<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alim Yılmaz, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/alimyilmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Fri, 13 Mar 2026 12:24:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</title>
		<link>https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 12:07:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İnsan Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208816</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Senin varlığın benim yokluğumdur” diyen karanlık bir zihnin uğursuz yankısı altında, okul bahçelerinde neşeyle koşan çocuklar toprağa düştüler. O çocuklar ki gülüşleri sabah ışığı kadar berrak, bakışları henüz kirlenmemiş bir dünyanın son hatırasıydı. Hayatın en saf türküsünü söyleyen o küçük yürekler bir anda ölümün soğuk sessizliğine gömüldü. Katiller, ellerindeki kudreti hakikatin yerine koyarak, bu vahşeti kendilerince meşrulaştırmaya kalktılar. Güçlü olduklarını söylediler; öyleyse yakmaya, yıkmaya, sevinci susturmaya hakları vardı. Çocuklar gelecekti; bu yüzden öldürülmeliydiler. Umudun filiz verdiği her yer, onların korkusunu büyütüyordu. Çünkü zalim, en çok masumiyetten ürker; en çok bir çocuğun gülüşünde yenilgi ihtimalini görür.</p>
<p>Bugün fail bellidir; fakat maktul yalnızca o çocuklar değildir. Maktul olan, hepimizin içindeki insanlık kırıntısıdır. Maktul olan, yeryüzünün ortak vicdanı, annelerin duası, evlerin neşesi, yarının ihtimalidir. Her öldürülen çocukla birlikte gökyüzünün bir parçası kararır; her susturulan kahkahayla birlikte insanlık biraz daha yetim kalır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir çocuğun üzerine bomba düşüyorsa, aslında bütün insanlığın kalbine taş düşüyor demektir.</p>
<p>Bugün ABD/İsrail hattında billurlaşan siyasal akıl, artık yalnızca bir tahakküm dili değil, neredeyse tanrısal bir kudret vehminin hezeyanıdır: “İstediğimi var eder, istediğimi yok ederim.” Bu, sınır tanımaz bir güç sarhoşluğunun; merhameti, hukuku ve insanlık duygusunu bütünüyle yitirmiş bir ruh halinin dışavurumudur. Kendilerinden olmayanı eksik, değersiz, yarım insan sayan bir zihniyet, nihayetinde insanı değil, kendi karanlığını çoğaltır. Ve o karanlık, yalnızca şehirleri değil, ruhları da yakar; yalnızca bedenleri değil, çağın hafızasını da küle çevirir.</p>
<p>Büyük ideolojik anlatıların gürültüsüne sığınan bu yeni barbarlık, evrensel hiçbir değeri tanımamakta; hakikati çıkarın, merhameti şiddetin, adaleti ise korkunun altına gömmektedir. Üstelik bu cinnet hali, çoğu zaman ekonomik aklın soğuk hesabını bile aşmakta; yıkımı bir araç olmaktan çıkarıp bir kimliğe, bir hazza, bir alışkanlığa dönüştürmektedir. Bu yüzden bugün karşımızda olan şey sadece siyasal bir çatışma değil; insan ruhunun kendi gölgesine yenik düşmesidir. Ve ne acıdır ki, katledilen çocukların ardında kalan sessizlik, dünyanın en gürültülü salonlarında bile duyulmayan bir çığlık gibi büyümektedir.</p>
<p>Savaşın, çatışmanın ve sistematik eziyetin “yeni normal” diye takdim edildiği bir çağda yaşıyoruz. Eski zamanların utancı, yeniden dirilmiş gibi kapımızda duruyor. Kötülük sıradanlaşıyor; vicdan, gündelik hayatın uğultusu içinde ağır ağır köreliyor. İnsanlık, kendi yarattığı bu büyük kırılmanın eşiğinde, derin bir ruhsal çöküşün içine sürükleniyor. Umutsuzluk, depresyon, yabancılaşma ve parçalanmışlık, görünmez bir salgın gibi toplumların üzerine çöküyor. Özellikle İslam dünyasında yaşayan ve uzun zamandır aşağılanmanın, kuşatılmanın ve sürekli tehdit altında tutulmanın ağırlığını taşıyan kitleler için bu tablo, yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ontolojik bir yaralanmaya dönüşmektedir. İnsan, bazen vatanını değil, anlamını kaybeder; işte bugün yaşanan da biraz budur.<br />
Ne var ki zalimlerin çoğu zaman unuttuğu bir hakikat vardır: Katil, sonunda kendi karanlığının maktulü olur. Büyük güç tacirleri, yaydıkları korkunun, ürettikleri umutsuzluğun ve çoğalttıkları nefretin bir gün kendi boyunlarına dolanacak bir ilmeğe dönüşeceğini hesaba katmazlar. Oysa tarih, kibirle yükselen her zulmün kendi iç çöküşünü de beraberinde taşıdığını defalarca göstermiştir. Her büyük silah zafer getirmez; her büyük ordu haklı çıkmaz; her yüksek ses sonsuza kadar yankılanmaz. Bir mazlumun ahı, bazen bütün stratejilerden daha uzun ömürlüdür. Bir annenin gözyaşı, bazen en gösterişli imparatorlukların haritasını sessizce değiştirir. İçinde yaşadığımız zaman, yalnızca kuvvetin değil, vicdanın da hükmünü açıklayacağı bir zamandır.</p>
<p>İnsanın insana yaşattığı bu tarifsiz trajedi karşısında susmamak gerekir. Çünkü bazen bir itiraz, bir halkın hafızasını diri tutar; bazen bir söz, tarihin karanlığına bırakılmış bir şahitlik olur. Yaşananı adıyla çağırmak, kötülüğü teşhir etmek, zulmün dilini reddetmek ve insanlığın tarafında ısrarla durmak, belki de bu çağın en ahlâkî tutumudur. Bu nedenle zalimin zulmüne karşı bağırmak, gerektiğinde sessiz ama sarsıcı bir çığlık olarak var olmak, insan olduğumuzu kendimize hatırlatmanın en sahici yollarından biridir. Çocukları topluca katleden yüzsüzlerin dudaklarına ilişen o zehirli tebessüm, aslında kendi ruhlarının ebedî mahkûmiyetinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Bütün bu kederin, bu derin insanlık yıkımının gölgesinde, Liberal Düşünce Dergisi editörlüğünü devretmiş olmanın bende bıraktığı hüznü de ifade etmek isterim. Her vedada biraz eksilir insan; hele ki o veda emekle, dostlukla, hatırayla örülmüş uzun bir yolculuğun sonuysa, kalpte kalan boşluk daha derin olur. Bu süreçte biriktirdiğim güzel hatıraları, paylaşılan emeğin sessiz ama kalıcı izlerini ve birlikte düşünmenin kıymetini içimde taşıyarak, yol arkadaşlarıma barışın, sevincin ve insan onurunun egemen olduğu bir dünyada yaşama duası gönderiyorum. Dilerim ki yarının dünyası, çocukların korkmadan gülebildiği, annelerin evlat acısıyla sınanmadığı, insanlığın kendi vicdanıyla yeniden buluşabildiği bir dünya olsun.</p>
<p>Bu vesileyle, dergimizin bu sayısında yer alan nitelikli yazıları dikkatle okumanızı ve onlardan istifade etmenizi temenni ediyorum.</p>
<ul>
<li>Editörden, Liberal Düşünce dergisi, 121. Sayı, Kış 2026.</li>
</ul>
<p><a href="https://hurfikirler.com/insan-bazen-vatanini-degil-anlamini-kaybeder/">İnsan Bazen Vatanını değil Anlamını Kaybeder</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlam Arayışında Yapıcı Kaygılar</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anlam-arayisinda-yapici-kaygilar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2022 12:38:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=206485</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimsel faaliyetler insanın doğasında yer alan bilme ve anlamaya çabalama eğiliminden ortaya çıkar. İnsan birey olarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır kendi var oluşunu. Böylece konumlandığı zeminde varlıkla genel manada güvenli bağ kurmaya yeltenir. Zira insana ait belirgin vasıflardan en önemlisi sahip olduğu akıl ve dil yetisidir. Böylece insan düşünme, duygulanma ve düşünceleri üzerine düşünerek meta [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anlam-arayisinda-yapici-kaygilar/">Anlam Arayışında Yapıcı Kaygılar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilimsel faaliyetler insanın doğasında yer alan bilme ve anlamaya çabalama eğiliminden ortaya çıkar. İnsan birey olarak anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır kendi var oluşunu. Böylece konumlandığı zeminde varlıkla genel manada güvenli bağ kurmaya yeltenir. Zira insana ait belirgin vasıflardan en önemlisi sahip olduğu akıl ve dil yetisidir. Böylece insan düşünme, duygulanma ve düşünceleri üzerine düşünerek meta düzeye çıkama imkânına kavuşur.</p>
<p>Anlam arayışı temel bir süreç olarak insan benliğinin içeriğini oluşturmaya yönelen ve bu yönüyle dış dünyaya yayılan, düşünsel olduğu kadar somut eylemlerde de varlığını hissettiren temel olgudur. Anlamadan yaşamak insan eyleminin muhtevasında bulunmaz. Biçimsel olarak tüm canlılar belli amaçlar istikametinde yaşamlarını sürdürürler ancak anlayabildiğimiz kadarıyla sadece insan farkında olarak anlam arayışındadır.</p>
<p>Benliğin oluşumuna dair sosyal-psikolojik teorilerin temel yaklaşımlarına değinmeden, sadece felsefî düzeyde kaldığımızda anlam arayışını sürekli kılan temel motivasyonun kaygı olduğu aşikârdır. Varoluşumuza yönelik duyduğumuz kaygı hayatımızın bütün boyutlarında yer alır. Kaygı eyleme iten ve bazen de durağanlaştıran duygusal durumlara yol açabilmektedir.</p>
<p>Gündelik hayatın basit etkinliklerinden, zihinsel yüce etkinliklere kadar yaşadığımız kaygının iki temel veçhesi bulunmaktadır: Yıkıcı ve yapıcı. Yıkıcı kaygı panikle birleşerek insan benliğini zedeler. Aşılması zor olan bu hadise karşısında yine paradoksal olarak davranışlarımızı yönlendirerek ancak kurtulabiliriz. Yapıcı kaygı yaratıcıdır ve insanı özne olarak eylemlerinin faili olarak konumlandırır ve yaratıcı değerlere yönlendirir.</p>
<p>Kaygının ya da diğer ifadeyle endişenin duygu olarak yükselmesi ve buna bağlı olarak oluşan zihinsel karmaşa insanı belirsizliğe itmektedir. Böylesine yaşanan belirsizlikler karar ve eylemlerin oluşmasını engellediği için hayata dair kurulan güven duygusunu da zedeler. Sonuçta yalnızlaşan, üretemeyen, kararsız ve ne yapacağını bilmeyen insan edilgin öznelerden sadece biri olarak derin yabancılaşma hissine kapılır. İşte bu his ciddi tehditler içermektedir ve bu tehdit bireyden topluma yayılarak derin olumsuz etkiler yaratır.</p>
<p>Kaygının yapıcı boyutunda ise anlama, anlamlandırma ve dolayısıyla üretme arzusu devreye girer. İnsan yapıcı kaygı aracılığıyla eylemlerini nitelikli ilişkiler ağında yaratıcılığa yönlendirir. Bilim, felsefe, sanat ve teoloji bu noktada hatıra gelir ve hayata dair anlam üretme sürecine canlılık katar. Bu bağlamda kaygı duymak bizi yaratıcılığa, okumaya, yazmaya ve her türden üretim faaliyetine yönlendirecektir.</p>
<p>Türkiye özelinde siyasal, iktisadi ve tüm sosyal oluşumlar hem toplumsal hem bireysel açıdan derin kaygıların yaşandığı evrelerden birinde yaşamaktayız. Yıkıcı kaygıların birçok örnekte maddi temeli yoktur. Bu durumda yapılması gereken umudu besleyerek yapıcı kaygıları yeniden kurmak olmalıdır. Bu bağlamda ihtiyaç duyduğumuz psikolojik destek ve terapi pozitif ilişkileri yeniden kurmak ve söze umutla başlamaktan geçmektedir.</p>
<p>Yaşadığımız kaygının yapıcı olması ve bu sayıda yer alan yazıları okumanız ve yararlanmanız dileğimle!</p>
<p><a href="http://www.liberaldusunce.com.tr/">Liberal Düşünce dergisi 108. Sayı Editör Takdimi</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anlam-arayisinda-yapici-kaygilar/">Anlam Arayışında Yapıcı Kaygılar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darbe ve Direniş: 15 Temmuz</title>
		<link>https://hurfikirler.com/darbe-ve-direnis-15-temmuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Jul 2017 08:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/darbe-ve-direnis-15-temmuz/</guid>

					<description><![CDATA[<p>15 Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan askerî darbe teşebbüsü üzerinden bir yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumlarına sızan ve bu kurumlarda örgütlenen uluslararası sivil bir istihbarat teşkilatı olan FETÖ, tarihi tersten okuyarak, yargı bürokrasi eliyle başaramadığını, ordu içindeki askerî gücünü kullanarak başarmaya çalışmış, seçimle iş başına gelmiş meşru hükümeti devirmek için kanlı bir planı devreye [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbe-ve-direnis-15-temmuz/">Darbe ve Direniş: 15 Temmuz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz 2016’da Türkiye’de yaşanan askerî darbe teşebbüsü üzerinden bir yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün kurumlarına sızan ve bu kurumlarda örgütlenen uluslararası sivil bir istihbarat teşkilatı olan FETÖ, tarihi tersten okuyarak, yargı bürokrasi eliyle başaramadığını, ordu içindeki askerî gücünü kullanarak başarmaya çalışmış, seçimle iş başına gelmiş meşru hükümeti devirmek için kanlı bir planı devreye sokmuştu.</p>
<p>15 Temmuz gecesi Türk halkı girişilen bu kanlı girişimi bedenini ve ruhunu kalkan ederek boşa çıkardı. Birçok insan ordu içinde teşkilatlanmış olan FETÖ mensuplarınca şehit edildi. Haysiyet mücadelesi içine giren Türk halkı, darbe girişimine karşı verdiği mücadeleyi dünya siyasî tarihinin en özgün hadiselerinden birine dönüştürerek kazanmayı başardı. Darbeciler büyük bir yenilgi yaşadılar ve vicdanlarda mahkûm edildiler.</p>
<p>İslam dünyası, Türk dünyası, Ortadoğu, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney bu hadise karşısında büyük bir sarsıntı geçirdi. Zira beklenen ve alışılagelen gelişmeler ve sonuç oluşmamış, Türk halkı tankları, savaş uçaklarını ve demirin soğuk yüzünü ellerinin tersiyle İstanbul Boğazı’na gömmüştü. Bu beklenmedik sonuç aslında Türkiye’de yaşanmakta olan derin zihinsel değişimin somutlaşmış biçimiydi. Türkiye halkı özgürlüğünü ve hukukunu hayatı pahasına koruyacağını gösterirken, demokratik olgunluk bakımından da Batı medeniyetini aştığını ortaya koymuştur.</p>
<p>Zira son dönemde, örneğin, Mısır’da yaşanan kanlı askerî darbenin, Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaşın en önemli müsebbibi genel olarak Batıdır. İslam dünyasında yaşanan bu tür olumsuz gelişmelere Türkiye de dâhil edilmek istenmiş ve devletin her kademesinde örgütlenmiş bir cemaat tarafından darbe mekanizması devreye sokulmuştur. Benzer darbeler ve darbe teşebbüsleri kuşkusuz Cumhuriyet tarihi boyunca, yine ideolojik bir grup olan ve orduyu yöneten Kemalistler tarafından, ABD ve AB tarafından gerektiğinde devreye sokulmuş ve neredeyse 10 yılda bir yaşanan bu tür askerî darbeler sonucunda Türkiye hep gerilemek zorunda bırakılmıştır.</p>
<p>Bu defa yaşanan darbe teşebbüsü kimi yönlerden farklılıklar arz etse de amaçlanan sonuç aynıdır: “Kendisini yönetemeyen, ekonomik olarak zayıf, toplumsal çalkantıların yaşandığı ve daha kolay kontrol edilebilen bir Türkiye”.</p>
<p>Bu kez darbeciler ve paydaşları olan uluslararası aktörlerin çabası gelişmekte olan ve gittikçe büyüyen ve zenginleşen Türk halkının ani, sert ve kararlı tutumuyla boşa çıkarılmıştır.</p>
<p>Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen sosyal, siyasal ve iktisadî etkilerinin yaşandığı bu süreçte toplumun geneli tarafından unutulmayan darbe teşebbüsünün faillerini aklamaya yönelik çabaların gündemi işgal etmesi trajik olduğu kadar ironiktir. Nitekim darbeyi gölgelemek isteyen güçlerin siyasal iletişim uzmanlarının, siyasî muhalefet aracılığıyla geliştirdikleri eylemler daha çok konuşulmaya başlanmıştır. Bu bir handikaptır. Hükümet tarafından alınan bazı tartışmalı karar ve uygulamalara bakılarak ya da bazı yanlış uygulamalara referans verilerek, FETÖ&#8217;nün temize çıkarılmaya çalışılması tehlikeli ve sonuçları bakımından sadece iktidar bloğunu değil muhalefeti de yaralayabilecek sonuçlar yaratabilir.</p>
<p>FETÖ&#8217;yü açıkça mahkûm etmeden, FETÖ&#8217;ye yönelik uygulamalar üzerinden muhalefet etmek, dolaylı olarak darbecilere destek anlamına gelir. Bu bakımdan CHP’nin gerçekleştirdiği “adalet” yürüyüşü, iktidar partisinin yanlışlarını dile getirmekten ziyade, darbeci zihniyeti yaşatma çabasına dönüşmüştür.</p>
<p>15 Temmuz kanlı askerî darbe teşebbüsüne yönelik olarak 20 Temmuz’da hükümetin aldığı yasal tedbirleri “20 Temmuz darbesi” olarak nitelemek ise, tıpkı “diktatör” söylemi gibi darbecilere yürüyecekleri konforlu bir yol açmak anlamına gelir.</p>
<p>Unutulmamalı ki askerî darbe teşebbüsü öncesinde FETÖ’nün yargı vasıtasıyla hükümete karşı yürüttüğü 7 Şubat 2012 ve 17/25 Aralık 2013 gibi operasyonlarda, siyasal muhalefetin desteklediği kampanyada hükümet üyeleri yolsuzlukla suçlanırken, seçilmiş Cumhurbaşkanı diktatör olmakla suçlanmaktaydı. Bu gelişmelerin sonucunda fiilî darbe teşebbüsü ortaya çıkınca bir müddet geri çekilen bu söylem, adalet, hukuk ve benzeri değerler üzerinden yeniden seslendirilmeye başlanmaktadır.</p>
<p>Bu söylemin siyaset alanını daralttığı ve sadece hükümet için değil muhalefetin politika yapma imkânlarına sınır çektiği de açıktır. Bunun yerine muhalefet tarafından yapılacak sahici eleştiriler, iktidarın ve idarenin mevcut uygulamalarını daha âdil kılma imkânı yaratacaktır. 15 Temmuz darbe girişimine toplumun büyük kesimi tarafından gösterilen direnci demokratik bir yönetimin tahkim edilmesi için bir imkâna dönüştürmek tarihî bir görevin ifa edilmesi olacaktır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/darbe-ve-direnis-15-temmuz/">Darbe ve Direniş: 15 Temmuz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anayasa ve Değişim</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anayasa-ve-degisim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Apr 2017 12:26:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümet Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/anayasa-ve-degisim/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yasalar birey ve toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Kodifikasyon veyahut regülasyon çalışmalarının en genel biçimi olarak ortaya çıkan anayasaları, ayanayasacılık ya da sözleşme fikrinden ortaya çıkmış modern tezahürler olmakla beraber, düşünce tarihinin başlangıç evrelerine kadar götürmek mümkündür. Yasa yapma tarihi üzerine yazmak detaylı bir araştırma gerektirdiğinden, burada güncel bir tartışmanın dayandığı farklı görüşleri değerlendirmek [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-ve-degisim/">Anayasa ve Değişim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yasalar birey ve toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Kodifikasyon veyahut regülasyon çalışmalarının en genel biçimi olarak ortaya çıkan anayasaları, ayanayasacılık ya da sözleşme fikrinden ortaya çıkmış modern tezahürler olmakla beraber, düşünce tarihinin başlangıç evrelerine kadar götürmek mümkündür.</p>
<p>Yasa yapma tarihi üzerine yazmak detaylı bir araştırma gerektirdiğinden, burada güncel bir tartışmanın dayandığı farklı görüşleri değerlendirmek yerinde olacaktır. Bununla birlikte yasaların yazısız biçimi olan ahlâkî kodların ve genel toplumsal normların, hayatımızda yazılı kanunlar kadar belirleyici olduğunu belirtmek gerekmektedir.</p>
<p>İçinde yaşadığımız sosyal düzenin tarihsel arkaplanında benzer sosyal değişim süreçleri yaşadığımız aşikârdır. Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş süreci bu değişimin en bariz örneğidir. Sancılı geçen bu süreç, toplumsal hayatta yeni amillerini yaratarak devinmeye ve dolayısıyla değişmeye devam etmektedir.</p>
<p>Cumhuriyeti kuran elitlerin öngörmüş olduğu birey ve toplum, niteliksel olarak dönüştürülen bir imgenin ya da fikrin öngürüsüne göre salt bir tasarım olmaktan uzaktır. Her ne kadar cumhuriyet elitlerinin oluşturdukları kurumların arzuladığı insan tipinin oluşturulması bütünüyle başarılamadıysa da, “değiştirme iradesinin” kamu zoruyla yarattığı yeni bir insan tipi de ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Türkiye toplumu kendisine giydirilen yüzyıllık gömleği son çeyrek asırda değiştirmeye çabalarken, kalıcı bir değişime de uğramıştır. Dinsel, etnik ve ideolojik çatışmalarla yürüyen bu sorun, devletle toplum arasında sürekli bir gerilimin konusu olagelmiştir. Askerî ve sivil bürokrasinin baskıcı ve zorlayıcı tutumuyla yaşanan bu gelişmeler kendi hukukunu da yaratmıştır.</p>
<p>Türkiye’de yasaların dayandığı bir anayasa her zaman olmuştur, ama anayasanın bu yönüyle sahip olduğu içerik, ideolojik tahakkümü öngördüğü, dayatmacı ve toplumu zorlayıcı olduğu hususları tartışma götürmez gerçekler olarak hafızalarımıza işlenmiştir.</p>
<p>Özgürlükten ziyade yasaklamayı, men etmeyi, “bireyden” çok “oluşturulmuş cemaati” öngören cumhuriyet siyasası, belli dönemlerde yeniden üretilmek üzere askerî darbelerle kesintiye uğratılmasına rağmen, olumlu politik eylemlerin de sahası olmaktan kurtulamamıştır. Toplumun siyasal sisteme müdahalesi olarak yaşanan iktidar değişiklikleri, iktidar elitleri ve onları destekleyen görece daha küçük toplumsal gruplar tarafından akamete uğratılmıştır.</p>
<p>Bu gerçeği doğru anlamak için, Cumhuriyet Türkiyesinin askerî darbeler tarihine bakmak ve müdahale fikrini destekleyen ideolojik ve yargısal destek pratikleriyle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.</p>
<p>Cumhuriyet tarihinin neredeyse her 10 yılında bir yaşanan ve değişik formlar içinde sunulan askerî darbe mekanizmasının yarttığı deforme bilinç, yeni bir sözleşmenin anayasa olarak toplumsal uzlaşmayla <u>oluşturulamayacağı </u>görüşünü yaygınlaştırmaya yönelik geliştirdiği söylemi bu süreçte de yenilemektedir.</p>
<p>Çok partili siyasal hayatın varlığından bu yana, Menderes’in idam edilmesi, Özal’ın şaibeli bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması ve Erbakan’a yapılan darbe neticesinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, 15 yıllık iktidarını muktedir olmaya evirdiğini algıladığında, 15 Temmuz askerî darbe teşebbüsünden sonra yaptığı tüm hatalara rağmen mümkün olan azamî konsensüsle yeni bir anayasa yapmaya niyetlenmiş ve ilk aşaması olan meclis oylamasını geride bırakmıştır.</p>
<p>TBMM’de kabul edilerek halk oylaması aşamasına geçilen bu yeni süreçte yapılan değerlendirmelere bakıldığında, birkaç yaklaşım gündemde yer almakta ve bu çerçevede tartışmalar yürütülmektedir.</p>
<p>İlkin, kategorik olarak siyasal sisteme, siyasal sistemin demokratik süreçlerle iş başına getirdiği hükümete karşı olan ve bu bakımdan yapılacak muhtemel anayasa değişikliğini gayrı meşru ve dolayısıyla manasız gören farklı ideolojik yaklaşımlar mevcuttur. Soldan ya da sağdan gelen bu yaklaşım kendi içinde tutarlı olmasına rağmen, tercihlerini sosyalizm, faşizm ya da benzer totaliter formlarda sundukları için devrim retoriği çerçevesinde eleştirilerini sürdürmektedir.</p>
<p>İkinci yaklaşım ise siyasal sistemden ziyade mevcut hükümeti dünya görüşleri bakımından kabul etmeyen ve buna bağlı olarak meşruluğuna kuşkuyla bakan, yapılacak değişikliğin içeriğine bakmadan eleştirilerini dillendiren sosyal bir kesim tarafından ortaya konmaktadır.</p>
<p>Bu yaklaşımın dayandığı sosyolojik kesimin dikkate değer olduğu açıktır. Görece seküler bir görünüme sahip olan, etnik ve sekter vurguları da ön plana çıkaran bu kesim, CHP ve HDP çizgisini takip etmektedir. Burada ortaya çıkan ve özellikle bu kesimin elitleri tarafından yapılan eleştiriler yaşanacak değişimi “ERDOĞAN” kimliği üzerinden red etmeye dayanmaktır.</p>
<p>Bu yaklaşım yeni değildir. Cumhuriyetin kurucu geleneğine atıfla, kendilerini ‘üst’ konuma yerleştiren, seküler ve modern kimliğini ön plana çıkaran bu sosyolojik kesimin elitleri siyasetin her argümanını kullanarak, zaman zaman gerçekleri seslendirmekten ziyade, tarihsel olarak geliştirdikleri dışlayıcı söylemlerine başvurarak eleştirilerini dillendirmeye devam etmektedirler.</p>
<p>Anayasa değişikliğine hükümet tarafından getirilen değişim temelinde karşı çıkan CHP-HDP çizgisi, esas olarak farklı bir sosyolojik varlığa tekabül etmesine rağmen, değişimin getireceği yeni siyasal ortamın yaratacağı güçlü dönüşümden korkmaktadırlar. Zira anayasa değişikliği kabul edildiği takdirde Cumhuriyet tarihinde alışık olageldikleri siyaset yapma tarzı köklü olarak değişime uğrayacak ve bu değişime uyum sağlama kabiliyeti düşük olan aktörler siyaset alanında etkisiz hale gelecektir.</p>
<p>Muhtemel anayasa değişiklik metnine şüpheyle bakan ve yaratacağı sonuçları kestirmek konusunda kaygılı olan ve daha çok ilkeler üzerinden eleştirilerini dile getiren bir entellelktüel kesim de mevcuttur. Daha ziyade liberal ve kısmen muhafazakâr bir perspektifen ortaya çıkan bu görüşü dile getiren zevat, mevcut hükümetin son 15 yıllık süreçte ortaya koymuş olduğu performansı genel olarak takdir eden ve yarattığı değişim dinamiğini olumlu olarak gören entelektüellerden oluşmaktadır.</p>
<p>Farklı gerekçelerle anayasa değişikliğine karşı şüphelerini dile getiren liberal entellektüellerin kaygılarına, hükümetin son dönemdeki bazı olumsuz uygulamaları dayanak teşkil etmektedir. Hükümetin siyasal bir entite olarak yürütmekte olduğu ve daha çok darbe teşebüsü sonrasında ortaya çıkan eylemlerinin eleştirilmesi rasyonel bir zemine dayanmasına rağmen belli ihmalleri de içerdiğini belirtmek gerekmektedir. Ulusal ve uluslararası ölçekte yaşanan siyasal, ekonomik ve mülteci sorunlarının yarattığı yeni politik gerçekliği dikkate almadan yapılan bu değerlendirmeler, somut gerçeği anlamaktan uzaklaşmaktadır.</p>
<p>Kanaatimce bu yaklaşım baskıcı uygulamaları eleştirmek temelinden hareketle belli bir sağduyuyu temsil etmekle beraber, daha çok kodifikasyon ve regülasyon temelli bakmak gibi önemli bir yetersizliği de ifade etmektedir. Cumhurbaşkanına tanınan yetkiler, tek adam rejimi ya da meclis iradesinin zayıflayacağına dair yapılan değerlendirmeler reel olandan ziyade ideal normlara atıfla yapılmaktadır.</p>
<p>Salt metinsel (textual) bu yorum ve değerlendirmeler darbe teşebbüsünün yarattığı derin toplumsal travmayı da ihmal etmektedir.</p>
<p>Anayasa metinleri ve bu metinlerde yer alan ifadelerin önemi <em>a priori</em> olarak ortadadır. Öte yandan yaşanmakta ve yaşanacak olan tüm değişimi, anayasal kodların sığ ifadeleriyle değerlendirmek sosyal ve siyasal gerçekliği ihmal etmek ya da görmezden gelmek anlamına gelir. Kaldı ki anayasa metninde yapılacak değişikliğin mevcut metinle kıyaslandığında daha pozitif öğeler taşıdığı, karmaşık ve defolu darbe yasasını bir nebze olsun rehabilite ettiği de ortadadır. Daha net ve anlaşılır bir hükümet sistemini öngören bu yeni teklif çok önemli bir değişikliği de önermektedir.</p>
<p>Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı seçilme süresini iki dönemle sınırlamak, Cumhuriyet tarihinde çarpıcı bir değişim olacaktır. Aynı yüzlerin, bütün başarısızlıklarına rağmen, hayatlarının sonuna kadar mevkilerini vekil, bakan, başkan ya da devlet başkanı olarak işgal etmeleri böylece önlenmiş olacaktır.</p>
<p>Çok eleştirilen “kamu kurumlarına atama yapma” yetkisinin, demokrasi teorisinin bir gereği olarak hükümete ait olması gerektiği ve bu yetkinin seçilmişler aracılığıyla yargıyı da kapsaması gerektiği ortadadır.</p>
<p>Aksi takdirde muktedir bir hükümetten söz edilemeyeceği, askerî vesayete bürokratik ve yargısal vesayetin eşlik edeceği ve etmekte olduğu,  Cumhuriyet tarihinde yaşadığımız her türlü müdahalelerle açık olarak ortadadır.</p>
<p>Şüphesiz yapılan anayasa değişiklik teklifi ideal bir düzenleme değildir. Değişikliğin kabul edilmesi için hükümet tarafından kullanıllan dil eleştiriyi hak etmektedir. Zaman zaman kullanılan dışlayıcı retorik, reaksiyoner bir tutumun ifadesi olarak yorumlanabilir. Öte yandan yaşanacak değişimin askerî bir darbe teşebbüsünün sonrasında ortaya çıkan bir argüman ve sivil irade beyanı olduğu açıktır. Bu yönüyle anayasa değişiklik teşebbüsü, siyasal cesaretin bir göstergesi olarak okunmalıdır.</p>
<p>Anayasa değişiklik teklifi yetersizliğine rağmen, kapsayıcı bir değişim sunamamasına rağmen, demosun katılım talebini cesaretlendirecek ve devletle toplum arasında yeni ve daha kapsamlı bir sözleşmenin önünü açacak niteliktedir.</p>
<p>Sadece bu yönüyle dahi yaşanacak siyasal değişimi desteklemek rasyonel bir tercihtir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anayasa-ve-degisim/">Anayasa ve Değişim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-ii/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2016 10:07:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-ii/</guid>

					<description><![CDATA[<p>[box type=&#8221;info&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]- Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I) &#8211; Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)[/box] Anlamak bir süreç olarak dolayımsız değildir. İnsanın anlamasını sağlayan her husus, somut bir beden aracılığıyla mümkündür. Anlama sadece bir algı sorunu değildir. Bilginin elde edilmesinin psikolojik süreçlerine indirgenemeyecek kadar da karmaşık [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-ii/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[[box type=&#8221;info&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]- <a href="http://www.hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-i/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)</a><br />
&#8211; Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)[/box]
Anlamak bir süreç olarak dolayımsız değildir. İnsanın anlamasını sağlayan her husus, somut bir beden aracılığıyla mümkündür. Anlama sadece bir algı sorunu değildir. Bilginin elde edilmesinin psikolojik süreçlerine indirgenemeyecek kadar da karmaşık bir süreçtir. Bu yönüyle açıklanmaya muhtaçtır.</p>
<p>Nitekim anlamak, psikolojik bir mesele olduğu kadar felsefî boyutları olan çok yönlü insanî bir kopuşu ifade eder. Deneysel psikoloji nesneleri, olayları ve olguları nasıl algıladığımız konusunda ve bu algıları bilgi düzeyine nasıl çıkardığımıza dair önemli bulgulara ulaşmıştır. Ancak bilgiye ulaşmak, bilgiyi üretmek ve buna bağlı olarak ortaya çıkan anlama hadisesi daha karmaşık bir süreci ifade eder.</p>
<p>Epistemolojik, ontolojik, tarihsel ve durumsal boyutlarıyla anlamayı anlamak, anlamın gerçek muhtevasını oluşturur. Dışımızda duran somut dünyanın gerçekliği hakkında yaptığımız akıl yürütmeler, dünyayı kendi ilişkiler ağı içinde kavramamızı gerektirir. Somut dünyanın bilgisine yönelen pozitif bilimler, geliştirdikleri özgün metodoloji ve yarattıkları deneysel ortam sayesinde sosyal bilimlere nazaran daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdir.</p>
<p>Pozitif bilimlerde yaşanan bu tarihsel başarı sonrasında, sosyal bilimler, pozitif bilimlere öykünerek, kendilerine has bir metodoloji geliştirme çabası içine girmiştir. Bu tutum, pozitivizmin sosyal bilimler üzerinde egemenliğini tesis etmiştir. Olumlu ve olumsuz farklı sonuçlar doğuran bu yaklaşım, deneysel psikolojinin oluşumunu sağlarken, öte yandan bilgi alanını daraltıp, katı ideolojik ‘bilimci’ yaklaşımların ortaya çıkmasına da neden olmuştur.</p>
<p>Sosyal bilimler konu olarak insanı ele almakla, belirsizliğe maruz kalmak gibi somut bir durumu içselleştirmek ve buna uygun olarak bilgi üretmek durumundadır. İnsan sadece doğadan farklı ilişki ağlarına sahip olmakla kalmaz. Aynı zamanda doğanın da bir parçası olarak, doğayla birlikte kendisini ele almak ve anlamak durumundadır. Doğayı anlarken kendisini de anlamak ve kozmosta konumlandırmak eğilimindedir.</p>
<p>Anlamak bu yönüyle keyfî bir yöneliş değil, insan için zorunlu bir hadisedir. Zira anlamak sadece zihinsel tutumun değişimi, salt bilişsel bir süreç olarak karşımıza çıkmaz. Anlamak zihinsel değişimin somut duruma uygulanmasıyla bir olay olarak anlaşılmalıdır. Bireyin, toplumun ve doğanın etkileşiminden kaynaklanan anlama olayı, bir yorum etkinliği olarak uygulama süreçlerini de içerir.</p>
<p>Beşeri boyutun vurgulanmasıyla beraber düşünce tarihinin her evresinde insan ve nesne, toplum ve tabiat, uzlaşı ve bilgi arasında daima bir ayrım olmuştur. Doğaya yönelmek, doğayı farklı bilimler aracılığıyla anlamak ve kontrol etmek insanî bir faaliyet olarak daima var olagelmiştir.</p>
<p>Ancak bir hadise olarak anlama kavramı, nesneyi, bilgiyi, sanat eserini, kutsal bir kitabı ya da doğayı bir metin olarak yorumlamayı ve ortaya çıkan yorumu somutlaştıracak uygulamayı da kapsar. Dolayısıyla anlamak somut, tarihsel ve canlı referanslara bağlı olarak ortaya çıkar. Her anlama yeni anlamalara kaynaklık ederek, anlamanın sürekliliğini ve yeniden üretimini gerçekleştirir. Bu yönüyle anlama evrensel bir hadise ve insanî bir eylem ve varoluş biçimidir.</p>
<p>Bilme ve anlama arzusu insan doğasının temel niteliği olduğundan, tarih içinde kendisini inşa ederken yine bu arzuya müracaat etmiştir. Bilim tarihinden çıkan sonuçlara bakıldığında sınıflandırma, soyutlama ve genelleme bilimsel bilginin ana karakteri olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ölçülere bağlı olarak ortaya çıkan ya da üretilen bilgi, fonksiyonel olduğu kadar, merak duygusunu tatmine yönelik olarak da değer kazanmaktadır.</p>
<p>Ancak üretilen her bilgi kümesi bir teori ya da paradigma oluşturamasa da, ‘bilgi’ olma ya da ‘bilimsel’ olma vasfına sahiptir. Bilginin kesinliği, ya da objektif bilgi meselesi insana dair bilimlerde olduğu kadar, doğa bilimlerinde de tartışma konusudur. Nitekim bilim tarihinde ortaya çıkan farklı ve karşıt teoriler birer paradigma olarak, ait oldukları dönemde açıklayıcı olmalarına rağmen, zaman içinde değişime uğramışlardır. Bilginin niteliksel değişimi sübjektif yaklaşımlara kaynaklık etmesine rağmen, bilginin konusu süreklilik arz eder.</p>
<p>Toplum bilimlerinde durum daha çarpıcıdır. Anlamanın objektifliği ve hakikat arayışı daha mutedil anlayışların ortaya çıkmasını sağladığı gibi, ideolojik-totaliter felsefelerin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Ortaya çıkan ideolojik-totaliter anlama iddiaları tek boyutlu bir insan, toplum ve ilişkiler ağını tarihsel bir yanlış olarak insana dayatmaktadır.</p>
<p>Bilimsel sosyalizm, faşizm ya da bunların türevleri olan yerel ideolojiler, modern insanı kuşatarak yaşamını hapishane zemininde şekillendirmektedir. Bu yaklaşımdan kaçış yine farklı bir ‘anlama’ felsefesiyle mümkündür. Her anlamanın bir yorum olduğu ve her yorumun tarihsel bir kesitte ortaya çıktığını dikkate alarak yapılacak değerlendirmeler, her türlü zihinsel dayatmaları engelleyecektir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-ii/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)</title>
		<link>https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-i/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Aug 2016 12:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-i/</guid>

					<description><![CDATA[<p>[box type=&#8221;info&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]- Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I) &#8211; Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)[/box] Bir metin (text) okunarak anlaşılabilir. Metnin öz niteliğine bağlı olarak anlama zorlukları doğal olarak ortaya çıkacaktır. Okuyucu metni anlama çabasına girdiğinde metnin zorluğunun yanı sıra kendi entellektüel kapasitesine uygun olarak anlayabilir. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-i/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[[box type=&#8221;info&#8221; align=&#8221;&#8221; class=&#8221;&#8221; width=&#8221;&#8221;]- Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)<br />
&#8211; <a href="http://www.hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-ii/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (II)</a>[/box]
Bir metin (text) okunarak anlaşılabilir. Metnin öz niteliğine bağlı olarak anlama zorlukları doğal olarak ortaya çıkacaktır. Okuyucu metni anlama çabasına girdiğinde metnin zorluğunun yanı sıra kendi entellektüel kapasitesine uygun olarak anlayabilir. Anlam okuyucuyla metin ya da eser arasında kurulan doğru iletişimle mümkün olacaktır.</p>
<p>Anlama bir süreç olarak metnin zorluğuna bağlı olarak değişebileceği gibi, okuyucunun taşıdığı vasıflara bağlı olarak da yeni biçimler kazanacaktır.</p>
<p>Bizler özne olarak bir metne yöneldiğimizde farklı iletişim düzlemlerinde konumlanırız. Anlamaya çabaladığımız her metin özgün olmayabilir. Bazen bir şiir olabileceği gibi, bir film, kutsal bir kitap, bir tablo ya da bizatihi doğanın kendisi de olabilir.</p>
<p>Anlam soyut, <em>a historik</em>, zaman dışı ya da “indirilen/uydurulan” bağlamı dışında ortaya çıkar. Nitekim her anlamanın içinde yer aldığı dil bağlamı gelenek ve tarihsel kesit tarafından oluşturulur. Her okuyucu anlamaya çalıştığı metnin rasyonalitesini verili olan yetenekleri çerçevesinde somutlaştırır. Her somutlaşan anlam bağlamının ise çoklu yapıları mevcuttur. Dinsel anlama da bundan ari değildir.</p>
<p>Bu kapsamda doğal olarak dilini bilmediğimiz edebî bir eserin taşıdığı muhtemel manaları çözemeyeceğimiz gibi hiç aşina olmadığımız bir metnin de manasını doğal olarak kavrayamayız. Soyut bir tablo bize sadece belli bir nesne ya da belli renklerin üzerinde yer aldığı bir çerçeve olarak görünecektir.</p>
<p>O halde ilmine vakıf olmadığımız, temel kavramlarından bihaber olduğumuz kutsal bir metni, örneğin <strong>Kuran</strong>’ı ya da <strong>İncil</strong>’i nasıl anlayabiliriz? Kuran’da ya da İncil’de yer alan ifadelerin (ayetler) manasına nasıl vakıf olabiliriz? Konuyu daha da basitleştirecek olursak, Yahya Kemal’in bir şiirini ya da şiirinde yer alan bir beytini anlamanın bir yöntemi var mıdır?</p>
<p>Bu tür sorulara vereceğimiz cevapların sadece soyut felsefî bir değeri yoktur. Bilakis somut politik ve pratik sonuçları da mevcuttur. Evet, anlama nedir ve anlam nasıl ortaya çıkar? Felsefî/dinî, edebî ya da bilimsel kıstaslar ortaya konabilir mi bu konularda? Bir <strong>hâkim</strong> soyut bir hukuk kuralını somut bir olguya uygularken nasıl bir rasyonel süreç takip etmektedir?</p>
<p>Duyguların, hislerin, aklın, önyargıların ya da belli bir eğitim sürecinde edinilen formasyonun adı geçen kavramların anlaşılmasında olduğu kadar; dinsel, hukuksal, felsefî, sanatsal ve bilimsel olgu, değer ve ifadelerin anlaşılmasında taşıdığı değer nedir?</p>
<p>Bu tür temel sorulara cevap vermek kolay olmadığı gibi, anlamak için de anlamadan evvel anlama çabası gerektirdiği açıktır. Bu çerçevede düşünecek olursak dinsel bir ifade tarih, gelenek ya da otorite dışlanarak ne kadar anlaşılabilir? Metinle kul (okuyucu) arasına başka bir otorite girmeden anlam türetilebilir mi? Anlamak için başa dönmek ne kadar mümkündür?</p>
<p>Anlamın basit bir özne yüklem ilişkisinden doğacak kadar basit olmadığı açıktır. Varlığı anlamak, bilgiyi temellendirmek, ahlâk ve siyasetin imkânını ortaya koymak ve doğayı anlayabilmek tüm bu sorular üzerinde düşünmeyi gerektirir. Bu sadece metodolojik bir sorunu ortaya koymak değil, günümüz dünyasında ve içinde yaşadığımız coğrafyada olan biteni anlamaya kapı aralama çabasıdır.</p>
<p>Nitekim yaşadığımız sosyal ve siyasal sorunların yanlış anlamadan kaynaklandığına dair medyada ve her tür iletişim ortamında sıkça duymaktayız. Buna bağlı olarak doğru anlamın/anlamanın birçok sorunu çözeceğine dair bir tür romantizm yaşanmaktadır.</p>
<p>O halde doğru anlamak nedir? Aracısız, dolayımsız anlamak mümkün müdür?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/dini-siyasi-ve-her-turlu-metin-nasil-anlasilir-i/">Dinî, Siyasî ve Her Türlü Metin Nasıl Anlaşılır? (I)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Arkaik Şiddet ve “Hizmet”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/arkaik-siddet-ve-hizmet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jul 2016 09:19:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/arkaik-siddet-ve-hizmet/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Askerî darbeler Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarıdır. Birçok bileşeni mevcuttur. Askerî boyutuyla ön plana çıkmasına rağmen, iktisadî, siyasî ve daha da önemlisi ideolojik boyutlarıyla da belirgin bir mekaniğin çalışmasıyla ortaya çıkmışlardır. Siyasal yapılarda, kamu kurumlarında gücün tekelleşmesi beraberinde müdahale, kontrol etme, yargılama ve cezalandırma fikrini geliştirir. Bu fikir genel yapılar içinde küçük grupların oluşmasına öncülük [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/arkaik-siddet-ve-hizmet/">Arkaik Şiddet ve “Hizmet”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Askerî darbeler Cumhuriyet tarihinin en önemli olaylarıdır. Birçok bileşeni mevcuttur. Askerî boyutuyla ön plana çıkmasına rağmen, iktisadî, siyasî ve daha da önemlisi ideolojik boyutlarıyla da belirgin bir mekaniğin çalışmasıyla ortaya çıkmışlardır.</p>
<p>Siyasal yapılarda, kamu kurumlarında gücün tekelleşmesi beraberinde müdahale, kontrol etme, yargılama ve cezalandırma fikrini geliştirir. Bu fikir genel yapılar içinde küçük grupların oluşmasına öncülük eder ve nihayetinde bu küçük grupların çalıştırdıkları darbe mekaniği devreye girer.</p>
<p>Amaçları ulvi sloganlarla belirgin hale gelir. “Laik Cumhuriyeti” kurtarmak ana slogandır. Darbeye teşebbüs edenlerin kimlikleri söylemi değiştirmez. Nitekim dinî değerleri yüceltme ve yayma misyonuyla “hizmet” ettiğini iddia eden ve sosyal ve siyasal kurumlarda çeteleşen “yeni nesil” benzer bir retorikle toplumsal hayata müdahale ederken seri cinayetleri bir film karesi gibi büyük perdeye yansıtmaktadır.</p>
<p>Totaliter eğitim sisteminden beslenen, kendi alt-totaliter dünya görüşünü buna göre oluşturan ve kendisini “hizmet hareketi” olarak lanse eden bu siyasal hareket büyük bir yok etme, katletme hareketine dönüştüğünün bilinciyle siyasal sistemi ele geçirmek için her türlü aracı kullanmayı meşru saymıştır.</p>
<p>Ahlâkî çerçevesi olmayan ve <em>a moral</em> karakterli bu hareket ve benzerlerinin yaratmakta oldukları travmayı atlatmak, tutarlı bir karşı koyuşu gerektirir. Bu çerçevede atılması gereken en önemli adım hakikat adına insanları öldürmeye kalkışan bu hareket mensuplarına gerçekten “ne yaptıklarını” hatırlatmak ve bunu defalarca tekrar etmek olmalıdır.</p>
<p>Açıkçası, belli bir mağduriyet literatüründen beslenen ve bunu dayanak yaparak toplum içinde maskelerle yaşayan “cemaat” mensuplarına yapılacak en büyük iyilik karşılarına geçerek maskelerini çıkarmalarını sağlamak ve kendilerine teslim olmalarına ön ayak olmaktır.</p>
<p>Söylenmesi gereken şudur: Ruhunuz çalınmıştır ve yüzünüze şeytanın maskesi takılmıştır. O halde ruhunuzu ele geçiren kötü gücü def etmek için size giydirilen maskelerden kurtulun!</p>
<p>Onlar için ve kendimiz için direnmeliyiz. Bilincimizi ve hayatımızı bulandıran totaliter fikirlerden arındırmalıyız zihnimizi. Hangi ideolojinin ve çetenin ya da örgütün canımıza, malımıza ve namusumuza kastettiğinin önemi yok. Hangi ad altında olursa olsun hayatımıza kasteden haysiyetsiz muhterisleri defetmenin yolu direnmekten geçer. Fikren ve ruhen direnmeliyiz. Bize vadettikleri sahte gerçeği elimizin tersiyle iterek ve uyguladıkları şiddete de elimizin tersiyle vurarak reddetmeliyiz.</p>
<p>Halkın hukukunu hiçe sayarak, bireylerin yaşam hakkını elinden alarak, meşru hükümeti zor yoluyla devirmeye çalışarak yarattıkları kaos zihnimizi daha da berraklaştırmaktadır. Onlar bizi göremeseler de biz onları görüyoruz, hem de çırılçıplak ve gerçek yüzlerini. Çok çirkinler, hakikati deforme ederek yüzlerine geçirdikleri maskenin arkasından kolayca yalan söylüyorlar. En sevdikleri oyuncakları ölüm! Nitekim kendileri ölmekteler.</p>
<p>Bireysel hayatımızı, doğal toplumsal düzeni, siyasî yapıyı bozan müdahaleci yapının ortadan kaldırılması elzemdir. Fakat bu yeterli olmayacaktır. Bu yapının tasfiyesiyle ortaya çıkacak boşluğu doldurmak isteyen başka zinde güçlerin ortaya çıkması muhtemeldir. Bunun önüne geçmek için yenilenmek gereklidir. Sağlam bir restorasyon başlatılarak özgürlüğü esas alan ve toplumun her kesimiyle diyaloğa geçerek yapılacak çalışmalar olumlu sonuçlar doğuracaktır. Kurulacak istişare mekanizmalarını bozmaya yönelik hareketler olabilir ama kazandığımız tecrübeyi kritik akılla birleştirerek gerçek bir senteze ulaşabiliriz.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/arkaik-siddet-ve-hizmet/">Arkaik Şiddet ve “Hizmet”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlâki bir sorun: Açlık</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ahlaki-bir-sorun-aclik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Jun 2016 04:19:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[İktibas Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/ahlaki-bir-sorun-aclik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>AÇLIK günümüzün temel sorunlarından biri olarak durmaya devam etmesine rağmen, çoğu kez dikkatlerimizden kaçmaktadır. Karmaşık ve çok boyutlu olan açlık meselesi hayati önemdedir. Zira insan, hayvan ya da bitki gibi canlılar, yaşamlarını sürdürmeleri ve doğal ömürlerini tamamlayabilmeleri için beslenmek yani bedensel varlıklarının devamı için yeterli gıdayı almak ihtiyacı içindedirler. Bununla birlikte birey olarak insan, maddi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ahlaki-bir-sorun-aclik/">Ahlâki bir sorun: Açlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>AÇLIK günümüzün temel sorunlarından biri olarak durmaya devam etmesine rağmen, çoğu kez dikkatlerimizden kaçmaktadır. Karmaşık ve çok boyutlu olan açlık meselesi hayati önemdedir. Zira insan, hayvan ya da bitki gibi canlılar, yaşamlarını sürdürmeleri ve doğal ömürlerini tamamlayabilmeleri için beslenmek yani bedensel varlıklarının devamı için yeterli gıdayı almak ihtiyacı içindedirler.</p>
<p>Bununla birlikte birey olarak insan, maddi varlığını sürdürmek için doğal kaynaklardan yararlanmak bakımından önemli avantajlara sahiptir. İnsan öz bilincinden hareketle kendi benliğini oluşturma, maddi varlığını koruma ve bunun için gerekli temel öğeleri</p>
<p>Piyasa ekonomisi karşıtı ideolojik tutumlar, kapitalizm, sömürgecilik ve zenginlerin daha çok tüketmesi gibi faktörlerle açlık sorununu izah etmektedirler. Oysa açlık sorununun çözümü için iki temel yaklaşımın bir arada benimsenmesi gerekir. Bireyi insan olarak ele alan, özerkliğini tanıyan ve içinde özgürlük mefhumunu barındıran sorumluluk ahlâkı ile bu anlayışı mümkün kılacak temel ekonomik motivasyon olan piyasa iktisadı eş zamanlı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>bir araya getirmek gibi sosyal ve ahlâki kodlar geliştirme becerisine de sahiptir. İnsanın sahip olduğu bu öz nitelikler her bireyde farklı tezahür ettiği gibi, bireylerin oluşturduğu farklı sosyal gruplar, sınıflar, kültürel çevreler, cemaatler ve toplumlar arasında da ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Farklı tarihsel tecrübeler, coğrafyalar, kültürler, siyasal, ahlâki ve dini tercihler insan yaşamının etosunu oluşturur.</p>
<p>Bu etos ya da yaşam dünyası içinde var olan ve varlığını sürdüren, belli bir toplum içinde yaşayan insanların sahip olduğu ortak kültür, temel davranış biçimlerini de benzer kılmaktadır.</p>
<p>Dünya algısı, politik tutumlar, ekonomik ilişkiler, tüketim alışkanlıkları bu çerçevede şekillenir. İktisadi hayatın niteliği, medeniyetten pay almak, bilimsel<br />
ve teknolojik gelişmeler her toplumu farklı şekilde etkiler.</p>
<p>Bu etkiler birey ve birey grupları üzerinde de farklı etkiler yapmaktadır. Bu etkiler tek taraflı değildir. Birey ve toplumların ortaya çıkan değişimlere verdikleri tepkiler, kendi durumlarının niteliğini oluşturur.</p>
<p>“ZENGİNLİK YARATMADAN GIDA DESTEĞİ OLMAZ”</p>
<p>Farklı coğrafyalarda yaşamak, farklı siyasal sistemlere sahip olmak, iktisadi yapının niteliği ve özgürlük bilinci, tarihsel varoluşumuzun temel dinamiklerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Avrupalı, Amerikalı, Asyalı, Afrikalı olmak yaşadığımız yaşam biçimini belirlediği gibi, adı geçen kara parçalarının hangi bölgesinde yaşadığımız, etnik ve dini aidiyetlerimiz, siyasal ve ahlâki tercihlerimiz de yaşam tarzımızın oluşmasında belirleyici olmaktadır.</p>
<p>Tarihsel olarak insan ırkının yaşadığı sorunlar, yıkımlar, açlık ve sefalet gibi sorunların siyasi, iktisadi ve ahlâki veçheleri bulunmaktadır. Maddi zenginlik arzusu temel bir motivasyon öğesi olarak insanı daima yönlendirmiştir.</p>
<p>Fakirlikten kurtulmak, daha zengin bir toplum yaratmak ve güçlü bir iktisadi düzene sahip olmak, varlığımızı korumak ve sürdürmek için gereklidir.</p>
<p>Bununla birlikte her bireyin farklı olması gibi, her toplumun yaşadığı yaşam kalitesi ve sorunları da farklılık arz etmektedir. Zenginlik ve fakirlik nispi kavramlar olarak değerlendirilebilmekle beraber açlık özel bir sorundur.</p>
<p>Zira açlık durumunun devamı bireyin ölümü, yok oluşu anlamına gelmektedir. Bu bakımdan açlık sorununun iki temel boyutu bulunur. Ahlâki ve iktisadi.</p>
<p>Zor durumda olan bir canlıya, insana ya da topluma yardım etmek gibi ahlâki bir görevimiz olduğu inancından yola çıkarsak, açlığın giderilmesi için gerekli iradeyi ortaya koymak da bir mecburiyet olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Ancak açlık sorununu ortadan kaldırmak ve gerekli maddi desteği sağlamanın temel iktisadi bir boyutu bulunmaktadır.</p>
<p>Açıkçası iktisadi bakımdan zenginlik yaratmadan gıda desteği sağlamak da mümkün olamayacaktır. Peki, maddi zenginlik nasıl sağlanabilir ve fakirlik nasıl ortadan kaldırılabilir?</p>
<p>Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde yaşanmakta olan açlık sorununun birçok objektif nedeni bulunmaktadır. Kuraklık, savaş gibi maddi faktörlerin yanı sıra siyasal sistemlerin ideolojik tercihleri, toplumların yaşam tarzları ve ahlâki tercihleri de açlığın ortaya çıkmasında önemli sebepler olarak ifade edilebilir.</p>
<p>Bununla birlikte özellikle piyasa ekonomisi karşıtı ideolojik tutumlar, kapitalizm, sömürgecilik ve zenginlerin daha çok tüketmesi gibi faktörlerle açlık sorununu izah etmektedirler. Oysa açlık sorununun çözümü için iki temel yaklaşımın bir arada benimsenmesi gerekir.</p>
<p>Bireyi insan olarak ele alan, özerkliğini tanıyan ve içinde özgürlük mefhumunu barındıran sorumluluk ahlâkı ile bu anlayışı mümkün kılacak temel ekonomik motivasyon olan piyasa iktisadı eş zamanlı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>SADECE EKONOMİK BOYUTU YOK<br />
İnsanı temel değer olarak ele alan ve onu rasyonel ve ahlâki bir varlık statüsüne lâyık gören özgürlükçü yaklaşımlar açlığı da temel bir tehdit olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>Bu anlayışın ideolojik ya da bilimci bir çerçevesi olmak zorunda değildir. Bilakis insanın içinde bulunduğu kültürel çevre ‘aç’ olana yardım etmeyi dini, ahlâki ve insani bir düstur olarak ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yoksulluğun ve güçsüzlüğün en görünür durumu olan açlık sorununa yönelik ideolojik ve bilimci yaklaşımlar ahlâki içerikten yoksundurlar. Zira bu tür yaklaşımlarda büyük bir felâket karşısında olan insan araçsal özne olarak kutsanmaktadır.</p>
<p>İdeolojik söylemin nesnesine dönüştürülmektedir. Bir tür yoksulluk etiği icat ederek yoksulluğu yücelten, dolayısıyla açlıktan ölümler üzerinden söylem üstünlüğü oluşturmaya çalışan ideolojik yaklaşımlar yerine toplumsal refahı artıran sağlam iktisadi politikalara yönelmek sorunun aşılmasında doğru yol olacaktır.</p>
<p>Bununla birlikte açlık ve yoksulluk gibi sorunların sadece ekonomik boyutlu olmadığını, sosyal bir içeriğe de sahip olduğunu belirtmekte fayda vardır. Yoksulluğun nedenlerinin tespitiyle ilgili de önemli tartışmalar vardır.</p>
<p>Bazı yaklaşımlar uluslararası ilişkiler çer çevesinde küresel sistemik nedenlere vurgu yaparken, ulusal ölçekteki yönetsel ve mali yapı ile beraber eğitime odaklanan yaklaşımlar da vardır. Bunların yanında doğal, demografik, coğrafi, iktisadi, siyasi, kültürel etkenlerle ilgili vurgular da söz konusudur.</p>
<p>Yoksulluğu tetikleyen bu etkenlerin muhtemel sonuçları arasında açlıktan ölme,<br />
ortalama ömrün kısalığı, evsizlik, uyuşturucu kullanımı, sosyal tecrit, intihar, çocuk işçi sayısında artış, kayıt dışı ekonomi, yetersiz sağlık hizmeti, siyasal marjinalleşme, göç, iltica gösterilmekte ve bunların hepsi birlikte devletler için bir kısır döngünün oluşması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Yoksullukla mücadele adına vergilerin konması yoksulluğu artıracak, refah politikalarının sürdürülmesi için gerekli iktisadi büyüme zorunluluğu gibi bir çıkmazı gündeme getirmektedir. Bu nedenle, ekonomist niteliği ağır basan refah yaklaşımının dışında daha boyutlu ve kapsayıcı açıklamalara ihtiyaç vardır.</p>
<p>Örneğin, Sawhill’e (2003:79-86) göre yoksulluk, bir davranış biçimidir ve salt refah yaklaşımıyla açıklanamaz. Yoksulluk ve zenginlik, parasal değil, davranışsal modellerdir. Bu nedenle yoksulluk davranışı bir neden değil, sonuçtur.</p>
<p>Yoksulluğun davranışsal tanımı, yoksulluk döngüsünü açıklama işlevini yüklenir. Bu nedenle ekonomik girdi artsa da davranış en azından birkaç kuşak devam edebilmektedir. (Konuk ve Bayram, 2009)</p>
<p>Bireyi merkeze alan, iş bölümü, mülkiyet ve serbest teşebbüs gibi yaratıcı iktisadi amiller özgürlük ahlâkının sonucu olarak ortaya çıkan sorumluluk fikrinin oluşmasını da kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>Bu kavrayış asal olarak dilde ve gelenekte mevcuttur. Fakirlik ve açlık bir tercih olarak birey tarafından benimsenmemekle beraber, zaman içinde yaşam tarzı olarak içselleştirilmek gibi olumsuz bir sonuç yaratma riski taşımaktadır.</p>
<p>Ana siyasal organizasyon olan devlet gücünün ekonomik sorunları çözmede yetersiz kaldığı sır değildir. Örneğin Afrika ülkelerinde yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların Batı sömürüsünden kaynaklandığını söylemek de</p>
<p>Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur. Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz. Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir. Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.</p>
<p>retorikten öteye gitmez. Bu yaklaşımın kendi içinde kusurlu olduğu ve çelişkiler ihtiva ettiği bir hakikattir. Zira genel olarak geri kalmışlık durumunu Batı’dan kaynaklanan bir kötülük olarak varsaymak sorunun aktörlerini hiçleştirmek manasına da gelir.</p>
<p>Benzer bir yaklaşımın Batılı’nın Doğulu’ya dair imgesinde yer aldığı başka bir gerçektir. Zira ortalama Batılı’nın zihninde Doğulu geri kalmış, düşünme melekelerinden yoksun ilkel bir varlığı ifade eder.</p>
<p>Bu yanlış düşüncelerin yaratıcıları ve taşıyıcıları paradoksal olarak entelektüel sınıftan başkası değildir. Benzer yaklaşımlar Türkiye özelinde de ortaya çıkmaktadır. Bölgesel sorunlar ve farklılıklar sömürü, adaletsiz dağıtım ve benzeri kavramlar üzerinden yorumlanmaktadır.</p>
<p>“ÖZEL MÜLKİYET TRAJEDİYİ ÇÖZEBİLİR”<br />
Oysa öncelikle sorunun öznesi olan birey ve toplumların kendi inisiyatiflerini esas alan değerlendirmede bulunmaları, fakirlik olgusunu ortadan kaldırmak için daha gerçekçi görünmektedir.</p>
<p>Bu aynı zamanda insan olmanın ahlâki varoluş biçimidir. Başkasını suçlamak yerine, eylemde bulunma iradesini ortaya koymak ve sorumluluk duygusunu ödev olarak somutlaştırmak birçok konuda olduğu gibi açlık sorununu aşmada da son derece önemlidir.</p>
<p>İç savaşlar, kuraklık, yozlaşan kültür ve öğretilmiş çaresizlik gibi faktörler, fakirliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan açlık, kader olarak insanlarca benimsenmesine yol açmaktadır.</p>
<p>Özgürlüğün olmadığı bir dünyada sorumluluk fikri de güdük kalmaktadır ve tembellik hastalığı temel yaşam biçimine dönüşmektedir. Bu bakımdan fakirliğin azaltılması ve açlık gibi insan onuruna yakışmayan hadiseleri ortadan kaldırmak için gönüllü ortak eylem programlarına ihtiyaç vardır.</p>
<p>Sivil örgütler tarafından geliştirilecek eylem planları ve bunu destekleyecek fonların oluşturulmasıyla acil bir durum arz eden açlık sorunu ortadan kaldırılabilir.</p>
<p>Fakat bu durum geçici bir çözüm olmaktan öteye gitmez. Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur. Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz.</p>
<p>Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir. Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.</p>
<p>Bir adama çıplak bir kaya parçasının mülkiyet garantisini verirseniz, onu bir bahçeye dönüştürecektir; bu adama bir bahçeyi dokuz yıllığına kiralarsanız, bahçeyi çöle dönüştürecektir… Mülkiyetin büyüsü kumu altına dönüştürür (Arthur Young, Travels, 1787. Ridley’in Erdemin Kökenleri adlı kitabından alınmıştır).</p>
<p>Özel mülkiyetin gelişmesi, ortak mülkiyetin yarattığı trajediyi ortadan kaldırabilir. Bireyin sahip olduğu yetenekleri kullanması ve geliştirmesi, iş bölümünü doğal olarak oluşturacağı gibi üretimin kalitesini de yükseltecektir. Fakirlik nispi olarak anlaşılması gereken bir kavramdır.</p>
<p>Genel bir fakirlik normundan söz etmek yanıltıcı bir yaklaşım olacaktır. Bununla birlikte açlık daha somut ve acil müdahale gerektiren ahlâki bir sorumluluktur. Bireylerin ve sivil birlikteliklerin yapacağı katkılarla bu sorunu asgariye indirgemek mümkündür.</p>
<p>Açlıkla mücadele etmek ahlâki bir sorumluluk olmakla beraber, bu sorunun aşılması ekonomik faktörlerle mümkün olabilir. Fakirliği ortadan kaldırmanın evrensel bir formülü yoktur.</p>
<p>Karşılıklı yardım ve hayırseverlik gibi faaliyetler geçici çözümler oluşturabilir. Zira fakirlik gibi ekonomik sorunlar ve açlık gibi ahlâki çöküşün engellenmesi, tek aktörün eylemleriyle ortadan kaldırılamaz. Kısa vadede oluşturulacak çeşitli fonlarla açlık çeken insanların imdadına koşmak insan olmanın gereğidir.</p>
<p>Ancak daha kesin ve kalıcı çözümler oluşturmanın özgürlük ve mülkiyet fikrinin kavranmasıyla mümkün olacağı açıktır.</p>
<p>Kaynakça:<br />
&gt; Konuk, O., Bayram, A., K., “İnsansızlaştırılmış Yoksulluk: Yoksulluk, Bilim ve Etik”, Civilacademy, Cilt:7, Sayı: 1, 15-26, 2009.<br />
&gt; Pennington, Mark. Sağlam Politik Ekonomi. (Çev. Atilla Yayla). Liberte Yayınları, Ankara,2013.</p>
<p><em><a href="http://www.derneklerdergisi.com/1132/ahlaki-bir-sorun-aclik.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Dernekler Dergisi, 20.05.2015</a></em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ahlaki-bir-sorun-aclik/">Ahlâki bir sorun: Açlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eleştiri nedir?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/elestiri-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2015 11:44:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/elestiri-nedir/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eleştiri kusur arama değildir. Hakaret önermeleri de eleştirinin kapsamına girmez. Eleştiri, sanat, edebiyat, siyaset ve felsefede teknik bir mana içermektedir. Kavramın bu boyutunu başka bir yazıya terk etmek koşuluyla, popüler eleştiri anlayışının ciddi bir eleştirisini yapmak gerekmektedir. Ne yazık ki eleştiri farklı olanı dışlama, hakarete maruz bırakma olarak değer kazanmaya devam etmektedir. Aynı zamanda üstünlük [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/elestiri-nedir/">Eleştiri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eleştiri kusur arama değildir. Hakaret önermeleri de eleştirinin kapsamına girmez. Eleştiri, sanat, edebiyat, siyaset ve felsefede teknik bir mana içermektedir. Kavramın bu boyutunu başka bir yazıya terk etmek koşuluyla, popüler eleştiri anlayışının ciddi bir eleştirisini yapmak gerekmektedir.</p>
<p>Ne yazık ki eleştiri farklı olanı dışlama, hakarete maruz bırakma olarak değer kazanmaya devam etmektedir. Aynı zamanda üstünlük taslama psikolojisinin de aracı olmaktadır. Bu yaklaşım gittikçe kök salmaya ve ‘<em>aydınımsı’</em> kesim arasında değer kazanmaya devam etmektedir. Özelikle ‘<em>seküler’</em> kesimin ‘<em>geleneksel’</em> kesime olan bakışını yansıtmakla beraber, bu yanıltıcı eleştiri anlayışı toplumun her kesimini kuşatmaya başladı.</p>
<p>Nitekim her genel seçim sonrasında, istedikleri partiye oy vermeyen toplumsal kesimleri hakir gören ve aşağılayan ifadeler medyada yer alır ve kişisel tartışmalarda genel ifade tarzı haline gelir. Bu anlayışı dile getirmek için kaleme sarılan gazeteci ya da akademik ünvanlı zevatın yansıttığı zihin dünyası, patoloji incelemelerinin konusunu teşkil etmektedir. Zira bu tür beyanlar sadece farklı olana tahammülsüzlüğü değil, aynı zamanda kendisi gibi düşünmeyenlerin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir amacı da açığa vurmaktadır.</p>
<p>Böylece sağlıklı diyaloğun kanalları kapanırken, emredici, buyurgan dil ideolojik ayrışmayı çatışma düzeyine sürüklemektedir. Bu yapısal bozukluğun ana taşıyıcılarının siyasetçilerden daha çok sanatçı, entelektüel, yazar ya da akademisyen kimlikleriyle ortaya çıkan ve özünde bir tür ‘iletişim bozukluğu’ sendromu yaşayan özel bir grubun olduğu ortadadır. Bu durumu tespit etmek için genel olarak medyaya bakmak yeterli verileri sağlamaktadır. Özel olarak sosyal medyanın şekilsel bakımından kendi içeriğini anlamsızlaştırdığı da ayrı bir gerçek olarak durmaktadır.</p>
<p>Aşağılamayı, küçük görmeyi meşru bir hak olarak gören ve kendilerini aydınlanmış hisseden böylesine bir grubun varlığı bir vakadır. En son yaşanan genel seçimlerde tasvip etmedikleri siyasal hareketin büyük bir başarı kazanarak iş başına gelmesini de aynı ruh haliyle karşıladılar. Eleştiri yerine hakarete, aşağılamaya başladılar. Böylesine sahici olmayan değerlendirmelerin temel nedeni ‘anlama yetisi’nin gelişmemesi ya da yok olmasından kaynaklanmaktadır. Yaşanan bu türden bir yoksunluğun toplumun tüm kesimlerine sirayet etmesi yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bunu önlemenin yolu ise doğru eleştiri kültürünü geliştirmektir.</p>
<p>O halde eleştiri nedir ve nasıl yapılmalıdır? Eleştirinin ya da tenkitte bulunmanın tek bir yolu yoktur. Özel ve özgün eleştiri tarzları geliştirmek mümkün olduğu gibi yaratıcılık bakımında da gereklidir. Eleştiri öncelikle insanın kendi iç hesaplaşması olarak anlaşılmalıdır ve bunu sadece öz-eleştiri şekilciliğine indirgeyerek değil, sahici bir tutum olarak benimsemek gerekir. İnsanın kendisiyle olan iletişimi, kendisiyle kurduğu diyalog olarak eleştiri, zihinsel arınmanın yolunu açacaktır.</p>
<p>Bu durumda eleştiride bulunmanın kusurları sayıp dökmek olmadığını, kusurları da listeleyen gerçek bir ölçünün ortaya konması olduğunu anlamakla insan kendi öz kütlesinin farkına varma şansını yakalar. Kendini fark eden, yetersizliklerinin de farkına varır. Eleştiride bulunan, eğer intihar teşebbüsünde bulunmayacaksa, başkasının kendisi kadar haklı olabileceğinin farkına varır.</p>
<p>Eleştiri zihnimizin anlama çabası olarak değer kazanır. Yoksa negatif bir tutuma dönüşür ki başkasını değersizleştirmeye yönelirken, tenkitte bulunan özne farkında olmadan kendi değersizliğini ifade etmiş olur. Anlama kabiliyetinden yoksun, sıradanlaşmış ve irfandan yoksun değerlendirmeler iyiye ve doğruya dair bir ölçü ortaya koyamazlar. Yaşam tarzlarının daha iyi veya üstün olduğunu sanan ve deformasyona uğramış dünya görüşleriyle haklı ve dolayısıyla bilge olduğunu düşünenleri, gerçek eleştiri kültürü ile tanıştırmak hayırlı bir uğraş olacaktır.</p>
<p>Çoğu zaman cehalet eleştiri kılıfında kendisini dışa vurmaktadır. Oysa eleştiri ortaya bir ölçü koymakla başlar. Saplantıları olduğu kadar, insanın öz fikirlerini gözden geçirmesini sağlar. Eleştiriye tabi tutulmuş düşüncelerle dünyayı ve başkalarını daha iyi anlamak mümkündür.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/elestiri-nedir/">Eleştiri nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soma Kalbimizin Hangi Yanına Düşer Usta?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/soma-kalbimizin-hangi-yanina-duser-usta/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Alim Yılmaz]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 May 2014 18:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arşiv Odası]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/soma-kalbimizin-hangi-yanina-duser-usta/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soma&#8217;da 301 yürek sustu. Evet, sessizce yola düştüler, daha alacakaranlıkken gece&#8230; Evlerine ekmek ve tuz götürebilmek için yola çıktılar, yerin en derinlerine indiler ve fakat bir daha gün yüzü görmediler. Hayır, gün yüzü görmeyen onlar değil, yürek yakan ağıtlardı. Sessizce göçtüler. Habersiz ve buruk! Biri-leri çıkıp onların gidişini monoksite bağladı, diğerleri maden havasına. Oysa onlar [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/soma-kalbimizin-hangi-yanina-duser-usta/">Soma Kalbimizin Hangi Yanına Düşer Usta?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Soma&rsquo;da 301 yürek sustu. Evet, sessizce yola düştüler, daha alacakaranlıkken gece&hellip;</p>
<p>Evlerine ekmek ve tuz götürebilmek için yola çıktılar, yerin en derinlerine indiler ve fakat bir daha gün yüzü görmediler. Hayır, gün yüzü görmeyen onlar değil, yürek yakan ağıtlardı. Sessizce göçtüler. Habersiz ve buruk!</p>
<p>Biri-leri çıkıp onların gidişini monoksite bağladı, diğerleri maden havasına. Oysa onlar yüreğimize düştüler cansız bedenleriyle. Ruhları dayanamadı kömür karasına. Kömür karası ülkelerinin aydınlık yüzüydü. Her sabah ellerinde kürekleri, başlarında şapkaları, yüreklerindeki umutla bize ışık taşıdılar kilometrelerce uzaklardan&hellip;</p>
<p>Şimdi yoklar, belki de küskün ayrıldılar bizden. Hadi gidelim diyen serçeye kulak kesildiler. Hadi gidelim daha saf diyarlara. Gözlerimiz buğulandı, yüreğimiz acı içinde ama onlar dönmeyecekler.</p>
<p>Yola düşsek ikna edebilir miyiz, dön desek yüzümüze bakarlar mı hüzün dolu gözleriyle. Hayır, dönüşleri Rablerinedir artık. Geride bıraktıkları ümmetin yetimleri, bize emanet!</p>
<p>Hayallerimizde yürüyen bu dev adamlar, dev adımlarla neden hüzünlü? Bir duada, her duada yeşeren saçları neden dalgalı ve biz neden suskunuz?</p>
<p>Dua vaktidir ey insan, giden kardeşin senin&hellip; aydınlığın için sefalete boyun eğen kardeşin senin!</p>
<p>Zamansız, yersiz ölüm yoktur. Zamana ve mekana sığmaz dev yüreklerin ebediyete yolculuğu.</p>
<p>Arada duyulan homurtular, pis kokular kömür gıcırtıları değil, yüreksiz, imansız ve ruhsuz insanların düzeysiz sözleridir. Size ölümü reva gören kirli ruhlar paklanır belki içtiğiniz suyun hürmetine.</p>
<p>Sizi maskesiz, tedbirsiz, mecburi ölüme yollayanlar sizin yasınızı tutamazlar. Mübarek toprağınıza bir testi su da veremezler. Onların hesabı başka. Aşkı ve ölümü Allaha yolculuk olarak anlayamazlar. Çocuğunun rızkı için kuyuya inmenin, hırsızlık yapmadan doymanın, emekle geçinmenin ne olduğunu da bilemezler.</p>
<p>Sizi dipsiz bir kuyuya attılar merdivensiz. Yol bulmak için hakka yürüdünüz. İdeoloji, sınıf, emek, sömürü gibi lakırdılara kulak asmadan varlığınızı sessizce büyük buluşmaya sattınız.</p>
<p>Hiçbir kem söz incitmesin sizi, dualarımızda, sevgilinin evinde en güzel köşede uzanmış ötelere bakmaktasınız.</p>
<p>RAHMETLE ANIYORUM SİZİ! MERHAMET YA RABBİM!</p>
<p><a href="http://www.sivildusunce.com/soma-kalbimizin-hangi-yanina-duser-usta.html">sivildusunce.com</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/soma-kalbimizin-hangi-yanina-duser-usta/">Soma Kalbimizin Hangi Yanına Düşer Usta?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
