<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan Küçük, Hür Fikirler sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/author/adnankucuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Aug 2022 11:08:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Memuriyete Alımlarda Güvenlik Soruşturması Tamamen Kalktı mı?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/memuriyete-alimlarda-guvenlik-sorusturmasi-tamamen-kalkti-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Dec 2019 06:21:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/memuriyete-alimlarda-guvenlik-sorusturmasi-tamamen-kalkti-mi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de 1994 yılına kadarki dönemlerde kamu görevlileri hakkındaki güvenlik soruşturması uygulamalarının hukuki dayanağını idarî işlem mahiyetinde olan yönetmelikler teşkil etmekte idi. 26.10.1994 Tarih ve 4045 Sayılı Kanunla güvenlik soruşturması ilk kez kanunî dayanağa kavuşturuldu. 4045 Sayılı Kanunun, 01.02.2018 Tarih ve 7078 Sayılı Kanunun ile nihaî şekli verilen 1. maddesine göre, “Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması; [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/memuriyete-alimlarda-guvenlik-sorusturmasi-tamamen-kalkti-mi/">Memuriyete Alımlarda Güvenlik Soruşturması Tamamen Kalktı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de 1994 yılına kadarki dönemlerde kamu görevlileri hakkındaki güvenlik soruşturması uygulamalarının hukuki dayanağını idarî işlem mahiyetinde olan yönetmelikler teşkil etmekte idi. 26.10.1994 Tarih ve 4045 Sayılı Kanunla güvenlik soruşturması ilk kez kanunî dayanağa kavuşturuldu. 4045 Sayılı Kanunun, 01.02.2018 Tarih ve 7078 Sayılı Kanunun ile nihaî şekli verilen 1. maddesine göre,</p>
<p><em>“</em><em>Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması; kamu kurum ve kuruluşlarında, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler ile Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli ve ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel hakkında yapılır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları arşivlerinden ve elektronik bilgi işlem merkezlerinden bilgi ve belge almaya, 04.12.2004 Tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171/5. ve 231/13. fıkraları kapsamında tutulan kayıtlara ulaşmaya, Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturma sonuçlarını, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar ile kesinleşmiş mahkeme kararlarını almaya yetkilidir. Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü iç ve dış menfaatlerinin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgeler ile gizlilik dereceli kamu personeli ile meslek gruplarının tespiti, birim ve kısımların tanımlarının yapılması, güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının usul ve esasları ile bunu yapacak merciler ve üst kademe yöneticilerinin kimler olduğu Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulacak yönetmelik ile düzenlenir”.</em></p>
<p>Daha sonra 4045 Sayılı Kanunun 1. maddesine dayanılarak 14.02.2000 Tarih ve 2000/284 Sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği çıkarılmıştır.</p>
<p>4045 Sayılı Kanunda, güvenlik soruşturmasının kapsamı dar bir şekilde belirlenmiş ise de, hakkında güvenlik soruşturması yürütülen kişilerin ne tür davranışlarının onun aleyhine işlem yapılması için gerekçe teşkil edeceği belirtilmemiştir; bu konuda somut kriterler mevcut değildir. Nitekim, uygulamada çoğu kereler sırf güvenlik soruşturması gerekçesi ile memuriyete atanmayan ya da atandıkları halde kamu görevleri sonlandırılanlar tarafından açılan iptal davalarının büyük ekseriyetinin iptal ile sonuçlandığı görülmüştür.</p>
<p>15 Temmuz 2016 hain darbe teşebbüsünden sonra çıkarılan 29.10.2016 Tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 676 Sayılı “OHAL Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında KHK”nin 74. Maddesinde, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun Devlet memurluğuna alınacaklarda aranacak genel ve özel şartların yer aldığı 48/1. fıkrasının (A) bendine şu alt bent eklenmiştir.</p>
<p><em>“8. Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak”.</em></p>
<p>Bu KHK, 01.02.2018 Tarih ve 7070 Sayılı Kanunla kanunlaştırılarak (md. 60), Güvenlik soruşturması hakkında tekrardan bir kanunî düzenleme yapılmıştır.</p>
<p>7070 Sayılı Kanunda güvenlik soruşturmasının yapılması kapsamına 657 Sayılı Devlet Memurları kapsamına dâhil olan bütün kamu görevlileri dâhil edilmiştir. Bu vesileyle, bu kanunda, 4045 Sayılı Kanundaki, haklarında güvenlik soruşturması açılacak kamu görevlilerine ilişkin güvenlik soruşturmasının kapsamını daraltıcı yöndeki hükümler yer almamıştır. Ayrıca bu kanunda, güvenlik soruşturması yapılırken ne tür ölçütlerin esas alınacağı konusunda da hiçbir hükme yer verilmiş değildir.</p>
<p>4045 Sayılı Kanunda “<em>Devletin güvenliğini, ulusun varlığını ve bütünlüğünü iç ve dış menfaatlerinin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgeler ile gizlilik dereceli kamu personeli ile meslek gruplarının tespiti, birim ve kısımların tanımlarının yapılması, güvenlik soruşturmasının ve arşiv araştırmasının usul ve esasları ile bunu yapacak merciler ve üst kademe yöneticilerinin kimler olduğu Cumhurbaşkanınca yürürlüğe konulacak yönetmelik ile düzenlenir” </em>hükmüne yer verilerek, güvenlik soruşturmasının uygulanmasına yönelik hükümlerin belirlenmesi hususunda düzenleme yapma yetkisi Cumhurbaşkanına verilmiştir. 24.10.2018 Tarih ve 228 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliğinde yapılan değişiklik kapsamında Yönetmeliğe, “…ile ilk defa veya yeniden kamu hizmeti ve görevlerine atanacaklar hakkında yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını düzenlemektir” hükmü eklenmiştir. Eklenen bu hükümle, 7070 Sayılı Kanuna uygun şekilde, güvenlik soruşturması yapılacak kamu görevlilerinin muhtevası tüm kamu görevine girecekleri kapsayacak şekilde belirlenmiştir.</p>
<p>7070 Sayılı Kanun hakkında CHP’li milletvekilleri tarafından AYM’ye iptal davası açılmıştır. AYM de, 24.07.2019 tarihinde vermiş olduğu kararla, bu hükmü iptal etmiş ve iptal kararı da 29.11.2019 Tarih ve 30963 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.</p>
<p>AYM, söz konusu kararında, 7070 Sayılı Kanunun güvenlik soruşturmasına ilişkin hükmünü, Anayasanın, önce temel hak ve hürriyetlerin sadece kanunla sınırlandırılmasını öngören 13. maddesi, sonra kişisel verilerin korunmasına ilişkin 20. maddesi, daha sonra da “Memurlarla ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülüğünün” düzenlendiği 129. maddesi açısından incelemiştir. AYM’ye göre,</p>
<p><em>“Bu bağlamda güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasıyla elde edilen verilen kişisel veri niteliğindedir. Kuralla güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında kamu mercileri tarafından özel yaşamı ile ilgili sorular sorulması da dâhil olmak üzere bir bireyin özel hayatı, iş ve sosyal yaşamıyla ilgili bilgilerin alınması, kaydedilmesi ve kullanılması özel hayata saygı hakkına sınırlama niteliğindedir (Par. 169)</em>.</p>
<p><em>Kuralda güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılması memurluğa alımlarda genel şartlar arasında sayılmasına karşın güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına konu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğuna, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağına, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağına, ilişkin herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Diğer bir ifadeyle güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasına ve elde edilecek verilerin kullanılmasına ilişkin temel ilkeler belirlenmeksizin kuralla sadece güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılması devlet memurluğuna alımlarda aranacak şartlar arasında sayılmıştır (Par. 171). </em></p>
<p><em>Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda devlet memurluğuna atanmada esas alınacak kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınmasına, kullanılmasına ve işlenmesine yönelik güvenceler ve temel ilkeler kanunla belirlenmeksizin bunların alınmasına ve kullanılmasına izin verilmesi Anayasanın 13., 20. ve 128. Maddeleriyle bağdaşmamaktadır (Par. 172) (AYM Kr. E. 2018/73, K. 2019/65, KT: 24.27.2019). </em></p>
<p>AYM’nin bu kararı üzerine güvenlik soruşturmasına ilişkin şu değerlendirmeler yapılabilir.</p>
<p>(1) AYM kararıyla, 7070 Sayılı Kanunun 60. maddesi, bu kararın Resmi Gazetede yayımlandığı günden itibaren yürürlüğünü kaybetmiştir.</p>
<p>(2) 7070 Sayılı Kanunun iptal kararına konu olan bu maddesine istinaden, 228 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla 14.02.2000 Tarih ve 2000/284 Sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliğine eklenen “…ile ilk defa veya yeniden kamu hizmeti ve görevlerine atanacaklar hakkında yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını düzenlemektir” hükmü kanunî dayanağını kaybetmiştir. Dolayısıyla, bu hüküm hukuka aykırı hale gelmiştir. Bu vesileyle, Danıştay’a açılacak bir iptal davası neticesinde iptal edilebilir.</p>
<p>(4) 4045 Sayılı Kanunun güvenlik soruşturmasına ilişkin hükümleri yürürlüğünü sürdürmektedir. Dolayısıyla, 4045 Sayılı Kanun ile bu kanuna uygun hükümleri içeren Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliğine göre, bu kanunda ve yönetmelikte belirtilen kamu görevlileri hakkında güvenlik soruşturması yapılması yönündeki uygulamalara devam edilir.</p>
<p>(5) 4045 Sayılı Kanunun, AYM kararında yer alan “…<em>Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda devlet memurluğuna atanmada esas alınacak kişisel veri niteliğindeki bilgilerin alınmasına, kullanılmasına ve işlenmesine yönelik güvenceler ve temel ilkeler kanunla belirlenmeksizin bunların alınmasına ve kullanılmasına izin verilmesi Anayasanın 13., 20. ve 128. Maddeleriyle bağdaşmamaktadır</em>” ifadeleri ile çelişen hükümlerinin Anayasaya aykırılığı durumunun ortaya çıktığı söylenebilir. Bu kanun hükümlerinin burada bahsi edilen gerekçelerle çelişen kısımlarının, Anayasanın 152. maddesi kapsamında, görülmekte olan bir davada uygulanmakta olan bu kanunun Anayasaya aykırı olduğu düşünülen hükümlerinin, davaya bakmakta olan mahkeme tarafından itiraz yoluyla AYM’nin önüne getirilmesi halinde, bu hükümlerin iptal edilmesi mümkündür.</p>
<p>Bu gerekçenin geri planında, Anayasanın 13. maddesinde yer alan “temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği”ne dair hüküm yer almaktadır. AYM, son yıllarda verdiği kararlarında, özellikle temel hak ve hürriyetlere ilişkin sınırlamalar konusunda, kanunla düzenlenmesi anayasal olarak zorunlu olan konularda, yürütmeye yetki verilmesini Anayasaya aykırı bulmaktadır. Burada temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması kapsamına, sadece ceza hukuku kapsamına giren cezaî normlar değil, disiplin suçları ve diğer sınırlayıcı düzenlemeler de dâhil edilmektedir.</p>
<p>Bu durumda Anayasanın 13., 20. me 128. maddeleri hükümleri kapsamında, TBMM tarafından, Anayasaya uygunluğun sağlanması kapsamında yapılması gereken, 4045 Sayılı Kanunda yer alan güvenlik soruşturmasına ilişkin hükümlerin yeniden düzenlenmesidir. Bu değişiklikler kapsamında, güvenlik soruşturmasına ilişkin konularda, gerek kişisel verilerin korunması, gerekse kamu görevine girme haklarına ilişkin sınırlayıcı mahiyetteki hükümlerin, kanun yoluyla düzenlenmesi ve Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliğinin de bu kanunla uyumlulaştırılması gerekir.</p>
<p>Nihai olarak belirtmek gerekirse; AYM, bu kararında güvenlik soruşturmasının mutlak olarak Anayasaya aykırı olduğu yönünde karar vermiş değildir. Bu kararda, Anayasanın 13., 20. ve 128. maddeleri ile uyumlu bir şekilde, güvenlik soruşturmasına ilişkin temel ilke ve kuralların, keyfiliğe yol açmayacak şekilde kanunla düzenlenmesi gerektiği belirtilmektedir.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/memuriyete-alimlarda-guvenlik-sorusturmasi-tamamen-kalkti-mi/">Memuriyete Alımlarda Güvenlik Soruşturması Tamamen Kalktı mı?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih Tekerrür mü Ediyor? &#8220;Bu Kadına Haddini Bildirin&#8221;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/tarih-tekerrur-mu-ediyor-bu-kadina-haddini-bildirin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 03:45:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/tarih-tekerrur-mu-ediyor-bu-kadina-haddini-bildirin/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de çelişkili tutum ve söylemleri ile topluma en az güven veren partinin CHP olduğu söylenebilir. Ne zaman CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu PKK ya da YPG’nin bir terör örgütü olduğunu söylese hemen parti içinden etkili ve yetkili birisi ya da birilerinden aksi yönde açıklamalar gelir. Mesela, Zeytin Dalı Harekâtı’nın en hararetli günlerinde yapılan kamuoyu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-tekerrur-mu-ediyor-bu-kadina-haddini-bildirin/">Tarih Tekerrür mü Ediyor? &#8220;Bu Kadına Haddini Bildirin&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de çelişkili tutum ve söylemleri ile topluma en az güven veren partinin CHP olduğu söylenebilir. Ne zaman CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu PKK ya da YPG’nin bir terör örgütü olduğunu söylese hemen parti içinden etkili ve yetkili birisi ya da birilerinden aksi yönde açıklamalar gelir. Mesela, Zeytin Dalı Harekâtı’nın en hararetli günlerinde yapılan kamuoyu yoklamalarında toplumun takriben %90 civarında çoğunluğunun YPG’nin bir terör örgütü olduğuna inandığını belirttiği araştırma sonucunun kamuoyuna açıklandığı günlerde, Sayın Kılıçdaroğlu’nun, zar zor da olsa YPG’nin terör örgütü olduğunu açıklamasını müteakiben, hemen parti içinden aksi yönde açıklamalar gelmiştir. Geçenlerde Sayın Kılıçdaroğlu’nun, biraz önceki açıklaması ile çelişerek, YPG’nin bir terör örgütü olmadığı yönünde bir açıklaması oldu, bu açıklamayı müteakiben parti yönetiminde bulunan bazı eski ve yeni vekillerin de benzer yönde açıklamaları geldi.</p>
<p>CHP’deki topluma güven vermeyen çelişkili tutumlar sadece bundan ibaret değildir. Sayın Kılıçdaroğlu takriben bir buçuk ay önce (4 Ekim 2019) şu açıklamayı yapmıştı:</p>
<p><em>“Gerçeği konuşalım. Bir başörtüsü meselesini Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel mesele haline getirdik. Sana ne kardeşim. Kadın ister başörtüsü takar, ister takmaz. O kız çocuğumuz üniversiteye gidiyor mu, okuyor mu, imkânını sağlıyor muyuz? Derdin o olmalı. Çocuklarımız okumalı, bilimi öğrenmeli ve hayatı sorgulamalı”.</em></p>
<p><em>O sıralarda Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu açıklaması ile çelişen bir açıklama ve tutum CHP’li milletvekilleri ya da yöneticilerden gelmemişti. Biz de herhalde CHP hakikaten sahici olarak pişmanlık ifade ediyor, tabiri caizse günah çıkarıyor” diye düşünmüştük.</em></p>
<p><em>Ama yakınlarda CHP’de, Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasından yaklaşık bir buçuk ay sonra, TBMM’de başörtülü bir bayan AK Partili milletvekiline yönelik “had bildirici” bir tutum sergilendi. Daha bu had bildirme açıklamasının sıcaklığı devam ederken Kılıçdaroğlu’ndan biraz önce bahsini ettiğim açıklaması ile uyumlu bir açıklama geldi. </em></p>
<p><em>Bir zamanlar, TBMM’ye seçilen başörtülü Sayın Merve Kavakçı, yine aynı dönemde milletvekili olarak seçilen Sayın Nazlı Ilıcak’ın da verdiği destekle Meclise girdiği ve milletvekili yemini etmek istediği zaman, dönemin Başbakanı rahmetli Sayın </em><em>Bülent </em>Ecevit “Bu kadına haddini bildirin” demişti. Bu açıklama üzerine, Meclis sıralarından hışımla kalkan erkekli kadınlı Kemalist bir grup milletvekili kaba saba tavırlarla Sayın Kavakçı’yı Meclisten çıkmak zorunda bırakmıştı. Sonra Sayın Kavakçı, başörtülü olarak Meclise girmekle o kadar büyük suç işlemiş olacak ki(!), Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan da çıkarılmıştı.</p>
<p>Şimdi bu hadisenin bir benzeri, tarihin tekerrür etmesi kabilinden, birkaç gün önce Meclis çatısı altında tekrardan yaşandı. AK Parti Grup Başkan Vekili Sayın Özlem Zengin Meclis Genel Kurulunda konuşurken CHP’li milletvekili Engin Özkoç “Bu hanımefendiye haddini bildirin” diye bağırdı. Her ne kadar Sayın Merve Kavakçı’ya yapılan kaba-sabalıklar tekrarlanmadı ise de, bu tutum CHP’de aynı ruhun hâlâ mevcut olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Burada tuhaf ve ilgi çekici olan husus, CHP’li bir milletvekilinin bu yönde bir tutum sergilemesinden ziyade, bu partide, güveni minimum düzeye indirecek şekilde tutumların sergilenmesidir. Daha bu açıklamanın kulaklarda çınlaması devam ederken, Sayın Kılıçdaroğlu’ndan bir açıklama daha geldi. Şöyle ki;</p>
<p><em>“Bizim, bir kabahatimiz oldu, CHP’nin, onu da söyleyeyim rahatlıkla. Öz eleştiriyse, öz eleştiri. Biz, bir başörtüsü meselesini Türkiye’nin bir numaralı sorunu haline getirdik. Oysa kadının kılık kıyafeti bizi hiç ilgilendirmez. Bizi ne ilgilendirir? O kadının mutfağında, evinde huzur var mı, çocuğunun işi gücü var mı, kız çocuğu üniversiteye gidiyor mu? Biz bununla ilgilenmek zorundaydık ve bununla ilgilendik”. </em></p>
<p>Şimdi her ne kadar Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir buçuk ay önceki açıklaması ile bu açıklaması benzeşmekte ise de, diğer CHP’lilerin söylem ve tutumları bu açıklama ile uyumlu görünmüyor. Tıpkı PKK ve YPG’ye karşı takınılan tavırlarda olduğu gibi.</p>
<p>Peki, sormak lazım: CHP’ye göre PKK ve YPG terör örgütü mü değil midir? Benzer şekilde başörtüsü serbestisi, din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olarak bir hak mıdır, değil midir? Bu sorulara parti içerisinden maalesef tutarlı cevaplar gelmiyor. Birinin söylediğini aynı anda ya da yakın zamanlarda bir başka partili yalanlamakta; aksi yönde açıklamalar yapılmaktadır.</p>
<p>Bu da iki meseleyi gündeme getirmektedir.</p>
<p><em>Birincisi</em>, demokrasilerde sağlıklı bir işleyişin var olabilmesi, her şeyden önce muhalefet partilerinin halka güven vermesine bağlıdır. Oysa CHP, hem de en hayati konularda topluma güven vermemekte, toplumun zihinlerinde bir sürü soru işaretlerine sebep olmaktadır. Bu belirsizlik ve kafa karışıklığı PKK ve YPG konusunda olduğu gibi, başörtüsü konusunda da mevcuttur. CHP’li bir kişi Cumhurbaşkanı seçilirse veya TBMM’nde CHP ve müttefikleri çoğunluk sağlarsa, bu iki konuda ne yönde tutum sergileneceği belli değildir. Bu konuda ciddi manada toplumsal güven eksikliği ve istifhamlar mevcuttur.</p>
<p><em>İkincisi</em>, şayet, CHP’de başörtüsü konusunda yasaklayıcı ruh hâlâ devam ediyorsa, bu daha da vahim bir durumdur. Bu konuda CHP; hülle yapıyor, halkı kandırıyor demektir. Yani, başörtüsü yasakçılığı ruhunu korudukları halde, hülle yaparak, bu yöndeki niyetlerini gizleyerek, iktidara gelmeyi düşlüyorlarsa, bunun adı iki yüzlülüktür. Toplumu kandırmaya teşebbüs etmektir. Bu durum, birincisinden pek geri kalır bir sorun değildir. Düşünebiliyor musunuz; iktidara talip olan bir parti halka karşı iki yüzlü davranıyor; asıl niyetlerini gizliyor.</p>
<p>Tabiî ki, burada asıl amacım niyet okuyuculuğu değildir. Burada yapmak istediğim şey, CHP’li yöneticilerin, yakın geçmişe kadar yaşanan en temel sorunlu uygulamalar konusunda yapmış oldukları açıklama ve sergilemiş oldukları tutumlardan hareketle bir değerlendirme yapmaktır. CHP’nin Mecliste çoğunluğu sağlayamamasının geri planında, bu güvensizlik ve ikiyüzlü politikaların da etkili olduğu söylenebilir.</p>
<p>Türkiye’nin sahici manada tutarlı, topluma güven veren, toplumun kahir ekseriyetinin tasvip etmediği politikaları toplumdan gizlemeyen, en azından bu yönde algılara sebep olmayan, daha şeffaf ve tutarlı politikalar üreten muhalefet partilerine ihtiyacı vardır. Bu güvensizlik, sebebiyledir ki, özellikle geniş muhafazakâr kesimler CHP’ye mesafeli duruyor. Burada derdim, muhafazakâr kesimlerin CHP’ye oy verip vermemesi değil, topluma güven veren, gizli ajandaları olduğu yönünde algılara sebep olmayan, söylem birliği olan bir muhalefetin olmasıdır.</p>
<p>Demokrasilerde asıl olan, siyasi partilerin, toplumun iktidara gelmeyi sağlayacak çoğunluğunu ikna ederek iktidara gelebilmesidir. CHP iktidara gelir ya da gelmez, o siyasi bir meseledir ve ben bununla pek ilgilenmiyorum. Benim burada vurgulamak istediğim husus, bu partideki söylem ve eylem birliğinin olmaması, toplumda bu yönde hem güvensizliğin, hem de korkunun mevcut olmasıdır. Bu güvensizlik, bu partiyi demokrasi açısından sorunlu hale getirmektedir.</p>
<p>Korkunun özü şudur: “Her ne kadar CHP’nin bu politikaları ile iktidar olabilmesi pek mümkün ve muhtemel görünmüyor ise de, bu parti, ekonomik ya da daha başka sebeplerle bir şekilde iktidara gelecek olursa, HDP/PKK/YPG ile ittifak kurarak, çok daha derin sorunlar yaşanabilir mi? CHP, içinde sakladığı başörtüsü düşmanlığını tekrardan depreştirerek bir daha başörtüsü temelli sorunların yaşanmasına sebep olacak politikaları uygular mı?”</p>
<p>Toplumun kahir ekseriyetindeki bu korku, CHP’nin demokratik işlevlerini layıkıyla yerine getirebilmesi açısından, Türk demokrasisi için ciddi bir sorundur. Bu sorunun aşılması CHP’li yöneticilerin, toplumu ikna edici yönde inandırıcı, sahici açıklama ve tutumlar sergilemelerine bağlıdır.</p>
<p>CHP’liler, başörtüsü konusunda hasmane tutum ve inançlarını hakikaten sürdürüyorlarsa, şeffaf olarak ve açık yüreklilikle, bu yöndeki söylemlerini tekrarlayabilirler. İşte o zaman seçmenler, oy verirken hangi partiye oy verdiklerini bilerek verirler. Bu durumda bazı seçmenlerde kandırılmışlık hissi meydana gelmez.</p>
<p>Diğer yandan, CHP’li <strong>Özkoç</strong>’<strong>un had bildirme tehdidini yaptığı sıralarda, s</strong>okakta “Cumhuriyet kadınını” temsilen başörtülülere saldırı yapılmasıyla, CHP’deki bu tutum toplumsal zeminde tamamlanmış olmaktadır. Bütün bu yapılanlar, militan laikçi temelli belli kesimlerin, ellerine güç geçmesi halinde, tekrardan toplumun ekseriyetine hayatı zindan etmek için sabırsızlandıklarını göstermektedir. Bu kuşku ve korku verici tutum ve söylemler sebebiyle, başörtülüler için eski günlere geri dönmemenin hiçbir hukukî, kurumsal ve fiilî teminatlarının mevcut olmadığını göstermektedir.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/tarih-tekerrur-mu-ediyor-bu-kadina-haddini-bildirin/">Tarih Tekerrür mü Ediyor? &#8220;Bu Kadına Haddini Bildirin&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Uluslararası Devlet Haydutluğu&#8221;</title>
		<link>https://hurfikirler.com/uluslararasi-devlet-haydutlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Nov 2019 07:51:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/uluslararasi-devlet-haydutlugu/</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Suriye petrol rezervleri ve diğer maden kaynakları yalnızca Suriye Arap Cumhuriyeti’ne aittir. DAEŞ teröristlerine veya sözde DAEŞ teröristlerinden koruyan Amerikan askerlerine değil” şeklinde açıklama yapan Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı baş sözcüsü Igor Konashenkov’a göre, “Washington Doğu Suriye’deki petrol alanlarını silahla kontrol altında tutuyor. Suriye petrolü ABD ordusunun silahlı koruması altında ülke dışına naklediliyor. Basitçe konuşacak [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslararasi-devlet-haydutlugu/">&#8220;Uluslararası Devlet Haydutluğu&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Suriye petrol rezervleri ve diğer maden kaynakları yalnızca Suriye Arap Cumhuriyeti’ne aittir. DAEŞ teröristlerine veya sözde DAEŞ teröristlerinden koruyan Amerikan askerlerine değil” şeklinde açıklama yapan Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı baş sözcüsü Igor Konashenkov’a göre, “Washington Doğu Suriye’deki petrol alanlarını silahla kontrol altında tutuyor. Suriye petrolü ABD ordusunun silahlı koruması altında ülke dışına naklediliyor. Basitçe konuşacak olursak, uluslararası bir <strong><em>‘devlet haydutluğu’</em></strong> yapıyor”.</p>
<p>ABD’li yetkililerin verdiği bilgiler de, ABD’nin Suriye’deki petrol bölgeleri ile alakalı uygulamaları konusunda Rusya tarafından verilen bilgileri teyit etmektedir. Beyaz Saray’da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mike Milley’den brifing alan Senatör Lindsey Graham’a göre, Pentagon, Suriye petrolünün DAEŞ’in ya da İran’ın eline geçmesini önleyecek bir plan hazırlamaktadır. ABD Savunma Bakanlığından (Pentagon) yapılan açıklamaya ve medyada yer alan haberlere göre, Suriye’nin doğusundaki petrol yataklarını korumak üzere bölgeye askeri takviye yapılacak, bu bağlamda, Pentagon Deyrizor’daki petrol yatakları bölgesine 30 tank ve bu araçlara bağlı askeri personel sevk edecektir (Star Gzt., 26.10.2019).</p>
<p>Tabiî ki bunlar, ABD’nin sadece Suriye’de yaptığı bir iş değildir. Esasen ABD, başta Afganistan, Irak, Libya vb. özellikle zengin petrol kaynaklarına sahip ülkelerde, petrol kaynaklarından faydalanmak için benzer uygulamaları, farklı yöntemlerle yapmaya çalışıyor ya da en azında bu yönde emelleri mevcuttur. Bu amaca yönelik politikalar ve planlar yapmaktadır. Eski sömürge mantığının daha kaba saba ve kanlı bir yöntemi, bu yapılanlar.</p>
<p>Peki, bu durumu milletler arası hukuk ve devletlerin bağımsızlığı bağlamında nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Milletler arası hukuk ve Anayasa hukuku kitaplarında izah edilen “devletlerin iç ve dış egemenliği” kavramları ile bu uygulamalar nasıl bağdaşıyor?</p>
<p>Aslında meselenin milletler arası hukuk açısından çok yönü bulunmaktadır. Milletler arası hukuk yönünden, diğer Batılı ülkelerle İran, Rusya vd. ülkelerin fiilî pratiklerinin de pek hukukî ve hoş görülebilir olduğu söylenemez. Fakat ben burada meselenin bir ülkede mevcut olan petrol kaynaklarının bir başka ülke tarafından “korsan ya da haydutluk” teşkil edecek şekilde koruma altına alınması, üretilmesi ve kaçırılması hususu üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p>Anayasa hukuku ve milletler arası hukuk kitaplarında yazılanlar şu şekildedir:</p>
<p><strong><em>İç Egemenlik ya da bir diğer ifadeyle egemenliğin iç boyutu,</em></strong> “bir Devletin, kendi ülkesi içinde söz konusu olan iç egemenliği; devlet kudretinin, devletin siyasî iktidarının, ülke sınırları içinde, bütün bireylerin, toplumsal ve siyasî grupların, diğer iktidar sahibi gerçek ve tüzel kişilerin üzerinde olması; bütün bunlar üzerinde emretme ve yön verme yetkisine sahip olması şeklinde tanımlanabilir. Bir diğer ifadeyle, bu kavram, ülke içerisinde tüm vatandaşları, siyasî, sosyal vb. grupları ve kurumları bağlayıcı kararlar alabilen üstün emretme gücüne sahip siyasî otoriteyi ifade eder. İç egemenlik, iç hukukta devlet iktidarının kendisini, yani muhtevasını, kapsadığı yetkileri ifade etmek üzere de kullanılır. İç egemenlik dendiğinde, çoğunlukla devlet gücünün, ülke için, en üstün, sınırsız, mutlak, bölünmez ve devredilmez nitelikleri kastedilmektedir. Belli bir ülke sınırları üzerinde ancak tek bir egemen güç olabilir. İç egemenlik, devlet kudretinin, kendi ülkesi içerisinde son sözü söyleyebilmesi manasına da gelir. Bu ifadeyle, özünde, egemenliğin, devlet için­deki siyasî karar alma mekanizmasına sahip olduğu anlatılmaktadır. İç egemenlik, aynı zamanda egemenlikten kaynak­lanan devlet yetkilerini de ihtiva eder. İç egemenliğe sahip olan devlet, meşruluğunu ve üstün emretme gücünü kullanarak vatandaşlarına, yükümlülükler getirmekte, kendi hukuk düzenini kabul ettirmekte ve onu yürütmek imkânına sahip olmaktadır. İç egemenlik bağlamında, bir başka devlet gücü, milli devlete rağmen tasarruflarda ve güç kullanımında bulunamaz. Ben geldim bu ülkede şuraları ben kontrol ediyorum, buralar benim iktidar sahamdadır diyemez. Aksi halde, bir iç egemenliğin varlığından söz edilemez.</p>
<p><strong><em>Dış Egemenlik ya da egemenliğin dış yönü,</em></strong> bir Devletin milletler arası ilişkiler alanında söz konusu olan egemenliğidir. Dış egemenlik, bir devletin, bir başka devlete tabi olmamasını, diğer devletler­den aşağı konumda olmamasını, dış ilişkilerde öteki devletlerle hukuken eşit bir konumda olmasını ifade eder. Dış egemenlik, uluslararası hukuk bakımından <em>devletin bağımsızlığı</em> ile aynı anlama gelir. <em>Bağımsızlık</em>, devletin, hür iradesiyle kabul ettiği sınırlamalar dışında uluslararası alanda başka hiçbir sınırlamaya tabi tutulamaması olarak kendini gösterir.</p>
<p>Devletlerin bağımsızlığı ilkesinin, “devletlerin egemen eşitliği” ve “harici devletlerin bir devletin içişle­rine karışmaması” şeklinde iki tür sonucu bulunmaktadır. “Devletlerin egemen eşitliği” ilkesi,  günümüzde devletlerarası ilişkilerin, “hukukî eşitlik” statüsüne dayanması manasına gelmektedir. Uygulamada her ne kadar devletler arasında iktisadî, askerî, siyasî vb. alanlarda değişen ölçülerde güç bakımından farklılıklar mevcut olsa da, her bir devlet milletler arası hukukta, haklar ve yükümlülükler bakımından eşit statüde kabul edilir. Egemen devletlerin <em>içişlerine karışmama</em> ilkesi, uluslararası sistemin geleneksel anlayışında merkezi bir değere sahiptir. Egemen eşitlik ilkesinin uluslararası hukuktaki en somut tezahürü, bir devletin iç işlerine harici müdahalelerin yasaklanmasıdır. Bir devletin siyasî rejimi ve millî yetki alanına giren konularla milletler arası toplumun ilgilenmemesi ve bu tür konular söz konusu olduğunda ilgili devlete müdahale edilmemesi gerekir.</p>
<p>İçişlerine karışmama ilkesi, Milletler Cemiyeti Sözleşmesinde (md. 15/8) ve 1965 Tarihli “Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliğine Dair BM Genel Kurul Kararı”nda (md. 2/7), 1970 Tarihli Devletlerarası İşbirliği ve Dostça İlişkiler başlıklı BM Genel Kurulu Bildirisinde ve 1981 Tarihli Devletlerin İç İşlerine Müdahale ve Her Türlü Karışmanın Kabul Edilemezliği başlıklı BM Genel Kurulu Bildirisinde kabul edilerek tanınmıştır. Buna göre bir devletin, başka bir devletin içişlerine hukuka aykırı olarak müdahale etmesinin en açık örneğini “kuvvet kullanma” oluşturur.</p>
<p>Milletler arası hukuka ve Anayasa Hukukuna göre, yukarıda izahı edilen açıklamalarla ABD’nin Suriye’de yaptıkları karşılaştırıldığında, ABD’nin bu ülkede fiili olarak yaptıklarının bağdaşırlığı yoktur. ABD için önemli olan milletlerarası hukukla ilgili kural ve ilkeler değil, kendi çıkarlarıdır. ABD, bunu sadece Suriye’de de yapmıyor. Afganistan’da yaptıkları, Irak’ta yaptıkları, Libya’da yaptıkları, Suriye’de yaptıklarından çok farklı değildir.</p>
<p>Bu durumda akla şu soru geliyor: “Acaba, özelde ABD, genelde Rusya, İran, vd. güçlü ülkeler için milletlerarası hukuk ne kadar geçerli ve bağlayıcıdır”?</p>
<p>Maalesef bu sorunun cevabı olumsuzdur. Gerek ABD, gerekse diğer bazı ülkelerin, Suriye gibi ülkelerin iç egemenliklerini ve bağımsızlıklarını yok sayan keyfî, çıkarcı müdahalelerinin milletler arası hukukla bağdaşırlığı mevcut değildir. Ya da bu ülkeler için, milletler arası hukukun gereklerinin hiçbir bağlayıcılığı ve kıymet-i harbiyesi yoktur. Kısaca “milletler arası hukuk, bazı zayıf, saftirik ülkeler için sınırlayıcı etkiye sahip ise de, ABD vb. ülkeler için, bunların menfaatleri gereği olarak bağlayıcılığı ve etkinliği yok hükmündedir”.</p>
<p>Bu vesileyle Rusya Savunma Bakanlığı sözcüsü Konashenkov’un ABD’nin Suriye’de petrol bölgesi için yaptığı silahlı koruma ve çıkarılan petrolleri yurt dışına kaçırması için yaptığı “<em>devlet haydutluğu” </em>nitelemesi haksız değildir. Bu politikaların devamı milletlerarası çatışmaları, kaosu tetikleyici mahiyettedir. Özellikle petrol ve diğer tabiî zenginliklere sahip her bir devlet, güç zafiyeti oranında, ABD ya da diğer güçlü Batılı devletlerin potansiyel tehdidi altındadır. Özellikle ABD’de petrol ve diğer zenginliklere yönelik sınır tanımaz doyumsuzluk ve elde etme emelleri ve politikaları sürdüğü müddetçe, milletler arası hukuk daha da zayıflayacak ya da yok olacak, daha çok çatışmalar yaşanabilecektir.</p>
<p>Özet olarak, ABD, bütün iç ve dış egemenlik ilkelerini yok ederek, kendi koyduğu kurallarla ülkelerin zenginliklerini elde edebilmek için her istediğini yapmaya çalışıyor. Ya bir “terör örgütü kurarak” bu örgütle ya da var olan bir terör örgütü ile mücadele etmek adına, işgal fiillerini gerçekleştirmekten imtina etmiyor. DAEŞ ya da bir benzeri terör örgütleri, petrol ya da benzeri tabiî zenginlikleri olmayan bir ülkede olsa, ABD kılını bile kıpırdatmaz. Çünkü orada, sömürülecek kaynaklar mevcut değil. Bu da gösteriyor ki, ABD’nin gerek Irak’ta, gerekse Suriye’de var olmasının asıl sebebi, DAEŞ ile mücadele etmek değil, buralardaki tabiî kaynaklara korsanca hükmetmektir. Bunun adı dünya ölçeğinde çeşitli ülkelerin kaynaklarını, kendi keyfî koyduğu kurallarla sömürmeyi amaçlayan korsanca uygulamalar, Konashenkov’un ifadesiyle “devlet haydutluğu”dur. Dünya barışı, bu sömürücü güçlerin dizginlenmesine, milletler arası hukukun kısmen de olsa ülkeler arasında geçerli olmasına, bu güçlü devletlerin de bu hukukun sınırlarına çekilmesine bağlıdır. Beş devletin Dünyanın geri kalan devletlerinden büyük olduğu ya da en azından beş devletin dünyanın geri kalan ülkeleri ile eşitlenmediği bir dünyada, ne milletler arası hukuktan, ne de barış ve sükûndan söz edilebilir.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/uluslararasi-devlet-haydutlugu/">&#8220;Uluslararası Devlet Haydutluğu&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avukatlık Ciddi Meslek Haline Geliyor</title>
		<link>https://hurfikirler.com/avukatlik-ciddi-meslek-haline-geliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Oct 2019 09:02:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/avukatlik-ciddi-meslek-haline-geliyor/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her Hukuk Mezunu Avukat Olamayacak Türkiye’de yıllar yılı Avukatlık mesleğinin icra edilmesi için bir mesleki yeterlik imtihanına tabi olunmaları yönünde, hukuk çevrelerinden talepler gelmekte idi. Bu talepler doğrultusunda geçmiş yıllarda Avukatlık Kanununda yapılan bir değişiklikle, avukatlık mesleğine giriş için avukatlık imtihanında başarılı olma şartı getirilmişti. Ama söz konusu kanun hükmü değiştirilerek bu yöndeki hüküm uygulama [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avukatlik-ciddi-meslek-haline-geliyor/">Avukatlık Ciddi Meslek Haline Geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Her Hukuk Mezunu Avukat Olamayacak</strong></p>
<p>Türkiye’de yıllar yılı Avukatlık mesleğinin icra edilmesi için bir mesleki yeterlik imtihanına tabi olunmaları yönünde, hukuk çevrelerinden talepler gelmekte idi. Bu talepler doğrultusunda geçmiş yıllarda Avukatlık Kanununda yapılan bir değişiklikle, avukatlık mesleğine giriş için avukatlık imtihanında başarılı olma şartı getirilmişti. Ama söz konusu kanun hükmü değiştirilerek bu yöndeki hüküm uygulama imkânı bulamadan yürürlükten kaldırıldı. Muhtemelen bazı Hukuk Fakültelerindeki eğitim ve öğrenci kalitelerindeki zayıflıklar sebebiyle yürütülen yoğun çabalar, bu değişiklikte etkili olmuştur.</p>
<p>Avukatlık mesleğine giriş için imtihan şartını öngören düzenlemenin kaldırılması, hukuk devleti ilkesi ve adalet duygusunu ciddi manada örselemiştir. Avukatlık mesleğini icra edebilmek için imtihan şartının mutlaka getirilmesi konusunu sürekli dillendirdik. Bazı özel üniversiteler, yasama meclisi tarafından getirilmek istenen imtihan şartını “sulandırmak” için, bitirme tezi vb. beyhude çabalara giriştiler ise de, Meclis bu çabaları göz ardı ederek, lüzumlu kanuni düzenlemeyi yapmıştır.</p>
<p>17 Ekim 2019 Tarih ve 7188 Sayılı “Ceza Muhakemesi Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun<strong>” </strong>ile avukatlık mesleğine giriş için imtihana girme şartı getirilmiştir. 7188 Sayılı Kanunun 3. Maddesi ile değiştirilen 1136 Sayılı Avukatlık Kanununun 16/1. fıkrasına göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, Türk hukuk fakültelerinden birinden mezun olmak veya yabancı memleket hukuk fakültesinden mezun olup da Türkiye hukuk fakülteleri programlarına göre noksan kalan derslerden başarılı sınav vermiş bulunmak, bu (Avukatlık) Kanuna göre avukatlığa engel bir hali olmamak şeklindeki şartları taşıyan ve <em>“Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı”</em>nda başarılı olanlardan, stajyer olarak sürekli staj yapmalarına engel işleri ve 5. maddede yazılı engelleri bulunmayanlar, staj yapacakları yer barosuna bir dilekçe ile başvururlar.</p>
<p>Hukuk Mesleklerine Giriş sınavı sadece avukatlık mesleğine giriş için öngörülmüş değildir. Adli ve idari yargı hâkimliği görevleri ile noterlik mesleğine girebilmek için de bu imtihanda başarılı olmak gerekmektedir. Bu imtihanın niteliğinin yüksekliği oranında, söz konusu imtihan, bu meslek ve görevlerde çalışacakların mesleki yeterlik standardını yükseltecektir. Bu da hukuk alanında liyakatin artmasına katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Fakat bu kanunun uygulanması maalesef 4 yıl sonraya ertelenmiştir. 4 yıl içinde Türkiye’de neler olur, neler olmaz pek bilinmez. Bu hükmün, 7188 Sayılı Kanunun en olumsuz ve zayıf halkasını teşkil ettiği kanaatindeyim. Çünkü Türkiye’de bazı Hukuk Fakültelerinde Üniversite Giriş İmtihanında ilk 170000 içerisine giren öğrencilerin okuduğu bilinen bir gerçekliktir. Bu öğrencilerin mezun olduktan sonra hiçbir imtihana tabi olmaksızın avukat olmaları, hukuk devleti ve hakların etkin savunulması açısından zaaf teşkil edecektir.</p>
<p>Diğer yandan, önceki avukatlık imtihanını öngören kanunu kaldırtan güçlerin hükümet ve Meclis üzerinde bu dört yıllık süreç içerisinde kurmak isteyecekleri yoğun ve etkili baskı sebebiyle bu kanunun değiştirilmesi riskinin de mevcut olduğu söylenebilir. Bu ihtimalin gerçekleşmesi halinde, dağ fare doğurmuş, hukuk devleti ve adaletin sağlanması yönünde tekrardan geriye gidilmiş olunacaktır. Umarım hükümet ve Meclis, özellikle öğretim ve öğrenci kalitesinin değişik ölçülerde zayıf olduğu bazı özel üniversite yönetimlerinden gelebilecek yoğun baskılara kararlılıkla direnir ve bu imtihan şartı 4 yıl sonra da olsa uygulamaya geçirilir.</p>
<p>Bu ihtiyati uyarıları yaptıktan sonra biraz da bardağın dolu tarafına bakmakta fayda vardır. Tehirli de olsa Avukatlık mesleğine girişin imtihan şartına bağlanması, tekrar ifade etmek isterim ki, hukuk devleti, hakların korunması, âdil yargılanma hakkı, hak arama hürriyeti ve adaletin daha iyi tecelli edebilmesi adına olumlu olmuştur. Çünkü dünyanın hiçbir demokratik hukuk devletinde avukatlık mesleğine, hiçbir imtihana tabi olmaksızın girilemez. Bunun sebebi, bu ülkelerde avukatlık mesleğinin hâkimlik ve savcılık kadar muteber, ciddi, saygın bir meslek olarak görülüyor olmasıdır.</p>
<p>Diğer yandan hak arama ve âdil yargılamanın temel gereklerinden biri hâkimler, diğeri ceza davalarında cumhuriyet savcıları, diğeri de avukatlardır. Avukatlardaki yetersizlikler çoğu davalarda adaletin gerçekleşmesini engellemekte, daha kaliteli avukatların bakmaları halinde belki de beraatle sonuçlanacak davalar, avukatın yetersiz savunması sebebiyle aleyhe sonuçlanabilmektedir. Bu da âdil yargılanma ilkesi ile çelişmektedir.</p>
<p>Diğer yandan, hukuk devleti ve anayasal demokrasinin zaruri gereklerinden bazıları da, temeli hakların korunması ve teminat altına alınması, haklara yönelik ihlallerin bertaraf edilmesi ya da âdil yargılama yoluyla ihlallerin düzeltilmesidir. Bunun için de hak bilincinin üst düzeyde inkişaf etmesi gerekir. Bu bilinç eksikliği, hakların korunması noktasından eksikliklere, ihmallere sebep olabilmektedir. Bu bilinç güçlenmesinin bir neticesi olarak imtihan şartı getirilmiştir. Fakat bu bilinç yükselmesinin avukatlar nezdinde de söz konusu olması icap eder. Umarım gerek hukuk eğitimi, gerekse Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı bu bilincin güçlenmesine katkı sağlar. Bu güçlü hak koruma bilinci ve avukatlık mesleğindeki kalite ve liyakat derecesinin artması, bu mesleği çok daha saygın hale getirecektir. Halk arasında yaygın olarak var olan “avukatlık demek yalancılık demektir” şeklindeki yaygın kanaatin yıkılması halinde, bu dönüşüm, hem hukuk devleti ve âdil yargılanma açısında, hem de avukatlık mesleği açısından son derece olumlu olacaktır. Çünkü âdil yargılanmaya güvenin bir kanadını da avukatlık mesleği teşkil etmektedir.</p>
<p>Elbette ki her iyileşme mükemmel olmayabilir. Asıl olan bardağın hangi tarafının dolu ya da boş olduğudur. Ben burada, gecikmeli de olsa, avukatlık mesleğine girişin imtihan şartına bağlanmış olmasının, bardağın dolu tarafını büyük ölçüde artırdığı kanaatindeyim. Artık bundan sonra, en azından bu hükmün yürürlüğe gireceği dört yıl sonraya yönelik olarak, Hukuk Fakültesine girebilmek için ilk 50000’e girme şartının getirilmesi, Hukuk Fakültesindeki eğitim modelinin yeniden revize edilmesi vb. diğer reformların yapılması halinde, bu gecikmenin zararlarının nispeten azalacağı söylenebilir.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra, bir iyimserlik temennisi olarak şu söylenebilir: “Avukatlık artık ciddi bir meslek haline gelmiş olacaktır. Ciddi ve kaliteli bir imtihan, Avukatlık mesleğini icra edeceklerin mutlaka liyakat ve kalitesini artıracaktır. Bu sebeple, her Hukuk Fakültesi mezunu Avukat olamayacaktır. Bu da ülkemizde hukuk devleti ve âdil yargılanma hakkının işlevselliği ve etkinliği açısından son derece önemlidir”.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/avukatlik-ciddi-meslek-haline-geliyor/">Avukatlık Ciddi Meslek Haline Geliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ABD ve Diğer Ülkelerle PKK/YPG Arasındaki İlişkilerde Turnusol Kâğıdı: Barış Pınarı Harekâtı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/abd-ve-diger-ulkelerle-pkk-ypg-arasindaki-iliskilerde-turnusol-kagidi-baris-pinari-harekati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Oct 2019 04:20:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/abd-ve-diger-ulkelerle-pkk-ypg-arasindaki-iliskilerde-turnusol-kagidi-baris-pinari-harekati/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Terör nedir? Her ne kadar 1937 tarihli Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesinin 1/2. maddesinde terörizm, “Bireylerin ya da bireyler grubunun ya da umumi halkın zihninde bir terör hali yaratmak için tasarlanmış ya da planlanmış, bir devlete karşı yöneltilen kriminal eylemler”  olarak tanımlanmış ise de, gerek milletler arası belgelerde, gerek ülkelerin iç hukukî mevzuatlarında, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abd-ve-diger-ulkelerle-pkk-ypg-arasindaki-iliskilerde-turnusol-kagidi-baris-pinari-harekati/">ABD ve Diğer Ülkelerle PKK/YPG Arasındaki İlişkilerde Turnusol Kâğıdı: Barış Pınarı Harekâtı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Terör nedir? Her ne kadar 1937 tarihli Terörizmin Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Cenevre Sözleşmesinin 1/2. maddesinde terörizm, “Bireylerin ya da bireyler grubunun ya da umumi halkın zihninde bir terör hali yaratmak için tasarlanmış ya da planlanmış, bir devlete karşı yöneltilen kriminal eylemler”  olarak tanımlanmış ise de, gerek milletler arası belgelerde, gerek ülkelerin iç hukukî mevzuatlarında, gerekse akademik camiada bu kavram üzerinde mutabakat sağlanabilmiş değildir. Fakat terör eylemleri mahiyetini haiz faaliyetlerin kapsamı şu şekilde belirlenebilir: Saik ve kastına bakılmaksızın halkı terörize etmek; ona zarar verme tehdidinde bulunmak; halkın yaşamlarını, onurlarını, hürriyetlerini, güvenliklerini ve haklarını tehlikeye atmak; çevreyi, kamu hizmetini, kamu veya özel mülkü zarara maruz bırakmak; onları işgal etmek; onlara el koymak; millî kaynağı veya milletler arası hizmetleri tehlikeye atmak; devletlerin istikrarını, ülke bütünlüğünü, siyasî birliğini veya egemenliklerini tehdit etmek amacıyla bireysel ya da toplu suç planını gerçekleştirmek için her türlü şiddet içerikli eylemleri gerçekleştirmek ya da bu tür eylem tehdidinde bulunmak.</p>
<p>Peki, hangi örgütlü ya da diğer türlü gerçekleştirilen faaliyetler terör kapsamına girer? Ülkelerin bu konudaki tutumları farklılık arz etmektedir. Ülkeler, kendilerine yönelik eylemlerle başka ülkelere yönelik eylemler konusunda farklı tutumlar sergilemektedir. Mesela, ABD için belki de insanlık tarihinin en büyük terör eylemi 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kulelere yönelik gerçekleştirilen eylemdir. Aynı ABD için, resmî listelerine bakıldığında PKK bir terör örgütüdür. Fakat PKK’nın devamı olduğu herkesçe bilinen YPG, hem Suriye’deki halka, hem de Türkiye’ye yönelik yıkıcı, katliam yapıcı eylemler gerçekleştirdiği halde, ABD için terör örgütü değil, bir müttefik yapılanmadır. Esasen 11 Eylül’de gerçekleşen terör eylemine ve bu eylemi gerçekleştiren örgüte bir başka ülkenin destek çıkması ile PKK ve YPG’ye ABD ve diğer müttefiklerin destek çıkması arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Dünya’da Türkiye kadar uzun süredir terörle mücadele eden ikinci bir ülke yoktur. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ-sol çatışmalarında binlerce insan öldü, onbinlerce insan yaralandı. Ülkemizde insanlar kamplara bölündü, bazı şehirlerde kurtarılmış bölgeler oluşturuldu, bazı şehirlerde terör örgütleri, halk mahkemeleri kurarak bazı kişileri infaz etti.</p>
<p>ABD, 12 Eylül öncesinde Türkiye’deki terör eylemlerini ne kadar destekledi Allah bilir. Maalesef ülkemizde 1970’li yıllardaki terör eylemlerinin gerisindeki haricî güçlerin belirlenmesine yönelik yeterli kapsamda akademik çalışmaların yapıldığı söylenemez.</p>
<p>1980’li yıllardan sonra sağ-sol çatışmalarının yerini, nispeten daha lokal olarak PKK-Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındaki çatışmalar aldı. PKK’nın 12 Eylül darbesinden sonra palazlanmaya başladığı süreçte, bu örgüt, ABD’li yöneticiler tarafından 12 Eylül yönetimine “üç-beş çapulcu” olarak tanıtılmış ve bu belirleme ile uyumlu olarak 12 Eylül cunta yönetimi de “üç beş çapulcu”dan ibaret gördüğü örgütün güçlenmesini çok da ciddiye almamıştır.</p>
<p>PKK terör ve baskı eylemlerini artırdıkça, devletin önlemleri de zamanla şiddetini artırdı. Peki, PKK niçin güçleniyor, güçlendikçe daha donanımlı hale geliyor? Bu sorunun cevabını sadece iç dinamiklerle izah edebilmek mümkün değildir. Çünkü bu örgütün arkasındaki haricî güçler, zamanla alenileşmeye başlamıştır. Hele ki son yıllarda ABD’nin bu örgütü alenen desteklediği, hatta bizzat organize ettiği ayan beyan ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Eskilerde bazı haberler fısıltı şeklinde yayılırdı: “Çekiç Gücün konuşlanmasından sonra, ABD’li helikopterler tarafından PKK’lılara kumanya, elbise, silah vb. malzemeler atılmaktadır”. Bu söylemler fısıltı olarak yayılmasına rağmen hiçbir zaman Türkiye Devleti ve ABD’li yetkililer tarafından yalanlanmamıştır. Kısaca bu dönemlerde, PKK Batılı güçler tarafından gizli kapaklı bir şekilde sevk ve idare olunmakta idi. Bu ülkeler, o zamanlarda PKK’yı destekleme fiillerini örtme ihtiyacı hissetmekte idiler.</p>
<p>Ama artık gerek Zeytin Dalı operasyonunda ve sonrası dönemde olsun, gerekse Barış Pınarı harekâtında olsun, artık ABD, bu terör örgütünün mutlak hamisi pozisyonunu açık etmekten imtina etmemektedir. Açıkça bu örgüte, füzeden diğer ağır silahlara kadar, onbinlerce TIR dolusu mühimmatı alenen bu örgüte sağlamaktadır. ABD’nin bu tutumu, diğer Batılı müttefiklerle, bu ülkenin Ortadoğu’daki uç beyleri pozisyonunu üstlenen İsrail, Mısır, Suudi Arabistan vb. ülkeler tarafından kayıtsız-şartsız desteklenmektedir. Sözüm ona ileri demokratik ülke olduklarından bahsedilen bazı devletler, ABD’nin bu desteğini yüzde yüz kabullenirlerken, Türkiye’nin bu örgüte yönelik mücadelesi, “haksız işgal”, “Kürt’lerin yok edilmesi” vb. kara propaganda ve söylemlerle haksızlaştırılmaya çalışmaktadırlar. Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle sözüm ona hukuk devleti, demokrasi, insan hakları ve medenî değerleri dillerinden düşürmeyen Batılı ülkelerle, onlarla kolkola giren İsrail, Suudi Arabistan, Mısır vd. bazı baskıcı otoriter devletler, bu harekât sebebiyle Türkiye’ye karşı kınama, hatta silah ambargosu koyma yarışına girdiler. Kısaca, topyekün teröre destek duruşu sergilemektedirler.</p>
<p>Batılı ülkelerin temel felsefelerini teşkil ettiğini söyledikleri demokrasi-insan hakları-hukuk devleti-milletler arası hukuk ile gayrı insani ve gayrı hukuki eylemler olarak nitelenen terör eylemleri ve bu eylemleri gerçekleştirenlerin desteklenmesi nasıl bağdaştırılabilir?</p>
<p>Bu sorunun cevabı, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin gerçek kimliklerini ortaya koymaktadır. Bir ülke, gerek gizli gerekse aleni olarak bir terör örgütünü destekliyor, terörle mücadele eden bir ülkeyi bu mücadelesinden dolayı kınıyorsa, hatta bu sebeple yaptırımlara muhatap kılıyorsa, bu ülkenin insan hakları ve hukuk devletinden söz etmeye hakkı yoktur.</p>
<p>Peki, Batılı ülkeler biraz önce sözünü ettiğim insan hakları vb. değerlerle gayrı insanî olan terör eylemlerini ve örgütlerini desteklemeyi nasıl bağdaştırıyorlar? Belki de, Batı’nın gerçek kimliğinin teşhis ve tespiti için bu sorunun cevabı son derece önemlidir.</p>
<p>Türkiye’de yıllar yılı, genellikle ileri demokrasiler olarak bilinen başta ABD olmak üzere Batılı ülkelere, gerçek insanî değerlerin sahipleri, bu değerlerin havarileri nazarıyla bakılmıştır. Oysa Batılı medeni ülkeler hakikaten böyle midir?</p>
<p>Bu soruya cevap verebilmek için fiilî pratiklere bakmak gerekiyor.</p>
<p>Burada meselenin iki veçhesi bulunmaktadır. <em>Birincisi</em>, her bir ülkedeki iç hukuk düzeninin ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu konuda, devletler çok hassastırlar. Gerek düzensizliğe, gerekse iç güvenliğin bozulmasına yönelik tahammülleri hiç yoktur. Bu ülkeler, güvenliği ihlal edebilecek her türlü terör ya da başka eylemler için en üst perdeden önlemleri almaktan imtina etmemektedirler. Kendi iç düzenine yönelik teröre tepkisi bazen en üst perdeden olabilen bu ülkeler, bazı kereler insanî hukuk dışına çıkma konusunda perva etmemektedirler. Bunun en bariz misalini,  11 Eylül 2001 eylemlerinin failleri olarak nitelenenlere yönelik Guatanamo’da yapılan gayrı insanî muameleler oluşturmaktadır. ABD’de Başkan Bush zamanında, her türlü gayrı insanî işkence muamelelerini men eden kanun Kongre tarafından kabul edildiği halde, önce Bush, “imza beyanı” yoluyla işkenceye ilişkin hükümlerin uygulanmasını bertaraf etmiş, daha sonra da en acımasız muamelelerin yapılmasından kaçınılmamıştır. Bundan şu çıkmaktadır, ABD’de, iyi günlerde, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti öne çıkabilmekte, ama güvenliğin bozulduğu durumlarda, hukuk devleti de, insan hakları da gerilemekte, terör olarak değerlendirilen eylemlere karşı en acımasız ve aşırı uygulamalardan kaçınılmamaktadır.</p>
<p><em>İkincisi</em>, gerek ABD gerekse diğer Batılı ülkeler için, özellikle milletler arası ilişkilerle ticarî ilişkilerde önemli ve belirleyici olan ölçüt değerler, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti değil, kendi çıkarlarıdır. Yani bu ülkeler çıkarları söz konusu ise ilişki kuramayacağı diktatör ve diktatörlük yönetimi ya da terör örgütü yoktur. Bunun en bariz misallerini, ABD ile Ortadoğu’daki otoriter rejimler arasındaki en sıkı ilişkiler oluşturmaktadır. Batılı ülkeler için, <em>“kendi çıkarları ile uyumlu olan ülkeler, örgütler ve diğer yapılar ile kendi çıkarları ile uyumlu olmayan ülkeler, örgütler ve diğer yapılar”</em> ayrımı söz konusudur. Kendi çıkarları ile uyumlu ise bir örgüt bir milyon insanı hunharca katletmiş de olsa, bu örgüt, Batı için en makbul örgütler arasında yer alır ve çıkarlarını korumak için bu örgüt sonuna kadar desteklenir. Bunlar vasıtasıyla, kendi çıkarları ile çelişen politikaları uygulayan ülkelere karşı vekâlet savaşları yapılır. Nitekim ABD’yi küstürmek istemeyen ya da onunla müşterek hareket eden bir dizi demokratik bilinen ülkelerle otoriter rejimler, PKK ve YPG terör örgütlerini destekleme noktasından yarışa girmektedirler. Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtına cansiperane karşı çıkan bu ülkeler, bu sözümüzü tamamen haklı çıkarmaktadır.</p>
<p>Kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye’nin, onbinlerce insanın hunharca katledilmelerine sebep olan PKK ve YPG terör örgütlerine karşı yürüttüğü haklı mücadelenin bir aşamasını teşkil eden Barış Pınarı harekâtına karşı gösterilen tepkiler, bu ülkelerin teröre karşı tutumlarının yönünü belirleme noktasından “turnusol kâğıdı” işlevi görmektedir. Maalesef, bu ülkelerin bu mücadelede PKK ve YPG terör örgütünü en üst perdeden desteklemeleri, onların insan hakları ve hukuk devleti açısından ne kadar zavallı, geri, art niyetli olduklarını, iki yüzlülüklerini gün yüzüne çıkarmaktadır. Bizim buradaki beyanlarımız bir zan değil, bunların bu ikiyüzlü politikalarını yüzlerine vurmaktan ibarettir. Bu zeminde, ne Türkiye’de, ne de Batılı ülkelerin çıkarları ile çeliştiği düşünülen diğer ülkelerde terör ve kaosun bitmesi kısa vadede oldukça zor görülmektedir.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p>14 Ekim 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/abd-ve-diger-ulkelerle-pkk-ypg-arasindaki-iliskilerde-turnusol-kagidi-baris-pinari-harekati/">ABD ve Diğer Ülkelerle PKK/YPG Arasındaki İlişkilerde Turnusol Kâğıdı: Barış Pınarı Harekâtı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu: “Başörtüsü Meselesinde Hata Ettik”</title>
		<link>https://hurfikirler.com/chp-lideri-kemal-kilicdaroglu-basortusu-meselesinde-hata-ettik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Oct 2019 05:59:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/chp-lideri-kemal-kilicdaroglu-basortusu-meselesinde-hata-ettik/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de yakın zaman öncesine kadar pek çok insan başörtüsü meselesi sebebiyle inanılmaz acılar çektiler. Önce türban-başörtüsü ayrımı yapılarak, esasen daha modern bir örtünme türü olan “türban”ın laikliğe aykırı olduğu gerekçesi ile yasaklanması yönünde sayısı belirsiz yazılar yazıldı, tartışmalar yapıldı, söylemler dillendirildi. Her ne kadar bazı çevreler böyle ayrımlar yaptılarsa da, gerek askerî kurumlara, gerekse diğer [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chp-lideri-kemal-kilicdaroglu-basortusu-meselesinde-hata-ettik/">CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu: “Başörtüsü Meselesinde Hata Ettik”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de yakın zaman öncesine kadar pek çok insan başörtüsü meselesi sebebiyle inanılmaz acılar çektiler. Önce türban-başörtüsü ayrımı yapılarak, esasen daha modern bir örtünme türü olan “türban”ın laikliğe aykırı olduğu gerekçesi ile yasaklanması yönünde sayısı belirsiz yazılar yazıldı, tartışmalar yapıldı, söylemler dillendirildi. Her ne kadar bazı çevreler böyle ayrımlar yaptılarsa da, gerek askerî kurumlara, gerekse diğer kurumlara, başörtüsü olarak nitelenen örtünme türü ile örtünenler de, türbanlılar da alınmadılar. Hatta bazı kurumlara, memur olarak girilememesi bir yana, sivil vatandaşların örtülü olarak girebilmeleri de kesin olarak men edildi. Öyle ki, bazı subaylar düğün, nişan ve nikâh etkinliklerini orduevlerinde yapmak istedikleri zaman, sivil başörtülü bayanların bu etkinliklere katılmaları men edildi. En canlı örnek, benim eşimdir. Bunun sayısız örnekleri mevcuttur.</p>
<p>Özellikle kamu kurumlarında bayanların başörtülü olarak çalışmaları, hele ki orduya subay olarak girmeleri, hâkim ve savcı olarak görev yapmaları, milletvekili olmaları hayal bile edilemezdi. Nitekim 1999 yılında Fazilet Partisi listelerinden İstanbul milletvekili seçilen Sayın Merve Kavakçı, milletvekilliği yemini etmek istediği zaman dönemin DSP lideri ve Başbakan Bülent Ecevit şu açıklamayı yapmıştı:</p>
<p><em>“Türkiye&#8217;de özel yaşamda kadınların giyim -kuşamına başörtüsüne kimse karışmıyor. Ancak burası özel yaşam alanı değildir. Devletin gelenek ve kurallarına burada görev yapanlar uymak zorundadır. Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz.”</em></p>
<p>Nitekim bu kaba-saba ve tahammülsüz tutum ve yoğun tepkiler sebebiyle Merve Hanım yemin edemeden TBMM’yi terk etmek zorunda bırakılmıştır.</p>
<p>Özellikle 28 Şubat döneminde başörtülülerin kamuda çalışmalarının önlenmesi bir yana, eşi başörtülü olan çoğu erkek memurlar, ya memuriyete alınmadılar veya haklarında irtica soruşturmaları açıldı, kiminin memuriyetleri sonlandırıldı. Çoğu genç kız, eğitim öğretim hakkı gibi en temel insanî haklardan mahrum edildiler. Başörtüsünü savunmak bile hak mahrumiyeti için yeterli idi, bazı dönemlerde.</p>
<p>Hatta bazı partilerin kapatılma gerekçelerinden biri de başörtüsü serbestisini savunmaları idi. Refah Partisi ile Fazilet Partisi bunun en bariz misalleridir. Hatta AK Parti’nin kapatılmaktan kıl payı kurtulsa da, hazine yardımından yoksun kılınması yaptırımının gerekçeleri arasında başörtüsü serbestisini savunmak da vardı.</p>
<p>Başörtüsü sebebiyle yaşanan bütün bu acılarda CHP ve DSP gibi diğer merkez sol eğilimli olduğu ifade edilen siyasi partilerin büyük katkıları oldu. Bu partiler Cumhuriyet ve onun kurucu ve en birinci ilkesi kabul ettikleri, liberal demokratik vasfı mevcut olmayan militan mücadeleci laiklik ilkesini korumak adına başörtüsünü yasaklatmak için var güçlerini ortaya koydular. Onlara göre, başörtüsü ile kamu kurumlarında çalışmak, TBMM çatısı altında görev yapmak, hatta talebe olarak okullarda okumak (otoriter militan) laik Cumhuriyetlerine meydan okumak manasına gelmekte idi. Dolayısıyla başörtüsü meselesi onlara göre otoriter militan laik Cumhuriyet için bir “beka; varlık yokluk” meselesi idi.</p>
<p>Bu acılar AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 seçimlerinden sonra da bir müddet devam etti. Bunda, AK Parti iktidarından ziyade, AK Parti’yi kapatmaya kalkışan bürokratik güçlerin etkili olduğu söylenebilir. Nitekim bu güçlerin, biraz önce bahsini ettiğim şekilde AK Parti hakkında kapatma davası açmaları bunun en bariz delilini teşkil etmektedir.</p>
<p>Gerek bu bürokratik güçlerin zaman içinde gerilemeleri, gerek başörtüsü yasağının saçmalığının her türlü tartışmalar neticesinde başörtüsüne karşı olanların bazıları tarafından da anlaşılmaya başlanması, gerekse bu süreçte hükümetin başörtüsü konusunda tedrici olarak serbesti sağlayan düzenlemeler yapmaya başlaması neticesinde bu mesele büyük ölçüde hallolmuştur. “Başörtülüler Cumhuriyeti ve başı açıkları tehdit ediyorlar, başörtülülerin bu tehditleri sebebiyle yaşanacak çatışmalardan dolayı kan gövdeyi götürecek” şeklindeki yasakçı söylem ve gerekçelerin nafile ve kurgucu halüsinasyonlar olduğu anlaşıldıkça, her bir serbesti sağlama değişikliği, artık fazla tepki almaz oldu. Hatta 2013 yılında 4 AK Parti’li milletvekili TBMM’ye başörtülü olarak girdiği zaman, orta ölçekte bazı tepkiler oldu ise de, artık bütün bu tepkiler geride kaldı.</p>
<p>Artık başörtülü hâkim ve savcılar görev yaptıkları halde, bir tepki olmadığı gibi, bu sebeple kamusal hizmetlerde öngörüldüğü şekilde aksamalar da yaşanmamaktadır. Hatta emniyet teşkilatında ve başörtüsüne karşı en hassas kurum olan TSK’da da başörtülü subaylar görev yapabilmektedir. Bütün bunlardan dolayı, ne CHP ne de bir başkasının felaket tellallığı yaptığına günümüzde pek şahit olunmamaktadır.</p>
<p>Aslında, bu yöndeki gelişmelerde, hem demokratik hoşgörünün büyük katkıları olmuş; hem de felaket tellallığı yapanların ne derece haksız öngörülerde bulundukları gün yüzüne çıkmıştır. Bir de, artık başörtüsüne karşı katı direnç gösteren bir bürokratik yapı da kalmamıştır. Olanlar da pek seslerini çıkaramamaktadırlar. Seslerini çıkarmamalarının sebebi karşı baskı değil, dillendirebilecek haklı bir zemin ve materyal bulamamalarıdır.</p>
<p>Artık başörtülülerin kamusal hayatta yer almaları, toplumdaki çoğunluğun tabiî yaşantıları ile uyumlu olduğu için, bu yöndeki serbesti toplumda geniş bir kabul görmüştür. Bütün bu yaşananlar, laikliğin, militan kimlikten kurtularak demokratik ve liberal bir vasfa bürünmesi yönünde evrilmesini de sağlamıştır. Nitekim başörtüsüne karşı en katı duruşu sergileyen başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere bütün yüksek yargı mercileri de, artık katı militan laiklik sevdasından vazgeçerek, eğilim değişikliğine gitmişlerdir.</p>
<p>Toplumdaki kahir ekseriyetin düşünce ve hayat tarzları ile uyumlu olan başörtüsü serbestisine yönelik bürokratik eğilim değişikliği ve başörtülülerin kamuda görev yapmaya başlamaları ile birlikte ortaya çıkan olağan, çatışmasız, toplum-devlet barışını yansıtan uygulamalardan sonra, en nihayetinde en son söylem değişikliğini yapan CHP olmuştur. Adana’da Dünya Avşarlar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin 4. kuruluş yıl dönümüne katılan Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, 4 Ekim 2019 günü, bu toplantıda şu açıklamayı yapmıştır:</p>
<p><em>“Gerçeği konuşalım. Bir başörtüsü meselesini Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel mesele haline getirdik. Sana ne kardeşim. Kadın ister başörtüsü takar, ister takmaz. O kız çocuğumuz üniversiteye gidiyor mu, okuyor mu, imkânını sağlıyor muyuz? Derdin o olmalı. Çocuklarımız okumalı, bilimi öğrenmeli ve hayatı sorgulamalı”.</em></p>
<p>CHP Genel Başkanı’nı bu noktaya getiren çeşitli etkenlerin olduğu söylenebilir.</p>
<p><em>Birincisi</em>, Türkiye’de başörtülü olanıyla ve başı açık olanıyla, dahası toplumun tüm kesimleriyle barış içinde yaşanmasıdır. Başörtüsü yasakçılarının çatışma ve Cumhuriyete meydan okuma temelli bütün argümanları silinip gitmiştir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, CHP’nin siyasi olarak başörtüsü karşıtı söylemlerle oy alabilme, oy hazinesini genişletme kanalları büyük ölçüde kapanmıştır. Artık bu söylem, kendi partisi içinde konsolide etme işlevi de görmez hale gelmiştir.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>, Türkiye’deki hoşgörü temelli demokratik uygulamalar CHP’yi dönüşüme uğratmıştır.</p>
<p><em>Dördüncüsü</em>, başörtüsü karşıtı söylemleri dinleyecek ve ona göre hareket edecek bürokratik yapı da artık ülkemizde mevcut değildir. Medyada da, başörtüsü karşıtı söylemleri dillendirerek rejimin hassas dinamiklerini harekete geçirebilecek güçlü ve etkili odaklar kalmamış, olanların da etkililik bağlamında esameleri okunmamaktadır.</p>
<p><em>Beşincisi</em>, CHP’nin, toplumdaki ve kamu kurumlarındaki tabiî seyir içinde meydana gelen bu dönüşümü kabullenmekten başka seçeneği kalmamıştır.</p>
<p>Umarım Sayın Kılıçdaroğlu bu söylemi içtenlikle söylemiştir ve en ufak bir iktidar değişikliğinde her şey ters yüz olmaz. Çünkü maalesef siyasiler konjonktürel şartlara bağlı olarak çoğu kereler farklı tutum ve söylemler sergileyebilmektedirler. Bu söylemin samimî ve kalıcı olması, Türkiye’deki devlet-toplum ilişkilerinde uyumluluğun sağlanmasındaki süreklilik açısından hayati derecede önem arz etmektedir.</p>
<p>Adnan Küçük,  Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi.</p>
<p>7 Ekim 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/chp-lideri-kemal-kilicdaroglu-basortusu-meselesinde-hata-ettik/">CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu: “Başörtüsü Meselesinde Hata Ettik”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;da Siyasî Partiler Rejimi, HDP, CHP ve Meşruiyet</title>
		<link>https://hurfikirler.com/batida-siyasi-partiler-rejimi-hdp-chp-ve-mesruiyet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Sep 2019 10:11:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[İfade Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/batida-siyasi-partiler-rejimi-hdp-chp-ve-mesruiyet/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı demokrasilerinde hürriyet yanında güvenliğin sağlanması da önemlidir. Burada hürriyet-güvenlik yarışmasından söz etmiyorum. Her ikisinden hangisine nispeten ağırlık verileceği daha ziyade konjonktürel şartlara bağlıdır. Kamunun güvenliğinin, terör, iç savaş, katliam vb. eylemler sebebiyle aşırı derecede bozulduğu dönemlerde, bu devletlerin, bu eylemleri gerçekleştirenlere yönelik önlemleri, olağan dönemlerdeki gibi olmamaktadır. Bu sebepledir ki, ileri demokrasinin mevcut olduğu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/batida-siyasi-partiler-rejimi-hdp-chp-ve-mesruiyet/">Batı&#8217;da Siyasî Partiler Rejimi, HDP, CHP ve Meşruiyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı demokrasilerinde hürriyet yanında güvenliğin sağlanması da önemlidir. Burada hürriyet-güvenlik yarışmasından söz etmiyorum. Her ikisinden hangisine nispeten ağırlık verileceği daha ziyade konjonktürel şartlara bağlıdır. Kamunun güvenliğinin, terör, iç savaş, katliam vb. eylemler sebebiyle aşırı derecede bozulduğu dönemlerde, bu devletlerin, bu eylemleri gerçekleştirenlere yönelik önlemleri, olağan dönemlerdeki gibi olmamaktadır. Bu sebepledir ki, ileri demokrasinin mevcut olduğu Batılı ülkelerde de OHAL rejimi mevcuttur.<br />
Gelelim bu genel değerlendirmeden sonra, Batı’daki siyasî partiler rejimine. Batı’da siyasî partiler konusunda esasen hürriyet alanı oldukça geniştir. Partili üyelerin kanun dışı fiillerde bulunmaları halinde, suç ve cezada şahsilik ilkesinin bir gereği olarak, öncelikle bu şahıslar cezalandırılırlar. Partililer tarafından kanun dışı eylemlerin yaygınlık kazanması ve bu eylemlerin partinin bütününe mal edilebilecek düzeye yaklaşması, demokratik devletlerin tolerans marjına bağlı olarak, bu tür partilerin sorumluluğu yoluna gidilebilmesini mümkün ve muhtemel hale getirebilmektedir. Burada sorumluluk sadece kapatmadan ibaret değildir. Genel ya da belli seçim çevrelerinde seçimlere katılmanın men edilmesinden, para cezasına, hazine yardımından mahrum bırakmadan geçici olarak faaliyetlerin askıya alınmasına, ihtardan kapatmaya kadar çeşitli yaptırım türleri mevcuttur. Batılı ülkelerde, eylemlerin nicelik ve niteliğine, yaygınlığına, kamu güveni ve düzeninin bozulmasının derecesine ve kapsamına bağlı olarak bu yaptırım türlerinden birisi ya da birkaçı tatbik edilebilmektedir.<br />
Federal Almanya’da, Nazi Partisi’nin devamı mahiyetinde olan Almanya İçin Alternatif Parti gibi yabancı düşmanlığını temel değer olarak kabul eden bazı partilerin üyeleri, üyesi oldukları partinin kapatılmasını haklı kılacak nicelik ve nitelikte binlerce kanun dışı fiili gerçekleştirdikleri halde, bu partilerin kapatılması yoluna gidilmemektedir. Bu tercihte, hukukî saiklerden ziyade, bu partinin kapatılmasının kamu güvenliği açısından daha tehlikeli sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilmesi ihtimali etkili olmaktadır. Esasen bu partiler hakkında şu söylenebilir: “Üyeleri tarafından bu kadar suç eylemi gerçekleştiren bu partiler hakkında kapatma davası açılması halinde, bu partilerin kapatılma ihtimali yüksek olduğu gibi, bu kararların AİHM tarafından AİHS’ye aykırı bulunmama ihtimali de fazladır”.<br />
Fakat geçmiş yıllarda terörden ciddi manada etkilenen, terör eylemleri sebebiyle çok sayıda canın yandığı İspanya’da, ayrılıkçı Bask terör örgütü ETA ile ilişkisi ve bazı somut eylemleri sebebiyle HB (Herry Batasuna Partisi) Yüksek Mahkeme tarafından kapatılmıştır. Bu ülkede, iki tür sorumluluk yoluna gidilmiştir. Birincisi, suç teşkil eden fiilleri gerçekleştiren partili kişilerin kişisel olarak  cezalandırılmaları. İkincisi, suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirenlerin üyesi oldukları siyasî partinin kapatılması.<br />
Bu partinin ağırlıklı olarak kapatılma sebebi, ETA terör örgütü tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerinin kınanmamasıdır. Bunların başında, HB ve yetkililerinin, 2 kişinin ölümüyle sonuçlanan 4 Ağustos 2002 tarihli Santa Pola saldırısını ve Bask Sosyalist Parti üyelerinin maruz kaldıkları tehdit kampanyasını kınamayı reddetmeleri gelmektedir. Yüksek Mahkeme, vermiş olduğu kapatma kararında, HB’nin ETA terör örgütü tarafından planlanmış bir stratejiye cevap veren bir tutum içinde olduğunu, toplumsal cepheleşmeyi beslediğini, terörist faaliyetlere hoşgörü ile yaklaştığını, terör eylemlerini kınamayıp bu noktada stratejik ve sistematik bir sessizliği tercih ederek bu faaliyetleri zımnen onayladığını belirlemektedir. Bazı ETA terör örgütü üyelerine destek mitingine katılmaları, bir gösteride ETA mahkûmlarına destek verilmesini ve şiddeti, savaşı ve ETA’yı öven sloganların atılması, HB tarafından yönetilen belediyelerin duvarlarına mahkûm teröristlerin fotoğraflarını içeren ve bunları destekleyen pankartların asılması, HB yöneticisi A.O’nun, bir toplantıda İspanyol devletini soykırımcı olarak nitelemesi, iki ETA teröristine Legazpia ve Zaldivia belediyeleri tarafından onur ödülünün verilmesi gibi, Türkiye’deki HDP ile kanlı terör örgütü PKK arasındaki ilişkilere benzer daha başka bazı davranışlar, bu kapatma kararında etkili olmuştur. Yüksek Mahkemenin bu kapatma kararı, AİHM tarafından da AİHS’ye aykırı bulunmamıştır.<br />
Gelelim HDP-PKK ilişkisine ve gerek bu ilişkiler gerekse FETÖ ihanet şebekesinin eylemleri konusunda belli bir tutum sergileyen CHP’nin pozisyonuna.<br />
Demokratik zeminde değerlendirildiğinde, HDP’nin PKK/KCK/YPG terör örgütleri ile arasına mesafe koymak bir yana, onlarla dayanışma ve organik ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. İçişleri Bakanlığının belirlemelerine göre, kayyım tayin edilen Belediyelerde, HDP’li belediye yöneticileri tarafından PKK’ya parasal ve araçsal desteklerin sağlandığı adlî ve idari soruşturmalar neticesinde tespit edilmiştir. HDP’li yöneticiler ve üyeler, PKK tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerini ve cinayetleri telin etmemekte, hatta telin etme teşebbüsünü akim bırakma yönünde aktif tavırlar ortaya koymaktadırlar. Diyarbakır HDP İl Başkanlığı önünde oturma eylemi gerçekleştiren ailelerin çocuklarının dağa götürülmelerinin HDP tarafından organize edildiği, hem bu çocukların anne ve babalarının, hem de örgütten kaçan kişilerin ifadelerinden anlaşılmaktadır. Hiçbir demokratik ülkede, meşru görünümlü bir partinin, bir terör örgütüne eleman temin etmesi hukukî zeminde meşru görülemez. Hendek olaylarında yaşananlar, bu partinin PKK ile ne kadar ilişki içerisinde olduğunu göstermiştir.<br />
31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde, PKK terör örgütünün lider kadrosunun HDP seçmenini yönlendirici yönde söylemlerde bulunmaları ve bir yandan bu parti tabanının bu söylemlerle uyumlu oy kullanmaları, diğer yandan da HDP’li yöneticilerin bu söylemleri reddetmek bir yana susarak kabullenmeleri, bu ilişkinin bir başka yönünü teşkil etmektedir.<br />
Diğer yandan, doğrudan PKK terör örgütünün Kandil&#8217;deki karargâhında belirlenerek atanan ve kanuna aykırı olduğu Danıştay kararı ile de sabit olan “eş başkanlık” kurumu, HDP ile PKK arasındaki bir başka organik ilişkiyi sergilemektedir. Hatta halkın seçtiği başkanlar, eş başkan olarak anılan ve Kandil’in güdümünde hareket eden kişilerin inisiyatifi haricine çıkamamakta; belediyeler bu yolla esasen Kandil’in güdümünde yönetilmektedir. Burada resmî olarak yetkili olan seçilmiş Başkanların inisiyatifi, formel olarak imza atmaktan öte bir işlev görmemektedir. Kısaca davul resmi başkanların omzunda, tokmak Kandil’dedir.<br />
Bir kısmı şunu söylemektedir: “Efendim, HDP kanunlara göre kurulan ve faaliyet gösteren, legal, demokratik bir partidir; bu vesileyle bu parti ile ilişki kurmak, dayanışma sergilemek, kanunî ve anayasal olarak sorunlu değildir”. CHP bu söylemlerle, hem bu parti ile fiilî ittifak yapmakta, hem de her fırsatta bu parti ile dayanışma içerisinde hareket etmektedir.<br />
HDP’nin yukarıda saydığım eylemlerinin kesinlikle demokratik sınırlar içinde kalacağı söylenemez. Bir partinin faaliyetlerinin demokratik sınırlar içinde kalması ile onun kapatılıp kapatılmaması farklı şeylerdir. Bir partinin, demokratik sınırların haricine çıkan eylemlerinden dolayı kapatılmaması, onun bütün eylemlerini meşrulaştırmaz. Yukarıda Almanya örneğinde sözünü ettiğim duruma benzer şekilde HDP’nin kapatılmaması, hem bir siyasi tutum almadır, hem de bir devlet politikasıdır. Nasıl Almanya’da, Nazi eğilimli olan, yabancı düşmanlığını savunan ve üyeleri tarafından bu yönde sayısı belirsiz eylem gerçekleştirilen partilerin kapatılmaması bir devlet politikası ise Türkiye’de de benzer durum söz konusudur. Türkiye’de de HDP hakkında kapatma davasının açılması halinde, bu partinin kapatılma ihtimalinin oldukça yüksek olduğu kanaatindeyim.<br />
Burada, HDP’nin mutlaka kapatılmasının gerekli olduğu fikrinde değilim. Çünkü daha önceleri HDP’nin selefi olan partilere ilişkin verilen her bir kapatma sonrasında, yeni kurulan partiler daha radikal söylemleri dillendirmişlerdir. Bu kapatmalar, tabanda mağduriyetlere sebep olmuş, bu mağduriyetler HDP ve selefi partiler lehine sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda, her ne kadar HDP kapatılmasa da, suç işleyen üyelerine yönelik cezaî ve hukukî yaptırımlar yapılmaya devam etmelidir.<br />
Gelelim CHP’ye. CHP’li yöneticiler ve üyeler, mensubu olmakla iftihar ettikleri partilerinin Atatürk tarafından kurulduğundan övünçle bahsetmektedir. Cumhuriyetin kurucu partisi olarak bilinen CHP’nin, kurucu felsefesi ile esaslı olarak çelişen, gerek PKK ile organik ilişkilerini sürdürmekte olan HDP ile, gerekse hain terör örgütü FETÖ ile olan ilişkilerinin, hukukî ve demokratik ilkelerle bağdaşırlığı bulunmamaktadır. Toplumun geniş kesimlerinin vicdanî kanaatlerine göre PKK ile içli dışlı olduğu bilinen ve yukarıda saydığım eylemlerle bu ilişkinin mevcut olduğu anlaşılan HDP ile dayanışma içerisinde olması, CHP’yi HDP’nin kusurlarına ortak etmektedir. Hatta CHP’li yöneticiler, uzunca süre PKK’nın terör örgütü olduğunu söyleyememişlerdir. Kazara Kılıçdaroğlu dilinin ucuyla PKK ve YPG’nin birer terör örgütü olduğunu söylese de, hemen aynı gün ya da öbürsü gün bir CHP’li yönetici, Kılıçdaroğlu’nun bu söylemi ile çelişen beyanlarda bulunmuşlardır. İzmir ve Muğla Belediyeleri’nde orman yangınları sebebiyle gündeme gelen PKK’yı lanetleme önerisi aleyhinde oy kullanmaları, bu partiyi HDP’ye bir adım daha yaklaştırdığı gibi, PKK’nın meşrulaştırılması yönünde bir iradenin de ortaya konulmasını sağlamıştır.<br />
CHP’nin 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü gerçekleştiren FETÖ terör örgütüne ilişkin söylemleri de, bu partiyi sorunlu hale getirmektedir. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünden kısa bir süre sonra “asıl darbenin 15 Temmuz değil, 21 Temmuz (OHAL İlanı tarihi) olduğunu” söylemesi ve bu söylemi ısrarla sürdürmesi, bu partiyi FETÖ’yü savunur konuma getirmektedir. Çünkü 15 Temmuz, ihanet şebekesi olan FETÖ tarafından Türk demokrasisini yok etmeyi amaçlayan tarihimizdeki en kanlı darbe teşebbüsünün vuku bulduğu tarihtir. 21 Temmuz ise, 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünü gerçekleştiren ve devletin kılcal damarlarına kadar sirayet eden, kendilerini gizlemek için her türlü hileleri marifet bilen FETÖ ihanet şebekesi elemanlarının Devletin bünyesinden atılmasını amaçlayan bir güvenlik önlemidir. Böyle bir hadise, ABD ve diğer Batılı ülkelerde olsa on yıllarca süreli OHAL ilan edilirdi. Nitekim ABD’de 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kuleler&#8217;e yönelik gerçekleştirilen eylemden bu yana 18 yıldır OHAL rejimi devam etmektedir. Benzer şekilde Fransa’da iki terör olayı üzerine bütün ülke genelinde yaklaşık iki yıla yakın süreyle OHAL ilan edilmiştir. Şimdi bütün bunları gördükten sonra, 15 Temmuz’u darbe teşebbüsü olarak değerlendirmeyip, asıl darbenin 21 Temmuz olduğunu söylemek, CHP’yi, FETÖ ihanet şebekesinin bu teşebbüsünü destekler hale getirmektedir.<br />
Benzer şekilde Sayın Kılıçdaroğlu’nun 15 Temmuz sonrasında devletin FETÖ’cülere yönelik gerçekleştirdiği görevden alma, yargılama, soruşturma vb. uygulamalar neticesinde 1 milyon mağdurdan söz etmesi, FETÖ’cülerin tamamının mağdur olduğu yönünde bir anlamı içermektedir. Bu söylemle, CHP lideri ve bu söylemi sürekli dillendiren diğer CHP’li üyeler, devletin FETÖ’cülere yönelik politikalarını reddetmiş, dolayısıyla bu ihanet şebekesine destek vermiş olmaktadır. CHP’nin bu tutumunun haklılığını teyit etme bağlamında belki şu söylenebilir: “Efendim, FETÖ ihanet şebekesine karşı yürütülen uygulamalar kapsamında hiç mi mağduriyetler yaşanmadı?”. Elbette ki bu dönemde bazı mağduriyetler yaşanmıştır. Fakat burada sözü edilen bir milyon rakamı, burada bahsi edilen mağduriyetlerin sayısını fersah fersah aşmakta, FETÖ ihanet şebekesinin ve yakınlarının tamamını kapsayacak bir rakama tekabül etmektedir. Elbette ki hukuka aykırı bir şekilde gerçekleşen mağduriyetler savunulamaz. Ama FETÖ ihanet şebekesine yönelik hukuka uygun önlemlere muhatap olanları da mağduriyet olarak değerlendirmek, bu ihanet şebekesinin desteklenmesi mahiyetini kazanmaktadır.<br />
CHP-FETÖ yakınlaşmasının bir diğer örneği de kontrollü darbe söylemidir. FETÖ’cülerin en çok dillendirdikleri, “15 Temmuz’un kontrollü darbe olduğu” söylemi CHP’li yöneticiler tarafından da ısrarla dillendirildi. Burada CHP ile FETÖ terör örgütü arasında tam manasıyla “ruh ikizi” olma gibi bir bütünleşmişlik durumu söz konusudur.<br />
Burada özet olarak bahsini ettiğim bu fiiller CHP’nin de, hukuken ve demokratik ilkeler bağlamında meşruiyetini sorgulanır hale getirmektedir. Cumhuriyetin kurucu partisi olarak bilinen bu partiye, Batılı ülkelerde meşru zeminde hayat hakkı tanınacağı kanaatinde değilim. Bu ülkelerde, her ne kadar bu partinin temelli kapatılması yoluna gidilmese de, en azından bu söylemleri dillendirenlerin her hâlükârda hukukî ve cezaî yaptırımlara muhatap olacaklarını düşünüyorum. Unutulmasın ki, Fransa’da aşırı sağcı, ırkçı, yabancı düşmanı parti olan Front National’in eski genel başkanı Jean Marie Le Pen, sadece Nazilerin Toplama Kamplarındaki gaz odalarını “II. Dünya Savaşı’nın bir teferruatı” olarak nitelendirdiği için yaptırıma muhatap olmuştur.<br />
Bütün bu eylem ve söylemlere rağmen HDP’nin kapatılmaması, sadece bazı üyelerinin yaptırımlara maruz bırakılması ile yetinilmesi, CHP’li yöneticilerin bu söylem ve eylemleri sebebiyle yaptırımlara muhatap olmamaları, bu partilere tanınan toleransın Batılı ülkelerden çok daha geniş olduğunu göstermektedir.<br />
* Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/batida-siyasi-partiler-rejimi-hdp-chp-ve-mesruiyet/">Batı&#8217;da Siyasî Partiler Rejimi, HDP, CHP ve Meşruiyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başlarım Sizin Kürdistan Davanıza da…</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baslarim-sizin-kurdistan-davaniza-da/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Sep 2019 04:06:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Demokratikleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/baslarim-sizin-kurdistan-davaniza-da/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yıllar yılı PKK’nın, Güney Doğu’da yaşayan Kürt vatandaşlarımız üzerinde kurmuş olduğu illegal baskılar neticesinde evlatları terör örgütüne bulaştırılan acılı anneler, kısmî bir serbesti ortamında yüreklerinde gizledikleri derin acıları gün yüzüne çıkarmaya başladılar. HDP Diyarbakır İl Binası önünde, PKK terör örgütü tarafından dağa götürülen evlatların yürekleri yanmış anne ve babaları, evlatlarının geri verilmesi için oturma eylemi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baslarim-sizin-kurdistan-davaniza-da/">Başlarım Sizin Kürdistan Davanıza da…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yıllar yılı PKK’nın, Güney Doğu’da yaşayan Kürt vatandaşlarımız üzerinde kurmuş olduğu illegal baskılar neticesinde evlatları terör örgütüne bulaştırılan acılı anneler, kısmî bir serbesti ortamında yüreklerinde gizledikleri derin acıları gün yüzüne çıkarmaya başladılar. HDP Diyarbakır İl Binası önünde, PKK terör örgütü tarafından dağa götürülen evlatların yürekleri yanmış anne ve babaları, evlatlarının geri verilmesi için oturma eylemi başlattılar. Bu eylemin gerçekleşme yeri, HDP-PKK ilişkisini ortaya koyması açısından çok önemlidir.</p>
<p>Bu yöndeki ilk eylemi, 22 Ağustos’ta HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde dağa götürülen oğlu için oturma eylemi başlatan anne Hacire Akar gerçekleştirdi. Hacire annenin, bazı HDP’lilerin tacizine uğrasa da, kararlı duruşunu sürdürmesi üzerine, HDP’liler 24 Ağustos’ta Hacire annenin evladını iade ettiler. HDP’liler, bu eylemin devamının geleceğini iyi hesap etmemiş olacaklar ki, teslim işlemini hemen iki gün içinde gerçekleştirdiler.</p>
<p>Fakat bu eylem geri dönüşü olmayan yeni bir sürecin başlangıcı için işaret fişeği oldu. Hacire annenin oğlu için gösterdiği kararlı mücadele, benzer acıları yaşayan, yürekleri dağa götürülen evlatlarına duydukları hasretle yanan diğer acılı anne ve babalara da emsal oldu. Dört çocuklu Fevziye ve Şahap Çetinkaya 3 Eylül günü, HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önüne gelerek, 30 Ağustos’ta oğlu S. Çetinkaya’nın dağa götürülmesine HDP’nin aracı olduğunu belirterek, oturma eylemine başladı. Bunu diğer acılı aileler izledi. Muhtemelen bu eyleme katılan acılı anne ve babaların sayısı kartopu gibi artacaktır.</p>
<p>Dağa kaçırılan S. Çetinkaya’nın kuzeni Aysel Bozkurt, HDP’li yöneticilere yönelik şunları söylemiştir: “Senin oğlun dağa gitse, sen kıyameti koparırsın. Senin oğlun hangi özel okulda okuyor, senin karın hangi plajdadır; sen bunu desene. Bizim canımız gitmiş, senin umurunda mı? Çocuklarımızı dağa gönderdiniz, yalan mı? Kaç tane genç toprağın altında. Diyarbakır’da genç bırakmadınız, ya cezaevinde ya toprağın altında. ‘BAŞLARIM SİZİN KÜRDİSTAN DAVANIZA DA’. Alıştınız insanları dağa göndermeye. Size verecek çocuğumuz yok, getirin onları. Yeter artık, toprağın altı gençlerle doldu, nereye kadar?”</p>
<p>Bu eylemin muhtelif yönleri bulunmaktadır. <em>Birincisi</em>, HDP-PKK ilişkisi bir kez daha gün yüzüne çıkmış olmaktadır. HDP ile ittifak içinde olan CHP ve ortaklarının, “bu partinin Siyasi Partiler Kanunu ve Anayasal çerçevede faaliyet gösteren yasal bir oluşum olduğu” yönündeki söylemlerinin hiç de masum olmadığı görülmektedir. Gerek terör örgütünden kaçarak kurtulan, gerekse güvenlik birimlerinin ikna etmesi neticesinde teslim olan bu örgüte bulaşmış, kimisi çocuk yaşta, kimisi de yetişkin olanların ifadelerine göre, HDP ile PKK arasında fiili bağlar çok sıkı ve süreklidir. Bu parti, diğer işlevleri yanında bir de PKK’nın eleman (militan) derleyicisi işlevi görmektedir. Bu işi de, ya bir kısmı çocuk yaşta olan kişileri kandırarak ya da bunları ikna ederek gerçekleştirmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, hiçbir demokratik ülkede, yasal görünümlü bir oluşumun bir terör örgütüne eleman teminine ve onlarla içli-dışlı olmasına müsaade edilmez. Türkiye’de eylemler gerçekleştiren PKK benzeri bir yapının, ABD’de, onbinlerce ABD vatandaşının ölümüne sebep olduğunu farz edelim. Bu ülkede, bu terör örgütüne eleman derlediği tespit edilen bir örgütün, legal bir siyasî parti olarak muhafaza edebilme şansı sıfırdır. Benzer durum Batı Avrupa ülkeleri için de söz konusudur. Nitekim gerek Fransa’da gerekse diğer demokratik ülkelerde, çok ölümlü eylemler üzerine ilan edilen OHAL kapsamında alınan kısıtlayıcı önlemler herkesin malumudur. İspanya’da geçmiş yıllarda ayrılıkçı terör örgütü ETA’nın siyasî kanadını teşkil eden Harry Batasuna partisi ile onun yolunu izleyen diğer partilerin kapatılması, suç ilediği sabit olan partililerin muhtelif cezalara uğramaları, buna misal teşkil etmektedir. Hatta AİHM, bu partinin kapatılmasına ilişkin Yüksek Mahkeme Kararının, AİHS’ni ihlal ettiği yönünde karar vermemiştir.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>, bazıları bunun bir tiyatro, düzmece göstermelik eylemler olduğunu söylüyor. Kendilerini sözüm ona demokrat ilan eden bazı tuzu kuru kahramanlar(!), iğnenin ucu kendilerine bir dokunsun, bu bağlamda evlatları terör örgütüne değil de evlerinin birkaç yüz metre ötesine kaçırılsın, bakın bakalım feryatları nerelerden duyuluyor. Ciğerleri ve yürekleri evlat acısı ile yanmayanlar, orada oturan anne ve babaların tepkilerini anlayamazlar.</p>
<p><em>Dördüncüsü</em>, bu acılı anne ve babaların tepkileri, esasen ciddi bir cesaret örneği teşkil etmektedir. Her ne kadar, gerek sosyal medyada gerekse perde gerisinde ve aşikâr olarak bunlara yönelik çok ciddi baskılar mevcut ise de, kamuoyu önünde gerçekleşen bu eylem, engellenememektedir. Bu manzara, bir yandan PKK baskısının kısmen azaldığını, diğer yandan da, artık dayanılmaz düzeye gelen acıların, bu baskılar karşısında dirençli dik duruşunu sergilemektedir.</p>
<p>Beşincisi, elbette ki, bu bölgede yaşayanların bazı sorunları mevcuttur. HDP ve diğer bazıları, bunların kronikleşmiş bir Kürt sorunu olduğunu ifade etmektedirler. Yılların baskısından bunalan yöre halkının acılı ebeveynleri, kendi evlatları, eşleri lüks içinde yaşayan HDP’li yöneticilerin bu söylemlerine bayrak açarak, bizim böyle sizin söylediğiniz türden sorunumuz yok demeye getirmektedirler. Aysel Bozkurt’un şu sözleri, bunu özetlemektedir: “BAŞLARIM SİZİN KÜRDİSTAN DAVANIZA DA. Senin oğlun hangi özel okulda okuyor, senin karın hangi plajdadır; sen bunu desene. Artık size verecek çocuğumuz yoktur”. Bu söylem, HDP’nin ve PKK’nın dillendirdiği ve bayraktarlığını yaptığı fikirlerin, toplumsal tabanının mevcut olmadığını göstermektedir. En ufak serbesti ortamı bunu göstermektedir.</p>
<p>Bu eylemi gerçekleştirenler, kendilerine önce yöre halkından ve özellikle de bu yörede doğan sanatçılardan destekler beklemektedir. Fakat bu yöndeki destek talebinin, sanatçı kesiminde yeterli desteği gördüğü söylenemez. Belki bu eyleme gösterilecek destek sebebiyle alacakları tepki ve tehditlerden korkanlar olabilir. Nitekim ünlü sanatçı Haluk Levent’in acılı anne ve babalara verdiği destek sebebiyle sosyal medya üzerinden linç girişimine maruz kaldığı, Cenk Eren’in ölüm tehditleri aldığı belirtilmiştir. Fakat kendilerinden destek istenen bütün sanatçıların aynı saikle hareket ettikleri kanaatinde değilim. Maalesef gezi eylemlerinde ağaç kesiliyor diye yeri yerinden oynatan bu talihsiz sanatçılar, insan hayatını ağaçların yaşatılmasından daha değersiz görerek, bu acılı ebeveynlere destek vermekten bilinçli olarak imtina etmektedirler. Bu tutum da, onların yüz lekesi olarak tarih sayfalarındaki yerini alacaktır.</p>
<p>Gelelim bu eylemlerin neticesine. Daha önceleri evlatları HDP’liler tarafından dağa yollanan evlatların anne ve babaları, artık biz buna müsaade etmeyiz mesajı vermektedirler. Dahası bu eyleme katılanlar sadece Diyarbakır’da ikâmet eden aileler değildir. Türkiye’nin muhtelif illerinde yaşayan evlat acısı çeken aileler de bu eylemde yer almaktadırlar. Bu tepkiler, PKK ve HDP’nin program ve söylemlerinin toplumsal zemininin kaybolmaya başladığını göstermektedir. Devletin hukukî gücü bu yörede güvenliği sağladığı ölçüde bu tepkiler daha da artacak ve yayılacaktır. Bu eyleme fiilen katılmayan diğer çoğu acılı anne ve babalar da, içlerinde gizledikleri evlat acılarını dualara yansıtarak bu eylem sahiplerine desteklerini sürdüreceklerdir. Hiç unutulmasın ki, bu yörede yaşayanların tepkileri, sadece burada oturan anne ve babalarla sınırlı değildir. Bir kısmı, evlatlarını yitirdikleri ve bu sebeple artık bekleyecekleri evlatları yaşamadığı için, bu acılı ailelere dualarla destek vermektedirler.</p>
<p>Bu eylemler büyüdükçe, PKK-HDP ittifakının projesi çökmeye mahkûmdur. Bu sadece yapısal olarak PKK-HDP ittifakının değil, bu yapıları taşeron olarak kullanan başta ABD olmak üzere diğer Batılı güçlerin projesinin Türkiye ayağının çökmesi manasına gelmektedir. Belki insan hakları ve demokrasi görünümlü Batılı ülkelerin kendi illegal menfaatleri için insanları yok etmekten zerre kadar imtina etmeyen Batılı ülkeler bu gelişmelerden haz almayacaklardır. Ama artık Güney Doğu’da yaşanan bu eylemler, ileriki yıllarda bu güçlerin planlarını akim kılacaktır. Artık bu insanlar, şunu anladılar: “PKK, HDP, YPG vd. örgütler, Kürt Halkının çıkarları için değil, tamamen ABD ve diğer Batılı mihrakların amaçları için faaliyet gösteriyorlar. Bunları yaparken de Kürt evlatlarını kobay olarak kullanıyorlar”. Bu düşünce Güney Doğu’da yaşayan vatandaşlarla ülkenin muhtelif bölgelerinde yaşayan Kürt vatandaşlarımız tarafından anlaşıldığı ölçüde, bu yapıların toplumsal temelli çöküşü daha da hızlanacaktır. Bu, önü alınamayan bir çöküş sürecidir.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p>10 Eylül 2019</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baslarim-sizin-kurdistan-davaniza-da/">Başlarım Sizin Kürdistan Davanıza da…</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi ve İstanbul Sözleşmesi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/kadina-yonelik-siddetin-onlenmesi-ve-istanbul-sozlesmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Aug 2019 04:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/kadina-yonelik-siddetin-onlenmesi-ve-istanbul-sozlesmesi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de aile içi şiddet eylemlerinin gün geçtikçe kartopu gibi arttığı görülmektedir. Medyada hemen her gün bir ya da birden fazla aile içi şiddet haberine rastlamak mümkündür. Bunlardan daha ziyade kadınların mağdur oldukları görülmektedir. Esasen aile içi şiddet kapsamında kadınlara yönelik gerçekleştirilen eylemler, ülkemizde sadece günümüze mahsus olmadığı gibi, bu tür eylemler sadece Türkiye’de olmamakta, Batılı [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadina-yonelik-siddetin-onlenmesi-ve-istanbul-sozlesmesi/">Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi ve İstanbul Sözleşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de aile içi şiddet eylemlerinin gün geçtikçe kartopu gibi arttığı görülmektedir. Medyada hemen her gün bir ya da birden fazla aile içi şiddet haberine rastlamak mümkündür. Bunlardan daha ziyade kadınların mağdur oldukları görülmektedir. Esasen aile içi şiddet kapsamında kadınlara yönelik gerçekleştirilen eylemler, ülkemizde sadece günümüze mahsus olmadığı gibi, bu tür eylemler sadece Türkiye’de olmamakta, Batılı ülkelerde de benzer vakalar sıklıkla yaşanmaktadır. Kırıkkale’de yaşanan Emine Bulut cinayeti, ülkemizde bu konuya ilişkin tartışmaların tekrardan tavan yapmasına sebep olmuştur.<br />
Gerek Batı’da, gerekse ülkemizde bu kronik sorunun çözümüne yönelik önlemler alınmaktadır. Bu kapsamda iki temel metinden söz edilebilir. Birisi kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak da ifade dilen “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, diğeri de 6284 Sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”dur. 6284 Sayılı Kanunun kabulünde temel metin olarak İstanbul Sözleşmesi esas alınmıştır.<br />
İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da kabul edilerek imzaya açılmış, Türkiye’de de 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmeyi esas alarak kabul edilen 6284 Sayılı Kanun da 8 Mart 2012 günü kabul edilmiştir.<br />
Bu iki metnin temel amacı, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesidir. Fakat İstanbul Sözleşmesi’nin imzaya açılmasından ve 6284 Sayılı Kanunun kabulünden bu yana aile içi şiddette azalma bir yana ciddi manada artışlar meydana gelmiştir. Aile içi şiddet kapsamında katledilen kadınların sayısı 2011 yılında 121 iken, bu rakam 2018 yılında 440 olmuştur. Bu rakamlar, ölümle sonuçlananlarla alakalı olanlardır. Bir de yaralanmalar, evliliğin sona ermesi, kan davaları, psikolojik yıkımlar şeklinde sonuçlananlar çok daha büyük rakamlara erişmektedir.<br />
Türkiye’de ne İstanbul Sözleşmesi imzalanırken, ne de 6284 Sayılı kanun kabul edilirken, ülkemiz açısından bu metinlerin, artılarına ve eksilerine ilişkin yeterli tartışmaların yapıldığı söylenemez.<br />
Burada, gerek aile içi şiddetin önlenmesi, gerekse diğer hususlara ilişkin hukukî metinlerin hazırlanması ve kabulü sürecine ilişkin genel temel sorunlar üzerinde kısaca durmak istiyorum. Türkiye’de Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden bu yana, Batı karşısında gerilemişliğin de tetiklemesi ile Batı’ya öykünmenin bir neticesi olarak, Batı toplumları için benimsenen hukukî metinlerin aynen ülkemize aktarılması olgusu yaşanmaktadır. Bu metinler ülkemize aktarılırken, mükemmeliyetçi bakış açısı ile alınmakta, fakat çoğu metinlerin uygulamasında ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Çünkü bu uygulamalarda temel doku uyuşmazlıkları söz konusudur. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun da bu anlayışın tipik misallerini teşkil etmektedir.<br />
Burada, her iki metnin de ülkemizde mevcut olan derin yaraya merhem olmadığı, bazı vakalarda daha derin sorunların yaşanmasına sebep olduğu söylenebilir. 2011 yılı il 2018 yılı arasındaki aile içi şiddet rakamları arasındaki fark bunu göstermektedir. Peki, bunun sebebi nedir? İstanbul Sözleşmesi Batı’da başarılı olsa idi, Türkiye’de de mutlaka başarılı olacağı peşinen söylenebilir mi? Bu sorulara verilecek cevaplar, ülkemiz için sağlıklı çözümlerin bulunması açısından son derece önemlidir.<br />
Bir defa en son söyleyeceğim sözü ilk başta söylemek istiyorum: “Bir kanun Batılı ülkeler için ne kadar başarılı olursa olsun, aynı başarıyı Türkiye için de beklemek muhaldir”. Neden denecek olursa. Özellikle aile içi ilişkiler, her toplumun, kendi tarihî, kültürel, örfî, ahlakî, güncel değerleri ile bütünlük içerisinde şekillenmektedir. Diğer yandan, çeşitli etkileşimler neticesinde bu konularda kısmî değişim ve dönüşümler yaşanmaktadır. Bu bağlamda yaşanan sorunlar ya da başarılı uygulamalar, burada sözünü ettiğim etkenlere göre şekillenmekte ve değişmektedir. Tabiri caizse her toplumun kendi bünyesinde şekillenen bu etkenlere göre, çözüm önerileri de değişebilmektedir. Bu değişken etkenler göz ardı edilerek yapılacak hukukî düzenleme ve önlemler, ya başarılı olmayacak, ya da aksi yönde sonuçlara sebep olabilecektir.<br />
Ben Türkiye’de İstanbul Sözleşmesinin de, 6284 Sayılı Kanunun da, Türkiye’deki iç dinamikler esas alınarak kabul edildiği kanaatinde değilim. Nitekim çoğu aile içi şiddet olaylarının ve aile yıkımlarının bizzat kaynağını bu metinlerin oluşturduğu görülmektedir.<br />
Bu kapsamda yapılması gerekenin ne olduğu? sorusu sorulabilir. Bu soruya cevap verirken önce yapılmaması gerekene temas etmek istiyorum. Bir kere, özellikle kendine özgülük teşkil eden toplumsal olgularla alakalı önlemleri içeren hukukî metinlerin kabulünde bir başka ülkedeki normların ya da uluslar arası metinlerin aynen alınması, ciddi sorunlara sebep olabilmektedir. Bunu bir misalle izah etmek isterim. Hikâye olarak anlatılır. Erzurum Üniversitesi ilk kurulduğu zaman, İsrail’deki bir Üniversitenin projesi esas alınır. Sıcak bir iklime sahip olan İsrail’de, 1950’li yıllarda klima vb. serinleticiler olmadığı için, kapıların ve pencerelerin altında, üstünde, sağında ve solunda ikişer santimlik boşluklar bırakılır. Maksat hava sirkülasyonu (cereyan) yoluyla serinlemenin sağlanmasıdır. Aynı proje, kışın bile ılıman iklimin hâkim olduğu iklimi İsrail’den çok farklı bir iklime sahip olan ve kışları -40 dereceye kadar havanın soğuk olduğu Erzurum’da aynen benimsenerek Üniversite yapılır. Kış ayları gelince, öğrenciler tirtir titremeye başlarlar. Bu şartlarda eğitimi sürdürme imkânı kalmaz. Üniversite, mümkün olduğu kadarıyla Erzurum’un iklim şartlarına uyarlanmaya çalışılır.<br />
Benzer durum, toplumsal düzeni sağlayan kurallar için de söz konusudur. Batıda ideal kabul edilen bir norm, Türkiye’de ya da bir başka ülkede çok başarısız olabilir. Yani tıpkıbasım kopyacılık, çoğu sorunların çözümünde yetersiz kalabileceği gibi, bazı temel sorunların kaynağını da teşkil edebilir. Bu vesileyle, sadece aile içi şiddetin önlenmesi konusunda değil, hemen hemen kendine özgülükler teşkil eden bütün alanlara ilişkin hukukî düzenlemelerde aynen aktarmacılık yönteminin ter edilmesi gerekir.<br />
Tekrardan aile içi şiddetin önlenmesi konusuna dönecek olursak. Her şeyden önce, Türkiye, hiçbir tarihî geçmişi olmayan 30-40 yıllık bir ülke değildir. Binlerce senelik tarihî bir geçmişi mevcuttur. Bu süreçte şekillenen, kültürel, teamülî, ahlakî, manevî, ailevî değerleri mevcuttur. Diğer yandan, burada sözünü ettiğim konularda, ciddi aşınmalar da söz konusudur.<br />
Burada meselenin üç veçhesi mevcuttur. Birisi, bu değerler ne kadar muhafaza edilebilmektedir. İkincisi, bu değerlerde ne ölçüde aşınmalar söz konusudur. Üçüncüsü, bu değerlerle aşınmaların aile içi şiddetin artması üzerinde ne ölçüde etkileri olmaktadır?<br />
Bu sorulara verilecek cevaplar, ülkemiz için kısmen başarılı olabilecek kanunî düzenlemelerin kabul edilmesinde ön şartı teşkil etmektedir. Bunun için ciddi sosyolojik araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda şunların araştırılması gerekiyor: Acaba aile içi şiddetin artmasında etkili olan toplumsal etkenler nelerdir? Bu meselenin, ahlakî, kültürel, manevi, eğitimsel vb. temelleri nelerdir? Ne tür toplumsal değişiklikler olmaktadır ki, insanlar aile içinde şiddete yönelmektedirler? Özellikle her türlü medyanın, eğitimdeki yetersizliklerin, küresel ölçekteki kültürel değişim ve etkileşimlerin bu tür sorunlar üzerindeki etkileri nelerdir? Özellikle İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanunun uygulamaya yönelik olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir? Bütün bunlar belirlendikten sonra, ne tür önlemler alınabilir?<br />
Bu sorulara makul ve yeterli cevaplar geliştirilmedikçe, Türkiye’nin bu bağlamda ihtiyacı olan kanunî, kültürel vb. önlemler belirlenmedikçe, Batıya öykünme kapsamında yapılacak her bir düzenleme, sorunları azaltmayacak, daha da artıracaktır. Belki bu bağlamda talep ettiklerim çok zor görünebilir. Ya da 28 Şubatın ünlü paşalarından Çevik Bir’in, “Sosyolojiye ihtiyacımız yoktur, sosyologlar kafamızı karıştırır” düşüncesi ile uyumlu kolaycı siyasî yönetimler tercih edilebilir. Fakat kolaycı önlemlerin ülkemizi ne hale getirdiği herkesin malumudur. Genel manada Türkiye’nin ve özel olarak da ailenin korunması için, zor ya da kolay ne gerekiyorsa, yapılması gerekiyor. Aksi halde, gün geçtikçe aile içi şiddet mağdurları, hız kesmeksizin artmaya devam edebilecek, çok canlar yanabilecektir.<br />
* Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/kadina-yonelik-siddetin-onlenmesi-ve-istanbul-sozlesmesi/">Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi ve İstanbul Sözleşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Eğitim Politikası ve Suriyeliler’in Türk Ekonomisine Katkısı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/turkiyede-egitim-politikasi-ve-suriyelilerin-turk-ekonomisine-katkisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Adnan Küçük]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Aug 2019 05:49:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomik Özgürlük / Piyasa Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Göç ve Göçmenler]]></category>
		<category><![CDATA[Slider]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/turkiyede-egitim-politikasi-ve-suriyelilerin-turk-ekonomisine-katkisi/</guid>

					<description><![CDATA[<p>Makalemizin başlığı, birbiri ile ilgisiz gibi görünen “iki kısım”dan oluşuyor. Birincisi, eğitim politikası, ikincisi Suriyeliler&#8217;in Türk ekonomisine katkıları. Ama esasen her ikisi de birbiri ile ilişkili konulardır; şöyle ki: Önce eğitim sistemindeki sakatlık üzerinde durmak istiyorum. Burada, eğitim sisteminin bütününe taalluk eden sakatlık üzerinde değil, Suriyeliler&#8217;in ekonomik hayatımıza katkı sağlaması için zemin teşkil eden yönü [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-egitim-politikasi-ve-suriyelilerin-turk-ekonomisine-katkisi/">Türkiye’de Eğitim Politikası ve Suriyeliler’in Türk Ekonomisine Katkısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Makalemizin başlığı, birbiri ile ilgisiz gibi görünen “iki kısım”dan oluşuyor. Birincisi, eğitim politikası, ikincisi Suriyeliler&#8217;in Türk ekonomisine katkıları. Ama esasen her ikisi de birbiri ile ilişkili konulardır; şöyle ki:</p>
<p>Önce eğitim sistemindeki sakatlık üzerinde durmak istiyorum. Burada, eğitim sisteminin bütününe taalluk eden sakatlık üzerinde değil, Suriyeliler&#8217;in ekonomik hayatımıza katkı sağlaması için zemin teşkil eden yönü üzerinde durmak istiyorum.</p>
<p>Eğitimin, bir yönünü de, ekonomik hayata katkı sağlayan tarım ve sanayi sektörüne yönelik ara elemanların yetiştirilmesi teşkil etmektedir. Ekonomik hayata yönelik, üretim, pazarlama, teknik personel vb. alanlarda istihdam olunacak elemanların yetiştirilmeleri, üç aşamalı eğitim faaliyetleri kapsamında gerçekleşmektedir. Birinci kademe, meslek liseleridir. İkinci kademe eğitim kurumları meslek yüksek okulları, üçüncü kademe eğitim kurumları ise mühendislik fakülteleri ve diğer teknik eğitim veren yüksek öğretim kurumlarıdır.</p>
<p>Bunlardan ilk iki kademe eğitim kurumlarında, üretim faaliyetlerinin icra edildiği kurum ve alanlarda çalışmak üzere ara eleman yetiştirilmektedir. Fakat özellikle bu iki kademe eğitim kurumlarında iki tür sorun yaşanmaktadır.</p>
<p>Birincisi, verilen eğitimlerin pratik iş hayatındaki ihtiyaçlarla uyumlu olmamasıdır. Eğitimdeki verimsizlik sebebiyle, buralardan mezun olanlar, maalesef sanayide ve diğer iktisadi kurumlarda arzu edilen düzeyde pratik bilgilere sahip olarak mezun olmuyorlar. Bu da, bir yandan eğitimli işsizlere, diğer yandan da eleman ihtiyacı olan kurumların, çalıştıracak vasıflı eleman bulamamasına sebep olmaktadır.</p>
<p>İkincisi, Batı’da meslek liselerine giden talebelerle, düz liselere giden talebelerin oranı, ortalama %35’e %65’dir. Yani toplam talebelerin %35’i düz liselere, geri kalanı da (%65) meslek liselerine gitmektedir. Verilen eğitim de pratik ihtiyaçlarla uyumlu olduğu için, bu ülkelerde ciddi manada sorunlar yaşanmamaktadır. Türkiye’de ise bu oran takriben %44 meslek liseleri, %56 düz liseler şeklindedir. Bu orana İmam Hatip Liseleri de dâhildir. Bu oran bir ara %30’a %70 şeklinde idi. Şimdi, bir yandan mesleki eğitimdeki yetersizlikler, diğer yandan, Batı’daki oranların çok uzağında oluş, eğitim politikaları ile ekonomik hayattaki ihtiyaçlar arasında uyumsuzluğa sebep olmaktadır.</p>
<p>Bir diğer husus, ekonomik hayatta bazı faaliyet alanları vardır ki, bunlar için hiçbir eğitim faaliyetine ihtiyaç yoktur. Tarımsal faaliyetlerin önemli kısmı bunların başında gelmektedir. İnşaat alanındaki bazı işler de bu kapsama dâhil edilebilir. Bunların bir kısmı usta çıkar ilişkisi içerisinde yetişen kişilerce yapılmakta, bu işlerin bir kısmı da hiçbir eğitime tabi olmaksızın görülmektedir. Tarım işlerinin büyük ekseriyeti bu kapsama dâhildir.</p>
<p>Bu eğitim politikasını tamamlayan bir başka sorunlu uygulama da, herkesin lise ve üniversite mezunu olması yönündeki uygulama ve politikalardır. Bunun neticesi, bazı alanlarda istihdam edilecek kişilerin bulunamamasıdır. Şöyle ki, Türkiye’de tarım işçiliğinin büyük ekseriyeti için eğitime ihtiyaç yoktur. Lise ya da üniversite düzeyinde eğitim alanların bu alanlarda çalıştırılmaları mümkün değildir. Buradaki imkânsızlık, bu eğitimi alanların, hem isteksizliği hem de yetersizliğinden dolayıdır. Mesele, üniversite mezunu bir kişiyi tarlada pamuk çapalatamazsınız, pamuk hasadında istihdam edemezsiniz, üzüm bağlarında ya da çeltik işlerinde çalıştıramazsınız, zeytin toplatamazsınız, fırında çalıştıramazsınız. Bunların sayısı çoğaltılabilir. Gün gelecek, herkesin lise ve üniversite mezunu olması sevdası neticesinde, çok geniş istihdam alanlarında çalışacak kişiler bulunamaz hale gelecektir.</p>
<p>Diğer yandan, lise ve üniversite mezunlarının, özellikle de üniversite mezunlarının ilgi alanlarına ilişkin istihdam alanları da, bu kadar mezunlar sebebiyle oldukça sınırlı kalmaktadır. Mesela İİBF mezunlarının istihdam alanı, mezunlarının ancak %35’ine cevap verecek düzeydedir. Benzer durum, diğer bazı öğretim kurumlarından mezun olan talebeler için de değişen ölçülerde söz konusudur. Hatta yarın-öbür gün benzer durumlar, çok rağbet edilen ve istihdam alanı oldukça geniş olan Hukuk Fakülteleri ve diğer yüksek öğretim alanlarında çok daha yoğun olarak yaşanacaktır. Bu durum sebebiyle, kendi mesleki eğitim alanında iş bulamayan, başka işleri de yapabilecek yeterlikten mahrum olan yüzbinlerce işsizler ordusu ortaya çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle, eğitim politikasındaki bu sakatlık sebebiyle, gerek tarım, gerekse diğer bazı istihdam alanlarında, yoğun ve yaygın bir şekilde istihdam edilecek nitelikli insan ihtiyacı söz konusu olduğu halde, bu alanlarda çalışabilecek yeterliğe sahip olmayan yüzbinlerce işsizler ordusu ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Diğer yandan, toplumda, gelişen umumi refah düzeyi sebebiyle, asgari ücretle çalışmayı kabul etmeyen, isteksiz, avare denebilecek yüzbinlerle ifade edilebilecek toplumsal kesimler de mevcuttur. Aslında bazı kişilerin işi gücü olmadığı halde, bu kişiler ya yapılacak işi beğenmemekte, ya da verilen ücreti beğenmemektedir. Bu durumda da istihdam alanı olduğu halde, iş çevrelerinin, çalıştıracak eleman bulamadığı durumlar ortaya çıkmaktadır. Ya da bu tür işlerde, işveren bir kişiyi işe almakta, işi beğenmeyen bu kişi üç-beş gün sonra beğenmediği işi bırakmakta, onun yerine gelen kişiler de benzer şekilde hareket etmekte, işverenler süreklilik arz edecek şekilde işinin ehli elemanları çoğu kereler bulamamaktadır.</p>
<p>Bazen de çalışacak kişilerdeki yetersizlikler, başka tür sorunlara yol açmaktadır. Bazı çalışma alanlarındaki çalışacak insan yetersizliği sebebiyle, bazı işler için olağan şartlarda ödenebilecek ücretin iki-üç katı ücret ödenerek bu işlerin gördürülmesi söz konusu olabilmekte, bu da iş sahiplerinin büyük zararlara uğramasına sebep olmaktadır. Buna bir misal vermek isterim. Mesela, Hatay’da Suriyeli göçmenler ülkemize gelmezden önce, pamuk ve zeytinleri toplamak için yeterli sayıda işçi bulunamaz hale gelmiş, mevcut işçiler de, geç de olsa, olağan toplama ücretinin iki-üç katı çalışmaya başlamışlardı. Tarla sahibinin önünde iki seçenek kalmakta idi; ya mahsül başında kalacak, ya da büyük zararlarla hasat yapılacaktı. Bu durum, ciddi manada sorunlara sebep olmakta idi.</p>
<p>İşte bütün bu aksaklıkların yaşanmaya başladığı dönemde, Suriye’den milyonlarca göçmen ülkemize geldiler. Bütün bu ihtiyaç alanlarının büyük ekseriyeti bu göçmenler tarafından karşılanmaya başlandı. Artık tarlada mahsül kalmaz oldu. Tarım işlerinde yaşanan sorunların birçoğu, bu yolla giderildi. İş beğenmeyen vatandaşlarımız tarafından yapılmayan işler bunlar tarafından yapılmaya başlandı. Belki bu durum, belli alanlarda, Türk vatandaşları için istihdam alanının daralmasına sebep oldu ise de, özellikle herkesin lise ve üniversite mezunu olması sevdası neticesinde yaşanan çalışacak eleman açığı bu yolla kapanmış oldu.</p>
<p>Son zamanlarda, devletin kontrolleri sıkılaştırarak sigortasız olarak çalıştırılan Suriyelilere yönelik denetimlerle bunların işlerinden çıkarıldığı görülmektedir. Bunun yaygınlaştırılması çok daha büyük handikaplara sebep olabilecektir. Şöyle ki, bazı işleri yapabilecek Suriyeliler olduğu halde, sigortasız çalışma yasağı sebebiyle Suriyeliler buralarda çalışamayacaklar. Aynı işleri yapacak Türk vatandaşları da mevcut olmayacağı için, bu kez %11’ler civarında olan işsizler ordusu içerisinde burada çalışacak kişiler bulunamayacaktır. Bundan da Türk ekonomisi ciddi manada zararlar görecektir.</p>
<p>Bütün bu sebeplerden dolayı, şu anda, Suriyeliler&#8217;in tamamının ya da büyük ekseriyetinin iş hayatından derhal uzaklaştırılmaları, beraberinde çok ciddi sorunlara sebep olabilecektir. Bazı sektörlerde çöküntüler yaşanabilir.</p>
<p>Yapılması gereken, kolay yolu tercih ederek, Suriyeliler&#8217;in tamamını zorla kovalamak değil, eğitim politikasında, İmam Hatip Liseleri hariç olacak şekilde, meslek liselerinde okuyanların oranını %65’ler düzeyine getirmek, meslek liseleri ile meslek yüksek okullarındaki eğitim kalitesini pratik ihtiyaçlara cevap verecek düzeye getirmek, herkesin üniversite ve lise mezunu olması sevdasından vazgeçmektir.</p>
<p>Bunlar yapılmaksızın bütün Suriyelileri derhal kapı dışarı etme politikasının Türk ekonomisine maliyeti çok ağır olacaktır.</p>
<p>* Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/turkiyede-egitim-politikasi-ve-suriyelilerin-turk-ekonomisine-katkisi/">Türkiye’de Eğitim Politikası ve Suriyeliler’in Türk Ekonomisine Katkısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
