geçmişi değil geleceği yazıyorum. Mahallede ve evin içinde beslediğiniz kurbanlar, gelecekte katiliniz olmasın diye evin içindeki katili yazarak gelecekten haber veriyorum.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/evdeki-katili-yazmak/">Evdeki Katili Yazmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
